Ana Sayfa Blog Sayfa 3419

Kuğulu Park çimenlerinde göz göze buluşma: “İnsan insana bağlarımız nereye gitti?”

Sosyal Medyadaki Ruhu Bohçada Gezen adresi üzerinden yaptığı açık çağrılar ile dünyada yaygın şekilde uygulanan “Göz göze temas” buluşmalarını Türkiye’ye de uyarlayan Hülya Tosun, İzmir Alsancak’ın ardından ikinci buluşmayı da Ankara Kuğulu Park’ta gerçekleştirdi.

15

Birbirine tamamen yabancı insanların kadim zamanlardan gelen ruhani iletişimi güçlendirmek amacıyla yeniden hayat geçirdikleri uygulamalardan birisi de göz göze buluşmalar. İnternet üzerinden bu buluşmalara dair izleyeni hem ümitlendiren hem de ziyadesi ile heyecanlandıran videolara erişim de zamanımızın iletişim çağında oldukça kolay. Hatta birisi için size tüyo da verelim, youtube üzerinden, “World’s Biggest Eye Contact Experiment (Officical Release 2015)” ile izleyebilirsiniz.

16

Youtube videosunda ellerinde “Where has human connection gone?” yani, “İnsani bağlar nereye kayboldu?” sorusu ve “Share one minute of eye contact to find out” yani, “Öğrenmek istersen göz teması kurmaya bir dakikanı ayır” yazılı pankartlar taşıyan dünyanın dört bucağından bir grup insan oturuyorlar nerede iseler oraya ve karşılarına oturup kendi gözlerinin içine bir süre bakacak diğer insanları bekliyorlar. Dünya çapında bir deneyim için 156 şehirde 100 bin insan bilgisi akıyor videodan. Gözlerinin içine bakan birbirine tamamen yabancı insanların yaşadıkları dökülüyor peşisıra ekrana. Karşısındakinin gözünde kendi içini gören, kendi içini gördükçe karşısındakine de açılan 100 bin insan. Ve kahkahasını tutamayanlar, gözlerinden yaş süzülenler, birbirine sarılanlar. İnsan olmanın ayırdına göz göze baktıkları her saniye bir parça daha varanlar.

Yeşil Gazete – Hürriyet içerik işbirliği ile Hürriyet Gazetesi’nde yer alan haberimize göre İşte bu buluşmaları internet üzerinde izledikten sonra, “Neden benim ülkemde de aynısı olmasın?” sorusu ile harekete geçen Ruhu Bohçada Gezen Hülya Tosun, ilkini 12 Nisan’da İzmir Alsancak’ta gerçekleştirdiği bu buluşmaların ikincisi için Ankara Kuğulu Park’ı seçti. İlk buluşmaya 10 kadar kişi katılmışken ikinci buluşmada 40’a yakın kişi biraraya geldi.

17

Ben Ruhu Bohçada Gezen adresi üzerinden çağrı yaptım, Ankara’daki arkadaşlar da duyurdu” diye aktarıyor Ankara buluşmasının başlangıcını Tosun ve ekliyor, “Birkaçsaat durduk orada. İzmir’de birkaç kişi kartonlara yazıp yoldan geçenleri göz göze bakmaya davet etmiştik aslında. Bu sefer kırka yakın kişi olunca herkes birbiriyle eşleşti. Diledikleri kadar göz göze bakıp sonra bu tecrübeleri ile ilgili hislerini paylaştılar birbirleriyle. Sonra da gidip bir başkasıyla eşleştiler.”

18

Etkinliğin başında bu tür buluşmaların olmazsa olması çember oluşturmayı es geçmediklerini de vurguluyor Hülya Tosun, “Tabii tüm bunların öncesinde ilk buluşulduğunda kocaman bir çember olunup tanışıldı. Ve sonra bir isim oyunu oynayarak daha da kaynaşıldı.”

Yeni buluşmaların ve yeni şehirlerin de çembere eklenmesi dileğini ise şu sözlerle aktarıyor,

“Başka başka şehirlerde de yapmak istiyoruz elbette. Ama diğer taraftan da çok spontan oluyor. Hadi yapalım mı yapalım. O yüzden bir sonraki nerede nasıl olur bilmiyoruz.”

Ruhu Bohçada Gezen Hülya Tosun, Türkiye’deki ilk “Göz göze temas” buluşması için Alsancak’a davet metninde etkinliği şu şekilde tanıtmıştı:

19

İnsan insana bağlarımız nereye gitti?
Bulmak için, bir dakika göz göze bakmaya var mısın?

Dünyanın her tarafında yapılan bir eylem. Videosunu ilk izlediğimde ağlamıştım. Sonraki her izleyişimde yine ağladım.
Biz de yapsak ya dememizin üstünden neredeyse bir yıl geçti. Ya aynı zamanda aynı şehirde olamadık, ya yağmur yağdı, ya çekindik azıcık…

İzmir’e kısmetmiş. Çimenlere oturduk, çağrımızı yaptık. Birbirinden farklı tepkiler aldık. “Ben varım” deyip, oturmadan geçenler, “süpersiniz”i derken duraklamayanlar, “ee ne olcak ki şimdi ” diyenler..
“Ne olacak biz de bilmiyoruz” dedik. “Birlikte keşfetmeye var mısın?”

Bir kadının gözleri var şimdi aklımda. Gönülden taşanlar göz pınarlarına dolunca sık sık gözlerini kaçırdı ama gitmedi… Tekrar tekrar geri döndü gözlerimizin buluştuğu o güvenli alana.

Hiç konuşmadık. Yine de taa derinlere bir yerlere dokundu varlığı, paylaşımı, şefkati, dokunuşu…
Gözümün içine bakan, bağ kurmamız için o adımı atan ve yalnız olmadığımı hatırlatan herkese şükranla…”

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Şehrin ortasından doğaya kaçma şansı: Fenerbahçe Parkı Topluluk Bahçesi

Saint Joseph Lisesi öğrencilerinin, öğretmenleri Şükran Toy ile birlikte hayata geçirdikleri Fenerbahçe Parkı Topluluk Bahçesi, Kadıköy Belediye Başkanı Aykurt Nuhoğlu’nun da katılımı ile 8 Haziran Çarşamba günü açılışını gerçekleştirdi.

