Ana Sayfa Blog Sayfa 3307

5 Aralık Akkuyu Bilirkişi İncelemesi ve Keşfi’nden notlar-1

5 Aralık Pazartesi (bugün), Akkuyu’da kurulmak istenen nükleer santral için verilen Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporunun olumlu kararının iptali istemiyle 11 Temmuz’da gerçekleştirilmiş olan Akkuyu Bilirkişi Keşif oturumlarının ilave fazı, Davacı  ve avukatların saat 09:30 itibariyle içeriye alınmasıyla başladı. Dünkü yazımızda gerekçesini açıkladığımız üzere  bugün yeni atanan Jeofizik Bilirkişisi tarafından gerçekleştirilecek keşif süresince Akkuyu bölgesinin depremselliği, arazi yapısı, nükleer santral kurulması için inşaata uygun altyapısının olup olmadığı gibi jeofizik bilirkişinin uzmanlığı kapsamındaki dava maddeleri görüşülecek.

icerik

Jeofizik Bilirkişisi Prof. Dr. Emin Demirbağ’a , dava dosyalarında belirtilen itiraz başlıklarının sunumundan önce, 11 Temmuz’da gerçekleştirilen Bilirkişi inceleme ve keşfine istinaden Davacıların duyduğu güvensizlik ve rahatsızlıklar ifade edildi. Bilirkişilerin konakladığı otelin Akkuyu NGS’ye ait olduğu ve bunun da Bilirkişileri etkilemek amacıyla yapıldığı Davacıların ortak görüşü oldu. Hakim, davacıların bu rahatsızlıklarının sebebini anlayamadığını ifade ederken avukatlar önceki keşfin usule aykırı dolayısıyla da şaibeli olduğu yönünde görüş beyan etti. Hakim, aynı zamanda 11 Temmuz’daki bilirkişi inceleme ve keşfine istinaden yapılan tüm itirazları alarak ilgili Bilirkişilere ilettiğini, zaten herşeyin bilirkişilerin tekrar izlemesi için kayda alındığını bu kayıtların çekinilmesi gereken başka bir amaç taşımadığını dolayısıyla süreç için  değerlendirileceğini  söyleyerek kriz çıkartılmamasını istedi.

“Halkın neden nükleersantral istemediğini size anlatmak zorundayız!”

Bilirkişinin açıklamalarının ardından sözü alan Mersin CHP Milletvekili Aytuğ Atıcı “Biz kriz cikarmak icin burada degiliz” diyerek Akkuyu NGS’nin kuruluş planlarının hükümet programından ibaret olduğunu ve kendilerinin bilirkişilere halkın neden nükleer santral istemediğini anlatma amacını taşıdıklarını, gerginliği de Akkuyu NGS avukatlarının çıkardığının kayıtlara geçmesini istedi.

Soldan sağa:  Doğu limanı, Nükleer Ada, Batı limanı   Foto: Pınar Demircan

11 Temmuz’daki Bilirkişi keşif sürecine istinaden tek tek itirazların beyanının ardından Bilirkişinin Davacı ve Davalıların huzurunda yemin etmesiyle 5 Aralık bugün görüşülmesi öngörülen dava konuları masaya yatırıldı .

Av. Arif Ali Cangı sözü alarak  EGECEP, Yeşil ve Sol Parti ve Türkiye Barolar Birliği adına deprem riski başlığı altındaki itirazlarını açıklayarak ağırlıklı olarak Akkuyu NGS sahasınındaki fay hatlarının oluşturacağı risklere değindi.

