Ana Sayfa Blog Sayfa 3309

Roma Bostanı İnsanları’ndan davet var: Bu Cumartesi yine bostanda buluşalım mı?

Roma Bostanı İnsanları’ndan, bu haftasonu, 3 Aralık Cumartesi günü 14:00’de Roma Bostanı’na davet var. Bu seferki davetin amacı ise Roma Bostanı İnsanları’na ulaşan meyva fidanlarını bostan toprağı ile buluşturabilmek. “Ağaçlarımızı dikmek için en uygun zaman. Haydi gelin, hep birlikte bu Cumartesi buluşalım. Bu haftasonu fidanlarımızı dikiyoruz. Gıda ormanı hayalimizi devam ettiriyoruz” diyorlar.

54

Roma Bostanı‘nda gerçekleştirmek istedikleri değişimi, “Roma Bostanı’nı, sürdürülebilir, dört mevsim ürün alınabilen bir “Gıda Ormanı”na ya da “Orman Bahçesi”ne dönüştürmek istiyoruz. Yani, bir bahçede farklı boylardaki erik, elma, akasya, erguvan gibi ağaçların arasında çalıların, onların yanlarında çeşitli otların olduğu, toprağın yer örtücülerle kaplandığı, ağaç dal ve köklerinin sarmaşıklar ile sarıldığı bir yer.

57

Gıda ormanı ilk yıllarda bizim bakımımıza ihtiyaç duysa da belli bir zaman sonra doğal bir orman gibi, kendi kendine yeten bir sisteme dönüşüyor.

Doğrudur, geleceği hayal ediyoruz.

59

Hem de, mahallemize, meydanlarımıza, ağaçlarımıza, suyumuza, parklarımıza ve toprağımıza dokunmasınlar, biz dokunalım istiyoruz” diyerek özetleyen Roma Bostanı İnsanları’nın3 Aralık Çağrısının tam metnini de sizlerle paylaşalım:

Bu Cumartesi yine bostanda buluşalım mı?

55

Bu haftasonu yine birlikteyiz. Ağaçlarımızı dikmek için en uygun zamandayız, hem yeni meyve fidanları da geldi.

Kendi bahçemizi yaşamla dolu tutmakta, geleceği hayal etmekte, birlikte toprağa değmekte ısrarlıyız. 3 Aralık Cumartesi günü saat 14.00’de. Bostanda.

Sen de gel.”

 

(Yeşil Gazete)

Koşan Adam Kemal Özdemir, Amasra’da ‘termiksiz yaşam’ için koşacak

Koşan Adam Kemal Özdemir 4 Aralık Pazar günü Bartın’dan Amasra’ya “termiksiz yaşam” için koşacak.

9 yaşında geçirdiği tren kazası sonucu sol kolunu kaybeden ve 2008 Pekin Olimpiyatları’nda ülkemizi temsil eden, koşarak ve yüzerek çeşitli etkinliklerde yer alan ‘Koşan adam’ lakaplı Kemal Özdemir, geçtiğimiz yıl da termik santrallere karşı Tema Zonguldak Temsilciliği’nce düzenlenen koşuda yer almıştı.

52

Özdemir’in Bartın’dan Amasra’ya “termiksiz yaşam” koşusuna dair Bartın Platformu tarafından yapılan açıklama şu şekilde;

Bartın-Amasra halkının karşı olmasına ve yıllardır yapılmaması için mücadele etmesine rağmen, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı daha önce 5 kez iptal ettiği Hema Termik Santrali ÇED raporunu 10 Ekim 2016 tarihinde onaylamıştır. Bartın-Amasralılar rekor sayıda 2019 davacıyla bu kararın iptali için dava açmıştır. Daha sonra yine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı termik santralin inşa edilebilmesinin önünü açmak için Bölgenin 1/100 bin ölçekli Çevre Düzeni Planı’nı değiştirerek itirazları almak için askıya çıkarmıştır.

53

Bartın Platformu 6 Aralık tarihine kadar sürecek 1 aylık askı süreci içinde halkın verdiği itiraz dilekçelerini toplayıp bakanlığa ulaştırmak için bir kampanya başlattı. Bu kampanyaya bir destek de “Koşan Adam” Kemal Özdemir’den geldi.

Kemal Özdemir 4 Aralık Pazar günü Bartın’dan Amasra’ya “termiksiz yaşam” için koşacak. Pazar günü saat 10.00’da Hükümet Caddesindeki Bartın Platformu standından başlayacak olan koşu, Eski Amasra yolu (Kazpınar köyü) üzerinden Amasra’daki Bartın Platformu standına kadar uzanacak.

 

(Bartın İnfo, Kuzey Ormanları.org, Yeşil Gazete)

 

 

Yaveş gari! Bodrum’da Toprak Ana günleri

slowfood-yaves%cc%a7-gariIV. Slow Food Toprak Ana Günleri ve Yerli Malı Haftası Yaveş Gari Yerel Grubu öncülüğünde bu sene 5-9 Aralık 2016 da, Bodrum, Milas ve Muğla’da dördüncü kez  gerçekleştirilecek.

Slow Food Yaveş Gari Yerel Grubu bu sene etkinliklerine Muğla ilindeki okulları da ekledi. Kutlamalar  kapsamında  tadım ve eğitimlerin yanında bir dizi etkinlik yer alıyor.

