Ana Sayfa Blog Sayfa 3353

İnsanları birleştiren bir lezzet şöleni, coğrafyaları ayıran bir gıda fuarı

Terra Madre Salone del Gusto: İnsanları Birleştiren Bir Lezzet Şöleni, Coğrafyaları Ayıran Bir Gıda Fuarı

Yemek bir muhabbet vesilesidir, birleştiricidir. Yemek yerken çoğunlukla başka konular konuşulsa da aslında yemeğin kendisi de zengin bir muhabbet kaynağıdır. Lezzetlerden kültürel farklara, pişirme-saklama tekniklerinden bakterilere, toprak gaspından iklim değişikliğine uzanan pek çok meseleye açılır. Yemek yemek yaşamsal olduğu kadar politik bir faaliyettir. Slow Food’un kurucusu sosyolog Carlo Petrini şöyle der: “Yemek yemeyi seven ama çevre duyarlılığı olmayan biri naiftir, lezzetlerden (kültürden) tat alamayan bir ekolojist ise bedbahttır.”

32

 

Slow Food’un 30. yılı, 22-26 Eylül 2016 tarihlerinde İtalya’nın Torino şehrindeki Terra Madre Salone del Gusto etkinliği ile kutlandı. Bu, temel olarak bir gıda ve gastronomi şenliği idi. Dünyanın her tarafından üreticiler şehrin pek çok yerinde tezgâhlar açarak kendi ürünlerini tanıttı. Bunun yanında yine tüm şehre yayılmış yaklaşık 900 etkinlik düzenlendi: Yürüyüşler, konserler, fotoğraf sergileri, eş zamanlı pek çok forum ve konferans….

Terra Madre: Bir gıda ve gastronomi şenliği

Tahmin edileceği üzere bunların ancak küçük bir bölümüne katılabildim. Yine de gördüklerimi, duyduklarımı ve (bu festivale mahsus olarak) yediklerimi içtiklerimi anlatarak Slow Food izlenimlerimi paylaşmak istiyorum. Öncelikle mekânı zihninizde canlandırmam gerekiyor. Po nehri kıyısında oldukça büyük bir parkta kilometrelerce uzanan çadırlar ve tezgâhlar düşünün. Tezgâhlarda çeşit çeşit yiyecekler, tohumlar, broşürler, tadımlık numuneler var. Her yer insan kaynıyor.

22

İtalyanlar çoğunlukta, ama kulak kabartınca farklı pek çok lisan ve İngilizcenin bambaşka aksanları duyuluyor. Mekân kıtalara ve kendi içinde ülkelere göre ayrılmış. Güney Amerika’dan girip İtalya’dan çıkıyorsunuz. Afrika’yı dolaşırken yine İtalya’ya varıyorsunuz. Çadırların önemli bir bölümü (kesin oran verememekle birlikte yaklaşık dörtte üçü) İtalyan ürünlerine ve üreticilerine ayrılmış. Bu hususa tekrar geleceğim.

Tezgâhları gezmenin çeşitli usûlleri var. İlk gezdiğimde yanımda hoş sohbet bir Amerikalı olan Ansel vardı. Kendisi Culinary Backstreets isimli harika işin mimarı. Onunla daha ilk günden koyu bir sohbete koyulduk. Tezgâhları gezdik, birkaç ürün tattık, kabak çekirdeği yağına bayıldık. Ancak odak noktamız (en azından benimki) yaptığımız sohbetti. Geçtiğimiz yerler aklımda pek yer etmedi.

Ertesi günkü turumda ise karşıma Seferihisar’daki Doğa Okulu’ndan Derya ve Burak çıktı. Onların seyri, benim ve Ansel’inkinden bambaşkaydı. Bir kere her tezgâhta (doluymuş, sıkış tepişmiş demeden) duruyor, tek tek her ürünü inceliyorlardı. Bir iki ilgisiz sohbet açma denememin sonunda Burak beni kibarca uyardı. Kendi aramızdaki sohbete değil, tezgâhlara odaklanmamı tavsiye etti. Hakikaten bir süre sonra bambaşka bir tempoda, yavaşlayarak, hemen her üreticiyle konuşarak ve onlara ürettikleri lezzetlerin hikâyelerini anlattırarak dolaşmaya başladık. Bu sayede benim kendi tempomla normalde göremeyeceğim ayrıntılar öne çıktı. Örneğin fark etmeden geçeceğim bebek masası büyüklüğündeki bir balzamik sirke sergisi, üreticisiyle yaptığımız muhabbetin sonunda bizi üzüm çeşitlerinden İtalyan tarihine uzanan bir âleme götürdü. İki saatte belki 150 metrelik yol katedebildik. Ama bu esnada peynirin, reçelin, zeytinyağının, şıranın ve envai çeşit gıdanın her biri, başka tür bir muhabbet vesilesine dönüştü.

23

Birazdan bu duygusal tonu bozacak bazı eleştiriler de sunacağım; ancak yine de böyle bir festivalin ardından şunu kuvvetle hissettiğimi söyleyebilirim: Dünya, mono-kültür gıdaların dışında pek çok ürüne ev sahipliği yapıyor ve aramızda bu çeşitliliği üreten, bunlara kafa yoran muhteşem insanlar var. İnsanın dünyayı dönüştürme gücü, lezzet üretme konusundaki yaratıcılığı hakikaten muazzam. “Yavaş gıda” (Slow Food), endüstriyel, mono-kültür gıdalardan daha farklı prensiplerle üretiliyor. Örneğin bir peynirin olgunluğa ermesi aylar, hattâ seneler alabiliyor. İşin içinde sabır ve diğer canlılarla kurulan (keçiler, bakteriler…) işbirliği var. Günümüzün endüstriyel peynirleri gibi kimyasallarla yaşlandırılmayan, mayası hazır alınmayan peynirler bunlar.

Burada bir parantez açmak istiyorum. Türkiye’de peynir mayası üretimi neredeyse tamamen unutulmaya yüz tutmuş durumda. Ege köylerinde yaptığımız saha araştırması sırasında, kendi peynirini yapan üreticiler dahi mayayı dışardan aldıklarını söylediler. Mayanın nasıl üretildiğine dair hiçbir kayıt kalmamış. Dolayısıyla insan ve bakteriler arasındaki bir bağ kopmuş; yerine şirketler ve laboratuvarlar geçmiş. Bu değişimler, hem sermaye birikimini belli mecralarda toplamaya (üreticiden yatırımcıya doğru) hem de üreticiyi gıda kartellerine bağımlı kılmaya, onları denetim altına almaya yarıyor. Bu esnada dünyanın peynir çeşitliliği azalıyor, icatlar uzmanların (ve şirketlerin) tekeline geçiyor. Bir peynir bile, dünyanın gidişine dair pek çok hikâye anlatıyor.

24

Torino’da bu çeşitliliği koruyan (aslında koruyan yanlış kelime), sürekli yenileyen ve geliştiren insanlar görmek bana umut verdi. Yaptığım sohbetler, tanıştığım üreticiler şu dönemlerde hissettiğim karamsarlığı bir nebze olsun dağıtmaya yaradı. Dünyamın, Türkiye’nin dar siyasî iklimine kilitlenmiş olmasına hayıflandım. Güzel işlere bakarak aydınlanmak varken kötülük karşısında biz de kararıyoruz hissini paylaşan başkaları da vardır sanırım.

Hayatıma giren bir diğer güzellik, yanında kaldığım İtalyan aile oldu. Bizi otellere yerleştirmek yerine Torino civarında köylerde yaşayan ailelere teslim ettiler. Delegeler olarak ortak hissiyatımız, misafirperverliği ile övünen Türkiye halkının böyle uzun soluklu bir sabrı ve nezaketi kimseye gösteremeyeceği idi. Malûm, balık ve konuğun üç günde kokacağı söylenir Türkiye’de. Bize bunu hiç hissettirmediler. Hattâ bir gün köy meydanında kendi yaptıkları yiyeceklerle bize bir ziyafet sofrası hazırladılar.

