Ana Sayfa Blog Sayfa 3396

Edebiyat Nöbeti Dergisi 1 yaşında

Temmuz 2015’de Samsun- Bafra’ dan edebiyat yolculuğuna çıkan Edebiyat Nöbeti Dergisi 1 yaşını doldurdu. Derginin yönetim kadrosu 31 Temmuz 2016’da Adnan Menderes Parkı’nda 1. Yaş günü pastasını Sahibi ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Celal Karaca, Editör Semrin Şahin, Abone ve Reklam sorumlusu Erdoğan Kurt, Kapak Tasarımcısı Onur Kırkaç, Sosyal Medya Sorumluları Leyla Tün, Meltem Dağcı, Yayın Kurulu üyeleri Esra Deniz Karagöl, Kamil Dikmen, Fatma Hatun Esen hep birlikte kestiler.

47

Edebiyat Nöbeti, Bafra’da yayınlanmasına karşın, ulusal ölçekte övgüyle söz edilen, aranan bir dergi oldu. Edebiyatseverler arasında ses getiren önemli dosyalar hazırlandı. Büyük beğeni topladı.

Derginin ilk dosyası olan ikinci sayısı Aydoğan Yavaşlı tarafından hazırlandı. Tarık Dursun K.’nın incelendiği bu dosyayı maalesef yazar Tarık Dursun K. göremedi. Çünkü, bu dosya matbaaya gitmek üzereyken O’nun ölüm haberini alan dergi yönetimi büyük bir üzüntüye boğuldu. 3. Sayı Vedat Türkali, 4, sayı Köy Enstitüleri, 5. Sayı ölümünün 1. Yıl dönümünde hemşehrimiz Bedri Koraman ve şimdi yayımlanan 6. Sayılarında da Didem Madak derginin dosya konuğu oldu. 7. Sayısında ise Semrin Şahin’in editörlüğünde ölümünün 1. Yıl dönümünde Sennur Sezer yer alacak.

46

Derginin Yazı İşleri Müdür Celal Karaca yaptığı açıklamada; “Edebiyat Nöbeti’nde zaman zaman kentimizin çıkardığı kültür- sanat insanlarına da yer vereceğiz. Bu bağlamda, Kasım –Aralık sayımızda –ölüm yıl dönümleri nedeniyle- Köy Enstitülü yazar Yılmaz Elmas, şair Ruhi Göktekin ve Samsun’un önemli sosyalist gazetesini yayınlayan ve sürekli yazarı olan Oğuz Koyutürk yer alacak. Ocak –Şubat sayımızda da alzheimer hastası şair Abdullah Neyzar Karahan’a bir vefa dosyası yapacağız.”dedi.

Celal Karaca (Fotoğraf: Kadir İncesu)
Celal Karaca (Fotoğraf: Kadir İncesu)

Dergiyi okurlar nerelerde bulabilir?

48

Bafra ve Yakakent’te Eflatun Kitabevi, Hikmet Amca Kırtasiye, Lekesiz Kırtasiye. Samsun’da Endülüs, Ebabil, İstanbul’da Mephisto(Beyoğlu, Beşiktaş, Kadıköy), Pandora(Beyoğlu), İmge(Kadıköy), Üsküdar(Beşiktaş Vapur İskelesi)Ankara’da Turhan, İmge; İzmir’de Yakın(Alsancak), Park(Gaziemir), Mersin(Tarsus) Antik, Gaziantep’te Donkişot, Ordu’da Serüven, Kocaeli’de Fırat(Kelepir) kitabevlerinde okurlarını bekliyor.

Edebiyat Nöbeti’ne en kolay ulaşma yolu abone olmak. Bunun için Türkiye İş Bankası Bafra Şubesi 1236 0088 366 no.lu hesaba Celal Karaca adına yıllık 60 TL yatırmanız yeterli. Ayrıca abone takibini yapabilmemiz için banka dekontunun bir kopyasını telefon, Facebook, e posta yolu ile bize ulaştırmanız mümkün. e posta: [email protected] ya da [email protected]

Yeşil Gazete olarak biz de, “Edebiyat Nöbeti”ni birlikte tutmak dileğiyle tüm ekibe uzun yıllar diliyoruz.

 

(Yeşil Gazete)

Şeytan nerede? – Hayko Bağdat

Hayko Bağdat’ın bu yazısı diken.com.tr sitesinden alındı

Devlet bir kez olsun suç işlerse çöker.

Suçu örtbas ederse, suçlu elemanını gizlerse, suçu sevmeye başlarsa artık devlet değil örgüttür.

Cinayet işleyen, hırsızlık yapan, gaspçı, yağmacı bir suç örgütüdür.

Ak Parti’yi kandırdılar mı, madik mi attılar, ofsayta mı düşürdüler bilemem ben.

Fakat emin olduğum tek konu 14 yıllık iktidarları döneminde yönettikleri devlet bir suç örgütünden başka bir şey olamamıştır.

Mesela Dink cinayetinde 10 yıldır sokaklarda yırtınırcasına bağırarak ismini pankartlarda taşıdığımız herifler bu hükümetin arka bahçesine gizlenmiştir.

Ali Fuat Yılmazer’den Ramazan Akyürek’e, Celalettin Cerrah’tan Muammer Güler’e, Engin Dinç’ten Trabzon jandarmasına, MİT üyelerinden yargı elemanlarına kadar bu devletin elemanları için soruşturma izni verilsin diye çırpınmadık mı?

On binlerce insan Hrant’ın düştüğü yerde ‘özgürlük nöbeti’ tutmadı mı?

Niye duymadınız ulan?

Erdoğan’ın “Yazısını çekemeyenlerin bireysel işi” diye tarif ettiği gibi mi alındı Hrant Abi aramızdan?

Ya da bir tık öncesinde kodese tıkılan Nedim Şener, Ahmet Şık mıydı cinayetin müsebbipleri?

Roboski’de yarısı çocuk 35 köylü, Meclis’i vuran F16’larla paramparça edildiğinde genelkurmaya niye teşekkür etti bu ülkenin tepesindeki adam?

Çocukları öldüren katile niye madalya verdi?

O katil şimdi niye hapiste?

20 çocuk öldürmekten daha büyük bir suç mu varmış yani?