Toprak Ana Günleri Programı :

  •  Onkolog Dr. ve yazar Yavuz Dizdar 5 ve 9 Aralık’ta Bodrum’da, 6 Aralık’ta Milas’ta,  7-8 Aralıkta Muğla’da toplam 20 etkinlik ile ortaokul, lise ve üniversite yerleşkelerinde 2000 genç ile ‘Yerel ve Sağlıklı Beslenme ya da fastfood’  üzerine söyleşecek.
  •  6 Aralık Salı sabahı saat 10:00 da Slow Food Yaveş Gari Bodrum Yerel Grubu üyeleri Milas merkez pazarında köylü tezgahlarının yanında Milas Belediyesinin katkısı ile Göce Tarhanası ve Nohut Ekmeği,
  • 9 Aralık Cuma sabahı ise yine saat 10:00 da Bodrum merkez pazarında köylü tezgahlarının yanında Zazu Bistro’nun pişirdiği Göce Tarhanası  ve Bodrum Gemici Peksimeti ile Bitez’li üyelerimizin bahçelerinden sertifikalı organik Bodrum mandalinası dağıtılacak.

Slow Food hareketi, 1986’da İtalya’da Carlo Petrini tarafından Roma’da açılan hamburger zincirine karşı başlatılmış, günümüzde uluslararası bir harekete dönüşmüştür. Hızlı, ayaküstü yemek alışkanlığı – fastfood a karşı geleneksel ve yerel tarifleri, beslenme biçimlerini,  ekosistemlerin özelliklerini korumayı teşvik eden  Slow Food – Yavaş Gıda hareketi 160′den fazla ülkede bulunan destekleyicileri,  unutulmaya yüz tutmuş lezzetlerin sürdürülebilir üretimi üzerine çalışan 2.000′den fazla yemek kuruluşu, 1.600 yerel grubu ile “iyi, temiz ve adil gıda”  ile, topluma ve çevreye olan sorumlulukları bir araya getiren bir sivil toplum kuruluşudur.

2009 yılından bu yana her sene 10 Aralık’ta Slow Food tarafından kutlanan Terra Madre- Toprak Ana Günü ise, yerel gıdanın dünya çapında fark edilmesi ve kutlanması bakımından çok önemli bir yere sahiptir.

Pozitif küreselleşmeyi temsil eden Terra Madre-Toprak Ana  tarımdaki endüstrileşmeye ve yemek kültürlerinin standartlaşmasına teslim olmayı reddeder.

 

Yeşil Gazete

Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay okurlarının 8. buluşması Kadıköy’de

Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay’ın çalışmalarını tanımak, anlamak ve anlatmak için her cumartesi atölye çalışmaları düzenleniyor. 8. Buluşma 3 Aralık Cumartesi günü Kadıköy’deki 1971 Akademi Kitabevi’nde gerçekleşiyor.

76

Tutuklu yazar Aslı Erdoğan ve tutuklu dilbilimci Necmiye Alpay’ın şahsında düşünce özgürlüğüne sahip çıkma amaçlı düzenlenen etkinliklerden birisini de okurları gerçekleştiriyor. Her cumartesi edebiyat dünyasından bir konuk öncülüğünde Erdoğan ve Alpay’ın çok yönlü eserleri hakkında konuşmak için bir araya okurlar, 3 Aralık Cumartesi günü saat 18.00’de Kadıköy’deki 1971 Akademi Kitabevi/Cafe’de sekizinci kez buluşacaklar.

Geçtiğimiz hafta yazar Nil Sakman’ın “Kabuk Adam’da Ötekilik: Kişisel’in Politik Niteliği” başlığındaki sunumunu dinleyen okurlar, 3 Aralık’ta da başta şiir dergiciliğinde iz bırakmış Sombahar ve Ludingirra dergileri olmak üzere Necmiye Alpay ile farklı projelerde uzun yıllar birlikte çalışmış olan Orhan Kahyaoğlu ile “Necmiye Alpay’ın Dergicilik Serüveni ve Şiir” başlığı altında bir söyleşi gerçekleştirecekler.

73

Atölye çalışmalarında konukların çözümlemelerini dinleme, metinlere farklı bakış açılarından bakma ve farklı yorumlar eşliğinde fikir alış verişleri yapma olanağı elde ettiklerini belirten okurlar “Erdoğan ve Alpay’ın eserleri ile tanışma veya eserlerini daha yakından inceleme fırsatı edinmek isteyen herkesi bekliyoruz” diyerek davetlerini yinelediler.

