Danimarka Büyükelçisi Svend Olling, Pembe Hayat ve Kaos GL ile bir araya gelerek LGBTİ’lerin Türkiye’de yaşadığı sıkıntılar hakkında konuştu.
Yeni görevine bir ay önce başlayan Danimarka Krallığı Ankara Büyülelçisi Svend Olling ilk toplantısını Ankara’da bulunan LGBT dernekleriyle gerçekleştirdi.
Elçi evinde verdiği öğle yemeğinde önceki gün Pembe Hayat ve Kaos GL derneklerinin temsilcileri ile bir araya geldi. LGBTİ’lerin Türkiye’deki güncel durumu hakkında bilgi alırken elçilik olarak Türkiye’de LGBTİ insan haklarının gelişmesine dair nasıl bir işbirliği ve katkı sunabileceklerini de istişare ettiler.
Pembe Hayat Yönetim Kurulu Başkanı Buse Kılıçkaya, transların yaşadığı hak ihlallerini, nefret cinayetlerini ve yakın zamanda katledilen Hande Kader dosyasının detaylarıyla anlattı.
Son 1 yılda Pembe Hayat’a 444’e yakın hak ihlali raporu ulaştı
Kılıçkaya, son bir yıl içerisinde farklı alanlardan Pembe Hayat’a ulaşan hak ihlallerinden örnekler vererek bu sayının yıl bitmemesine rağmen 444e ulaştığını iletti. Hande Kader’in katledilmesinin Türkiye’de nefret cinayetlerinin hangi boyuta geldiğini gösterdiğini ve acilen uluslararası düzeyde bu kampanyanın yaygınlaştırılmasının önemini vurguladı.
Pembe Hayat Uluslararası İlişkiler Koordinatörü Janset Kalan ise AB, Avrupa Konseyi ve BM düzeyinde derneğin çalışmalarından bahsederek Danimarka ile işbirliğini geliştirmenin önemini vurguladı. BM Nüfus Fonu Türkiye koordinatörü Karl Kulla’nın da katıldığı yemekte seks işçilerinin hakları, polis ve çeteler tarafından yaşanan saldırılar konuşuldu. Zirve Soylu’nun çetelere karşı mücadele ettiği stratejik hukuk davasından bahsedildi. BM Nüfus Fonu’nun HIV ve cinsel yolla bulaşan hastalıklar konusunda çalışan örgütlerle daha fazla nasıl iş birliği yapabileceği de konuşuldu.
Kaos GL’den Murat Köylü ise IŞİD tehdidi ve meclisin kapılarının LGBTİ’lere kapalı olduğu hakkında konuştu.
Ayrıca Türkiye’deki güncel siyasal durumun ve OHAL’in LGBTİ’lerin yaşamına nasıl yansıdığı hakkında da konuşuldu.
OHAL kapsamında Kanun Hükmünde Kararname ile İMC TV yayını da durduruluyor.
Kararının gerekçesinde “milli güvenliği tehdit eden yapı, oluşum ve gruplar ile terör örgütlerine aidiyeti belirlenen kanallar” ifadesi kullanıldı.
28 Eylül akşamı 10’u aşkın televizyon ve radyo TURKSAT’tan çıkarılmış, yayınları durdurulmuştu.
1 Mayıs 2011’de yayın hayatına başlayan İMC TV’nin İstanbul, Ankara ve Diyarbakır büroları bulunuyor.
Uydudan çıkartılmıştı, Hotbird ve internet yayını da durdurulacak
İMC TV 26 Şubat 2016’da TURKSAT uydusundan çıkartılmıştı. Yayına Hotbird ve internet üzerinden devam ediyordu.
İMC TV Genel Koordinatörü Eyüp Burç, kararla İMC’nin Hotbird ve internet üzerinden yapılan yayının da durdurulacağını ve şirkete el konulacağını ifade etti.
“28 Eylül’de kapatılan diğer televizyonlar TURKSAT’tan çıkarıldı ve kapatıldı. Biz zaten TURKSAT’tan çıkarılmıştık.
“Şimdi ‘uplink’imizi, yani yayını uyduya taşıyan sistemimizi kapatacaklar.
“Biz tabii ki geri döneceğiz.”
Burç, medyaya kapatma kararlarını da şöyle değerlendirdi:
“Bu da kayyumun başka bir şekli. Yayınları kayyum üzerinden sürdürmekten vazgeçtiler, şimdi tümüyle kapatıyorlar.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan, “15 Temmuz, Türk milletinin 2. Kurtuluş Savaşı’dır. Birileri Lozan Anlaşması’nı zafer diye yutturmaya çalışıyor. O masaya oturanlar Lozan’ın hakkını veremediler” ifadelerini kullandı.
Muhtarlar toplantısında konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Lozan antlaşması ile ilgili olarak,
“15 Temmuz’da Türkiye hem bir darbe girişimine hem bir dizi terör eylemine hem de örtülü işgal girişimine maruz kaldı. 15 Temmuz, Türk milletinin 2. Kurtuluş Savaşı’dır.
Birileri Lozan Anlaşması’nı zafer diye yutturmaya çalışıyor. Birileri bize Lozan’ı zafer diye yutturmaya çalıştı. Bağırsan sesimizin duyulacağı adaları verdik. Bu zafer mi? O masaya oturanlar Lozan’ın hakkını veremediler. Sıkıntısını biz yaşıyoruz.” şeklinde konuştu.
