Ana Sayfa Blog Sayfa 3345

Kır Araştırmaları ve Paradigma Sorunu – Umut Kocagöz

Bu yazı karasaban.net/ den alınmıştır

Kırsal Araştırmalar Ağı (KAA) tarafından düzenlenen “Kır Araştırmalarında Yeni Perspektifler” başlıklı sempozyum, kır ile farklı biçimlerde ilişkilenen akademisyen, araştırmacı, aktivist, çiftçi ve göçerlerden oluşan bir kalabalığı yan yana getirdi.1 Kalabalık yan yana gelişlerin zayıfladığı, tartışma ortamlarının daraldığı, baskı ortamının genişlediği mevcut koşullarda, KAA’nın bu sempozyum girişimi ve kolektif tartışma çabası bir çok katılımcı açısından bir nefes alanı olma özelliği taşıyordu. Bu açıdan bu ortamın sağlanması itibariyle içerikten bağımsız olarak önemli bir başarı sağlandığı söylenebilir.

29

Sempozyum iki panel oturumu ve bir forumdan oluşuyordu. İlk panel, “kırsal araştırmalar” alanının nasıl bir izlekten geçerek bugünlere geldiği ve bugün güncel olarak hangi tartışmalara ev sahipliği yaptığı üzerine odaklanırken, ikinci panel daha çok farklı deneyimler ve metot tartışmasına odaklanıyordu. Forum kısmında farklı katılımcılar kendi görüş ve önerilerini ifade ederek tartışmayı zenginleştirmeye ve KAA’nın neler yapabileceğine dair çeşitli öneriler geliştirmeye çalıştı.

Fotoğraf: Arca Atay
Fotoğraf: Arca Atay

Salondaki katılımcı ve konu zenginliği, Türkiye’de kır meselesini çeşitli eksenlerde kapsamlı bir şekilde ele almanın güncel ve politik bir mesele olduğunu gösterdi. Bu açıdan KAA’nın açtığı alanda ortaya çıkan tartışmalarla ilişkili bir şekilde genel olarak ‘kır’ meselesi ve bu alanda akademik/politik çalışma yapmaya dair bir tartışma yapmak faydalı olacaktır.

Mevcut Hegemonya

Öncelikle, Türkiye’de “kır” olgusunun bir dönüşüm süreci olduğunu ifade etmek gerekir. Başta üretim ilişkileri olmak üzere, kültürel, entelektüel, sosyal her türlü maddi ilişki; kırın çevresel varlığı (yani deresi, ormanı, toprağı, taşının altı ve üstü, yolları, yaylaları vs); özetle “kıra dair herşeyde” ciddi bir dönüşüm süreci yaşanmaktadır. Bu dönüşüm “nötr” kelimelerle ifade edilebilecek bir pratik de değil. Kırdaki bu dönüşüm, bir çeşit “proje” gibi görünmekte ve çeşitli aktörler bu dönüşüm sürecinde yer almaktadır. Bu süreç, indirgeme riskini de göze alarak 2 farklı kamplaşmayı ortaya çıkarmaktadır: Bir yanda enerji, maden, baraj vb projeler yoluyla uygulanan, “kalkınma”, “kentleşme”, “çağdaşlaşma” gibi söylemleri kullanan neoliberal kamp; diğer yanda ise, bu kampın projesini “saldırı” olarak gören ve bu saldırıya direnmeye çalışan kamp. Farklı ara pozisyonlar da olabilmekle birlikte, politik arenada dolaşan söylemler ve aktörleri harekete geçiren motivasyonlar temelde bu iki kampın izdüşümü olarak okunabilir.

Bu açıdan, kır’a yaklaşırken kırda ne olup bittiğine dair yapılacak tespitin kendisi başından “ideolojik” bir mahiyet taşımakta, kişileri pozisyon almaya davet etmektedir. Bu açıdan Türkiye’de kır üzerine çalışma yapmanın kendisi de bir pozisyon almayı zorunlu kılıyor. Sempozyumda yan yana gelen bir çok kişi, her şeyi yıkan ve paraya çeviren bu zihniyetin tespitini yapıyor, buradaki ideolojik hegemonyayı görüyor, deneyimliyor ve ifade ediyor. Bunun hem kır çalışmaları için, hem de ideolojik hegemonyaya karşı verilen mücadeleler için önemli bir başlangıç noktası olduğu söylenebilir.

İdeolojik hegemonya diye ifade ettiğim şey, bir tek partinin tarafgirliğini yapmak veya ona oy vermek olarak düşünülmemeli. Aksine, çok daha büyük bir hegemonik güçle, biryönetim zihniyeti (governmentality) olarak neoliberalizmle karşı karşıya olduğumuzu söylemeliyiz. Kırdaki aktörler kendilerini bu zihniyet içerisinde konumlandırıyor; bu zihniyete göre hareket ediyor; kentleşme, modernleşme vb. pratikler, neoliberal estetik, zihniyet ve algı esaslarına göre bu aktörler tarafından benimseniyor ve bizzat uygulanıyor. Bütün bunlar gündelik yaşam pratiklerinden oy pratiğine, hayatın bütün alanlarına da yansıyor.

Neoliberalizmin Türkiye’deki bu biçimi, kenti galip çıkarmış, kent yenilmiş durumda. İlerleme, çağdaşlaşma, modernleşme, hep kentlilik üzerinden, “kentsoylu” bir pratik üzerinden ifade ediliyor. İyi, doğru ve güzel bu kent kökenli değer yargısı üzerinden anlam buluyor. Kent kökenli tasarlanmış bir dünya, yaşama dair bütün bakışı, ahlak ve değer yargılarını (genel olarak kozmolojiyi) belirliyor.

Bu açıdan kırda karşımıza çıkan temel sorunlardan biri tarımda dönüşüm, toprak mülkiyetindeki değişim, çevre ve yaşam alanı tahribatları ise, bir diğeri de göç olgusudur. Kır, bir “cazibe merkezi” olmayı yitirmenin dışında2, terk edilen, kötü anılar ve pratiklerle hatırlanan, “geri olmak” ve “kötü” ile özdeşleşmiş bir yer haline gelmiştir. Hatta, kır coğrafyasının temel aktörü olan köylülerin yaşam formları ve kültürleri Türkiye’de çoğunlukla aşağılanmış, hor görülmüş; bu yaşam biçiminin kendine özgün, bağımsız bir kültür ve yaşam formu inşa edebileceğine ihtimal dahi verilmemiştir.3

Özetle, kendisini neoliberal yönetim zihniyeti içerisinde kuran, onun ahlaki, zihinsel ve pratik kurallarına göre davranan bir aktör figürü ile, zaten halihazırda bütün topluma yayılmış ve ideolojik hegemonyayı aşan geniş kapsamlı bir durumla karşı karşıyayız. Türkiye’nin içinde bulunduğu özgün koşullar, sosyal, kültürel ve politik geçmiş ve deneyimler, çeşitli biçimlerde bu aktör oluşumuna katılmakta ve bu durumu beslemektedir.

