Ana Sayfa Blog Sayfa 3308

Fransa, Aralık ayı boyunca #FreeAslıErdoğan eylemleri kapsamında afişlerle donandı

Fransa’nın başkenti Paris’teki tüm kitabevlerinde Aralık ayı boyunca 1-24 Aralık tarihlerinde, her gün saat 18:00’de ve Cumartesi saat 16:00’da, Paris’in tüm kitapevlerinde Aslı Erdoğan’ın “Taş Bina” kitabının Fransızca çevirisi okunacak. Bu okumaların amacı ise Aslı Erdoğan’ın Özgürlüğü için sürekli bir eylem haline getirmek.

75

Bu eylem Aslı Erdoğan ve onunla simgelenerek “Ankara’nın adaletsizliğinin tüm diğer kurbanlarıyla dayanışmak” için düzenleniyor.

76

Aynı süreçte Fransa’daki tüm sokaklarda da Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) tarafından hazırlanan afişler ile Aslı Erdoğan’ın Özgürlüğü eylemleri ülke çapında yaygınlaştırılıyor.

Aslı Erdoğan afişlerindeki metinlerin Türkçe çevirileri ise şu şekilde;

İlk sayfa

“Amnesty International’ın (Uluslararası Af Örgütü) kefilliğiyle

Özgürlüğüne kavuşması için okumak

1-24 Aralık tarihlerinde, her gün saat 18:00’de ve Cumartesi saat 16:00’da.

Okuyucuları Aslı Erdoğan’ın “Taş Bina” adlı kitabından metinler okuyor.

Bu okumalar halka açık olacak ve eş zamanlı olarak tüm katılımcı kitabevlerinde gerçekleşecektir.

Paylaşınız ve kayıt olarak katılınız.”

İkinci sayfa

Özgürlüğüne kavuşması için okumak

Amnesty International’ın katkısıyla, “La Maison éclose”, Türkiye’li yazar Aslı Erdoğan ve onunla birlikle Ankara’nın adaletsizliğinin diğer kurbanlarıyla dayanışma eylemi düzenlemiştir.

Bu eylem, güçlü bir tepki göstermeden baskıya seyirci kalmak istemeyen herkese açıktır.

Sembolik bir dayanışma takvimi biçimini alacaktır :

1 ve 24 Aralık tarihleri arasında, her gün saat 18:00’de ve Cumartesi saat 16:00’da Aslı Erdoğan’ın, fransızcası Actes Sud yayınevi tarafından 2013’te yayınlanan “Taş Bina” adlı kitabından metinler okunacaktır.

Bu halka açık okumalar, 15 dakika boyunca, eş zamanlı olarak, kapılarını bizlere açan bütün kitabevlerinde gerçekleşecektir.

Nasıl katılabilirsiniz ?

Yaşadığınız şehirde bir kitabevi aramak ve okuyucu turlarını düzenlemek istiyor musunuz ?

Kişisel iletişim ağınızı, mektup, e-posta, sosyal medya yoluyla haberdar etmek, ve şehrinizdeki kitapçıya okuyucuları davet etmek istiyor musunuz ?

Bir veya birkaç kez okuyucu olarak katılmak istiyor musunuz ?

Bir kitabevi bize kapılarını açar açmaz, kayıt olabileceğiniz bir doodle servise konacaktır. Ayrıca, katılımcı kitabevlerinde de kayıt olabilirsiniz.

Aslı Erdoğan’ın metinlerini dinlemek istiyorsanız, kitapçınızda randevunuz var.

Ayrıntılı bilgi için : http://maisonéclose.ch

Amnestie International’ın kefilliği, Actes Sud yayınevinin ve dayanışmacı tüm kitapevlerinin desteği ile”

 

(Yeşil Gazete, Aslı’nın Okurları)

Elbistan’ın su çilesi artık bitsin!

Şebeke suyunda toplu zehirlenme vakaları ile geçtiğimiz yaz gündeme gelen Elbistan’da (Kahramanmaraş) su meselesi gittikçe daha çetrefilli bir hal alıyor.  Kentin ortasından geçen ve tek su kaynağı olan Ceyhan Nehri kuruyor. Ceyhan Nehri 509 km’lik uzunluğuyla Akdeniz Bölgesi’nin en büyük akarsularından da biri aynı zamanda. Ancak nehrin kaynak noktası olan Pınarbaşı’nda bile su seviyesi 1 metre kadar düşmüş durumda. Eskiden zehirli de olsa, hasta da etse musluklarından su akarken şimdi su bitme noktasında. Ölümü görüp sıtmaya razı olmuş halk susuz kalacağı endişesi içinde yetkililerden çözüm bekliyor.

Ceyhan Nehri neden kuruyor?

67

Yağışsızlık nehri kurutan nedenlerin başında geliyor. Ancak kuraklıkla birlikte düşen su seviyesi, son sekiz aydır çalışmayan Afşin-Elbistan A ve B Termik santrallerinde elektrik üretimi başlayıp, soğutma ve katma suyu alınınca daha da aşağılara inmeye başladı. Bu nedenle Pınarbaşı’ndan çekilen su iki katına çıktı. Elbistan Şeker Fabrikası’nın atıkları Ceyhan Nehri’ne bırakılıyor. Suya bırakılan pancar posalarının santrallere su çeken pompaları tıkaması nedeniyle nehirden değil, Pınarbaşı’ndan su alımı yapılıyor.

72
Elbistan Şeker Fabrikası’nın atıkları Ceyhan Nehri’ne bırakılıyo

Böylece nehir daha kaynak noktasında bile kurumaya başlıyor. Hal böyle olunca da kuyulardan çekilen suların şebekeye verilmesi gündeme geliyor.

Şebeke suyundan 50 bin kişi zehirlenmişti

69

Hatırlayacak olursak Elbistan geçtiğimiz Ağustos ayında da su kirliliğiyle gündeme gelmişti. Kentte 32 bin kişi bir anda hastanelere akın etmiş, toplu zehirlenmenin şebeke suyundaki kirlenmeden kaynaklandığı ortaya çıkmıştı. Kuyulardan şebeke suyu depolarına su basıldığı, bu kuyuların üçünde ise nörovirüs kirliliği olduğu saptanmıştı. Ancak suyun içinde aynı zamanda yüksek miktarda E.Coli olduğu da tespit edilmişti. Yani bu durumda kolera ve tifo gibi daha ciddi ve ölümcül salgınların yaşanmaması büyük bir şanstı[i]. Yaşanan kuraklığın ve termik santrallerinin su çekmesi sonucunda suyu azalan depolarda benzer vakaların yaşanması yine an meselesi.

