Türkçede “birilerinin önüne yatmak” diye bir deyim var.
Var yani böyle bir laf.
Kullanılıyor.
Çirkin mirkin, siyasetçiler de kullanıyor.
Mesele de bu zaten.
O zaman kullanmasınlar!
Muammer Güler, Reza Zarrab’ın önüne yattığı zaman kimse sesini çıkardı mı?
“Bu ne ayıp laf Muammer Bey!” dedi mi?
“Bu çok kötü anlamlı, çok çirkin bir laf, siz nasıl böyle bir laf kullanırsınız” diyen bir tek Allah’ın kulu çıktı mı?
Çıkmadı!
Kadın haklarıymış!
Ama şimdi Kemal Kılıçdaroğlu, “Aile Bakanı, Ensar Vakfı’nın önüne yatıyor” deyince kıyamet koptu.
Neymiş, kadın haklarıymış!
Ahlaksızlıkta dibe vurulmuş!
Ahlaksızlık sınırını aşarak, siyasi tarihe utanç örneği olarak geçmiş!
Hadi ya…
Olayın aslı başka.
Ensar Vakfı’nda onlarca çocuk, Ensar Vakfı’na bağlı bir evde cinsel istismara uğruyor…
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu, olay çirkindir, vahimdir, yapan cezalandırılmalıdır dedikten hemen sonra ama “Buna bir kere rastlanmış olması hizmetleri ile ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz” gibi bir cümle kullanıyor.
Bu cümleyi kurmasının sebebi nedir?
Çünkü Ensar Vakfı, AKP yanlısı bir kurum.
Allah muhafaza, AKP ile ilişkisi olmayan bir kurum olsaydı, şimdiye kadar parçası kalmamıştı…
Lütfen Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve kanser hastası Türkan Saylan’a yaptıklarını bir hatırlayıverin…
Bu ne biliyor musunuz?
Türkiye’yi bir kere daha bölmek!
Bu olayda Ensar Vakfı’nın suçunun ya da sorumluluğunun olmaması mümkün mü?
Bu hocayı işe alan sen değil misin?
Alırken soruşturdun mu?
O evler kimin izniyle, nasıl kuruldu?
Üstlenen yok…
Bu ne rezilliktir!
Bu ne iğrençliktir!
O kadar çocuğun hayatı kayıyor…
Senin hiç mi sorumluluğun yok…
Olur mu böyle şey!
Kılıçdaroğlu bu meseleyi gündeme getirince…
Ortalığı velveleye veriyorlar ki, sanki cinsiyetçi bir yaklaşımla bakana saldırdı gibi gösteriyorlar ki…
Aradan Ensar Vakfı sıyrılsın gitsin!
Cinsiyetçi bir yaklaşımı yok
Hayır kardeşim!
Ben de bir kadınım…
Burada, kadına bir aşağılama olsaydı, Allah belamı versin, AKP yanlısı olmamama rağmen ben de o isim önüne yatardım…
Ona yapılan aşağılamayı engellemeye çalışırdım…
Önünde siper olurdum…
Ama kazın ayağı öyle değil!
Ayrıca Kılıçdaroğlu’nu pek çok konuda eleştirebilirsiniz ama kadına karşı cinsiyetçi bir yaklaşımda bulunan biri değil.
Bugüne kadar hiç böyle bir tutumu görülmemiş.
O yüzden sonuçta bu meselede, Ensar Vakfı’nı temize çıkarmaya çalışanlara karşı Kılıçdaroğlu’nun yanındayım…
Yüzde 100 onu haklı buluyorum.
Gerçek kadın düşmanlığı bu
Kadın hakları konusunda bu kadar yaygara yapılıyor ya…
Üç gün önce Türkiye’de çoğu insanın gözünden kaçmayan bir şey oldu.
Gördük, okuduk yani…
Trabzon Of’ta müftülük görevlisi Ayşe Yılmaz, din adamlarına “afet ve acil durumlar”la ilgili eğitim verirken, AKP’li Of Belediye Başkan Vekili Halil Alireisoğlu yerinden kalkıyor ve Ayşe Yılmaz’a, “Erkekler kadından vaaz mı alırmış. Bizim kadınlardan alacağımız eğitime ihtiyacımız yok!” diyor.
Yetmiyor.
Kadıncağız konuşamasın diye ses sistemini kapattırıyor. Sonra soruyorlar ‘böyle mi oldu’ diye, “Evet, kendisini konuşturmadım!” diyor.
Siz herhangi bir AKP yanlısı medyada, gazetede, “Bu ne rezalet!” diye bir şey okudunuz mu, gördünüz mü?
Siz, kadın hakları savunucularına bakın…
Gerçek bir kadına hakaret vakası karşısında tısssssss...
Çünkü adam AKP’li…
Üfürükten şeyler için kaplan kesil!!!!
“Yuh!” demekten başka bir şey gelmiyor insanın elinden!
Federal Almanya Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Bakanlığından Yeşiller Partili Rainer Baake‘nin The Guardian‘da yayımlanan yazısını Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Özgürel Başaran‘ın çevirisiyle sunuyoruz.
***
Enerji verimliliği ve yenilenebilirlik, iklim değişikliğiyle savaşmak için vazgeçilmez silahlar, ancak asıl zorluk fosil yakıt kaynaklarını yerin altında tutmak.