Yunanistan’dan tepki
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Lozan Antlaşması’yla ilgili olarak yaptığı açıklamalar Yunanistan’da büyük tepki çekti. Anlaşmaya yönelik eleştiri, iki ülke arasındaki sınırların doğruluğunu sorgulama ve Yunan adaları üzerinde hak iddiası olarak değerlendirildi.
Yunanistan Dışişleri Bakanlığı, 1923 anlaşmasına saygı duyulmasını talep etti. Gazetecilere yapılan açıklamada, “Lozan Antlaşması ve tüm uluslararası hukuk, uygar dünyanın gerçekleri ve hiç kimse, buna Ankara da dahil, bunu inkar edemez. Herkes buna saygı göstermeli. Bu ne kadar acı verici görünse de” denildi.
Erdoğan’ın açıklaması, Yunan basınında diğer tüm haberleri ikinci plana iterek manşet oldu. Skai televizyonu, modern tarihte ilk kez Türkiye yönetiminin açık bir şekilde Lozan Antlaşması’nın doğruluğunu sorguladığını kaydetti.
Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF – Medecins Sans Frontieres) Uluslararası Başkanı Dr. Joanne Liu, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi toplantısında üye hükümetlere seslenerek savaş bölgelerinde sivilleri ve sağlık tesislerini korumaya yönelik “Güvenlik Konseyi önergesinin büyük bir başarısızlığa uğradığını” söyledi.
Liu, son iki hastanenin bombalanmasının ardından Halep’te oluşan durumla ilgili olarak “Halepli doktorlar yaralıları kurtarmak için, hayatta kalma şansı en az olan hastaları suni solunum cihazından çıkarmak zorunda kalıyor” dedi.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde bu yıl içinde ikinci kez konuşan Dr. Liu, 3 Mayıs’taki BMGK oturumunda BMGK’nın beş daimi üyesinden dördünün Yemen ve Suriye’deki savaşta müdahil olduklarını hatırlatarak “failler aynı zamanda savcı, hakim ve jüri olamaz” demişti.
Sınrı Tanımayan Doktorlar Uluslarası Başkanı Dr. Joanne Liu’nun Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde yaptığı konuşmanın tam metni:
Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF – Medecins Sans Frontieres) Uluslararası Başkanı Dr. Joanne Liu
“Ekselansları, Bayanlar ve Baylar;
Geçtiğimiz hafta tüm dünya Birleşmiş Milletler ve Suriye Kızılayı’nın insani yardım konvoylarına ve Halep yakınındaki bir hastaneye düzenlenen korkunç saldırılara şahit oldu. Bu olayların ardından BM Genel Sekreteri Ban Ki Mon, ‘Tam daha kötüsü olamaz diye düşünürken, ahlaksızlık çıtasının daha da düştüğünü gördük.’ açıklamasını yaptı.
Evet, kesinlikle doğru.
Bu savaşın gidişatının insanlık sınırlarını zorladığını görüyoruz. Dibe doğru bir yarış sürdürüyor. Son günlerde Rusya ve Suriye ordularının Halep’i hedef alan acımasız saldırıları, insanların bölgede kapana kısılması vegömülemeyen cansız bedenler bunun açık bir göstergesidir.
Bu konsey 3 Mayıs 2016’da 2286 no’lu önergeyi oybirliği ile kabul etmişti.
Sizler konsey üyeleri olarak sivilleri ve sivillerin hayatta kalmak için ihtiyaç duydukları sağlık hizmetlerini korumagüvencesi vermiştiniz.
Sizler bu önergeyi, Suriye hükümeti ve müttefiklerinin El Kudüs Hastanesi’ni yerle bir etmesinin hemen ardından kabul etmiştiniz. Bu saldırı, sayıları gitgide artan buna benzer çok sayıda saldırıdan yalnızca sonuncusuydu.
Aradan geçen beş ayın sonunda, bugün bu önergenin olanlara etki etmekte büyük bir başarısızlığa uğradığını açıkça görüyoruz.
Bu başarısızlığın en önemli sebebi, çeşitli koalisyolarda yer alan veya bunları destekleyen devletlerin siyasi iradeyoksunluğudur.
Artık daha fazla bekleyemeyiz.
Taahhütlerinizi eyleme dökmenizin zamanı geldi.
Bu önerge konseyden geçtiğinden beri, yalnızca Sınır Tanımayan Doktorlar bile daha korkunç saldırılarla karşı karşıya kaldı.
Ağustos başında Yemen’in Abs kentinde bulunan hastanemiz, Suudi Arabistan’ın öncülük ettiği koalisyonun düzenlediği hava saldırısında yerle bir edildi. Bu saldırıda aralarında hastaların ve sağlık çalışanlarının da olduğu 19 kişi hayatını kaybetti.
Tam teşekküllü olan bu hastanenin GPS koordinatları Suudi Arabistan birlikleri de dahil olmak üzere tüm çatışan taraflarla paylaşılmıştı.
Bir şey değişmedi.
Bu, bir yıldan az bir sürede Yemen’deki MSF hastanelerine yapılan dördüncü saldırıydı. Tüm bu saldırılarda 32 kişi hayatını kaybetti ve 51 kişi yaralandı. Ekiplerimiz sağlık hizmetinden mahrum kalan sayısız insanı geride bırakarak Kuzey Yemen’den çekilmek zorunda kaldı. Aralıksız süren Suudi bombardımanları ise bu hizmetleridaha da azalttı. Suudi Arabistan önderliğindeki koalisyon güçleri ve çatışmanın diğer tarafları öylesine kayıtsız, angajman kuralları öylesine belirsiz ki, bu savaş neresinden tutsanız elinizde kalıyor.
