Ana Sayfa Blog Sayfa 3492

Hocalı sorumluluğu – Rober Koptaş

Rober Koptaş’ın bu yazısı AGOS’tan alındı

Bundan 21 yıl önce Hocalı’da yaşanan, büyük bir katliam ve bir insanlık trajedisiydi. Biz Türkiyeli Ermeniler, o gece orada ne olup bittiğini yakın zamana dek bilmezdik. Hâlâ da bilmeyenimiz veya bilmek istemeyenimiz çoktur.

Türkiye devletinin resmi yalanlarına benzer bir propaganda malzemesi olarak görürdük Hocalı’yı; hâlâ da öyle görürüz. Bu nedenle, daha adını duymaya başladığımız andan itibaren, zihnimizde “yalan” etiketini yapıştırıp yüksekte bir rafa kaldırıp unuttuğumuz olaylardan olmuştur Hocalı.

Bu, meselenin türlü yönlerinden biri. Bir başka açıdan baktığımızda, Hocalı gerçekten de Azerbaycan devletinin en önemli propaganda malzemelerinden biri bugün. Aliyev rejiminin kendini meşrulaştırmak için kullandığı bir araç. Ancak Hocalı katliamının Azerbaycan devleti açısından bu tür bir kullanım değeri olması, o gece orada yüzlerce masum sivilin katledildiği gerçeğini değiştirmiyor.

“Savaşın karanlık yüzü” denilip geçilebilir belki. Ancak eğer failler Ermeni’yse, eğer Ermeniler bu olayı konuşmak istemiyorsa, Ermeni kimliğini taşıyan ama milliyetçilikle malul olmayanların karşısına ahlakla ve vicdanla ilgili bazı sorular çıkacak demektir: Soykırım acısının kurbanı olan Ermeniler tarafından işlenmiş cinayetler bize ne ifade edecektir? Failleri Ermeni olunca, bir katliam görmezden gelinebilir mi? Susmak, onaylamak değil midir? Ben bu soruların çağrısına kayıtsız kalamadım.

Ne olmuştu?

Önce bir Hocalı fotoğrafı, sonra bir genel Karabağ fotoğrafı çekmeye çalışalım.

Birkaç spot bilgi: Hocalı’da yaklaşık 7 bin insan yaşıyor; Karabağ savaşı açısından bu yöre, stratejik bir önem taşıyordu. 26 Şubat 1992 gecesi, Ermeni güçleri, kenti boşaltıp, açılan “güvenli koridorlardan” kaçmakta olan Azeri nüfusun üzerine ateş açtı, onları bombaladı. Kalabalığın arasında silahlı Azeri askerleri de vardı, ancak insan hakları örgütlerine göre, yapılan, savaş koşulları altında dahi kabul edilemeyecek, sivilleri hedef alan bir saldırıydı. Bölgede görev yapan en önemli iki örgüt, BM İnsan Hakları İzleme (HRW) ile –2012 Hrant Dink Ödülü sahibi– Memorial Topluluğu’ydu. İki örgütün tespitleri birbirine paraleldi.

Araştırmacı Thomas De Waal, yıllar sonra, şu anki Ermenistan cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’a Hocalı’yı sordu. Sarkisyan’ın kısa cevabında, meselenin içyüzünü açık eden önemli cümleler var: “Azeriler hep şunu düşündüler, Ermeniler masum insanlara el kaldırmazlar… Bunu kırmak lazımdı, öyle de oldu. O çocukların [Ermeni milisler] arasında Sumgayit’ten, Bakü’den [şiddetten] kaçanlar olduğunu da dile getirmek lazım. Hocalı’da sivil nüfus vardı. Ama füze siville askeri ayıramıyor ki, gözü yok bunun. Bir etnik temizlik vardı burada, başka türlü de olamazdı. Ama bu metodu biz yaratmadık. Onlar yarattı; Gadrut ve Şuşi bölgelerini bizim insanlarımızdan arındırmaya kalktıklarında yarattılar.”

hocalıŞiddet haklı çıkarılmaya, savunulmaya çalışılsa da, anlayan için çok bariz bir itiraftı bu: O gün Ermeni güçleri, Hocalı’da ateş açtıkları takdirde sivillerin öleceğini biliyordu. Ama ateş açtılar. Nokta.

Katliam sonrasında, ölü bedenlerin fiziki bütünlüğünün olayı propaganda malzemesi haline getirmek isteyen bazı Azeriler tarafından bozulduğuna yönelik iddialar var. Kim bilir, belki de doğrudur. Ancak, ölümlerden Ermeni silahlı güçlerinin sorumlu olduğuna şüphe yok. Bir nokta daha.

Karabağ savaşı, yöre nüfusunun ağırlığını oluşturan Ermeniler için bir tür yurt savunmasıydı. Bu özerk bölgenin Ermenileri, Azerbaycan yönetiminin baskılarına karşı ayaklandılar. Azerbaycan eğer kendi vatandaşları olan Karabağlı Ermenilere eşit davranabilseydi, savaş yaşanmazdı. Ancak Ermenilerin bu noktadaki haklılığı, yaptıkları hataları ve öldürülen sivilleri görmezden gelmeye neden olmamalı.

Hocalı, kanlı Karabağ savaşının önemli dönüm noktalarından, şiddetin zirve yaptığı anlarından biriydi. Elbette ki, Türkiye’de tek taraflı bir şekilde gösterilmeye çalışıldığı gibi savaşta öldürülen siviller sadece Azeriler değildi. Ermeniler de, Bakü’de ve başka yerlerde katliama maruz kaldılar. Karşılıklı saldırılar sonucunda, Ermeni kültürü açısından çok önemli bir kent olan Bakü Ermenisiz kaldı. Karabağ ve Ermenistan ise Azerisiz. Bugün Azeri-Ermeni ortak yaşamı, Agos’un geçen sayılarından birinde gösterdiğimiz gibi, sadece Gürcistan’ın bazı köylerinde sürebiliyor ne yazık ki.

Evet, Hocalı katliamı şu anda, baskıcı bir rejim olan Aliyev yönetiminin elinde, iç siyaseti denetlemek, Azerbaycan halkını oyalamak ve türlü yolsuzlukları gizlemek için kullanılıyor. Enerji zengini Azerbaycan devleti, milyonlarca lirayı, Azerbaycan içinde ve dünyada bu propagandayı canlı tutmak için harcıyor. Bu göz boyama faaliyetinin asıl bedelini ise, Azerbaycan halkı, demokrasiden ve özgür söz hakkından mahrum kalarak, ülkenin zenginliğinden hiç pay alamayarak ödüyor.

Ancak Aliyev yönetiminin yanlışları, Ermenilerin yanlışlarının üzerini örtemez. Aliyev’in yaptıkların Aliyev, Azerbaycan’ın yaptıklarından Azerbaycan sorumludur. Kendi hatalarından arınmak ise Ermenilerin görevidir.

Hatayı kabul birleştirir

Azerbaycanlı yazar Ekrem Eylisli, Karabağ’da yaşananlara Ermeni-Azeri karşıtlığı gözüyle bakmadığı, meseleyi bir insanlık sorunu olarak gördüğü için suçlanıyor bugünlerde Azerbaycan’da. Onun yaptığı, Azerilerle Ermeniler arasında düşmanlığın kader olmadığını, yan yana yaşayan iki halkın gelecekte yeniden barışması için öncelikle kendi şiddetleriyle yüzleşmesi gerektiğini anımsatmaktı.

Araştırmacı Thomas De Waal de, “Ermeniler ve Azeriler, aralarındaki çatışmaları barışçıl yollarla çözmek istiyorlarsa, her iki taraf da diğerinin elinden çektiği acılar yerine kendi uyguladığı şiddete yönelik sorgulamaya ve yüzleşmeye girişmelidir” sözleriyle aynı tutumu paylaşıyor.

Hatalarda ısrar etmek, onların üzerini örtmek, toplumları küçültür. Büyümek için, önce hatalarımızı kabullenmek gerekir. Böylece, düşman sandıklarımızdan çok da farklı olmadığımızı, nihayetinde hepimizin biçare faniler olduğumuzu görebiliriz. Şuna yürekten inanıyorum: Gelecek, Hocalı’nın acısını yüreğinde duyan Ermenilerle, Sumgayit’ten ötürü üzülen Azerilerin ve onlar gibilerindir.

Rober Koptaş – AGOS

Süt Hayatı? Bir kez daha düşünün: Süt ürünlerinin su kaynakları üzerindeki etkisi

One Green Planet’te yayımlanan yazı dizisinin Kate Good tarafından kaleme alınan beşinci bölümünü Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Nazlı Deniz Sarıyıldız’ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

OneGreenPlanet.org’un süt ve süt ürünlerinden bağımsız yaşam üzerine gelmiş geçmiş en faydalı 7 makalesi

Bu bölümde, One Green Planet’in süt ve süt ürünlerinden bağımsız bir yaşam sürmeye yardımcı olacak  7 makalesine bakacağız. Neredeyse hepimizin büyütüldüğü süt ve süt ürünlerine dayalı beslenme yerine bitkisel beslenmenin neden daha sağlıklı ve şefkatli olduğuna, hangi tür bitkisel bazlı ürünlere yönelmenin daha doğru olduğuna, sütün yerine ne koyabileceğimize dair öğrenilecek çok şey var. Eğer siz de bitkisel beslenmeye dair bu sorularla boğuşuyorsanız veya cevapları başkalarına kolayca anlatma konusunda yardıma ihtiyacınız varsa, işte size hepimizin sorularını cevaplayabilecek 7 makale.