25

Dil önemli bir engeldi. Onlar İngilizce, biz İtalyanca bilmiyorduk. Sokakta karşılaşsak hiç konuşamaz, devam ederdik. Ama mecbur kalıp da yüz yüze bakınca, yani yavaşlayıp birbirimize dönünce başka bir ilişki hasıl oldu. Daha ilk akşamdan tam tarif edemeyeceğim hareketler ve icat ettiğimiz birtakım seslerle üç saat konuşmayı başardık.

Terra Madre’nin diğer yüzü: Coğrafî ayrımları yeniden üreten bir gıda fuarı

Buraya kadar insanları birleştiren bir lezzet şöleninden bahsettim. Anlatabileceğim başka güzel karşılaşmalar da var. Ancak diğer yandan organizasyonun bambaşka bir yüzü daha vardı. O da bildiğimiz ayrımcı tasniflerin ve eşitsizliklerin bir şekilde mekâna sinmiş olmasından kaynaklanıyordu.

İç içe geçmiş ve tarihsel boyutları olan sorunlar gözüme battı. Bunlardan belki de ilk dikkatimi çeken fuar alanının tasarımıydı. Çadırların olduğu parka girer girmez, aklıma ister istemez 19. yüzyılda Avrupa başkentlerinde düzenlenen fuarlar geldi. Bu fuarlarda dünyanın geri kalanından getirilen nesneler, insanlar ve “ilginçlikler”, ırklara ve coğrafî bölgelere göre tasnif edilir, bir kültür geçidi olarak yan yana konur ve Avrupalıların seyir zevkine sunulurdu.

29

28

26

Böylelikle Avrupalılar, dünyanın geri kalanını gezmek zorunda kalmadan, imparatorluğun kendilerine bahşettiği bir ayrıcalıkla kısa bir dünya turuna çıkmış olurlardı. Bu aynı zamanda imparatorluğun heybetinin ve etki alanının ifşasıydı (Bu konudaki en iyi çalışmalardan biri için bkz. Bennett 1994).

Elbette ki Slow Food tümüyle kolonyal bir projedir demek abes olacaktır. Ancak lezzet coğrafyasının bu şekilde bölünmesi, gıdaların ve tezgâhların ulus devlet sınırlarına göre ayrılması, milliyetçilikle hesaplaşmadan bayrakların ferah feza sallanması ve en önemlisi yemeğin ulusal bir gurura devşirilecek şekilde sahiplenilmesi, 19. yüzyıl fuarlarının etkisinin henüz kaybolmadığını düşündürtüyor.

27

Başka türlü bir tasarım mümkün olamaz mıydı? Anadolu Meralarından Durukan ve Tangala Çiftliğinden Buket ile yaptığımız uzun muhabbetlerin birinde mekânı ürünlere göre bölmeyi düşündük mesela:  Nohut (veya nohudun akraba ürünleri) bir yerde, peynirler diğer yerde; insanlar karışık, ülke sınırları açık… Hem böylelikle farklı ülkelerdeki üreticilerin ürün üzerinden ortaklaşmaları; tarım teknikleri, saklama yöntemleri, pişirme usûlleri paylaşmaları mümkün olabilirdi. Diğer bir deyişle, insanın kurguladığı sınırları tahkim etmek yerine etkileşim ağını şöyle bir harmanlayacak yeni deneyler yapılabilirdi…

Ancak zannediyorum ki bu basit bir düzenleme sorunu değil, üst üste binmiş tarihsel hiyerarşilerin bir sonucu. Gittiğimiz bu etkinlik, pek cömert olmayan bir değerlendirmeyle İtalyan gıda ürünlerinin katma değerinin arttırılması girişimi olarak da görülebilir. Üstelik bu tümüyle yanlış bir değerlendirme olmaz. Başta yazdığım gibi, bu gurme şenliği İtalya’da, İtalyan ürünlerinin ağırlığının çok yoğun hissedildiği bir ortamda gerçekleşti. Belediye, şehir sakinleri, devlet ve AB kurumları bu etkinliği destekledi. Bu tarz festivaller, üç liralık bir ürünün piyasa değerini beşe çıkarmaya yarayan bir tür teşvik olarak düşünülebilir. Dahası, bu yolla İtalya (bilhassa Torino ve çevresi) kendini gurme yemeklerin ve lezzetin merkezi olarak konumlandırma imkânı yakaladı. Bu iki husus ilk anda bir sorun olarak gözükmeyebilir. Ancak Slow Food’un kulağa ilk anda evrensel gelen ilkelerinin, pratikte rekabet hâlindeki bölgeler ve kârı belli yerlere doğru yönlendirme çabasından azade olmadığını hatırlamakta fayda var.

Bu hususu biraz açayım:

Avrupa’nın dünyanın geri kalanını tahakküm altına alması ve güneşin batmadığı imparatorluklar kurması, aslında temel olarak bir mekânsal dönüşüm hikâyesidir. Var olan daha küçük ölçekli ağlar (finans, gıda, hammadde, kültürel üretim…) kırılmış, ilişkiler Avrupa’dan geçecek şekilde bir daha tasarlanmıştır. Bu elbette ki tek seferde gerçekleşmemiş, tümüyle başarıya ermemiştir. Ancak Adıyaman’da bir çiftçinin tarlasını ekerken İngiliz şirketinden mazot, Alman şirketinden ziraî ilaç, Amerikan şirketinden tohum alması, tam da ağların belli merkezlerden geçecek şekilde yeniden tasarlanması ile ortaya çıkar. Kendi kendine yeterli alternatif ağların hem merkeze aktardığı kâr azdır hem de denetlenmesi zordur.

Bu anlattığım sadece Batı yayılmacılığına has bir durum değil. Evvelki imparatorluklar ve bugünün ulus devletleri de benzer politikalarla iş görmüş/görüyor. Belli yerlere doğru akışların düzenlenmesi, bir mekânın (örneğin İtalya’nın) gıda üretim ağlarının merkezine geçmeye çalışması aslında bir tür paylaşım savaşı. Bu paylaşımın katmerli bir geçmişi ve pek çok tezahürü var. Bilginin yahut kültürel üretimin dahi ancak belli dillerde dolaşıma girdikten sonra muteber sayılması, benzer bir mekân-iktidar kurulumunun sonucu. Örneğin Hint akademisyenleri ancak Batı tedrisatından geçerlerse ve Batı dillerinde eser yazarlarsa Türkiye’de okunabiliyorlar. Konu Osmanlı-Hint ilişkileri olsa dahi, iki mekânın birleşmesi için Batı’daki bilgi ağlarının, kurumların, kavramların kat edilmesi gerekiyor. Alternatif ağlar daha az kıymet görüyor.

Bu anlamda Torino’da düzenlenen etkinlik de bir merkez yaratma, ağ kurma faaliyeti olarak görülebilir. Binlerce insanı bir yerde toplayabilmek, herkesi ziyadesiyle doyuracak şölen sofraları kurabilmek, şehirde güven tesis etmek, alım gücü yüksek bir pazar sunabilmek ister istemez belli bir tarihsel birikimin üstüne oturuyor. Böyle bir ortam beş değil, elli çiftliğin yaşamasına imkân tanıyor. Dolayısıyla ilkeler evrensel dahi olsa, mekânlar arasındaki eşitsizlikler pratikte eski eşitsizliklerin üstüne oturuyor. Böyle bakınca karşımıza coğrafî ayrımları yeniden üreten bir gıda fuarı çıkıyor.