Bu saldırılardan pek çoğu “hata” olarak nitelendirilip geçiştirildi ve hasır altı edildi.
“Hata” kelimesini reddediyoruz.
Suriye’de saldırıların ardı arkası kesilmiyor. Halepli doktorlar yararlıları kurtarmak için hayatta kalma şansı en az olan hastaları suni solunum cihazından çıkarmak zorunda kalıyor. Halbuki suni solunum cihazları hayatta kalma şansı az olan hastalar içindir. Bu, çaresizliğin resmidir.
Kuşatma altındaki Suriye’de meslektaşlarımız hala çalışıyor. Hastalarıyla beraber orada öleceklerini, söylüyorlar bize. Sıraları geldiğinde.
Bu kontrol dışı düşmanlık bizi derinden etkiliyor. Bu gözü dönmüşlük bilinçli bir seçimdir. Bu c,nnet halinin belirli bir metodu olduğunu görüyoruz.
Bu Konseyin beş daimi üyensinden dördü Yemen ve Suriye’deki saldırılarda rol oynuyor.
Terörle mücadelenin savaşları yönlendirdiği çağımızda insan öldürmek meşru hale geldi.
Hepinize bu meşruiyeti ortadan kaldırmanız için bir kez daha çağrıda bulunuyoruz.
Düşmanlarınız saldırdığınız sağlık tesislerinde tedavi görüyor olsalar bile bu meşruiyeti ortadan kaldırmalısınız.
Çünkü tarafsız sağlık hizmetlerini ortadan kaldırmak savaşın yeni normu haline geliyor. Askeri operasyonlarla insani ihtiyaçlar arasında bir denge olmalıdır.
Hastane ve sağlık çalışanlarına yapılan saldırılar, asla pazarlık konusu olmayacak kırmızı çizgidir. Bu ilke, -açık ve basit bir ifadeyle- tüm askeri rehberlerde, angajman kurallarında ve standart operasyon prosedürlerinde yer almalıdır.
Çopu zaman, bir hastanenin ‘kumanda ve kontrol merkezi’ olduğuna dair doğrulanmamış bir istihbarat bilgisi ve kaynağı bilinmeyen bir takım iddialar, saldırı için yeterli sebep olarak görülüyor.
Bunu durdurmak için devletler hesap verebilmelidir.
Güvenilir soruşturmalar yürütülmelidir.
Bu soruşturmalar yalnızca saldırının faillerince yürütülmemelidir.
Bu konuşmayı yaptığım gün, ABD Hava Kuvvetleri’nin Afganistan’ın Kunduz bölgesinde bulunan MSF Hastanesi’ni yerle bir etmesininüzerinden neredeyse bir yıl geçti. MSF hala, yalnızca hastaların tedavi gördüğü ve çalışanların sağlık hizmeti verdiği bir hastanede nasıl olur da 42 hasta, hastane personeli ve refakatçininöldürüldüğüne dair bağımsız bir soruşturma yürütülmesini bekliyor.
Özellikle bağımsız ve etkin soruşturma mekanizmaları geliştirilmesi için, sizleri ivedilikle BM Genel Sekreterinin önerilerini desteklemeye ve hayata geçirmeye davet ediyoruz.
Buna ek olarak BM Genel Sekreteri’nin hastane saldırılarını belgelemek ve raporlamak üzere özel bir temsilciatamasını talep ediyoruz .
Dokunulmazlık sona ermeli. Bunu durdurmanın tek yolu siyasi baskı ve hesap verebilirliktir.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 29 Eylül Perşembe günkü “muhtarlara hitap”ı son şüphe kırıntılarını da sildi: Türkiye bir süre savaşla yönetilecek.
Erdoğan ve bir kısım AKP ileri geleni ile geleneksel devlet partisi mensuplarından oluşan müttefikleri, önce seçimi mânâsızlaştırdılar, ardından parlamento işlevsizleştirildi, devlet yapısı içinde, Erdoğan’da cisimleşen tek iradeye ayak bağı yaratabilecek hiçbir sigorta-sübap düzeneğinin kalmaması sağlandı. OHAL’le birlikte, denetlenemeyen tek iradenin keyfî yönetimi kural haline geldi.
Bu süreç içinde Erdoğan ve iktidar partisi, kendini artık normal yollardan iktidarı terk edemez, seçimle gidip seçimle gelemez hale getirdi. İçeride Kürtlerle savaş, toplumdan rıza alma ve iktidar sürdürme mekanizması olarak uzun yıllar boyunca iş göremez. AKP tabanı dışına taşan, daha geniş kesimin daha kararlı ve kesintisiz ideolojik-duygusal desteğini garantileyecek, daha büyük ve daha uzun savaş, bu şartlarda pek münasip çare gibi görünüyor.
Suriye’ye giriş, şu anda Türkiye’de her kime iktidar diyeceksek onlar dışında herkes için başka anlam taşıyor olabilir; buradaki iktidar için anlamı belli: hayat, ömür, varkalma.