Karşı Program İhtiyacı

Neoliberal kampın karşısında konumlanan, bir çok yerde yaşam ve üretim alanlarını, topraklarını, ürünlerini, üretim koşullarını savunmak durumunda kalan aktörlerin, tabandan geliştirdikleri ve toplumu etkiledikleri bir politik program bulunmuyor. Aksine, kırdaki aktörlerin, kırsal araştırmalar yapan kişilerin, aktivistlerin dağınık olduğu, bütünlüklü ve kapsayıcı bir program geliştiremediği söylenebilir.

Bu koşullar altında, kır araştırmacılarının, aktivistlerin, kırda mücadele eden aktörlerin, araştırma ile aktivizm ötesine geçen, hem neoliberal yönetimselliğe karşı bir yaşam ve direniş ufku açacak, hem de kırdaki aktörlerin birbirleriyle diyalog zeminlerini kuracak birkarşı-hegemonik program inşa etmeye ihtiyaçları var. Ancak bu program, tabanda yapılan çalışma ile, tabandaki ihtiyaç ve yönelimlerin değerlendirilmesi ile, geniş kapsamlı bir direniş stratejisinin parçası olarak inşa edilebilir.4

Gıda Egemenliği Zamanı
Gıda Egemenliği Zamanı

Neoliberal yönetimsellik karşısında oluşturulacak karşı-hegemonik program, esas olarak kır araştırmacılarının, kırda mücadele içerisinde yer alan aktivistlerin, toplumsal hareket militanlarının, köylü ve çiftçilerin bir yandan diyalog zemini, bir yandan harekete geçme vizyonunu oluşturur. Başka bir ifadeyle bu program, hem dünya görüşü, hem harekete geçirici ilkeleri ifade eder. Örneğin, bu program, neoliberal kalkınmacı programın “neden kötü”, “neden yanlış”, “neden zararlı” vb. olduğunu kent için, kır için, öğrenci için, avukat için, çiftçi için, köylü için tanımlayabilecek güçte ve kapsamda olmalıdır. Böylece kır ile kent arasındaki ucu ve sınırı belirsiz ayrıma karşı farklı toplum kesimleri arasında bağlantılar, ilişkiler kurulabilir; ittifaklar geliştirilebilir. Çiftçi, neden çiftçilik yapaya devam etsin? Çiftçilik yapmak zorunda kalan kişiler, neden çiftçiliği bırakıp gitmesinler ve çiftçilik yapmaya devam etsinler? Kentli genç işsizler, neden kentte yaşamı bırakıp çiftçilik yapmaya yönelsin? Neden köylülüğü bilge bir yaşam tarzı olarak ele alarak, köylülüğün haysiyeti ve onuru tekrar iade edilsin? vb. sorulara “ahlak” ve “vicdan” temellerini aşan, maddi ve politik cevaplar üretmek bu tarz bir politik programın zorunluluğudur.

Türkiye’de, bahsettiğimiz tarzda bir program, kır araştırmacılarının ve aktivistlerin kendi başlarına üretebilecekleri (ve gidip köylülere anlatacakları- onları ikna etmeye çalışacakları) bir program değildir. Aksine, halihazırda on yıllardır mücadele içerisinde olan, dünya çapında, neoliberal hegemonya karşısında başka bir yaşam ve mücadele pratiği geliştiren köylü örgütleri, çiftçi hareketleri, topraksız kır işçileri hareketleri, göçerler, mevsimlik işçiler, bu mücadelenin ana hatlarını ve programlarını -kendi başlarına, kendileri için, ve bütün toplum için, gezegen için- oluşturmuş ve mücadele etmektedir. Türkiye’de de, başta La Via Campesina üyesi Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu (Çiftçi-SEN) ve müttefiki bir çok kurum ve inisiyatif, çok derli toplu olmasa da, bu programı aşağıdan, tabandan, bizzat aktörlerin özgüçlenmesine bağlı olarak inşa etmeye çalışmaktadır.

Başka bir ifadeyle, böylesi bir program ancak taban çalışması içerisinde, taban faaliyetlerinin bir birikimi ve ifadesi olarak, taban örgütlerinin oluşması ve gelişmesi ile yazılabilir; dışarıdan dayatılamaz.

Başta La Via Campesina olmak üzere, küresel (yahut ulusaşırı) çiftçi ve köylü hareketlerinin temel paradigmatik kalkış noktaları agroekoloji (ekolojik tarım) ve gıda egemenliğidir. Bu kavramlar, yıllardır tabanda sürdürülen deneyimler ve tartışmalar içerisinden süzülmüş, politikleşmiş kavramlardır. Bizzat çiftçi ve köylüler tarafından geliştirilmiştir. Çiftçiler bu kavramları neoliberal hegemonyaya ve kapitalist küreselleşmeye karşı alternatif paradigmanın eksenleri olarak kullanmaktadır. Bu açıdan da yalnızca tarım veya gıda ile, pratik olarak, sınırlandırılmış kavramlar değildir. Aksine, tarımsal pratiğe, gıda üretim ve tüketim ilişlikilerine, kırın kendine has sorunlarına, kırsal dönüşüm ve tahrifat ilişkilerine, köylü ve çiftçi kültürüne, gıda kültürüne, gıda üretim ilişkilerine, kır-kent arasındaki ilişkiye vb. dair bir çok hususta kurucu, kapsayıcı, diyalog temelli ve paradigmatik açılımlar sunmaktadır. Onur ve haysiyetin yanında, çiftçi ve köylüye kendi gündelik hayatı açısından pratik olarak anlam ve mana kazandırmakta; kır araştırmacısına kavramsal çerçeve sunmakta; kırdaki aktörlerin siyaset yapma dil ve vizyonunu genişletmektedir.

Peki bu bağlamda, kır araştırmacısının teorik ve pratik katkısı, motivasyonu ne olabilir? Öncelikle şunu söylemek gerekir ki, şifalı bitkilerin araştırılmasından kır araştırmasında etik kodların yazılmasına, toplumsal hareketlerin güçlenme taktiklerinden ulusaşırı şirketlerin örgütlenme stratejilerinin analizine kadar, farklı bir çok alanda yapılan/yapılacak olan çalışmalar, kırı kurmanın, örgütlemenin, mevcut hegemonyaya direnmenin, yeni direniş odakları yaratmanın bütünselliği içerisinde yer alacaktır. Esas olan, bu çalışmalar arasında paradigmatik ortaklığın tesis edilmesi, bu çalışmaların diyalog zeminlerinin örgütlenmesidir.