12

Sürdürülebilir ve ekolojik yaşam alanlarına duyulan ilgi ve ihtiyaç, özellikle de geçtiğimiz birkaç senede dünyanın birçok yerinde ses getiren projelere ön ayak olmuştur. Şehirlerde büyüyen ve çocukluğunda doğayla iç içe olmanın tadına yeterince varamamış olan bizler, günlük yaşantılarımızın koşuşturmacalarında da doğaya ve yeşil yerleşkelere ‘’kaçmaya’’ vakit bulamamaktayız. Bununla birlikte kentleşme, modernleşme ve her geçen gün artan tüketim talebi nedeniyle hepimiz karbon ayak izimizi doğaya salmakta ve sera etkisinin yarattığı iklim değişikliğine neden olmaktayız. 8 Haziran’da kapılarını bütün gönüllülere açan Fenerbahçe Parkı Topluluk Bahçesi’nde bu anlayış değiştirilmeye çalışılıyor.

Yeşil Gazete – Hürriyet içerik işbirliği ile Hürriyet Gazetesi’nde yer alan haberimize göre İstanbul Saint Joseph Fransız Lisesi’nden 5 öğrenci Defne Aksel, Alp Bolluk, Defne Anlaş, Serra Özsoy ve Melis Severcan, danışman öğretmenleri Şükran Toy’la beraber şehrin ortasında bir topluluk bahçesi oluşturdular. Fenerbahçe Parkı’nda 900m2 lik bir alana yayılan bu bahçede, yakın çevrede oturan insanları aynı amaç etrafında bir araya getirerek topluluk bilincinin oluşmasını sağlayıp insanların yardımlaşarak doğal ürünler yetiştirmelerine olanak verdiler.

14

Kadıköy Belediyesi’nin desteğiyle bahçenin ilk temellerini 26-27 Mart’taki atan öğrenciler, ikinci çalışmalarını Nisan ayının son haftasında gerçekleştirdiler. Bahçedeki son hazırlıkları tamamladıktan sonra Kadıköy Belediye Başkanı Aykurt Nuhoğlu’nun da katılımıyla açılış töreninde kapılarını bütün gönüllülere açtılar.

13

Atölyelerini ve gelecek çalışmalarını Fenerbahçe Parkı – Topluluk Bahçesi sayfası ile facebook üzerinden takipçileriyle paylaşan gençler, çevrede oturan veya oturmayan, toprakla buluşmak isteyen herkesi topluluk bahçesine bekliyor.

 

Haber: Defne Anlaş

(Yeşil Gazete)

Sınır Tanımayan Doktorlar mülteci politikası nedeniyle AB fonları almayacak

sınır tanımayan doktorlarSınır Tanımayan Doktorlar (MSF) bugün düzenlediği basın toplantısında, Avrupa Birliği (AB) ve üye ülkelerinin göçmenlere uyguladığı caydırıcı politikalardan dolayı, artık AB ve üye ülkelerden maddi destek almayacağını duyurdu. MSF, kapalı kapılar ardında yasa çıkartmakla yetinen AB’nin insani açıdan vahim sonuçlara yol açtığını vurguladı, AB-Türkiye arasındaki anlaşma hakkındaysa, “Dünya kamuoyuna ‘insani çözümler’ olarak tanıtılan caydırıcılık politikaları, güvenlik, sığınma ve korunma ihtiyacı olan insanların acılarını daha da şiddetlendiriyor. Bu politikalarda insani yardıma dair hiçbir iz yok. Bunlar norm olarak kabul edilemez ve eleştirilmelidir” ifadelerini kullandı.

‘Avrupa mültecileri uzak tutmak istiyor’

Birgün’den Gizem Dikmen’in haberine göre toplantıda konuşan MSF Uluslararası Genel Sekreteri Jerome Oberreit, “İnsanların ihtiyacı olan yardım ve korumayı onlara sunmak yerine, AB-Türkiye anlaşmasıyla bu insanlık dışı durumu bir adım daha ileriye götüren Avrupa, ‘mülteci’ ve ‘sığınma’ kavramlarını dünya genelinde riske attığı gibi, ‘korunma’ kavramını da tehlikeye düşürmüş oldu. Bugün Avrupa’nın mültecilere sunduğu tek teklif, insanların umutsuzca kaçtıkları ülkelerde kalmaları mı? Avrupa bu söylem ve politikalarla bir kez daha temel endişesinin, mültecileri kendi sınırlarından uzaklaştırmak olduğunu kanıtladı” dedi.

İstisna kaideye dönüşüyor
Oberreit’e göre, AB’nin mültecileri kendinden uzaklaştırma politikasının AB-Türkiye anlaşmasıyla ortaya çıkan tezahürü, genele de yayılmakta: “Avrupa Komisyonu, geçen hafta AB-Türkiye anlaşmasında izlenen mantığı Afrika ve Orta Doğudaki 16’dan fazla ülkeye uyarlamak için yeni bir öneri sundu. Bu anlaşmalar, Avrupa’ya göçü engellemeyen veya zorunlu geri göndermeleri kolaylaştırmayan ülkelere, ticari ve kalkınma yardımlarını kesmeyi öngörüyor. Söz konusu kurallara uyan ülkeleriyse ödüllendirmeyi hedefliyor. Potansiyel paydaş ülkeler arasında, dünyanın en çok göç veren ilk 10 ülkesinden 4’ü, Somali, Eritre, Sudan ve Afganistan da yer alıyor.” MSF’nin bu politikaları benimseyen kurum ve hükümetlerin fonlarından faydalanmayacağını aktaran Oberreit, Avrupa hükümetlerini mültecilere ilişkin konularda insani öncelikler belirlemeye çağırdı.

Kaynak: Birgün

LGBTİ aileleri ve aktivistleri: “Çocuklarınızı kaybetmek istemiyorsanız, onları anlamaya çalışın”

Bodrum Kadın Dayanışma Derneği’nin Açık Toplum Vakfı ve Bodrum Belediyesi’nin desteği ile düzenlemiş olduğu 3. Homofobi Atölyesi 11-12 Haziran tarihlerinde gerçekleşti. 

Bodrum'da Benim Çocuğum Belgesi gösterimi

İki günlük etkinliğin ilk gününde yapılan “Transfobi ve Seks İşçiliği Atölyesi” ardından, ikinci gün LİSTAG’ın (LGBTİ Aileleri ve Yakınları Derneği)* lezbiyen, gey, biseksüel ve transgender çocuklara anne ile babalarının gözünden bakılmasının anlatıldığı “Benim Çoçuğum” adlı belgeselin gösterimi ve LİSTAG aileleri ile bir sohbet gerçekleştirildi.