Gezi’de bu darbeci polisler kasten adam vurduysa Berkin’in annesini yuhalatanlar bu suçun neresinde?

Bu ülkenin yöneticileri niye hep suçlular tarafından kandırılabiliyor?

Niye bir kez olsun bizim sözümüz değmedi onlara?

Bu ülkenin masumları, mağdurları niye hiç ‘kandıramadı’ Erdoğan’ı?

Katilin hafifletici sebeplerine aşık oluyorlar da Taybet Ana’nın çığlığına niye hep sağırlar?

Hurşit Külter’in başına ne geldiğini bilen bir tane AKPli siyasetçi, bürokrat yok mu gerçekten?

Niye bize söylemiyorlar?

Katledildiyse eğer katilleri nerede saklıyorlar?

Yine mi kandırılıyorlar?

Kasabanın sırrına teslim ettikleri vicdanlarıyla bize nasıl bir gelecek vadediyorlar?

Halkına kurşun sıkan üniformalılara şerefsiz diyebileceksek Lice’de, Sur’da, Yüksekova’da yaşayan çocuklar niye ağzını kapatacak?

Darbeden kurtulmuş bir Türkiye’de mutlu olabilecek miyiz artık?

Ruhunu tekrar şeytana satacak mı bu yöneticiler?

Katil, bizleri niye hiç kandıramıyor?

Devletin çocuğunu katlettiği her bir ananın yüzüne ben dolu dolu bakabiliyorken cumhurbaşkanı niye bakamıyor?

Ne olacak şimdi?

Şeytan bıraktı mı Erdoğan’ın peşini?

Bir daha tuzağa düşürebilecek mi?

Şeytan Erdoğan’ın hangi zaafından besleniyor ki bu kadar yanına sokulabiliyor hep onun?

İçkisi yok, kumarı yok, ailesine sadık, itikati tam bir adamın şeytana hep teslim ettiği zayıf noktası hangisi olabilir?

Darbe bitti ve çocuklarımız güvende mi artık?

Şeytan şu an nerelerde, ne planlıyor, kimi kandırıyor?
Hayko Bağdat – Diken.com.trhayko bağdat

Kibir ateşi – Samim Akgönül

Samim Akgönül’ün bu yazısı https://akgonul.wordpress.com adresindeki kişisel blogundan alındı

2016’da Tayyipistler kendilerini yenilmez hissediyorlar. Bütün rakiplerini bertaraf ettiler, eski ortaklarını yok ettiler. Kendi eğitim sistemlerini kurdular. Sonsuza dek dinine ve kinine sahip nesiller yetiştirecekler.

2006’da Gülenistler kendilerini yenilmez hissediyorlardı. Ergenekon başlamıştı. İktidar partisi ile füzyon halindeydiler. Devlette kadrolaşma tam gazdı. Kendi eğitim sistemlerini kurmuşlardı. Sonsuza dek altın nesiller yetiştireceklerdi.

1997’da Neo-Kemalistler kendilerini yenilmez hissediyorlardı. 28 Şubat başlamıştı. İslamistleri her yerden kovuyorlardı. Kendi eğitim sistemlerini kurmuşlardı. Sonsuza dek Neo-Kemalist nesiller yetiştireceklerdi. 28 Şubat bin yıl sürecekti.

1983’de Militaristler kendilerini yenilmez hissediyorlardı. Cunta her kuruma yerleşmişti. Solcuları her yerden kovuyorlar, hapsediyorlar, sürgüne gönderiyorlar, asıyorlardı. Kendi eğitim sistemlerini kurmuşlardı. Sonsuza dek militarist nesiller yetiştireceklerdi. Türk-İslam sentezi son zafer olacaktı.

1974’de Ecevitçiler kendilerini yenilmez hissediyorlardı. Kıbrıs harekatı başarılmıştı. Rakipleri bertaraf etmek için fırsat bu fırsattı. Meclis derhal feshedildi. Devlet kadroları baştan aşağı değiştirildi. Kendi eğitim sistemlerini kuruyorlardı. Sonsuza dek ulusal solcu nesiller yetiştireceklerdi.

1957’de Menderesçiler kendilerini yenilmez hissediyorlardı. Üçüncü seçim zaferi gelmişti. NATO’ya girilmiş sırt Amerika’ya dayanmıştı. Cemaatler arkalarındaydı. Ezan Arapçaya dönmüştü. Basın susturulmuştu. Rakipleri tamamen bertaraf edildi. Kemalist eğitim sistemi yerle bir edildi. Devlet kadroları baştan aşağı değiştirildi. Sonsuza dek sağcı milliyetçi müslüman nesiller yetiştireceklerdi.

1945’de İnönücüler kendilerini yenilmez hissediyorlardı. Rejime hakimiyet tamamlanmıştı. Savaşa girilmemiş ama savaşın bütün faşist politikaları uygulanmıştı. İnönü resmi paralardaydı. Rahatlıkla Birleşmiş Milletlere girmek için çok partili rejime geçilebilirdi. Eğitim sistemi tamamen ellerindeydi. Sonsuza dek Milli Şefçi nesiller yetiştireceklerdi.

1934’de Kemalistler kendilerini yenilmez hissediyorlardı. Beyaz sayfa tamamlanmıştı. Onuncu yıl kutlanmış, Milli olan her şeye sahip olunmuştu. Bütün iç rakipler bertaraf edilmiş, İstiklal mahkemeleri bitirilmiş, devrimler tamamlanmıştı. Eğitim sistemi tamamen değiştirilmişti. Sonsuza dek Kemalist nesiller yetiştireceklerdi.

1923’de…

Samim Akgönül -https://akgonul.wordpress.comsamim akgönül

Mo Yan hakkında konuşmamız gerek

Gerçek adı Guân Móye olan Nobel ödüllü yazara daha çocukluk yıllarında ailesinin tavsiye ettiği isimmiş, Mo Yan. Pek çok çeviriye göre Sakın Konuşma anlamına geliyor.