Bu açıdan, karşı-hegemonik paradigmanın kurulması, politik aktörlerin yanında araştırmacıların da önemli bir görevidir. Karşı hegemonyanın örgütlenmesi için bir çok alan mücadele alanı olarak değerlendirilmelidir; özellikle de kamusallık ve özgürlük mücadelesi veren üniversiteler bu alanların başında gelmektedir. Kavramsal berraklaşma, farklılıklar arasındaki diyalog, şirket ve devlet stratejilerinin tespiti, kırdaki politik aktörlerin özgüçlenmesi ve özörgütlenmesi süreçlerinde doğrudan, pratik katkılar olarak şekillenebilir. Agroekoloji ve gıda egemenliği, hem politik eksen, hem kavramsal çerçeve, hem de hareket prensipleri olması açısından kır araştırmacına güçlü bir paradigma sunmaktadır.

Son olarak, kır araştırmacısı bu konuda yalnız değildir. Öncelikle, içerisinde bulunduğu sosyal kesim açısından üniversite ve farklı araştırmacıların yüklendiği kamusal sorumluluk ve görevleri kır araştırmacısı da taşımaktadır. Bu açıdan, farklı araştırmacılarla beraber kamusal ve özgür üniversiteyi savunmak ve bunun mücadelesini vermek kır araştırmacısının görevlerinden bir tanesidir. Esas olarak ise, yukarıda çizmeye çalıştığım çerçeve bağlamında kırda direnen, yeni bir tarım ve hayat örgütlemeye çalışan, örgütlü ve örgütsüz çiftçiler, köylüler, kır araştırmacısının hem doğal müttefikidir. Kırın örgütlenmesi ve kır-kent emek hareketinin ortak bir program geliştirmesi, ancak bu aktörlerin eşit bir ilişki kurması, özgüçlenmeyi ve özörgütlemeyi destekleyecek araçlar geliştirmesi; mücadele programını beraber örgütlemesi ile mümkün görünüyor.

——

1Sempozyum’un web sitesi için bknz: https://rrnsempozyum2016.wordpress.com

2 Tabi bir yandan da “kıra dönüş” kapsamında kentten kıra göç eden yeni bir neslin varlığı gözlemlenebilir. Bu kesim tek başına “kırın kurtuluşu” açısından bir hegemonya oluşturacak güçte değil; ancak bu kesimin varlığı, kırda karşı-hegemonik bir güç oluşumu açısından ileriki dönemde son derece önemli bir rol oynayabilir. Aşağıda ileri süreceğim çeşitli başlıklar bu açıdan da önemli olabilir.

3 Örneğin, “ilerici-gerici” tartışmasını Türkiye’de bu bağlamda yapmak ilginç olabilir.

4Bu program, öncelikle mevcut kavramsal kafa karışıklığına bir son vermeli, elma ile armudu birbirinden ayırmalıdır. Örneğin, “organik tarım” ile “ekolojik tarım” arasındaki farkın politik tekabüliyeti, hem kırdaki aktörlerin politikleşmesi açısından, hem de bu aktörlerle temas eden diğer aktörlerin diyalog zemini açısından hayatidir. Veya, “gıda güvenliği” kavramı ile “gıda egemenliği” kavramının farkını politik olarak kuran bir perspektif, aynı zamanda aktörlerin hangi mücadele çerçevesi içerisinde kendilerini konumlandırabileceği açısından önemlidir. Örneğin bir mücadelede “yaşam savunuculuğu” gibi bir aktör tarifi ile o aktörün “çiftçi” karakterine atıfta bulunmak arasındaki fark, mücadelenin hangi temellerde okunduğunu ve “okunması gerektiği” yönünde önemli bir açılım sunmaktadır.

Bu yazı karasaban.net/ den alınmıştır

28-umut-kocagoz

 

Umut Kocagöz

Bozcaada’nın “Özgür” Belgesel Festivali BIFED başladı

Yazın kalabalık olan sokaklarının sonbaharda tenhalaşmasına aşina olan Bozcaada, son üç yıldır ekim ayını festival heyecanıyla karşılıyor. Kıyıları, üzüm bağları, yaşam alanları talan edilmesin diye mücadele eden adada, dünyanın uzak coğrafyalarında benzer kaygılarla direnenlerin hikayeleri,  Bozcaada Uluslararası Ekolojik Belgesel Festivali (BIFED) ile mesafeyi kaldırıyor.

bifed-afis

Bu yıl 12-16 Ekim tarihleri arasında düzenlenen BIFED’e 58 ülkeden gelen 280 belgesel film başvurusu arasından “Fethi Kayaalp Büyük Ödülü” ana yarışma bölümü için 16, “Gaia Öğrenci Ödülleri” bölümü için 10 film belirlendi. Yarışma dışı bölümünde yer alan 32 filmle beraber izleyenleri beş gün boyunca belgesele doyuracak festivalde “kömür” konusu dikkat çekiyor. Enerji santralleri, madenler, çöp, köye dönüş, küresel ısınma, yerli halkların yok oluşu, göç ve mülteciler öne çıkan diğer konular.

Festivalin ana yarışma bölümündeki filmler arasında Çek Cumhuriyeti yapımı  “Sugar Blues”, şekerin insanların fiziksel ve zihinsel işlevleri üzerindeki etkisini araştırıyor. Yunanistan’da yaşayan Tahran doğumlu yönetmen Morteza Jafari’nin “Hayatı Düşlemek / Dreaming Of Life” adlı belgeseli, mültecilerin umudu arayış öykülerinde Türkiye’den Yunanistan’a yaptıkları tehlikeli yolculuğa tanıklık ediyor. İtalyan yapımı “Kömür Denizi / Coal Sea” ve “Çöp Mandala/ Waste Mandala”ABD yapımı “Sıfıra Doğru/ Racing To Zero”,  finalde yer alan diğer filmler arasında.

Çevre mücadelesine selam

BIFED panaroma ve yarışma bölümü için seçtiği filmlerle, Yırca’dan Cerattepe’ye, Çanakkale’den Zonguldak’a, Gerze’ye ülkedeki çevre mücadelesini de selamlıyor. Yönetmenliğini Umut Vedat‘ın yaptığı “Kara Atlas” adlı belgesel, festivalin finalindeki iki Türkiye yapımından biri. Film, ülkenin dört bir yanında yapılan ve yapılması planlanan termik santrallerle ilgili halk direnişlerini konu alıyor. Metin Kaya‘nın yönettiği “Soluk” ise, Zonguldak’taki kaçak madenlere dikkat çekiyor.

