Ana Sayfa Blog Sayfa 3352

Çukurova Ekolojik Yaşam İnisiyatifi’nden ‘Gerçek – Adil Gıda Söyleşileri ve Atölyeleri’

Adana’da 1 – 8 Ekim tarihleri arasında Çukurova Ekolojik Yaşam İnisiyatifi (ÇEYİ) tarafından “Gerçek & Adil Gıda Söyleşileri ve Atölyeleri” düzenleniyor.

18

Go Adana’nın organize ettiği Food and Music Fest kapsamında düzenlenen atölyelerde haftasonu gerçekleşen atölyeleri kaçırmış olsanız da hala geç kalmış sayılmazsınız.

İşte bu haftanın programı

17

5 Ekim Çarşamba 18:30‘da, Tülay Dinçer, Merve Biztatar ve Serdar İskit‘in kolaylaştırıcılığında Julia&Julia’da “Evde Ekmek Yapımı Atölyesi” var.

6 Ekim Perşembe 19:00′da ise Adanalı ekolojistler Batı İzmir Topluluk Destekli Tarım ya da daha bilinen adı ile BİTOT’dan Mehmet Gürmen’i ağırlayacak. Gürmen, Seyhan Belediyesi Yaşar Kemal Kültür Merkezi’nde Sema Orhan İskit ve Filiz Çömez Polat kolaylaştırıcılığında, “Gerçek ve Adil Gıda’ya ulaşımda Gıda Toplulukları” konusunda bilgilerini paylaşma imkanı bulacak.

7 Ekim Cuma 19:00’da Seyhan Belediyesi Yaşar Kemal Kültür Merkezi’nde Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği Başkanı İlhan Koçulu‘nun sunumu ile “Gıda Üretim Süreçlerinde Sürdürülebilir Yaklaşım” söyleşisinin moderatörleri ise Fatih Kaya ve Zeynep Sanlıer Tansuğ.

“Gerçek & Adil Gıda Atölye ve Söyleşileri”nin son günü 8 Ekim Cumartesi Adana iki ayrı etkinliğe sahne olacak. 13:00’de Zeynep Sanler Tansuğ ve Semih Türer‘in kolaylaştırıcılığında Turşu Kurulması Atölyesi var.

Aynı gün 16:00‘da ise son etkinlik ise Seyhan Belediyesi Yaşar Kemal Kültür Merkezi‘nde gerçekleşecek “Gıdada Öncelik Güvenliğin mi, Adaletin mi?” söyleşisi olacak. Serdar İskit ve Rıza Dinçer’in kolaylaştırıcılığında gerçekleşecek söyleşiyi ise Slow Food Fikir sahibi Damaklar’daki görevlerini devrettiğini geçtiğimiz günlerde açıklayan Defne Koryürek gerçekleştiriyor.

Gerçek & Adil Gıda Söyleşileri ve Atölyeleri ile ilgili detay bilgi ve son dakika gelişmeleri hakkında facebook etkinlik sayfası üzerinden bilgi alabilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)

 

,

‘Esmiyor’un ikinci bölümünde konu ‘İklim Adaleti’

İklim Değişikliğinin nedenleri ve sonuçlarının masaya yatırıldığı “Esmiyor” programının ikinci bölümü bugün (3 Ekim 2016) 16:00’da Medyascope.tv‘de yayınlanıyor.

15
‘Esmiyor’u Elif Gündüzyeli Karataş (solda) ve Cansın Leylim Ilgaz hazırlayıp sunuyor

Her Pazartesi Medyascope.tv’de 16:00 – 16:30 arasında canlı olarak yayınlanan “Esmiyor” programını hazırlayan ve sunan iklim aktivistleri Eif Gündüyeli Karataş ve Cansın Leylim Ilgaz program fikrinin kendi aralarında gerçekleşen sohbetler sırasında olgunlaştığını ve nihayet geçtiğimiz hafta (26 Eylül 2016) ilk programı gerçekleştirdiklerini ifade ediyor.

Kaçırmış olanlar için “Esmiyor” programının canlı yayının hemen ardından sosyal medya mecralarından da -bizim hemen yukarıda ilk bölümüne verdiğimiz gibi- paylaşıldığını da anımsatalım.

“Esmiyor”u ilk etapta 6 bölüm olarak planladıklarını ifade eden 350.org’tan Cansın Leylim Ilgaz, program içeriğini “Her bölüm farklı konuklarımız olacak. Konunun uzmanlarıya herkesin anlayabileceği şekilde iklim değişikliğine dair konuları konuşacağız” şeklinde özetliyor.

İklim aktivistliğini ve iklim için harekete geçmeye yönelik tüm çalışmaları hayatlarının sonuna kadar sürecek bir kampanya olarak nitelendiren Ilgaz, program özelinde amaçlarının ise ” İklim değişikliğinin gezegen üstündeki tüm canlıların en önemli meselesi olduğunu hafif bir dille anlamaya çalışacağız” diyerek ifade ediyor.

İkinci bölümde konu: İklim Adaleti

Bugün yayınlacak ikinci programın ana konusu ise, “İklim Adaleti” olarak belirlendi. “İklim değişikliği sadece kutup ayılarını mı etkiliyor?” başlıklı ikinci bölümün konuğu ise bağımsız araştırmacı/akademisyen Bengi Akbulut.

“Esmiyor”un ilk bölümünde yer verilen konular ise şöyle: Gezegenin gelmiş geçmiş en sıcak ayı Ağustos 2016, Paris İklim Antlamasının iklim zirvesinin ardından ülke parlamentolarınca da kabul edilmeye başlandı, Hollanda Parlamentosu’nun aldığı kömürlü termik santrallerin kullanılmasına son verilmesi kararı, ABD’nin Kuzey Dakota bölgesinde yapılmak istenen petrol boru hattına karşı yerel aktivistlerce başlatılan ve kısa sürede tüm ülkeye hatta Kanada’ya kadar yayılarak kısmen başarıya ulaşan eylemler ve Bill McKibben‘in geçtiğimiz günlerde Yeşil Gazete’de de yer verdiğimiz “İklim aritmetiğini yeniden hesaplamak” başlıklı makalesi.

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

 

Hindistan’da kömür madeni karşıtı eyleme polis saldırısı: 6 ölü, 40 yaralı

Hindistan’ın Hazaribagh şehrinde orman alanının kömür madenciliği için alınmasının üstüne düzenlenen protestoda, polis eylemcilere ateş açtı. 6 kişi hayatını yitirdi, 40 kişi ise yaralı.

Eylemde, NTPC’nin (Ulusal Termal Enerji Şirketi Ltd) kömür madenleri için toprak satın alması protesto ediliyordu.

22

 350 Türkiye’deki habere göre 15 Eylül’den bu yana bölgede nöbet tutan köylüler, NTPC’nin kanuni olarak toprak alımı için gereken onayı alıp almadığının araştırılması talebiyle yeni bir protestoya başlamıştı.

Binden fazla köylünün uyuduğu eylem alanında, beş polis taburu ile Hızlı Eylem Gücü’nün 1 Ekim sabahı görevlendirildiğini söyleyen Ekta Parishan Koalisyonu’ndan Birendra Kumar, ‘Sabah 4’te, polis NTPC’nin ağır iş makinelerinin yolunu açmak için eylemcilerin alanı boşaltmasını istedi. Eylemciler direnince, polis grubun başında oturan kadınları saçlarınsan sürüklemeye başladı.’ dedi.

‘Kadınların şiddete uğradığı bilgisinin yakınlardaki köylere gitmesiyle daha fazla köylü alana koştu. Kalabalığı dağıtmak için polis biber gazı kullandı. Biber gazı kalabalığı dağıtmaya yetmeyince polis eylemcilere ateş açtı. 3 kişi olay yerinde hayatını kaybetti, 40’tan fazla kişi yaralandı.’