Çin’de sürekli sansürlenen ve eserleri korsan yollarla çoğaltılan yazarlar arasında en meşhuru olarak biliniyor. Buna rağmen, Mo Yan’ın adını sansür üzerine yayınlanan imza kampanyalarında aramayın. 2012 yılında kazandığı Nobel Edebiyat ödülü konuşmasında da belirttiği gibi sansüre tam anlamıyla karşı değil. Onu havaalanlarındaki geçiş kontrollerine benzetiyor ve gerekliliğine inanıyor.

90

Her yazar gibi, Nobel ödülünü aldıktan sonra Mo Yan da ödülü alış nedenleriyle, kitapları ve hayatıyla konuşuldu. İsveç Akademisi açıklamasında yazarın, “sanrısal gerçeklikle halk hikayelerini, tarihi ve şimdiyi kaynaştırmadaki ustalığını” belirtilerek ödülü takdim etmişti. Sonrasında yazarın ustalığı kadar, belki de daha fazla, 2010 yılında Nobel Barış Ödülü sahibi Çinli İnsan Hakları savunucu hapisteki Liu Xiaobo için yayınlanan düşünce özgürlüğü metnine imza atmayışı konuşuldu. Metni imzalayanlar arasında Paul Auster, Coetzee, Elif Şafak, Neil Gaiman, Will Self, Salman Rushdie gibi isimler vardı. Hatta öyle ki, bu olaydan sonra  PEN yazarlar derneği başkanlığını yapan Salman Rushdie, Mo Yan için “alay konusu” ya da “kurban” anlamına gelen Patsy deyimini kullandı. Rushdie’nin bu sözü sonrasında The Guardian, New York Times gibi gazetelerde Mo Yan örneği üzerinden edebiyatçıların iktidar yanlısı ya da karşıtı söylemleriyle gündeme gelmeleri, var olmaları tartışması (belki de 100. Kez) gündeme geldi. Mo Yan, The Guardian gazetesine verdiği bir röportajda Liu Xiaobo’nun en kısa zamanda serbest kalmasını dilediğini, eserlerinin sadece edebiyat üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini ve kendisine yöneltilen devletin yazarı eleştirileriyle de haksızlık yapıldığını belirtti.

Daha önce Mo Yan’dan başka 8 Çinli Doğal Bilimlerde Nobel ödülünü kazandı ve bu 8 kişiden 6’sı Batı ülkelerinden birinin vatandaşı. Geriye kalanlardan biri yukarıda bahsettiğimiz, insan hakları aktivisti Liu Xiaobo 2010 yılında Nobel Barış ödülünü aldığı sırada düşüncelerinden dolayı hapis yatıyordu. Sekizinci Nobel sahibiyse Çin Devletinin “kuzu postu giymiş kurt” diyerek çağırdığı, Tibet’in bağımsızlığını savunduğu için sınır dışı edilen Dalai Lama‘ya verilmişti. Çin’in Nobel ödülleriyle bu sorunlu ilişkisinden sonra hüküm giymemiş ve sınırdışı edilmemiş Mo Yan’ın kazanması, Çin’in rahatlıkla kutlayabileceği bir başarıydı. Yazarın doğup büyüdüğü köyün yeniden inşası projesi için 110 milyon yuan bütçe ayrılıp köyün yeniden inşasına “Mo Yan Deneyimi” adı verilmiş.

Mo Yan kitapları Türkçe’ye de yazar dünyanın en prestijli edebiyat ödülünü kazandıktan sonra çevrilmeye başlandı.

Böylece biz de, para ve ödülleri bir kenara bırakarak edebiyatın asıl konusuna, yaşam ve ölüme geçebiliriz. Mo Yan, konu olarak daha çok Kültür Devrimini ele alıyor. Kısa zamanda uzun kitaplar yazıyor. Benim bahsetmek istediğim de o uzun romanlarından biri, Yaşam ve Ölüm Yorgunu.

89

Bu kadar ağır – yarım kilodan fazla, 930 sayfa – romanlar hakkında artık nasıl düşünülüyor, bilmiyorum. Mo Yan’ın 40 günde yazdım dediği kitabı benim okumam üç ayımı aldı. Hatta onu okurken başka kitaplar bitirdim. Ama onu, Yaşam ve Ölüm Yorgunu’nu olabildiğince yanımda taşıdım. Hatta 2 günlüğüne Ankara’ya gittiğimde Yeşil Gazete’nin editörlerinden Ali Serdar gülmüş, “Filminin çıkmasını bekleyemedin mi?” demişti. Haklıydı aslında. Hollywood, yazarın “Kızıl Darı Tarlaları” eserini film yapmıştı mesela zaten. Ben yine de, neden illa ki okuyordum ki? Zaten okumaya her oturduğumda, bu sefer 20 – 30 sayfa atlayacağım, diyordum. N’olcak ki?

Kitabı açtığım andaysa her satırın üzerinden geçmeye başlayıp bırakamadım hiç.

88

 

İşte böyle, her bölümünün başlığını çıkararak romandaki olayları anlayabilirsiniz. Satır satır okuyaraksa Çin’deki kültür devrimi ve sonrasına özel, farklı, komik ve gerçek bir tanıklık etmiş olursunuz.

Tibet’teki halinin Ölüm Kitabı (The book of dead) belgeseli ve kitabında anlatıldığı haliyle bir reankarnasyon inancı vardır. Bu inanca göre insan öldüğünde, yaşamında ne kadar iyi biri olabildiğine bağlı, farklı canlılar olarak geri gelir. Ve Zaman’la ruhunun gelişimine göre tekrar insan olarak da geri gelebilir. Fakat tabii, insan bilinci – hele ki bu analitik akılla – bunu algılayamaz.

Yaşam ve Ölüm Yorgunu Ximen Nao, Çin’de devrim olduğu sırada büyük bir toprak sahibidir ve kızıllar tarafından öldürülür. Diğer tarafta Cehennemin Efendisi Yama ile karşılaştığında onunla konuşur, aslında iyi bir insan olduğuna, ölümü, en azından cehennemi hak etmediğine ikna eder. Ancak geri döndüğünde Yama’nın bir süprizi olduğunu fark eder, bir eşek olarak geri dönmüştür. Yama içleri kinle dolmuş bir şekilde geri dönmesini istemez. Önce sahibine bağlı ama biraz heyecanlı bir eşekten dinleriz geride bıraktığı ailesinin nasıl değiştiğini. Kendi topraklarına geri döner çünkü her seferinde. Sonra güçlü bir boğa olur. Ama yine de mutsuz öldüğünde Yama onu ayrıcalıklı ve lider bir domuz olarak geri gönderir. Domuzların devrimdeki yükselişine ve çöküşlerine tanık oluruz. Ximen Nao’nun çilesi, bir sonraki hayatında köpek, sonra maymun olduğunda da bitmez.