Tam da o yüzden her yerde Slow Food toplantıları düzenlemek, yani bu işi İtalya’nın ve Avrupa’nın tekelinden tümüyle çıkarmak oldukça zor. İmkânsız değil, ama zor; zira Batılı devletler hâlâ görünen ve görünmeyen (festivaller gibi) teşviklerle, ama her durumda diğer ülkelerin yarışamayacağı büyük destekler vererek üretim ağlarını kendilerine yönlendirmeye devam ediyorlar. Yine de adım adım alternatifleri çoğaltmak, Batı’ya tümden sırt dönmemek; ama her türden tekeli (bilgi, gıda, şenlik…) zorlayacak alternatifler bulmak, yani daha azla daha çok yapmak önümüzdeki en büyük imtihan. Bunu yaparken belli ki iktidarın merkezileşmediği örgütlenme usûlleri üstüne kafa yormak gerekiyor.

Toparlamak gerekirse, Slow Food tek bir “şey” değil. Başına “kötü” yahut “iyi” gibi bir sıfat ekleyip 20 yıla ve on binlerce insana karşı tek bir pozisyon belirlemek, anlamlı bir çıkış noktası sağlamıyor. Eleştirel düşünce, hüküm verip burun kıvırmak için değil; yeniyi aramak, hegemonik ağlar karşısında marjinal sesleri kuvvetlendirmek için gerekli. Bunun için de iktidar ilişkilerinin önce en ince ayrıntısına kadar etüt edilmesi gerekiyor. Bu yazıyı böyle bir gayeyle yazdım.

Ancak tekrar ediyorum, bu etkinliğin içinde pek çok marjinal ses de duydum. (Marjinal derken, endüstriyel üretimin çeperinde duran, başka türlü ağlar kurmaya yeltenen/cüret eden insanlar, gruplar…) Üstelik konferansın beni en çok heyecanlandıran forumlarından bahsetmeye fırsat bulamadım. Bakteriler ve fermantasyonla ilgili bir forumdan uzun süredir hissetmediğim bir keyifle ve heyecanla ayrıldım. Keçi, kekik, zeytin ve çam ormanları arasındaki döngüden yaşam-ölüm mevzularına uzanan bir muhabbetin tadı damağımda kaldı. Bunları başka bir yazıda anlatmak umarım mümkün olur.

REFERANS VERİLEN ESER:

Bennett, Tony (1994) The Exhibitonary Complex. Culture/Power/History: A Reader in Contemporary Social Theory kitabında. Nicholas B. Dirks, Geoff Eley, and Sherry B. Ortner, (der.), Princeton University Press.

30-ozan-zeybek

 

Sezai Ozan Zeybek

ozanoyunbozan.blogspot.com.tr/

Kalandar Soğuğu 89. Akademi Ödüllerinde aday gösterildi

Daha önce 22 kez Oscar’a aday gösteren Türkiye sadece 2011’ de Nuri Bilge Ceylan’ ın Bir Zamanlar Anadolu filmiyle ilk dokuz film arasına girebilmişti. Türkiye bu kez Kalandar Soğuğu ile En İyi Yabancı Film dalında Oscar aday adayı olacak.

Kalandar Soğuğu
Kalandar Soğuğu

Tokyo Uluslararası Film Festivali’ nde yönetmen Mustafa Kara’ ya En İyi Yönetmen Ödülünü getiren filmin senaryosunu Bilal Sert ve Mustafa Kara birlikte yazmışlar.

Kalandar Soğuğu 35. İstanbul Altın Lale Film Festivali’nde ulusal yarışmada En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Görüntü Yönetmeni ve En İyi Kurgu ödüllerini aldı. 2015 Antalya Film Festivali’ nde En İyi Erkek Oyuncu–Uluslararası Yarışma (H. Şişman), En İyi Müzik, Jüri Özel Ödülü, En İyi Kadın Oyuncu–Ulusal Yarışma (N. Yeşilaraz) ödüllerini alan film 2016 İstanbul Film Festivali’ nde de En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu (Haydar Şişman), En İyi Görüntü Yönetmeni ve En İyi Kurgu ödülleriyle ödüllendirildi.

69

Yönetmenin kendi köyü olan Karadeniz’ in Maçka, Kuştul- Şimşir köyünde çekimleri tamamlanan filmde kimi tiyatro kökenli, çoğu ilk kez kamera karşısına geçen oyuncular rol almış. Kalandar Soğuğu kendini ispat etme, mesaj verme kaygısı gütmeyen bir film. Diyaloğun çok az olduğu uzun sessiz sekanslarla sakince akıp giden filmde nineden çocuklara bütün oyuncular mekânın gerçekliğini hissettiren bir oyunculuk sergilemişler.

https://youtu.be/uNWiMsw9sKo

Yönetmen Mustafa Kara bir söyleşide “gücünü gerçeklikten alan bir film yapmak istedim” diyordu ve bence bu gerçekliği beyazperdeye hakkını vererek aktarmış. Başrolde Karadeniz’ in büyüleyici, masalsı atmosferi var. Yönetmen, bu atmosferde insanın kentte-kırda, hangi coğrafyada yaşarsa yaşasın, binlerce yıldan beri neredeyse hiç değişmeyen kadim yazgısını; hemen yanı başındaki insana kendini anlatamama, anlaşılamama meselesini, ideallerinin peşinde giden, tutunamayan bir adamın, Mehmet’ in hikâyesiyle izleyene hissettirebilmiş; Doğu Karadeniz’ in yabanıl doğasında, taşra yoksunluğunu-yoksulluğunu bol acılı bir drama dönüştürmeden, gerçeklikten koparmadan filme aktarmış.

Sisler içerisindeki Karadeniz’in bir dağ köyünde, küçük ailesiyle yaşayan Mehmet, cahilliğin gölgesinde bir yandan geçimini birkaç hayvanla sağlamaya çalışırken alacaklıların kapıda beklediği borç içindeki ailesini düze çıkarmak için dağın en tepesinde büyük bir tutkuyla altın arayacak kadar hayalperest biri. Çabaları artık gitgide umutsuzluğa dönüşürken, aldığı yeni bir haber Mehmet’i Artvin’de gerçekleştirilecek olan boğa güreşlerine sürükler.

Filmden bir sahne
Filmden bir sahne

…İnsanın ve doğanın derinliklerine inerek, oradaki esrarlı şiirsel ortaklığı görünür kılmaya çalışan film bazen ıssız doğanın ortasında yalnızlığın, yoksulluğun yakıcı atmosferine dokunuyor bazen de nefis bir pastoral senfoni sunuyor seyirciye…

Maçka’ nın çılgın yeşiline yağan yağmurun gölgesinde, yanan ateşin başında toplanıp ninenin anlattığı hikâyeleri dinleme anındaki düşsel dünya ile dışarıda yağan yağmur altındaki yoksulluk gerçeğinin içiçe hali beni bir an için çocukluğumun elektrik ışığından yoksun gaz lambalı uzun, soğuk gecelerine götürdü.

Yönetmen Mustafa Kara ve film ekibi Karadeniz' de
Yönetmen Mustafa Kara ve film ekibi Karadeniz’ de

Hollywood sineması tarzı, ticari şansı olan popcorn filmlerin çok rahat salon bulabildiği günümüz Türkiye’ sinde Kalandar Soğuğu da salon problemi yaşıyor. Mustafa Kara’ nın Türkiye sineması için umut vaat eden bir yönetmene dönüştüğü ikinci filmi olan, sıradan bir yaşam mücadelesi gibi görünen bir hikâyenin arka planında, dokunaklı bir hayatın, inceden inceye örülen bir mücadelenin ve doğa, insan, hayvan ilişkisinin naif bir portresi çizildiği yaklaşık iki buçuk saatlik Kalandar Fırtınası 16 Eylül’ de sınırlı sayıda kopyayla gösterime girebildi.