Yaralı olarak hastaneye kaldırılanlardan 3’ünün daha hayatını yitirmesi ile ölü sayısı 6’ya çıktı. Bölgede NTPC’ye öfke büyüyor

Proje için toprak alımına 2004 yılında başlandı, fakat Asya’nın en büyük kömür blokları olduğu iddia edilen söz konusu madenlerde oldukça yavaş bir süreç işledi. Tarımsal olarak oldukça zengin olan ve senede 3 defa mahsul hasadı yaparak köylülere istihdam sağlayan bölgenin yerlileri ve çiftçileri topraklarının alınmasına karşı çıktı.

 

(350 Türkiye.org, Wire)

 

Hindistan Paris İklim Anlaşması’nı onaylayan 62. ülke oldu

Paris İklim Anlaşması’nı onaylayan ülkeler arasına Hindistan da katıldı.

Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekreterliğinden yapılan açıklamaya göre bu gelişme ile birlikte anlaşmayı onaylayan ülke sayısı 62’ye, bu ülkelerin küresel sera gazı emisyonlarındaki toplam payı yüzde 51,89’a yükselmiş oldu.

Views Around The NTPC Ltd. Badarpur Coal Plant As World's Worst Air Spurs Clean Up

Anlaşma Hindistan Parlamentosu tarafından ülkenin bağımsızlık lideri olan Mahatma Gandi’nin doğumgününde onaylandı.

Hindistan’ın küresel sera gazı emisyonlarındaki payı yüzde 4,1 düzeyinde bulunuyor.

Geçen yıl Paris’te 195 ülke yönetiminin imza attığı anlaşmanın yürürlüğe girmesi için küresel emisyonların yüzde 55’inden sorumlu 55 ülkenin parlamentosu tarafından onaylanması gerekiyor.

Avrupa Komisyonu tarafından 30 Eylül 2016 Cuma günü düzenlenen olağanüstü toplantıda da Avrupa Birliği’nin ilgili bakanları anlaşmayı onaylamışlardı.

Komisyonun kararının resmi olarak geçerlilik kazanması için ise Avrupa Parlamentosu tarafından onaylanması gerekiyor.

Avrupa Birliği ülkelerinin küresel sera gazı emisyonlarındaki payı yüzde 12,4 düzeyinde bulunuyor.

Türkiye’den henüz ses yok

Anlaşmayı şimdiye kadar aralarında Türkiye’nin de olduğu 191 ülke yönetimi imzalamış durumda.Anlaşmanın TBMM tarafından onaylanıp onaylanmayacağına dair herhangi bir resmi açıklama yapılmış değil.

 

(Yeşil Ekonomi)

Bir nüfus yapısını değiştirme operasyonu olarak savaş – Akdoğan Özkan

Akdoğan Özkan’ın yazısı www.t24.com.tr sitesinden alındı

Eskiden, çok eskiden savaşlar çoğunlukla düz arazilerde “meydan muharebesi” olarak yaşanır, güçlünün er meydanında ortaya çıkması hedeflenirmiş. “Çoluk çocuk içinde muharebe yapılması asker için her tür fenalığı doğurur” şeklinde bir düşünce tüm taraflara hâkim olduğundan savaşların mümkün mertebe meskun mahallerden uzakta gerçekleştirilme sine gayret edilirmiş.

Hatta bundan yaklaşık 140 yıl önce yaşanan Osmanlı-Rus Harbi’nde Erzurum müftüsü ile ulemanın “savaş meskun mahallerde yapılmasın” diye Aziziye istihkamlarındak i Osmanlı kumandanına dilekçe yazdığı ve askerin de bu duyarlılığı paylaştığı söylenir.

Neden?

Çünkü… Düşünülmüştü ki… “İstihkâmlardan sapacak gülleler şehirdeki evlerin içinde patlayabilir, hedef gözeterek şehre atılanlar da Erzurum’da taş üstünde taş bırakmayabilirdi . Ayrıca çoluk çocuğun, hasta ve zayıfların siper alacak yerleri yoktu. Bir de zaten ahlakı bozulan asker şehre dağılır da yağmacılığa koyulur ve ırza sataşmaya cesaret ederlerse, önlerini kim alabilirdi?”

Bu “fenalıklar” gözetildiğinden harpler de buna uygun şekilde yaşanırdı. Daha önce de bu köşede bahsetmiştim. 93 Rus Harbi sırasında Anadolu Ordu-yı Hümâyûn-u Mühimme Başkâtibi görevinde bulunan Mehmet Arif Bey’in kaleme aldığı Başımıza Gelenler (1903) kitabı, sadece İmparatorluğun Doğu Anadolu cephesindeki dramatik bozgununu sebepleriyle aktarması bakımından değil, savaşın meskun mahallerde yapılmasının olası sakıncalarını içeren sivil ve askeri bazı belgelere yer vermesi bakımından da önemlidir.

Ancak 20. yüzyıl bu gerçeği yerle bir etti. Ve bugün tarihin bu gerçeğe uymayan en kanlı savaşlarından birini yaşıyoruz. Savaş büyük ölçüde meskun mahallerde yaşanıyor. Evler, okullar, hastaneler, ibadethaneler… Hepsi birer savaş mevziisi. Bunun nedeni, savaşan kimi tarafların kendisini, gayrinizami harp, yani gerilla savaşı vermek zorunda hissetmesi değil. Savaş lordlarının politik hedeflerine böylesi daha uygun geldiği için muharebeler buralarda cereyan ediyor.

Malum, çağımızın bütün savaşlarında olduğu gibi, bu savaşta da politik hedefler elbette temel belirleyici oluyor, askeri hedefler bu politik hedeflere ulaşmak üzere tayin ediliyor Ancak bu askeri hedefler yürürlükteyken, bakıyorsunuz, savaşın politik hedefleriyle alakası yokmuş gibi duran katliamlar, kitlesel göçler olabiliyor.

Oysa bunların hepsi savaş alanlarından çok önce kurmay harekat planlarında belirleniyor. Amaç çoğu kez bir bölgenin demografisini değiştirmek, etnik yapısını politik hedeflerle uyumlu hale gelecek şekilde “temizlemek” oluyor.

Tarihin en kirli savaşlarından biri olan Suriye Savaşı’nda da durum bu. Özellikle savaşa komşu ülkelerin sınır hatlarında yer alan köylere, kasabalara ve şehirlere bu trajediden çok büyük bir pay düşüyor. Bazen amaç bir bölgeden Ezidileri silmek olabiliyor. Bazen bir üçüncü taraf sırf bir bölgedeki Hıristiyan nüfusun sınırından silindiğini görmek için kılını kıpırdatmıyor, ya da işgalci güce toprağını açarak ya da silah vererek gizli bir destek sunuyor. Bazen Kürt’ü, Türk’ü, Arap’ıyla 3 gün öncesine kadar bir arada huzur içinde yaşayan bir toplulukta unsurlardan biri komşusunu katletmek için gelen bir yabancıya gözünü kırpmadan destek verebiliyor.

İnsanlar kendilerini haberdar dahi olmadıkları makrohedeflerin kurbanı haline getirecek vahşice seçimler yapabiliyor (ve bunu milliyetlerinin ya da inançlarının gereği) gibi algılayabiliyorl ar.

Oysa o makrohedeflerin belirleyicileri bu manzara karşısında kenarda ellerini ovuşturuyor. Çünkü savaş sona erdikten sonra kurulacak sofrada toprak ve ganimet paylaşılıp, iş ihaleler falanca petrol/gaz ya da altyapı şirketine vermeye geldiğinde, galip taraf stratejik güzergâhların üzerinde etnik pürüzler kalsın istemiyor! Savaşan işgalci güçler için de bundan ötesi “teferruat” olabiliyor.