Berlin çatılarında solar paneller. Görsel: Rolf Schulten/Bloomberg/Getty ımages
Aralık 2015’te Paris’teki BM İklim Zirvesi’nde 195 ülke çığır açıcı bir uzlaşma sağladı. Son derece tehlikeli ve geri döndürülemez iklim değişikliğini önlemek için, küresel ısınmayı 20C altında tutmak için anlaşma sağlandı.
Uluslararası toplumun emisyon “bütçesi” 1000 gigatondan az miktarda karbondioksite karşılık geliyor. Paris anlaşması yıllık küresel salımların olabildiğince çabuk azaltılmasını, bütçenin sıkılaştırılmasını ve birkaç on yıl içinde net sera gazı salımını sıfıra indirmeyi hedefliyor.
Petrol, kömür ve gaz yakılmasını bu bütçeye göre sınırlamak, halen yer altında bulunan fosil yakıt kaynakları düşünüldüğünde son derece zor. Eğer bilinen bütün kaynakları enerji üretmek için kullanacak olursak, küresel salımlar yaklaşık 15,000 gigaton karbondioksite karşılık gelecek. Öyleyse küresel ısınmayı 20C ile sınırlamak şu anlama geliyor: 15,000 gigaton karbondioksitin en az 14,000 kadarını yer altında bırakmamız gerekiyor.
Gerçekte, sorunumuz fosil yakıt kaynaklarının azlığı değil, tam tersi. Petrol, kömür ve gaz kullanımından vazgeçmek için bir stratejiye sahip değiliz. Enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji iklim değişikliği ile mücadelenin vazgeçilmez ögeleri, ama bunlar bize özel şirketlerin ve bireylerin neden fosil yakıtları çıkarmaktan, pazarlamaktan ve tüketmekten vazgeçmeleri gerektiğini söylemiyor.
Aslında enerji verimliliği ve yenilenebilir enerjilerle ilgili ilerleme sorunu daha da kötüleştirebiilir. Fosil yakıt kaynaklarının fazla miktarda sağlanabilmesi fiyatlarını düşürür ve kullanılmalarını daha da çekici kılabilir. Bu çekicilik çok fazla: fosil yakıt sanayisi kar, iş olanakları ve düşük enerji bedelleri sunuyor.
Paris Antlaşması, çocuklarımıza ve torunlarımıza şunu söylüyor: “Sizi iklim değişikliğinin tehlikeleriyle karşı karşıya bırakmayacağız.” Eğer sözümüzü tutacaksak, karbonsuzlaşma dışında bir seçeneğimiz yok. Üretim ve tüketimimiz karbonsuz olmalı. Bu konuda sanayileşmiş ülkelerin önderlik etmeleri yönünde uluslararası fikir birliği mevcut.
Almanya iklim ve enerji alanında geçiş hedeflerini Paris’te verilen kararlara göre değiştirmek zorunda değil. Alman parlamentosunda temsil edilen partiler Almanya’nın sera gazlarını 2050’ye kadar 1990 seviyesine kıyasla %80-95 azaltması konusunda görüş birliğine ulaştılar. Federal hükümet ve parlamentonun kabul ettiği ara hedeflere göre sera gazı salımlarının 2020’de % 40, 2030’da % 55% ve 2040’ta % 70% düzeyinde azaltılması öngörülüyor.
Bu zor dönemi ekonomimizde esaslı bir modernleşme sağlanması için bir fırsat olarak görmeliyiz. Fosil yakıtlar, yerlerini enerji verimliliği teknolojilerine ve yenilenebilir enerjiye yapılan yatırımlara bırakıyor. Burada sayısallama önemli bir rol oynuyor. Kısaca: petrol, kömür ve gazı en geç 2050’de akıllı ve sürdürülebilir yatırımlarla değiştireceğiz. Bunu yaparak yüksek nitelikli büyüme ve iş olanakları yaratacağız.
Eğer bu dönüşüm sadece iklim konusunda değil ekonomi alanında da bir başarı öyküsüne dönüşecekse, önümüzdeki on yıllarda bir paradigma değişimine ihtiyacımız var.
En önemlisi, yanlış yönlendirilmiş yatırımlardan kaçınmak. 2050’ye kadar tam bir dönüşüm gerçekleştirmek istiyorsak, önümüzde 35 yıl var. 2050 sonrası hedeflenerek fosil yakıt altyapılarına yapılacak yatırımlar bunları yapan şirketler için başarısızlıkla sonuçlanacak ve gelecekte pahalı onarım çalışmaları yapmalarını zorunlu kılacak. İleri görüşlü, yenilikçi bir yaklaşımla çıkmaz yola girmekten, yatırımların boşa gitmesinden ve istihdam kayıplarından kaçınmamızı sağlamak için doğru politikalar hemen uygulamaya konmalıdır.
Bu yüzden, verimlilik ve yenilenebilir enerjiyi yeni “kural”, yeni yatırım standardı olarak ilan etmeliyiz. Fosil yakıt altyapılarına yapılacak yatırımlar istisna haline gelmeli. Bunları sadece hiçbir alternatif teknolojinin bulunmadığı ya da alternatifler orantısız ölçüde pahalı olduğu zaman yapmalıyız. Kural-istisna ilişkisini tersine çevirmeliyiz: bu bir paradigma değişimidir.
Farklı sektörler için yeni “kural”, yani enerji verimliliği ve yenilenebilir enerjiye yatırım yapmak ne anlama geliyor?