Atölyeler kapsamında konuk olarak gelen Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği** Başkanı Kemal Ördek, LİSTAG’dan Günseli Dum ve Ümühan Kıyan ile Türkiye’de toplumdaki homofobi-transfobi ve LGBTİ bireylerin aileleri üzerine söyleştik. Sohbetimizden birkaç saat sonra gerçekleşen Orlando Katliamı ve geçtiğimiz hafta 24. İstanbul LGBTİ Onur Haftası çevresinde yükselen nefret tartışmaları ise konunun güncelliğini ve önemini üzücü bir şekilde gösteriyor.
Kısaltmalar: YG: Yeşil Gazete, GD: Günseli Dum, ÜK: Ümühan Kıyan, KÖ: Kemal Ördek

YG: “Benim Çocuğum” belgeseli 2013 yılındaki çıkışından bu yana yurtiçi ve yurtdışında bir çok kez gösterildi. Bugün bu filmin gösterilmesi ve izlenilmesi sizce neden önemli?

GD: LİSTAG, çocukları LGBTİ (lezbiyen, gey, biseksüel, transseksüel ve interseks) bireyler olan aileler ve onların yakınlarını kapsayan bir grup. LİSTAG olarak çocuklarımız açıldıktan sonra aile olarak yaşadıklarımızı diğer aileler ile paylaşarak onlara reçete vermeden destek vermeye çalışıyoruz. Bu destek ailelerin kabul süreçlerini etkiliyor. Çünkü LGBTİ bireyler için önce kendini kabul etmek, sonra da aile ve yakınlarına açılmak ayrı bir öneme sahip. Çocukları kendilerine açıldıktan sonra ailelerin de bir kabul süreci var. Bu önce şok, sonra inkar, suçluluk ve bunu izleyen bilgilenme ile devam eden bir süreç. Bu sürecin sonunda ise red ve ya kabul gerçekleşiyor. Öyle kabul ettim diyerek kabul olunmuyor.
Bu filmi yapmamızdaki en önemli nedenlerden biri LGBTİ bireylerin aileleri olarak yaşadıklarımızı anlatmak. Dışarıdaki diğer LGBTİ bireylerin aileleri de benzer şeyleri yaşıyorlar. Yaşadıklarımızı paylaşarak bunların görünür olmasını ve normalleşmesini amaçlıyoruz ve bu nedenle bu film çok önemli. Bu aslında sadece LGBTİ aileleri için değil tüm toplum için çok önemli. Çünkü homofobi ve transfobi sadece Türkiye’de değil dünyada da yaygın olan toplumsal bir sorun. Toplumda LGBTİ bireyler hakkında sapık, ahlaksız ve sadece cinsellikle ilgili olduklarına ya da cinsel kimliklerinin genetik, özenti veya hormonal bir durum olduğuna dair bir çok ön yargı ve yanlış bilgi hakim. Biz bu ön yargıların yerine doğruları anlatmaya çalışıyoruz.

“Oğlum bir kıza aşık olsun diye geceleri dua ediyordum”

ÜK: Ben LİSTAG ile yakın zamanda tanışan bir anne olarak kendi deneyimimi kısaca anlatmak istiyorum. LİSTAG uzun süredir biriktirdikleri tecrübeleriyle benim için ilaç oldu. LİSTAG toplantılarına ilk gittiğimde kendi yaşadıklarımı diğer ailelerle paylaşabilmek ve onların “bizim çocuklarımız da eşcinsel, transseksüel” demeleri beni çok etkiledi. Çünkü o zamana kadar kendimi suçluyordum ve çökmüştüm, hep nerede hata yaptığımı sorguluyordum. Oğlum bir kıza aşık olsun diye geceleri dua ediyordum. Çünkü çocuğunun tırnağına zarar gelsin istemiyorsun ve tırnağına zarar gelsin istemediğin çocuğunu toplum dışlayacak, ötekileştirecek, iteleyecek, darp edecek, taciz edecek ve benim çocuğum bütün bunları yaşayacak diye düşünüyorsun. Fakat CETAD (Cinsel Eğitim Tedavi ve Araştırma Derneği) toplantılarında bilgilenince korkularımdan kurtuldum. Korkularından kurtulunca tedavi oluyorsun ve dikiliyorsun. Bu süreçte CETAD terapistleri ile yaptığımız düzenli bilgilendirme ve destek toplantıları çok önemliydi. Çünkü oraya, içi yanan ve bütün hayalleri yıkılan aileler geliyor. Bu toplantılarda çok güvendiğimiz uzmanların ağzından çocuğumuzun böyle doğduğunu,bunun kimsenin suçu olmadığını duymak biz aileler için çok önemli. Ne ailenin ne de toplumun suçu var. Bizim çocuklarımız böyle doğdular ve ben nasıl heteroseksüel olarak yaşıyorsam, onlar da eşcinsel, transseksüel, biseksüel ve kuir olarak yaşıyorlar ve yaşayacaklar. Ve bizim çocuklarımız farklı ya da anormal değil, eğer sen dışlıyorsan sen normal değilsin. Filmin amacı da bu farkındalığı yaratabilmek.

YG: Ailelerin LGBTİ hareketinde ve LGBTİ hakları mücadelesinde görünür olmasının önemi nedir?

KÖ: Biz 20 yıl aktivizm yapsak da 2 yılda ailelerin yaptığını yapamayız. Elbette biz de çok şey yaptık, küçümsemek ya da hiyerarşi kurmak için söylemiyorum. En başta Türkiye’deki LGBTİ aktivistleri 20 yıldan fazladır bu aktivizmi yapmıyor olsalardı muhtemelen aileleri de teşvik edemeyeceklerdi. Aileler bu 20 yılın arkaplan bilgisine ve diline o kadar iyi adapte oldular ve onu o kadar iyi sahiplendiler ki insanların duygularına referans vererek açık açık konuşuyorlar. Bu şekilde insanlar, kendilerinin ucube olarak gördüğü aktivistleri dinlemekten vazgeçtiler ve akranlarını, ebeveynlerini ve yakınlarını dinlemeye başladılar. Bizi dinlemelerini tabii ki isteriz ama onların gözünde ucube, hastalıklı ve günahkarız. Toplumdaki diğer bireyler, “bu insanlar da onları destekliyor, bizim konuştuğumuz düşündüğümüz şeylerde bazı yanlışlar olabilir” demeye başladılar. Bu onlar için aslında bir kırılma noktası oldu.