Türk ordusunun hepimize ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) adı altında kakalanan, çoğu Selefî-cihatçı örgütleri destekler rolde Suriye’ye girmesi, ona bu izni veren ABD’nin uzun zamandır istediği şeydi. “İslâm Devleti” örgütünün halifelik ilân edip hüküm sürdüğü toprakları örgütün elinden almak için bolca askerini ölüme gönderebilecek bir kuvvet, bir kara ordusu aranıyordu, buldular. Bunun, bütünlüklü yapısı, komuta merkezi, disiplini falan olmayan, toplam gücü bu iş için bin kere yetersiz Özgür Suriye “Ordusu” değil, basbayağı Türk Silahlı Kuvvetleri olduğunu, havuz medyası ne derse onu gerçek sananlar dışında dünyadaki herkes biliyor. Türk askerleri Suriye’de yalnız tankların içinde değil; hava indirme tugayı askerleri ve komandolar şu anda bir “kara gücü” olarak Suriye topraklarında savaşıyorlar. “Piyade sokmayacağız” lafları falan palavra. Harekât büyürse cepheye sürülmesi gereken asker sayısını uzman kimseler on binlerle ifade ediyor.
Cumhurbaşkanının muhtarlara Lozan’dan söz etmesi, işte, sadece daha büyük harekâta girişileceğini değil, toplumsal seferberlik için nasıl bir anlam dünyası yaratılacağını da gösteren en bariz işaret.
“Çılgın Türkler diyorlar”
Cumhurbaşkanı, sadece AKP’lilerle sınırlı olmayan toplum çoğunluğunun nabzını tutmayı, onu hassas yerlerinden yakalamayı çok iyi beceriyor. “Lozan da neymiş!” dediğinizde millet-i hakime bunu zihninden tamamlar: “Biz çok daha fazlasına layığız!” Erdoğan, üstelik, bir yandan Lozan’a laf ederken, “Yunan adaları” motifini ortaya sürdüğü anda “Ah, Kuvayi Milliye!” diye gözleri yaşaracak başkalarını da arkasına alabileceğini hesaplıyor. Cumhurbaşkanı, 29 Eylül’deki “muhtarlara hitap”ında şöyle dedi: “Benim milletim çok kararlı bir millet. Hani o çılgın Türkler diyorlar ya öyle bir millet.”
“Çılgın Türkler diyorlar”! Kim diyor? Erdoğan’ı seven, onun sevdiği birileri mi? Aksine. Fakat Cumhurbaşkanı, “çılgın Türkler” gibi bir motifin her türlü engeli aşarak nasıl birleştirici güç haline gelebileceğini pek iyi biliyor. Karşısındaki muhalefetin genişlemesini bildik bir araca, Kürt düşmanlığına başvurarak nasıl derhal önleyebildiyse, sınırları genişletme ihtimal ve fırsatlarını pekâla erişilebilir hedefler sûretinde ortaya sürer sürmez “Musul-Kerkük” hülyalarının okey masalarının üzerinde dolaşmaya başlayacağını öyle biliyor. Okey yerli-millî spordur; Lozan’cısı da oynar, Vahdettin’cisi de.
Savaş da böyle.
Kısa süre önce itibarı ses duvarı aşan jetlerden insanların üzerine fırlatılıp paramparça olmuş orduyu yeniden ayağa kaldırmak, “milletin ordusu” haline getirmek, yani aslında tepedeki tek adama ve mevcut iktidar bileşimine sıkı sıkı bağlamak için de bir “dış harekât”, en kısa zamanda sonuç alınabilecek, en etkili tedavi yolu değil mi? Üstelik “içerideki düşman”a dışarıda da vurma fırsatı var işin içinde!..
“Darbeci ordu” birden “kahraman silahlı kuvvetlerimiz” oluverir. Zaten 15 Temmuz günü hariç “peygamber ocağı”ydı.
Varılacak yer yıkımdır
Savaş kavramı, muharebeler silsilesi anlamı dışında, bir yönetim tarzını da ifade eder. Devlet-toplum ilişkisi savaşa göre düzenlenebilir, siyasî-kültürel-toplumsal hayat buna göre şekillenebilir. 12 Eylül dönemi ve ’90’ları yaşayanlar, zihinlerinde bu iki dönemi bir araya getirip buna dönemimizin birtakım özelliklerini katarak aşağı yukarı nasıl bir ortamın bizi beklediğini hayal etmeye başlayabilirler. Savaş ortamı hayal etmek için Kürtlerden ders de alınabilir.
Ülkeyi savaşa sokup başta kalmak, yeterince geniş ve kararlı desteğiniz varsa, elbette bir zaman için başarılı olabilecek bir siyaset. Ancak bu siyasetin vardığı yer hep derin bir yıkım olmuş. Önlenmezse bizde de öyle olacaktır.
Bu yolun sonunda, aynı zamanda, bugüne kadar toplum çoğunluğunu hasta etmiş bazı genetik hastalıklar muhtemelen ebediyen son bulacaktır. Tahakküm duygusu ile ırkçılığın kirlettiği, iktidardan başka yerde var olamayan, köküne kadar siyasî, istismarcı dindarlık da, akrabası, kankası, yol arkadaşı ırkçılıkla birlikte tarihe karışacaktır. “Biz bir vakit imparatorluktuk, herkese hükmediyorduk. Yine edelim yine edelim yine edeliiim!” tutturmaları tarihe karışacak, böyle bir şeyin gramına yeltenenler akıl hastanesine konacaktır. Yükünü biz bugünün fanilerinin çekeceği bu arınmaya, çocuklarımızı kurtarmak için razı gelebilirdik. Ama iktidar uğruna ülkeyi çok taraflı bu savaşa sokmanın sonunda yaşanacak felaket, torunlarımızı üzeri kurumuş kanla kaplı yıkıntılardan yeni bir ülke inşa etmek zorunda bırakacaktır.