Teması ekoloji olan BIFED, bu alandaki sanatsal üretimi desteklemek, ilham vermek, ödüllendirmek, belgesel yönetmenlerini ve izleyicilerini, yörenin ekolojik sorunlarıyla ilgili bilim insanlarını, yerel üreticileri, aktivistleri bir araya getirmek için üç yıldır emek veriyor. Çevre belgeselleri alanında uluslararası bir ağ olan Green Film Network‘e ilk yılında kabul edilen BIFED’in en büyük destekçisi ise Bozcaada halkı.

bifed-salon
Fotoğraf: BIFED Ekibi

Kadınların festivali

BIFED’in ekibinin, jüri üyelerinin ve yerel destekçilerinin en az yarısının kadın olmasına, ekolojik değişimden ve sosyal adaletsizlikten en çok kadınların etkilendiği ve kadınların yer aldığı mücadelenin her şeyi değiştirdiği düşüncesiyle özellikle özen gösterildiği ifade edildi. Her geçen yıl yurt içi ve yurt dışından gittikçe büyüyen bir ilgiyle başlayan festivalin açılış akşamında konuşan Festival Yönetmeni Petra Holzer Özgüven, “Hakikati arayan belgesel yönetmenleri ve sizler gibi izleyiciler oldukça, bu festival daha uzun yıllar devam edecektir.” dedi.

bifed-yonetmen
Fotoğraf: BIFED ekibi

“BIFED bağımsızdır.”

Festival Başkanı ve Bozcaada Belediye Başkanı Hakan Can Yılmaz, “Küçük gösterim salonları, sınırlı bütçesi, yürekli organizasyon ekibiyle bu festival beklentilerin çok üzerinde bir beğeni ve ilgi topladı. Adaya çok yakıştı. Ülkemizdeki kültür sanat faaliyetleri üzerindeki baskı ve sansür tehdidine rağmen bu festivalin en önemli ve en değerli kısmı tamamen bağımsız olmasıdır. BIFED bağımsızdır, BIFED bu salondaki herkes gibi bağımsızdır.” dedi.

bifed-yilmaz
Fotoğraf: Mustafa Dermanlı

Festivalde dereceye giren filmler 15 Ekim Cumartesi akşamı düzenlenecek törenle açıklanacak. Bu yıl Fethi Kayaalp Büyük Ödülü 7000 TL, ikincilik ödülü 5000 TL, üçüncülük ödülü 3000 TL, Gaia Öğrenci Ödülü ise 2000 TL olarak belirlendi. Geçen yıl 3500 izleyiciyle buluşan festivalin bu yıl daha büyük kalabalıkları adaya çağırması bekleniyor. Yarışma filmlerin yönetmenlerinin de katıldığı festivale Kaz Dağları ve çevresinde ekoloji mücadelesi veren aktivistler ile gazeteciler de ilgi gösteriyor. Festival boyunca Halk Eğitim Merkezi ve Salhane’de gösterilecek filmlere ilişkin detaylara  www.bifed.org adresinden ulaşılabilir.

Haber: Güneş Dermenci

(Yeşil Gazete)

[Yeşil İşler] TEMA Kömür Projesi Sorumlusu arıyor

Türkiye Erozyonla Mücadele Vakfı (TEMA) görev yeri İstanbul’da olacak kömür projesi sorumlusu arıyor.

25

Kömür Projesi Sorumlusu pozisyonu için aranan genel nitelikler ile iş tanımı hakkında detay bilgi almak için TEMA’nın web sitesini ziyaret edebilirsiniz.

 

Yeşil iş ilanlarınız artık Yeşil Gazete’de

Yeşil İşler sayfamız için tklyn

 

(Yeşil Gazete)

Roma, 2024 Olimpiyat adaylığından ‘Şehri borç ve çimentoya’ boğmamak için çekildi

İtalya’nın başkenti Roma, Belediye Başkanı Virginia Raggi’nin, Olimpiyatların Roma’yı “borç ve çimentoya” boğacağını belirtmesi ve “Olimpiyatlara evet demek sorumsuzluk olur” şeklindeki beyanı sonrasında  2024 Olimpiyat Oyunları adaylığından çekildi.

Roma Belediye Başkanı Virginia Raggi
Roma Belediye Başkanı Virginia Raggi, 21 Eylül’de belediyede yaptıkları toplantı sonrası olimpiyatları reddettiklerine dair kararı basın ile paylaşıyor

Kararı dün (11 Ekim 2016) Roma’da bir basın toplantısı düzenleyerek açıklayan İtalya Olimpiyat Komitesi Başkanı Giovanni Malago, Uluslararası Olimpiyat Komitesi’ne (IOC) yazdığı mektupta Roma Belediyesi’ni eleştirerek, “ideolojik ve demogojik” sebeplerle takınılan tavrın kente zarar verdiğini belirtti ve adaylık başvurusunu durdurduklarını söyledi.

‘Olimpiyatlara evet demek sorumsuzluk olur’

İtalya Olimpiyat Komitesi Başkanı Giovanni Malago, Roma Belediye Başkanının kararından hiç memnun değil
İtalya Olimpiyat Komitesi Başkanı Giovanni Malago, Roma Belediye Başkanının kararından hiç memnun değil

Haziran ayında yapılan yerel ve bölgesel seçimlerde sistem karşıtı 5 Yıldız Hareketi’nden Roma Belediye Başkanı seçilen ve başkentin ilk kadın belediye başkanı olan Virginia Raggi geçen ay yaptığı açıklamada Olimpiyat adaylığına destek vermediğini söylemişti.

Virginia Raggi yaptığı açıklamada, Olimpiyatların Roma’yı “borç ve çimentoya” boğacağını belirterek, “Olimpiyatlara evet demek sorumsuzluk olur” şeklinde konuşmuştu.

Seçim kampanyası sırasında da Olimpiyat adaylığından çekilme vaadinde bulunan Virginia Raggi’nin bu sözünü tutması seçmenini memnun etmiş; İtalya Olimpiyat Komitesi’nin, hükümetin ve iş çevrelerinin ise tepkisini çekmişti.

İtalya Ulusal Olimpiyat Komitesi Başkanı Giovanni Malago, Belediye Başkanı’nı halkı yanlış bilgilendirmekle suçlamıştı.

Belediye Meclisi ise Raggi’nin açıklamasından yaklaşık bir hafta sonra kentin Olimpiyat adaylığından çekilmesine yönelik bir önergeyi kabul etmişti.

Adaylık konusunda son karar İtalya Olimpiyat Komitesi’ne ait olsa da, kent yönetiminin desteğini çekmesi yarışta Roma’nın elini zayıflatmıştı.

Hamburg da çekildi

2024 Olimpiyatlarına ev sahipliği yapmak için yarışacakları açıklanan 5 aday kent arasında Roma’yla birlikte, Los Angeles, Hamburg, Budapeşte ve Paris de yer alıyordu.

Almanya’nın Hamburg kenti de geçen yıl yapılan halk oylamasında “Hayır” oyu çıkması üzerine yarıştan çekilmişti.

Roma’nın da çekilme kararıyla, 2024 Olimpiyatları için Los Angeles, Budapeşte ve Paris arasında seçim yapılacak.

Seçilecek ev sahibi kent, IOC’nin Eylül 2017’de de Peru’nun başkenti Lima’da yapacağı toplantıda açıklanacak.