***

*vegan3_1**

Reklamların farkında olacağımız yaşa geldiğimizden itibaren, süt ve süt ürünlerinin sağlıklı bir beslenme programının vazgeçilmez bir parçası olduğuna dair mesaj yağmuruna tutuluyoruz. Büyümek ve güçlü kemiklere mi sahip olmak istiyorsun? O zaman mutlaka süt içmelisin! En sevdiğin ünlü veya sporcu gibi mi olmak istiyorsun? Cevap yine süt.

Süt, tükettiğimiz diğer gıdalar arasında kalsiyum ile en çok ilişkilendirilen gıda. İnek sütü elde etmek için geçilen tüm aşamalara rağmen, “Sağlıklı besin” dünyasının süper starı oldu. Süt’ün pazarlamasının, kalsiyum içeriği sebebiyle 1. Dünya Savaşı sonrası (mal fazlası sebebiyle) başladığı düşünülebilir. Akabinde hakkında en fazla lobi aktivitesi gerçekleşmiş endüstriye dönüştü. 2013 yılında süt işletmeleri lobi faaliyetleri için 8 milyon dolar, 2014 yılı ilk aylarında ise çoktan 3.5 milyon dolar harcadı. Amerikan Hükümeti’nin bu tip faaliyetleri beslemek adına işletmecilerden topladığı otomatik ücret kesintilerinden bahsetmek gerekirse, hükümet bu ücreti zirai mal üretimi yapanlardan toplayarak, üretilen mala dair yapılacak araştırma & geliştirme faaliyetleri için kullanma planı yapar. Fakat büyük üreticilerin lobi faaliyetleri ile toplanan bu paralar, sütün pazarlamasına ayrılır ve bir döngüye girilir.

Neredeyse obezite salgını ile karşı karşıya kalmış bir popülasyona süt ürünleri pazarlamasının (Amerikan beslenmesindeki en büyük “doymuş yağ kaynağı peynirdir”) şişirilerek desteklenme durumunun sorgulanabilecek etiğini bir kenara koyarsak, süt pazarlamasının başka sonuçları da oldu. Şirketler ürünlerine daha fazla süt ürünü eklemek için çeşitli yollar ürettikçe (2009 ve 2011 yılları arasında Dominos 35 milyon dolarlık bir anlaşma ile devlet destek programına dahil oldu ve bu Dominos’un pizzalarına daha fazla peynir eklemesi ile sonuçlandı – ve diğer şirketler de onları takip etti) finansal kazançlar ile ödüllendirilip, süt ürünlerine olan talebin artmasında önemli bir rol oynadılar.

Amerikan süt endüstrisi, yılda 88 milyar kg süt üretiyor. 2013 yılında bu sütün 5 milyar kg’ı ile peynir, 843 milyon kg’ı ile yağ ve 477 milyon kg’ı ile normal yağlı dondurma üretildi. Amerikan ekonomisi için sütün karlılığı çok fazla olsa da, dünyamız için durum pek öyle değil.

Süt üretimi ve su tüketimi arasındaki ilişki

Hayvan ziraatinin dünyadaki su tüketimi ayakizi 2,422 milyar metreküp (tün dünyanın su tiketiminin dörtte biri). Bunun %19’u da süt inekleri ile ilişkili. Bu çok büyük bir rakam gibi görünüyor. Sadece Amerika’yı düşünürsek 9 milyon mandıra ineği mevcut. Mandıracılıkta su, ineklerin tüketimi, fabrika zeminlenin, duvarlarının ve sağma ekipmanlarının temizlenmesi için gerekli.

Hayvan tesislerinin temizlenmesi için harcanan su

İneklerin dışkılarını temizlemek amacıyla otomatik bir sifon sistemi kullanan hayvan çiftlikleri, inek başına günde günde 150 galona kadar su kullanır. Orta büyüklükte bir süt üretim fabrikası 200 ile 700 arasında inek barındırır. Maximum rakamı düşündüğünüzde, ortalama bir süt fabrikası sadece ineklerin gübrelerinin zeminden temizlenmesi için günde yaklaşık 104.850 galon su harcar.

İneklerin günlük su tüketimi

Sütün yaklaşık %87’si sudur. Yani sürekli süt üreten bir ineğin, sürekli olarak suya ihtiyacı vardır. Bir inek günde yaklaşık 23 galona kadar su tüketebilir. 700 ineğin barındığı bir fabrikayı düşünürsek bu günde 16.100 galon suyun ineklerin tüketmesi demektir.

İneklerin beslenmeleri için tüketilen su

Mesfin Mekonnen ve Arjen Hoekstra tarafından yayınlanan bir çalışmaya göre, süt üretimi karbon ayak izinin %98’i hayvanların beslenmesi için yapılanlarda gizli. Mandıra inekleri çok fazla yermek yer. Sürekli süt üretiyor olmak, mandıra ineklerinin metabolizmalarını ciddi şekilde yorar ve inekler de bu enerji açığını yemek yoluyla kapatmak zorundadırlar. California-Davis üniversitesi profesörlerinden Dan Putnam’a göre bir galon süt üretimi için yaklaşık 3 kg yoncaya ihtiyaç duyarlar. 3 kg yonca üretmek için yaklaşık 683 galon suya ihtiyaç vardır. Bir mandıra ineği günde 7 galon süt üretebildiğine göre, beslenmesi için yaklaşık 7,781 galon su harcanacak demektir.

Beslenmeleri, içmeleri, fabrikanın temizliği için harcanan suyu topladığınızda, bir mandıra ineğine günde harcanan su miktarı 4.954 galon ediyor. Ortalama bir mandıra 700 inek barınabileceğine göre, ortalama bir mandıranın HERGÜN İHTİYACI OLAN MİKTAR: 3,4 Milyon galondur. Sadece Amerika’da 9 milyon mandıra ineği olduğunu düşünürseniz ortaya çıkan rakam astronomiktir.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO)’nün raporuna göre (Süt Ürünleri Sektöründen Sera Gazı Emisyonu: Bir Yaşam Döngüsü Değerlendirmesi), süt ürünleri endüstrisi global olarak toplam sera gazı emisyonunun %4’ünü oluşturuyor. Bu miktar, süt üretimi, işlemesi, lojistiği ve hayvanların mezbahalara gönderilmesi ve işlenmesi süreçleri sonucu oluşuyor.

Metan gazı açık farkla, süt endüstrisi tarafından oluşturulan gazların en tehlikelisi çünkü atmosfere, karbon dioksitin 100 katı kadar ısı yayabilme potansiyeli var. Süt endüstrisinin ürettiği gazların yaklaşık yarısı ise metan gazı. İneklerin günde 250 ile 500 litre arası metan gazı ürettiği tahmin ediliyor. Aşağı yukarı 700 ineklik fabrikaya döndüğümüzde, bu rakam günde 350.000 litre kadar metanın havaya karıştığı anlamına geliyor.

Bu rakama perspektif oluşturmak için şunu düşünün: Tek bir “hidrolik patlama” günde 13.884 litre metanın ortaya çıkmasına sebep olur.

Yine FAO’nun hesaplamalarına göre, gelişmiş ülkelerde, süt endüstrisi operasyonları sebebiyle ortaya çıkan sera gazlarının %27’si de nitröz oksit gazından oluşur ve bu gaz karbon dioksite göre 300 kat daha fazla ısı yaratma potansiyeli ile metan’dan bile daha tehlikeli bir gazdır.

Süt ürünleri üretimi

Buraya kadar sadece sütün üretim aşamalarında kullanılan su ve ortaya çıkan sera gazı oranlarını gördük. Insanların severek tükettiği bir çok süt mamülünü üretmek için, süt üretimine oranla cok daha fazla su tüketiliyor ve ortaya daha fazla zararlı gaz çıkıyor.

1 kap yoğurt için 35 galon
2 dilim peynir için 50 galon
1 top dondurma için 50 galon su kullanımı gerekir

ABD’de faaliyet gösteren bir sivil toplum kuruluşu olan Çevre Çalışma Grubu raporuna göre, süt mamülleri üretimi sonucu ortaya çıkan sera gazı oranlarına bir de şu açıdan bakalım: Bir kap yani 30 gr yoğurt üretmek için oluşan gaz, arabanızı yaklaşık 1,5 km sürmeniz ile aynı orandadır. Yaklaşık 100 gr peynirin bu anlamda karşılığı 5 km araç kullanmanızdır. Aynı grubun hesaplamalarına göre, tüm süt mamülleri arasında peynir en yüksek sera gazları salımına sebebiyet verme haliyle, sığır ve kuzu etini takip eder. Her 1 kg peynir üretimi için, atmosphere 13,5 kg karbondioksit salınır. Bir Amerikalı yılda yaklaşık 14 kg peynir tüketir. Yani bir Amerikalı’nın peynir tüketme alışkanlığı tek başına atmosfere karbondioksit salımına 0.18 m3 katkıda bulunur.