Ümühan Kıyan, ZeynepPamuk, Günseli Dum, Kemal Ördek

Bir diğer önemli nokta ise; kendi çocuğu, akrabası, yakını LGBTİ olan insanlar, intihar girişimleri, travmalar ve daha birçok başka sıkıntılar yaşıyorlar ve bunun sonucunda, psikiyatristlere gidiliyor ve ciddi miktarda para harcıyorlar. Bence bunun bir rant sektörü olduğunu da konuşmak gerekiyor. Uzmanların bu durumu istismar etmemesi gerektiğini ortaya koyabilmek ve ailelerin bunu dile getiriyor olması çok önemli. Yani aslında yapılan şeylerin politik bir çıktısı da var.

“Türkiye’de LGBTİ aktivistleri olmasaydı biz olmazdık”

GD: Türkiye’de LGBTİ aktivistleri olmasaydı biz olmazdık. LAMBDA’nın içinden çıkan LGBTİ aktivistleri bizim yolumuzu açtı. Bize her türlü desteği verdiler.

YG: Çocuğu açılan ama LİSTAG’la temasa geçmemiş aileler için ne söylemek istersiniz?

Günseli: Çocuklarımız bizim malımız değil. Öncelikle bencillikten vazgeçmeliyiz. Biz onları dünyaya getirmiş olabiliriz ama onlar nasıl yaşayacaklarına kendileri karar verecek olan ayrı bireyler. Ve cinsellikleri neyse onu yaşayacaklar. Kimse, bir anne baba dahi bunu değiştiremez. Anne baba olarak, çocuklardan beklentilerimizi sorgulamalıyız.

Toplumumuzda cinsellik konuşulmazken eşcinsellik, transseksüellik, biseksüellik nasıl konuşulsun? Türkiye’de cinsellik tabu. Bu nedenle ailelere diyorum ki çocuklarınızı koşulsuz sevin, onların kız-erkek olması, cinsel kimlikleri hiç fark etmez. Siz onlara sahip çıkmazsanız, onların yanında olmazsanız, onları toplumun acımasız yargılarının içine atmış olursunuz. Bu şekilde onları kaybetme ihtimaliniz de çok kuvvetli. Çocuklarınızı kaybetmek istemiyorsanız onları anlamaya çalışın. Onlardan bilgilenmeye çalışın.

“Babalar için bu bir ihanet süreci”

YG: Bugünkü film gösterimi ve sonrasındaki sohbette hep annelerden bahsettik, gerçekten bu konuda değişimimizin anahtarı anneler mi?

GD: Hayır, babaların çocuklarını kabul edip, annelerin kabul etmediği aileler de var. Böyle istisnalar var.

KÖ: Günseli’nin söylediği gibi babalar da var ama bence azınlıktalar. Babalar, annelere göre daha farklı bir sosyalleşme içerisinden geliyorlar. Erkekliği öğrenmişler, aile kurmuşlar, böylelikle erkekliklerini kanıtlamışlar. Toplumun istediği erkeği yaşıyorlar ve sonrada bir çocuk çıkıp çat diye yüzüne tokat atıyor ve örneğin diyor ki ben erkek değilim. Bu babalar için muazzam bir ihanet süreci ve bu aslında erkekliğe yapılmış bir ihanet. Kendi deneyimlerim üzerinden de yaşadığım üzere, baba “Sen böyle olduğunu söylüyorsun ama insanlar ben böyleymişim gibi benimle konuşuyorlar” diyebiliyor. Toplum babayı, erkekliğini kaybetmekle itham ediyor. Çoğu babanın bu şekilde düşündüğünü düşünüyorum. Dolayısıyla babaların bu konuyu önce kendi içlerinde hazmetmeleri, onu sindirdikten sonra kabul etmeleri ve sonra da böyle aile gruplarına katılmaları gerekiyor. Bu bir süreç.

*LİSTAG’a nasıl ulaşabilirsiniz?
https://listag.org/ Danışma Hattı ( 0531- 467 77 53 ) [email protected]
** Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği
http://www.kirmizisemsiye.org/ 0 312 419 29 91 [email protected]

Röportaj: Ayşe Zeynep Pamuk (Yeşil Gazete)

Memleketimin yalnız ve yorgun muhalefeti – Güven Gürkan Öztan

Güven Gürkan Öztan’ın bu yazısı bianet.org’dan alındı

Muhalif olmanın her devirdeki amentüsü kısa vadede yenilginin ‘kuvvetle muhtemel’ olduğunu teslim ederek yılmadan çalışmaya, örgütlenmeye, direnmeye devam etmek. Demokratik dalganın kabardığı, kitlelerin sokağa çıktığı, demokratik aktörlerin mevzi kazandığı zaman dilimlerinde umutlanmak, başarının altını çizmek ve geleceğe dair olumlu projeksiyonlar yapmak adettendir. Ancak o demokratik dalgalar adı üzerinde ‘dalgadır’ en nihayetinde durulur, mesele durulana kadar kazanımları tescillemek, muhalefet arasındaki politik fayları tutkallamak ve sonrası için katılımcı bir siyasi hat belirlemektir.

Demokratik ve özgürlükçü başkaldırıları, böylesi bir istikamete yöneltecek siyasi öznelerin ve örgütlenmelerin nadiren ortaya çıktığı da bilinen bir gerçek. Türkiye’de ne sınıf temelli mücadelenin ivme kazandığı tarihsel momentler sonrasında ne de Gezi direnişleri akabinde bu olgunlukta ve süreklilik kazanan bir politika kurulamadı maalesef. Kısa vadedeki başarısızlık, yorgun ve de karamsar olanları arttırırken demokratik siyasi hattı da her geçen gün daraltıyor.

Teşhiste uzlaşmanın sınırları

Türkiye’deki muhalefetin çok ciddi bir ‘teşhis’ sorunu yok. Teorik açıdan tutarlı olanı, olmayanı tüm muhalif yelpaze memleketteki temel meselenin bir ‘demokrasi kaybı’ ve ‘rejim dönüşümü’ olduğunun idrakinde. Otoriteriyanizm, neoliberal diktatörlük, seçimli otoriterlik, faşizm vb.  adlandırmalar kavramsal düzlemde birbirinden farklı olsa da demokrasi kaybına işaret etmek isteyenlerin mevcut durumu tanımlama teşebbüsleri olarak göze çarpıyor.