Şansı ve gişesi bol, yolu açık olsun.

 

Haber: Ercüment Gürçay

(Yeşil Gazete)

Fransız Kültür Merkezi’nde, ‘Nedim Gürsel’in edebiyatta 50. yılı’ kutlaması

İlk yazıları ortaokul yıllarında, 1966’ da, Vedat Günyol’ un çıkardığı, çağdaş edebiyat akımlarından örneklerle düşünce yazılarına yer veren Yeni Ufuklar Dergisi’ nde yayımlanan Nedim Gürsel yarım asırlık yazarlık hayatında Türk ve Dünya edebiyatının önemli kalemlerinden biri oldu.

52

Edebiyatın farklı türlerinde 40 kitabı olan Nedim Gürsel 20 dilde okunan bir yazar. 2004 yılında Fransa Hükümeti Edebiyat Şövalyesi Nişanı ile ödüllendirilen Gürsel’in birçok ulusal ve uluslararası ödüllerinin yanı sıra Fransa, Almanya, İtalya ve Türkiye gibi pek çok ülkede hakkında incelemeler ve doktora tezleri yapıldı, belgeseller çekildi. Ömrünün önemli bir kısmını Paris’te geçiren Gürsel, Türkiye ve Fransa arasında köprü kuran kültür insanlarından biri.

Nedim Gürsel’in edebiyatta 50. Yılı, 3 Ekim’ de İstanbul Fransız Kültür Merkezi’ nde düzenlenecek bir konferans ile kutlanacak. Moderatörlüğünü Ahmet Soysal’ ın yapacağı konferansta gazeteci Marc Semo ve yayıncı Denis Guillaume, Nedim Gürsel’in eserleri hakkında söyleşecekler.

Söyleşi öncesinde oyuncu Fehmi Karaarslan Nedim Gürsel eserlerinden bazı bölümler okuyacak.

Konferansın ardından imza seansı ve yazarın da katılacağı bir kokteyl düzenlenecek.

51

Bu söyleşiye paralel olarak, Fransız Kültür Merkezi, 23 Eylül- 3 Ekim tarihleri arasında Bistrot Français’de Nedim Gürsel’in eserlerinden oluşan bir sergi düzenleyecek.

Katılım için kaydın zorunlu olduğu etkinliğe katılmak için bu link altındaki formu doldurmanız gerekiyor.

 

Haber: Ercüment Gürçay

(Yeşil Gazete)

İlhan Erşahin bu akşam Babylon’da

İlhan Erşahin’in ses getiren projesi İstanbul Sessions, 1 Ekim Cumartesi günü yeniden Babylon sahnesinde!

İlhan Erşahin
İlhan Erşahin

İsveç’ te doğan Erşahin 16 yaşında ilk kez tenor saksafonu eline alıyor. 20’li yaşlarda New York şehrinde müzik kariyerini sürdürmeye karar veriyor ve Berklee’ den aldığı bir bursla Amerika öyküsü başlıyor. Berklee Müzik Okulu’ndaki eğitiminden sonra İtalyan usta Joe Lavano ile çalışmalarına başlayan sanatçı, ardından Wallace Rooney, Jeff Williams, Cameron Brown, Victor Lewis, Eddie Henderson ve Valery Ponomarev gibi ünlü isimlerle sahneyi paylaşarak kariyerine devam ediyor. Berklee Müzik Okulu’ndan bu yana, New York’un rekabet ortamında inandığı müziği adına çabalarını sürdüren sanatçı, bugün verdiği çabanın ürünlerini topluyor.

İlhan Erşahin’in Türkiye’de sahneye ilk adım atışı, tatil için Bodrum’a geldiği ve izleyici olarak bulunduğu bir caz kulübünde oluyor. Sahneye çıkıyor ve Nüket Ruacan, İmer Demirer, Tuna Ötenel ve Nezih Yeşilnil’ e eşlik ediyor. Sonraki yıllarda İstanbul’ da gerçekleştirilen birçok caz festivalinde ve caz kulüplerinde sahne almaya devam ediyor.

Ilhan-Ersahin-Istanbul-Sessions
Ilhan-Ersahin-Istanbul-Sessions

İlhan Erşahin, tesadüfi bir buluşmanın ardından 2008’ de Alp Ersönmez (bas), Turgut Alp Bekoğlu (davul) ve İzzet Kızıl (vurmalı çalgılar)) ile birlikte kurdukları İlhan Erşahin’s İstanbul Sessions ile bugüne kadar Türkiye’nin ve Avrupa’nın en saygın festivallerinden Brezilya’ya, New York Summer Stage’e kadar pek çok önemli sahnede performans verdi. Usta Fransız trompetçi Erik Truffaz’ın da konuk olduğu ilk albümünü 2009’da yayınlayan İlhan Erşahin ve ekibi, karşımıza son olarak 2012’de ikinci albümleri Night Rider ile çıktı. İlhan Erşahin’s İstanbul Sessions, şu an üçüncü albümleri üzerinde çalışıyor.

Müzik otoritelerince saksafon çalış tekniği ile Sonny Rollins ve Joe Henderson gibi usta müzisyenlerle kıyaslanan Erşahin kendisini bu tür benzetmelerle sınırlandırmadan, sürekli bir yaratıcılığın peşinde Türk geleneksel motiflerinden funk müziğine kadar çeşitli ezgilerden esinlenerek New York- İstanbul hattında müzik yapmaya devam ediyor.

Ilhan-Ersahin-Istanbul-Sessions
Ilhan-Ersahin-Istanbul-Sessions

Bir söyleşide vurguladığı gibi “…artık kötü kültür ve kötü yemekle özdeşleşen, dev bir alışveriş merkezine dönüşen – değişen çehresinden…” hiç hoşnut olmasa da, sanatın halen yaşayabildiği, yeni müziklerin sunulduğu, hayatın her köşesinden insanların bir araya gelip yeni oluşumlar başlattığı Beyoğlu’ nun enerjisinden kopamıyor ve yolu her seferinde yeniden Beyoğlu’ na düşüyor ve yıllardan beri olduğu gibi beraberinde yine “iyi enerji, sevgi ve bolca müzik” getiriyor.

İlhan Erşahin’s İstanbul Sessions, 1 Ekim’ de saat 22.30’ da bir kez daha Beyoğlu’ da Babylon sahnesinde, İstanbul’ un elektrik ruhunu caz, rock ve dans müziğinin ögelerini de kullanarak kendi tarzında yorumlayacaklar.

 

Haber: Ercüment Gürçay

(Yeşil Gazete)

Nehirlerle birlikte geleceğimiz de yok oluyor

Nehirlerde yaşanan toplu balık ölümlerine her geçen gün bir yenisi daha ekleniyor. İklim değişikliğine bağlı olarak yağışların azalmasıyla su seviyesinin düşmesi; akarsu yataklarında yoğun yapılaşma; nehir havzalarında kurulmuş işletmelerin denetimlerin az olduğu dönemlerde arıtma sistemlerini masraftan kısmak için kapatması, sayısı her geçen gün artan maden ve taş ocaklarının faaliyetleri; baraj ve HES inşaatlarının neden olduğu hafriyat ve çimento benzeri atıkların birikmesi gibi nedenlerle nehirlerin kirlilik yükü zaman zaman kendilerini yenileme kapasitesinin üstüne çıkıyor.

Böyle durumlarda zaten var olan kirlilik artıp, görünür hale geliyor. Kamuoyu kirlilik meselesinden ancak ve ancak toplu balık ölümleri gibi ani ve çarpıcı olaylar meydana geldiğinde haberdar oluyor. Unutmayalım ki toplu balık ölümleri sadece bir türün popülasyonunu değil, nehir ekosistemlerini ve halk sağlığını da ilgilendiren bir meseledir.