Ülkenin geneli kuraklık çemberinde

70

Kuraklık sadece Elbistan’ın meselesi de değil üstelik. Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün geçtiğimiz günlerde kamuoyuyla paylaştığı kuraklık analizi gerçekten endişe verici. Ülkenin büyük bölümünde “şiddetli kuraklık” var. Karadeniz dışında her coğrafi bölgede %90,6’ya varan yağış azalması görüldü. Uzun yıllar ortalamasına bakıldığında Marmara Bölgesi %58,4, Ege Bölgesi %85,6, Akdeniz Bölgesi %90,6, İç Anadolu Bölgesi %89, Doğu Anadolu Bölgesi %49,3 ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi %67,6’nın altında yağış aldı[ii]. Türkiye Ziraat Odaları Birliliği (TZOB) Genel Başkanı Şemsi Bayraktar, 81 ilin 59’unda Ekim yağışlarının %50’nin üzerinde azaldığını belirtti[iii]. Geçen ay yaşanan hortum felaketinden sonra kuraklıkla boğuşan Milas’ın (Muğla) Kırcağız köylüleri geçen hafta mahalle imamının eşliğinde yağmur duası yaptı.  Aynı günlerde Anamur’da (Mersin) yağışsızlıktan beli bükülen çiftçiler de yağmur duasına çıktı. Hani şu “Asrın Projesi” diye tanıtılan KKTC Su Temin Projesi’nin başlangıç noktasından bahsediyoruz. Millet tarlasını sulamaya su bulamazken, Kıbrıs’a su nasıl gönderilecek? Bir gıdım kalmış suyu Kıbrıs’ın turistik tesislerine satıp, milletin geçimlik tarım ve evsel su kullanımına engel olacaklarsa bu en temel yaşam hakkının ihlali değil de nedir? Gaziantep de Cumhuriyet tarihinin en büyük kuraklığını yaşıyor. Kartalkaya Barajı’nda normalde olması gerekenin beşte biri su kalmış. Çukurova’da ve Bilecik’te üretici yağmur yağmadığı için sulama suyuna para vermek zorunda kalıyor ve ürünün kalitesi olumsuz etkileniyor. Medyaya yansımayan daha pek çok yerde benzer durumlar yaşanıyor.

Su kullanım hakkında öncelik halkın ve doğanın olmalı

71

Görünen o ki yakın zamanda kuraklıkla birlikte suyumuz daha da azalacak. Bu şartlar altında şu sorunun cevabını doğru vermek her zamankinden daha önemli. Suyu kullanım önceliği kimindir? Su varlıklarından faydalanma ve kullanma hakkının tesisinde insani su kullanımı (içme, yemek pişirme ve temizlik için), ekosistemin varlığı için gereken su ve geçimlik tarım suyu ihtiyaçları öncelikli olarak karşılanmalıdır. Çünkü ekonomik sektörlerin su kullanımı gerek daha yoğun kirletici olmaları, gerekse sınırsız talepleriyle diğer kullanım haklarını ihlal etmektedir. Zira Türkiye’de ekonomik kullanım söz konusu olduğunda insani kullanım ve doğanın gereksinimi olan su ihtiyacı ikinci plana atılmaktadır. Bu nedenle ekolojik ve insani su kullanımının devletin garantisi altına alınması gerekir. Ancak bu ihtiyaçlar karşılandıktan sonra enerji ve sanayi gibi sektörlerin su talepleri karşılanabilir[iv]. Elbistan’da ise maalesef tam tersi olmaktadır. Termik santrallerinin su talebi karşılandıktan sonra insanlara evde kullanıp içecekleri su bile kalmamaktadır. Mevcut uygulamalar Elbistanlıların yaşam haklarının ihlali anlamına gelmektedir. Dolayısıyla bu hak ihlali en kısa zamanda durdurulmalıdır.

[i] CHP Elbistan raporunu yayınladı (2 Eylül 2016): Açık Hava Hastanesi. Birgün Gazetesi, http://www.birgun.net/haber-detay/chp-elbistan-raporunu-yayinladi-acik-hava-hastanesi-126902.html

[ii] Meteoroloji açıkladı: Ekim ayı şiddetli kurak geçti (27 Kasım 2016). Hürriyet. http://www.hurriyet.com.tr/meteoroloji-acikladi-ekim-ayi-siddetli-kurak-gecti-40289727

[iii] Kuraklık korkusu (27 Kasım 2016). Gazete Vatan. http://www.gazetevatan.com/kuraklik-korkusu-1011376-ekonomi/

[iv] Su Kanunu Tasarısı Eleştirisi ve Alternatif Su Kanunu Tasarısı (2014). Su hHkkı Kampanyası. http://www.suhakki.org/wp-content/uploads/2014/08/su-kanunu-tasarisi-elestirisi-SuHakkiKampanyasi.pdf

51-akgun-ilhan

 

Akgün İlhan

[Kırsal Yaşam ve Yapılar] Ruhsat ve Prosedürler – Hüseyin Melih Aşanlı

Yeni İnsan Yayınevi‘nden kitap ve e-kitap olarak çıkan, ‘Geleneksel Yapı Teknikleri : Doğal ve Ekolojik Yapı Rehberinin yazarı Melih Aşanlı ile Yeşil Gazete’de “Kırsal Yaşam ve Yapılar” başlıklı yazı dizisine başladık.

Kendisi ile Temmuz ayında kitabı bağlamında gerçekleştirdiğimiz röportaj sırasında kararlaştırdığımız bu yazı dizisinin kırsalda bir hayat kurmak isteyen tüm okurlarımız için de bir rehber olmasını umut ediyoruz

***

3 – Ruhsat ve Prosedürler

Neredeyse her kırsal hayalin en tepesinde muhtemelen bir barınak yapma planı var. Ev olmadan tabii ki olmuyor. Taş evlerden, konteynırlara çok alternatifli bir yol bu. Şimdi kırsal tasarımcılığı ve yapı ustalığı yapmadan önce böyle şeyleri bilmiyordum. Şehirde resmi olarak sorunları çözülmüş sahalarda çalışıyorduk. Tasarım ve iş takibi haricinde prosedürler ile hiç uğraşmamıştım. Fakat iş kırsal yapılar olduğunda hem benim hem de arkadaşlarımın bunca yıldır karşılaştığı bir çok sorun oldu.  Hele ki son beş yıldır süper şeyler öğrendim.

Normal şartlarda dünyanın hiç bir yerinde eğer çok büyük bir sermayenin ya da yerel yönetimin çıkarlarına ters düşmezseniz, tapulu arazinizde istediğiniz gibi barınak yapabilirsiniz. Buna kimse karışmaz. Böylesi de neredeyse tüm sağlıklı insanoğlunun kabul ettiği, geçmişten beri süregelen doğal bir eylemdir zaten. Çok katlı ya da çok büyük, betonarme gibi istekleriniz olduğunda da çeşitli prosedürler devreye girerek, işin mühendislik ve mimari sorgulamaları başlamaktadır. Gerekçe aslında insan ve çevre güvenliğidir.