1971 Akademi Kitabevi/Cafe’nin adresi ve İletişim bilgileri ise şöyle:  Caferağa Mahallesi, Sakız Sokak, No 12, Kadıköy, İstanbul. Telefon: 0216 700 1971

 

(Yeşil Gazete)

Avrupa’dan Şanghay’a gittikçe silikleşen çevre politikası – Pelin Cengiz

Bu yazı birikimdergisi.com/ dan alınmıştır

Avrupa Birliği ile 1959’da başlayan ilişkisini Ekim 2005’ten bu yana ucu açık tam üyelik müzakere süreciyle yürüten Türkiye’nin, her vuslata eremeyen ilişkinin sonu gibi bu ilişkisi bitmek üzere… Avrupa Parlamentosu’nda ezici çoğunluk, Türkiye ile yürütülen müzakere sürecinin askıya alınması gerektiği yönünde oy kullandı. Bağlayıcılığı bulunmasa da, oylamadan çıkan sonucun hem Türkiye’nin yakın gelecekteki hukuki, ticari ve siyasi hayatını etkileyeceğini hem de Avrupa Birliği Konseyi’nin nihai kararında etkili olacağını söylemek mümkün. Her ne kadar AB tarihinde bu denli uzun, ucu açık ve garip bir üyelik süreci yaşayan başka bir ülke bulunmasa da Türkiye müzakereler sayesinde mevzuatını iyileştirme ve dolayısıyla yurttaşının ve doğasının geleceğini teminat altına alma fırsatı elde etti. Peki bu fırsatı değerlendirebildi mi?

67

AB’nin çevre korumaya yaklaşımı

1995’te çevre duyarlılığı nisbeten yüksek kuzey Avrupalı ülkelerin (Finlandiya, İsveç) üye olmasıyla gelişmeye ve içi doldurulmaya başlayan AB’nin Çevre Politikası temel olarak, mevcut ve gelecek nesiller için kalkınma ile çevre arasında bir denge sağlanmasını ve çevrenin korunmasını amaçlıyor. Politika, önleyici eylem, çevre tahribatı ile kaynağında mücadele, ortak sorumluluk ve çevrenin korunmasının diğer AB politikaları ile bütünleştirilmesi üzerine kurulu. Müktesebat, yatay mevzuatı, su ve hava kalitesini, atık yönetimini, doğanın korunmasını, endüstriyel kirlenmenin denetimi ve risk yönetimini, kimyasal maddeler ve GDO, gürültü ve ormancılığı kapsayan iki yüzden fazla ortak ve bağlayıcı yasal düzenleme içeriyor.

Özellikle Paris Anlaşması’nın ardından üye ülkelerinin küresel sera gazı emisyonları içindeki payı %10 olan AB, bu emisyonları 2030’a kadar 1990’daki seviyenin %40’ı oranında düşürmeyi taahhüt etmiş, bunun Paris’teki İklim Anlaşması’nda yer almasını sağlamıştı. Paris’in ardından bu yıl Marakeş’te yapılan iklim zirvesinin hemen öncesinde AB üyesi ülkelerin bakanlarının onayıyla Avrupa Komisyonu’nun olağanüstü toplantısında Paris İklim Anlaşması’nı onayladığı açıklandı. Bu karar, küresel iklim değişikliği mücadelesi adına tarihî bir eşik demek. Türkiye henüz anlaşmayı onaylamadı. BM üyesi sıfatıyla politik taahhütleri açısından anlaşmayı uygun görmesiyle anlaşmanın Meclis gündemine gelmesi gerekli. Türkiye gibi gelişmekte olan ve sera gazı emisyonları hızla yükselme trendinde olan ülkelerin küresel iklim rejiminin dışında kalması, süreç açısından ciddi bir tehlikeye işaret ediyor. O yüzden Türkiye’nin iklim değişikliği hedeflerinin AB’nin 2030 iklim değişikliği hedefleriyle de uyumlulaştırılması gerekli.

2009’dan beri müzakere ediliyor

27. müzakere başlığı olan Çevre ve İklim Değişikliği Faslı, Türkiye’nin AB katılım müzakereleri kapsamında 21 Aralık 2009 tarihi itibarıyla müzakere etmeye başladığı bir fasıl. O dönem dışişleri bakanı olan Ahmet Davutoğlu, fasıl açılırken, “insani boyutu çok yüksek olan çevre faslının açılmasının Türkiye’nin kendi insanının statüsünü yükseltme isteğinin teyidi” olduğunu dile getirmişti. Bu açıklamanın üzerinden yedi yıl geçmesine rağmen ve bazı kazanımlar elde edilmiş olsa da, mevzuat uyumunda ve AB hedeflerine erişimde hâlâ yerimizde sayıyoruz. Yenilenebilir enerjideki kapasite artışı, atık su ve çöp yönetimi gibi bazı konularda ilerlemeler kaydetse de devlet ve toplum el ele milyonlarca ağacı kesmeyi, dereleri kurutmayı, dağları delmeyi, tarım alanlarını imara açmayı, SİT alanlarını yağmalamayı sürdürüyor. Davutoğlu’nun o gün bahsettiği “statünün” ne kadar yükseltildiğini, yaşam alanlarının, doğal, tarihî ve kültürel varlıkların nasıl rant, talan ve gasp zihniyetine teslim edildiğine bakarak görmek mümkün.

Son iki yılda Avrupa Komisyonu’nun İlerleme Raporları’nı mülteci pazarlığı sebebiyle suya sabuna dokunmadan yazdığını biliyoruz. O yüzden 2014 raporuna bakalım: “Merkezî ve yerel düzeyde idari kapasite 1990’ların sonuna göre artmış olsa da, tüm düzeylerdeki ilgili otoriteler arasındaki koordinasyonun güçlendirilmesine ihtiyaç var. Çevre korumanın diğer politika alanlarına dahil edilmesi ve yeni yatırımların çevre konusundaki AB müktesebatıyla uyumunun sağlanması erken aşamada.” En kritik ifade ise şu: “Çevre konusunda esas mesele, ekonomik büyüme ile çevresel kaygıları dengelemek.”