Şimdi bakıyorum önümdeki 2014 tarihli Suriye etnik haritasına. Bir sürü soru görüyorum. Mesela Deyr’üz Zor’da savaş sona erdiğinde ne kadar Ermeni kalacak? Ya da Cisr el Şuğur’un doğusunda ne kadar Kürt insanca bir yaşamı sürdürebilecek? Halep’inHülluk mahallesinde ne kadar kunduracı Türkmen, Hanasır köyünde ne kadar Çerkez yerleşik olmayı sürdürecek? Resülayn’ın (Serêkanî) doğusunda Sünni Arapların barınma şansı olacak mı?

Osmanlı döneminde büyük ölçüde konargöçerlerin otlak alanı olarak kullandıkları, yazları Arapların kışları Kürtlerin otlak alanı olan Haseke vilayetinin içinde bulunduğu Cezire bölgesi yakın bir tarihte bir kardeşlik coğrafyası ya da kantonu olabilecek mi?Ezidilerin namusuna Kürtler de Araplar da sahip çıkabilecek mi? Kamışlo’nun kuzeyinde kimler yaşıyor olacak bu savaş bittiğinde?

Bakın, on yıl önce en az bin kişinin konuştuğu ve Türkiye’de sadece Siirt’te işitilen Arami kökenli Hertevin dilinin her an yok olabileceği söyleniyor. Tasını tarağını toplayan her kültür, güç bela tutturulmaya çalışılan “biz” sıvasını gidişiyle biraz daha dağıtabiliyor.

Suriye’nin etnik azınlıklarının başına da aynısı mı gelecek?

Biz Türkiye’de geçmişte farklı kültürleri bu topraklardan gitmeye, göçmeye mecbur bıraktığımızda, aslında neleri yitirdiğimizi idrak bile edemez haldeydik. Bugün bile bu muhasebeyi yapabilir gözükmüyoruz.

Suriye’yi de benzer bir gelecek tablosu mu bekliyor? Dün yitirdikleriyle böyle bir tablonun anlamını artık yüz yıl sonra idrak etmesi beklenen bir Türkiye’nin bu kabusun komşusunun başına gelmemesini sağlama mücadelesine katkı vermesi gerekmez miydi?

Akdoğan Özkan – www.t24.com.trakdogan-ozkan

Lozan’ın şehir efsaneleri – Baskın Oran

Bu yazı cumhuriyet.com.tr/ den alınmıştır

Türkiye Cumhuriyeti, 29 Ekim 1923’te kuruldu. Bu, rejimdir. Türkiye Devleti ise üç ay önce, 24 Temmuz 1923’te Lozan’ı imzalayınca kuruldu. Bu kurucu metin hakkında Sayın Cumhurbaşkanı’nın yanı sıra ağzı olan herkes epey eğlendirici şeyler üretiyor. Bunların kaynağı: Bir kısmı bilgisizlik. Bir kısmı, ulusalcılık elbisesi altında Batı düşmanlığı. Bir kısmı da Türkiye’nin komşu ülkeleri işgal etmesini savunan yayılmacı zihniyet. Çok kısaca özetleyeyim.

Klasik efsaneler

1) “Lozan’da sadece Ermeni, Rum ve Musevilere haklar getirilmiştir.” Tabii ki yanlış. Bütün “gayrimüslimler”e getirilmiştir. 143 maddelik Lozan’ın hiçbir yerinde bu üç azınlığın adı hak grubu olarak geçmez. Sadece “gayrimüslimler” geçer.

2) “Lozan’da sadece gayrimüslimlere haklar getirilmiştir”. Tabii ki yanlış. “Azınlıkların Hakları” başlıklı Kesim III’te gayrimüslimler dışında daha üç gruba haklar getirilmiştir: a) “Türkçeden başka dil konuşan T.C. vatandaşları”, b) “Bütün T.C. vatandaşları”, c) “Türkiye’de oturan herkes”. (Çünkü bu Kesim’de sadece azınlık hakları değil, insan hakları da getirilmiştir; bkz. benim Türkiye’de Azınlıklar s. 72-74).

3) “1926’da Medeni Kanun çıkınca bazı gayrimüslimler Lozan’daki haklarından feragat etmişlerdir”. Tabii ki yanlış. Bu hukuken mümkün olmadığı gibi, sekiz devletin imzaladığı bir uluslararası barış antlaşmasındaki haklar bireyler tarafından değiştirilemez.

4) “Lozan’da o dönemde geçerli üçlü kriterden (ırk, dil, din) sadece din kriteri kabul edilmiştir.” Tabii ki yanlış. “Din” kriteri de kabul edilmemiş, uluslararası güvence altında hak sahibi azınlık olarak sadece “gayrimüslimler” kriteri kabul edilmiştir. Din kabul edilseydi, bizzat görüşmeleri yürüten Dr. Rıza Nur’un açıkça yazdığı gibi, Aleviler de uluslararası güvenceye sahip olacaklardı.

5) “Lozan Md. 45 Yunanistan’la mütekabiliyet maddesidir.” Tabii ki yanlış. Paralel yükümlülük sahibi iki taraftan biri hak vermekten vazgeçerse öbür taraf onu taklit edemez. Mütekabiliyet insan haklarında yasaktır (1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi, Md. 60/5).

6) “Lozan bir hezimettir”. Tabii ki yanlış. Bir kere, her şeyi ak-kara gören kafaların bir mahsulü. İkincisi, her barış antlaşması bir savaşı bitirir oysa Lozan iki savaşı bitirmiştir: Türklerin yenildiği Birinci Dünya Savaşı’nı ve Türklerin yendiği Kurtuluş Savaşı’nı. Bu sebeple, bir uzlaşmadır. Ama zafer yönü daha ağır basan bir uzlaşma. Çünkü hem ikinci savaş zaferle sonuçlanmıştır, hem de o sırada büyük devlet İngiltere’nin başı derttedir (“Oğullarımızı derhal terhis edin” kampanyaları, İrlanda sorunu, Fransa ve İtalya’yla sürtüşmeler, vs.) ve bir an önce barış yapmak istemektedir.

Daha ‘modern’ efsaneler

Kitaplarda-makalelerde görülen bu hataların yanı sıra, çocukluğundan beri “Sen sus bakiim!”le büyütülen vatandaşlar internet çıktığından beri kendilerini kapıp koyuverdiler, sanal âlemde küçük birer fırtına oldular:

1) “Lozan 100 yıl için yapıldı, 2023’te kendiliğinden sona erecek.” Lahavle! Hadi, bunu internette dolaştıranlar Lozan’ın 1923’te yapıldıktan sonra 5 Eylül 1924’te Milletler Cemiyeti’nde tescil edilmiş çok taraflı bir uluslararası barış antlaşması olduğunu bilmiyorlar. Ama insan düşünmez mi yahu; ticaret, savunma, dostluk vs. gibi antlaşmalarının aksine, bir savaşı bitiren barış antlaşmalarının süresi falan olmaz; olsaydı savaş yeniden başlardı! Bu internet silahşörleri Lozan’ı süpermarket ürünlerinin “raf ömrü”yle karıştırıyor olmalılar.

2) “Lozan’ın gizli maddeleri var.” Lahavle! 1923’ten beri imzacı sekiz devletin büyük başarıyla sakladıkları bu gizli maddelerin neler olduğu büyük bir ulusal ve uluslararası merak konusu olsa gerek. Bu fasılda en çok, bu esrarengiz maddelerin, bor ve petrol gibi stratejik doğal kaynakları aramamızı ve işletmemizi 2023 yılına kadar engellediğinden bahsedilmekte. Oysa Türkiye bütün bu madenleri en baştan bu yana aramakta ve işletmekte.