Elektrik üretimi sera gazı salımlarında açık arayla en fazla paya sahip. Isınma ve ulaşım sektörlerinin karbonsuzlaşması ancak ısınma ve ulaşımda daha fazla elektrik kullanarak olanaklı olacağından, elektrik üretim sektörü de büyüyecek. Bu elektrik sıfır karbon üreten yenilenebilir kaynaklardan, özellikle de rüzgar ve güneşten üretilmeli. Bu teknolojilere yatırım yapmaya devam etmeliyiz.
Fosil yakıt kullanan elektrik santralleri 40 yıl veya daha fazla ömre sahip. 2050 sonrasına uzanacak ve çıkmaza sürüklenecek yanlış yönlendirilmiş yatırımlardan kaçınmak için kömürlü elektrik santrallerinden ve açık madencilikten acilen vazgeçmeliyiz. Gazlı elektrik santraller, görece az karbon salımlarıyla, istisna kategorisine girebilir çünkü enerji güvenliği için kontrol edilebilir nitelikte santrallere gerek duyuyoruz; ancak doğal gaz da yavaş yavaş yerini sıfır karbon üreten seçeneklere bırakmalı.
Karbondioksitle ilgili bütün salım kaynakları arasında binalar, yaklaşık 100 yılla en fazla ömre sahip. Bu yüzden yenilenebilir enerji ve elektrik üretimiyle birlikte sıfır karbon salımı sağlayacak bütün yeni binalar için bir verimlilik standardı belirlemeliyiz. Bunun için gereken teknolojilere sahibiz ve bunlar ucuz maliyetlerle yararlanılabilir durumda, bu nedenle bu tip bir standart bir kaç yıl önceden yapılacak duyuru ile yürürlüğe girebilir.
Var olan bina stoğuyla ilgili zorluklar daha fazla. Bu binalar gaz ya da petrole dayalı olarak ısıtılıyor ve orta derecede yalıtımlı. Kısa dönemde verimli yoğuşmalı sistemleri kullanarak karbon salınımlarından tasarruf edebilir. Isıtma sistemleri 20 yıllık bir ömre sahip olduğu için 2030’dan başlayarak fosil yakıtlı ısıtma sistemlerine yapılan yatırımlar durmalı, böylece geçiş dönemi 2050’ye kadar bitebilir. Bunu düşük maliyetle sağlamanın tek yolu, bina kaplamasında yalıtımın uygun biçimde yapılması.
Ulaşım sektöründe çok daha büyük zorluklar çıkabilir. Raylı sistemlerin büyük bölümü elektriğe bağlanmış bulunuyor fakat kara, hava ve deniz yollarında neredeyse bütün yolcu ve yük taşımacılığı fosil yakıtlara bağımlı. Elektrikli ulaşım özel ulaşımda enerji dönüşümünü sağlama şansını sunuyor. 2050’de benzin ve dizel kullanımını bırakmış olmak istiyorsak, 20 yıllık bir süre içinde, yani 2030’da, fosile dayalı motorlardan yenilenebilir enerjiye dayalı motorlara geçiş yapmış olmamız gerekiyor. O zaman yeni alınan araçların salınımları sıfır düzeyinde olmalıdır. Bu yüzden, devletlerin ve otomotiv sanayisinin ulaşım sektöründe kararlı bir yatırım stratejisi izlemesi için oluşturulacak bir yol haritası elzem.
Enerji dönüşümündeki paradigma değişimi bütün sektörlere uygulanamaz. İşleme gibi alanlardaki sanayi emisyonları ve tarım kaynaklı metan gazı salımlarından verimliliğin artması ya da yenilenebilir enerjiye geçiş yoluyla tamamen kaçınılamaz. Bu salımlar eğer alternatif teknolojiler üretemezsek devam edecek. Ancak salımların büyük bölümü açık arayla petrol, kömür ve gaz yakılmasından kaynaklanıyor.
Bu nedenle yatırım süreçlerinde, bu yüzyılın ortasına kadar kapsamlı bir karbonsuzlaşma yaklaşımı içeren ve düşük maliyetli bir dönüşüm dikkate alınmalı. Fosilden çıkış için kesin olarak belirlenmiş bir takvimle, enerji verimliliğine ve yenilebilir enerjiye yapılan yatırımlar kural, fosil yakıtlara yapılan yatırımlar istisna haline gelmeli.
Bu ileriye dönük politikayı benimseyerek, yatırımların yanlış yönlendirilmesinden ve çıkmaza sürüklenmesinden kaçınmış olacağız. Bu, Almanya’nın sürdürülebilir kalkınma yolunu izlemesini sağlarken fosil yakıt yatırımlarında hesaplanamayan ekonomik risklere yol açacak.
Paris sonrasında, ulusların en akıllı ve maliyet verimliliği en yüksek modernleşme politikaları geliştirmek için yarıştığını görüyoruz. Gerçekleştirdiği enerji dönüşümü sayesinde Almanya öncülük ediyor. Bu öncü pozisyonu sürdüreceksek çok çalışmalıyız.
Güneş enerjisinden verimli elektrik enerjisi elde etmek birçok bilim insanına göre aşılması gereken büyük engellerden biri. Bu bilim insanları da çalışmalardan çok umutlu aslında. Çünkü bu maliyetlerin karşılanmasını, yatırımların devletler ve şirketler düzeyinde artmasını kolaylaştıracak. Çağımızın en ciddi bakış açısı ne yazık ki doğa ve sürdürülebilirlik değil de amortisman. Fakat oyun değiştirici bir gelişme var.