Genel olarak AB tarafı, Türkiye’de yasal mevzuat AB ile kısmen uyumlu olsa da, uygulamanın son derece zayıf olduğunun altını çiziyor. Örneğin sulak alanlar, milli parklar, ormanlar ve SİT alanlarını inşaata açan Torba Yasalara sokuşturulan yönetmelik değişikliklerinin AB’nin Çevre Müktesebatı’na taban tabana aykırı olduğu açık. Mevzuata uyum ve uygulama alanlarında daha güçlü bir siyasi irade ile çevre ve iklim değişikliği konularında düzenli diyaloğun kurulması hemen hemen tüm raporlarda vurgulanan bir konu.

Halkın katılımı ve bilgiye erişim

Bunların yanında Türkiye, hemen her raporda, çevre mücadelesi verenlerin canını çok sıkan konu olan ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) yönetmeliklerinin doğru düzgün uygulanmaması yüzünden de eleştiriliyor. AB sınırları içinde belirlenmiş doğal çevre koruma ağı Natura 2000’de yer alması gereken SİT alanları halen belirlenmiş değil. Taslak halindeki Tabiatı ve Biyoçeşitliliği Koruma Kanunu, AB müktesebatı ile uyumlu değil. Örnekleri çoğaltmak mümkün.

AB’nin önemli talepleri arasında halkın katılımı ve halkın bilgiye erişimi konularında AB müktesebatına uyum yer alıyor. Türkiye, Aarhus (Çevresel Konularda Bilgiye Erişim, Çevresel Karar Verme Sürecine Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru Sözleşmesi) ve Espoo (Sınır Aşan Çevresel Etki Değerlendirme) sözleşmelerini imzalamadı. Aarhus Sözleşmesi çevresel konularda halkın bilgilendirilmesi, karar mekanizmalarına halkın katılımı ve yargıya başvurulabilmesiyle ilgili konuları içeriyor. Espoo ise sınır aşan boyutta çevre kirliliğine yol açan faaliyetlerin proje aşamasında taraf ülkelerin ve kamunun katılımıyla ele alınmasını amaçlıyor. Türkiye, AB’nin özel önem verdiği sınır aşan konularda iç hukuka aktarım ve kamuya danışmanın arttırılması konularını ele alan bu iki sözleşmeye taraf olup olmamayı üyelikle birlikte değerlendireceğini belirtiyor.

Özetlemeye çalıştığım çalışmaların, müzakereler devam ettiği sürece ve iyimser bir bakış açısıyla, eninde sonunda yerel mevzuatı müktesebatla uyumlu hale getireceğini, AB’nin ısrarla üzerinde durduğu uygulamaların zamanla hayata geçeceğini ummak mümkün. Ancak çevre konularında, siyasette olsun toplumda olsun yaygın ve kemikleşmiş duyarsızlığın göz yumduğu geri dönüşsüz tahribatın geldiği nokta şimdiden büyük boyutlarda. OHAL’in, hukuksuzluğu kural haline getirerek bu gidişatı hızlandırdığını da belirtelim. Diğer taraftan AB ile ilişkilerde girilen karanlık dönem sürecin bekasına dair ciddi belirsizlikler içeriyor. Sözün özü, AB çevre normları AKP iktidarının önceliği olmadığı gibi tamamen doğa düşmanı, hoyrat inşaat ve fosil enerji üzerine bina edilmiş olan ekonomik modelinin önünde engel oluşturuyor. O yüzden de asla dikkate alınmıyor.

Avrupa ile Orta Asya kriterleri

Ve iktidar, AB ile ilişkiler ne zaman istemediği gibi gelişse, elini güçlendirmek adına sanki birbirinin alternatifiymiş gibi Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) üye olmaktan bahsediyor. Birkaç yıl önce gündeme gelen Şanghay Örgütü’ne üyelik, AB üyeliğiyle ilgili gelişmelerle birlikte soğuduğu raftan indirilip tekrar ısıtıldı. Elbette biri diğerinin muadili olamayacak kadar “ayrı dünyaların” örgütleri bunlar. AB bütün sorunlarına rağmen ulusüstü siyasi ve iktisadi bir bütünleşmeyi hedefleyen yapısal bir oluşum, ŞİÖ ise hükümetlerarası ve güvenlik ağırlıklı konjonktürel bir oluşum.

AB’nin ekonomi, politika, güvenlik ve insan hakları konusunda bağlayıcı bir müktesebatı, üye ülkelerden parlamenterlerin temsil ediği ve kısmi yasama gücü bulunan bir meclisi, mahkemesi, marşı ve tüm üye ülkelerin bayraklarının yanında kullandığı bir bayrağı bulunurken bunlar ŞİÖ’de mevcut değil. Haliyle, örgüte üye ülkelerin içişlerine en ehven müdahalede bulunması söz konusu bile olmayan ŞİÖ’nün kuruluş ve işleyiş kriterleri arasında çevreye dair herhangi bir uygulama alanı da yok. “Environmental protection” (çevre koruma) âdet yerini bulsun diye olsa gerek, üyeler arasında ilişkilerin geliştirilmesi istenen konular arasında zikrediliyor.[1] 2001’de kurulan örgütün altı üyesi Çin, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Rusya, Tacikistan. Hindistan ve Pakistan aday ülke. Örgütün diyalog ortakları Azerbaycan, Ermenistan, Kamboçya, Nepal, Sri Lanka ve Türkiye.