3) “Musul ve Kerkük, şu veya bu şekilde Irak dışında bir devletin egemenliğine geçerse, o zaman Türkiye’nin ilhak hakkı doğar.” Lahavle! Bunu söyleyenler Musul’u ilhak heveslisi olmanın yanı sıra, bir olasılıkla Musul- Kerkük’ü Nahcivan’la karıştırmaktalar. Ama Nahcivan konusunda da Türkiye’nin böyle bir hakkı kesinlikle yok (1921 Moskova Antlaşması Md. 3).

4) “ABD, Lozan’ı onamayı reddetti.” Lahavle! ABD Lozan Barış Konferansı’na sadece “gözlemci” sıfatıyla katıldı; nasıl onasın veya reddetsin? Bir yerden duydukları, Türkiye ile ABD arasında Lozan kentinde 6 Ağustos 1923’te imzalanan ve 1917’den beri kesik olan diplomatik ilişkileri yeniden kurmayı amaçlayan ikili anlaşma. Bu anlaşma ABD Senatosu’nda gerekli üçte iki çoğunluğu sağlayamadığı için reddedilmiş oldu. T.C.-ABD diplomatik ilişkileri 17 Şubat 1927’de imzalanan yeni bir anlaşmayla tesis edildi. Hani ne diyorlar ya, “Ağzı olan konuşuyor”. Lozan için özellikle böyle.

Bu yazı cumhuriyet.com.tr/ den alınmıştır

20-baskin-oran

 

Baskın Oran

Kolombiya referandumunda barışa hayır

kolombiya-baris%cc%a7Kolombiya hükümeti ile FARC örgütü arasında imzalanan ve dün halk oylamasına sunulan barış anlaşması, yüzde 50.24 oyla reddedildi.

52 yıllık savaşı bitirmek için atılan en ciddi adım olan anlaşma, Kolombiya hükümeti ile FARC gerillaları arasında süren 4 yıllık bir müzakere süreci sonunda, geçen hafta Küba’nın başkenti Havana’da imzalanmıştı.

Anlaşmanın yürürlüğe girebilmesi için ise referandumda onaylanması gerekiyordu.

Katılım oranının yüzde 37’de kaldığı referandumda 13 milyon seçmen oy kullandı. Anlaşmaya “hayır” diyenlerin sayısı, “evet” diyenlerden yaklaşık 63 bin fazla oldu.

Anlaşmanın reddedilmesinin ardından barış sürecinin geleceği belirsiz.

Referandumun sonucu, “anlaşmadan başka bir B planı yok diyen” Cumhurbaşkanı Juan Manuel Santos açısından büyük darbe olarak görülüyor.

BBC’nin haberine göre sonuçların açıklanmasının ardından halka seslenen Santos, mevcut ateşkesin hâlâ yürürlükte olduğunu söyledi ve “Pes etmeyeceğim” dedi.

Santos müzakerecilere, Küba’ya giderek FARC liderleriyle bir sonraki adımı konuşmaları emrini verdiğini de belirtti.

“Timoşenko” olarak bilinen FARC lideri Timoleon Jimenez de, savaşa son getirmeye kararlı olduklarını açıkladı.

FARC, referandum öncesinde de mağdurlara tazminat ödeyeceğini duyurmuştu.

FARC Kolombiya’da yaklaşık 260 bin kişinin ölümüne, 6 milyon kişinin de evlerinden olmasına yol açana 52 yıllık savaşın ardından silah bırakıp siyasi parti kurarak 6 ay içinde sivil siyasi sürece katılmayı planlıyordu.

297 sayfalık barış anlaşması, referandum sonucunda da ortaya çıktığı üzere Kolombiya’yı sert şekilde ikiye bölmüştü.

“Hayır” kampanyasının başını çeken eski Cumhurbaşkanı Alvaro Uribe, mevcut hükumeti FARC’a çok yumuşak davranmakla suçluyordu.

FARC gerillalarına hapis cezası verilmesi gerektiğini savunan Uribe, gerillalarrın siyasi sürece katılımına da karşı çıkıyordu.

Uribe hayır oyu çıkarsa hükümetin müzakere masasına geri dönmesi gerektiğini söylemişti.

BBC  Türkçe

Devlet, Kürtçe ve Zarok TV – Cuma Çiçek

Cuma Çiçek’in yazısı birikimdergisi.com sitesinden alındı

“Ben Zazayım, Zazaca biliyorum. Kürtçe ve Soranice’yi de biliyorum. Ama siyasal değerlendirme yapmada zorlanıyorum. Bundan dolayı Türkçe değerlendirme yapıyorum. Evet, bu bir ayıptır. Ama, bu benim değil, Türk devletinin ayıbıdır. Onların asimilasyon politikalarının ayıbıdır. Ana dilimde her şeyi konuşmayı çok isterim. Zazaca, Kurmanci, Sorani ve diğer lehçelerde. Bu bizim için bir eksiklik olabilir. Ama bizim için bir utanç değildir, bu onların utancıdır.”

HDP heyetinin Irak Kürdistan bölgesine yaptığı ziyaret sırasında partinin eş-başkanına dönük yapılan “Kürtçe bilmiyor” eleştirilerine/suçlamalarına cevaben Demirtaş yukarıda alıntıladığım cevabı verdi .

Bir dilin ölümünü ya da yaşamasını/canlanmasını belirleyen en önemli gösterge kuşaklar arası dil aktarımıdır. Bir dil eğer kuşaktan kuşağa aktarılabiliyorsa, çocukların dili olabilmişse dil ölümü/kaybı tehlikesini büyük oranda aşmıştır demektir. Tersinden okursak eğer bir dilin kuşaklar arası aktarımı kesintiye uğruyorsa, çocuklar arasında kullanımı azalıyorsa o dil ciddi bir ölüm/kaybolma tehdidi ve tehlikesiyle karşı karşıyadır.

Dil meselesi öte yandan sadece linguistik bir mesele değildir. Örneğin dil/kimlik meselesi etno-politik sorunların hem formasyonunda hem de çözümünde kritik bir işlev görür. Farkında olmasak da, dil meselesi etno-politik sorunun ekonomik, sosyal, idari, siyasi, psikolojik boyutlarını kesen bir meseledir. Tam da bundan ötürü bu konuda ilerleme kaydetmek etno-politik sorunun birçok alanında hem yol almayı gerektirir hem de yol almak anlamına gelir. Dil sorunu ekonomik, siyasi, idari, hukuki, psikolojik v.b. çoklu dinamiklerden arındırılarak kişisel bir düzleme indirgenemez. Bununla beraber kişisel sorumluluklar da göz ardı edilemez.

Dil Meselesi ve Bireysel Sorumluluk

Bugün Türkiye’deki Kürt muhalefetinin, ya da Kurdî sosyo-politik mobilizasyonun en önemli kurumsal temsil alanlarından birini oluşturan HDP’nin eş-başkanının siyasal değerlendirme yapabilecek kadar anadilini bilmemesi eleştirilmelidir. Zira yıllardır Kürt dilinin ve kimliğinin özgürlüğü için sokaklara dökülen, mücadele eden Kürtleri temsile soyunan siyasetçilerin Kürtçeyi iyi bilmesi gerekir. Tabii bu husus sadece siyasiler için geçerli değil, gazeteciler, akademisyenler, aydınlar, entelektüeller gibi kamusal alanın inşasında aktif bir pozisyon alan tüm aktörler için geçerli.