Aman masraf olmasın! Peki ya ekolojik maliyet?

Geçtiğimiz ay Mersin’in Tarsus ilçesinde Seyhan Nehri’nin denize döküldüğü kesimde milyonlarca ölü balık sahile vurdu. Bu durum bir ay içinde dördüncü kez yaşanıyordu. Üstelik son dört aydır benzer olaylar sıklıkla tekrarlanmıştı. Olup bitenin nedeni Adana’daki bir atık su arıtma tesisinin çalıştırılmamış olmasıydı.

17
Mersin’de toplu balık olumleri

Aylardır cereyan eden balık ölümlerine rağmen bir şey yapmayan yetkililerin ilgisizliğinden bıkan vatandaşlar kendi ceplerinden ödedikleri parayla su tahlilleri yaptırmış, Adana’daki bu arıtma tesisinden sözüm ona arıtılmış olarak nehre verilen suyun dokunulmayacak kadar kirli olduğunu belgelemişlerdi. Felaket göz göre göre gelmiş, milyonlarca kefal masraftan kısmak uğruna görevini yapmayan bir arıtma tesisinin kurbanı olmuştu.

Maalesef bu olay münferit değildi. Benzeri olaylar geçen sene tam da bu zamanlarda Gediz Nehri’nde de yaşanmıştı. Gediz Nehri’nin Manisa Ovası’ndan geçen kısmında da toplu balık ölümleri olmuş; yayın ve sazan ölüleri kıyıya vururken, nehrin üstünü balçık tabakası kaplamıştı.

Gediz'de toplu balik olumleri
Gediz’de toplu balik olumleri

İç Batı Anadolu’dan geçip İzmir’in Foça İlçesi’nden denize dökülen Gediz, öylesine büyük bir kirlilik yükü taşıyordu ki daha önceden de defalarca toplu balık ölümlerine sahne olmuştu. Fakat bu sefer mevcut kirlilik 9 günlük bayram tatilinde daha da artmıştı. Çünkü tatilde denetleme olmamasını fırsat bilen bazı işletmeler, masraf olmasın diye arıtma sistemlerini çalıştırmamış, yağışların azlığı nedeniyle su seviyesi de düşünce nehirdeki kirlilik oranı kritik düzeyi aşmış ve tonlarca balığı öldürmüştü.

Türkiye’de nehirler açık atık kanallarına döndü

2016 yılının son aylarına yaklaşırken, nehirlerimizin kirlilik bilançosuna baktığımızda acı bir tabloyla karşılaşıyoruz. Sadece yazın Türkiye’nin dört bir yanında büyük toplu balık ölümleri yaşandı.

Ağustos sonlarında Sivas’tan doğup Karadeniz’e dökülen Türkiye’nin en uzun nehri olan Kızılırmak’ın şehir merkezi yakınındaki bölümünde tonlarca balık telef oldu. Civardaki çimento ve diğer sanayi fabrikaları nehri başından itibaren kirletirken, Kızılırmak geçtiği yerlerden aldığı zehri denize ulaşana kadar taşımaya hala devam ediyor.

Aynı ay içinde Bolu’nun Mengen ilçesinde bulunan Gökçesu deresinde de kirlilik nedeniyle toplu balık ölümleri yaşandı. Hatta dere simsiyah bir renk aldı. Kaçak avcılıkta kullanılan kirecin bu felaketin yaşanmasında önemli bir etken olduğu ortaya çıktı.

Ağustosun ilk haftalarında da Bartın Irmağı’nda hemen her sene olduğu gibi tonlarca balık öldü. Maalesef Kurucaşile ve Amasra Belediyeleri hariç Bartın Belediyesi de dahil olmak üzere tüm belediyelerin atıksularını arıtmaya tabi tutmadan ırmağa ve yan kollarına verdiği saptandı.

Temmuz ayında ise Balıkesir’in Altıeylül ilçesinde Üzümcü Çayı’nda yine binlerce balık öldü. Aslında bu durum son otuz senedir her yıl yaşanıyordu. Çevredeki Organize Sanayi Bölgesi’nden ve çay kenarındaki diğer işletmelerden suya zehirli atık bırakılmaya devam ettiği sürece de yaşanmaya devam edecek.

Haziranda ise Antalya’nın Serik ilçesindeki Köprüçay’daki balık ölümleri gündeme geldi. Köprüçay bir bölümü Köprülü Kanyon Milli Parkı sınırları içinde bulunan ve sadece bir kaç yıl öncesine kadar yılda 1 milyon ziyaretçiyi ağırlayan Türkiye’nin en önemli rafting merkeziydi. Şimdilerdeyse yüzmek, balık tutmak ve buradan tutulan balıkların yenmesi bile yasak. Zira nehrin ana kaynağı üzerinde inşa edilen Kasımlar Barajı ve HES projesi çayı kirletiyor. HES inşaatında kullanılan patlayıcılar, nehre dökülen betonlar, hafriyatlar ve diğer ağır metaller suda kolayca çözünemediklerinden dipte birikime neden olarak pek çok su canlısının üzerinde zehirli bir battaniye etkisinde bulunup, yaşama engel oluyor.

Türkiye’de 2015 sonu itibariyle sistemdeki toplam HES sayısının 564’e ulaştığını hesaba katarsak, nehirlerin nasıl bir baraj ve HES taarruzuna maruz kaldığı ortada.

Dünyanın nehirleri de kirli akıyor

Kirlenen nehirler bir tek Türkiye’nin değil, dünyanın da sorunu. Yerküredeki akarsuların yarısından fazlası ciddi oranda kirlenmiş durumda. Üstelik nehir kirliliği sadece gelişmekte olan yoksul ülkelerin sorunu da değil. Dünyanın en kirli on nehri listesinde Cuyahoga ve Missipi nehirleriyle ABD ve Ürdün Nehri’yle İsrail gibi zengin ülkeler de var.

Eylül’ün ilk haftasında Rusya’nın Daldykan Nehri’nin sularının tamamen kırmızı renkte aktığını belgeleyen fotoğrafları hatırlayalım. Nehir dünyanın toplam nikel rezervinin %40’ını bulunduran bu yerden geçerken daha önceki senelerde de defalarca toplu balık ölümlerine mekân olmuş, sorumlunun nikel üreticileri olduğu ortaya çıkmıştı.

Daldykan Nehri bir kez dada kan kırmızısı akıyor
Daldykan Nehri bir kez dada kan kırmızısı akıyor

Yine de geçen bunca zamana rağmen gereken önlemler alınmadı. Sadece 2016 yılında Mayıs ayına kadar Şili, Brezilya, Bolivya ve Kolombiya başta olmak üzere pek çok ülkede tonlarca balığın telef olduğu yüzlerce olay meydana geldi.

Kırmızı akmaya başlayan Daldykan nehrinden bir görüntü daha
Kırmızı akmaya başlayan Daldykan nehrinden bir görüntü daha

Maalesef iklim değişikliğiyle birlikte aşırılaşan iklim olayları gerek kuraklık gerekse sel olarak kendini gösterdikçe kirliliğin etkileri de artmaya devam edecek. Nehirleri fosseptik ve kimyasal zehir kanallarına dönüşmüş dünyanın sadece balıkları değil, insanları da ölüyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre yılda 3,4 milyon insan kirli su kaynaklı hastalıklardan hayatını kaybediyor. Gelişmekte olan ülkelerde hastalıkların %80’i kirli su kullanımından kaynaklanıyor.

Ne yapılmalı?

Ancak bu karanlık tablo değiştirilemez değil. Devletin öncelikle tatlısu havzalarında 300 metre kapsamı içinde olan her türlü yapılaşmayı engellemesi, var olanları da ortadan kaldırılması gerek.