64

Kanalizasyon sisteminin doğru planlanması, evin ev sahibinin başına yıkılmaması, sağlıksız mülkler yapılmaması vs. Yani devlet vatandaşını korumakla yükümlüdür. Para almak ve güvenlik bahane edilerek vatandaşın sırtından para kazanmak muhtemelen sonradan gelişen hastalıklı bir menfaat ilişkisi. Kağıt üzerinde bizim ülkemizde de bu böyledir. Fakat bazı farklarımız vardır. Bizim devletimiz vatandaşlarını diğer dünya devletlerinden daha çok önemsediği için, sağlığını ve konforunu da daha çok düşünmektedir. O yüzden bizim kanunlarımızda, araziye ruhsatsız değil barınak yapmak, çit bile yapamazsın. Ben bahçe duvarı yapmak istiyorum dersen senden takım proje isterler. Bu iş böyle.  Ama yine kağıt üstünde ruhsat almak çok kolaydır. O kadar kolaydır sanırsın ki belediye başkanı yada il özel idare müdürü elinde ruhsatla seni bekliyor.  Ama iş öyle değildir. Sokakta yatman önemli değildir ama iki çivi çakmaya başladığında hemen insan yaşamı, sağlıklı binalar gibi safsatalar devreye girer. Ve işin ilginç yanı, okumuş bir çok  mimar, mühendis de üç kuruş kazanacaklar diye bunu desteklerler, taa ki iş kendi başlarına gelinceye kadar.

Mesela artık fakültelerde ahşap ve diğer sağlıklı malzemelerin eğitimi verilmediğinden, bu fakültelerden mezun olan ve kamu kurumlarında işe giren mühendis ve mimarlar ahşap, taş, yığma gibi yapıların projelerinin hesabını yapmayı bilmedikleri ve öğrenmek zorunda olmadıkları için bu yapılara ruhsat alamazsınız. Betonarme karkası olmayan hiç bir yapı ruhsat alamaz. Eğer ahşap bir ev yapmak istiyorsanız inşaat, elektrik, makine, mimari tüm projeleri dışarıya çizdirmek ve çizen özel şirketlerden de sorumluluklarının kendilerine ait olduğuna dair ve yapıyı kendileri denetleyeceklerine dair muvaffakatname almanız gerekir. Çünkü nereye bağlıysanız işte o kurum bununla ilgilenmez, takibini yapmaz. Sadece ceza keser. Söz konusu il özel idareleri ise size beş tane hazır proje verir ve siz uğraşmamak için bunlardan birini yapmayı kabul edebilirsiniz, ancak kabul ettiğiniz halde bile o projeyi yapamayabilirsiniz çünkü genellikle arazi şartları uygun değildir. Uygunsa yapabilirsiniz.

Gelelim arazinin uygunluğuna. Köy mücavir alanı içinde değilse yapamazsınız. Köy muhtarının yetkisi ile bağ evi yapamazsınız, artık il özel idareleri ya da belediyeler yetkili. Köyden yüz metre uzaklaşırsanız da devlet ev yapma hakkı vermiyor. Kaçak yapıların hem cezası ödenmek zorunda hem de bir ay içinde yıkmazsanız gelip yıkıyorlar. Kaçak yapı ile ilgili  bölgedeki ormancılar, jandarma, doğa korumacılar, il özel idareler ya da belediyeler, yani o bölgeden geçen kuşlar bile yetkili neredeyse. Hatta doğa yürüyüşüne çıkmış herhangi bir kişi evi görüp jandarmayı arayabilir ve soruşturma başlar. Yeter ki ihbar olsun.

65

Tapu kısmına gelecek olursak burası da çok önemli, diyelim ki arazinin tam yanından çift şeritli yol geçiyor ya da köy hizmetleri köprü yapmış, karayolları da olabilir,  orman işletmeleri de, yolun uydudan gözükmesi, üstünden tır geçmesi, köprü ya da viyadük olması hiçbir şey ifade etmez. Harita plan örneği diye bir şey var. İstediğinizde size para karşılığı siyah beyaz bir bilgisayar çıktısı veriyorlar. Burada arazinin yolu gözükmüyorsa ruhsat alamazsınız. Arazi yola bir metre mesafede olsa da alamazsınız. Aradaki o bir metrelik parça orman arazisine aitse ormandan kiralayabilirsiniz ama bu ruhsat almanıza yetmez. Yolu bilgisayarda görürler ama o plan örneğinde görmüyorlarsa izin vermezler. Harita plan örnekleri 1980’lerde hazırlanmaya başlanmış, herhalde 90’ların sonları gibi de tüm ülkede tamamlanmış, o tarihten sonra yapılan tüm yol çalışmaları dışarıda kalmıştır. Çok zorlayabiliyorsanız il encümenini toplayabilirsiniz, karar aldırabilirsiniz, karayollarına baş vurabilirsiniz, henüz başaranı görmedim. Genellikle o büyük insanlar neden orada olduklarını hatırlamadıklarından bir kişinin işi için zaten toplanmazlar. Hatta karar alma yetkileri de yoktur. Hiç bir mülki amir inisiyatif kullanamaz, elleri kolları bağlıdır. Tapu müdürüne gitseniz de haklı olduğunuz kabul edilir ama sonuç değişmez. Arazi almadan harita plan örneğine para verip sordurun.

Arazi köy mücavir alanı dışında ise hayvancılık yapabilirsiniz ve hayvan ağılı inşa etmek üzere ruhsat alabilirsiniz. Böylelikle çoban evi yapma hakkınız doğar. Ama dere kenarı ya da yakınındaysanız durum devlet su işlerine kadar gider ve onay istenir. Kimyevi atık üreten fabrikadan istenmez ama 10 baş koyun boku radyoaktif olduğundan yetkiliyi çok kızdırırsanız ÇED bile istenir.

Ruhsat aldınız diyelim, elektrik bağlamazlar. Her şey yolunda giderse ve plan proje için yeterince para harcarsanız, masrafları cebinizden harcayarak elektrik hattını çekmenize izin verirler. Yer altı ya da yer üstü direkle hat çekersiniz, yetkili kurum gelip sadece şalteri kaldırır ve o tarihten itibaren hizmet bedeli eklenmiş faturayı diğer herkes gibi ödemeye başlarsınız. Su için henüz yağmur suyu toplamak yasak değil. Para verirseniz sondaj açmaya izin alırsınız. Ne kadar ekmek o kadar köfte.

63

Bir de araziden hiç bir enerji hattı geçmeyebilir ama geçiyor gözükebilir ya da geçmesi bir tarihte planlanmış ama henüz geçmemiş olabilir, -ya da karayolunun, ya da köy hizmetlerinin arazi üzerinde başka planları vardır. Bunu köylü de bilmeyebilir. Mesela yol genişletme çalışması, su kanalı, vs. Tüm bunları önceden öğrenmeden arazi alırsanız sorunla karşılaşırsınız. Ve sorunu genellikle çözemezsiniz.  Tapu dairesine gittiğinizde harita plan örneği gibi araziyi almadan başka bir belgeye daha para vermeniz gerekir takyidatlı tapu belgesidir. Bu belge emlakçılarda veya mal sahiplerinde bulunmaz, isterseniz de almaz para harcamazlar çünkü araziyi almayabilirsiniz o yüzden boşa para harcaması gereken kişi daha çok parayı kurtarmak için kesinlikle kırsala yerleşmek isteyen hain düzen bozan insanlar olmalıdır.