ŞİÖ üyelerinin çevre koruma performansı

Yukarıda özetlemeye çalıştığım AB’nin Çevre Faslı kapsamındaki uyum gereklerinden sonra ŞİÖ’nün çevresel hiçbir normunun olmaması, iktidarın arayıp da bulamadığı “konforlu” alan. Bu örgütün bir arada yürüttüğü herhangi bir çevre politikası olmadığı için ülkelerin ayrı ayrı çevre koruma ve iklim değişikliği performanslarına bakalım.

Üç yıl önce Erdoğan’ın başbakan olduğu dönemde Putin ile bir araya geldiği bir toplantıda, Türkiye’nin elli yıldır AB kapısında olduğundan serzenişle bahsederek, “Ben diyorum ki Şangay İşbirliği Teşkilatı’na gelin, Türkiye’yi alın. Bizi de bu sıkıntıdan kurtarın. Biz bunun yanında Avrasya’daki ülkelerle ilgili serbest ticaret anlaşmasına da varız,” demesi işte o konforlu alana işaret ediyor.

2016 başında Yale Üniversitesi tarafından açıklanan Dünya Çevre Performansı Endeksi’nde (EPI) yer alan veriler, ŞİÖ’ye üye devletlerle müstakbel aday Türkiye’nin durumunu gayet net gösteriyor.[2] Endekste ülkeler çevresel sağlık sorunları, hava kalitesi, suyun temizliği, su kaynakları, tarım, ormanlar, balıkçılık, biyoçeşitlilik ve habitat ile iklim ve enerji başlıkları altında inceleniyor. Endeksin genel sıralamasında 180 ülke içinde Rusya 32, Kazakistan 69, Kırgızistan 71, Tacikistan 72, Türkiye 99, Çin 109, Özbekistan 118. sırada yer alıyor.

Rusya’nın, genel sıralamada üst sıralarda yer almasına rağmen alt başlıklar incelendiğinde 113. sıra ile performansının en kötü olduğu alan biyoçeşitlilik ve habitat koruması. Özellikle karasal özel koruma alanlarının korunmasında notu çok düşük. Yine havadaki azot oranı ve sera gazlarındaki artış oranı açısından sorunlu. Çalışmadan diğer ülkelerin ve Türkiye’nin genel olarak güvenli olmayan hava kalitesi, karasal ve deniz habitatlarının, ayrıca biyoçeşitliliğin korunması alanlarında sınıfta kaldığı anlaşılıyor. Gelişmişlikle çok yakın bir ilişki gösteren endeksteki ilk 30 ülkenin 25’i Avrupa ülkesi.

Bu yıl Germanwatch tarafından açıklanan İklim Değişikliği Performans Endeksi’nde de (CCCPI) benzer bir durum mevcut.[3] Küresel sera gazı emisyonlarının %90’ından sorumlu 58 ülkenin değerlendirildiği ve ilk üçte hiçbir ülkenin yer alamadığı raporda, 48. sıradaki Çin, 51. sıradaki Türkiye, 53. sıradaki Rusya ve 59. sıradaki Kazakistan “çok kötü ülkeler” liginde yer aldılar. ŞİÖ içinde bulunan diğer üç ülke değerlendirmeye alınmamış. İlk 15’te yer alan ülkelerin 13’ü Avrupa ülkesi.

Aslında tüm veriler birbirinin sağlaması gibi. 2015’te Paris’te gerçekleştirilen COP21 sonrası (Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Konferansı) yayımlanan sonuç bildirgesinde yer alan verilere göre, Çin küresel sera gazı emisyonlarının % 20,09’undan, Rusya ise % 7,53’ünden sorumlu. Bu iki ülkenin emisyonları şu haliyle dünyadaki toplam emisyonların dörtte birinden fazla (Kazakistan %0,84, Kırgızistan %0,03, Tacikistan %0,02, Özbekistan %0,54). Türkiye’nin sorumluluğu ise %1,24 oranında.[4]

Diğer yandan, özellikle Çin ve Rusya’nın küresel anlamda en ciddi hava, su ve toprak kirliliği yaratan ülkeler arasında başı çektiğini unutmamak gerek. Bunlarla ilgili sayısız örnek verilebilir. Ayrıca, çağımızda dünyada insan eliyle gerçekleştirilmiş en büyük çevre felaketi olarak anılan Aral Gölü’nün çölleşmesi, örgütte yer alan ülkelerin hepsini bir şekilde ilgilendiriyor. Aral Gölü artık yerini dünyanın en “genç” çölü olan Aral Çölü’ne bıraktı. Petrol sızıntıları, nükleer atıklar, endüstriyel kirlilik, su kaynaklarının kullanılamaz hale gelmesi ve kronik hava kirliliği ŞİÖ ülkelerinde en fazla görülen çevre ihlalleri olarak karşımıza çıkıyor.