Çalışanlar Albuquerque, New Mexico eyaletinde solar panellerini binanın çatısına yerleştiriyor.
Değişimi yaratan Science Journal’da yayımlanan 24 Mart tarihli makale aslında. Kalabalık bir bilim ekibinin Photon recycling in lead iodide perovskite solar cell ismiyle yayımladıkları makalede Perovskite güneş panellerinin yenilenebilir enerjide aslında bir dönüm noktası olabileceğini söylemiş durumdalar. Çünkü bu paneller güneş enerjisini yakaladıktan ve bir kısmını elektriğe çevirdikten sonra dönüştürülemeyen enerjiyi ışık olarak yaydığını söylüyorlar.
Detaylarla çok sıkmadan özetleyelim, klasik güneş panelleri güneş enerjisini yakaladıktan sonra bunun bir kısmını elektrik enerjisine çevirirken bir kısmını yansıtır ve bir kısmını da ısıya çevirirler. Isındıkça da genelde verimleri düşer. Çok da eski olmayan başka bir tasarım ise yapısındaki mikro gözeneklerden ışığın bir kısmının arka tarafa geçmesini sağlamaktaydı. Enerjinin bir kısmını tabii ki yansıtarak veya ısıya çevirerek. Panelleri geçen ışık iç aydınlatma için kısmen uygun olsa da aslında boşa harcanmış kabul edilebilir. Bazı tasarımlar yüzeyde yansımayı düşüren kaplamalara sahiptir ancak maliyeti yüksek diğer tasarımlardan biraz daha karmaşıklardır.
Bu yeni tasarım ise yüzeyde ışığı yakaladıktan sonra elektrik enerjisine çeviriyor ve absorve ettiği enerjinin bir kısmını ışık olarak tekrar yayıyor.
Cambridge Üniversitesinden çalışmadan heyecan duyan Felix Deschler The Christian Science Monitor ile yaptığı telefon röportajında şunları söylüyor. “Bu materyallerin ışığı yakalamak ve yük taşıyıcıları üretmek konularında iyi olduklarını zaten biliyorduk. Fakat bunların foton üretmek için tekrar bir araya getirilebileceğini gösterdik”
Deschler heyecan duymakta şu konuda haklı, ticari güneş panelleri yaklaşık %20 verime sahip. William Shockley ve Hans Queisser’in 1961 yılında yayımladıkları, çoğunlukla da kabul edilen görüşlerine göre teorik limit ise %33 civarında. Gerçi çok katmanlı monolitik yapılarda bu %44 seviyelerine kadar 2015 yılında çıkarılmıştı. Fakat bu materyal ucuz ve üretimi kolay. Çok katmanlı uygulamalarında verimin daha artacağı kolaylıkla öngörülebilir.
Güneş Panellerinde Yıllara göre Artan Verimler
Deschler eklemeden de edememiş “Neden bu mineralin diğerlerinden daha da iyi olduğunu anlamaya çalışıyoruz” diye. Meraklısı makaleye bu adresten ulaşabilir.
Taksim’deki Atatürk Anıtı’nın önünde bir kişi silahla havaya ateş açması sonucu panik yaşandı. Polis ateş açan kişiyi gözaltına aldı.
Taksim’de Atatürk Anıtı önünde havaya ateş açan şahıs, korku dolu dakikalar yaşanmasına neden oldu. Şahsın polis tarafından etkisiz hale getirilmesi, saniye saniyecep telefonu kamerasına yansıdı.
Öğle saatlerinde Taksim Meydanı Atatürk Anıtı önüne gelen şahıs, belinden çıkardığı tabancayla havaya ateş açtı. Elindeki tabancayı bırakmayan ve çevreye tehditler yağdıran zanlı, vatandaşların koru dolu anlar yaşamasına neden oldu. Kimliği öğrenilemeyen şahıs, polisin zamanında müdahalesiyle etkisiz hale getirilerek gözaltına alındı.
Taksim’de yaşanan silahlı şahıs paniği, bir vatandaşın cep telefonu kamerasına da yansıdı. Görüntülerde zanlı elinde tabancayla bekliyor. Zaman zaman yere oturan şahıs, elindeki silahı ise bırakmıyor. Bir süre sonra şahsı ikna etmek için yanına yaklaşan polis, harekete geçiyor. Koşarak şahsın üzerine atlayan polis, zanlıyı etkisiz hale getiriyor.
BURSA’da, Demirtaş Organize Sanayi Bölgesi’nde (DOSAB) kurulmak istenen ve çevrecilerin karşı çıktığı Kömürlü Termik Santral Projesi’ne verilen yürütmeyi durdurma kararına Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yaptığı itiraz Bursa 2’nci İdare Mahkemesi tarafından reddedildi.
Türkiye’nin en büyük sanayi bölgelerinden biri olan DOSAB’ın yönetimi, yaklaşık 3 yıl önce bölgedeki fabrikaların buhar ihtiyacının tamamı ile elektrik ihtiyacının üçte birini karşılamak amacıyla 32 dönüm alanda 120 milyon dolarlık Kömürlü Termik Santral Projesi kurmaya karar verdi. Yaklaşık 524 bin ton kömür yakılarak firmaların daha az maliyetli enerji elde etmesini hedeflenen proje çevreciler, akademik odalar ve bölge sakinlerinin tepkisine neden oldu. Seslerini duyurmak için ‘DOSAB Termik Santraline Hayır Platformu‘nu kuran doğa korumacılar, yürüyüşler düzenleyip basın açıklamaları yaptı.