Takyidatlı tapu belgesi detaylı tapu ayrıntısıdır. Taşınmazdaki ipotek, şerh, intifa hakkı, irtifak hakkı, şufa, vefa gibi normal insanların anlamını bilmediği ve normal hayatta kullanmadığımız bir çok bilgi burada yazar. Araziyi aldıktan sonra zaten bu belgeyi ruhsat için isteyecekler o zaman bir sürpriz ile karşılaşmayın. Prefabrikler ve diğer hazır temelsiz yapılar için ise büyük bir macera sizi bekliyor demekle yetinmek istiyorum. Ama altyapısı olan, yani su kanalizasyon vs. her yapı ruhsata tabidir aslında. Yani isterseniz çalı çırpı olsun tuvaleti varsa gölgelerin gücü adına güç onlarda artık. Bu çadır için de böyle. Sadece henüz böyle yapılarda kanun ile olmasa da uygulama olarak bir serbest bırakma söz konusu.

Haberiniz olsun.

50-melih-asanli

 

Hüseyin Melih Aşanlı

Wole Soyinka, alacakaranlığın esmer gölgesi

Bu yazıyı ekim ayında “ Palermo Göçmen Edebiyatı Festivali”nın yapıldığı günlerde yazmak istemiştim. Festival’in onur konuğu Nobel ödüllü yazar Wole Soyinka  ile tanışma şansına erişmek beni heyecanlandırmıştı ama yazdığım her sözcük Wole Soyinka’yı yeterince anlatamadığımı söylüyordu bana. Ben de yazdığım dosyayı bilgisayarın ısrarla ‘Silmek istediğinden emin misin? ‘ diye sormasına aldırmadan çöp kutusuna göndermiştim.

Bugün gazetede  “Irkçı Trump’ın seçimleri kazanması taktirde Yeşil Kartımı yırtarım’ diyen şairin, yeşil kartını yırttığını okuyunca onu anlatmak için içimde bir istek uyandı yine.

Nijerya’da doğup hayatının uzun bir bölümünü vatanından uzak geçiren Soyinka, Nijerya’nın bağımsızlık mücadelesinde aktif rol oynamıştır. Soyinka, Mugabe’nin Zimbabwe rejimi de dahil olmak üzere bir çok ülkenin diktatörlerini ve siyasi tiranlıkları eleştiren ses olur.

56

Özgürlük için en büyük tehdit eleştiri olmayışıdır.” der Nijerya’lı şair/yazar Wole Soyinka. Onun özgürlüğü çağıran dili ise, ülkesini terk etmesine neden olup, onu yaşadığı topraklardan sürgün eder. Soyinka, Hristiyan Batı’nın ya da İslam Dünyası’nın Afrika’ya verdiği zarardan çok daha büyüğünün Afika’nın despotlarının (Haile Selassie, Idi Amin Dada) kendi insanlarına verdikleri zarar olduğunu söyler.

O yalnızca Afrika’nın şairi değildir, ezilen her toplumun kardeşi bellemiştir kendini. Üçüncü Dünya liderliğinin yolsuzluk, ikiyüzlülük ve megalomanlıklarını acımasızca eleştirir. Hizmet etmeye çalıştıkları insanlara karşı kibirli ihmalleri ve yabancılaşmaları, yaşam tarzlarının üretken çoğunluğunki ile çelişmesi ve her şeyden önce, ilan ettikleri seküler ideolojiyi  kendi çıkarlarına kullanmalarının ideolojinin olumlu veya üretken özelliklerini bozduğunu söyler. Hayal kırıklığına uğratılmış halkın bu ideolojilerin bütünsel erdemlerini iddia eden dinleri çaresizce benimsemesine neden olmuştur. Geniş bir kültürel perspektifle ve şairane bir dille anlatır düşündüğünü, hissettiğini! Dili korkusuzdur, o konuşurken ihtilac-ı ecfan gibi özgürlük kıpırdanır içinizde.

57

Yağdığını düşünüyorum onun
Kuraklıktan salıverilmiş diliyle
Ağzının açılmamış tepelerinden, dolarak
Yüklü müjdeyle,
Onun yükseldiğini gördüm
O apansız bulutu, küller içinden. Yerleşerek
Buluştular kül rengi bir çemberde, içinde
Durmadan dönen bir ruh.
Ah, o yağmalı elbette
Akıldaki bu kuşatma tutmalı bizi
Tuhaf kederler içinde, öğreterek
Kederin sessizliğini.
Ve onun nasıl çırpındığını
Ürkütüp saydam şeyleri kanatları üstünde
Bizim istediklerimizin, koyu özlemleri yakıp
Kaçınılmaz vaftiz törenlerinde.
Yağmur düdükleridir çalınan
Boyun eğme inceliğinde,buralardan uzakta.
Hâlâ boyun eğmeyen, bu, benim
Çıplak kayaları çöken dünyamın
Buluşmasıdır seninle.

Wole Soyinka

***

Mevsim

Pas olgunluktur, pas
Ve benzi sarı mısır tüyleri;
Çiçek tozları çiftleşmek üzeredir
Kırlangıçlar dansa durduğu zaman
Okun ucundaki tüy gibi
Uçuşmakta mısır saplarının iplikçikleri
Işığın hizasında. Ve biz işitmekten sevinçli
Rüzgârın toplu yürüyüşünü, işitmek
Ovadaki bıçkı sesini, mısırların bırakıldığı yerde
Bambu kıymıkları gibi içine işlediği.
Biz toplayıcılar, şimdi
Püsküllerin üstündeki pası beklerken, çekilir
Alacakaranlıktan uzun gölgeler, kaplanır çelenk gibi
Sazdan samandan arabalar tütsüler içinde. Su yüklü saplar
Tohumun çürüğüne yürürler – biz bekleriz
Pasın söz verdiğini.