 

(BBC Türkçe, Yeşil Gazete)

 

Dramaqueer Sanat Kolektifi’nden Mersin ve Ankara’da eş zamanlı güncel sanat sergisi

Dramaqueer Sanat Kolektifi’nin, Ankara ve Mersin’de eş zamanlı olarak düzenlediği “LGBTİ+’larla Güncel Sanat Atölyesi” meyvelerini veriyor. “Lgbti+’ larla Güncel Sanat Sergisi”, 12 – 17 Ekim tarihleri arasında eş zamanlı olarak Ankara’da “İradeyse Hepsi Ben”, Mersin’ de ise “Gittim, Gelecem” şiarıyla kapılarını açıyor.

18

Geçtiğimiz ay başlayan “Kent, ben/kimlik ve kentte birey/kendi olma” odaklı atölye çalışmaları sonucunda ortaya çıkan eserler Ankara’da “İradeyse Hepsi Ben”, Mersin’de ise “Gittim Gelcem” başlıkları ile sergi oluyor.

19

İki farklı şehirde, farklı yaşamlar süren LGBTİ+’ların bir araya gelmesiyle, kişisel-beraber üretimin deneyimlerini paylaşan atölye katılımcıları sizleri ilk sergilerine bekliyor.

Gittim, Gelecem

20

“Mersin, lubunyanın doğduğu fakat bir türlü bağ kuramadığı şehir. İlk heyecanlarını coşkularını yaşamaya başladığı fakat bir yerden sonra dar gelen alanlarına mini şortunu sığdıramadığı yer. Kaçmayı hayal edinmiş lubunya, belki de yeni heyecanlar keşfetmek ve tüm baskılardan kurtulup özgür olmak istedi.

Sonuçta zaten şehir lubunyayı iterken, lubunya çoktan gitmenin hayalini kurmuştu bile. Şehir kim olduğuyla değil ne olduğuyla ilgilendiği sürece arasındaki bağ kuvvetlenmeyecek de. İşte bu yüzden diyoruz ki ’GİTTİM GELECEM’ bir gün dönüp gezemediğimiz sokaklarda tekrar dolaşacağız daha anlamlı, daha coşkulu” diyen Mersinli atölye katılımcıları herkesi 12 Ekim saat 18.00’da bekliyor olacak. Sergiyi gezmek isteyenler için açık adres: İnönü Mahallesi, 1405 Sokak, Umut Apt. 29/1 Zemin Kat, Yenişehir/MERSİN

İradeyse Hepsi Ben

21

“Ankara’da gündelik yaşamın tekrarı sırasında devlet binalarının önünden yürüyerek geçiyor, otobüslere meclise yakın yerlerde biniyor, okulumuza ve işimize buralardan geçerek varıyoruz. Politik değişimlerin çoğu gibi devir teslim törenlerini de trafik tıkanıklığından fark edebiliyoruz. Ve hep şunu söylüyoruz ’Her zaman hedef gösteriliyoruz’.

Yaşadığımız bomba travmalarını bir kenara, üzerine bir karanfil koyarak andıkça anıyor ve sergi politikamızı LGBT ve aktivizmle yeniden üreterek

Milli İrade Meydanımıza ithafen ’İradeyse hepsi ben’ diyoruz” diyen Ankaralı atölye katılımcıları ise yine 12 Ekim saat 18.00’da herkesi Haymatlos Mekan’a bekliyor olacak. Katılmak isteyenler için açık adres: Konur 2 Sokak, İnceler Apt. No: 73 Kızılay/ANKARA

Geçtiğimiz ay başlayan atölye çalışmaları Mersin 7 Renk ve Pembe Hayat Derneklerinin ev sahipliğinde gerçekleşmişti.

Dramaqueer Kimdir?

22

Geçmişleri çok evvele dayanan bir grup sanatçı ve aktivistten oluşan Dramaqueer Sanat Kolektifi 2015′ te kuruldu. Kolektif üyeleri AGUSAD (Antakya Güncel Sanat Derneği) in kurucu üyeliğini yapıp birçok sanat etkinliğine ev sahipliği yapmıştır. Toplumsal cinsiyet ve beden politikaları üzerine sanatsal üretim şekillerine, popüler olanı da ekleyerek yol alan kolektif üyeleri “drama meyilli” hallerini queer tavırlarıyla birleştirmektedir.

Kolektif katıldığı 5. Kuirfest Film Festivali ,“Seni Burada Bekliyoruz” projesinin ardından, 2. Mersin Onur Haftası “Muammalı Çok Hummalı” sergisini gerçekleştirdi.

 

(Pembe Hayat)

 

Hatay Gölbaşı Gölü kuraklık tehdidi altında

Türkiye Tabiatını Koruma Derneği Hatay Şubesi Başkanı Abdullah Öğünç, dünyada çok nadir rastlanılan güzellikleri bünyesinde barındıran Gölbaşı Gölü’nün kuraklık nedeniyle yok olmaya yüz tuttuğunu belirterek, “Tedbir alınmadığı takdirde Hatay doğal bir güzelliğini daha kaybetmeye mahkum olacaktır” dedi.

27

Abdullah Öğünç, Amik Ovası’nın kuzeydoğusunda, Kırıkhan ilçesine 11 kilometre uzaklıkta bulunan Gölbaşı Gölü ve sulak alanının, eşine az rastlanır bir örnek olduğunu belirterek, “Gölün bulunduğu alan, Anadolu kuşağı ile Afrika kuşağı arasında geçit bölgesi olup flora ve fauna çeşitlenmesinin olduğu nadir ekosistemleri içerir. Bu bölge sadece Afrika elemanları ile Ortadoğu su sistemlerinin elemanlarını içermekle kalmaz, aynı zamanda Akdeniz’le olan Asi Nehri bağlantısı sayesinde nesli dünya çapında kritik seviyede tehlikede olan Avrupa yılan balığı gibi bazı deniz aşırı okyanus türlerini de barındırır” dedi.

Türkiye Tabiatını Koruma Derneği Hatay Şubesi Başkanı Abdullah Öğünç
Türkiye Tabiatını Koruma Derneği Hatay Şubesi Başkanı Abdullah Öğünç

Gölbaşı Gölü’nün kayda değer miktarda nadir, zarar görebilir veya tehlike altındaki bitki ve hayvan türlerini barındırdığını söyleyen Başkan Öğünç, “Gölbaşı Gölü, kıtalar arası öneme sahip kurutulan Amik Gölü’nün hem en önemli kaynağını hem de Amik Gölü ekosisteminin küçük bir modelini halen bünyesinde barındırmaktadır. Amik Gölü sulak alan ekosisteminde yer alan flora ve fauna burada da yer almaktadır. Amik Gölü’nün küçük bir modelini oluşturan Gölbaşı Gölü’nde bugün üçü endemik dokuz midye türü vardır. Avrupa yılan balığı, küçük karabalık, İsrail çuprası, büyük karabalık, kaya balığı, küçük balık, smarıbenli, çamur balığı, sarıbalık, tihris, sazan, tatlısu kefali, kersit, süs balığı, kefal ve sivrisinek balığı gibi balık türleri yaşamlarını sürdürmektedirler” diye konuştu.