Elbette, gezegeni elbirliğiyle kirlettik, havasını, suyunu, doğal dengelerini bozduk. Ancak, bugün gelinen noktada Paris Anlaşması’nın da etkisiyle, yavaş ilerlese de dünya çözüm arayışında, bir çabanın peşinde. Bir ülkenin adının daha iyi, eşit, adil ve temiz bir dünya için çalışanlarla ya da sorumluluk almadan kirletmeye devam edenler arasında yer alacak olması tamamen o ülkenin seçimi… Türkiye için bunun yolunun ŞİÖ’den geçmediği aşikâr.

TABLO 1

68

NOTLAR:
(1) İnsani Gelişmişlik Endeksi 2015 verileri, UNDP.

(2) COP21 Final raporu verileri, 2016, UNFCCC.

(3) AB-28 verisi yaklaşık olarak WRI 2012 verilerine dayanarak ifade edilmiştir.

(4) Dünya Bankası verileri, 2015.

(5) İklim Değişikliği Performans Endeksi 2017 verileri, Germanwatch.

(6) WRI CAIT verileri, 2016.

(7) Yale Üniversitesi Çevresel Performans Endeksi 2016 verileri, Yale EPI.

(8) AB-28 üye ülkeleri ülke bazında ve ağırlıklı olarak ilk 30’da yer almaktadır.

*Renk kodları aşağıdaki tabloda ve grafiklerde sunulmuştur.

TABLO 2

69

70

71

*Tablolar Ekoloji Kolektifi’nden ODTÜ Yer Sistem Bilimi Doktora Öğrencisi Arif Cem Gündoğan tarafından hazırlanmıştır.

Bu yazı birikimdergisi.com/ dan alınmıştır

72-pelin-cengiz

Pelin Cengiz

8. Hangi İnsan Hakları Film Festivali’nde ana tema: Temel İnsan Hakları

10 Aralık Dünya İnsan Hakları gününe denk gelen ve 10-14 Aralık tarihlerinde beş gün boyunca dünyadan hak mücadelelerine dair hikayeleri buluşturacak olan 8. Hangi İnsan Hakları Film Festivali‘nde, bu sene temel haklara dikkat çekiliyor.

62

Bu sene 10-14 Aralık’ta 8’inci kez gerçekleşen Hangi İnsan Hakları Film Festivali ana temasını ‘temel insan hakları’na ayırdı. Documentarist ekibinin düzenlediği festivalde, hak temelli mücadelelere ve ihlallere dair Türkiye’den ve dünyadan onlarca film gösterilecek ve sivil toplum örgütlerinin katılımıyla bir çok yan etkinlik gerçekleşecek.

HİHFF 2016 fragman from gadjo on Vimeo.

8. Hangi İnsan Hakları Film Festivali 9 Aralık akşamı, Emek Sineması’nın yıkımına karşı yürütülen mücadelenin anlatıldığı “Özgürleşen Seyirci: Emek Sineması Mücadelesi” belgeselinin Türkiye galasıyla açılacak. Şişli Belediyesi’nin işbirliğiyle gerçekleşen ve herkese açık olan açılış gösterimi saat 20:00’de Cemil Candaş Kent Kültür Merkezi’nde yapılacak.

Özgürleşen Seyirci: Emek Sineması Mücadelesi
Özgürleşen Seyirci: Emek Sineması Mücadelesi

Festival programında yer alan filmler arasında, 10 Ekim 2015 tarihinde Ankara’da gerçekleşen katliamın kurbanlarını yakınlarının gözünden anlatan filmlerden  22 yıldır cezaevinde adalet bekleyen bir şairin dünyasını bize açan “Gönderen: İlhan Sami Çolak”a, Documentarist 2016’nda Yeni Yetenek Ödülü kazanan “Hatırlıyorum”dan Mali’de İslami cihatçılara direnen müzisyenleri konu alan “Önce Bizi Öldürmeleri Gerekecek”e kadar çeşitli konulara yayılan bir dizi film yer alıyor. Programdaki önemli filmlerden biri de, Honduraslı ekoloji aktivisti Berta Caseres’in bu sene başında katledilmesinin perde arkasını aralamaya çalışan “Berta Yaşıyor” (Berta Vive) adlı belgesel.

66

Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Tarık Akan’ın anısına Yavuz Özkan’ın yönettiği “Maden” filminin özel bir gösterimin yapılacağı festivalde, ayrıca beş yönetmen tarafından ortaklaşa gerçekleştirilen, insan hakları temalı beş kısa öykünün anlatıldığı “Kıyıdakiler” ile İsviçre’de yaşayan Esen Işık’ın İstanbul’da dışlanmışların hikâyelerini birleştirdiği ilk filmi “Köpek” de programda yer alan filmler arasında.

Esen Işık'ın filmi Köpek
Esen Işık’ın filmi Köpek

Geçmiş yıllarda kadın, çocuk, cezaevi, yaşam hakkı, direniş, işçiler ve mülteciler gibi temalara özel bölüm ayıran Hangi İnsan Hakları Film Festivali, bu sene ayrım gözetmeden bütün temel haklara dikkat çekmeye çalışacak ve Türkiye’nin yanısıra Pakistan’dan Ekvator’a, Finlandiya’dan Kolombiya’ya, Fas’tan Peru’ya dünyanın dört bir yanından hikâyeleri seyirciyle buluşturacak.

Beş gün sürecek gösterim ve yan etkinlikler boyunca, temel haklarımızı bir kez daha hatırlatacak. SALT Galata, Aynalı Geçit ve Cezayir Salonu’ndaki gösterim ve etkinliklerin tamamı ücretsiz izlenebilir.