Demokrasi kaybından kasıt, salt meclisin işlevsizleştirilmesi değil elbette, agora’nın ve ortak gerçeklik algısının yok oluşu. 1990’ların politik istikrarsızlık dönemlerinde dahi bir biçimde kendini korumaya gayret eden kamusal tartışma zemini bugün berhava edilmiş durumda ki bunun sancılı sonuçları hepimizin malumu. Rejimin ‘dönüşümü’ ya da kimilerine göre ‘rejim değişikliği’ de başkanlık – partili cumhurbaşkanlığı tartışmalarına indirgenemez. ‘Dönüştürülen’, kurucu ideolojinin dalga dalga yenilenen toplum mühendisliği projesi ve onun içeriği. ‘Hesaplaşılan’ da aslen toplum mühendisliği saplantısı değil, kurucu ideolojinin siyasi rol dağılımındaki ve ‘makbul yurttaş’ profilindeki kimi unsurlar. AKP devletleştikçe o ‘kimi unsurlara’ dair makas kapanmaya yaklaştı. Devletini yücelten, militer çözümleri alkışlayan, ‘milli iradeyi’ liderde gören ‘mümin yurttaş’, kurucu ideolojinin belirlediği sınırlar dahilinde kalması salık verilen, itaatkâr ‘cumhuriyetçi yurttaş’ın kavgalı İslamcı akrabası.

Her ne kadar ‘teşhiste uzlaşma’ var dediysem de ulusalcıların büyük kısmı ‘kurucu rejim’ ile ‘yeni rejim’ arasında devlet-toplum ve siyaset-sermaye ilişkileri açısından mevcut olan yapısal bazı benzerlikleri kabul etmemekte ısrarlı. Saray-AKP blokunun tüm icraatını rövanşizme ya da karşı devrime indirgemekle meşgul olduklarından iktidar blokunun savaş üzerinden TSK ile buzları eritmesini ya da Ergenekon sanıklarının bir kısmının şimdilerde iktidar yanında saf tutmasını analiz etmekte zorlanıyorlar. Kürtler mevzubahis olduğunda devlet şiddetini görmezden gelip, tarihle yüzleşme taleplerine karşı ‘milli mutabakat’ın parçası oluveriyorlar.

Teşhis aşamasında gözden kaçırılan gerçek, iktidar blokunun pragmatizmi siyaseten kutsal kitap yaptığı. 14 yıldır cemaatten orduya sürekli değişen müttefikler, AKP’nin reel siyasette ne denli güç dengesi hesabı yaparak bugüne geldiğinin kanıtı. Bu pragmatizm ile toplum mühendisliği bir arada olabilir mi? Türkiye yakın tarihini bilen birinin cevabı kesinlikle evet.

Tedavide ihtilaf

Teşhisteki bu ‘kısmi uzlaşma’ iş tedaviye gelince yerini kayıkçı kavgasına bırakıyor. Bu kavga çok temelde ilkeler, strateji, taktik ve icracılar olmak üzere dört boyutu kapsıyor. Her biri üzerine ayrıntılı yazmak bu yazının hacmini gereksiz zorlamak olur. Ancak bir tarafta cumhuriyetin kazanımlarını ortak mücadele hattı yapalım diyen Kemalist ve kimi zaman sol Kemalist bir hat, diğer tarafta iktidara karşı demokrasi bloğu oluşturalım diyen liberal bir çizgi var. İlk hat laiklik ve sol bir halkçılık üzerinden, ikincisi liberal demokrasinin asgari şartları ve hukuk devleti üzerinden ilerlemekten yana. Strateji ve taktikler de buna göre farklılık arz etmekte.  Demokrasi bloku taraftarları AKP tabanı dahil ulusalcılar-milliyetçiler dışında kapıyı herkese açık tutarken, Kemalist ve sol Kemalist hat Kürtlere şüpheci, ulusalcılara müsamahalı. Sosyalistler ‘arada kalmış’ durumdalar. Zira Kürtlere ulusalcılardan daha yakınlar fakat liberallere mesafeleri ulusalcılara göre epey açık. Kürt halkıyla dayanışmak istiyorlar ama Kürt siyasetinin solu domine etmesinden çekiniyorlar. Liberal demokrasinin asgari şartları geri gelsin demekle yetinen liberallere karşı da burjuva demokrasisinin sınırlarını hatırlatıyorlar. Ne kadar etkili oldukları şüpheli. Savaş sayesinde iktidar bloku muhalefet arasındaki fay hattını derinleştirdi. Nihayetinde mevcut taraflar birbirini samimiyet testine sokmaya, muhalefet saflaşmaya devam ediyor. Tabandaki güç kaybı ile bu saflaşma arasında karşılıklı bir ilişki var şüphesiz.

Bizbize müzmin karamsarlık  

Her gün uçurumun dibine ne kadar yaklaştığımızı söyleyip duruyoruz. Bu alarm halinden beklenilen ‘silkinme’ ve ‘alternatif siyaset oluşturma’ edimi ise bir türlü gerçekleşmiyor. Her ne kadar Cerattepe’den liselerin isyanına kadar toplumsal muhalefet pratiklerinin baş gösterdiği tekil örnekler bizi heyecanlandırsa da belirli bir süre sonra müzmin karamsarlığa ve siyasi tıkanıklığa hapsoluyoruz. ‘Bizbize bir karamsarlık’ bu; daraldıkça, küçüldükçe sadece birbirimizi ‘tahkim’; yek diğerini ikaz eder olduk. Muhalif bildiriler dahi yoklama listesinden öte bir anlam ifade etmiyor artık. O nedenle nasıl blok, cephe, hat vs. oluştururuz demeden evvel kendimize sormamız gereken sorular var.