 

(İHA, Cihan, Hatay İnternet.tv)

Almanya’da içten yanmalı motorlu otomobillerin satışına yasak talebi

Almanya Federal Konseyi (Bundestrat) içten yanmalı motorlu otomobillerin satışının yasaklanmasını öngören ve tüm partiler tarafından desteklenen bir yasa teklifini kabul etti.

26

Der Spiegel dergisine konu hakkında değerlendirme yapan Almanya Yeşiller Partisi’nden Oliver Krischer eğer Paris Anlaşması ciddiye alınıyorsa 2030 yılından sonra sokaklarda hiç yeni içten yanmalı motora sahip araç olmaması gerektiğini söyledi.

Hollanda ve Norveç’te de benzer çalışmalar var

Almanya’ya benzer şekilde Hollanda meclisinde Nisan, Norveç meclisinde ise Haziran ayında 2025 yılından itibaren yalnızca elektrikli motorlara sahip araç satışına izin verilmesi gerektiği yönünde tartışmalar yapılmıştı.

Hindistan’ın 2030 hedefi % 100 elektrikli

Hindistan Enerji Bakanı Piyush Goyal tarafından Mart ayında yapılan bir açıklamada ise hükümetlerinin ülkedeki elektrikli araç sayısını artıracak yeni bir plan üzerinde çalıştığını açıklamıştı.

Goyal planlarının Hindistan’da ön ödeme olmadan, taksitli şekilde elektrikli araç satılabilmesi olduğunu, bu sayede 2030 yılında ülkedeki tüm motorlu araçların elektrikli olabileceğini söylemişti.

Almanya’nın 2020 hedefi 1 milyon elektrikli araç

Almanya hükümeti 2020 yılı için 1 milyon elektrikli araç satış hedefi koysa da henüz bu alanda istenilen başarı yakalanabilmiş değil. 2015 sonu itibari ile ülkede 130 bin hibrit, 25 bin de elektrikli otomobil bulunuyordu.

Almanya bu rakamları artırmak için bu yılın Nisan ayında yeni bir teşvik program açıklamıştı. Program ile liste fiyatı üzerinden tam elektrikli araçlar için 4.000, hibrit elektrikli araçlar için ise 3.000 avroluk indirim sağlanmıştı.

Bu indirimin otomobil üreticileri ve Almanya yönetimi tarafından yarı yarıya paylaşılması kararlaştırılmıştı. Alman hükümeti 2016-2019 yıllarını kapsayacak bu program için 600 milyon avroluk kaynak ayırmıştı.

 

(Yeşil Ekonomi)

 

HSYK Başkanvekili: Avrupa tercümeyi bile beklemedi – Çiğdem Toker

Bu yazı cumhuriyet.com.tr/ den alınmıştır

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Başkanvekili Mehmet Yılmaz aradı.

Avrupa Yargı Konseyleri Ağı’nın, HSYK’nin gözlemci üyeliğini askıya alma arifesinde olduğunu duyuran Duygu Güvenç imzalı haberimizle ilgili görüşlerini paylaşmak istiyordu.

Kısa adı ENJC olan Avrupa Yargı Konseyleri Ağı, aralık ayındaki genel kurulunda, son verilerle 3 bin 456 gibi yüksek bir sayıya ulaşan hâkim-savcı ihraç kararlarını alan HSYK’nin konumunu tartışacak. Başkanvekili Yılmaz, telefon görüşmemizde öncelikle ENJC’nin profiline vurgu yaptı; Konsey’in AB üyesi ülke yargı kurullarının aralarında oluşturduğu birlik olduğunu, resmi sıfatı bulunmadığını belirtti. Sözgelimi Almanya’nın, ayrıca yargı-savcılar kurulu bulunmadığı için Ağ üyesi olmadığını, buna karşın Türkiye’nin de tam değil “gözlemci üye” olduğu örneğini verdi.

ENJC ile ilişkilerimiz, özellikle yargıçlar Mustafa Başer ile Metin Özçelik’in tutuklanması süreciyle birlikte dalgalı seyir izledi” diyen Yılmaz, şunları söyledi:

“ENJC bu olayda, yargı bağımsızlığının zarar gördüğü görüşüyle bize mektup yazarak görevden almaların hukuka uygun olup olmadığını sordu. Süratle cevap verdik. Her türlü bilgi ve belge paylaşımına, özellikle heyet göndereceklerse hazır olduğumuzu bildirdik. O süreçte başkan değişikliği oldu. Göreve geldiğimde ilişkilerin devamından duyduğum memnuniyeti ilettim. Bilgi belge paylaşımı hazırlığımız tekrarladık, davetimizi yineledik.”

Bilgi belge istemediler

Bu yazışmanın ardından 15 Temmuz kalkışmasının yaşandığını, 20 Temmuz’da da mektup aldıklarını söyleyen HSYK Başkanvekili, ENJC mektubunu “2740 hâkimin bir gecede görevden uzaklaştırılmasını anlayamadıklarını, bilgi ve belgeleri merak ettiklerini, bunun bir tasfiye olmasından kuşku duyduklarını bildirdiler” diye aktardı. HSYK olarak, eğer heyet yollarlarsa açığa almalara dair ellerindeki bilgi, belge ve kanıtları paylaşmaya hazır olduklarına dair ENJC’ye hemen yanıt yazdıklarını belirten Yılmaz sözlerini şöyle sürdürdü:

“İhraç gerekçelerinin Resmi Gazete’de yayımlandığını ve kısa sürede İngilizceye tercüme edileceğini belirttik. Ama tercümeyi beklemeden, bilgi belge istemedikleri gibi artık HSYK’nin bağımsızlığını kaybettiğini bildirdiler. Biz de onlara dün cevap vererek, bütün kararların gerekçelerini paylaşmaya hazır olduğumuzu, saklayacak bir şey olmadığını bildirdik.”

Mahcup olacaklar

HSYK’nin gözlemci üyeliğinin askıya alınmasının tartışılacağı genel kurula, bilgi ve belgelerle kendisinin gideceğini açıklayan Mehmet Yılmaz, “Aldığımız kararların hepsinin hukuk zemininde doğru olduğu anlaşılacak. Bu süreçte haklılığımız onlar tarafından teslim edilecek ve mahcup olacaklar” diye konuştu.

Başkanvekili Yılmaz’a, 3 bin 456 hâkim ve savcıyı kapsayan ihraç kararlarının tamamının yanlışsız ve adil olup olmadığını sordum:

“Hakkında savcılıkça soruşturma başlatılmamış, gözaltına alınmamış, hiç kimseyi açığa almadık. Eğer hata yapılmışsa hatadan dönmek bir erdemdir. Büyük oranda yeniden inceleme talep edildi. Önümüzdeki haftadan itibaren bu itirazları değerlendireceğiz. Delilleri inceliyoruz. İkna olduklarımızı göreve iade ediyoruz. Bakın, FETÖ üyesi diye alıp eşini görevde bıraktığımız en az 10 kişi var.