Av.Cangı bu kapsamda  Akkuyu NGS sahasının fay hareketlerinin riskinin araştırılıp araştırılmadığını, ÇED raporundaki kaza senaryolarının Fukuşima felaketi örneğiyle uyumlu olup olmadığını, ÇED raporundaki kaza, olasılık hesapları, Ecemiş fay hattı dışında sonradan tespit edilmiş olan Kozan fay hattı üzerine araştırmaların yapılıp yapılmadığını, Akdeniz’deki sismik çalışmalarla saptanan çökeller ve deniz tabanını etkileyen faylara ilişkin bilgi ve öngörülerin olup olmadığını sordu. Ayrıca ÇED raporunda da bahsi geçen  Kıbrıs’ın güneyindeki faylarda görülen dalma-batma halinin Kıbrıs kuzeyindeki deniz tabanında heyelanları tetikleme olasılığının  incelenip incelenmediğini ve Fukuşima’daki gibi bir bir deprem meydana gelirse benzer bir elektrik kesintisinin nasıl önüne geçilebileceğinin yanıtlanmasını talep etti.

“Küresel ısınma ile 30 yıl içinde deniz seviyesi yükselecek”

Ardından söz alan Türkiye Barolar Birliği’nin avukatlarından İsmail Atal ise ÇED raporunun hazırlanma sürecinin de kanuna aykırı olduğunu yeni bir ÇED raporu hazırlanması gerektiğini beyan etti. Küresel ısınma ile  deniz seviyesinin önümüzdeki 30 yıl içerisinde 60-80 metre yükselmesinin nükleer santraller açısından ciddi bir risk teşkil ifade ettiğini, bunun ÇED raporunda dikkate alınıp alınmadığını sordu .

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan Kenan Ocak ise Bakanlığın  1970’li yillardan beri bölge jeolojisi ile ilgili arastirmalar yaptırmakta olduğunu,  Fukuşima ile ilgili de bakanlik olarak degerlendirmeleri yaptiklarını söyledi.

“Mersin Antik kenti tarihte 3 defa yıkıldı”

Jeoloji Mühendisleri Mersin Şubesi Oda Baskani mevzuatların yetersiz olduğunu arkeolojik kayıtlar incelendiğinde Mersin’in Antilk kenti Soli Pompeipolis’in 6,5 ve üstü şiddetindeki depremlerle 3 defa yıkıldığını ifade etti.

“İnsan hatası önlenemez”

Mersin tabip Odası Başkanı Dr. Ful Uğurhan da depremsellik mevzuuna ek olarak ÇED raporunda Acil durum planının olmadığını belirtti. Davacı Yeşil ve Sol Parti’nin temsilcisi Mimar Özkal Yüreğir de dünyadaki üç büyük nükleer santral kazasının ikisinin insan hatası birinin doğal afet neticesinde olduğuna dikkat çekerek insan oluştan kaynaklanan hataların önlenmesinin mümkün olmadığının altını çizdi.

Davacılar Akkuyu NGS’nin dünyada denenmemiş ve tasarım halinde bir nükleer santral olduğunun da altını çizmesine karşılık Akkuyu NGS tarafının avukatı, ÇED’in konusunun nükleer santralin kurulması olduğunu, santralin tasarımının burada mevzu  olmadığını, tasarımın geliştirilebileceğini söyleyerek savunma yaptı.

“Akkuyu nükleer atık deposu yapılmak isteniyor”

Bunun üzerine söz alan Mersin Milletvekili Aytuğ Atıcı, Akkuyu’da kurulmak istenen Rus VVER 1200 tipi nükleer santralinin daha geçen ay  denendiğini ve arıza meydana geldiği için kaza endişesiyle hemen devreden çıkarıldığını üstelik bu gerçeğin de  Rusya ve Dünya kamuoyundan 6 gün gizlendiğini ve daha sonra kamuoyundan özür dileyerek bilginin paylaşıldığını  ifade etti. Konuşmasında Ermenistan’da Metzamor Nükleer Santrali’nin riskli pozisyonuna da dikat çeken Atıcı, nükleer santrali kapatma maliyetlerinin yüksekliğine bağlı olarak bu nükleer santralin de kapatılmadığını, dolayısıyla aslında kapatma maliyeti yüklenilemeyen bir tesisin hiç bir zaman açılmaması gerektiğine değindi.  Atıcı, Akkuyu’da bir nükleer santralin kurulmasıyla Akkuyu NGS sahasının en az 10 yıllık bir atık deposu haline getirilmesinin planladığının da altını çizdi.