Bütün bunları 11 yaşında okulu bırakan Mo Yan’ın hikayesini bilmeden okumak bir şey eksiltmiyor ama bilerek okumanın okumayı daha aktif hale getirebileceğini söyleyebilirim. Özellikle havaalanı güvenliği benzetmesine Rushdie’nın sert çıkışı ve ardından akan tartışma bize Batı’nın sanatta da tıkandığı alanlara işaret ediyor. Mo Yan’ın benzetmesi üzerine Rushdie, bu güvenlik önleminin teröre karşı alındığını belirtip o halde Mo Yan’ın da edebiyatı terör tehditi de olabileceğini mi söylemek istiyor? diye sormuştu. Bundan sonraki tartışmalarsa Mo Yan’ın dışarıda kaldığı bir şekilde ilerlemiş, Amerika’nın Afganistan işgalini haklı bulmuş birinin bunları söylemesinin meşruiyeti sorgulanmıştı. Zaman geçti ve Rushdie, herhangi birinin Mo Yan’a Patsy demeye Hakkı olduğunu savundu. Çinceden başka dil konuşmayan Mo Yan’ın dahil olmadığı tartışma böyle kaldı.

Peki Çin, ya da Mo Yan kendisi, nasıl bir sona bağlanamayan tartışmanın konusu, meselesi haline geldiler?

Sanırım edebiyatın bize gösterebileceğim bir şey bu. Merak edenler için,

Kitap: Yaşam ve Ölüm Yorgunu
Yazar: Mo Yan
Çincede Çeviren: Erdem Kurtuldu
Yayın Evi: Can Yayınları

91-Bahar-Topçu

 

 

Bahar Topçu

Soma Yaz Okulu – Şadiye Yeşiltepe

Soma Yaz Okulu farklı, ayrıcalıklı özgürlükçü kararların çocuklar tarafından alındığı, eğitmenlerin yalnızca rehberlik ettiği, eğlenirken bilim sanat, spor ve felsefenin de öğrenildiği bir okul.

76

Yaz okulu 2014 maden katliamından sonra madenci çocuklarına ve eşlerine destek olma fikrinden yola çıkarak iki yılda büyük bir yol katletmiş, Bölgede çalışan aktivist ve STKların içinde yer aldığı destekleyicisi oldukları okul, Soma Sosyal Haklar Derneği (SHD) ve İstanbul SHD’nin çabalarıyla gerçekleşmekted. Ekonomik desteğini tamamen bireysel bağışçılardan alan, Adana, Sakarya ve İstanbul şubelerinin de düzenledikleri piknik ve sergi gelirlerini okula aktararak katkıda bulundukları bir kollektif dayanışma ağı mevcut.

SHD aktivistlerinden Kamil Kartal, Soma Yaz Okulu’na kadar gelen süreci şu şekilde özetliyor:

Kamil Kartal
Kamil Kartal

Soma’da çiftçi birlikleriyle kadın çalışmaları yapılırken, özellikle kadınların işgücünü ve emeğini değerlendirmeleri için peynircilik ve zeytincilikle ilgili çalışmalar da yapıyorduk, Bu süre içinde iki şeye tanık olduk: Soma bir maden şehriydi ve kadınların da tarım işçisi olduklarını gördük.

Babaları madende, anneleri tarlada çalışan çocukların yaz boyunca yalnız kaldığını gördük. Ayrıca çocukların çok ağır bir dini baskı altında olduğunu farkettik. Şöyle ki ailelerle yaptığımız görüşmelerde çocukların geceleri kabuslar gördüğünü, uykularında ağladıklarını, sabahları uyandıklarında da “Biz cehennemde yanacak mıyız?” gibi sorularla karşılaştıklarını. Çocukların bütün yaz boyunca yalnız kalmasını istemeyen ailelerin çocukları kuran kurslarına gönderdiklerini, geçen yıl Soma Yaz Okulu’na gelen çocukların çok mutlu olduklarını, hayal kurduklarını, uykularında ise gülümsedikerini söylediler.

77

Kamil Kartal. SHD Soma Yaz Okulu’nun alternatif bir okul, renkli, eğlenceli, özgürlükçü ve çocukların yeteneklerini ortaya çıkaran bir okul olduğunu ifade ediyor ve ekliyor, “Burada tamamen gönüllülerle çalışmaktayız. Çeşitli atölyeler var. Sanat, bilim, çocuk hakları atölyeleri çocuklarla paylaşılmakta ve yetenekleri geliştirilmekte.

Burada ceza yok, ödev yok, derse girme zorunluluğu, atölyeye katılma zorunluluğu yok. Öğrenci buraya sadece eğlenmek ve vakit geçirmek için de gelebilir, ögrenmeye de gelebilir. Kararı çocuğun kendisi veriyor. Miili Eğitim’in ezbere dayanan eğitimi değil burada geçerli olan, çocuklar özgür, her türlü haklarını kullanabilirler. Çocuklar burada kendilerini ifade edebilir, yeteneklerini ön plana çıkarabilir. Pozitif düşünceyle öğrenen çocuklar bundan sonraki düşünce biçimlerinde çağdaş, laik bir yaklaşımla hareket edeceklerdir diye düşünüyorum.”

Okulun gönüllü ekibinden Psikolog Funda Çal da atölyeleri aktarıyor bize.

86
Funda Çal

 

Temel Haklar ve Çocuk Hakları atölyesi çocuklara hak kavramını, anayasa kavramını onların anlayacağı şekilde anlatarak onlara ulaşmaya çalışmak, haklarının farkında olmalarını sağlamak, eşitliğin ve adaletin yaşa gore değişmeyeceğini vurgulayarak, dayanışma ve fikir alışverişini ve düşünce üretmelerini sağlamak amacıyla düzenlediğimiz bir atölye.