Demirtaş’ın Zazaca, Kürtçe ve Soranîce’yi “üç eşit kategori olarak” özensizce birlikte kullanması, daha sonra Zazaca, Kurmanci ve Sorani’yi üç lehçe olarak telaffuz etmesi –eğer kullanılan ifade doğruysa– bu konudaki hassasiyetin zayıf olduğunu gösteriyor. Zira cümle içerisinde geçen Kürtçe özensiz bir şekilde “Kurmancî” yerine kullanıyor. Kürtler arasındaki sosyo-linguistik farklılıklar ve Kurmancî/Zazakî arasındaki “farklı/özgün dil” ya da aynı dilin (Kürtçe’nin) lehçeleri olduğu yönündeki süregelen politik tartışmalar dikkate alındığında, Kürt muhalefetinin önemli bir bölümünü temsil eden ve ülkenin üçüncü büyük partisinin eş-başkanının daha özenli olması beklenir. İşin doğrusu ana-akım Kürt Hareketi’nin siyasi elitlerinin önemli bir bölümünün Kürtçe konusunda iyi bir karneye sahip olmadığı, anadillerini öğrenme ve geliştirme konusunda yeterince çaba sarf etmedikleri söylenebilir. Yıllardır devam eden eleştirilere rağmen bu konuda sınırlı bir ilerleme kaydedildi ve çoğu durumda devlet politikaları eleştirilerek bireysel sorumluluklar/roller göz ardı edildi.

Etno-politik Girişimci olarak Devlet ve Dil Meselesi

Öte yandan, yukarıda da belirttiğim gibi dil meselesini sadece bireysel bir düzlemde tartışmanın, eğer amaç manipülasyon değilse, sorunu tüm boyutlarıyla anlamamıza olanak tanımadığını belirtmek gerekiyor. Zira, bir dilin toplumsal konumunu belirleyen esasında içinde bulunduğu idari, siyasi, kültürel, sosyal, ekonomik ve kurumsal çevredir. Bu anlamda bir ülkede insanların kendi anadillerini etkin bir şekilde kullanamaması tüm aktörlerden önce devletin eseridir. Zira, ekonomik, sosyal, kültürel, askeri, sembolik sermaye biçimlerinin yoğunlaşarak aynı anda ve iç içe geçtiği bir üst-iktidar olarak devlet bu kurumsal çevrenin formasyonunda ve sürdürülmesinde rol oynayan en önemli aktördür. Devlet, bir ekonomik girişimci, bir dinsel girişimci olduğu kadar bir etno-politik girişimcidir de. Muazzam büyüklükte farklı sermaye kaynakları ve iktidar gücüyle hangi dilin yaşayacağını, hangi dilin öleceğini/kaybolacağını belirleyen bir etno-politik girişimcidir devlet.

Türkiye’de bir etno-politik girişimci olarak devletin Kürtçe ile kurduğu tarifi zor sorunlu ilişkiyi uzun uzun anlatmaya gerek yok. 1925 Şark Islahat Planı’yla Kürtçe çarşı pazarda bile yasaklandı. Tarık Ziya Ekinci anılarında o yıllarda kelime başına beş kuruş ceza ödendiğine bizzat tanık olduğunu anlatıyor. Apê Musa’nın (Anter) “Kürtçe ıslık çaldığı” gerekçesiyle küfürler eşliğinde karakolda yediği dayağı da hatırlayabiliriz. 1980’de Diyarbakır Cezaevi’nde yaygın ve şiddetli işkencelerin bir parçasına dönüşen dil uygulamalarının mağdurlarının çoğu bugün aramızda yaşıyor.

AK Parti ve Kürtçe

AK Parti’nin hakkını teslim edelim. Neredeyse yüzyıllık bu gelenekten sonra AK Parti döneminde Kürtçeye bir alan açıldı. Türkiye’de 2002 sonrasında başlayan dilsel reformlar Kürt meselesinin siyasi çözümüne önemli katkılar sağladı. Kürt meselesinin siyasi çözümüne dönük reformlar bağlamında AK Parti hükümetinin attığı adımlar sorulduğunda akla ilk gelen cevap TRT-6 ya da şimdiki adıyla TRT-Kurdî’dir. AK Parti yetkilileri de çoğu durumda meselenin çözümüne dönük işler yaptıklarını ifade ettiklerinde hatırlattıkları adımlar büyük oranda dilsel reformları kapsıyor.

Önce 2002 yılında AB üyelik süreci kapsamında 3. reform paketiyle birlikte özel kurslarda Kürtçe öğretime ve haftada dört saati aşmamak kaydıyla TRT-3’te Kürtçe programlara izin verildi. 2004 yılında bu düzenlemeler uygulamaya geçti. 2009 yılında TRT-6 açıldı. 2012 yılında özel liselerde Türkçeyle birlikte Kürtçenin eğitim dili olarak kullanılmasının önü açıldı.

Kuşaklar Arası Dil Aktarımı ve Dilsel Reformlar

Bununla beraber, tüm bu düzenlemelerin Kürtçeyi dil ölümü/kaybı tehdidine ve tehlikesine karşı korumadığı/koruyamayacağı, bundan ziyade onu Türk üst kimliğinin folklorik bir alt-kimliği olarak yeniden ürettiği ortada. Zira, günümüz koşullarında dil ölümü/kaybı sorununu bir bütün olarak aşmayı mümkün kılacak temel gösterge kuşaklar arası dil aktarımı. Yani çocukların bu dili edinmeleri ve gündelik hayatta aktif olarak kullanmaları. Bu aktarımın asgari şartı ise anadilde eğitim. İşin doğrusu anadilde eğitim bile yetmeyebilir. Zira Katalan deneyimi “simetrik iki-dilliliğin” bile uzun süre baskı altında kalmış bir dili kurtarmaya yetmediğini gösteriyor. Katalanlar baskı altında kalmış dile öncelik veren “asimetrik iki-dilliliği” öneriyorlar.

Aslında devlet ve hükümet kuşaklar arası dil aktarımı ve çocukların dili öğrenmesinin bu aktarımdaki kritik rolünün farkında. 1925 Şark Islahat Planı, 1935 İsmet İnönü Şark Seyahat Raporu, 1960 yılında Devlet Planlama Teşkilatı bünyesinde oluşturulan Doğu Grubu’nun hazırladığı Kürt Raporu bu farkındalığı açıkça ortaya koyuyor ve bu konuda kurumsal bir aklın ve geleneğin olduğunu gösteriyor.

Ne yazık ki 2002 sonrası reform sürecinde de bu akıl varlığını büyük oranda sürdürdü. 2002 yılında yapılan reformda ilkokul öğrencilerinin dil kurslarına katılımını zorlaştıran düzenlemeler vardı mesela. Ya da TRT-3’te dört saatlik Kürtçe yayınlara izin verilirken çocuklara dönük yayınlar özel olarak yasaklanıyordu. Bugün HDP tabanından öteye AK Parti’ye gönül vermiş Kürtlerin büyük çoğunluğunun da paylaştığı anadilde eğitim talebinin sürekli yok sayılması da bu farkındalığı gösteriyor. Zira anadilde eğitim çocuklar arasında Kürtçenin kullanımını yaygınlaştırarak kuşaklar arası dil aktarımını büyük oranda güvenceye alacaktır.

Son bir ay içerisinde devlet ve Kürtçe arasındaki ilişkiye dair çarpıcı gelişmeler bu kurumsal aklın devam ettiğini ve devletin Kürtçeyi hâlâ kendi dili olarak görmediğini gösteriyor. Demokratik Bölgeler Partisi’nin (DBP) yönetimde olduğu belediyelere kayyımlar atandığında ilk uygulamalar iki ya da çok dilli belediye tabelalarındaki Kürtçe (bazı yerlerde aynı zamanda Ermenice) ifadelerin kaldırılması oldu mesela. Neyse ki tepkilerden sonra “Kürtçe de bizim dilimiz” denilerek çoğu yerde bu hatadan dönüldü.

Zarok TV Kapanmasın! TRT Çocuk Çok Dilli Olsun!