“Yeniden karot alınsın!”

Bilirkişi incelemesinde değinilen bir önemli konu da  yer lisansı 1976’da alınan Akkuyu Nükleer santrali’ nin zemin etüdleri kapsamında  1978 yılında karot alımının bir başka bölgeden yapılmış olduğuydu. Başlangıçta Akkuyu NGS’nin avukatı sanılan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Hukuk Müşaviri Zeynep Erben’in böyle bir iddianın ispatlanması gerektiğini söylemesiyle  Davacılardan Av. İsmail Atal, yeniden karot alınmasını önerdi ve Akkuyu zemininin nükleer santral kurulması için uygunluğunun yeniden test edilmesi gerektiğini, bilimsel gerçekliğin de ancak bu şekilde sağlanacağını dile getirdi. Hakim, Bilirkişinin uygun görmesi halinde zemin etüdü için yeniden karot alınabileceğini kayda geçirdi.

Tekrar söz alan Av.Cangı, Akkuyu nükleer santral projesinin Rusya ve Türkiye arasındaki stratejik kararlara dayandığını, bugünkü ve gelecekteki yaşamın bu stratejik kararlar uğruna tehlikeye atıldığını, bu amaçla  yargıya bile müdahale edildiğini vurguladı. Akkuyu NGS yapılırsa burasının nükleer çöplük yapılacağını ve yaşamın sürmesi için nükleersiz geleceği kurmak zorunda olunduğuna işaret etti.

icerik

Bilirkişi incelemesi saat 15:00’da saha keşfi ile devam etmek üzere 1 saat öğle arası verildi. Davacı ve Davalılar yemek molasını ayrı ayrı, kendi yer ve imkanları ölçüsünde değerlendirdi.

Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

‘Erişiyorsam Varım! İstanbul’sergisi İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü’nde

24-25 Kasım’da İstanbul ve Hacettepe Üniversitelerinin işbirliği ile düzenlenen ilk Engellilik Araştırmaları Kongresi’nin sonrasında, İsveç ve Türkiye’den 22 portre ve onların içten hayat hikâyeleriyle kurgulanan ‘Erişiyorsam Varım! İstanbul’sergisi, 5 Aralık Pazartesi günü (bugün) İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü’nde seyircileriyle buluşuyor. Sergi açılışında, İsveç Başkonsolosu Therese Hyden da bulunacak.

64

Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi’ne göre, onurlu bir yaşam sürmek herkesin hakkı ve bu bağlam doğrultusunda tasarlanan sergide, değişik yaş ve engelli gruplarından kişilerin hayatlarını konu alan portrelere yer veriliyor. Bireylerin hikâyelerini inceleyerek günlük yaşamda karşılaştıkları zorlukları engelli bakış açısıyla anlama, toplum içinde eşit ve saygıdeğer bir yaşama sahip olmaları için, taleplerinin nasıl biçimlendiğine yakından bakma imkanını bize sunuyor.

“Erişiyorsam Varım!” sergisi; İsveç Enstitüsü, Ruh Sağlığında İnsan Hakları Girişimi Derneği (RUSİHAK), Engelli Kadın Derneği (ENGKAD) ve İsveç Konsolosluğu Kültür İşleri Bölümü’nün birlikte organize ettiği bir proje. Daha önce Çanakkale, Ankara ve İstanbul’un farklı mekanlarında görücüye çıkan sergi, bu kez de İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü ve İstanbul Üniversitesi Engelliler Uygulama ve Araştırma Merkezi’nin davetiyle güçlü bir işbirliği halinde gerçekleşecek.

Sergi, 5-16 Aralık 2016 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi Rektörlük Binası sergi alanında ziyaret edilebilir. Sergilenen portrelere ait fotoğraflar ve hikâyeler, görme engelli ziyaretçiler de düşünülerek sesli olarak betimlenmiş olup kulaklıklar vasıtasıyla ziyaretçiler sergiyi gezerken sesli betimlemeyi dinleyebilirler. Sergi açılış resepsiyonunda ise, işaret dili ile çeviri yapılacaktır. Toplumda fark yaratabilmek ve bu konuda bilinçlenmek isteyen herkes için görülmeye değer bir sergi niteliği taşıyor.