Muhalif siyasi lügatimizin en’lerini bir kenara koyarak başlamaya ne dersiniz? Muhalefetin iç dili dışına çıkmayı dener miyiz? Yeni bir durum içinde olduğumuzu, eski strateji ve taktiklerin anlamsızlaştığını kabul etmeye var mıyız? Örneğin ifşa mekanizmasının iktidar tabanını çözmekte yeterli olmadığını gördük mü? Uçurumu göstermenin aksi istikamete gitmek için insanları cesaretlendirmediğini, korkuları diri tutmakla safların sıkılaşmadığını itiraf etmeye hazır mıyız? Baskı karşısında korkup çekilmeyene ama zarara uğrayana açık kapımız var mı? Zaaflarımızın ne denli farkındayız? Örneğin bildiri yazan liseliye, Artvin’de direnen köylüye, arkadaşı için greve çıkan işçiye “yanındayız” demenin ötesinde gerçekten bir şey söylüyor muyuz? Retorik sorular deyip küçümsemeyin önce kendimizden başlayalım yüzleşmeye, emin olun ardından gerisi gelir…

Güven Gürkan Öztan – bianet.org3.Güven Gürkan Öztan

 

Doğanın tüm seslerine ‘Doğa Ses Kütüphanesi’ ile ulaşmak ister misiniz?

Yeryüzünde yaşayan 9 bin türün 150.000’den fazla ses kaydı, Macaulay Kütüphanesi ’nde, online aranabilir bir veri tabanında toplandı.

Keşfetmesi heyecan verici olan bu koleksiyonun birikimi 1929 yılında başladı ve araştırmacıların onlarca yılını aldı. Kütüphanede sadece kuşların değil, balinalara, böceklere, ayılara, fillere, primatlara, yeryüzünde yaşayan hemen hemen tüm canlılara ait ses kayıtları var.

kütüphane

Bu kütüphaneyi dolaşmak günlerce sürer

Cornell Üniversitesi Ornitoloji laboratuvarında, 10 terabayt üzerinde ses kaydı mevcut. Doğa seslerinin tamamını dinlemek isterseniz yaklaşık 7513 saatinizi buna ayırmanız gerekiyor.

Müze Müdürü Greg Budney, ulaşılabilen kayıt arşivinin genişliği ve arşive ulaşma hızı açısından, arşivleri devrim niteliğinde görüyor:

“Bu çalışma, Cornell Laboratuvarındaki en büyük araştırma ve koruma kaynaklarından biri.
10-20 sene önce mümkün olmayan dijitalleştirme sürecinin kapılarını açmayı başardık.”

Herkes ses kaydı yükleyebilir

“Ses koleksiyonumuz, dünyanın en büyüğü, en eskisi ve şimdi de en erişilebiliri.” diyen
Macaulay Kütüphane Müdürü Mike Webster ekliyor: “Şu anda arama fonksiyonlarını iyileştirmeye, insanlardan da kayıt toplamaya ve kullanıcıların doğrudan ses kaydı yükleyebilecekleri bir alt yapı oluşturmaya çalışıyoruz. Hedefimiz mümkün olan en geniş kitleye, mümkün olduğunca yararlı bir kütüphane oluşturmak.”

kütüphane kuş

Çalışma ekibi şimdi büyük dijital arşiv üzerinde çalışıyor. Dünyanın her yerinden amatör ya da profesyonel kayıtların toplanmasının yöntemlerine bakılıyor. Sadece ses tasarımcıları ve film yapımcıları tarafından elde edilen sesler değil, araştırmacılar, müzeler ya da doğa sesleri ile ilgilenen herkes tarafından elde edilen veriler dijital ortama aktarılıyor.

 “Siz hiç deniz ayısı sesi duydunuz mu?”

“Bu sesleri dinlemek sadece eğlenceli olmuyor. İnanılmaz bir duygu.” diyor Müze müdürü Bundy.

Deniz ayılarından kesik kesik çıkan çekiç sesleri

Cornell Laboratuvarı kurucusu Arthur Allen’ın 1929’un bir bahar günü kaydettiği bu ses kaydıysa, arşivin oluşturulması için ilham vermiş.

Doğa ses kütüphanesinin ilk ses kaydı: Song Sparrow sounding much as they do today.    

Bu kayıtsa 1992 yılında Adirondacks Gölü üzerinde alınmış. Buz dalgıcı – Gavia immer

Ve en çok ilgi gören ses kayıtlarından Lemur İniltileri

Doğadan binlerce ses, dünyanın en büyük ve erişilebilir doğa ses kütüphanede keşfedilmeyi bekliyor. Bu arada, sitede daha önce arşive ulaşmanın ücretsiz olduğu bilgisi yayınlansa da durum pek öyle gözükmüyor. Ücretsiz dinleyebileceğiniz sesler mevcut ancak daha çok kayda ulaşmak için ücretli üyelik gerekiyor.

Kaynak: worlds-largest-natural-sound-library-now-online

Çeviren: Sevda Karadağ

(Jiyanaekoloji)

Karadeniz’de betona karşı ahşap ustaları yetişiyor

Karadeniz’in yayla ve köylerinin geleneksel ahşap evlerinin yerinde gittikçe beton binaların yükselmesi üzerine Of Ticaret ve Sanayi Odası ahşap ev yapabilecek ustaların yetiştirilmesine yönelik bir proje hazırladı.

Al Jazeera’dan Güray Ervin’in haberine göre Trabzon‘un Of ilçesinde başlayan projeye endüstri meslek liselerinin mobilya dekorasyon bölümü ile üniversitelerin orman ve endüstri mühendisliğinden mezun olmuş 40 genç başvurdu. Mülakatları geçen 20 öğrenci kursa katılmaya hak kazandı.

Karadeniz Teknik Üniversitesi Orman Fakültesi‘nde başlayan eğitimlerde öğrencilere sektörel girişimcilik, ahşap yapılarda altyapı, doğal afetler, zemin etüdü, ahşap kaplama malzemeleri hakkında bilgi veriliyor.

Çaykara'nın, Karaçam mahallesindeki bu tepede daha önce ahşap binalar vardı. [Fotoğraf: Sami Ayan / Çaykara Gazetesi]
Çaykara’nın, Karaçam mahallesindeki bu tepede daha önce ahşap binalar vardı. [Fotoğraf: Sami Ayan / Çaykara Gazetesi]

Öğrenciler üç aylık teorik eğitimin ardından altı ay süresince proje ortağı firmada saha eğitimi alacak. Kursu başarıyla bitirenlere İŞKUR tarafından sertifika verilecek.Eğitim sonunda isteyen öğrenciler, saha eğitimi aldıkları firmada çalışmaya devam edebilecek.