Termik santral projesi Bursa’da tartışılırken, DOSAB Yönetimi geçtiğimiz Temmuz ayında, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan, Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Raporu’nu aldı. Yaşanan bu gelişme üzerine hukuksal mücadele başlatan, ‘DOSAB Termik Santraline Hayır Platformu’ üyeleri, ÇED Raporu’nun yürütülmesinin durdurulması ve iptali için Bursa İdare Mahkemesi’ne dava açtı. Bursa 2’nci İdare Mahkemesi 19 Ekim 2015 tarihi itibariyle oy birliği ile aldığı karar sonucu, termik santral projesinin, bilir kişinin atanıp raporları hazırlayana kadar, yürütülmesinin durdurulması yönünde karar verdi. Ancak, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bu karara itiraz etti. İtiraz üzerine mahkeme heyeti, tamamı Orta Doğu Teknik Üniversitesi öğretim üyelerinden oluşan bir bilirkişi heyeti atadı. Bilirkişi heyetinin incelemeler yaparak, raporunu mahkemeye sundu. Raporu değerlendiren Bursa 2’nci İdare Mahkemesi, ikinci kez oybirliğiyle yürütmenin durdurulmasına karar verdi. Kararın sonuç bölümünde, “ÇED raporunda tespit edilen eksiklikler ve hukuka aykırılıklar dikkate alındığında, söz konusu ÇED olumlu Kararı’nın uygulanması halinde, gerek tesisin yatırım maliyetleri, gerekse çevreye etkileri bakımından, tüm taraflar ve kent için telafisi güç ve imkansız zararlara yol açabileceği sonucuna varılmıştır. Açıklanan nedenlerle hukuka aykırı olan ve uygulanması halinde telafisi güç zarar doğrucağı sonucu varılan dava konusu ÇED olumlu kararının 2577 Sayılı Yasa’nın 27’nci maddesi uyarınca teminat aranmaksızın dava sonuna kadar yürütmesinin durdurulmasına oybirliği ile karar verildi” ifadesi yer aldı.
Kararı değerlendiren ‘DOSAB Termik Santrale Hayır’ platformunda Tabip Odası adına yer alan Uludağ Üniversitesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Kayıhan Pala, yürütmenin ikinci kez durdurulmasının sevindirici bir karar olduğunu belirterek, iptal kararının görüşüleceği duruşmaya katılmak istediklerini ve mahkemeden bu yönde talepte bulunduklarını söyledi.
Mahkemenin iptal yönünde karar vermesini beklediklerini kaydeden Prof. Dr. Pala, “Bursa’nın havası her geçen gün daha fazla kirleniyor. 2015 yılı rakamları henüz kamuoyuna açıklanmadı. Buradaki verilere göre, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Bursa adlı istasyonunun partikül kirliliği verileri Dünya Sağlık Teşkilatı’nın sınır değerinin 5 kat üzerinde ve bu istasyon, santralin kurulacağı bölgeye en yakın yerlerden biri. Böyle kirliliğin olduğu bir yerde kömürle çalışan santral kurulması kabul edilemez” dedi.
Avukat Noyan Özkan bu kente çok şey kattı. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı’na çağrıda bulunuyorum: Noyan Özkan’ı ölümsüzleştirecek bir şey yapın.
Avukat Noyan Özkan’ın aramızdan ayrılışının üzerinden üç yıl geçti, bu süre içinde onun yokluğunu hep hissettik, onu çok özledik. Noyan Özkan sağlıklıydı, genç denebilecek yaşta 6 Nisan 2013’te ölümü bizleri çok sarstı, ölüm kimseye yakışmaz, ona hiç yakışmadı. Doğa ve yaşam aşığı olan Noyan Özkan, şimdi Urla-Güvendik Köyü mezarlığında ağaç ve kuşların arasında yatıyor.
Noyan Özkan (1953-2013)
Ben, onunla 1992 yılında İzmir’e geldiğim yıl tanıştım. Avukatlık stajım sırasında “İzmir Çevre Hareketi Avukatları Grubu”nun katıldığım ilk toplantısıydı. İlk dikkatimi çeken özelliği, yazarken, konuşurken gösterdiği titizliği ve heyecanıydı. İlk kez karşılaştığımız halde eskiden beri tanışıyormuşuz gibi gösterdiği ilgi ve cesaretlendirici sözleri aklımdan çıkmıyor. Noyan Özkan ilk dikkatimi çeken bu özelliklerini ölünceye kadar korudu.