Ayrıca akarsuları enerjinin hammaddesi olarak kabul edip kilometre başına HES kuran, gerek inşaat sırasında hafriyat, çimento ve dinamit gibi atıklarla nehirleri doldurup kirleten, gerekse HES kurulduktan sonra nehirlerin suyunu kesip kurutan mevcut yanlış uygulamalara son verilmeli. Bunca gereksiz enerji projesi yerine enerji tasarrufu ve verimliliği üzerine kafa yoran projeler hayata geçirilmeli.

Bunun dışında akarsu yataklarından inşaatlarda kullanmak üzere taş ve kum çekilmesi gibi nehir ekosistemlerini yok eden faaliyetlere de son verilmeli. Kömürlü termik santralleri, taş ve maden ocakları gibi ağır sanayi tesislerinin ve kentlerin atıksularını arıtmadan nehirlere vermesinin önüne geçilmeli.

Tüm bunları asli görevi toplumu ve doğayı korumak olan devletten talep etmek en temel yaşam hakkımızdır.

21-akgun-ilhan

 

Akgün İlhan

Tayland Kamboçya sınırında polis ile vize pazarlığı – Hülya Tosun

 

Gezgin Hülya Tosun, 2015’in son günlerinde başlayıp 2016’yı da kapsayan 2 aylık bir dönemdeTayland ve Kamboçya‘yı ziyaret etti. Tosun’un uzakdoğu seyahati ile ilgili notlarını tefrika halinde sizinle paylaşacağız.

Yazı dizisini bu link üzerinden takip edebilirsiniz

***

İtinayla, kararlılıkla ve bilinçli bir şekilde Kamboçya Polisi ile kapışılır!

Tayland’ta –şimdilik- son günüm. Bugün Ayutthaya’dan Bangkok’a geçip ertesi gün de Siem Reap’e geçeceğim, çok kararlıyım. Son bir araştırma için –aynı zamanda ilk – bilgisayarımı açtım, baktım bir mesaj; “Hülya selam. Kamboçya’ya da gelecek misin? Aylardır yoldayım ve neredeyse hiç Türkçe konuşmadım. Gelirsen rotanın bir kısmını birlikte yapalım mı?”

Seyahatle ilgili bloglarından birinde gönderimi gören bir Türk gezgin. “Aslında yarın geçiyorum Kamboçya’ya nerdesin?”

Benim son durağım olacağını düşündüğüm Sihanoukville’deymiş. Yukarıdan aşağıya gideceğime aşağıdan yukarıya olur dedim, tamam. Sonraki yarım saat içerisinde sağ olsun, hangi sınırdan geçmem gerektiğini, hangi sınır şehrine gitmem gerektiğini, oraya gece otobüsü olduğunu vs öğrendi yazdı bana.

Bangkok Otobüs terminaline vardım. “Trat’a gece otobüsü” dedim. “Var” dediler. Harika!
“Kaçta varır?”
“Gece üçte”
“Neeee!”

 

Gecenin üçünde bilmediğim bir sınır şehrinde olmaya hiç niyetim yok. Daha erken gidip sabah sınır açılana kadar orada kalmak en mantıklısı. Nasıl olsa otobüste de vardır birileri. İki Alman yol arkadaşımdan biraz da buruk ayrılıp atladım otobüse.

Otobüste hiç turist yok. Sadece Tayland’lılar. Tamam sorun değil diyorum. O sırada buluşacağım yol arkadaşım bana watsapp’tan gideceğim şehirde bir hostelin adresini veriyor.

56

Otobüs pek ağır aksak ilerliyor. Haritadan sürekli kontrol ediyorum ama saat onda orada olmamıza imkan yok. Biraz tedirginim. Otobüsteki Tayland’lı kızlardan birine gidiyorum; “İngilizce biliyor musun?” “Biraz” diyor. Şöföre söyler misin, inince benim otellerin olduğu yere gitmem lazım.

On beş dakika muavinle konuşuyorlar ama İngilizcesi öyle az ki bana hiçbir şey anlatamıyor. Bu iş böyle olmayacak. Kızdan rica ediyorum, muavinle telefonumu öne gönderip şarj etmesi için. En azından inince internetim olsun.

Saat 11’de Trat’a indiğimizde internet marifetiyle biliyorum ki otel 2,5 km uzakta. Taylandlılar bir dakika içerisinde çil yavrusu gibi dağılıyor. Normalde yürüyebilirim ama şehir ölmüş gibi, korkarım. Taksi yok, sadece bir tuktuk. Merkeze ne kadar diyorum 100 Baht diyor. Olmaz 50 Baht. Sanki çok seçeneğim varmış gibi blöf yapıyorum, kabul etmeyince de istasyon içinde dolanıyorum ama bir gözüm de tuktukçuda. Bir giderse yandım!

60 Baht’a el sıkışıp hostelin ismini söylüyorum. (Aslında bütün işinin her gün elli kere o hostele gitmek olduğunu sonradan fark edeceğim.)

54

Şehir hemen hemen ölmüş. Yolda bir iki bar açık, içinde de 3-4 turist. Hostele vardık, kapı duvar. Zili çal gelirler deyip gidiyor tuktukçu. O kapı bir açılmazsa yandım. 3 kez zili çaldığım süre bana yarım saat. Neyse ki bir teyze çıkıp geliyor sonunda da derin bir nefes alıyorum. Bu gece de başımda bir çatı var, şükür yarabbim.

58

Hosteli buldum ya, son bir cesaret çıkıp market de buluyorum, yoksa öleceğim açlıktan.

Ertesi gün, aynı otelden farklı millet ve yaşlardan 7-8 kişi minibüsle varıyoruz sınıra. Yolun başında soruyorum kimlerin vizeye ihtiyacı var? Herkesin.

61

“Biliyorsunuz değil mi vize sadece 30 dolar ve bunlar hep düdüklüyor.”

“Biliyoruz, elimizden geleni yapacağız.” Diyorlar.

Haydi gazamız mübarek olsun öyleyse!

59

Kamboçya sınırına geçince ilk önce elli tane adam sarıyor etrafımızı, işinizi halledelim ayağına bedava olan formları parayla satmakla kalmayıp vize ücretini de şişirecekler.  İçerden formu olması gerektiği gibi ücretsiz alıp biraz ağırdan dolduruyorum ki etrafta ne olup bitiyor gözlemleyebileyim.

Formlar doldurulduktan sonra herkes tek tek ya da ikişerli olarak 4-5 polisin oturduğu odaya alınıyor. 30 dolarımı diğer paralardan ayırıp içeri giriyorum. Pasaportumu, fotoğrafımı formu ve 30 doları uzatıyorum. “Hayır baht vereceksin.” Diyor polis. Girmeye çalıştığım ülke Kamboçya, vize ücreti dolar, o benden Tayland bahtı istiyor. “Hayır dolar vereceğim.” Diyorum. “Baht vereceksin.” “Hayır.” “Çık dışarıya.” “Niye çıkıyorum canım, evraklarım tam, param var, niye çıkıyorum.” “Çık dışarıya, orda bekle.” “Niye bekliyorum, vizemi verin.”

Aynı cümleleri birkaç kez tekrarladıktan sonra, 5 dakika bekle diyorlar ve kapının önündeyim. 3-4 dakika sonra yine dalıyorum içeriye, elimde 30 dolar, pasaportum, fotoğrafım.

(Sınırda dönenler ile ilgili halihazırda birkaç gezgin arkadaşım uyarmıştı. Öyle çok gözü kara olduğumdan falan değil yani. Sınıra gelmeden birkaç dakika önce de Tuğçe’nin –rotasız seyyah- sınır geçişi yazısını okumuştum. Dik durun demiş Tuğçe, dik duracağım)

Bu kez hiç konuşmadan, önüme resmi gibi görünen bir kağıt uzatıyor, imzalı mimzalı. Üzerinde vize ücreti 30, işlem ücreti 7 dolar yazıyor.