Wole Soyinka

 

Önemli Eserleri:

A dance of the forests 1963

The lion and the jewel 1963

The interpreters 1965

Idanre and other poems 1967

Madmen and specialists 1971

A shuttle in the crypt 1972

Season of anomy 1973

Death and the King’s horseman 1976

Ake, the years of childhood 1981

58-senay-boynudelik

 

Şenay Boynudelik

Kamamber’in armağan gişesi hala açık! – Şirvan Akan

“A ah! Tank! Tank mı?… Hmm, tank… yeşil. Kamuflaj yeşili. Yeşil, tank, tüfek… tank-tüfek mi? Sokakta tank-tüfek var ve benim hiçbir anlamım yok! Ne kadar naifim, tanrılar beni bildikleri gibi yapsınlar! İnandığım dünyayı şimdi ve burada kuracakmışım! Benim dünyadan haberim yok ki daha. Neye yararım ben? Ben erkek arkadaşıma kahvaltı hazırlayayım. Bugün sarı tabaklarla yeşil örtüyü sereceğim. Kamuflaj yeşili değil ama, su yeşili. Yarın da bej örtüyle mavi bardaklar. Poşet örlgrey çayla işlenmiş sucuklar. Başka? Takı yapabilirim. Erkek arkadaşıma bileklik öreyim. Medmeks filminden sonra “hayatta kalma” bileklikleri moda oldu. Halimize çok uygun. Issız bir adaya göçersek bilekliği çözüp çadır kurabiliriz…”

Geçtiğimiz yaz, iç dünyam bu haldeydi. Yazıp yönettiğim oyun “Kamamber” sezon boyunca kapalı gişe oynamış, Direklerarası Özgün Yeni Oyun ödülünü almıştı.

52
Kamamber’in 4 oyuncusu (soldan sağa): Selin Zafertepe, Burcu Halaçoğlu, Nilay Erdönmez ve Defne Koldaş

Oyunun seyirciyle buluşma şekli olan armağan ekonomisi tiyatro alanında Türkiye’de bir ilkti ve böyle bir işin getirebileceği kadar ses getirmişti. Böyle bir iş derken, topluluğumuzun seçimlerinden bahsediyorum. “Selebritilerimiz” yok; ama oyuncularımız kendi alanlarında en iyiler arasında. Piyasanın kurallarından ziyade kendi kurallarımızı yaratmakla meşgulüz, o yüzden ortaya çok tuhaf şeyler çıkıyor. Sezonun ortasında prömiyer, son oyunda gala yapmak gibi. Her kararımızı konsensüsle almak gibi. Para verdiğimiz, halkla ilişkilerci, reklamcı, bilet kesici üçüncü taraflar olmaması gibi. Sponsor almamak gibi. Desteğimizi, kendimizi bir parçası hissettiğimiz topluluktan, yani seyircilerden almak gibi! Yani yaza kadar iç dünyam coşmuş vaziyetteydi, umut ve şükran dolu hissediyordum. Sonra yeşil, tank, tüfek oldu. Sofra kurup kaldırma hevesim tükendikten ve evdeki geri dönüştürülebilir bütün takı-giysi projelerim bittikten sonra, cılız cılız başka sesler duymaya başladım içimde.

54

“Yeşil, tank, tüfek. Aman da zavallı ben, naif ben, aman da ah bana vahlar bana. Amma acıdım kendime. Neymiş, gerçeklikle bağlantım yokmuş… Bir dakika, gerçeklikle bağlantım mı yokmuş? Hangi gerçeklik? Kimin gerçekliği? Bu gerçekliği ben mi yarattım? Bu benim gerçekliğim mi? Yani şu memleketin gerçekleri denilen şeyi ben mi yarattım? Valla yemin ederim, kırk yıl düşünsem “tank” gibi bir şey tasarlayamam ki ben! Ömrümü versem, herkes uysun diye bir dizi kanun yazmak istemem misal. Asla ama asla, tüm gücümü gözünün içine bakma hakkım bile olmayan, tanımadığım birisine devredip, hayatımla ilgili tüm kararları onun almasına izin vermezdim ki ben? Bu memleketin gerçeği, kimin gerçeği? Ve gerçekten, hayattan kopuk olan ben miyim? Üzgünüm beyler! Kamuflajlarınızla, tanklarınızla, tüfeklerinizle, asık suratlı, gizlili saklılı parlamentolarınızla, suç yaratan yasalarınız, suçu devam ettiren adalet sisteminizle, kibriniz ve şiddetinizle hayattan uzak olan sizsiniz, ben değilim!

53

Kamamber ve armağan çemberi devam ediyor. Bir şeyleri yıkar gibi değil de, kurar gibi. Bir şeylere karşı gibi değil de, bir şeylerden yana gibi. Hayatı kutlar gibi, kalpten paylaşır gibi, kalp kalbe dokunur gibi. Çünkü ben bu topraklarda doğduysam, bu toprakların gerçekliklerinden biri de benim. Değil miyim? Bilmem ki… Sizin gerçekliğiniz hangisi? 2016’nın son çemberi, yılın en uzun gecesinin Kamamber’i 21 Aralık’ta, Maya Sahnesinde. Birlikte kendi gerçekliğimizi yaratmak için.

Sevgiyle,

Şirvan

 

“kamamber” | tek perdelik arabesktease

yazan – yöneten: şirvan akan
beste: gözde berberoğlu özen
ışık tasarım: murat bakır
yönetmen yardımcıları: hazal bakan, hazer zülfikaroğlu
fotoğraf: onur özen

oynayanlar:
burcu halaçoğlu
defne koldaş
nilay erdönmez
selin zafertepe

biletler armağan ekonomisiyle!
rezervasyon için: karakabare.blogspot.com.tr
iletişim: 0543 792 39 40

55

 

 

Şirvan Akan

Karanlığın Rengi Beyazdır: Kerim ve Selim Altınok kardeşler – Ercüment Gürçay

Kerim ve Selim Altınok kardeşleri tanıyor musunuz?

HAYAT HİKAYELERİ

Yıllar önce, 1990’lı yılların başında onları tanıma şansını buldum.

58

 

Yaşam hikayelerini “Karanlığın Rengi Beyaz” kitabında anlatan Altınok kardeşlerin hikayesi, zaman zaman görenlerin kör olabildiği bir dünyada gözleriyle göremeseler de akıllarıyla ve diğer bütün duygularıyla hayatı algılamanın ve değiştirebilmenin en güzel örneğidir.

56

 

Bu uzun hikâyede hukuk fakültesinden dönemin birincisi ve ikincisi olarak mezun olmak; yıllar sonra konservatuvar eğitimini başarıyla tamamlayıp ikinci bir mesleğe, müziğe adım atmak; körleme satranç sporunda ustalık seviyesine yükselmek ve daha birçok şey var.

55

Bugün Dünya Engelliler Günü. Kerim ve Selim kardeşler 1990’lı yıllardan bugüne görme engellilerin hakları için mücadelenin de en önünde yer aldılar ve yaşadığımız bu karanlık günlerde de yazılarıyla, eylemleriyle ve şarkılarıyla bizlere her şeye rağmen ‘karanlığın renginin beyaz’ olduğunu, ‘zamana aldırmadan, korkmadan, usanmadan aşkın hala mümkün olduğunu’ yaşamı güzelleştirmek için her birimizin her zaman yapabileceği birçok şeyin olduğunu hatırlatıyorlar.

https://www.youtube.com/watch?v=fdWNfGWADwk

www.selimkerim.com

59-ercument-gurcay

 

Ercüment Gürçay

Hindistan Demiryolları’nın 2025’teki güneş enerjisi kurulumu hedefi 5 GW

Hindistan Demiryolları’nın 2025 yılına kadar tren istasyonları çatılarında, idari binalarda ve çeşitli alanlarda toplamda 5 GW’lık güneş elektriği kurulumu gerçekleştirmeyi planladığı açıklandı.