FETÖ üyesi dışında hiçbir hâkim ve savcının tırnağının incinmesini istemiyoruz. Biz buraya atamayla değil seçilerek geldik. 18 arkadaşız, bütün motivasyon ve enerjimiz bu. Tarihe de millete de sözümüz bu.”

Biliniyordu ama kriminal değildi

HSYK Başkanvekili Yılmaz’ın, ihraç sayısının yüksekliğine dair değerlendirmesi şöyle:

“Göreve başladığımız andan itibaren herkes biliyordu ki, kamunun bir bölümünde FETÖ terör üyesi insanlar görev yapıyor ve yetkilerini örgüt amaçları doğrultusunda kullanıyordu. Aynı zamanda Ankara Cumhuriyet Savcılığı’nda süren örgüt soruşturması da vardı. Hem adli hem idari soruşturma sürüyordu. Bunlar örgüt ama ne örgütü dendiğinde ‘hizmet örgütü’ deniyordu. MGK terör örgütü kapsamına alsa da Avrupa’dan da aynı sesler geliyordu, bize ‘İdari tasarrufla silahlı terör örgütü yaratamazsınız’ denildi. 15 Temmuz gecesi, bu örgütün silahlı terör örgütü olduğu konusunda kimsenin kafasında kuşku kalmadı. Delil araştırılırken delil kendiliğinden ortaya çıktı. Gözaltı kararı verilmiş hâkim ve savcıları görevde tutmamız mümkün değildi.”

Bu yazı cumhuriyet.com.tr/ den alınmıştır

25

 

Çiğdem Toker

Galaxy Note 7 krizi Samsung hisselerini vurdu

Samsung’un Note 7 modelinin üretimini durduracağını açıklamasından sonra, şirketin hisse senetlerinde düşüş devam ediyor.Samsung hisseleri dünkü yüzde 8’lik hisselerin ardından, piyasa açılışlarında yüzde 3 değer kaybetti.Böylece son iki günde şirketin piyasa değeri 20 milyar dolar düşmüş oldu.

24

Samsung, telefonun bataryasıyla ilgili yaşanan sorunların ardından Eylül ayında bu modeli geri çağırmış ve geçen ay sorunun giderildiğini belirterek telefonu yeniden piyasaya sürmüştü. Ancak yenilenerek piyasaya sürülen telefonların bataryalarında da sorunlar yaşanmıştı.

Şirket bunun üzerine Note 7 telefonların üretiminin durdurulduğunu açıkladı ve mevcut kullanıcılara da telefonlarını kapalı tutmaları tavsiyesinde bulundu.

Note 7 krizinin hisse senetlerindeki düşüşün yanı sıra, Samsung’un marka değerine de zarar verebileceği belirtiliyor.

Uzmanlar krizin uzun vadede, rakipleri Google ve Apple yeni model telefonlarını piyasaya sürmüşken büyük bir bedel ödetebileceği görüşünde.

 

(BBC Türkçe)

Monsanto, Dünya Gıda Günü’nde uluslararası sivil mahkemede yargılanıyor

Bu yazı aysebereket.wordpress.com dan alınmıştır

Bu yıl Dünya Gıda Günü (16 Ekim 2016) kimyasal ve endüstriyel tarımın insan sağlığı ve doğa üzerindeki tahribatına odaklanıyor. Monsanto Tribünali, çokuluslu biyoteknoloji devini insan hakları ihlalleri, insanlık suçu ve çevre yıkımından (ekosit) sorumlu tutmak için kurulan bir uluslararası sivil toplum girişimi. 14-16 Ekim 2016 tarihlerinde Lahey, Hollanda’da yer alacak Tribünal’de beş uluslararası seçkin hakim beş kıtadan otuz tanığın ifadesini dinledikten sonra, Uluslararası Ceza Mahkemesi(UCM) prosedürlerine uygun olarak oluşturacağı tavsiye görüşünü, Aralık 2016 tarihinde bildirecek.

20

Dünyanın dört bir yanından gelen tanıklar Monsanto şirketinin sağlıkları, toplulukları ve geçim kaynakları üzerindeki etkisini anlatacak. Mahkemenin hedefindeki tek şirket Monsanto değil; endüstriyel tarımın en bilinen simgesi Monsanto’nun aracılığıyla çevre yıkımına ve insan sağlığının bozulmasına neden olan endüstriyel sistemin parçası olan tüm şirketler yargılanacak. Kısa bir süre önce ilan edilen Bayer ve Monsanto arasındaki satın alma anlaşması Aralık 2016’dan önce sonuçlansa bile mahkemenin görüşünü etkilemeyecek. Tribünalin amacı Monsanto’nun çevre ve insan sağlığı üzerinde yol açtığı zararlar hakkında bir yasal görüş bildirmekle birlikte, Monsanto ve benzeri kimyasal şirketlere açılacak davalarda kullanılabilecek geçerli yasal bir dosya oluşturmak.

Vandana Shiva Yedikule Bostanları’nda Foto: Serkan Ayazoğlu;
Vandana Shiva Yedikule Bostanları’nda Foto: Serkan Ayazoğlu;

Monsanto Tribünal’inin yürütme komitesinden öne çıkan bazı isimler arasında Ocak 2016’da Hrant Dink Vakfı’nın davetlisi olarak geldiği İstanbul’da, Boğaziçi Üniversitesi ve Yedikule Bostanları Girişimi’nin davetiyle Yedikule Bostanları’nı ziyaretederek desteğini gösteren çevre aktivistiVandana Shiva, Fransa’nın eski Çevre Bakanı Corinne Lepage , eski Birleşmiş Milletler Gıda Hakkı Özel Raportörü Olivier de Schutter, The World According to Monsanto belgeselinin yazarı ödüllü gazeteci Marie-Monique Robin, Güvenli Pestisit Efsanesi kitabının yazarı ve IFOAM Organics International’ın başkanı Andre Leu ve Monsanto’nun genetiği değiştirilmiş bir mısır çeşidi NK603 ve Monsanto’nun en çok satan ürünü ve dünyada en çok kullanılan ot öldürücü (glifosat etkin maddesi) Roundup’ın fareler üzerindeki etkisine dair yapılan tek bağımsız ve en uzun süreli (2yıl) araştırmanın başındaki Prof. Dr. Gilles-Eric Seralini yer alıyor.

Neden Monsanto Tribünali

Monsanto karşıtları, şirketin politik bağlantılarıyla, kanun koyuculara ve hükümet görevlilerine lobi yaparak, sistematik gizleme stratejileri uygulayarak, yalan ve rüşvete başvurarak, sahte bilimsel araştırmalar yaptırarak ve bilim insanlarına baskı uygulayarak, ve basını manipüle ederek ürünlerinin insan ve çevre üzerinde yol açtığı zararları görmezden gelmeyi başardığının altını çiziyor. Günümüzde Monsanto gibi bir şirket ya da yönetimine insan sağlığına ya da çevreye verdiği zarardan dolayı dava açmak neredeyse imkansız. Monsanto, diğer endüstriyel tarım devleri gibi, her yıl hakkında açılan davaları savuşturmak için inanılmaz paralar harcıyor. Açılan davaların büyük bir kısmı mahkeme dışında taraflar arasında yapılan maddi tazminat anlaşması ile çözümleniyor. Arada sırada ödenen tazminatlar şirketin uygulamalarını ve faaliyetlerini değiştirmesine yeterli olmuyor.