“Devlet Aklı”da iptal
Yapılan edilen, ortada yaklaşık 80 milyon nüfuslu bir ülkeyi idare edecek insanlara yakışır sağduyunun, sorumluluk hissinin var olmadığını gösteriyor. Çoğu zaman matah bir şey olmasa da bazen hiç değilse toplumları büyük yıkımlardan koruyabilen “devlet aklı” gibi bir şey artık yok belli ki. İktidar hırsı, varkalma ihtirası, bunun nasıl başarılacağına dair en şeytanî planlar var.
Somutlayayım: Ankara, Suriye’de bir toprak parçasını, uzun süre kamuoyunu oyalayacak, heyecanlandıracak bir “millî mesele” olarak ele geçirmek, bu amaçla daha fazla çatışmaya girmek, oradan gelecek şehitler üzerinden bir seferberlik atmosferi yaratmak ister görünüyor. Bu yolda zaman zaman ABD ile, Rusya ile papaz olunacağı da elbette biliniyor ve göze alınıyor. Böyle kapışmalar da hem millî seferberlik ruhunu güçlendirecek hem “millet”in kendini daha güçlü hissetmesini sağlayacaktır. Bunlardan görülecek zararı “millet”in önemsememesini sağlamak, kendileri asla zarar görmeyecek olan lider ve ideologların görevidir. Toplum çoğunluğunun halihazırda kapılmış olduğu histeri, şimdilik bunun zor olmayacağını gösteriyor.
Ekonomi bozulur filan gerekçelerle bu tarz çılgınlıklara kalkışılmayacağını ileri sürenler için tek umut, aynı gerekçelerle iktidar partisi içinden birilerinin gidişata itiraz etmesi. Yoksa iktidar koalisyonunun kuvvet ilişkisi dışında herhangi bir etkeni umursadığını sanmıyorum. Bu ilişki içerisinde de muhalefetin kayda değer ağırlığı yok. “Seçimde kaybederiz” gibi bir kaygı nasılsa çoktan çöpe atıldı.
Savaş kararlarını verenler, bundan kendilerinin, yakınlarının, iktidarlarının zarar görmeyeceğini düşünerek böyle davranırlar. Burada da öyle oluyor.
Özet: Yoksulların çocuklarını öldürtür, hüküm süreriz, itiraz eden olursa kalabalığa parçalattırırız.
İbrahim Kaboğlu’nun yazısı birgun.net sitesinden alındı
15 Temmuz sonrası darbe girişimi ardından başlatılan ‘mini anayasa’ hazırlığı eşliğinde 2019 seçim hesapları yapılırken, AK Parti çevreleri ve TBMM Başkanı, ‘yeni anayasa’ sloganını yeniden gündeme taşımaya çalışıyor.
Mini anayasa
‘Mini anayasa’ paketinden kayda değer bir yenilik çıkmayacağı anlaşıldı. Eğer çıkacak olsaydı, şöyle bir teselli edici yanı olabilirdi: HDP dışlandığı için siyasi bakımdan eksik bir adım; ama hiç değilse anayasal düzlemde olumlu bir girişim olduğu için, ‘hukuki ilerleme, demokrasi eksiğini kısmen de olsa telafi etti’ denebilirdi.
Ne var ki, Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesinin kaldırılması, yargı bütününde düzeltimler yapılmadığı sürece, psikolojik bir rahatlama ötesinde kayda değer bir katkı sağlamaz.
‘Tarafsızlık’ ilkesi ile takviye edilen ‘bağımsızlık’ gibi. Çünkü bağımsızlık bir statü, tarafsızlık ise bir erdemdir. Eğer bağımsızlık (md. 138), yürütme organı tarafından sürekli ihlal edilirse, buna tarafsızlık ilkesinin eklenmesi, yine sadece psikolojik bir rahatlama sağlar.
Jandarma Genel Komutanı’nın, -İçişleri Bakanlığına bağlanması sonucu- MGK’den çıkarılması ne tür sonuçlar doğurur? 2001 Anayasa değişikliği ile Milli Güvenlik Kurulu (MGK), neredeyse CB başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu hâline getirildi. Buna rağmen son yıllarda, ‘güvenlik zirvesi’ adı altında yapılan toplantılar, Anayasa’da yeri olmayan ‘fiili durum’ sürecinde yer alır.
Türkiye’yi 15 Temmuz gecesinde götüren süreç, ‘anayasasızlaştırma’ eşliğinde çok yönlü güvenlik zaafı değil mi idi?
Şu halde ‘mini’ çekiciliği nereden kaynaklanıyor?
Seçim hesapları
Öyle ya, bir kısım ‘erkek mahlûkat’ için, giyim tarzı olarak mini tahrik edici, maksi ise çekici; keşke, ‘mini anayasa’ paketi de, -değinilenlerin tersine- olumlu nitelemeleri hak edecek içerikte olsaydı.
Yansıyan haberlere göre, üçlü çalışma, anayasal çekicilikten uzak; ama toplumu yatıştırma ve seçim hesaplarını gizleme görünümü veriyor.
Bilindiği üzere, 2019, yerel, cumhurbaşkanı ve yasama olmak üzere üçlü seçim yılı olacak.
‘TBMM görev süresi, yeniden beş yıla çıkarılırsa seçimlerin bu şekilde örtüşmesi önlenmiş olur’ görüşü de var. Aslında böyle bir tartışma açılacaksa eğer, bu, CB’nin seçim tarzı ve görev süresi ile birlikte yapılmalı; çünkü hepsi 2007 Anayasa değişikliğinde kotarıldı. Üçlü kıskacın anlamı
Bugünlerde asıl dikkat çeken husus, başta TBMM Başkanı gelmek üzere, AK Parti çevrelerinin ‘yeni anayasa’ arayışını yeniden dillendirmeye başlaması.