Solar.ist’de yer alan habere göre ‘’Uluslararası Hindistan Demiryollarının Karbonsuzlaştırılması, Hedef Elektriklendirme’’ başlıklı konferansta konuşan Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) görevlisi Prodyut Mukherjee bu konuda etkinlik katılımcılarına bilgi verdi.

74

Mukherjee tarafından verilen bilgilere göre UNDP tarafından yapılan çalışmalarda halihazırda kurulum gerçekleştirilecek 8.500 istasyon ve idari bina belirlenmiş ve 44.000 hektarlık alan belirlenmiş durumda.

Bununla birlikte bu yatırımların hayata geçmesi için kamu ve özel sektör işbirliğinin gerektiği de Prodyut Mukherjee tarafından altı çizilen noktalardan oldu.

75
Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) görevlisi Prodyut Mukherjee

Her gün 23 milyon kişiye hizmet veren Hindistan Demiryolları’nın ülkenin toplam elektrik tüketimindeki payı yüzde 2’nin üzerinde iken, maliyeti ise 5 milyar doların üzerinde.

Hindistan Demiryolları Bakanlığı tarafından geçen yıl yürürlüğe konulan ’’Vizyon 2000’’ belgesi Hindistan Demiryolu İdaresinin 2020 yılında 1.000 MW’lık güneş ve 200 MW’lık rüzgar enerjisi gücüne sahip olmasını, ayrıca bu tarihte enerji tüketimini yüzde 10 oranında yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlaması hedefini getirmişti.

 

(Solar.ist)

‘Umut’ temalı 5. Uluslararası İzmir Tiyatro Festivali perdelerini açıyor

Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat İçin Vakıf ( TAKSAV )‘ın düzenlediği ve bu yıl 5.si gerçekleştirilen Uluslararası İzmir Tiyatro Festivali için gerçekleştirilen basın toplantısına DİSK Ege Bölge temsilcisi Memiş SARI, Konak Kent Konseyi Başkanı Hamit MUMCU, Genel-İş 6 nolu Şube Başkanı Emine YILMAZ, Özgürlük ve Dayanışma Partisi adına Yüksel KELEŞ, İzmir Devlet tiyatrosu sanatçısı Gürol TONBUL ve İzmir Yenikapı Tiyatrosu ile basın emekçileri katıldı.

73

TAKSAV gönüllüsü Mesut GÜNGÖR tarafından paylaşılan basın bültenini paylaşıyoruz;

“ULUSLARARASI İZMİR TİYATRO FESTİVALİ 5. KEZ PERDE AÇIYOR…

TAKSAV 5.ULUSLARARASI İZMİR TİYATRO FESTİVALİ 2-12 ARALIK ‘TA

FESTİVALİN TEMASI UMUT…

TAKSAV, Uluslararası İzmir Tiyatro Festivali’nin 5.incisi 2-12 Aralık 2016 tarihleri arasında gerçekleştirecek. Festivalin bu yıl ki teması “UMUT”…

70

TAKSAV (Toplumsal Araştırmalar Kültür ve Sanat İçin Vakıf) İzmir Temsilciliği tarafından yapılan açıklamada ; “geçtiğimiz 4 yılda %85’in üstünde doluluk ortalamasıyla salonları ve sokakları  hareketlendiren festival’e, bu yıl 150’nin üzerinde oyun başvurusunun olduğu, oyunların, festivalin “UMUT” temasıyla uyumu, teknik ya da sunum anlamında taşıdığı deneysellik, görsel sunum ve sahne uygunlukları vb. açılardan değerlendirildiği belirtildi. Yapılan ilk eleme sonrasında 55’i yerli, 8’i yabancı toplam 63 oyunun belirlendiği, festival için yapılan görüşmelerden sonra oyun sayısının 5’i yabancı olmak üzere toplam 35’e indirildi”ği ifade edildi.

Değerlendirmelerde, şehir tiyatrolarından üniversite topluluklarına, özel tiyatrolardan amatör topluluklara, çocuk oyunlarından performanslara ve deneysel arayışlara kadar, tiyatronun geniş yelpazesinin renklerini buluşturacak bir zemin oluşturulduğuna dikkat çekildi.

Festivalin yabancı konukları Romanya, İsviçre, Gürcistan, Almanya ve Kıbrıs olarak belirlendi.

Bu yıl ikincisi düzenlenen ‘Umut’ temalı kısa oyun yarışmasının sonuçları, seçici kuruluun 16 Kasım Perşembe günü yaptığı değerlendirme toplantısı sonrası açıklandı.

Orhan Alkaya, Mesut Güngör, Devrim Pınar Gürbüzoğlu, Yaşam Kaya ve Gürol Tombul’dan oluşan seçici kurul, yarışmaya katılan 16 oyun arasında ‘En İyi Oyun’ dalında ödüle değer oyun bulamadı. Ancak;

• Özer Önder’in yazdığı ‘İki Adam Bir Halat’ adlı oyun yeni bir oyun dili arayışı nedeniyle ‘Jüri Özel Ödülü’ne

• Göktuğ Ülkar’ın yazdığı ‘Sıradan Bir Günde Umut Eder Gibi’ adlı oyun da övgüye değer bulunduğu da açıklandı.

Festival kapsamında 10 gün boyunca İzmir deki farklı mekânlarda sahnelecek 40’a yakın gösterinin yanı sıra, ünlü konukların ve uzmanların katılacağı ücretsiz söyleşi ve gösteriler gerçekleştirilecek.

Festival programına ve sergilenecek oyunların bilgilerine www. izmirtiyatrofest.org adresinden ulaşılabilecek.

5. TAKSAV Uluslararası İzmir Tiyatro Festivali’nin açılışı, 2 Aralık Cuma günü Kıbrıs Şehitleri Caddesinde Festival yürüyüşü ile başlayacak.

Açılış Töreni’nde yıllarını tiyatroya adamış ve emek vermiş değerli sanatçımıza; Uluslararası İzmir Tiyatro Festivali Emek Ödülünü GÜLRİZ SURURİ’YE Onur ödülünü FÜSUN DEMİREL’E ve  bu yıl ayrıca temamızın adını taşıyan UMUT ödülümüzü de duruşuyla umutlarımızı tazeleyen Sevinç ERBULAK’A veriyoruz.

Gülriz Sururi - Füsun Demirel - Sevinç Erbulak
Gülriz Sururi – Füsun Demirel – Sevinç Erbulak

Festival etkinlikleri on gün boyunca şehrin 17 değişik mekânına yayılacak.

Çeşitli festivallerde ödül almış, Hayal Perdesi oyuncularının “Üç Kız Kardeş” oyunu ile B Planı oyuncularının “Kabileler” oyunu da festivaliin İzmir seyircisiyle buluşturacağı oyunlar arasında.”