 

Haber: Emine Mine Bora

(Yeşil Gazete)

Bozulan eşyalarınızı Kadıköy Repair Cafe’de gönüllüler ücretsiz tamir ediyor

Kadıköy Repair Cafe’de, bozulan eşyalarınız her ayın ilk pazar günü gönüllüler tarafından ücretsiz tamir ediliyor.  “Atma, dönüştür. Onar, yeniden kullan” sloganıyla gerçekleştirilen etkinlikte teknoloji ile birbirinden uzaklaşan insanların yeniden bir araya gelmesi de hedefleniyor.

Bir eşyanız bozuldu ama tamir işlerine yatkın değilsiniz. Tamda ihtiyacınıza uygun eşyanızı tamir ettirebileceğiniz hem de sohbet etme imkanı bulacağınız bir etkinlik: Repair Cafe (Onarım kafe)

60

Kadıköy merkezli Yeryüzü Derneği’nin “Atma, dönüştür. Onar, yeniden kullan” sloganıyla hayata geçirdiği ilk Repair Cafe etkinliği geçtiğimiz ay, derneğin Söğütlüçeşme’deki merkezinde gerçekleştirildi.

63

10 katılımcının, ses sistemleri, ev telefonları, tansiyon ölçüm aleti, oyuncak tren gibi elektrikli cihazlar ve giysiler gibi 14 parça eşya getirdiği etkinlikte eşyaların mevcut imkanlar dahilinde onarımı yapıldı.

61

Repair Cafe düzenli olarak her ayın ilk pazar günü yapılacak.

4 Aralık Pazar günü saat 12.00-15.00 saatleri arasında da dernekte bir etkinlik gerçekleştirildi.

62

 

Onarım yapılırken, yapılanların bir yandan anlatılarak bilgi verildiğini ifade eden Yeryüzü Derneği koordinatörleri şunları belirtti:

“Onarım yapılırken, yapılanlar da bir yandan anlatılıyor, böylece etkinliğin bilgi verme yönü de ortaya çıkıyor. Katılımcıların beklerken sohbet etmeleri, ikramların yapılması da sosyalleşmeyi sağlayan Café ortamını oluşturuyor. Böylece insanların teknoloji tarafından ayrıldığı noktada tekrar teknoloji üzerinden sohbet etmeleri sağlanmış oluyor.

Yeryüzü Derneği, diğer projelerinde olduğu gibi armağan ekonomisi uygulamasını, dayanışmayı, birlikte sorun çözmeyi, tüketimin azaltılmasını, çevrenin korunmasına duyarlığını bu projeyle bir kez daha ortaya koymuş oluyor. Toplumumuzun tüketim toplumu olmasından uzaklaşması için elimizden geleni yapıyoruz. Etkinliklerimize katılım için dernek üyesi olmak gerekmiyor, tüm etkinliklerimizde olduğu gibi bu etkinliğimizde de kapımız tüm toplumumuza açık.”

 

(Gazete Kadıköy, Gazete Karınca)

 

 

Küba’da tarımsal dönüşüm: Sürdürülebilir tarımla açlığı tarihe gömdüler – Tayfun Özkaya

Bu yazı birgun.net/ den alınmıştır

Küba’da 1959’deki devrimin başındaki isim Fidel Castro bugün son yolculuğuna çıkıyor. Fidel Castro’nun arkasında bıraktığı ülke farklı tartışmalarla gündeme geliyor. Devrimin ülkesi Küba’nın önemli başarılarından biri tarımdan bugün bahsetmemek olmaz.