Benim doğal ve kültürel varlıkların korunması, yaşamın savunulması mücadelesine katılmamda başta Avukat Noyan Özkan olmak üzere, İzmir Çevre Hareketi Avukatları Grubu’nun çok büyük etkisi oldu. Kent, çevre, doğal ve tarihi değerlerin, insan haklarının, barışın korunmasına ilişkin onlarca davayı onunla ortaklaşa yürüttük. Olumlu sonuç aldıklarımız da oldu, alamadıklarımız da, elde ettiğimiz ancak uygulatamadığımız çok sayıda karar da oldu. Unutmamak gerek; İzmir’in Konak Meydanı’nda şu anda ‘Galeria’ diye çirkin bir bina yoksa, meydan korunmuşsa, İzmir Kordonu otoyol değilse, İzmirlilerin yaşam alanı olarak korunabilmişse, İzmir Çevre Hareketi Avukatları ve Avukat Noyan Özkan sayesindedir. İzmir Çevre Hareketi Avukatları ve Noyan Özkan’ın inatçı çabasıyla Karşıyaka İstasyon Parkı’na halkın tepkisi umursanmadan dikilen katlı otopark yıkıldı ve alan yeniden parka dönüştürüldü. Türkiye Ekoloji Hareketlerinin başlangıcı sayılabilecek Bergama – Ovacık Altın Madeni’ne karşı Bergama köylülerinin direnişinin hukuku da İzmir Çevre Hareketi Avukatları ve Avukat Noyan Özkan tarafından yaratıldı. Türkiye’de çevre hukukunun gelişmesi, mahkemelerce uygulanır hale gelmesinde İzmir Çevre Hareketi Avukatlarının ve Avukat Noyan Özkan’ın çalışmalarının çok büyük payı vardır.
Noyan Özkan duyarlı ve titiz bir hukukçuydu. Çevreyi talana açan yönetmelikler, Allianoi’nin baraj sularına gömülmesi, termik santraller, nükleer santral girişimleri, kıyıları talana açan turizm tahsisleri, Meclisten ve yurttaştan gizlenen İncirlik kararnameleri, Susurluk kazası ile ortaya dökülen çeteler, işkenceler gibi her alanda yaşanan hukuksuzluklarla mücadele için oluşturulan kolektif çalışmaların ve çabaların içinde yer aldı. Noyan Özkan, ortak çalışmaların yanı sıra bireysel olarak da yanlış gördüğü her uygulamaya bir yurttaş olarak hep itiraz etti, itirazlarını hep hukuk çerçevesinde yaptı, katıksız bir doğa aşığıydı, inandığı ilkelerden ödün vermeden yaşadı.
Noyan Özkan ödünsüz bir insan hakları savunucuydu. 2000 yılında İzmir Barosu Genel Kurulu’nda Baro Başkanı seçilirken “Bizim yönetimde olduğumuz dönemde İzmir’de hiçbir karakolda, sorgu merkezinde işkence yapılamayacak” sözünü verdi. Bu söz üzerine 2000-2002 yılları arasındaki yönetim döneminde “İşkenceyi Önleme Grubu” ile İzmir Barosu işkencecilerin korkulu rüyası haline geldi. “Baro Başkanı olduğum dönemde 24 saat telefonum açık olacak, bütün avukatlar istedikleri zaman bana ulaşacaklar, kapım hiç kapalı olmayacak” dedi, bu sözlerini eksiksiz hayata geçirdi. Baro görevlerinde Baro Başkanı aracını hiç kullanmadı, gideceği yere çoğunlukla yürüyerek gitti, araç kullanması gerektiğinde de toplu ulaşım araçlarını tercih etti. O herkesle selamlaşan, hal hatır sormayı ihmal etmeyen tam bir beyefendiydi. Baro başkanlarının onun hayatından alacağı çok dersler var.
Avukat Noyan Özkan bu kente çok şey kattı, İzmir ona çok şey borçlu. Neden Kordon’da bir büstü ve onu tanıtan bir yazıt yok. Buradan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı’na çağrıda bulunuyorum: Noyan Özkan’ı ölümsüzleştirecek bir şey yapın.
Ben çevre hareketinde, baro yönetiminde birlikte görev almanın onur ve mutluluğunu hep yaşadım.
Hayatımıza kattığın değerler için teşekkür ediyorum, doğanın koynunda rahat uyu “Noyan ağabey”, seni çok özlüyoruz.
2016 yılının Fukuşima felaketinin beşinci ve Çernobil felaketinin otuzuncu yıl dönümü anmaları anlamına gelmesiyle pek çok ülkede nükleer santrallerin sebep olduğu acı neticeler anılarak gelecek olası felaketlerin tekrar yaşanmaması adına pek çok organizasyon ve etkinlik düzenleniyor. Bu etkinliklerden birini de uluslararası düzeyde faaliyet gösteren No Nukes Asia(Nükleersiz Asya) Forumu gerçekleştirdi. Organize edilen foruma Türkiye Nükleer Karşıtı Platform temsilcileri katıldı.
5. yıl anmasına Türkiye’den Nükleer Karşıtı Platform adına Sinop Antinükleer Platform koordinatörlerinden Metin Gürbüz ile İstanbul Nükleer Karşıtı Platform bileşeni Nükleersiz.org Proje koordinatörü ve gazetemiz İklim ve Enerji haberleri editörü Pınar Demircan katıldı
Yeşil Gazete – Hürriyet içerik işbirliği ile Hürriyet Gazetesi’nde yer alan haberimize göre Japonya’da 11 Mart 2011 tarihinde meydana gelen deprem ve tsunaminin tetiklediği elektrik kesintisi ve birkaç gün sonra bu elektrik kesintisine bağlı olarak soğutma suyu pompalarının çalışmamasının neticesinde yaşanan felaketin üzerinden 5 yıl geçti. Yüksek oranda radyoaktiviteye maruz kaldıkları için evlerini belki de bir daha hiç dönmemek üzere terk etmek zorunda kalan 160 bin insan; farklı eyaletlerde istiflenmiş 9 milyon ton çuval radyoaktif atık; 5 yıldır her gün okyanusa akan 300 ton radyoaktif su; %50’si radyoaktiviteye kurban olmuş tarım alanları; %100 kirlenmiş yollar, asfalt, açık alanlar; tiroit kanseri teşhisiyle ameliyat edilen 116 çocuk, evini işini kaybettiği için intihar edenler, radyoaktivite kaynaklı hastalıklarla yaşamak zorunda kalanlar söz konusu. Üstelik Fukuşima kabusu bitmiş de değil, bugün tam çekirdek erimesi yaşanmış olan reaktörleriyle, kontaminasyona uğramış bölge önümüzdeki 100 yıl boyunca da tehlike saçmaya devam edecek. Radyoaktif yayılımın yanısıra bugün de devam eden felaketin büyümemesi ve radyoaktvitenin bertarafı için katlanılan maliyet 500 milyar dolara yaklaştı. Yine de hiçbir şey çözümlenmiş değil.