5. Uluslararası İzmir Tiyatro Festivali programına festivalin web adresinden erişim mümkün.

 

(Yeşil Gazete)

7. Yeşil Ekonomi Konferansı’nın ana teması: İklim Finansmanı

Heinrich Böll Stiftung Derneği ve Yeşil Düşünce Derneği tarafından düzenlenen 7. Yeşil Ekonomi Konferansı, 3 Aralık Cumartesi günü İstanbul’da Nippon Otel’de İklim Finansmanı konusunda düzenleniyor.

62

İklim finansmanı, “Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) çerçevesinde kurulmuş gelişmiş ülkelerce, gelişmekte olan ülkeler için verilen uyum, azaltım, düşük karbon ekonomisine geçiş, iklim değişikliğine dirençli ekonomik büyüme, teknoloji transferi ve kapasite geliştirme için sağlanan fonlar” olarak tanımlanıyor.

Program

Konferans saat 10:00’da Heinrich Böll Stiftung Derneği Türkiye Temsilcisi Kristian Brakel ve Yeşil Düşünce Derneği’nden Sevil Turan‘ın açılış konuşmaları ile başlıyor. Konferansa İngiltere’den skype üzerinden katılacak olan Oxford Universitesi’nden Benito Müller, “İklim Finansmanı; Kimin Finansmanı ; Alıcı Ülkeleri sürücü Koltuğuna Oturtmak” başlıklı bir sunum gerçekleştirecek. Avrupa Yeşiller Partisi üye partilerle ilişkiler sorumlusu Vesna Jesup ise iklim finansmanının bir kullanma şekli olarak `yatırımları geri çekme` yönteminden bahsedecek.

7. Yeşil Ekonomi Konferansı’nın programına ise Yeşil Düşünce Derneği’nin web adresi üzerinden erişim mümkün.

İçerik

63

Konferansta Yeşil İklim Fonu ve Global Çevre Örgütü tarafından sağlanan bu fonlarla ilgili aşağıdaki sorulara cevaplar aranacak :

• İklim değişikliği ile mücadelede iklim finansmanının rolü nedir?
• İklim finansmanından kimler hangi şartlarda faydalanabilmektedir?
• İklim finansmanı mekanizmaları ülkeler ve topluluklar için ne kadar ulaşılabilir?
• Adil bir paylaşım için ulusal ve uluslararası iklim finansmanı mekanizmaları nasıl yönetilmelidir?
• İklim finansmanı izleme, raporlama ve doğrulama mekanizmaları nasıl geliştirilebilir?
• İklim finansmanının mobilize edilmesi ve dağıtılmasında özel sektörün rolü nedir?
• Hangi temiz teknoloji ve programlar iklim finansmanı kapsamına girmektedir?
• Ülke içinde hangi ulusal iklim finansmanı mekanizmaları kullanılabilir? Bu mekanizmalar nelerdir?
• Hangi kurum, kuruluş ve özel sektör birimleri iklim finansmanı sağlayıcısı olabilir?
• Türkiye içinde hangi mekanizma, kurum ve kuruluşlar iklim finansmanı sağlayıcısı olabilir?
• Türkiye için hangi fırsatlar söz konusudur?

Detay bilgi için 7. Yeşil Ekonomi Konferansı’nın etkinlik sayfasına göz atabilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)

 

Yarın insanların yüzüne nasıl bakacaksınız! – Celal Başlangıç

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

Çeşit çeşit gazeteci var. Kimi ‘zift havuzu’ medyasına balıklama atladı, gazetecilikten tetikçiliğe evrildi. Kimi yandaş medyada direkt tetikçi olarak doğdu. Kimi de patronu biat etmiş eski merkez medyada şişle kebap arasında tercih yapma çabasında.  İletişim Fakültesi’nin amfisini salon balkon ayakta doldurmuş öğrenciler.

Konu “Medya ve 15 Temmuz”.

Kürsüde eski “merkez”, şimdi “biat etmiş” medyanın haber kanallarından birinin genel müdürü var.

Gençler peş peşe sıraladıkça soruları gerginleşiyor televizyon yöneticisi. Sinirleniyor. Sesi yükseliyor.

Aslında gençler soru sormuyor, karşılarındaki “deneyimli televizyoncunun” kanalında yapılan haberciliği mahkum ediyorlar.

Çünkü temsil ettiği kanal “merkezde” görünmeye çalışarak çoktan “yumurtasız omlet” yapmayı başarmıştı. HDP’nin hiçbir temsilcisini programa almadan HDP’yi tartışmayı ya da Cumhuriyet’ten hiç kimse programda yokken gazetecinin yönetici ve yazarlarının tutuklanmasını tartışmışlardı.

Hatta bu becerilerini hayli ileri götürmeyi de başarmışlardı. Kendi gruplarına ait “amiral gemisi” gazetenin manşetten verdiği bylock haberinin “açıklamasını” yapma ihtiyacı hissetmişlerdi. Zira hem iktidar, hem de yandaş medya o habere büyük tepki göstermişti. Bu yüzden gruba ait bu haber televizyonunda programlardan birini gazetelerinin o manşet haberine ayırdılar. Ancak ne garipti ki bu programa “ta Amerika’lara gidip” haberi yapan deneyimli muhabirlerini çağırma ihtiyacı bile hissetmemişlerdi.

Kızgındı gençler. Büyük bölümü geleceğin gazeteci adayı olan öğrenciler tokat gibi sorularla aslında mevcut gazeteciliği, televizyon haberciliğini yerden yere vuruyorlardı.

Genç bir kız öğrenci Aladağ’da yanarak ölen kız çocuklarıyla ilgili haberi verirken halktan saklanan gerçekleri, “Burası Süleymancıların yurdu” diyen acılı bir babanın sözlerinin sansürlenmesini, görüntünün sesinin bu sözler söylenirken kesilmesini gündeme getiriyor. Arkadan da soruyor sorusunu:

“Bize bu olayla ilgili anlatmak, açıklamak istediğiniz birşey var mı?”

Yoktu elbette. Çünkü herkesin gözü önünde gerçekleşmişti bu yayın. Acılı babanın görüntüleri dakikalar önce sosyal medyaya hem de sesli olarak düşmüştü. Görüntüyü çeken de aynı gruba ait haber ajansıydı. Ama daha sonra aynı görüntüler ekrana gelince “sesi yok” oluyordu.

Başka bir gazeteci adayı öyle kestirmeden soruyordu ki soruyu, insana “İleride bu iyi gazeteci olacak” dedirtiyordu:

“Tarikat, kelimesini kullanmadan şu iki günü nasıl geçiriyorsunuz bir anlatın…”

Gazetecilik adına öyle “günahlar” işlenmişti ki, bu soruların yanıtı verilemezdi elbette.