56

Havana’nın doğusunda kentten epeyce uzak modern bir işçi banliyösü olarak kurulmuş olan Alamar’da Vivero Alamar adlı organik çiftlik kooperatif olarak yönetiliyor. Ağır yükleri taşımak için kullanılan küçük bir bahçe traktörünün dışında her şey el emeği ile yapılmakta. Bu anlamda sera gazı salınımı çiftlikte sıfıra yakın. Çalışanların tümünün yönetimde ağırlığı var. Üç yıl önce Küba’nın tarımsal dönüşümünü yerinde görmek için düzenlenmiş bir gezide burada da bulunmuştuk. Öğle yemeği menüsü yemekhanenin önüne asılmış. Oldukça zengin liste, nerede ise bizi de içeri girmeye itiyor. 1989-1991 aralığında Sovyetler Birliğinin çöküşü arkasından, aynı SSCB gibi endüstriyel tarımı izleyen Küba tarım sistemi çöktüğünde Alamar da çok kötü etkilenmişti.

Endüstriyel tarım dediğimizde sentetik tarım ilaçları (zehir demek daha doğru), kimyasal gübreler, şirket tohumları (yerel olmayan tohumlar), yoğun su ve ağır tarımsal makineler kullanan tarım sistemini kastediyoruz. Alamar’da yaşayıp Havana’da çalışan işçiler petrol ithalatı durma noktasına gelince saatlerce otobüs beklemek zorunda kalmışlardı. Bisiklet çare gibi düşünüldüyse de Havana o kadar uzaktı ki bu kadar yol bisikletle alınamazdı. Zaten gıda eksikliği çok yüksek düzeyde olduğundan kimsede enerji kalmamıştı.

Bu durumda tarım teknisyeni Miguel Salcines Alamar’da bir kenarı konutlara dayanan bir arazinin kullanım haklarının kendilerine verilmesini istedi. Kooperatifin katılımcıları kısa sürede beşten 147’ye yükseldi. Alamar’daki çalışanlar ulaşım, zaman kaybı, açlık gibi sorunlarla uğraşmaktansa bu kooperatif çiftlikte çalışmayı yeğlediler. Tamamen ekolojik bir tarım yapılıyor. Çiftlik kâğıt üzerinde değil, gerçekten çalışanların yönetiminde.

Kentsel tarımın yolu

Küba’da 1990 öncesi aynen Sovyetler Birliği ve diğer COMECON (Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi) üyeleri gibi kimyasal tarım ilaçları, kimyasal gübre ve petrol kullanan makinelere dayanan endüstriyel bir tarım yapılıyordu. Daha çok şeker üreterek bu ülkelere satan Küba karşılığında her türlü tarım kimyasallarını (ilaç ve gübre), petrolü ve bazı gıda maddelerini ithal ediyordu. Sovyet Bloğunun 1990’larda çöküşü ile Küba ihracat pazarlarının ve ekonomik desteğinin yüzde 85’ini nerede ise bir günde kaybetti. Tarım girdileri ithal edilemez olunca üretim hızla düştü. Küba’nın ABD tarafından uygulanan bir ambargo içinde olduğunu da hatırlayalım. Bu açlığa yol açtı. Gezimizde bize yetersiz gıda tüketimine bağlı geçici körlükler yaşandığını anlattılar. Krizden önce de endüstriyel tarıma Küba içinden yapılan eleştiriler vardı. 1990 krizinden önce endüstriyel tarımdan duyulan memnuniyetsizliklerin ve ithale dayanan tarım üretiminin ve her an oluşabilecek bir şiddetli bir ABD blokajının ciddi sorunlar yaratacağının sezilerek bazı çabalarda bulunulduğunu biliyoruz. “Küba’da Kent Tarımı” başlıklı Sinan Kunt tarafından yazılan kitap (Yeni İnsan Yayınevi) bu konuda değerli bilgiler sağlamaktadır. Örneğin Sovyetler’in dağılmasından dört yıl önce 1987’de Silahlı Kuvvetler Bahçecilik İşletmesi’nde (HORTIFAR) o zamanlar Savunma Bakanı olan Raul Castro, muz çiftliğinde petrokimyasallar kullanmadan yapılan sebze üretimlerini yerinde izlemiştir. Castro bu üretim yönteminin Küba genelinde yaygınlaştırılmasına yönelik arzusunu ifade etmiştir.