Diğer taraftan iki hafta sonra ise Türkiye de dahil olmak üzere tüm Avrupa’da 8 milyon insan üzerinde etkisini göstermiş olan Çernobil nükleer felaketi 30 yılı geride bırakacak. Bugün Ukrayna’nın Pripyat kasabasında Çernobil felaketi nin yaşanmasına yol açan reaktörlerin çelik kafesle kapatılması için 2017 yılında tamamlanması planlanan, toplam bedeli 800 milyon Avro olan bir proje yürütülüyor.
Her iki felaketin nitelik ve sonuçları arasındaki benzerlikler, Çernobil için 30 Fukuşima için de 5 yıl gibi köşetaşı rakamların telaffuz edilmesi suretiyle anmaların bu yıl birleştirilmesi ilaveten nükleer santral proje ve yatırımlarının tüm bu felaketlere rağmen hala devam ettirilmeye çalışılması dünya genelinde etkili ve kapsamlı toplantıların, organizasyonların yapılmasını gerektiriyor.
Bu bağlamda Japonya’daki Fukuşima ve Çernobil felaketlerinin yıl dönümü anmalarından biri de 22-28 Mart arasında farklı ülkelerdeki nükleer karşıtı hareketlerin temsilcilerinin iştirakıyla NoNukes Asia (Nükleersiz Asya) Forumu tarafından gerçekleştirildi. Misyonu nükleer santral kurma planlarına ilişkin olarak Asya ülkelerinden temsilcileri bir araya getirmek suretiyle bilgi ve deneyim paylaşımı sağlarken ortak yol haritası ve strateji de geliştirmek olan No Nukes Asia forumuna bu sene Hindistan, Güney Kore, Filipinler, Tayvan ile birlikte Türkiye de davet edildi.
Yeşil Gazete İklim ve Enerji haberleri editörü Pınar Demircan
Türkiye’den Nükleer Karşıtı Platform adına Sinop Antinükleer Platform koordinatörlerinden Metin Gürbüz ile İstanbul Nükleer Karşıtı Platform bileşeniNükleersiz.org Proje koordinatörü ve gazetemiz İklim ve Enerji haberleri editörü Pınar Demircan katıldı. Nükleer Karşıtı Platform Türkiye, No nukes Asya menşeili olmakla birlikte her yıl farklı ülkelerin ev sahipliği yaptığı foruma ilk kez iki sene önce Tayvan’da katılmıştı. Etkinlikler çerçevesinde Fukuşima nükleer felaket bölgesine bir saha turu gerçekleştirildi ve halk insiyatifiyle kurulan radyoaktivite ölçüm merkezine bir ziyaret yapıldı, radyoaktivite ölçümüyle ilgili bilgi alındı.
No Nukes Asya Forumu, 26 Mart günü itibariyle etkinliklerini Dünya Sosyal Forumu’nun “Fukuşima” temalı etkinlikleriyle birleştirdi . Fukuşima etkinlikleri haftası kapsamında Tokyo merkezindeki Yoyogi Parkı’nda düzenlenen mitinge katılarak Japonya’nın nükleer santral teknolojisini ihraç etmeyi planladığı ülkelerin temsicilerine söz verildi. Bu vesileyle Nükleer Karşıtı Platform temsilcileri de nükleer santrallerle Japon hükümeti tarafından Sinop’a nükleer santral kurulması hakkındaki görüşlerini birer konuşmayla aktardı. 35 bin kişinin katıldığı açıklanan nükleer karşıtı miting Nükleer Karşıtı Platform temsilcilerinin Türkçe-Japonca ve Fransızca ”Sinop Nükleer santral istemiyor” yazan pankartla katıldığı büyük yürüyüşle sona erdi.
Nükleer karşıtı Platform temsilcileri gerek forumlarda gerçekleştirdikleri sunumlarla gerekse Tokyo Gazetesi’ne verdikleri röportajla Türkiye’de de tecrübe edilen, felaketin meydana gelişini izleyen yıllarda özellikle Karadeniz bölgesinde görülen , bilimsel olarak ispatlanan kanser vakalarındaki artıştan bahsetti. Temsilciler Sinop’a kurulmak istenen nükleer santralin dünyada denenmemiş Atmea 1 tipindeki reaktör olduğuna dikkat çekti, Fukuşima felaketini yaşamış bir Japonya’nın, her şeyden önce felaketin sebep ve etki analizini tamamlamadan hatta japonya içerisinde bile nükleer santrallerini tekrar çalıştırma yetkinliğine erişmeden gelişmekte olan ülkelere nükleer santral teknolojisini ihraç etmesini sorunlu bulduklarını aktardı. Nükleer karşıtı Platform temsilcileri hangi koşulda olursa olsun ne Sinop’ta ne Türkiye’de ne de dünyanın başka bir ülkesinde, şehrinde nükleer santral istemediklerini , gezegenin bir Çernobil veya Fukuşima’ya daha katlanabilecek durumda olmadığını vurguladı.