Bu hatadan dönülürken, dün devletin Kürtçeyle olan sorunlu ilişkisini yeniden üreten bir adım atıldı: Türksat üzerinden yayın yapan çocuk kanalı Zarok TV’nin (yani Çocuk TV’nin) ekranı birçok kanalla birlikte Başbakan’ın emriyle RTÜK aracılığıyla karartıldı. Kürt çocuklarının evlerine, odalarına misafir olan Şînok (Şirinler), Yakarî, Mêşhingiv Maya (Arı Maya), Bajara Mirîşkan (Tavuklar Şehri), Oskar, Cedric olağanüstü hal kapsamında kapı dışarı edildi. Şirin Baba’yı, Maya’yı, Oskar’ı, Cedric’i Kürt çocuklarından uzak tutarak hükümetin yaptığı tek şey yüzyıllık anormalliği sürdürmek.

Kürtçe de bu devletin ve ülkenin diliyse, Kürt çocuklarının anadillerini edinme hakkına saygı duyulmalı ve bunu destekleyen kurumsal girişimler desteklenmeli. Hükümet Zarok TV’nin ekranlarını karartacağına desteklemeli. Daha da öteye giderek TRT Çocuk kanalında Türkçe dışında dil seçenekleri ekleyerek bu ülkede anadili Türkçe olmayan Kürt, Arap, Laz çocukların anadillerini edinme süreçlerine katkı sağlamalı. Zarok TV iki dilli yayınlarıyla bunun iyi bir örneğini teşkil ediyordu. Hem Kurmancî hem de Zazakî yayın yapıyordu. Çocuklar aynı çizgi filmi her iki dilde de izleyebiliyorlardı. Zarok TV kapanmasın, TRT Çocuk çok dilli olsun.

Cuma Çiçek – birikimdergisi.comcuma-c%cc%a7ic%cc%a7ek

Kolombiya dersi: Önce anlaşma, sonra silah bırakma – Celal Başlangıç

Celal Başlangıç’ın yazısı gazeteduvar.com.tr sitesinden alındı

Dünya medyasında Kolombiya devleti ile FARC gerillaları arasında imzalanan barış anlaşması birinci haber olurken, Türkiye’de yandaş medya bu gelişmeye televizyon ekranlarında, gazete sayfalarında yer vermedi. Eğer verseydi AKP iktidarının reddettiği bir gerçek ortaya çıkacaktı; çatışan taraflar arasında bir anlaşma olmadan kimse silah bırakmaz.Dünya medyası neredeyse yıkılıyor. Hepsinin birinci sayfasını süslüyor haber.

Fotoğraflarıyla, barış anlaşmasının simgesi olan mermi kovanından kalemin görselleriyle, anlaşmanın arka planına ilişkin bilgilerle, “bundan sonra ne olacak” sorusuna aranan yanıtlarla, çatışma sürecinin tarihsel geçmişiyle; mağdurlarla, yakınlarını yitiren insanlarla yapılan söyleşilerle batı dünyasında yaşayan herkes enine boyuna haberdar oluyor 50 yıllık savaşın ardından Kolombiya devleti ile FARC örgütü arasında imzalanan barış mutabakatından.

Bu anlaşma dünyanın başka bir ucunda da gerek yaşanılan süreç, gerekse de sonuçları açısından Türkiye açısından çok önemli. Hatta yaşadığımız kanlı, çatışmalı bir yıkım sürecinin nasıl çatışmasızlığa dönüştürülebileceğine ilişkin çok değerli bir örnek; tıpkı çeşitli tarihlerde dünyanın dört bir yanında yapılan diğer barış anlaşmaları gibi…

Ama o ne? Birkaç gazete ve çoğu Türksat’tan atılan televizyonlar dışında Türkiye medyasında, hele hele yandaş medyada “tık” yok. Sanki dünyada hiç böyle bir olay gerçekleşmemiş gibi ıslık çalıyorlar gökyüzüne baka baka.

Televizyonların ekranlarını, gazetelerinin birinci sayfalarını kapatıyorlar Kolombiya-FARC barışına.

Çünkü yandaş oldukları anlayış, doluştukları havuzun efendileri bugünlerde hiç de sevmiyor “barış” sözcüğünü, terörist ilan ediyor “barış” diyenleri. Emrine girdikleri Saray istiyor ki daha çok çalınsın savaş tamtamları, yetersiz buluyor “yurtta savaş”ı, “cihanda da savaş” deyip komşu bir ülkenin bataklığa dönüşen topraklarına sürüyor askerlerini.

Oysa, 2014’te Öcalan’ın Newroz mesajı okununca, 28 Şubat 2015’te Dolmabahçe’deki Başbakanlık Çalışma Ofisinde 10 maddelik mutabakat metni okununca nasıl da “barış güvercini” kesilmişlerdi. Sabah’ından Akşam’ına, Güneş’inden Takvim’ine, Yeni Şafak’ından Star’ına hepsinin manşetleri “beyaz güvercin” olmuş uçuyordu sanki; “Şimdi barış zamanı”, “Barış çok yakın”, “Barış baharı”, “Barış’a dev adım”, “Tarihi çağrı”, “Güzel şeyler oluyor…”

AKP iktidarı müzakere masasını devirinceye kadar müthiş bir yetenekle “barış güvercini” taklidi yaptılar. Tekrar başlayınca savaş tamtamları çalmaya, bunlar gerçek kimliklerine rücu ettiler. Anlaşıldı ki bunlar “barış güvercini” görünümlü “leş kargaları”ymış.

Şimdi televizyonlarının ekranlarını, gazetelerinin sayfalarını “hücum borusu” olarak kullanıyorlar.

Deneyimli gazeteci ve medya eleştirmeni Ragıp Duran, dünya medyası ile Türkiye’deki medyanın Kolombiya barışına karşı takındığı farklı tutumu değerlendirirken ilginç bir tesbit yapıyor:

“Bu barış süreci ister istemez Türkiye’de yaşanan çatışmalı ortamı çağrıştırıyor. Birincisi bu çağrışımından çekindikleri için, ikincisi de savaştan yana oldukları için haberi vermekten çekindiler. Çünkü bu haberi verdiğin zaman Türkiye çağrışımını engelleyemiyorsun. Türkiye’de barış büyük bir özlem. O özlemi hatırlatmamak için bu haberi hiç girmemeyi tercih ettiler.”

Çünkü Kolombiya’da imzalanan barış anlaşmasının haberini verseler, boş bir mermi kovanının nasıl bir kaleme dönüştüğünü göstermek zorunda kalacaklar.

Eğer Kolombiya-FARC anlaşmasının ayrıntılarını aktarırlarsa görülecek ki , Türkiye’yi yönetenler barış değil; bu savaşın, çatışmalı ortamın sürmesini istiyor.

Kolombiya’daki anlaşmanın ortaya çıkardığı pek çok gerçek var ve bu gelişmenin bütün ayrıntılarını gözler önüne sermek Türkiye’de söylenen yalanları ortaya çıkartacak. Aslında bu ülkeyi yönetenlerin hiç de barıştan yana olmadığını deşifre edecek.

Birincisi, Venezuella’sından Küba’sına, BM’den Norveç’ine, dünyanın dört bir yanındaki sivil toplum örgütlerine kadar birçok ülke, kuruluş “üçüncü göz” olarak çeşitli dönemlerde etkin sorumluluk üstleniyorlar. Barış sürecine ciddi katkıları oluyor.

Oysa, masa devrildiğinden bu yana AKP iktidarının görüşü “Ne üçüncü gözü, ne ihtiyaç var üçüncü göze, biz milli ve yerli çözüm gerçekleştireceğiz” kıvamında.

İkincisi, Kolombiya’da barış anlaşması imzalandı ama FARC hala silahları bırakmadı. Geçenlerde, sivil toplum örgütlerinin sekretaryasında Kolombiya barış sürecine katılan Fransız Vicente Vallies’in Diyarbakır’daki yuvarlak masada aktardığına göre gerillaların tümüyle silah bırakması anlaşmanın imzalanmasından sonra geçecek altı ayı aşkın bir sürede tamamlanacak.