79

Birbirlerinin fikirlerine saygı duymalarını, itirazda bulunacak iseler bunu da saygılı bir şekilde yapmalarını sağlamak ve son olarak da resimle ifade etmelerini sağlayarak bir bilgilenme yöntemi ile çalışıyorum onlarla birlikte. Böylece en çok istedikleri haklar konusuna merak duymalarını ve güçlerinin farkına varmalarını, büyüdüklerinde de bir değişimin parçaları olduklarını görmelerini sağlamak temel amacımız.

Öğrencilerden Sude ve Uğurcan okulun ilginç, eğlenceli olduğunu ve kendilerini geliştirdiklerini, “Çünkü burada gördüğümüz derslerin hiçbiri okulda yok. Eğitmenlerin  hepsi güleryüzlü, iyi karşılayan, talep ettigimiz dersi yapan öğretmenler” sözleriyle tarif ediyor.

75

Uğurcan en çok matematik, satranç, fotoğraf, felsefe ve sanat derslerini sevmiş. Sude ise bütün bunların yanısıra öğretmenlerinin tatillerini yarım bırakarak, uzaklardan buraya onlara ders vermeye gelmelerini anlayamadığını ama çok mutlu olduğunu söylüyor.  Okulu çok sevdiğini, bunun nedeninin Soma’da olmayan dersler olduğunu ifade eden Sude’nin en çok ilgi duyduğu dersler ise kukla ve takı tasarımı olmuş.

Sude de Uğurcan da diğer arkadaşları gibi seneye yine okula gelmek istediklerini ifade ediyorlar.

Soma Yaz Okulu ile ilgili en güncel bilgi ve fotoğraflara okulun facebook sayfası üzerinden ulaşabilirsiniz.

80

 

 

 

Şadiye Yeşiltepe

 

[Kuşlar, Orman ve Ben] “Bir bardak suda bir milyon sinek” !

Türkiye’de Doğa ve İnsan Konularının Yakın Tarihi’nde Tanıklıklar

Güneşin Aydemir

6

BİR BARDAK SUDA Bİ’ MİLYON SİNEK

İki hafta olmuş yazmamışım. Önden yazmıştım iki haftalık, araya da darbe kalkışması girdi derken kaldığım yerden devam ediyorum.

Sivrisineklerin peşinde koşturuyorduk işte. O köy sizin, bu bataklık bizim, sabahın köründen akşamın karanlığına kadar elde kepçeler, cam aspiratörler (ergin sivrisinekleri nefesle içine çektiğimiz cam tüp) sivrisinek örnekleri topluyor, su kalitesi ölçümleri yapıyor, kayıtlar tutuyorduk.

Araziyi iyice tanımamız bir ayı buldu sanırım. Bu sürenin sonunda düzenli olarak ziyaret edip, ölçümler yaparak veri toplayacağımız pilot alanları seçtik. Buralara örnekleme noktaları inşa ettik. İnşa ettik diyorum çünkü bildiğiniz elle, kürekle çukurlar kazdık, suların biriktiği yerlerde doğal su döngüsünün akışına, arazide tutuluş süresine göre aralarına ağlar koyarak ayırdığımız 1’er metrekarelik örnekleme havuzları oluşturduk. Sivrilerin uçuş yoğunluğu ve yönlerini tesbit etmek için bu noktalarda düzenli gözlemlere başladık.

Arazide kurduğumuz deney havuzları
Arazide kurduğumuz deney havuzları

Yaptığımız iş, bu noktaları iki günde bir ziyaret edip, suya rastgele kepçe sallayıp, içinde sivrisinek larvalarının hangi evresinde kaçar tane olduğunu saymak, başka su canlıları olup olmadıklarına bakmak, çıkan sonuçları da kaydetmekti. Arazi çalışması günlük rutinde birkaç parça halinde ilerliyordu. Sabah erken öğle yemeğine kadar bataklık, orman içlerinde. Öğle yemeğinden sonra yeni alanlarda ve köylerde. Akşamüstü kaldığımız otele dönüp tutulan kayıtların dijital ortama aktarılması ve dinlenme, gece de pilot alan olarak seçilen Kapıkargın Köyü’ne ergin sivrisinek toplamaya. Bazı geceler de makale okuyup tartışmaya devam ediyorduk.

Şimdi bütün bu araştırmanın çerçevesini anlamak için sivrisinek denilen yaratığın biyolojisinden, ekolojisinden bahsetmek gerekir. Bu, kimilerine göre insanı canından bezdiren melun, kimilerine göre (mesela bana göre) dünyanın en ilginç canlısının bütün yaşamı hayret edilesi gerçeklerle doludur, hoş gören bir gözle bakıldığında doğanın her bir parçası da böyledir ya.

Sivrisinekler yaşamlarına suda başlarlar. Bir sivrisinek dişisi ortalama 200 yumurtayı suya bırakır. Bu yumurtalar uygun ısı ortamında açılır ve ortaya iğne ucundan daha ufak larvalar saçılır. Larvalar sudaki planktonlarla beslenerek yaşar ve tam 4 kere gömlek değiştirerek beslenmeyen pupa evresine geçerler. Bu evreden sonra da hızla başkalaşarak ergin sivrisinek olup uçarlar. Yani mücadele programında sadece uçanlara ilaç sıkmakla olacak iş değil. Suda da bir katliama girişmek gerekiyor. Dişi sivrisinekler erkeklerle çiftleştikten sonra meşreplerine (biyolojik olarak türüne göre diyelim) göre en yakın omurgalı canlıyı –ki bu kimisine göre bir kanatlı, kimisine göre bir sürüngen, kimisine göre bir memeli canlı olur- bulup kan emmek için çıldırırlar. Erkekler zararsızdır. Zira biraz nektar suyu falan içip hakkın rahmetine kavuşurlar.

https://youtu.be/VwIqGbhq4T8

Yeni çiftleşmiş dişi bir sivrisinekten daha korkunç hiçbir şey yoktur dünyada! Kan emmek için çıldırır. Kan, içerdiği yüksek protein sayesinde yumurtaları olgunlaştırır ve işte bu döngü böyle devam eder. Hava yeterince sıcaksa ki bulunduğumuz bölgede böyle idi, yumurtaların açılıp ergin sivrisinek haline gelmesi 3-5 günün işidir. Yumurtaların açılma oranı da oldukça başarılıdır, yani %100ü açılır çoğu kez. Eğer kaba bir hesap yapacak olursak bir tek sivrisinekten iki hafta içinde yüzbinlerce (korkutmamak için milyonlarca demiyorum) yeni sinek katılır vızıltılı gecelerimize! Bu nedenle proje lansmanı için yapılan basın toplantısında böyle bir başlık kullanılmıştı ve gazete de basmıştı: “Bir bardak suda bir milyon sinek” !