Detay bilgi için: www.hihff.org / http://www.facebook.com/Documentarist

(Yeşil Gazete)

10 Aralık Cumartesi günü, ‘Nor Radyo Dayanışma Gecesi’nde Buluşuyoruz !’

Yedi yıldır, sekiz dilde yayın yapan Nor Radyo, 10 Aralık Cumartesi günü dayanışma gecesine çağırıyor.

60

17 Ocak 2009’da yayın hayatına başlayan Nor Radyo’nun programcıları ve dinleyicileri 10 Aralık Cumartesi günü dayanışma gecesinde buluşuyor.

www.norradyo.com adresinden yayın hayatına başlayan Nor Radyo, tüm kimliklerin kendilerini ifade edebildikleri bir topluluk radyosu olmaya devam ediyor.

61

Nor Radyo, “Dünyanın tüm sesleri birleşin!” sloganından yola çıkarak milliyetçiliğe, cinsiyetçiliğe, militarizme, türcülüğe ve ekolojik tahribata karşı; eşitliği, özgürlüğü, kardeşliği, barışı ve ekolojik yaşamı savunuyor.

Nor Radyo’da Ermenice, Türkçe, Kürtçe, Rumca, Zazaca, Hemşince, Lazca, Adiğece, Çeçence, Gürcüce yayın yapılıyor.

Nor Radyo programcıları ve dinleyicileri 10 Aralık Cumartesi günü saat 20.00’dan itibaren Bigudi Bar’da Nor Radyo Dayanışma Gecesi’nde bir araya gelecek.

59

Detay bilgi için Nor Radyo Dayanışma Gecesi etkinlik sayfasına da göz atabilirsiniz.

 

(Bianet, Yeşil Gazete)

BM temsilcisi: Halep dev bir mezarlığa dönüşebilir

BM Güvenlik Konseyi’ndeki düzenlenen acil oturumdan Halep için ateşkes kararı çıkmadı. Karar tasarısı üzerinde görüşmeler sürüyor. BM temsilcisi “Halep dev bir mezarlığa dönüşebilir” uyarısında bulundu.

57

BM Güvenlik Konseyi’nde Fransa’nın talebi üzerine çarşamba günü düzenlenen Halep özel oturumunda, devam eden şiddetli çatışmalar nedeniyle hayatını kaybedenler ve kentten kaçmak zorunda kalan on binlerce kişiye nasıl yardım sağlanabileceği görüşüldü.

Birçok üye bir BM kararı aracılığıyla insani yardım ulaştırılması adına on günlük ateşkes sağlanmasını talep etti. Ancak Rusya’nın çekinceleri nedeniyle oturumda ateşkes konusunda anlaşma sağlanamadı.

BM Güvenlik Konseyi üyeleri arasında ateşkes öngören karar tasarısı ile ilgili müzakareler devam ederken BM İnsani Yardım Direktörü Stephen O’Brien da Halep’in durumu ile ilgili üyelere uyarılarda bulundu. O’Brien “karşı önlemler alınmaması durumunda kentin devasa bir mezarlığa dönüşeceğini” söyledi.

Özel oturumda konuşan BM’nin Suriye Özel temsilcisi Staffan de Mistura, Halep’in doğusundaki yoğu hava saldırıları nedeniyle “insani bir trajedi” yaşandığını ve gittikçe daha kötü bir hal aldığını kaydetti.

Rusya: Batı bahane ediyor

Rusya’nın BM nezdindeki Büyükelçisi Vitali Çurkin ise Batı’nın “insani gerekçeleri” Suriye’deki rejim değişikliği isteğini yerine getirmek amacıyla bahane olarak kullandığını öne sürdü. Çurkin, “bizim endişelerimiz göz önünde bulundurulmadan herhangi bir BM kararı alınmayacaktır” şeklinde konuştu.

BM Güvenlik Konseyi’ndeki birçok üye devletin temsilcisinin, Halep’teki şiddetin sonlandırılmasında konseyin etki gösterememesinde Rusya’nın sorumluluğu olduğunu öne sürdü.

Londra merkezli Suriye İnsan hakları Gözlem Örgütü’nden yapılan açıklamaya göre Halep’te günlerdir süren yoğun bombardıman ve çatışmalar nedeniyle yaklaşık 70 bin kişi kentin doğusundan kaçmak zorunda kaldı.

 

(Deutsche Welle Türkçe)

TÜSİAD: OHAL bir an önce bitirilmeli, KHK ile yönetim son bulmalı!

TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Cansen Başaran Symes, darbe girişiminde sonra ilan edilen OHAL’le kapsamında devam eden yönetimi eleştirerek “Bazı OHAL uygulamaları özellikle Anadolu’da ticari hayatı kötü etkiliyor. OHAL’in bir an önce kaldırılması, KHK ile yönetimin sonuna gelinmesini bekliyoruz. Toplumsal mutabakkalanat zemininin oluşturulması, birleştirici söylemlerin hayata geçirilmesini istiyoruz” dedi.