57

Kentsel tarımın Küba’da daha sonraları yaygınlaştırılmasında bu oldukça önemli olmuştur. 1987’den itibaren silahlı kuvvetler organoponico denilen yükseltilmiş yatakları (bizde tahta deniyor) kendi içinde yaygınlaştırmaya başlamıştır. Diğer bir gelişme de 1987’de Küba Tarım ve Orman Teknik Elemanları Birliğinin (ACTAF) kurulması olmuştur. ACTAF’ın temel hedefi sürdürülebilir ekolojik tarımın desteklenmesi olacaktır. Kısacası kitabın temel argümanlarından birisi de, Küba’daki kentsel tarımın, krizden önceki 30 yıl boyunca, bu ülkede uygulanan eğitim, bilim ve teknoloji alanlarında uygulanan devlet politikaları ve krizden bu yana sağlanan güçlü devlet desteğinin eseri olduğunu göstermektir. (s.24)

Ağır ambargo ile mücadele dönemi

Öncesinde bazı hazırlıklar ve uyanışlar vardır, fakat kriz patlayana kadar bunlar geniş ölçeklerde uygulanmamıştır. ABD’ye çok yakın olması yanında karşılaştığı ambargo, Küba’nın krizden çok ağır etkilemesine yol açmıştır. Bu durumda zaten tarım ilaçları, kimyasal gübreler ve makineler olmaksızın tarım yapmaktan başka çare kalmamıştır. 1991-1995 arası Küba’da “özel dönem” olarak adlandırıldı. ABD bu dönemde gıda ve ilaç ihracını yasaklamak, Küba’da iş yapan yabancı şirketleri ABD yaptırımlarıyla karşılaşması gibi ek uygulamalarla Küba’yı daha da sıkıştırmaya çalıştı.

Devletten kooperatife

Kriz karşısında Küba üçüncü tarım reformu diye adlandırılan bir atılıma başvurdu. Bir kararname ile Tarım ve Şeker Bakanlığı kontrolü altındaki devlet çiftlikleri fesh edilerek “Kooperatif Üretimi Temel Birimleri” (UBPC) denilen daha küçük ve devlet işçilerinin kooperatif üyelerine dönüştüğü bir sisteme geçildi. Bu üyeler liderlerini kendileri seçeceklerdi. Aynı kararnamede küçük ve izole toprak parçaları için de bir ‘özel kullanım yetkisi’ düzenlenmiştir. Bu uygulama ile çiftliklerin doğrudan orada çalışanlarca yönetimi mümkün oldu. Bu durum çalışanların işe yabancılaşmasını önledi ve onların bilgi ve deneyimlerinin daha etkili üretime yansımasına neden oldu.

Sebze kentte üretiliyor

Havana ve diğer kentlerde dolaşırken yer yer kent bahçelerine rastladık. Bunlar kentin taze sebze ihtiyacının karşılanmasında önemli bir katkı sağlamaktadır. Diğer yandan kentli halka bunların ulaştırılması için fosil yakıtların kullanılmamış olması büyük bir avantajdır. Küba’nın 1990’larda karşılaştığı sorunlardan en önemlisi de araçlar için yakıt sağlanmasındaki güçlük olmuştu. Bu problem şu anda bütün dünyanın başındadır. Bize tarım hakkında bilgi veren bir ziraat mühendisi Havana’nın sebze ihtiyacının yüzde 80’inin kent bahçelerinden sağlandığını söyledi. Baklagil, patates, yuca gibi diğer gıdaların çoğu ise kent dışı tarım alanlarından sağlanıyor. Tüm besinlerin ne kadarının kent tarımından sağlandığına dair bir bilgi olmadığını konuşmacı bildirdi. Türkiye’de bazı yazılarda bu konuda yanlış (veya belki de abartmalı) bilgi var. Bize bilgi veren ziraat mühendisi “ben yalan söyleyemem, patates, pirinç organik değil” dedi.