Süt ve süt ürünlerine gerçekten ihtiyacınız var mı?

Süt ürünleri sektörünün sınırlı su kaynakları üzerindeki etkisi düşünüldüğünde, o bir kap dondurma eskisi kadar ferahlatıcı olmayabilir. Bazı insanlar süt ve süt ürünlerinin olmadığı bir hayata balıklama atlayamayabilirler fakat dünyamız üzerindeki karbon ayak izimizi azaltmak adına bir çok küçük adım atılabilir. Örneğin, 2 top inek sütlü dondurmanızı, bitkisel süt alternatifi ile üretilmiş dondurma tercih ettiğinizde 84 galon su tasarrufu yaratıyoruz.

Ortalama bir Amerikalı, yılda yaklaşık 258 kg süt & süt ürünü tüketiyor. Eğer bir galon süt 4 kg ise ve sadece o sütü üretecek ineği beslemek için 3100 litre su gerekiyor.

Amerikan toplumunun %25’i laktoz intoleransına sahip. Hayvansal süt ürünlerini bırakmak isteyenler için bir çok alternatif var. Özellikle kalsiyum gibi besleyicileri almak için özellikle hayvansal süte ihtiyacımız olmadığını da işin içine katarsak, süt & süt ürünleri tüketiminizi azaltmak çok daha kolay olabilir. Sadece sabah kahvaltınızda tükettiğiniz müslilere badem ve bitkisel süt koyarak bile başlayabilirsiniz.

Bilinçli tüketim hareketinin aktif organizasyonlarından biri olarak biz onegreenplanet.org, besin tercihlerimizin bozuk gıda sistemini iyileştirme, türlere yaşam şansı verme ve gerçekten sürdürülebilir bir gelecek yaratma gücü olduğuna inanıyoruz.

Hayvansal süt yerine bitkisel süt alternatifleri seçerek, karbon ayak izinizi çok büyük ölçüde azaltabilir ve kıymetli su kaynaklarımızı koruyabilirsiniz. Bugün var olan bitkisel alternatiflere baktığımızda, bu tercihi yapmak hiç bu kadar kolay olmamıştı.

***

Çevirmen Notu

Merhaba, ben vejetaryen besleniyorum. Bir vejetaryen olarak doğmadım. Hayatımın ilk 25 yılını et ve süt ürünlerinin de dâhil olduğu bir beslenme şekliyle yaşadım. Vejetaryen olmaya karar verdiğimde, birçok yerli ve yabancı kaynaktan bilgi topladım. Okuduğum birçok şey benim için çok yeniydi. Yıllarca bana söylenenlere ters düşen, kitlesel medya kanallarında, reklamlarda anlatılmayan yepyeni bir dünyayı keşfetmeye başladım. İnsanın bildiklerine, inandıklarına, alışkanlıklarına ters düşen bilgiyi sindirmesi kolay olmuyor.

Hayvancılık sektörü tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de çok büyük bir sektör ve diğer sektörlerden farklı olarak içinde birçok sektörü barındırıyor. Bu durumda gücü elinde tutan kurum ve kuruluşlar, endüstrinin bilinmeyen yüzüne dair gerçeklerin ortaya çıkmaması için çok çalışıyor.

Vejetaryen beslenemeye başladığım o dönemlerde Türkçe kaynaklar da bulmuş olsam da, yabancı kaynaklarda konunun bilimsel taraflarına değinen daha fazla yazı ve makale bulabildim. Şimdi de bu yazı serisi ile bu bilgileri, ilgilenenlere paylaşmaya başlıyoruz.

Elimizden geldiğince ve kaynaklara ulaştıkça, burada paylaşılan bilgilerin bilimsel araştırma sonuçlarını da sizlerle paylaşacağız. Makaleleri okurken bazı kısımların linklerinin eklendiğini göreceksiniz (tıklanabilir kelimeler). Önerimiz, sadece burada yazılanlarla sınırlı kalmamanız ve öğrenmek istediğiniz alanlarla ilgili (özellikle süt ve protein konusunda) kendi araştırmanızı yapmanız ve olabildiğince farklı bilimsel kaynağa ulaşmanızdır.
 

Bu seri boyunca paylaşacağımız konu başlıkları:

1. Inek sütüyle ilgili inanmamanız gereken, sağlığa dair 5 iddia

2. Kazein (memeli süt proteini) ve sağlığınız arasındaki rahatsız edici bağlantı nedir?

3. ‘Süt Hayatı’ çiftlik inekleri için hiç de hayat değil!

4. Hayvan endüstrisi ineklerin hayatını nasıl kısalttı?

5. Süt ile dolu bir hayat? Peki ya yok ettikleri; hayvan endüstrisi ve çevre arasındaki yok eden ilişki

6. Süt ürünlerini hayatınızdan çıkarmanız için 10 iyi neden

7. Kalsiyumun önemi ve süt ürünleri olmadan ihtiyacınız olan kalsiyuma ulaşma yolları

Ek olarak et ve süte dair bilimsel makaleler…

***

Yazının İngilizce Orijinali

Yazı: Kate Good

Yeşil Gazete için Çeviri: Nazlı Deniz Sarıyıldız

Çeviri Editörü: Ayşe Ceren Sarı

(Yeşil Gazete, One Green Planet)

Bulgaristan’da yaban hayat cennetini yok edecek otoyol projesi

Arthur Neslen tarafından The Guardian‘da yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Hilal Işık‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Bulgaristan altın kartal, kızıl akbaba ve peregrine şahin türleri ile ünlü muhteşem bir vadi üzerinden Yunanistan’a Avrupa Birliği tarafından fonlanan bir otoyol inşa etmeyi planlıyor.

Fotoğraf: Arthur Neslen (The Guardian için)
Kresna Vadisi 3,500’den fazla türde flora ve faunanın yanı sıra, Avrupa’nın başka hiçbir yerinde bulunmayan birçok yılan, kaplumbağa ve yarasaya ev sahipliği yapıyor. Fotoğraf: Arthur Neslen (The Guardian için)

11 millik Kresna vadisi aynı zamanda Akdeniz’in kuzey ucu ile Balkanların güney sınırları arasını köprüleyen sıcak mikro iklimi ile ayılar,kurtlar ve çakallar için önemli bir göç noktası.

Avrupa Birliği’nin günümüzden 2020 yılına kadar 673 milyon avroluk hibe sunduğu projenin, Yunanistan’la Almanya’yı birbirine bağlayarak turizm, ticaret ve ulaştırma alanlarında önemli getirileri olacağı düşünülüyor.

Kaynak: Guardian graphics
Grafik: The Guardian

Ancak yerel halk bu projenin halihazırda gözünü İngiltere gibi ülkelere dikmiş olan genç nüfusun yaşadığı bu bölgede demografik bir dalgalanma yaratarak köylerine çoraklaşma getireceğini ifade ediyor.

Ayrıca çevreciler bu yolun 11 köprü, 11 üst geçit, yedi çift tüp tünel, çoğunlukla beton 59 tahkimat duvarı ve 10 yamaç desteği ile kuşlar, yarasalar, kaplumbağa ve büyük memelilere zarar vereceğinden endişeli.

Kresna’daki Vlahi köyünde bir eko-merkez yürütücülerinden olan Dimiter Vasilev: “Avrupa’daki yaban hayatın korunduğu en değerli alanlarından birini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayız. Öyle ki burada herhangi bir taşa attığınız tekme bir sürüngenin ölümüne yol açabilir. Böyle bir alanı kaybetmemiz gerçekten büyük bir felaket olur.” şeklinde konuştu.

Tarihte Kresna, ordular için bir savaş alanı, eski bir Roma yolunu izleyen bir geçit ve aynı zamanda Naziler tarafından Yahudi ve Komünist mahkumların köle işçi olarak kullanılarak inşa edilmiş olma özelliğini taşır.

Bölge aynı zamanda güneş ve kar ile Yunan ardıç ağaçları ve Balkan çamları arasında iklimsel ve ekolojik bir savaş alanı. Struma nehri üzerinde yükselmekte olan Kresna vadisi, yaban hayatı açısından da oldukça önemli.

Kresna vadisi AB'nin Natura 2000 ağının bir parçası. Fotoğraf: Arthur Neslen (The Guardian için)
Kresna vadisi AB’nin Natura 2000 ağının bir parçası. Fotoğraf: Arthur Neslen (The Guardian için)

Doğa Tarihi Bulgaristan Ulusal Müzesi’nden Doçent Dr. Stoyan Beshkov, Kresna Vadisi’nin 1 kilometrekarelik alanında 122 kelebek türü bulunduğunu ifade ediyor. Tüm Birleşik Krallık’ta ise 59 kelebek türü yaşamakta. Müze zoologlarından Boyan Petrov, vadinin 3,500’den fazla türde flora ve faunanın yanı sıra, Avrupa’nın başka hiçbir yerinde bulunmayan birçok yılan, kaplumbağa ve yarasa türü bulundurduğunu söylüyor.