56
TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Cansen Başaran Symes

Toplantıya katılan Başbakan Binali Yıldırım‘a seslenen Cansen Başaran Symes, “Batı’dan kaynaklanan ancak hemen toplumlarda ideal veya gerekli değerler olarak kabul edilen hukukun üstünlüğü, erkler arası güç dengesi, yargıın bireysel hak koruması, yargılamanın insan onuruna uygun şekilde yapılması AB’nin ortak paydalarıdır. Türkiye’nin bu konularda yıllar önce verdiği kararından dönmemesi gerekir. İdam cezası tartışmalarını bu bakımdan sakıncalı buluyoruz” diye konuştu.

Türkiye – Avrupa Birliği ilişkilerine de değinen Symes, “Muhataplarımızı duygusal tepkilere itecek bir dille eleştiri yöneltmek, ülkemizin çıkarları doğrultusunda değildir. AB ekonomi çerçevesinden çıkan bir Türkiye’nin kalkınma hedefleri sekteye uğrayabilir” dedi.

Symes, “Kurdaki hızlı yükseliş elbette yalnızca Türkiye’den kaynaklanmıyor, ancak en fazla değer kaybeden para biriminin TL olması üzerinde düşünmeliyiz. Ekonomimiz borçlarını ödeyebiliyor ama devamlılığı bize güç gözüküyor. Vatandaş ortak hafızasında ekonomik dalgalanmalar hep derin krizlerle örtüşüyor” görüşünü dile getirdi.

“Terörle mücadeleyi toplumsal bütünlüğümüzü, ülkemizi ilgilendiren Kürt meselesinden ayırmalıyız” görüşünü savunan TÜSİAD Başkanı Symes, “Yaşanan çatışmalar, toplumda huzursuzluklara neden olmaktadır. Teröre başvuranları tecrit edici bir söylem geliştirmesiyiz” dedi.

Orta Doğu’da devam eden çatışmalara da değinen Symes, çatışmaların uzun süre devam edeceğini belirterek “Orta Doğu uzun süre yaralarını saramayacak durumdadır, bunun panzehiri bellidir, o da laikliktir. 90 yıl önce kazandığımız bu önemli avantajımızı yitirmemiz, tersine üzerine titrememiz gerektiğini düşünüyorum” görüşünü savundu.

 

(T24)

İtalya’nın tarihi referandumu 4 Aralık’ta

İtalya, 4 Aralık tarihinde referanduma gidiyor. İtalya tarihindeki en önemli referandumlardan biri olan bu referandum Başbakan Renzi’nin siyasi kaderini de belirleyecek. Matteo Renzi,  “Hayır “ oylarının daha çok çıkması durumda istifa edeceğini dile getirmişti.

İtalya Başbakanı Matteo Renzi
İtalya Başbakanı Matteo Renzi

Bu referandumu hem İtalya hem de Avrupa için bu kadar önemli kılan ne? Gerçekleşecek  anayasa referandumu  ”Evet “ oylarının çoğunluğu sağlaması halinde, İtalyan anayasasında en kapsamlı değişiklik gerçekleştirilmiş olacak. “ Hayır”  oylarının daha fazla çıkması durumunda ise Beş Yıldız Partisi’ne iktidar kapılarını açabilir. Avrupa Bölge’sinden ve Avro’dan  çıkmak isteyen Beş Yıldız’ların iktidara gelmesi Avrupa Ülkeleri adına da önemli politik ve ekonmik değişimlerin yolunu açabilir.

İtalya 1946’dan bu yana çift parlamenterli sistemle yönetiliyor .“Evet “ oylarının çıkması halinde başbakan Matteo Renzi ve kabinesinin yapmak istediği reformlar, Parlamento’nun üst kanadı olan Senato’nun gücünü azaltacak ve yasama yetkisini ortadan kaldıracak. Her yasa değişikliği Senato üyelerinin onayına sunulmayacak ve iktidar partisinin gücünü artırmasına yarayacak. Dolayısıyla kontrol sistemi de deforme olmuş olacak.  Ayrıca bu reformlar Cumhuriyet Senatosu’ndaki koltuk sayısının 315’ten 100’e düşürülmesini ve üyelere maaş bağlanmaması ile üyelerin halk tarafından seçilmemesini öngörüyor..İtalyan halkı  Senato üyelerini seçme hakkının ellerinden alınacak olmasını demokratik sistemden tamamen uzaklaşmak olarak görüyor.

54

Senato’daki koltuk sayısını azaltarak devlet giderlerini azaltmayı hedefleyen “Evet”çilere karşılık  “Hayır” cılar, “politikacılar çalmaktan vazgeçse daha çok  tasarruf etmez miyiz?” diye soruyorlar.

Artan ekonomik kriz ve işsizlik halkın Matteo Renzi’ye olan güvenini oldukça sarsmış durumda, bu koşulda halkın  Renzi’nin önerdiği reformlara inancı yok. Bu da “hayır “ oylarının çoğunlukta olacağına dair bir inanç yaratıyor. Referandum yaklaşırken bir çok kentte Renzi karşıtı gösteriler yapılıyor fakat  kararsız kitlenin sayısı da azımsanamayacak ölçüde. Net olan şu ki;  krizden, işssizlikten yorulmuş İtalyan halkı bir reform istiyor ama hükümeti, patronları, bankaları ihya etmek için değil, halkın kalkınması ve sulhü için yapılmış bir reforma  “Evet” demek istiyor.

 

Haber: Şenay Boynudelik

(Yeşil Gazete – İtalya)