“İlk hedef yayla ve köyler”

Proje Koordinatörü Prof. Dr. Kenan Gelişli, Doğu Karadeniz bölgesinde bundan 40- 50 yıl öncesine kadar ahşap yapılar hakimken şimdi neden betonun tercih edildiğini şöyle anlatıyor:

“Yangınlar, malzeme teminindeki zorluklar, eskime, çürüme gibi nedenlerle ahşap binaların sayısı azaldı. Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) verilerine göre yüzde üçe kadar düştü. Bu projenin amacı, teknolojik ve güncel yöntemlerle ahşap yapı yapmayı, eskileri onarmayı, bakımların nasıl yapılacağını öğretmek. Böylece ahşap yapı oranını yükseltmek istiyoruz. Ahşap artık eskisi gibi dayanıksız değil. Farklı kaplama teknikleri gelişti. Sanıldığı kadar da pahalı değil. Bu projenin ilk hedefi yayla ve köyler.”

Avrupa Birliği’nin de desteklediği proje ilgi görmesi halinde, Rize ve Giresun’da da hayata geçirilecek.

(Al Jazeera )

Enerjide dışa bağımlılığımız artıyor: ‘Kömür ve İklim Değişikliği 2016’ raporu

İklim ve enerji uzmanı Önder Algedik’in, Türkiye’deki enerji politikalarını, yatırımlarını ve kömürlü termik santrallerini inceleyerek hazırladığı ‘Kömür ve İklim Değişikliği 2016′ raporu açıklandı.Türkiye’nin 1990 yılından beri yaptığı yatırımları ve tüketim verilerinin incelendiği raporda, kömür ithalatının 2014 yılı itibari ile, 1990 yılındaki verilerin 6 katına çıktığı ifade edildi.

53

Türkiye’deki enerji politikalarını, yatırımlarını ve kömürlü termik santrallerini incelenerek hazırlanan Kömür ve İklim Değişikliği 2016 Raporu, kömür odaklı enerji politikalarının, resmi söylemin aksine enerjide dışa bağımlılığımızı arttırdığını ortaya koyuyor. Raporda çok çarpıcı rakamlar var.

Rapora göre;

  • Kömür ithalatı 1990 yılına göre 2014 yılı itibari ile 6 katına çıktı.
  • 2002 yılından beri eklenen 9 GWlık kömürlü termik santral kurulu gücünün6 GWtı ithal kömür ile çalışıyor.
  • Türkiye’de kurulmak istenilen ithal kömürlü termik santrallerin kapasitesi, planlanan yerli kömürlü termik santrallerin 6 katı

Rapor aynı zamanda iklim değişikliği ve kömür ilişkisini de ortaya koyuyor:

  • 1990’da 207,8 milyon tondan 2014’de 467,6 milyon tona çıktı.
  • Enerji sektörü, 1990-2014 arası 259,8 milyon ton olan artışın 206,6 milyon tondan sorumlu.
  • Artışın, 167,2 milyon tonu kömür ve doğalgazın yakılması ile ortaya çıkan karbondioksit kaynaklı.

Rapora göre, Türkiye’nin ithal kömüre bağımlılığı 2002 yılından beri katlanarak artmaya devam ediyor. Raporun yazarı Önder Algedik “Türkiye’de ithal kömür kullanımının 2002’den beri  termik santraller yüzünden arttığını görüyoruz. 2002 yılından beri eklenen 9 GWlık kurulu gücün 6 GWtı ithal kömürlü termik santral” diyor.

54

Türkiye’deki düşük kaliteli linyitlerin elektrik üretiminde kullanılmasına ilişkin devam eden yoğun tartışmalara da değinen Algedik, “Son dönemlerde yetkilerden enerji bağımsızlığı için yerli kömürü destekleyen açıklamalar duyuyoruz. Hatta, Tufanbeyli İthal Kömür Santrali açılışında Cumhurbaşkanı ithal kömüre karşı olduğunu beyan etti. Ancak, veriler Türkiye’nin hem ithal kömürü hem de yerli kömürün kullanımını arttırma arzusunda olduğunu gösteriyor. Üstelik, öncelik ithal kömüre verilmiş durumda. Türkiye’de kurulmak istenilen ithal kömürlü termik santrallerin kapasitesi, planlanan yerli kömürlü termik santrallerin 6 katı. 2002’den beri AKP döneminde her geçen gün kömüre bağımlı hale geliyor” diye ekliyor.

Kömür tüketiminde 42.5 milyonluk artış

Türkiye’nin 1990 yılındaki toplam kömür tüketiminin 54,5 milyon olduğunun belirtildiği raporda, 2014 yılına gelindiğinde bu sayının 97 milyon tona ulaştığı görülüyor.

Sera gazı emisyonları artışı enerji kaynaklı

Rapora göre, 1990 yılında 207,8 milyon ton atmosfere sera gazları salan  Türkiye , 2014’e gelindiğinde bu sayıyı 467,6 milyon tona çıkardı. ‘Enerji ihtiyacı’ gerekçesi ile artışın sorumlusu enerji sektörü ve içinde yer alan fosil yakıtlar oldu. Enerji ihtiyacı söylemi sadece kömür ve doğalgazda karşılık buldu. 1990’da 53 milyon TEP olan birincil enerji arzı, 2014 yılına gelindiğinde 123,9 milyon tona çıktı. Bu artışın 37,1 milyon tep karşılığı enerji çeşitliliğini sağlamak ve kentlerde hava kirliliğini azaltmak amacı ile yaygınlaştırılan doğalgaz kaynaklı oldu. Kömür ise bu dönemde miktarını korumaktan öte, 20 milyon tep’lik bir artış gerçekleştirdi.

Kömür ve İklim Değişikliği raporunun tamamına buradan erişim mümkün.

 

(Yeşil GazeteT24)

Alakır Nehri Kardeşliği’nden çağrı: Alakır için eylem vakti!

Alakır Vadisi‘nin koruma alanı olduğu ve HES yapılamayacağı ile ilgili kesinleşmiş yargı kararları olmasına rağmen, geçtiğimiz günlerde iş makinalarının yeniden girdiği Alakır için can dostlarına dayanışma çağrısı var.