Bulgaristan Kuşları Koruma Derneği ise otoyolun kuş ölümlerinde on kat artışa neden olacağını iddia ediyor. Grubun AB sorumlusu Irina Kostadinova otoyolun, yolda öldürülen hayvanların leşlerini yemek için bölgeye gelecek olan akbabalar için de ayrıca bir tehdit oluşturacağını ekliyor.

İronik olarak, Avrupa Birliği Kresna akbabalarının korunması projesini finanse ediyor ve otoyol projesine, uzun bir yeraltı tünelinin inşa edilmesi şartıyla, 1 milyar avro destek teklif etti.

Ancak Guardian’a konuşan üst düzey Bulgar yetkililer tünel güzergahını “imkansız” olarak gördüklerini ve iki ay içinde sunulacak olan alternatif çevresel riskler dosyasına son rötuşları yapmakta olduklarını ifade etti. Bu dosya tünel projesinin deprem riskleri, yüksek yeraltı uranyum düzeyi, toprak bertaraf sorunları ve su tablasının seviyesinin azalması gibi sorunlar sebebiyle çevresel riskler barındırdığını ortaya koyacak. Ancak şimdiye kadar, deprem değerlendirmesini destekleyen bir tek jeolojik çalışma kamu ile paylaşılırken yetkililer bu çalışmanın hatalar içerdiğini kabul etti.

Bulgaristan stratejik altyapı projeleri ulusal şirketinin CEO’su Assen Antov ise tünel inşası için gereken paraya sahip olmadıklarını belirtti.

“Vadinin en az dirençli yol olduğunu ifade eden” Bulgaristan’ın bölgesel kalkınma bakanı, Lilyana Pavlova. “Her tarafta da dağlar var ve bu dağlar boyunca otoyol inşa etmek son derece pahalı ve zor görünüyor.”şeklinde konuştu.

Struma Otoyolunun yerel halkın ticaret yolunu kapatacağını ve demografik krize yol açacağını öne süren belediye başkanı Nikolay Georgiev “İnsanların bölgeyi terk edeceği ve otoyolun bölgeyi tamamen bir çoraklığa sevkedeceği” endişelerini de paylaştı.

Bölgenin yerlisi, emekli Kirill Petrov, “Otoyol üzerimizde geçerse, bütün şehir atmosferinin araçlardan kaynaklanan NOx [nitrojen oksit] ile kirleneceği ve yağmur sularının bunu tüm bölgeye akıtacağını” söyledi.

Yerel bağ sahiplerinden Vasil Vasilyev, yerel halkın çaresizlik içinde olduğunu belirtti. “Her yıl dört ton beyaz Keratsuda üzümü üretiyorum. Bu üzüm gerçekten ünlü bir üzüm ve yalnızca Kresna’da yetişiyor. Eğer otoyol buradan geçerse, her şey mahvolacak.” Vasilyev’in oğlu çoktan Kresna gençlerinin %20’si gibi Londra’ya taşınmış. Belediye Başkanı Georgiev bu durumun otoyolun inşa edilmesinden sonra daha da artacağını tahmin ediyor.

En az sekiz millik bir alanı kapsayan Kresna, dünyanın en uzun tünelleri arasında yer alacak ve 1904 yılında 7.1 büyüklüğünde bir depremin yaşandığı bir fayın üzerine inşa edilecek.

Antonov tünelin yıllık bakımının yaklaşık 7 milyon avroya mâl olacağını söylüyor. Antonov ayrıca bu otoyolun trafik kazalarıyla yılda dört can alacağını iddia ediyor.

Avrupa Komisyonu, benzersiz ekosistemleri koruma görevinin turizm ve kara taşımacılığı gibi sektörlerde birçok fayda sağlayabilecek bir otoyol ihtiyacı ile dengelenmesi gerektiğini söylüyor. “Bazı otoyollar diğerlerinden daha önemlidir ve bu otoyol Bulgaristan üzerinden Almanya’yı Yunanistan’a ve oradan da Kıbrıs’a bağlayacak olan bir koridor olması sebebiyle stratejik bir öneme sahiptir,” şeklinde açıklamada bulunan AB yetkilisi sözlerine “Bu, Bulgaristan ile elde etmek istediğimizin omurgasını oluşturuyor. Bu bizim için önemli.” şeklinde devam ederken “Elbette kaplumbağalar ve kuşlar da bizim için önemli” diye ekledi.

AB’nin kuşlar ve yaşam alanları direktifi, hayvanların veya yaban hayat sığınaklarını yok edebilecek eylemleri engelleyerek, AB’nin mevcut hibe koşullarını oluşturur. Ancak komisyon yetkilileri henüz Kresna otoyol planı konusunda bir açıklamada bulunmadı.

Bulgaristan, AB bölgesel kalkınma kanadı yetkililerinin bu konuda özellikle destekleyici olduğunu söylüyor. Antov “Tünel ile ilgili problemlerin farkına vardılar ve artık hiç kimsenin bu projeyi gerçekçi bulduğunu düşünmüyorum.”  diye belirtti.

Komisyon yetkilileri Kresna Vadisine uzun vadede verilecek hasarın maliyetinin otoyol inşasının sağlayacağı kısa vadeli yararlardan daha büyük olacağı konusunda ısrarcılar.

Otoyol güzergahı ilk olarak 1997 yılında önerilmiş ve o zamandan bu yana tartışmalara sebep olmuştur. Beş yıl içinde Bern Sözleşmesi (doğal mirasın korunmasına yönelik bir yasal düzenleme) komitesi otoyolun vadi altından geçecek şekilde tünel şeklinde mevcut planın indirgenerek inşa edilmesi konusunda ısrarcı oldu. 2008 yılında Bulgar çevresel etki değerlendirmesi kabul edildi.

Hükümet, tünel üzerine çalışmak yerine vadi üzerinde kuzeyden ve güneyden kıskaçlayacak şekilde bir otoyol inşasına başladı.

2014 yılında iki yol Kresna üzerinde birleştirildiğinde, Bulgar inşaat şirketleri odası (BCC) hükümete yeni bir çalışma talep eden bir mektupla başvurdu. Talep kabul edildi. Durum iki ay içinde raporlandığında, hükümet kaynakları BCC tarafından tercih edilen rotanın önerileceğini belirtti.

Georgiev BCC’yi “Ülkenin tüm altyapı projelerinden sorumlu en zengin insanları ve şirketleri temsil etmesi sebebiyle çok çok güçlü” olarak tanımladı. “Bir bakıma ülkenin politikasını tanımlıyor.”

BCC direktörü ve aynı zamanda ülkenin çevre komitesinde yer alan bir milletvekili olan Ivan Boykov, çevrecilere düşman olmadıklarını ileri sürdü.

Anti-yol savunucuları BCC’nin gerçek endişesinin inşaat sözleşmelerinin Bulgar firmaları tarafından kazanılması olduğunu iddia ediyor. Oda, bu iddiayı yalanlarken çevrecilerin yabancı firmalarla işbirliği içerisinde olabileceğini söylüyor. Ancak hiçbir Bulgar şirketi bu tüneli inşa edebilme kapasitesine sahip olmadığını kabul ediyor.

Boykov, “BCC Bulgar hükümeti ile sürekli iletişimdeydi ve biz bu iletişimden son derece memnunuz” diye belirtti.

Ancak çevreciler planlanan otoyolun dağları keserek geçeceğini ve bu sebeple toprak kayması tehlikesi oluşacağını, endüstriyel çalışmaların ani artışı ile hayvanların zarar görmesi ve Struma nehri kenarındaki ağaçların kesilmesi ile sel ve toprak erozyonuna sebep olacağını iddia ediyor.

Buna ek olarak çevreciler, biyolojik çeşitliliğin zarar göreceğini ve bunun ekonomik maliyetinin ölçülebilir olmadığını söylüyorlar. Vasilyev ekliyor: “En sonunda biz insanlar olarak, hayvanlar olmadan ruhumuzun yalnızlığından kaybolup gideceğiz”.

Haberin İngilizce Orijinali

Haber: Arthur Neslen

Yeşil Gazete için Çeviri: Hilal Işık

Çeviri Editörü: Ayşe Ceren Sarı

(Yeşil Gazete, The Guardian)

Figueres, BM’deki iklim değişikliği ile ilgili görevinden ayrılıyor

Alex Pashley tarafından Climate Change News‘de kaleme alınan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Alper Çevirgel‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

Birleşmiş Milletlerin baş iklim diplomatı ve Paris Konferansı’nın kilit aktörü UNFCCC (United Nations Framework Convention on Climate Change) idari sekreteri Christiana Figueres Haziran ayında görevinden ayrılacağını söyledi.

Fotoğraf: IISD

Christiana Figueres Birleşmiş Milletlerin en üst iklim organın başında 6 yıl görev yaptıktan sonra Haziran’da görevinden ayrılıyor.

Geçen Aralık ayında Paris’te, bütün ulusların küresel ısınma hakkındaki uzlaşma sağlamasına katkıda bulunan Kosta Rika’lı diplomat, açıklamasında 6 Haziran’da biten görevinde kalması için gelecek talepleri kabul etmeyeceğini açıkladı.