15 Temmuz Darbe Girişimi ile Anayasa arasında bağlantı kuran da aynı çevreler: Nedeni 1982 Anayasası ve darbe sürecinden kurtulmak için yeni bir anayasa gerekli.
Oysa gerçek şu: Darbeye giden yolu Anayasa değil, anayasasızlaştırma döşedi.
Anayasal bilgi kirliliği eşliğinde hep Anayasa’ya meydan okundu; Anayasa’nın üstünlüğü ve bağlayıcılığı yerine, seçilmişlerin tercihleri ve eğilimleri öne çıktı. Kamu hizmeti ve Devlet örgütüne ilişkin emredici anayasal hükümler açıkça ihlal edildi. Anayasa’ya aykırı söylem, işlem ve eylemler bütünü hukuku, dolayısıyla ‘hukuk devleti’ni çökertti. Şimdi, çıkış yolu olarak, Anayasa’ya saygı yerine, yeni anayasa gösteriliyor.
Tam tersine, yapılması gereken ilk iş, yürürlükteki Anayasa üzerindeki üçlü kıskacı kaldırmak: Bilgi kirliliği, anayasızlaştırma ve anayasa fetişizmi.
Çok yazdım; ama ısrarla yinelemek gereği açık: Eğer yürürlükteki Anayasa’ya asgari saygı yerine, yeni anayasa söylemi ile toplum yeniden oyalanmaya başlanırsa, Türkiye, 2019 yılına zor ulaşır. Bu nedenle, en acil sorun, 2019’un üçlü seçim kıskacı kaygısına bugünden kapılmak değil, dünden bugüne adeta bir halka şeklinde birbirine geçirilen üçlü kıskacı ortadan kaldırmak: Anayasal bilgi kirliliği, saygısızlık ve tapınma.
Türkiye’yi kaosa sürükleyen bu üçlüdür; bu alışkanlıktan vazgeçilmez ise, kaosun yıkıma dönüşme tehlikesi güçlüdür.
‘Mini anayasa’ adı altında başlatılan üçlü çalışma, 15 Temmuz kırılmasının ardından Anayasa’ya saygı aracı veya kaldıracı olma işlevini görebilirdi; ne var ki, şimdilik görünen, bunun bir gündem saptırması olduğu. Bu ‘uyutucu oyun’, kesinlikle reddedilmeli…
Milli Güvenlik Kurulu toplantısı sonrası, 21 Temmuz’da başlatılan Olağanüstü Hal’in uzatılması tavsiye edildi.
Çarşamba günü (28 Eylül 2016) Cumhurbaşkanı Erdoğan başkanlığında toplanan Milli Güvenlik Kurulu sonrası yapılan yazılı açıklamada, OHAL’in uzatılması tavsiye edildi.
Beştepe’de düzenlenen MGK toplantısına, Başbakan Binali Yıldırım’ın yanı sıra Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Milli Savunma Bakanı Fikri Işık, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, kuvvet komutanları ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Yaşar Güler’in katıldığı bildirildi.
MGK sonrası yapılan açıklamada, “Demokrasimizin, hukuk devleti ilkesinin, vatandaşlarımızın hak ve özgürlüklerinin korunmasına yönelik tedbirlerin etkin bir şekilde uygulanmasının devamlılığını sağlamak amacıyla olağanüstü halin uzatılması tavsiyesinde bulunulması kararlaştırılmıştır” ifadeleri kullanıldı.
Toplantı sonrası yapılan yazılı açıklamada ayrıca başarısızlıkla sonuçlanan darbe girişiminin düzenlendiği 15 Temmuz’un “Demokrasi ve Özgürlükler Günü” ilan edilmesi tavsiye edildi.
KHK kapsamında 10 kanal kapatıldı
Olağanüstü Hal kapsamında çıkarılan 668 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile aralarında Hayatın Sesi, Azadi TV, Jiyan TV, Van TV, TV10, Denge TV ve Zarok TV’nin de bulunduğu 10 televizyon ve radyonun yayını duruduruldu. Kurumlar, KHK kapsamında resmi bilgilendirme yapılmadan, yayın yaptıkları TÜRKSAT uydusundan çıkarıldı. Yayınların, Başbakanlık emri ile durdurulduğu bildirildi. Hayatın Sesi TV, internet üzerinden yayın yapmaya devam ediyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, 15 Temmuz’daki darbe girişimi sonrası 21 Temmuz’da OHAL ilan edildiğini duyurmuştu. Darbe girişimi sonrasında başlatılan soruşturmalar kapsamında ülke genelinde 32 bin kişi tutuklandı. Olağanüstü Hal’in süresi 3 ay olarak belirlenirken, gerekirse sürenin uzatılacağı da belirtilmişti.
Dünyada en çok ticareti yapılan memeli türü olan pangolinleri korumak için, ticaretlerinin yapılması tamamen yasaklandı. Nesli Tehlike Altındaki Yabani Canlı Türlerinin Ticaretine İlişkin Uluslararası Sözleşme (Cites) konferansı Güney Afrika’da toplandı.
Konferansta yasadışı avlanma sebebiyle nesli tükenmek üzere olan türlerin korunması için bazı yeni tedbir kararları alındı. Pulları geleneksel Çin tıbbında kullanılması nedeniyle yoğun olarak ticareti yapılan pangolinlerin durumu da konferansta ele alındı.