Tribünalin önemi

Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) kurulduğu 2002 yılından bu yana çoğunlukla soykırım ve savaş suçu gibi insanlık suçlarını yargılıyor ancak bu yakında değişebilir. 15 Eylül 2016 tarihli açıklamasında UCM, “çevre yıkımı”, “doğal kaynakların istismarı” ve “yasadışı mülksüzleştirme”yle sonuçlanan suçlara öncelik vereceğini vurguladı. UCM, yetki sınırını resmi olarak genişletmediğini ancak insanlık suçu kapsamını genişleterek var olan ihlalleri değerlendireceğini belirtiyor. Öncelikli davaların kapsamını bu doğrultuda genişletilmesi, barış zamanında gerçekleştirilen ve kâr amacı güden insan hakları ihlallerinin geleneksel savaş suçları düzeyine çıkarılması çok olası. Dolayısıyla, Monsanto Tribünali UCM’de görülecek bir dava için önemli bir hazırlık olarak görülmekte.

Tribünalin işleyişi

22Tribünal işleyişini Birleşmiş Milletler’in 2011 yılında kabul ettiği “Ticaret ve İnsan Haklarına İlişkin Yol Gösterici İlkeler”e dayandıracak. Aynı zamanda, 2002 yılında Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin kuruluşuna yol açan Roma Statüsü’nü baz alarak, olası cezai sorumlulukları değerlendirecek. Tribünal, Monsanto’yu uluslararası ceza kanununa dahil edilmesi önerilen ekosit yani çevre kıyımı açısından da değerlendirecek. Ayrıca, bu mahkeme Roma Statüsü’nün ekosit suçunu içermesi ve kişi ve kuruluşların bu suçla yargılanmalarını mümkün kılabilmesi için yeniden düzenlenip, düzenlememesi gerektiğini değerlendirecek. Tribünal, aynı zamanda hukuk muhakemeleri kanununa uygun olarak Monsanto’yu görüş bildirmeye davet edecek ve Monsanto’nun kendisine yöneltilen suçlamalar ve tanık ifadelerinin karşısında sunacağı savunmayı dinleyecek.

Tribünal öncesi yapılacak çalıştaylar Monsanto faaliyetlerinin altı alandaki etkilerini inceleyor: Sağlıklı bir çevre hakkı, sağlık hakkı, gıda hakkı, ifade ve bilimsel araştırma hakkı, savaş suçuna iştirak ve ekosit. Burada detaylarına girmediğim ancak Tribünal’in sitesinde bulabileceğiniz çok sayıda uluslararası anlaşma ve yasaya dayandırılarak Monsanto’ya sorulacak ve yanıtı aranacak altı soru, özetle:

Soru 1 Monsanto şirketi, yürüttüğü faaliyetlerle güvenli, temiz, sağlıklı ve sürdürülebilir bir çevrede yaşama hakkını ihlal ediyor mu?

Soru 2 – Monsanto şirketi, yürüttüğü faaliyetlerle gıda hakkını ihlal ediyor mu?

Soru 3 – Monsanto şirketi, yürüttüğü faaliyetlerle en yüksek sağlık standartlarına erişim hakkını engelliyor mu?

Soru 4 -Monsanto, bilimsel araştırmalar için vazgeçilmez olan özgürlük ve fikir ve ifade özgürlüklerini ihlal ediyor mu?

Soru 5 – Monsanto şirketi, Amerika Birleşik Devletleri ordusuna 1962 yılında Vietnam’da başlatılan “Ranch Hand” operasyonu dahilinde malzeme tedarik ederek savaş suçuna iştirak etti mi?

Soru 6 – Çevreye ciddi zarar verdiği ya da yıkıma yol açtığı anlaşılan Monsanto’nun geçmiş ve mevcut faaliyetleri, küresel müşterekler ya da kimi insan topluluklarının bağlı oldukları ekosistemleri kayda değer ölçüde ve kalıcı olarak değiştirerek, ekosit (çevre kıyımı) suçu işlemekte midir?

Monsanto Tribünali’nden beklenilen sonuçlar

 Öncelikle, kamuoyu ve politika belirleyiciler Monsanto’nun faaliyetleri ve bunların çevre ve insan hakları üzerindeki etkileri hakkında daha çok bilgi edinebilecekler. Mahkeme, bir yandan endüstriyel ve kimyasal tarımın tehlikelerini gösterirken, diğer yandan ekolojik tarıma geçiş ihtiyacının nedenlerine de göstermiş olacak. Monsanto Tribünali, mağdur ve avukatlarına kendi ulusal mahkemelerinde açacakları davalar için yasal danışmanlık da verecek. Tribünal, Monsanto şirketi örneğinden yola çıkarak uluslararası hukukta yapılması gereken iki değişikliği, çokuluslu şirket mağdurlarının yasal tazminat hakları için uluslararası yasada değişikliğe gidilmesi ve ekosit suçunun uluslararası hukukta tanınması, de tartışmaya açacak.

23Tribünale paralel olarak yürütülecek Halk Meclisi ise dünyanın dört bir tarafından gelen aktivistlerin buluşarak, endüstriyel tarımın sorunlarının üstesinden gelebilecek stratejiler üzerine beraber çalışabilecekleri bir ortam sağlayacak. Tohum, pestisit, GDO, şirketlerin sorumlu tutulması ve agroekoloji konulu çalıştaylar, belgeseller ve sunumlar yer alacak.

Mahkemenin saatleri ve online canlı izlenebileceği link’ler Monsanto Tribünali sitesindebildirilecek. Bugüne kadar 70,000 kişinin üzerinde ve, aralarında La Via Campesina, Slow Food International, Friends of the Earth’ün de bulunduğu, yaklaşık 1000 STK ve şirket tarafından imzalanan bildirgeye imza atmak ya da maddi destekte bulunmak içinhttp://www.monsanto-tribunal.org/sign ‘ı ziyaret edebilirsiniz.

Kaynaklar:

http://www.monsanto-tribunal.org/How

https://www.theguardian.com/global/2016/sep/15/hague-court-widens-remit-to-include-environmental-destruction-cases

http://www.magmadergisi.com/haber/vandana-shiva-zeka-ile-aptallik-arasinda-gecen-bir-mucadele-bu

 

Bu yazı aysebereket.wordpress.com dan alınmıştır

19-ayse-bereket

 

Ayşe Bereket
aysebereket.wordpress.com/
Twitter: @aysebereket