12 Şubat’taki mektubunda “Hepinize derin şükranlarımı ileterek resmi olarak açıklıyorum ki 6 Haziran’da biten Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi idari sekreterliği görevimden, görev süremin uzatılmasını kabul etmeyeceğimi bildirerek ayrılıyorum.” diye yazdı.

“Acil yaptırımların uygulanmasının gerektiği bir evreye giriyoruz. Önümüzdeki yol kesintisiz kararlılık, beceri ve hepsinden öte bizlerin ortak insaniyet ve amaç anlayışımızı gerektirecek. Biliyorum ki hep beraber sizler gerekeni yapacaksınız.”

Paris İklim Anlaşmasını tarihsel bir başarı olarak nitelendiren Figueres, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon’un yakında ülkelerden kendi yerine geçmesi için adaylar sunmalarını isteyeceğini söyledi.

Açıklama, BM iklim görüşmeleri başkanı Laurent Fabius’un bu görevden istifa etmesinden hemen sonra gelerek, ülkeler Paris İklim Anlaşmasını uygulamaya koyulurken belirsizlik yarattı.

Bu Kasım ayında Morokko’da ülkelerin Paris Anlaşmasının ince detaylarının çalışılmasının beklenildiği yıllık konferansı yönetecek yeni bir başkanın olup olmayacağı henüz netleşmiş değil.

Önceki Birleşik Krallık başbakanı Gordon Brown’ın danışmanı Michael Jacob, Figueres’in ayrılığının liderliği kritik bir zamanda açıkta bıraktığını söyledi. “Bence Figueres bir iklim hareketi şampiyonu olarak oldukça büyük bir iş başardı. Tekrarlanması çok zor başarılar elde etti. Önceki sekreterler müdüriyet personelleriydi ve genel olarak oldukça özelleşmiş iklim camiası dışında herkes tarafından tanınmış kişiler değillerdi” dedi.

“Eğer Paris’ten Marakeş’e giden bir süreç tasarlıyor olsaydınız muhtemelen BM iklim görüşmeleri başkanıyla idari sekreterin aynı anda görevden ayrılmasını isterdiniz. Büyük olasılıkla daha iyi bir devamlılık arzu ederdiniz.” dedi.

E3G isimli düşünce kuruluşu iklim diplomasi başkanı Liz Gallagher, Figueres’in görev süresinde çok uluslu diplomasiye olan inancı yeniden sağladığını söyledi. “Christiana Figueres gerçek bir ilham kaynağı ve Paris’teki önemli sonuçların elde edilmesi açısından önemli biriydi.” dedi. “Paris, çok uluslu diplomasinin belirgin bir başarı örneği olarak okunmalıdır. Kutuplaşmanın gitgide arttığı dünyada güçlü işbirliksel anlaşmaların sağlanması çok daha zor hale geldi.

Figueres görevi Kopenhag iklim zirvesi faciasının hemen sonra devralmıştı. Kendisinin ilk basın konferansında küresel bir iklim anlaşmasının sağlanılabilinip sağlanılamayacağı sorulduğunda “Benim hayat sürem içerisinde olası değil.” cevabını vermişti.

Ancak Vancouver’daki bir Ted konuşmasında Figueres, bu karamsar başlangıcın sonrasında, yeni ve  karşılıklı mutabakata dayalı bir yaklaşımın bir anlaşmaya varılması için gerekli olduğuna karar verdiğini söyledi.

“İmkansız bir olgu değil, bir tutumdur.” diyen Figueres, “Tam o zaman ve orada karar verdim ki ben tutumumu değiştireceğim ve dünyanın da iklim değişikliği hakkındaki tutumunu değiştirmek için yardım edeceğim.” diye ekledi.

Figueres’in başarısının bir göstergesi olarak, Bonn temelli pozisyon Birleşmiş Milletler Çevre Programı ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı başkanlarıyla eşit pozisyona, “Genel Sekreter Başyardımcılığına” yükseltilecek.

Haberin İngilizce Orijinali

Haber: Alex Pashley

Yeşil Gazete için Çeviri: Alper Çevirgel

Çeviri Editörü: Ayşe Ceren Sarı

(Yeşil Gazete, Climate Change News)

Masal Kervanı: Argın Kubin ile söyleşi – Tuğba Gürbüz

Türkiye’de masal anlatıcılığı eğitimleri artıyor. Masallar yavaş yavaş Halk Bilimcilerin arşivinden çıkıyor, özel masal gecelerinde dinleyicilerle buluşuyor. Bir masal anlatıcısı Argın Kubin ile masallar, masal anlatıcılığı ve masallarını gezdirdiği masal kervanı üzerine konuştuk.

  • 50 kelimeyle bize kim olduğunu anlatır mısın?
Argın Kubin
Argın Kubin

Hikâye anlatıcısı, hayal örücü, ayaklarıyla rüya gören, elleriyle göğe bakan, bazen kendini arkasında rengârenk iz bırakan bir salyangoz sanan, bazen de kılıktan kılığa bürünen bir etnik bukalemun… İç müziğinin sesini duyduğunda dönen, dönerken dönüşen, şifanın keşif yollarında yürüyen, durup düşünen düşleyen bir insan. İzmir’de Tıp Fakültesi eğitimine devam ediyor.

Türk Dünyası masalları farklı tez çalışmaları ve projeler ile derleniyor ve yazılı hâlleri mevcut ancak bu masallar eskisi kadar anlatılmıyor ve gençler gitgide Türk Dünyası masallarına yabancılaşıyor.

Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü tarafından hayata geçirilen ve masal anlatıcılığını canlandırmayı amaçlayan proje kapsamında, üniversitenin farklı bölümlerinden gençlerle birlikte Judith Liberman’dan anlatıcılık eğitimi aldık. Halk Bilimi’nden akademisyenlerin Türk Dünyası masallarına dair sunumlarına katıldık. Türk Dünyası’na ait seçilmiş masalları, kendi dünyamızda yeniden şekillendirdik.

Ben bu proje öncesinde de anlatıcılığa dair farklı atölyelere katılmıştım. Anlatıcılık yolunda ilerlemek, aynı grupla uzun soluklu anlatıcılığa dair bir projede yer almak ve üniversitenin Halk Bilimi bölümü ile daha çok temas etmek istediğim için bu projede yer almak istedim.

  • Saha çalışmaları nasıl gidiyor?

Masal anlatıcılığı eğitimi sürecinde her katılımcı en az iki kez bir ilkokulda çocuklara masal anlatımı yaptı.

Benim saha çalışmalarım eğitimle sınırlı kalmadı. Oldukça yoğun geçiyor. Her ay İzmir’de masal geceleri düzenliyorum. Üniversitenin anaokulundaki 4-6 yaş çocuklara düzenli olarak masal anlatıyorum. Seyahat ettiğim her şehre masalları da götürüyorum.

  • Masal anlatıcılarının giderek azaldığını, sahada derlenen masalların, başı sonu atılmış, olay örgüsünden ibaret epizotlar olduğunu biliyoruz. Bu masalları nasıl tatlandırıyor, zenginleştiriyorsun?

Son dönemlerde hikâye anlatıcılığının bu topraklarda yeniden canlandığını görüyorum. Farklı illerde oluşumlar, buluşmalar bu alana dair farklı etkinlikler artmaya başladı. Gittiğim yerlerde insanların masallara ihtiyacını ve ilgisini gözlemleyebiliyorum.

6

Masal çevirileri iyi değil, yazı diline aktarımı eksik ancak masalın iskeletini, içinde saklı o lezzeti gördüysem doğru masalı bulduğumu anlıyorum. Okuduğum masalı imge hazinemle buluşturuyor, hayal dünyamdaki yerini bulmasına izin veriyorum. Çok farklı masallar okuyor, yaratıcılığımı ve hayal dünyamın sınırlarını genişletecek pratikler yapıyorum.

Önce kendi hikâyemin farkına varıyorum. Böylece eksik kısımlar tamamlanıyor.

  • Geçtiğimiz yıl Çanakkale’de düzenlenen 1. Masalcılar Buluşması’na Zaman Zaman İçinde SOKÜM Masal Anlatıcılığı Eğitimi’nden bir grup arkadaşınla gelmiştin. Performanslarınızı izlediğimde, çocukların ilgisinin baştan sona ne kadar canlı olduğunu fark ettim. Çocukların ilgisini masala çekmek ve orada bu denli canlı tutmak her zaman bu kadar kolay mı?

Hayır, her zaman bu kadar kolay değil. Şu an çalıştığım okulda 4-6 yaş grubunda sekiz sınıf var. Bu sınıfların yedisinde çocukların ilgisini çekmekte zorlanmazken birinde çocukların dikkatini toplamakta hayli zorlanıyorum.

Çocukların o anki durumları, ihtiyaçları, isteklerine göre başka oyunlar oynuyoruz biz de.

  • Abraxas Hikâye Anlatıcılığı isimli bloğunda iç evrenindeki yansımaları, masallardan geriye kalanları anlatıyorsun. Ancak masalları paylaştığın asıl mecra bloğun değil, masal geceleri. Masal gecelerine ilgi nasıl?