Bir karıncayiyen türü olan pangolinler Asya ve Afrika da bulunuyor. Pangolinler, dünyanın pullarla kaplı tek memelileri. Ancak son on yılda bir milyonun üzerinde pangolin doğal hayatından koparıldı.
Cites konferansı bu durum nedeniyle pangolinlerin ticaretinin tamamen yasaklanmasına karar verdi.
Pulları ilaç olarak kullanılıyor
Pangolinlerin çok uzun ve yapışkan dilleri var ve özellikle en sevdikleri besin olan karıncaları ararken dillerini büyük bir ustalıkla kullanabiliyorlar.
Öte yandan onları koruyan pulları aynı zamanda ölümlerine de sebep oluyor. Zira pulları, geleneksel Çin tıbbında, aşırı sinirlilik, histerik ağlamalar, felç ve emzirme sorunu gibi çeşitli rahatsızlıkların tedavisinde kullanılıyor.
Pangolinleri pullar kadar eti de Afrika ve Çin’in birçok bölgesinde oldukça lezzetli bir yiyecek olarak biliniyor.
Bu türün yasa dışı ticareti ise şaşkınlık verici bir boyutta. Yetkililer bu yılın Ocak ve Eylül ayları arasında, yaklaşık 19 ülkede 18 bin tondan fazla karıncayiyen pulu ele geçirdi.
Pulların büyük bir çoğunluğu Kamerun, Nijerya ve Gana’daki Afrika pangolinlerine ait. Uzmanlar bir kilogram pul için 3 ya da 4 hayvanın öldürüldüğünü belirtiyor.
Pangolin ticaretinin tüm yasa dışı ticareti yapılan türler içerisindeki yerinin ise % 20 civarında olduğu tahmin ediliyor.
TÜRKSAT, Çarşamba günü (28 Eylül 2016) 20:30 itibariyle Denge TV, Jiyan TV, Zarok TV, Hayatın Sesi TV ve Van TV dahil çok sayıda kanalın yayınını durdurdu.
Evrensel’in haberine göre, Hayatın Sesi’ne henüz resmi bir bilgilendirme yapılmazken, kanal yöneticileri, Başbakanlık emriyle OHAL kapsamında yayının durdurulduğuna dair bilgi edindiklerini söylediler.
Küreselleşmeye karşı yerelliğin önem kazandığı günümüz ekolojik bakış açısında yaşadığım yerlerde liderlerin oraya yansımasına bakarım. Mimaride, kamusal alan kullanımında, ekolojik değerlerde… Permakültürün doğduğu yer olan Avustralya da öyle benim için. Avustralya tektonik açıdan dünyanın en stabil kıtası olmakla birlikte kuraklık ve tuzlanma sorunları ve madenciliğin yol açtığı sorunlar açısından başta gelmektedir. Elbette yerli halk Aborijin sorununa ciddi adım atılmaması ise bunların en başında yer alır. İyi ki beyaz adamın baskın baskıcı kültürü karşısında çözüm için çabalayanlar burayı yaşanılır hale getirmeye çalışıyor.
Permakültürün babası Tasmanyalı Bill Mollison’un Avustralya’da özellikle su tasarrufuna dayalı gıda, teknik ve stratejileri kıtaya damgasını vurmuş durumda. Mollison, 1928’de Tasmanya’nın bir balıkçı kasabası olan Stanley Bass Strait’de doğmuş. 24 Eylül 2016’da 88 yaşında onu bu dünyadan başka bir evrene uğurladık. Mollison her zamanki ironik haliyle, “Benim için öldü derlerse yalan söylüyorlardır. Ölürsem ağaç dikin” demiş. Öyle de oldu. Yalnızca Avustralya’da değil onun yolunu izleyenler dünyanın farklı coğrafyalarında o günlerde onun adına ağaç diktiler.
Bill Mollison
Doğaya karşı değil, Doğayla birlikte
Bill Mollison’un öğretilerinin yansımasını Avustralya’nın birçok yerindeki özellikle organik gıda yetiştirmeye yönelik çabalarda 10 yıl sonra Avustralya’ya döndüğümde daha net farkediyorum. Avustralya’da artık çoğu orta sınıf evde, okulda permakültür bahçesi, kütüphanelerinde permakültür kitapları ve yerel kamusal kütüphanelerde ise adeta permakültüre ilişkin raflar var. Mollison her ne kadar permakültürün patentini alıp şirketlerin kullanımından ve hatta üniversitelerden dahi sakındıysa da sağlığında dahi üniversiteler öğretim programlarına permakültürü almış durumda.
Mollison permakültürün kafasındaki doğuşunu Tasmanya’daki ormanları kanguru gibi yerli memelilerin yerel ekosistemin bileşenleri arasındaki interaksiyonunu izleyerek nasıl yeniden yaratabileceği üzerine gözlem ve deneyimlerine dayandırır.
https://www.youtube.com/watch?v=axfQDEaHm84
1967’de Roma Kulübünün çevre tahribi ve tüketim hakkındaki yorumu üzerine ise toplumsal çabalardan elini eteğini çekip yalnızca çöküşü seyretmeye karar vereceğini söylemişti. Ancak uzun yıllardır toplumsal sorumluluğa kafa yoran birinin elbette bu şekilde köşesine çekilmesi beklenemezdi. 1974’de uzun yılların birikimi olan kalıcı tarım (permanent agriculture) üzerine “Permakültür Bir” kitabını yayınlar. Kitap; endüstriyel tarıma bir eleştiri olmakla birlikte en önemli vurgusu endüstriyel ve doğal tarımın can alıcı sloganlarından olan Doğaya karşı değil, Doğayla birlikte çalış prensipleri üzerinedir. Kitap o zamana kadar benzeri düşünceleri paylaşan insanlar tarafından hayranlıkla karşılanır.