190 gün içinde önce gerillaların yüzde 40’ı, ardından yüzde 30’u, son olarak da diğer yüzde 30’u silahları bırakacak.

Bu sadece Kolombiya için geçerli bir durum değil, dünyanın dört bir yanında barışla sonuçlanan çatışmalı süreçlerin hemen hemen tümünde varılan anlaşmaların neredeyse en son maddesi olmuş isyancıların silah bırakması.

Kolombiya’da yaşanan bu gerçek de Türkiye’de iktidarın oynadığı savaş oyununu tümüyle teşhir ediyor.

İşte bu yüzden de yandaş medya ekranlarından ve sayfalarından uzak tutuyor Kolombiya-FARC barışını.

Yabancı gazeteler Kolombiya’da imzalanan barış anlaşmasından bir tek o ülkedeki uyuşturucu kartellerinin rahatsız olduğunu da yazdı.

Şimdi buradan bakınca görünen şu; Kolombiya devleti ile FARC arasında imzalanan barış anlaşmasından rahatsız olan iki kesim var; birincisi Kolombiya’daki uyuşturucu kartelleri, ikincisi de Türkiye’deki yandaş medya.

DÜNYA MERSİN’E, TÜRKİYE TERSİNE

Dünyanın çatışmalı bölgelerinde anlaşmayla sonuçlanın iç savaşların nasıl bitirildiğine şöyle bir göz atmak bile insanı kesin olarak şu sonuca götürüyor; Türkiye’nin uyguladığı politikalar, izlediği yöntemlerle bu ülkede silahlar susmaz.

Endonezya’da silahlar mesala nasıl susturulmuş, bir bakalım.

Açe bölgesinin bağımsızlığı için savaşan Özgür Açe Ordusu (GAM) ile Endonezya devleti arasında 26 yıl sürmüş çatışma. 15 bin kişi yaşamını yitirmiş.

2002’de devletle GAM arasında ‘Düşmanlıkları Durdurma Anlaşması’ imzalanır. Bu uzlaşmaya göre Endenozya ordusu Açe bölgesinde saldırı pozisyonundan savunma pozisyonuna geçmeyi, GAM da “barış bölgeleri” olarak tanımlanan alanlarda silahlarını depolara bırakmayı kabul eder.

Önce çatışmalar düşüşe geçer, sonra yeniden başlar. Sonra Tsunami felaketinin ardından 2004 Aralık’ında görüşmeler yeniden başlar. GAM bağımsızlık talebinden vazgeçtiğini açıklar, hükümet de ilk adım olarak Açe bölgesindeki olağanüstü hal uygulamasını kaldırır.

Beşinci görüşmede varılan anlaşmaya göre Endonezya hükümeti Açe dışından gönderilmiş tüm askeri birlikleri geri çekecek, GAM da silahlarını bırakacaktı. Hükümet GAM üyelerine af getirdi, tutukluları da serbest bıraktı. AB öncülüğündeki Açe Gözlem Misyonu’nun denetiminde GAM’ın silahları alındı ve “organik olmayan askeri güçler” de bölgeden çıkarıldı.

BBC Türkçe’den Mahmut Hamsici yaptığı “Dünyadaki barış süreçlerinde silahsızlanma hangi aşamada geliyor?” başlıklı çalışmada sürecin gelişimini Endonezyalı gazeteci Mohamad Susilo’ya dayanarak aktarıyor:

“Devlet Başkan Yardımcısı Jusus Kala GAM’ın silahları bırakması için parlak bir fikir ortaya koydu. Formül, ‘cash and carry’ (ver parayı, götür ürünü) adını  taşıyordu. Bu, GAM’ın bırakacağı silah sayısına paralel olarak Endonezya’nın bölgeden askeri birliklerini çekmesine dayanıyordu. GAM’ın yaklaşık 840 silahı vardı. GAM 300 silahını bıraktığında 100 asker birliğini çekecekti. Bu plan kapsamında GAM tüm silahlarını teslim ederken Endonezya ordusu da Açe bölgesinden 24 bin askerini geri çekti.”

Endonezya’nın Açe bölgesinde sonuç şu:

“GAM üyelerine af, Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu, Açe bölgesinde siyasi parti kuruluşlarına izin ve özerkliği içeren anlaşma maddelerinin hayata geçirilmesinin ardından Açe’de özerklik ilan edildi, GAM üyelerinin kurduğu siyasi parti seçimleri kazandı ve yerel yönetim bu partiye geçti.”

El Salvador’da 12 yıl sürer savaş ve binlerce insan yaşamını yitirir. 1990-1992 arasında hükümet ile Farabundo Marti Ulusal Kurtuluş Cephesi (FMLN) arasında gerçekleşen barış görüşmelerinde silahsızlanma son gündem maddesi olur. Müzakere sürecinin sonlarında silahsızlanma aşamasından önce, genel af çıkarılır ardından anlaşma imzalanır. Bu anlaşmanın imzalanmasından sonra da silahların imhasına başlanır.

En bilinen örnek bu konuda IRA. Örgütün en yoğun silahlı eylemlerini gerçekleştirdiği 1980’li yıllarda İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher devletin İRA’yla görüşmesi için silahların susması önkoşulunu koyar. Elbette sonuç olarak silahlar susmaz.

Kuzey İrlanda sorunu ancak İşçi Partisi lideri Tony Blair’in İngiltere Başbakanı olmasından sonra çözülür.

Blair 1998’de hiçbir ön şart koymadan, 25 yıllık çatışmayı sonlandırmak amacıyla İRA’nın yasal kolu olan Sinn Fein’le görüşmeye başlar. Aynı yıl anlaşma imzalanır. IRA silah bırakacaktır, İngiltere de, IRA mahkumlarını serbest bırakmayı, askerlerinin bir bölümünü çekmeyi, Kuzey İrlanda’ya yerinden yönetim hakkı vermeyi kabul eder.

Ancak IRA’nın silah bırakması 2005’te sonuçlanır ve bugün IRA diye silahlı bir örgüt yoktur.

Bu konuda verilecek örnek çok ama ne yazık ki bu örnekler arasında henüz Türkiye yok.

MERMİLER KALEME DÖNÜŞENE DEK SAVAŞLAR SÜRECEK

Müzakere masasının daha kurulmadan dağılmasının ardından Türkiye’yi yönetenler öyle bir politika izlemeye başladı ki, bu yaklaşım biraz da AKP’nin “barış”a yaklaşımının bile bile olmayacak duaya “Amin” demesine benziyordu.

Örneğin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, 13 Şubat 2016’da Antalya’da konuşuyor:

“Terör örgütü ya silah bırakacak ya da sonuna kadar temizleyeceğiz.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan 19 Ağustos 2015’te 9. Muhtarlar Toplantısı yapıyor:

“Terörist silah bırakacak, sadece bırakmayacak, betona gömecek.”

28 Mayıs 2016’da gittiği Diyarbakır’da aynı çizgisini koruyordu Erdoğan:

“Silahı, bombayı gömerler, koordinatlarını verirler. Gelirler parlamentoda siyaset yaparlar.”

Oysa bu ülkede bırakın eline silah alanların gömüp siyaset yapmasını, eline silah almamış HDP’lerin bile siyaset yapma olanakları giderek imkansız hale geliyordu.

Hiçbir müzakere, anlaşma olmadan silahların betona gömülmesi talebinde bulunan Erdoğan’a bir inşaat mühendisi hassaslığıyla yanıt veriyordu HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş:

“Yani ‘Hadi silahlarınızı betona gömün’ diye Kandil’e seslendiğinde, oradakiler de ‘Hadi getirelim gömelim’ demezler, demiyorlar. Bu iş için bile bir yasa çıkarması lazım parlamentonun. Silahlarını nereye bırakacaklar? Hangi betona gömecekler? Bu betonun çimentosunu, kumunu nereden alacak? Bunun için bile bir yasanın olması lazım.”