Sivrisineklerin yaşamına sonra tekrar tekrar döneceğiz, zira sizleri bu doğa harikalarına dair bilgilerden mahrum etmek istemiyorum ;o))

Kendimi bayağı kutsanmış hissediyordum. Bütün gün doğanın içinde, fiziksel olarak zorlanarak, börtü böcekle uğraşıyor, benim gibi insanlardan oluşan bir ekiple çalışıyor, derya deniz bir konunun içinde yaşamı ve doğayı, bilimsel metodolojiyi, işbirliğini, paylaşmayı öğreniyordum. Daha ne isterdim? Ama galiba en önemlisi sorumluluk almayı ve gereklerini kayıtsız şartsız yerine getirmek kısmıydı. Araştırma ekibinin başındaki hocamız, sonraları yakın arkadaşım olacak Bülten Alten’e burada teşekkür etmek isterim. Bendeki zorluğa teşne karakteri görmüş olacak ki kaldığımız otelde kurduğumuz laboratuvarın ve bilgi-belge arşivinin sorumluluğunu bana verip, ekibe duyurdu. Gelen verilerin dijital ortama aktarılmasının koordinasyonu, laboratuvar deneyleri, arşivin tutulması işlerini yapmaya başladım bir süre sonra. En eski apple bilgisayarları hatırlar mısınız? 20lik tuğla gibiydiler. Verileri o bilgisayarlarda excelin atası olan bir programda tutuyorduk, floppy disklerde saklıyorduk.

Arşiv ve laboratuar sorumluluğu bildirisi (!)
Arşiv ve laboratuar sorumluluğu bildirisi (!)

Şu elektronik devrim ne aşamalardan geçti diye düşünüyorum ara sıra. Çocukken Milliyet Çocuk dergisi okurdum. Orada “gün gelecek insanlar sokakta telefonlarla konuşacaklar, Japonlar bunun üzerinde çalışıyor” gibisinden bir haber okumuştum zamanında. O sırada ne kadar da uzak gelmişti bu fikir. Şimdi kaçıncı cep telefonumu kullanıyorum sayısını unuttum. Nereden nereye geldik şu kısa sürede…

Yeni sorumluluklarımla beraber arazi mesaim biraz azaldı, otelin arkasındaki arsaya kurduğumuz deney havuzlarındaki gece sayımları ile ikame ettim arazi çalışmalarını. Bu havuzlarda araziden getirdiğimiz çeşitli boylardaki sivrisinek larvalarını çeşitli boydaki Gambusia affinis denilen Avustralya kökenli balıklara yediriyorduk. Bu balık özellikle sivrisinek larvalarını mideye indirmesiyle nam salmıştı. Akvaryumdan bildiğiniz lepistesin yabani akrabası aslında. Sudaki mücadelede yaygın olarak kullanılan bir tür. Hangi boy balık, hangi evredeki larvayı, günün hangi saatinde, ne kadar yiyor sorusunun cevabını bulmaya çalıştığımız deney çadırında sayım nöbetlerini koordine ediyordum.

Ve bir de geceleri Kapıkargın Köyü’nde kurulan cibinlikler ve ışık tuzaklarını ziyaretlerine katıldığım oluyordu arkadaşlarımla birlikte.

Cibinlikler ve ışık tuzakları, tıpkı sudan alınan örnekler gibi ergin sivrisineklerin tesbiti için kullanılıyor. Hem türleri hem de yoğun oldukları saatleri belirlemek için. Bunun için seçilen evlere bir ışık tuzağı asılıyor. Işık tuzağı, üzerinde ışık olan ve sinek geldiğinde içine alıp çıkarmayan bir kavanoz aslında. Buraya gelen sinekleri ve başka birçok böceği de çekiyor. Biz de saat başı alıp bakıyor, tür tesbiti yapıp bırakıyoruz. Ne böcekler geldi o tuzaklara tahmin edemezsiniz.

Cibinlik ise zavallım bir dananın üzerine kuruluyor. Saatte bir içeri giren sinekler yakalanıp sayılıyor. Deli işi anlayacağınız.

İşte böyle gelip geçiyordu günler….

Devam edecek…

61-Güneşin Aydemir

 

Güneşin Aydemir

[Yeşil Mutfak Denemeleri] Pancar Salatası – Sevin Turan Bettscheider

Bu yıl zamanımı değerlendirmek için çok güzel bir uğraş buldum. Kendi sebzelerimi yetiştirdiğim küçük bir tarlam var. Mayıs ayında başladım aslında. Çocukluk dönemimde tarlamız vardı, az çok birşeyler biliyordum ama yardım edecek bir annenin yanında olmaması işleri biraz zora soktu. Malum ilk hangisi yabani ot hangisi değil çok çözemediğimden, burda normalde yenilebilen ıspanak türlerinden bitkiyi (Gartenmelde- hayat süpürgesi) yabanı ot diye söktüm. Birkaç sıra olsa sorun değildi de, kolayca heryerde çıkan bir bitki olduğu için tarlanın hemen heryerinde vardı ve küçük bir tepe yığını çıktı sonunda. Neyse yavaş yavaş öğreniyorum.  Ama son 3 aydır tarlada çalışmak çok iyi geldi. Hele de şimdilerde aldığımız ürünleri yemeye başlayınca iyi ki başladım diyorum.