‘Alakır’a HES Yapılamaz’ kararı hiçe sayıldı

Danıştay’ın, Antalya’nın Kumluca ilçesindeki Alakır Vadisi’ne ilişkin,

“1. derece doğal sit alanı niteliğinde olduğu yargı kararıyla sabit olan Alakır Çayı üzerinde HES projesinin yapılmasına olanak bulunmamaktadır.” şeklindeki hükmüne rağmen, ‘Reis’ adlı şirket Dereköy HES inşaatına 1 megawattlık kapasite artırımı için Enerji Bakanlığı’ndan aldığı ‘ÇED gerekli değildir’ kararıyla iş makinelerini tekrar çalıştırmaya başlamıştı. Kaymakamlığın da bakanlığın oluruna dayanarak ‘şirketin faaliyetlerine devamında bir sakınca olmadığını’ savunduğu ortaya çıkmıştı.

Fotoğraf: Alakır Nehri Kardeşliği

Alakır’ın özgür akması için yıllardır mücadele veren Alakır Nehri Kardeşliği ‘nden Tuğba Günal ve Birhan Erkutlu, danıştay kararının umursanmadığı vadidin iş makinalarının işgali altında olduğunu sosyal medya hesabından duyurarak duruma şu sözlerle tepki gösterdi:

REİS şirketi Danıştay kararına rağmen Dereköy HES inşaatı için iş makinalarını Alakır‘a sokup katliama başladı! ÇED raporuna karşı açtığımız dava neticesinde danıştay “Alakır Vadisi’nin 1. Dereceden Doğal SİT Alanı kararı dolayısıyla vadiye kesinlikle HES yapılamaz” hükmünden sonra şirket 1 MWlık ‘kapasite arttırımı’ başvurusuna aldığı “ÇED gerekli değildir” kararına dayanarak inşaat çalışmalarına tekrar başladı.Yani ÇED bile alsa SİT Alanı olduğundan HES yapamayacağı kendine tebliğ edilen şirket, ÇED bile almadan SİT alanına girdi!

6 yıl önce Dereköy HES’e verilen ‘ÇED gerekli değildir’ kararına dava açmıştık.

Kazandık. Danıştay da onadı.

Sonra ÇED aldılar. ÇED’e de dava açtık. Kazandık. Danıştay da onadı.

Sit davasını kazandık. Yargı, Alakır koruma alanıdır, dedi. Danıştay da onadı.

3 adet Danıştay’dan da onanarak kesinleşmiş yargı kararı varken, HES yapılamayacağı yargı tarafından karara bağlanmışken bu nasıl hukuksuzluktur ki,  yok hükmündeki bir projeye ‘kapasite arttırımı’ izni ve ‘ÇED gerekli değildir’ kararı verilir?”

Alakır-Nehri-Kardeşliği-

Alakır İçin Eylem Vakti!

‘Alakır’da gerçekleştirilmek istenen hukuk ve doğa katliamına izin vermiyoruz.’ diyerek Alakır’ın bütün can dostlarını bulundukları yerlerden bu hukuksuzluğu ve Alakır’ın çığlığını duyurmaya, suyunun hapsolmasına birlikte engel olmaya çağıran “Alakır Nehri Kardeşliği” 16 Haziran Perşembe (bugün) saat  18.30’da Antalya Cumhuriyet Meydanı’nda basın açıklaması yapacak.

“Bugün değilse ne zaman sevgili can dostları?” diye soran Tuğba ve Birhan, Antalya’da yaşayan herkesi davet ettikleri basın açıklamasının duyurusunu, “Bugün Alakır için, adalet için eylem vakti! Yarın çok geç olmadan!” sözleriyle bitirerek, Alakır için dayanışmaya, eylem’e geçmeye çağırdı.

“Eğer bugünden kazanılmış hukuki haklarımızın peşinde koşmaz isek yarın hepimiz için çok geç olacak!  Elimizde onca emek ve masraf ile kazandığımız kesinleşmiş yargı kararları var.

Hep birlikte elde ettik bu kararları...  Şimdi bu kararları hiçe sayanlara karşı sesimizi yükseltmenin, hakkımızı korumanın zamanı!

Haklı olan biziz!
Haklılığımız yargı tarafından da tescilli.
Ancak hukuk tanımaz üç beş insafsıza boyun eğilecek zaman değil bu zaman.

Adalet, hukuk ve yaşam mücadelesi veren onca masum canlı için zor bir dönemden geçiyoruz.
Ama asıl şimdi tam da bu dönemdir dayanışmanın zamanı.

Antalya’daki tüm can dostlarını, doğa severleri, hukuk ve adaletten yana olanları, bisiklet ve yürüyüş gruplarını, avukatları, geleceğine sahip çıkan öğrencileri, duyarlı tüm halkı bugün (16 Haziran) 18:30’da Antalya Cumhuriyet Meydanı’nda gerçekleştireceğimiz basın açıklamalı sazlı sözlü eylemimize bekliyoruz.

Lütfen paylaşalım, duyuralım, katılalım.

Bugün değilse ne zaman?
Bugün Alakır için, adalet için eylem vakti!
Yarın çok geç olmadan!”

alakır afiş

Haber: Güneş DERMENCİ
(Yeşil Gazete)

Üniversite hocalarından liseli öğrencilere destek

İstanbul Teknik Üniversitesi Öğretim Üyeleri Derneği (İTÜ-DER) liselilerin eğitimde gericileşmeye karşı başlattıkları protestoya yaptıkları yazılı açıklamayla destek verdi.

İTÜ-DER’in açıklaması şu şekilde;

51

“Üniversitelerin sessiz kaldığı bir ortamda laik ve çağdaş eğitime sahip çıkan, ülkemizin aydınlık geleceğinin teminatı liseli gençlerimizin sözlerine değer veriyoruz ve dikkate alıyoruz. Eğitime yön veren tüm karar vericileri de aynısını yapmaya çağırıyoruz.

Fikirlerini cesurca ifade eden öğrencileri şu ya da bu şekilde yaftalamak yerine eğitimin niteliğine odaklanmak gerektiği açıktır. İlköğretim ve lise eğitiminin niteliği yükseköğretimin kalitesinin de güvencesidir. Çağdaş ve laik eğitim, tüm TC vatandaşlarının uzlaştığı, politik tercihlerden bağımsız bir alan olarak ele alınmalıdır.

Çağdaş ve laik eğitim hedefinden uzaklaşılmasına neden olan her adımın karşısında liseli gençlerimizin yanındayız.

İTÜ-DER Yönetim Kurulu

 

(İleri Haber, Birgün)