Masal gecelerine ilgi gitgide artıyor. Masalları farklı otantik mekânlarla buluşturmaya çalışıyorum. Hem benim için farklı bir deneyim oluyor hem de yeni insanlarla temas etmiş oluyorum. Sosyal medya ve farklı duyuru araçlarını etkin kullanmıyorum. Masal geceleri kulaktan kulağa, gönülden gönüle yayılıyor ve giderek katılımcı sayısı artıyor.

5

Baharla birlikte “homemade tales’’* masallarla ev buluşmalarına başlayacağım. Evlerde masal çemberlerine ön ayak olacağım. Bu niyetlerimi hayata geçirirken ustalarla çalışma, bu sanatın inceliklerini öğrenme, bir anlatıcı topluluğu ile yol arkadaşlığı yapma ihtiyacımı fark ettim.

Bu ihtiyaçlarıma, bu yıl kurulan SEIBA Uluslararası Hikâye Anlatıcılığı Merkezi‘nin açtığı “Anlatıcının Yolu” eğitim programı karşılık geldi. 2 yıl sürecek bu program için her ay bir hafta sonu İstanbul’da anlatıcılığımızı besleyecek farklı alanlardan ustalarla buluşmaya başladık.

  • Eski bir geleneği dirilttin. Şehir şehir gezip masal anlatıyorsun. “Masal kervanı” fikri nasıl doğdu, gelişti?

İlk bireysel masal gecemi 8 Mayıs 2014 tarihinde Bornova Beirut Cafe’de yaptım. O gece bir başka niyetin de tohumlarını ektim hayal toprağıma. Geze geze farklı şehirlerde masal anlatmak, bir masal kervanı…

Zamanımın olmadığını, yeterince masal bilmediğimi öne sürerek bu tohumun filizlenmesi için uygun şartları gözetmedim. Şubat ayının başında, doğduğum topraklarda sosyal medyada bana ilham veren bir fotoğrafla karşılaştığımda betonu delip çıkan bir çiçek gibi niyetim de bir anda filizlendi. Moldovalı kadınlar, karlarla kaplı bir bölgede kuru bir ağacın etrafında el ele tutuşup çember kurmuş şarkı söyleyerek (şarkı söylemelerini ben hayal ettim) ağacı, baharın gelişi için cesaretlendiriyordu. Ben de içinde olduğum topluluğun, hayat hikâyemdeki kahramanların, biriktirdiğim masalların etrafımda bir çember oluşturup beni bu yolculuk için cesaretlendirdiğini hissettim.

Baharın gelişini haberci Tanrı Abraxas ile duyurmak, insanları cesaretlendirmek için masal kervanı, 5 Şubat 2016’da hayata gözlerimi açtığım Silifke’den yola çıktı. Mersin, Adana, Denizli, Antalya, Isparta ile devam etti. Sonra Konya (25 Şubat-Cafe Dante), Ankara (28 Şubat-Haymatlos Cafe), Eskişehir (3 Mart-Kıraathane), Bursa (5 Mart-At Cafe), Çanakkale (8 Mart-Mahal), İstanbul (10 Mart Moda Naboo Cafe) ve İzmir’de kervan ilk turunu tamamlayacak. Bu yolculuğa dair etkinlik duyurularını ve paylaşımları Abraxas Hikâye Anlatıcısı Facebook ve blog adresinden paylaşıyor olacağım. (facebook, blog)

https://youtu.be/nO2vJzV3tPc

Masal kervanı ile yolculuğumda her bir durakta kervana yeni hikâyeler katıyorum. Anlattığım mekânlardan, yolculukta tanıştığım insanların hikâyelerinden yeni şeyler öğreniyorum. Mesela Denizli’deki etkinlikte anlattığım sahnenin arkasında yazılı olan “sareban” kelimesi ile tanıştım. O mekânda canlı müzik yapan grubun adıymış. Sevdiğim bir Farsça şarkıda da geçiyordu. Anlamını bilmiyordum. Farsçada kervanın başını çeken kişiye deniyormuş. O anda masal kervanın doğru yerde olduğunu anladım. Ben bir hayal tohumuyla başlayan bu kervanı hayata geçirirken herkesin kendi hayat yolculuğunun “sareban”ı olmasını diliyorum.

*Adını anlatıcı arkadaşım Beyza Akyüz (Şifahen Masallar) koydu. Onun da kulağını sevgiyle çınlatmak isterim.

8-Tuğba Gürbüz

 

Röportaj: Tuğba Alaybeyoğlu

 

Doğa Arkadaşımın Kutusu: Bu bir kutu oyunu değil

Evet bu bir kutu oyunu değil. Yaşadığımız kutulardan çıkıp doğaya karışma oyunu; ağaçlara, bitkilere, çiçeklere, hayvanlara, onların ayak izlerine…

6

Doğa Yürüyüşleri

Bu oyun 4 mevsim oynanıyor, bu sayede yaşadığınız bölgeyi mevsimlerine göre daha yakından tanıyabiliyorsunuz. Oyuna farklı şehir, hatta ülkelerden katılan kişiler, bulundukları bölgede, belli bir zaman dilimi içinde doğa yürüyüşleri yapıyor, bu yürüyüşlerde topladıkları doğa ganimetlerini rastgele eşleştirildikleri gizli doğa arkadaşlarına hediye ediyorlar. Yetişkinler yetişkinlerle, çocuklar akranlarıyla, sınıflar başka okullardan sınıflarla eşleştiriliyor. Yürüyüşlerde çocuklara büyükleri eşlik edip yol gösteriyor.

5

Oyunun getirdiği huzurun hakkını vermek için yürüyüşleri farkındalıkla, acele etmeden, elinize aldığınız her doğa parçasının kıymetini bilerek yapmak önemli. O parçaları toplarken ne hissettiğiniz, burnunuza gelen kokuların, kulağınızdan geçen seslerin sizde neler uyandırdığının farkına varmak oyunun en önemli kısımlarından. Doğa kutunuza tüm bu sürecinizi anlatan bir de mektup iliştirmeniz isteniyor.

9

Sürpriz kutunuzdan herşey çıkabilir. Muhtemelen daha önce hiç görmediğiniz parçalar da. Deniz canlısı, kum, taş, ağaç kabuğu, bitki, türlü türlü tohumlar, hayvan iskeleti, hayvan ayak izi, hatta hayvan kusmuğu! Malzemelerin bulaşmayacak kadar kuru, kokuşmamış ve çürümemiş olması yeterli.

Baykuş peledi

Benim şu yaşımda ilk defa duyduğum ‘Baykuş peledi‘ni 3-4 yaşındaki çocuklar biliyor bu oyun sayesinde. Pelet, kusmuk demek. Bir baykuşun peledini inceleyerek nerede yaşadığını ve neyle beslendiğini öğrenmek mümkün-imiş. Bir peletten neler çıkabileceğini şurada görüp heyecanlanabilirsiniz: dogaguncem.wordpress.com/

Oyun içinde oyun

Foto: Chris Bianar
Foto: Chris Bianar

Doğa Arkadaşımın Kutusu oyunuyla ilgili tüm bilgiler dogaoyunlarievi.org/ linkinde mevcut. Oyunun etik ve sıhhi ilkelerine özellikle dikkat etmek, kutulara azami özeni göstermek ve oyunu olumlu bir yaklaşımla oynamak gerekiyor. Bu da şu demek: kutuların gecikmesi, geri dönmesi, size gönderilen pakedin çeşitliliği ve renklerinin sizin gönderdiğinizden farklı olması gibi durumlarda sabır göstermek, anlayışlı davranmak. Her şeyden önce bu oyunun gönüllü olarak yürütüldüğünü unutmamak. Kutulara cam (kırılabildiği ve çıplak elle dokunma imkanını ortadan kaldırdığı için), plastik (doğa hazinelerini doğal malzemelerle yollamayı teşvik için), yaş sebze-meyve (kutu gecikirse çürüyebiliyorlar) ve zehirli meyve ve tohumlarının koyulmaması tercih ediliyor.

7

Oyunun kurucuları Burcu Meltem Arık Akyüz ve Banu Binbaşaran Tüysüzoğlu; iki doğa aşığı. Bu oyunla beraber doğa yürüyüşü, eğitim, etkinlik ve buluşmalarını Doğa Oyunları Evi çatısı altında yapıyorlar: www.dogaoyunlarievi.org

 

Etkinlik isimleri de o kadar iştah açıcı ki. Orman Banyosu, Ağaç Okulu…

Oyunu, kurulduğu günden bu yana takip ediyorum. Kurucuların, katılımcıların birbirinden yaratıcı fikirleriyle oyunun günden güne nasıl geliştiğini, güzelleştiğini görmelisiniz. Geri dönüştürülebilir paketleme yöntemleri, kutularla beraber gelen başka başka sürprizler ve yapraklarla, mandalina kabuklarıyla yapılmış tabloların fotoğraflarına mutlaka bakın.