54

İlk başlayanlar için iyi olan tarafı tarlayı siz sürmüyorsunuz ve ana ekilmesi gereken tohumlarıda siz ekmiyorsunuz. Geriye ne kaldı diyebilirsiniz ama halen yapacak çok iş var. Sistem şöyle işliyor: Büyük bir alan var ve eğer organik tarım yapmak istiyorsanız 50 veya 100 m² lik alan için ödeme yapıyorsunuz. Sonradan elde ettiğiniz ürünleri düşününce çok uygun bir fiyat.  İsterseniz tek başınıza, isterseniz arkadaşlarınızla veya hiç tanımadığınız kişilerle iletişim kurup beraber çıkıyorsunuz yola. Tarlanız sizin verdiğiniz isimlerle yanyana ayrılmış durumda. Tarlalar arasında sadece bir ayak mesafesinde dar bir yol bulunuyor. Birde listemiz var ki bununla hangi kısma ne ekebiliriz onlar anlatılıyor.  Heryıl verim için sebzelerin yerleri değiştiriliyor. İlk tohum ekimini alanın sahipleri yapıyor.  Sizin sonradan gidip sulamanız ve yabani otları temizlemeniz gerekiyor bir ay içinde. Daha sonrada boş olan kısımlara istediğiniz sebzeleri ekebiliyorsunuz. Haziranın ortalarında marullar olmaya başlamıştı şimdi salatalık, kabak, marul, havuç, pancar ve maydonazları toplamaya başladık. Sebzeler çok lezzetli, sulu ve çok güzel kokuyorlar. Yaptığım yemeklerde daha da lezzetli oluyor tabi.

Geçen gün topladığım ürünlerden bir kaç fotoğraf paylaşıyorum.

51

 Salata için bütün malzemeler tarladan toplandı. Gelelim tarife…

Pancar Salatası

Malzemeler:

3 adet pancar

2 adet taze soğan

maydanoz

1 diş sarımsak

5 yemek kaşığı kolza tohumu yağı (veya zeytinyağı)

3 yemek kaşığı zeytinyağı

3 yemek kaşığı beyaz balsamik sirke (şarap sirkesi)

yarım tatlı kaşığı hardal

yarım tatlı kaşığı bal

150 gr beyaz peynir

ceviz

yeşil elma

tuz, karabiber

Yapılışı:

Bir kaba yağ, sirke, hardal,tuz, karabiber ve balı koyup karıştırın. Daha sonra içine ince doğranmış sarımsak,taze soğan ve maydanozu ekleyin.

52

Pancarları soyup küp küp doğrayın. Elma ve beyaz peyniride küp küp doğrayıp ceviz ile beraber bütün malzemeleri karıştırın.

53

Afiyet olsun …

 

55

 

Sevin Turan Bettscheider

greenandsweet.wordpress.com/

Son dönemin Yeşil Kitapları

Geleneksel Yapı Teknikleri: Doğal ve Ekolojik Yapı Rehberi

Kendi evini inşa etmek, büyülü ve çekici bir çağrı.

64Peki gerçekten mümkün mü? Çok yakın bir tarihe kadar, hepimiz yaşayacağımız evi kendi ellerimizle ve köy imecesi ile yapıyorduk; Çölde, kutuplarda, dağ başları, nehir kenarlarında ya da çok uzak adalarda. Bütün insanlığın coğrafyalarına özel tasarımları ve nesilden nesile aktardıkları bir bilgelikleri vardı. Taş seçimiden, ağaçların kesileceği mevsim hatta ay döngüsüne kadar, şimdi bakıldığında insanı hayrete düşüren bir teknik ve tasarımla. Üstelik bu yapılar binlerce yıla meydan okuyor. Betonun altmış yıllık ömrü, bunları sadece güldürüyor.

İster kendi elleriniz ve belirli bir dayanışma ağı içinde evinizi yapmaya karar verdiniz, isterseniz bir usta ile anlaşıp işe koyuldunuz. Gözünüz kör, kulağınız sağır ve elleriniz bağlı olmasın. Artık kendi evini, seçtiği malzemeden, iç tasarıma kadar profesyonellerin insafına bırakmaya razı olmayan bir bakış açısı egemen oluyor. Bunun Türkiye’deki örnekleri azımsanmayacak kadar arttı. Hem de ortaya çıkan yapılar, parmak ısırtıyor. Malzeme ile iklim arasındaki denge, araziye oturuş, deneysel çalışmalara verilen değer ve en önemlisi insanı içinde iyi hissettiren evler, hepsi mümkün.

Melih Aşanlı geleneksel sanatlar bilgilerinin üzerine, uzun yıllar çalıştığı restorasyon ve heykel tekniklerini de ekleyerek, kendisi gibi kırsala yerleşen veya yerleşmeye niyetli gönüllüler için muhteşem bir rehber kitap hazırladı. Arazi, toprak ve arazinin neresine evinizi oturtacağınızdan başlayarak, malzemeleri sınıflandırarak, temelden çatıya kadar evinizi inşa etmenizi yahut ustaları yönlendirmenizi sağlayacak kitabıyla hayranlık uyandırıyor. Melih Aşanlı belki de anlatmak istediklerinin özünü şöyle özetliyor;

“Suyun, toprağın, taşın, ağacın doğasını idrak etmek, algılamak en gerekli ilkeler. Malzemelere hükmetmeye çalışmadan da, sadece uyum sağlayarak ihtiyaçlarımızı karşılayabileceğimiz aslında eski olan güncel bir önerme ile ne isterseniz yapmakta özgürsünüz.”
Aslında bütün mesele de özgür olmak değil mi ?

Geleneksel Yapı Teknikleri: Doğal ve Ekolojik Yapı Rehberi
Melih Aşanlı
Yeni İnsan Yayınevi
2016

 

 

Çevre Terimlerinin Küçük Kitabı

63Çevre Terimlerinin Küçük Kitabı’nda çevreyle ilgili kilit öneme sahip 160’tan fazla terim açıklanıyor. Kıyı erozyonundan küresel ısınmaya, doğal afetlerden biyolojik yakıtlara kadar birçok farklı alanda sunulan açıklamalar gezegenimizdeki çevresel işleyişe ışık tutuyor. Bu kitapta cevap bulabileceğiniz sorulardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

•Küresel ısınmanın sebebi nedir?
•Sera etkisine sebep olan gazlar nelerdir?
•Sürdürülebilir kullanım ne demektir?
•Biyolojik çeşitlilik nedir?
•Geri dönüşüm neden önemlidir?