Marmaris İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü‘nün ve Orman İşletme Müdürlüğü‘nün düzenlediği Orman Haftası etkinliğinde öğrenciler 600 adet endemik Sığla Ağacı fidanını Değirmenyanı köyünde gerçekleşen etkinlikte toprağa dikti.
Yeşil Gazete‘de üç aydır “Yeşil Atasözleri” köşesini devam ettiren Orhaniye İnci Narin Yerlici Ortaokulu‘nun başvurusu ile 29 Mart’da hayata geçen etkinliğe İnci Narin Yerlici ile birlikte bir çok okulun öğrencileri katıldı.
Ağaçlara Şiir Yazdılar
Orman Haftası etkinliğinde ağaç diken öğrenciler ağaçlara şiirler yazıp fidanların boynuna astılar. Öğrencilerin bir kısmı ise Sığla’ya mektup yazdı.
Sığla’ya Mektup
Yeşil Atasözleri köşesini de birlikte başlattığımız Orhaniye İnci Narin Yerlici Ortaokulu’nda görev yapan öğretmenimiz Cihan Şen‘den etkinliğe dair bilgi aldık.
“Her yıl ağaç dikimi için orman haftası öncesinde okulumuzdan Orman İşletme Müdürlüğü’ne başvuruda bulunuyoruz. Bu yıl da etkinlikten 3 hafta öncesi başvurumuzu yaptık” diyen Şen, “İlçe Milli eğitim Müdürlüğü de diğer okulların katılımını organize etti. Ayrıca Orman İşletme Müdürlüğü küçük bir tören de düzenledi. Bu törende Orman Haftası dolayısıyla yapılan resim (ilkokul), şiir (ortaokul) ve kompozisyon (lise) yarışmalarının ödülleri de dağıtıldı. Okulumuz öğrencisi yazdığı şiirle birinci oldu. Hatta bu şiiri geçen yıl ağaçlara şiir okuyan okul haberinde siz de yayınlamıştınız” şeklinde konuştu.
Etkinliğe kendi okullarından 55 öğrencinin katıldığını sözlerine ekleyen Cihan Şen, “Okulumuzdan katılan tüm öğrenciler şiir yazdı. Eko Okullar proje grubu öğrencileri ayrıca Sığla’ya mektup da yazdılar. Orman Haftası etkinliğine 3. ve 5. sınıfların tamamı ile Eko Okullar Projesi’nde yer alan öğrencilerimiz katıldı” dedi.
Etkinlikte en iyi şiir ödülüne hak kazanan Gaye İlhan imzalı “Badem Ağacı” şiirini Nisan 2015’de yayınladığımız, “Ağaçlara şiir okuyan okul” başlıklı haberimizden okuyabilirsiniz.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 50 milyona yakın Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının kimlik bilgilerinin çalınmasına ilişkin soruşturma başlattı.
Çalınan kimlik bilgilerinin 2011 seçimi öncesinde seçmen sıfatı kazanmış 46 milyon Türkiye vatandaşına ait olduğu ortaya çıkmıştı.
Adalet Bakanı Bekir Bozdağ da, “Nereden sızdırıldığını araştırmak lazım. Kimlik bilgilerinin sızdırılmasıyla ilgili gerekli tahkikatlar başlatıldı. Kişisel verilerin korunması konusunda Türkiye’ye devrim yapılmıştır” açıklaması yapmıştı.
Kütahya’nın Tavşanlı ilçesine bağlı Dulkadir köyünde, henüz belirlenemeyen nedenle hastalanan keçilerin emzirdiği yaklaşık 150 oğlak ile bir büyükbaş hayvanın telef olduğu bildirildi.
Köyde yaşayan Muzaffer Sözer (66), son 15 günde ağılındaki yaklaşık 150 oğlağın süt emdikten sonra telef olduğunu, bunun üzerine durumu İlçe Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü yetkililerine bildirdiğini söyledi.
Dünya Bülteni’nde yer alan habere göre hayvanların ölümlerinin, köyün içinden geçen dereden su içmelerinin ardından başladığını iddia eden Sözer, şöyle konuştu:
“Köyümüzün içinden bir dere geçiyor. Önce deredeki kurbağaların öldüğünü gördük. Hayvanlardan bir kısmı da bu dereden su içmişti. Keçilerim ise suyu içtikten sonra hastalandılar. Akşam olduğunda keçilerden süt emen oğlaklar ölmeye başladı. Günde yaklaşık 10 oğlak telef oldu. Telef olan oğlakları köpeklere yedirmek için kestiğimde karnında beyaz sıvı birikintisi olduğunu gördüm. Son olarak da bir ineğim telef oldu.”
Sözer, köyün yakınında Eti Gümüş AŞ’ye ait tesislerin bulunduğunu hatırlatarak, yağmurdan sonra köyün yakınındaki dereye siyanür karışmış olabileceğini ileri sürdü.
Kütahya Valisi Şerif Yılmaz da yaşanan hayvan ölümlerinin araştırılmasıyla ilgili İl Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü ile Çevre ve Şehircilik Müdürlüğünü görevlendirdiğini belirtti.