“Hayır efendim ben konsoloslukla konuştum benim ücretim 30 dolar.”

Nuh diyor peygamber demiyorlar. Aynı diyaloglar ve yine çık dışarıya.

“Niye çıkıyorum arkadaşım çıkmıycam, konsolosluğu arayacağım.”

Ne konsolosluğun telini bilirim ne de nasıl arayacağımı tabii.

“Çık dışarıda ara.”

“İşlem ücreti nedir arkadaşım bir açıkla hele.”

Konuşmuyorlar. Kararlılar, sertler ama agresif değiller. Kararlıyım ama agresif değilim.

“Niye çıkıyorum, benim sıram ve vize ücretim her şeyim tam.”

Bangkokta bir kez tren bileti alırken fena kazıklanmıştım, aynı şeyi bir daha yapmaya hiç niyetim yok. Birkaç kez kovulduktan sonra tekrar dışarıda geçirilen bir beş dakika ve tekrar içeriye giriyorum.

55

Pasaportumu, fotoğrafımı ve 30 doları uzatıyorum, sanki sabahtan beri tartışan biz değilmişiz gibi paşa paşa veriyorlar vizemi.

Karadan geçerken sınırı, öyle çıkıp gitmiyorsun. Herkesi ortada bir büfede topluyorlar. Aynı yerde yemek yapan civciv besleyen sanki hayatı boyunca oradaki barakadan dışarıya çıkmamış teyzeler çoluk çocuk var. Ne iş hiç anlamadım. Diğerlerinin gezginlerin yanına gittiğimde soruyorlar, “ne oldu?.”

60

Üç kez kovulduktan sonra 30 dolar. O zaman anlıyorum ki aynı dönemde sınırdan geçen 20-30 kişi birden 45 dolar karşılığı baht ödemiş. Çıkınca benim yumurtlamamla paçayı 37 dolardan paçayı kurtaran bir çifti saymazsak.

Kamboçya’ya ve Sihanukville’e işte böyle hoş(!) geldim.

Üç günlük tembelliği ve oyun oynamayı hak ettim gibi geldi bana

Hülya’nın gezi yazılarını Ruhu Bohçada Gezen blogundan ve aynı adlı facebook sayfasından takip edebilirsiniz

57

 

Hülya Tosun

 

[Yeşil Mutfak Denemeleri] Vişneli Crumbel Tart – Sevin Turan Bettscheider

Geçenlerde söylediğim gibi bugün vişneli tart günü ve yazıma tarçının evi saran mis kokusu eşlinde başlıyorum.

43

Biliyorum vişne mevsimi değil ama vişneyi çok seven biri olarak mevsimini bekleyecek kadar sabırlı değilim ve hazır üründe kullanmak istemiyorum. Bundan bir önceki yazıda vişneyi kışında kullanmak için konserve yöntemini kullandığımı söylemiştim.

Bu tartı bu akşam eşimin ailesini ziyarete giderken götüreceğim? Yani şimdilik dilimlemiyorum. Dilimlendikten sonra ki halini yarın sizlerle paylaşabilirim. Geçelim tarife ….

Malzemeler :

Tart kalıbım 28 cm büyüklüğünde

Tart hamuru için :

350 gr un

200 gr tereyağı

120 gr şeker

1 adet yumurta

1 çay kaşığı kabartma tozu

vanilya çubuğu

Üst hamuru için:

Kalan hamura

50 gr tereyağ

1 yemek kaşığı şeker

8 yemek kaşığı un

1 çay kaşığı tarçın

İç malzemesi için :

1 kavanoz vişne konservesi (700 l)

50 gr nişasta

3 yemek kaşığı şeker

1 vanilya çubuğu

Yapılışı:

1.Hamuru için; yumurta, tereyağı ve şekeri birazcık yoğurup unu ve kabartma tozunuda ilave ediyoruz ve yoğurmaya devam ediyoruz. Makinede yoğuruyorsanız kancaya dolanmaya başladığında hamur hazır hale gelmiş demektir. Elde yoğuruyorsanız hamur elinizde toplanmaya başladığında yuvarlak hale getirip kenara alın.

35

2. Tart kalıbını yağlayın. Not: Tart kalıbının tabanına yağlı kağıtta koyabilirsiniz. Eğer tart kalının üstünde dilimlemek isterseniz kalıba zarar da vermemiş olursunuz.Hamuru merdane yardımıyla açıyoruz ve kalıbın üstüne yerleştiriyoruz. Merdane yardımıyla fazlalıkları kesiyoruz ve kenarlarını parmağınızla bastırarak şekil veriyoruz.

36

3.Bu işlemden sonra kenarda fazlalık kalacaktır.Benim tart kalıbımın orta kısmı havada kenar kısımları aşağıda kalıyor o yüzden hamuru yüksek bırakmama gerek kalmıyor. Benim için çok kullanışlı değil çünkü tartı kalıptan çıkarmak biraz zor oluyor.Belki aşağıdaki resimde kalıbın nasıl olduğunu görebilirsiniz. Eğer sizin kalıbınızın tabanı düz ise birazcık kenarlardan  hamuru yüksek bırakabilirsiniz ama fazla bırakmayın.Bu arada kalan hamuru kenarda tutun çünkü üstü için kullanacağız. Fırını 180 dereceye ayarlıyoruz.

37

4.Not : Sosu için benim elimde 700 gr lık kavanozda vişne (suyu ile beraber) konservesi vardı. Vişne suyu yaklaşık 300 lt çıktı. Üzerine 200 gr su ekledim. 3-4 yemek kaşığı şekeri 50 gr nişasta ile karıştırıyoruz. Not:( Şekeri yine damak tadına göre. Ben vişnenin ekşiliğini sevdiğim için 3 yemek kaşığı şeker koyuyorum.) İçine bir miktar (5-6 yemek kaşığı) elimizde olan vişne suyundan ekleyip çırpma teliyle nişastanın açılmasını sağlıyoruz. Diğer tarafta 500 gr vişne suyunu kaynatıyoruz. Açmış olduğumuz nişastalı karışımı çırpa teliyle karıştırarak yavaş yavaş ekliyoruz. Birkaç dakika kaynatıp kenara soğuması için alıyoruz.  Daha sonra içine vişneleri ekliyoruz.

3839

5.Tartın üst kısmı için 50 gr tereyağını 1 yemek kaşığı şekerle karıştırıyoruz. Kalan tart hamurunun içine bu karışımı, 1 dolu çay kaşığı tarçını ve 8 yemek kaşığı unu ekleyip yoğurmaya devam ediyoruz.Ufalayabileceğiniz bir hamur kıvamına geliyor.

6.Tart hamurunun içine yaptığımız sosun hepsini koyuyoruz. Üstüne de hazırladığımız crumble yayıyoruz.

4041

7.180 derecede önceden ısıtılmış fırında 40-45 dk pişiriyoruz.  Ben çırpılmış krema ile servis yapıyorum. Afiyet olsun…

42-sevin-turan

 

Sevin Turan Bettscheider

greenandsweet.wordpress.com/

Kazdağlarındaki alabalık ölümlerinin nedeni: Koçero Deresi’ne elektrik verilmesi

Çanakkale’nin Bayramiç İlçesi sınırlarında kalan Kazdağları’nın Dalaksuyu Mevkii Koçero Deresi’ndeki doğal kırmızı benekli alabalık ölümlerinin, büyük ölçüde, aküyle elektrik verilerek gerçekleştirildiği belirlendi.