Kış oyunu, oyunculardan 12’sinin işin mutfak kısmında yer alıp kutuların sahiplerine ulaşması için oldukça çaba sarfetmeleri sebebiyle kolektif yürüdü. Bir oyuncu kargoyu aradan çıkarmak, karbon ayak izimizi azaltmak için tartışma açarken, diğer bir oyuncu sağlıklı bir izleme sistemi geliştirmeye çalışıyor. Biri de oyundaki en iyi örnekleri dosyalıyor, envanter çıkarıyor. Hepsi de kendiliklerinden…

10

Her birimizin hayatı üç aşağı beş yukarı aynı. Hepimiz aynı şeylere sevinip aynı dertlere üzülüyoruz. Sevinmek güzel de, üzüldüğünde nefes aldıracak sebepler bulmak istiyor insan. Benim için bu oyun o nefeslerden biri. Gerçek bir ‘ohh’ sebebi, gözüme gönlüme bir aydınlık.

Oyun içinde oyun...

O yüzden hadi herkes oyuna!

4-Ceylan-Yurdakuler

 

 

Ceylan Yurdakuler

[FotoÖykü] Şemo ve çetesi – Mesut Akatay

Şeyhmus Beg, söylene söylene kapıdan çıktı. Karısı Atiye de peşinden gidiyordu.

“Gavurun dölü Şemo, çetesiyle bahçeyi talan etmiş yine. Bin defa dedim fazla özgürlük iyi değildir diye. Ama dinlemiyorlar ki beni. Ne çıkıyorsa o öğretmenin başının altından çıkıyor. Yok eşeklere özgürlükmüş, yok onların da yaşam hakkı varmış, yok saygıymış, sevgiymiş… mış da mış.”

Şemo ve Çetesi - Mesut Akatay

“Öyle ya Beg, öyle. O geldikten sonra her şey değişti buralarda. Çocuklar bizi dinlemez oldu. Filme merak saldılar, romanlardan kafalarını kaldırmaz oldular. Geçen bizim kızı karanlıkta şiyir okurken yakaladım. ‘Ne yapıyorsun, bu karanlıkta,’ dedim. ‘Bazı sözcükler karanlıkta söylenir, bazı sözcükler hiçbir zaman.’ dedi. Eskiden böyle miydi? Yok yok delirdi bu kız. Gidip kaymakamlığa şikâyet edeceğim o öğretmeni!”

“Onun da zamanı gelecek, sen merak etme hanım,” dedi Şeymus Beg, sokağı arşınlayarak yürümeye devam ettiler. Sokağın sonunda Hasan Meddo’nun oğlu Fikri -elinde kitabıyla- göründü. Atiye Hanım, kocasının ceketinden çekiştirdi.

“Bu Fikri de kafayı yemiş, diyorlar. Bilinmez bir dilde konuşuyormuş. Hoca, konuştuğu dilin ‘cin dili’ olduğunu söylemiş. Her gece imge diye uykusundan uyanıyormuş. Şehirli bir kızmış diyorlar sayıkladığı. Annesi ne kadar hacı, hoca varsa muska yaptırmış; ama boş. Bu çocuk da o öğretmenle tanıştıktan sonra bozuldu.”

Sokağın sonuna birkaç ev kala Fikri ile Beg karşı karşıya geldikleri sırada yağmur çiselemeye başladı.

“Bu yağmur da niye yağar ki?’’ dedi Beg.

“Yağmur yağmıyor, gökyüzü ağlıyor,” diye cevapladı, gözleri gökyüzüne dönük olan Fikri.

“Tövbe, estağfurullah. Gökyüzü ağlar mı, oğlum?”

“Kirlendiği zaman, gökyüzü de ağlar. Hem ağlamak, temize çeker. Ondandır ağlaması gökyüzünün.”

“Haydi gidelim hanım, yoksa kafayı yedirtecek bu çocuk bana.”

Hızla uzaklaşırlarken, Fikri arkalarından bağırdı. “Gökyüzünün diğer adı da vefadır. Nereye gidersen git terk etmez seni.”

“Estağfurullah el azim!”

Beg, küplere binmiş vaziyette, söylene söylene, eşiyle cami yoluna girdi.

“Şemo ve çetesini yakalarsam, öğretmenin önünde okkalı bir dayak atacağım.” Aklına gelen fikirle gülümseyerek devam etti, “Hatta dayak yetmez, işkence edeceğim. Ahıra kapatacağım hepsini. O zaman özgürlük neymiş, herkes görecek. Sonra ilk iş olarak, o öğretmeni kaymakama şikâyet edeceğim.”

“Dilin dert görmesin Beg. Bu öğretmen buradan gitmezse tüm çocuklarımız kafayı yiyecek.”

“Hanım sen bekle, ben namazı cem edip, geliyorum. Daha çok işimiz var, çok,” diyen Şeyhmus Beg camiye girdi, eşi de cami kapısında beklemeye koyuldu. Beş dakika sonra Beg kapıda görüldü. Hanımı hemen hareketlendi, birlikte tekrar sokakları arşınlamaya koyuldular. Çarşıya yakın bir sokağa vardılar ki karşılarına Asım Beg’in kızı çıktı. Elindeki makineyle fotoğraf çekiyordu.

Şemo ve Çetesi - Haşim Kaya

“Ne yapıyorsun kızım?”

“Fotoğraf çekiyorum, Şeyhmus Beg.”

“Onu görüyorum da, fotoğraf çekip de ne yapacaksın?”

“Yaşamak, hatırlamaktır. Sizlerin yaşına gelince, çektiğim bu karelere bakıp bu günlerimi anacağım. Sizleri hatırlayacağım.”

Lahavle çeken Şeyhmus Bey, “Kızım senin de durumun iyi değil. Babana selam söyle. Sana mukayyet olsun.”

Kız, gülerek kafasını sallayıp, Şemo’yla Çetesi’nin fotoğraflarını çekmek üzere kırlığa doğru yürümeye başladı. Kızın arkasından, hanımı öğretmene ilenirken, Beg rengi solmuş bir suratla, düşünceli düşünceli yoluna devam etti.

NOT: Fotoğraflı kısa öykülerinizi (öykü yazarı ve fotoğrafı çeken farklı kişiler olabilir) ‘[email protected]’ adresine gönderebilirsiniz.  

11

 

Öykü: Mesut Akatay

1. Fotoğraf: Mesut Akatay  2. Fotoğraf: Haşim Kaya

[Yeşil Atasözleri] Meyve Fast Food’tan tatlıdır – Aslı Karayiğit

Orhaniye İnci Narin Yerlici Ortaokulu öğrencilerinin Mayıs ayında çıkardıkları Yeşil Sözlük – Çevreci Atasözleri ve Deyimler Sözlüğü‘nü tefrika halinde bölüm bölüm paylaşmaya devam ediyoruz.

Bu hafta Aslı Karayiğit‘in seçtiği ve uyarlama önerisinde bulunduğu atasözü ve deyimleri paylaşıyoruz.

13

Sözlüğün tamamına ise Yeşil Atasözleri linkinden ulaşabilirsiniz.

Atasözü ve Deyimler

14

  • Öfke baldan tatlıdır
  • El mi yaman Bey mi yaman
  • Ummadığın taş baş yarar
  • Ağaç yaş iken eğilir
  • Köpeksiz sürüye kurt girer
  • Ağlamayan çocuğa meme vermezler
  • Kim kazandı kim yedi

Yeşil Sözlük – Atasözü ve Deyimler

15

  • Meyve Fast Food’tan tatlıdır
  • Meyve mi yaman fast food mu yaman?
  • Ummadığın mikrop hasta eder
  • Meyve tazeyken yenir
  • Sağlıksız vücuda mikrop girer
  • Sağlıklı beslenen çocuğa ilaç vermezler
  • Meyveyi kimin diktiğine değil kimin yediğine bak

 

[Yeşil Atasözleri-1] Komşunun iyisi insanı sebze bahçesi sahibi yapar – Dilek Yüksel

[Yeşil Atasözleri – 2] Spor yapan insan neredeyse sağlık ordadır – Naşide Özlü

[Yeşil Atasözleri – 3]Bol bol meyve sebze ye, elden ayaktan düşme – Semra Şen

[Yeşil Atasözleri – 4]Üç jelibon bir elma yerini tutmaz – Yudum Özdemir

[Yeşil Atasözleri – 5]Bir meyvenin 40 yıl hatırı vardır – Orkan Aydın

[Yeşil Atasözleri – 6] Tohumu toprağa ek, tutarsa da hoş, tutmazsa da hoş – İpek Uysal

[Yeşil Atasözleri – 7] GDO’lu alma Organik al – Gaye İlhan

[Yeşil Atasözleri – 8]Sağlıklı olmak isteyen tarlaya, istemeyen reklama bakar – Rümeysa Karaca

[Yeşil Atasözleri – 9]Abur cubur gıda değil ki yiyesin – Hüseyin Akbaş

[Yeşil Atasözleri – 10]Fazla sebze göz çıkarmaz – Osman Emre Arı

12-Aslı-Karayiğit

 

 

 

Aslı Karayiğit

İMC TV, Can Dündar canlı yayında konuşurken karartıldı!