Mollison permakültürü kurumsallaştırmaya yönelerek 1978’de Permakültür Enstitüsünü kurar. Verimli yaşamına hızla devam edip biz tasarımcılar için el altı kitabı olan kara kaplı kitap Bir Tasarımcının El Kitabı (Permaculture Designers’ Manual) ise 1988’de yayınlar. Burada permakültür tekniklerinin ayrıntıları ile o teknik ve konseptlerin mantığı gösterilir.
Permakültür, yerel ve yerli kültürlerden epey nüve taşımaktadır. Mollison da dünyanın birçok yerinde gözlemler yaparak öğretilerine bunları taşımıştır. Örneğin, Karadeniz’de mısır, kabak ve fasülyenin hala birlikte ekilmesi gibi…
Kardeş bitkiler konsepti dediğimiz bu vb tekniklerle hem bitki köklerindeki mineral alış verişini sağlarken hem de zararlı böcekleri uzaklaştırıp yararlılarını çekmeyi amaçlarız. İklimlere göre farklı gıdalar yetiştirdiğimize göre örneğin tropikal bir iklimde (ki biz bunu mikro iklim yaratma teknikleriyle kendimiz de yaratabiliriz) Filipinlerde yerel insanların yaptığı gibi muz dikerken fasulye ve biber de birlikte dikilebilir.
Her mamul madde bir enerji ürünü olduğuna göre enerji tasarrufuna dayalı tasarım ve uygulamalar yapmak da permakültürde önemlidir. Buna insan enerjisi de dahildir. Çünkü biz kendimize ayırdığımız tembellik hakkımızı artırmak istiyoruz. Örneğin, toprağı her yıl altüst etmeden çok yıllık bitkilerle bir bahçe ya da gıda ormanı oluşturmak gibi.
Ben, Mollisonun’u 2008 de Yeni Zelanda‘da yapılan bir konferansta dinlemiştim. O koca Avustralya şapkasıyla karizmatik kişiliği daha da farkediliyordu.
Ölümünü duymadan iki gün önce Melbourne semt kütüphanelerinden birinde Jenny Allen’in permakültür kitabı, “Smart Permaculture Desing”inön sözünü zevkle okuyup bu yaşta bu kadar keskin zeka diye düşünüp içimden daha nice uzun ömürler dilemiştim. Çünkü kitaptaki ön sözde o denli bir derinlik vardi ki ekosistem restorasyonunu doğru yaptığımızda binlerce biyoçeşitliliği kısa sürede geri kazanabileceğimizi iyi vurguluyordu.
Permakültürün bileşenleri arasında topluma ilişkin görünür ve görünmez yapılar olarak tanınan alanlarda var. Bunlar ekonomiden sağlığa kadar uzanır. Su, toprak, gıda enerji ise bunların başında gelir. Mollison’un radikal bir duruşla gıdamıza sahip çıkmamız gerektiğine işaret eden yorumlarından epey esinlendim. Yerele dayalı hikaye anlatıcılığını ise pek sevdim. Kadın ve ekoloji konusunda gözlem ve araştırma yapan biri olarak Mollison’un öğretilerine ve karizmatik liderliğine bu açıdan da bakıyorum.
Mollison, permakültürü politika dışı tutmaya çalıştıysa da kendisi sınıfsal bakış açısı taşıyan biriydi. Mesela en çok kızdığı şeylerden biri herkesin akılsızca çim tımar etmesi idi. ‘Biz onların köleleriydik’ sözü İngiliz üst sınıf ahalisinin bahçesindeki çimler ne kadar düzenli ve kısa kesilmişse o kadar itibar kazandıkları üzerine bir göndermedir.
https://www.youtube.com/watch?v=HBJzgq77TQI
Bill Mollison ne şanslı ki ektiği tohumların meyvalarını da gördü. Örneğin, dünyanın çeşitli iklim ve coğrafyalarında permakültüre dayanan Küresel Bahçıvan (Global Gardener) dizisinde vurguladığı gibi ilk NewYork’a adım attığında Bronx’daki ilk şifalı otlar bahçesinden bu yana bugün yalnızca New York’ta 1.000’den fazla kent tarımı yapan alan oluştu. Benzeri konsept Kuzey Amerika ve dünyanın birçok yerine kentsel toplum bahçeleri ve gıda ormanları olarak yayılıyor. Bugün 126 ülkede permakültür öğretilir hale geldi. İyimser olmak için nedenimiz var. Çabalarımız devam ettikçe Monsanto’nun yayılmacılığından daha fazla alanı gelecek kuşaklara kazandırabileceğiz.
Bill Mollison ve David Holmgren
Yenilenebilir enerjilerden organik tarıma kapitalizmin kendini yeşille boyamaya başladığı günümüzde Bill Mollison’un sessiz devrim olarak adlandırdığı permakültür hareketi ondan sonra nasıl evrilecek yaşayıp göreceğiz. Şu bir gerçek ki Mollison’un ve permakültürün ikinci babası David Holmgreen’in takipçileri kendini yenileyen gıda peyzajları başta olmak üzere ekosistem restorasyonuna devam edecektir!