Anadolu Alabalığı (Salmo Macrostigma)
Anadolu Alabalığı (Salmo Macrostigma)

Konuya dair araştırmalarını “Kaz Dağları Koçero Deresi Alabalık Ölümleri ile İlgili Alan Çalışması” başlıklı 5 sayfalık bir rapor halinde yayımlayan Bandırma 17 Eylül Üniversitesi Denizcilik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Sarı, ticari değeri olmayan küçük balıkların, toplanmadığı için derede kaldığını belirtti.

İncelemelerinde ilginç bulgulara rastlayan Sarı, balık avlayanların suya aküyle elektrik vererek, balıkları telef ettiklerini saptadı. Sarı yetkilileri de uyarıp önlem alınmasını istediği bir yazılı açıklama da yaptı. Prof. Dr. Sarı, yaptığı yazılı açıklamada şunları belirtti:

35
Alabalık ölümlerine dair araştırmanın yapıldığı bölge

“Alanda gözlenen ölümlerin yeni gerçekleştiği, yavru ve küçük balıkların tamamen öldüğü, 20 santim civarında boya sahip balıklardan bazıların can çekiştiği görülmüştür. Balıkların kasılarak öldüğü, renklerinin siyahlaştığı ve ölümlerin daha çok küçük balıkları etkilediği gözlenmiştir. Ya da büyük balıklar toplandığı için ortamda sadece küçük balıklar kalmış olabilir.

Ölü balıkların gözlendiği alanda, bu alanın üst ve alt kısımlarında yapılan deneysel avcılıkta canlı kalmış olan balıklar yakalanmıştır. Daha sonra tekrar dereye salınan bu balıklarda, herhangi bir etkilenme gözlenmemiştir. Elde edilen bulgular ışığında balık ölümlerinin görüldüğü lokasyonda halen canlı balıkların görülmesi, ölümlerin kimyasal kökenli maddelerden kaynaklanmadığını, daha çok aşırı elektrik yüküne bağlı olarak gerçekleşmiş olacağı düşüncesini akla getirmektedir.

Araştırmayı Bandırma 17 Eylül Üniversitesi Denizcilik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Sarı gerçekleştirdi
Araştırmayı Bandırma 17 Eylül Üniversitesi Denizcilik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Sarı gerçekleştirdi

Bizim alana ulaşmamızla birlikte alandan ayrılan araçta bulunan kişi ya da kişilerin suya araç aküsü kullanarak elektrik vermiş olma ihtimalleri çok güçlüdür. Sadece 250-300 metrelik bir alanda balık ölümlerinin birikmesi, bu alanın alt ve üst kesimlerinde canlı balıklara rastlanılması ölümlerin aşırı elektrikten kaynaklanmış olma ihtimalini güçlendirmektedir. Alandan toplanan ölü balıkların daha çok küçük balıklardan ibaret olması, elektrik verildikten sonra büyük balıkların toplanarak alındığını, geriye pazar değeri olmayan küçük balıkların kaldığını düşündürmektedir.”

Prof Dr. Mustafa Sarı, balık ölümlerinin önlenebilmesi için, yöneticilerin harekete geçmesi gerektiğini belirterek, yetkilileri göreve çağırdı. Denetimlerde rastlanılan kaçak avcıların cezalandırılmaları gerektiğini söyleyen Sarı, “Bu cezaların duyuruları yapılmalıdır. Alanın en yakın yerleşim yerine yaklaşık 30 kilometre uzaklıkta olması müdahaleyi güçleştirmektedir. Bu durumda yerel halkta alabalığın korunmasına ilişkin hassasiyet geliştirilmelidir ve bu amaçla tarafımızdan geliştirilecek eğitim materyalleri kullanılarak köylerde sohbet toplantıları organize edilmesi faydalı olacaktır. Alabalığın ekolojik önemi ve bilinirliğinin artırılması için yerel ve ulusal medya ile işbirliği yapılmalı, ayrıca afiş, broşür, web sayfası gibi çeşitli tanıtım materyalleri geliştirilmelidir. Özellikle çevreyle ilgilenen sivil toplum kuruluşları ile ortak hareket edilmelidir” dedi.

Prof. Dr. Mustafa Sarı’nın Kaz Dağları Koçero Deresi Alabalık Ölümleri ile İlgili Alan Çalışması raporuna kazdağı_alabalık_raporu dosyası üzerinden erişim mümkün.

 

(Yeşil Gazete, DHA)

EPDK verilerine güneş enerjisinde kurulu güç Temmuz’da 600 mw’a dayandı

Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) 2016 yılı Temmuz Ayı Elektrik Sektörü Raporu’nu yayınladı. EPDK verilerine göre kurulu güçte Konya, ihtiyaç fazlası elektrik satışında Kayseri ilk sırada yer alıyor

Rapordaki verilere göre Türkiye’nin lisanssız elektrik üretim gücü Temmuz ayı sonu itibari ile 674,82 MW seviyesine ulaşmış durumda.

Bu gücün 582,04 MW’lık bölümünü fotovoltaik, 1,22 MW’lık bölümünü ise yoğunlaştırılmış güneş enerjisi santralleri oluşturdu.

34

Verilere göre Konya kurulu güç bakımından, Kayseri ise üretilen ihtiyaç fazlası elektriğin satışı bakımından lider oldu.

Rapordaki verilere göre kurulu güç sıralamasında Konya 121,204 MW ile ilk sırada yer alırken, Kayseri 86,815 MW ile ikinci sırada yer aldı. Ankara ise 43,136 MW’lık güç ile üçüncü sırada yer alıyor.

Temmuz ayında lisanssız güneş enerjisi santrallerinde ihtiyaç fazlası olarak 126.721,68 Megavat-saat elektrik üretimi gerçekleşerek, dağıtım şirketlerine satıldı.

Bu işlemde Kayseri’deki santrallerin payı yüzde 17,90, Konya’daki santrallerin payı ise yüzde 17,89 oldu.

 

(Solar.ist)

Kılıçdaroğlu’ndan Cumhurbaşkanına Lozan tepkisi

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Lozan Barış Anlaşması’nın zafer olarak değerlendirilmesini eleştirmesine tepki gösterdi, “Düşman ülkelerin devlet başkanları bile, bağımsız bir ülke olmamızı mümkün kılan Lozan’ı bu denli aşağılamayı düşünmemişlerdir” dedi.

26

Sosyal medya hesabından açıklama yapan Kılıçdaroğlu, “O dönemdeki düşman ülkelerin devlet başkanları bile, bağımsız bir ülke olmamızı mümkün kılan Lozan’ı bu denli aşağılamayı düşünmemişlerdir!” ifadesini kullandı.

Kılıçdaroğlu, twitter hesabından yaptığı açıklamada, “Osmanlı’nın imzalamak zorunda kaldığı Sevr Antlaşması yerine imzalanan Lozan Antlaşması, Türk Kurtuluş Savaşı’nın taçlandırılmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı’nın, devletin kuruluşunda büyük katkısı olan bir antlaşmayı zafer olarak görmemesi kabul edilemez!” ifadelei kullandı.

“Lozan Antlaşması ile Türk milleti, bağımsız ve onurlu bir devlet kurma imkanı kazandı. Lozan’ın en büyük zaferi Türkiye Cumhuriyeti’dir” diyen CHP lideri, “Bu asil millet Lozan zaferine giden yolda gözünü kırpmadan canını feda etmeseydi, şimdi senin Cumhurbaşkanı olduğun bir ülke de olmayacaktı O dönemdeki düşman ülkelerin devlet başkanları bile, bağımsız bir ülke olmamızı mümkün kılan Lozan’ı bu denli aşağılamayı düşünmemişlerdir!” sözleriyle Erdoğan’ı eleştirdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, bugünkü konuşmasında “1920’de Sevr’i gösterdiler, 1923’te bizi Lozan’a iknâ ettiler. Birileri de Lozan’ı ‘zafer’ diye yutturmaya çalıştı. Her şey ortada” demişti.

 

(Al Jazeera Türk)