Bütün dünya örneklerinin gösterdiği gibi, müzakere masasına “silahları bırakın” ön şartı olmadan oturulunca ancak o ülkeye “barış” geliyor.

Sorunu çözmeye, çatışmaları sonlandırmaya niyeti olmayan devletler hep “önce silahları bırakın” şartını öne sürmüşler.

Tıpkı, Türkiye’de yaşanan “çözüm” daha doğrusu şu anda yaşadığımız “çözümsüzlük” sürecindeki gibi.

İşte bu yüzden de yandaş medya, emrinde olduğu iktidarın günahını halının altına süpürmek, “savaşçı” tutumunu gizlemek için Kolombiya’da FARC gerillalarıyla yapılan barış anlaşmasının haberini veremedi.

Çünkü diğer örneklerde olduğu gibi Kolombiya’da devletin gerillalarla vardığı uzlaşma da gösteriyordu ki, önce anlaşma imzalanacak, silahlar sonra bırakılacak.

Kolombiya’daki tarihi anlaşmanın ortaya çıkardığı bir gerçek var.

Bu çağda, üzerinde “mermiler geçmişi yazdı, eğitim geleceğimizi yazacak” şiarı bulunan bir kaleme dönüşmeden boş kovanlar, bu savaşlar sürecek.

Celal Başlangıç – gazeteduvar.com.tr14-Celal Başlangıç

Ülker Köksal’ın “Sacide”si Ankara Devlet Tiyatrosu’nda

Ankara Devlet Tiyatrosu, 2016/2017 tiyatro sezonunu, tiyatro oyun yazarı Ülker Köksal’ın “Sacide” adlı oyunu ile 1 Ekim Cumartesi günü, saat 20:00da Altındağ Tiyatrosu’nda açıyor.

Sacide Afiş
Sacide Afiş

Oyun, Servet Aybar’ın dramaturjisi, Murat Gülmez’in sahne tasarımı, Pınar Sum Özdamar’ın giysi tasarımı, Osman Uzungör’ün ışık tasarımı, Alper Tazebaş’ın reji asistanlığı ve Pervin Ünalp’in rejisi ile sahneleniyor.

22

Oyunda, Fulya Koçak, Serap Kunak, Orkide Çivicioğlu, Çetin Azer Aras, Neriman Kılıç, Koray Karaca, Neslihan Yalçınkaya, Tuğçe Soncu, Müğe Aras, Eylül Amaç rol alıyorlar.

Oyunun Konusu

Sacide; 40’lı yaşlarda, abisinin evinin bir odasında yaşayan bekar bir terzidir. “Evde kalmış” yaftası yapıştırılan Sacide; evlenirse, bir yuvası olursa çok mutlu olacağına inanmıştır. Abisinin baskısından bunalan Sacide, gazete ilanıyla eş arar.

Mutlu günler gelecek mi Sacide için? Hayalleri gerçekleşecek mi? Hayatı değişecek mi?

Oyunun Kadrosu

Ülker Köksal
Ülker Köksal

YAZAN : ÜLKER KÖKSAL
YÖNETEN : PERVİN ÜNALP
DEKOR TASARIMI : MURAT GÜLMEZ
KOSTÜM TASARIM : PINAR SUM ÖZDAMAR
IŞIK TASARIMI : OSMAN UZGÖREN
DRAMATURG : SERVET AYBAR
YÖNETMEN YARDIMCISI : ALPER TAZEBAŞ
ASİSTAN : TUBA ERKAN TAZEBAŞ
SAHNE AMİRİ : DİLEK BIDAK
KONDÜVİT : FEVZİ YAZAR
IŞIK KUMANDA : ALPER SARVAN
SUFLÖZ : AYLİZ ÖZTÜFEKÇİ
DEKOR S ORUMLULARI : ALİ ŞENER/METİN BEŞTAŞ /MURAT TEMUR
AKSESUAR SORUMLULARI : METE KOCAOĞLU/BURHAN BULUÇ/UĞUR OLCAY ERGÜN/
BAYAN TERZİ : ELİF KOZAN
ERKEK TERZİ : MAHMUT YILMAZ :
PERUKA : BAYRAM SARISAKALOĞLU

OYUNCULAR

FULYA KOÇAK
SERAP KUNAK
ORKİDE ÇİVİCİOĞLU
ÇETİN AZER ARAS
NERİMAN KILIÇ
KORAY KARACA
NEŞLİŞAH YALÇINKAYA
TUĞÇE SONCU
MÜGE ARAS
EYLÜL AMAÇ

Türkiye’de Sacide sahnelemeleri…

Ülker Köksal’ın yazdığı ilk tiyatro oyunu ola “Sacide” ilk olarak 1972/1975 tiyatro sezonunda, Hüseyin Mumcu’nun sahne ve giysi tasarımı, Ali Yıldırım’ın ışık tasarımı, Işıl Yücesoy’un reji asistanlığı ve Aktan Günalp’in rejisi ile İzmir Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelendi

İzmir Devlet Tiyatrosu - 1972/1973
İzmir Devlet Tiyatrosu – 1972/1973

Oyunda Sacide rolünü Yıldız Kültür, İhsan rolünü Nurşim Demir, Pakize rolünü Oya Günalp, Gülen rolünü Işıl Yücesoy, Orhan rolünü ŞenerÖnal, Müzeyyen rolünü Nevber Altıneş Süleyman rolünü Aktan Günalp oynamıştı.
Oyun eş zamanlı olarak 1972/1973 tiyatro sezonundaHüseyin Mumcu’nun sahne ve giysi tasarımı, Orhan Baydur’un ışık tasarımı ve Tekin kmansoy’un rejisi ile Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelemiştir.

Ankara Devlet Tiyatrosu - 1972/1973
Ankara Devlet Tiyatrosu – 1972/1973

Oyunda Sacide rolünü Jale Birsel, İhsan rolünü Melek Tartan, Pakize rolünü Hikmet Orhon, Gülen rolünü Ümit Kiper, Orhan rolünü Vedat Özkök, Müzeyyen roünü Refika Özbayer, Süleyman rolünü Erol Amaç oynamıştı.

Daha sonra, Sacide, 1984/985 tiyatro sezonunda Sertel Çetiner’I sahne tasarımı, Gülümser Görgün ve Funda Aktuğan’ın giysi tasarımı, Neriman Aslan’ın reji asistanlığı ve Nurşen Girginkoç’un rejisi ile sahnelenmiştir.

Ankara evlet Tiyatrosu - 1984/1985
Ankara evlet Tiyatrosu – 1984/1985

Bu sahnelemede Sacide rolünü Güven Çulhaoğlu, İhsan rolünü Gülcan As, Gülen rolünü Vacide Kılan, Müzeyyen rolünü Meliha Akpınar, Pakize rolünü Neriman Aslan, orhan rolünü Orhan Aral, Süleyman rolünü Alptekin Ertürk oynamıştı.

Sacide, son olarak, 2015/2016 tiyatro sezonunda Seyefettin Süha Erol’un dramaturjisi ve Galip Erdal’ın rejisi ile Adana Belediye Tiyatrosu tarafından sahnelenmişti.

Adana Şehir Tiyatrosu 2015/2016
Adana Şehir Tiyatrosu 2015/2016

Oyunda, Şendal Yıldız, Dilek Polat, Gizem Gülüş Koçoğlu, Hülya Yıldırım, Nermin Salam Sanberk, Mehmet Avcı, Ergün Özfırıncı rol almıştı.

Sacide, 1 Ekim Cumartesi günü saat 20:00 itibari ile 2016/2017 tiyatro sezonu boyunca Ankara devlet Tiyatrosunda sahlenmeye başlayacak.

 

Haber: Murat Akdağ

(Yeşil Gazete)