Alfabetik sırayla sunulan tüm bu kavramlar konuyu anlamaya yardımcı grafik ve görsellerle destekleniyor.

Çevre Terimlerinin Küçük Kitabı
Patrick Hook
Çeviren: Bahtiyar Kurt
Tübitak Yayınları
2016

 

Türkiye için Çevre Politikaları
62Mühendislik; Evrenimizde var olan doğal zenginlikleri ve enerji kaynaklarını, doğal, tarihi, kültürel ve estetik çevreye zarar vermeden, gelecek kuşakların gereksinimlerini de dikkate alarak, insanlığın yararına sunabilme sanatıdır.

Gerekli önlemlerin zamanında alınmaması, sorunun çözümünü her geçen gün daha da zorlaştıracaktır. Bu amaçla ayrılacak kaynaklar, toplumun refah ve mutluluğunu engelleyecektir.

Özellikle günümüzün gelişme sürecindeki ülkelerinin; bu türden yapacakları harcamalar tutarı, silahlanma amaçlı ayrılan kaynaklarla boy ölçüşebilecek duruma gelebilecek olması, konunun ne denli öneme haiz olduğunu göstermektedir.

Bu çalışmada, Çevre Sorunları genel bir bakış açısı ile incelenmiş, gerek ulusal gerekse uluslararası kaynaklı (nedenli) sorunun çözümü için; bilim ve teknolojideki olağanüstü gelişmeler ve ekonomilerin uluslararası araştırılması göz önünde tutularak, çağdaş çevre yaklaşım ve anlayışıyla, oluşturulabilecek strateji ve politikalara değinilmiştir. (Tanıtım Bülteninden)

Türkiye için Çevre Politikaları
Engin Algül
Pales Yayınları
2016

 

Derleyen: Barış Gençer Baykan

[Manzum Serzenişler] Kuyu

Aslında en önce barışla kalın… Ama sanat da olmazsa buralara nasıl düşersiniz ki?

Siz en iyisi yine sanatla ve barışla kalın…

(c) http://marvelcinematicuniverse.wikia.com/
(c) marvelcinematicuniverse.wikia.com

Kuyu

Bekliyorum
kelimelerin
düşmesini…
İçim
boş
kuytu
derin…

Yankılanıyor
duvarlarımda
dil yordamı
ilk kelamım…
Daha harcım bile
çakırkeyif
değil iken

Geleceğin gölgesi
üzerime
düşüyor…
Temsili korkular geçidi:
şimdiki zamanım.

İstemiyorum
diyorum
İSTEYECEKSİN
diyor
cemiyetin ulvi aklı;
hep bir adım önde,
hep bir o haklı…
Anlıyorum.
O kadar.

Birikiyor
dolunaylar
soluğum hala
sakin ama
ruhum
biraz tuzlu
tortulu ve
mahzun…

Toplum mu akil?
Ben mi cahil?
Çepeçevre
sorguluyorlar:
Gelenek bu…

bir doku gergin
bir doku rahat
gergin ki rahat
rahat ki gergin
gözlüyorum ki,
gözlerim yasak.

Çeperlerim
ısınıyor.

Kan deli
uyku içre.

Kelimeler haddine
nispet derdinde
veya başıboş…

*

Doldu artık!
Kapatmak istiyor ama yıkılıyorum.

Aklım bezgin.
Ruhum küskün.
Bedenim nemli
Akşamı bekliyorum.

Tuhaf.

Kadıköy 20.01
27.7.2016

Anadolu’da renk renk topluluk dokumak (2) – Emel Meriç

Önceki yazımda anlattığım gibi ben de kendi halinde bir ilmek gibi az gittim uz gittim, dereler tepeler aştım. Yollarda niyetler ektim, sonra çıktım yücesine dağların, olanı biteni, anı seyran eyledim. Dışarısı içime ayna oldu, gökyüzünde kırlangıçlar uçarken içimde sesler dolandı durdu.

“Kırlangıçlar uçuşuyor, bir topluluk oluşuyor”… Nasıl da umut dolu bir sesti bu ! Neredeydi bu topluluk, neydi, neye benzerdi? Tüm bu sorular zihnimde bulanıklık yaratırken yavaşlamaya yöneldim, dalga dalga yayılan bulanık soruların arkasına takılıp gitmektense kendi ihtiyacıma odaklandım. “Ben nasıl bir topluluğun içinde olmak istiyorum?”, “Neye, nelere ihtiyacım var?”  hayal etmeye ve hislerimi -sürüsünü arayan bir kurt gibi- izlemeye başladım. Duygularımın beni yönlendirmesine izin vermeye niyet ettim ve derken bir iç ses daha geldi:

Özü öze bağlayalım,
Sular gibi çağlayalım (*)

İşte bu !

Hayale düştüm, yola düştüm. (Fotoğrafı Kaz Dağları’nda çektim.)
Hayale düştüm, yola düştüm. (Fotoğrafı Kaz Dağları’nda çektim.)

Özden öze bağlar kurulabilen bir topluluk,

Can’dan can’a köprülerin kurulduğu bir topluluk,

Her bir bireyin özgürce,

Her bir bireyin özgün haliyle

Varolabildiği bir topluluk,

Yargılamaların uzağında renk renk yaratımla çağlayan bir topluluk,

Halden hale geçerken birbirini kollayan bir topluluk,

Duyulduğum, görüldüğüm, gözetildiğim, gönül gözü açık bir topluluk,

Rahat edemediğim duygularla savrulurken dingin eliyle dokunup bana güven veren bir topluluktu ihtiyacım olan.

Bir ağaç gibi tek ve hür

Bir orman gibi kardeşçesine (**)

yaşamayı iliklerime kadar hissedip deneyimleyebileceğim bir topluluktu hayaline düştüğüm.

Hayale düştüm, yola düştüm.

Şair de kulağıma fısıldadı:

Yol beraberinde yoldaşı da getirir. (***)

Yola düştüm, tepelerin ardında bir ev gördüm.
Yola düştüm, tepelerin ardında bir ev gördüm.

 

(*) Pir Sultan Abdal

(**) Nazım Hikmet Ran

(***) Oruç Aruoba

58-Emel-Meriç

 

Emel Meriç

yerkure.wordpress.com/