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın terör propagandası yaptığı iddiasıyla frekansının iptal edilmesini istediği İMC TV’nin canlı yayın yaptığı esnada ekranı karardı. TÜRKSAT’tan kesintiyle ilgili yapılan açıklamada, “Pazarlama bölümünden gelen talimatla yayını kestik” dendi.

13

İMC TV’nin TÜRKSAT’taki yayını karartıldığı sırada, dün gece tahliye olan Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar canlı yayında konuşuyordu. Ekran kararmasının savcılık kararı doğrultusunda olup olmadığı kesin olarak bilinmiyor.

İMC TV ekranında “İMC TV’nin uydu yayınında kesinti oluştu, sebebi henüz netleştirilemedi” ifadesi yer alıyor. İMC TV, internet üzerinden yayınına devam ediyor.

Basın örgütlerinden tepki

İMC TV’nin karartılmasıyla ilgili Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nden de tepki geldi. Cemiyet’in İMC TV’nin uydu yayınının kesilmesiyle ilgili verdiği tepkinin metni şöyle:

“Can Dündar ve Erdem Gül’ün serbest bırakılmasına sevindiğimiz gün, IMC TV’nin karartılması için girişimde bulunulduğunu öğrendik.

Cumhuriyet Savcısı 24 Şubat’ta Türksat Genel Müdürlüğü’ne gönderdiği yazıda, 155 polis ihbar hattına yapılan bir şikayet üzerine IMC TV hakkında soruşturma başlattığını belirtti.

IMC TV’nin terör örgütü propagandası yaptığı ileri sürülen yazıda Türksat da örtülü biçimde tehdit edildi, hukuki ve ticari kuralları zorlayacak ifadelere yer verildi. Yazıda Türksat’tan IMC TV’ye frekans tahsisine ilişkin kararın yeniden değerlendirilmesi istendi.

Daha önceki deneyimlerden bu isteğin ne anlama geldiğini biliyoruz. Bu yıl içinde uydudan çıkarılan yedi kanal fiilen karartıldı.

Gazeteci örgütleri olarak IMC TV’nin de aynı akıbete uğramasını istemiyoruz.

Anayasa Mahkemesi’nin Dündar ve Gül kararı basın ve ifade özgürlüğü açısından ders verici niteliktedir. Bu karar, demokrasimiz açısından umut verirken aynı anda televizyon karartma, terör soruşturması adı altında gazetecilerin tehdit edilmesi basın özgürlüğü konusunda bir adım bile ilerleyemediğimizi gösteriyor.

Bir kez daha yineliyoruz. Tutuklu tüm gazeteciler derhal serbest bırakılsın. Haber siteleri erişime açılsın, yayın yasakları ve akreditasyon uygulamaları kaldırılsın. IMC TV karartılmasın.

TGC, TGS, ÇGD, Basın-İş”

 

(T24)

10 yılda 400 bin maden ruhsatı dağıtan AKP Cerattepe’den vazgeçmez – Mehveş Evin

Bu yazı diken.com.tr/ den alınmıştır

Başbakan Davutoğlu, “Cerattepe’de 3 bin 500’den bir fazla ağaç kesilmeyecek”buyurmuş.

Sağolsun, nasıl da içimizi rahatlattı! Küçümsediği rakam üç değil, 300 değil, 3 bin 500! Kesilmesinde mahzur görmediği ağaçlar, dünyanın 100 yaşlı ormanından birinde, doğa korumada öncelikli 25 sıcak noktadan biri…

Doğal ormanların birkaç yılda değil on binlerce yılda oluştuğunu, tüm ekosistemin böyle bir kıyımdan olumsuz etkileneceğini çocuklar bile öğrendi. İstediğiniz kadar fide dikin, doğal ormanın yerini tutmaz.

Kaldı ki mesele, orman katletmekten ibaret değil…

12

TEMA Vakfı’ndan İTÜ Metalurji ve Malzeme Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsmail Duman, Cerattepe’deki madencilik faaliyetlerinin 186 bin hektarlık ladin ormanı içinde yapılacağını vurgulayarak “Ormanı parçaladığınızda canlı yaşamı da dağılır. Orada bir yara açtığınızda ekolojik yıkım başlar” diyor.

Cerattepe’de madencilik yapılmak istenen bölge, Instagram’da ‘güzel fotoğraf’ veren nefis bir doğal alan olduğu için değil, şehrin ve tüm canlıların su kaynaklarının bulunduğu yer olduğu için hayati önemde.

Projeyi 2015’te iptal eden mahkeme kararında madencilik faaliyetinin hem sualtı kaynaklarını doğrudan etkileyeceği, hem zehirli gazların asit yağmuruna dönüşerek kente ve canlı yaşamına büyük zarar vereceği belirtildi. Kaldı ki Artvin’in heyelan bölgesi olması, ağaç kesmenin afet riskini de artırıyor.

Neymiş? 3 bin 500 ağacı kes, bir selde millet toprak altında kalsın!

Sadece Artvin’de 325 maden ruhsatı verildi

Mehmet Cengiz’in şirketi, tabii ki bunları yalanlıyor. Herhalde kalkıp“Kusura bakmayın Artvin halkı, ormanınızı kesip memleketinizin ekosistemini tarumar etmekle kalmayacağız… Suyunuzu, yağmurunuzu altın uğruna zehirleyeceğiz!” diyecek hali yok!

Bırakın bakır ve altın madenini, taş ocağı açılsa dahi çevre onulmaz bir biçimde tahrip oluyor. Yeri gelmişken önemli bir not: Anadolu’nun dört bir yanında mantar gibi taş ocaklarının çoğalmasının bir nedeni de, bulunduğu yeri perişan ettikten sonra santral, inşaat, maden ocağı için ısmarlama ‘ÇED’ raporlarını çıkarmanın daha da kolay hale gelmesi.

Aynı şekilde, irili ufaklı binlerce HES ihalesi, Yeşil Yol gibi akla zarar projeler, doğayı tahrip ederek madencilik yapmak için ideal bir zemin hazırlıyor.

Artvin sadece Cengiz’le mücadele etmiyor. Biri başlasa peşinden gelecek tam 325 maden var, çünkü ‘gelişmeci’ neoliberal hükümet parsel parsel her yeri satmış.

Ruhsatları peynir ekmek gibi dağıttılar

Mesele ne Artvin’le başlıyor, ne de Artvin’le bitiyor. 2006-2008 arasında herkes mışıl mışıl uyurken Türkiye toprakları, binlerce maden ihalesine peşkeş çekildi. Sadece iki yılda 40 binden fazla ruhsat verildi, 4 bin maden sahası satıldı.

‘Milli ve yerli’ AKP, madenlerin yüzde 19’unu uluslararası şirketlere sattı!

Dönemin enerji ve tabii kaynaklar bakanı Taner Yıldız, 2013’te bir soru önergesine cevaben açıklamıştı: 2002-2013 arasında arama ve işletme ruhsatı verilen maden ve mermer ocağı işletmelerinin sayısı 389 bin 741! Aynı süreçte ruhsatlardan 29 bin 385’i terk edildi. Yani 2013 yılında 360 bin 356 ruhsat geçerliydi. Aradan geçen üç yılda kaç tane yeni ruhsat verildi, bilinmiyor.

Türkiye her gün ayrı bir felaketle sarsılırken, Ocak 2016’da TBMM Genel Kurulu’nda onaylanan yeni maden kanunu da pek gündeme gelmedi. Buna göre yeni yasanın ruhsat verme ve madenciliğe dair bazı kısıtlamalar getiriyor olması, daha ziyade Cengiz ve uluslararası şirketler gibi büyük sermayenin işine gelecek.

AKP hukuki sürece ne zaman uydu ki?

İstanbul ormanlarını katletmek için hukuku yok saydılar, Artvin’de mi yapamayacaklar? Hepimiz biliyoruz ki hükümetin, Artvin Cerattepe’de bakır madeni inşaatının hukuki süreç bitene kadar durduracağını açıklaması, zaman kazanmak, tansiyon düşürmek, hukuku etkilemek için bir taktik.

Daha evvel alt mahkemenin iptal ettiği ÇED üst mahkemede değerlendirilirken, şirket bakanlığa başvurarak yeni bir ÇED olumlu kararı çıkartmayı nasılsa başarmıştı! (Artvin mücadelesine dair doğru sanılan 18 yanlış)

Şirket, devletin emrine amade ettiği güvenlik güçleriyle Cerattepe’yi kolay kolay terk etmeyecek. Tapelerden biliyoruz ki Cengiz İnşaat, Tayyip Erdoğan demek. Beş yıl önce Cengiz’in şirketlerinin 422 milyon liralık borcu bir hamlede silinivermesi boşuna değil!

Artvin Cerattepe, sadece Artvin için değil, bu ülkede yaşamını insanca sürdürmek isteyen herkesin mücadelesi. Ülkeyi parçalamak, peşkeş çekmek için savaşa gerek yok. AKP döneminde dağıtılan 360 bin ruhsata dayanılarak, maden çıkarılırsa zaten bu ülke bitmiştir.

Bu yazı diken.com.tr/ den alınmıştır

11-Mehveş-Evin

 

Mehveş Evin