Bu yüzden yanıtlar daha çok “Yırtınıyorsunuz karşımda”, “Faşizm bu”, “Provakasyon yapma” düzeyinde kalıyordu.

Ama öğrenciler Türkiye’de gerçekleri halktan gizleyerek “haber veriyormuş gibi yapma” tarzında bir gazetecilik anlayışını teşhir etmeye kararlıydılar. Okullarındaki derslerde okudukları “basın ve ifade özgürlüğü”, “halkın haber alma hakkı” ile var olan gazetelerin, televizyonların yayın politikaları neredeyse taban tabana zıttı. Aslında öğrencilerin soruları, bu toplumdan gerçeklerin saklanmasına her kesimden gelen ve giderek artan tepkinin ifadesiydi.

Keskin bir eleştiri içeren ama ölçülü ve saygı sınırını aşmayan sorular peş peşe geliyordu:

“Taybet ana bir hafta sokakta kaldı haber yaptınız mı? ‘Üç çocuğum hayattaki en önemli varlığım’ diyorsunuz. 0-12 yaş arası 300 çocuk öldü bölgede tek bir haber yaptınız mı?”

Bu sorunun yanıtı elbette “Hayır”dı. Hatta hakkıyla yanıt verilmeye kalkılsa büyük bir medya eleştirisi ortaya çıkar, yarın “Türkiye’de medyanın bir dönemdeki utanç verici hali”ni tartışacaklara bir katkı olabilirdi. Ama bu soruya verilen yanıt da “Benim çocuklarımın annesi Diyarbakırlı. Bilip bilmeden konuşmayın” diye bağırmak olmamalıydı.

Etkinlik bitmeden salondan ayrılmak durumunda kalıyordu televizyon yöneticisi. Çok gergindi. Kendisini Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne davet eden akademisyenler bu günün anısına bir armağan vermeye çalışıyorlardı. Öğrenciler de hazırlıklıymış meğerse. Hemen bir kız öğrenci fırlayıp, elindeki kitabı hediye etti televizyon yöneticisine “Bu meslek örgütünüzün yayını” diyerek.

Öğrencilerin “armağan”ı DİSK’e bağlı Basın-İş’in hazırladığı “Medyada 10 Ekim Katliamı” kitabıydı.

Belli ki salonda bulunan öğrencilerin büyük bölümü sorular karşısında televizyon yöneticisinin düştüğü zor duruma bakarak “Okulu bitirip bu mesleğe başlarsak sonumuz böyle mi olacak” diye sormuştur kendi kendine.

Bunun da yanıtı ne yazık ki kesin olarak “Evet”tir.

Çünkü daha şimdiden bir kısmı insan içine çıkamaz hale geldi. Hiç değilse bu televizyon yöneticisi, geleneğinde iyi bir eğitim ve sıkı bir eleştiri olan bu okulun öğrencilerinin karşısına çıkmaya cesaret etti. Ama eminim ki süreç içersinde bu türden cesur davranışların yoğunluğu da azalacaktır.

Buraya kadar anlattıklarımda, televizyon yöneticisi olan deneyimli gazetecinin adını vermedim. Çünkü kişilerden çok Türkiye’de medyanın geldiği durumla ilgili bir gelişme bu. İktidara “biat etmiş” medya gruplarında koltuğunu daha uzun süre korumaya çalıştığı için dayatılan koşullara uyum göstermeye çalışan her gazeteci de benzer durumda çünkü.

Türkiye’de medyanın getirildiği acıklı durumun çarpıcı örneklerinden birini daha yaşadık dün.

İletişim Fakültesi öğrencilerinin sorularını yanıtlamakta zorlanan gazetecinin yönettiği haber kanalının da bağlı olduğu holdingin Ankara temsilcisi  “FETÖ soruşturması” kapsamında gözaltına alındı. Yandaş basın çok sevindi. Zaten daha bir hafta önce ihbar etmişlerdi “holding sahibi ile Fetullah Gülen arasındaki kurye” diye. Muhalif medyanın bir kısmı da “Basına yeni bir baskı” diye veriyordu. Televizyon ekranlarından, internetten, sosyal medyadan akıyordu gözaltı haberi. Bir tek bu grubun gazeteleri, televizyonları veremiyordu haberi. Yani Ankara İletişim’de bu toplantı birkaç gün sonra olsaydı televizyon yöneticisine yöneltilecek sorular arasında kesinlikle şu cümleler de yer alacaktı:

“Yönettiğiniz televizyonun bağlı olduğu holdingin Ankara Temsilcisi tutuklanıyor, siz bunun bile haberini veremediniz akşama kadar.”

Türkiye’de yurttaş olduğunun bilincinde olan, haber alma hakkının bunun en temel şartı olduğu için yakıcı biçimde talep eden kesimlerde; gerçekleri gizleyen, eğip büken, çarpıtan medyaya, buralarda çalışan gazetecilere tepkiler giderek artıyor.

Karşımızda elbette tek tip değil, birkaç tip gazeteci var.

Birincisi, AKP’den önce gazeteci olup inançlarına, mesleğine ihanet ederek “zift havuzu”nun medyasına balıklama atlayanlar.

İkincisi, AKP’den önce ya gazeteci olarak hiç varolmamışlardı ya da kıyıda köşede kalmışlardı. İktidarın ipine sarılıp televizyonlarda program, gazetelerde köşe buldular..

Bu iki gruptakiler gazeteciliğe ya iktidar tetikçisi olarak başladılar ya da süreç içersinde gazetecilikten tetikçiliğe evrildiler.

Üçüncüsü, “gazetecilik yapıyor” görüntüsünde, patronu iktidara “biat etmiş” televizyonlarda, gazetelerde varolma çabasında olanlar.

Dördüncüsü de, gazeteciliği sonuna kadar savunup son kalan birkaç gazetede, internet sitesinde çok düşük ücretlerle ya da hiç para almadan gazetecilik yapma çabasında olanlar, işsiz kalanlar, mahkeme kapılarında sürünenler ve cezaevine düşenler.

Birinci ve ikinci grupta olanların zaten milletin içine çıkacak hali yok. Kendi kabuklarına kapanmışlar, “iktidar atmosferi”nden dışarı çıkamıyorlar.

Üçüncü grupta olanlara ise giderek tepki artıyor, artık durumu yönetemez hale geliyorlar.

Dördüncü grupta olanlar parasızlığa, işsizliğe, hapis tehdidine karşın başları dik geziyorlar.

Aslında bu durumda sorulması gereken şu; bugün halkın haber alma hakkını engelleyenler, yalanlarıyla, manüplasyonlarıyla insanları yanlış bilgilendirenler, kişisel çıkarları uğruna gerçekleri gizleyenler yarın eşlerinin, çocuklarının, eski arkadaşlarının, hatta insanların yüzüne nasıl bakacaklar?

Hoş bugün de nasıl baktıklarını hala anlayabilmiş değilim ya!

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

61-celal-baslangic

 

Celal Başlangıç