58

Diğer bir konu da Küba’da GDO ürünler yetiştirilmesi. Brifing veren mühendis bu konudaki sorumuza “ben kesinlikle karşıyım. Bu yanlış bir şey” dedi. Agro-ekoloji konusunda tanınmış araştırmacı M.A. Altieri ve F. Manzote; Montly Rewiew’de (2012, vol. 63) yazdıkları bir yazıda Küba yöneticileri içinde hâlâ endüstriyel tarım, yeşil devrim anlayışına bağlı kişilerin olduğunu, hâlbuki agro ekoloji alanında büyük bir bilgi birikimine ve başarılara sahip olan Küba’nın bu gibi GDO teknolojilerine hiç ihtiyacı olmadığını yazmıştı.

Türkiye örnek almalı

Küba’da tarım alanında sorunlar olmakla beraber, bulunduğu coğrafyada ABD tarafından sıkıştırılmış olmasına rağmen bazı hazırlıklarına ve bilgi birikimine dayanarak 1990’larda bir kriz ortamından bugüne önemli bir tarımsal başarı üretebilmiştir. Komşu ülke olan Haiti’de açlık, sefalet diz boyu iken Küba’da hiç kimsenin aç olmaması dikkate alınmalıdır. Bazen krizler çok yaratıcı çözümlere yol açabiliyor. Türkiye gibi endüstriyel tarıma saplanmış ülkeler Küba tarım deneyimlerinden yararlanmalı.

Bu yazı birgun.net/ den alınmıştır

55-tayfun-ozkaya

 

 

Tayfun Özkaya

Savaşa, yoksulluğa ve israfa karşı sofra – Pınar Öğünç

Bu yazı cumhuriyet.com.tr/ den alınmıştır

Akşamın erken saatlerinde, uzaktan görenin manaya yoramayacağı bir kalabalık yürüyor Tarlabaşı’nın boş arka sokaklarından. Önde iki-üç kişi üst üste dizilmiş dev alüminyum tencerelerle dolu büyük market arabasını itiyor. Kar habercisi soğukta tencerelerin aralık kapaklarından sızan buhar daha çok görünüyor. Birinin kucağında katlanır bir masa, birinin ellerinde su dolu şişeler. Daha kolay taşınır diye, mandalina dolu bir kasayı simitçi gibi kafasına oturtmuş diğeri. Böyle on-on beş kişi Tünel’e doğru yürüyor hoşbeş ederek. Market arabasının önünde Bombalara Karşı Sofralar yazıyor. Birkaç da slogan: “Yoksulluk şiddetin biçimidir ve yemek bir ayrıcalık değil haktır”. Az sonra Tünel Meydanı’na kuracakları sofradan elleriyle yaptıkları yemekleri dağıtacaklar. Tecavüz kültürü mü, savaş mı, mülteciler mi, o çarşamba konu neyse bir de bildiri… Kim bu çoğu yirmilerindeki gençler?

51

‘Çıkma’ sebzenin izinde

Dünyada benzer gayeli eylemliliğin tarihi 1970’lere, 80’lere uzanıyor (Food Not Bombs); uzun ömürlü olamadıysa da Türkiye’de 2004’te denenmiş. Bombalara Karşı Sofralar’ın (//foodnotbombs- istanbul.tumblr.com) kökeninde ise bir tür Gezi enerjisi var. Dayanışmayı, anti-otoriter işleyişi ve hayvan özgürlükçü yaklaşımı esas görüyorlar. 2013’ün Aralık ayında yaptılar ilk yemeklerini, üzerine 96 sofra daha kuruldu.

Tıpkı bugün gibi önce “toplamaya” çıktılar. Marketleri, manavları gezerek “çıkma” sebze sordular, bereli patlıcanlar, belki az pörsümüş domatesler… Fırınlardan artık satamayacakları ekmekleri istediler. Hiçbir malzemeye para verilmedi. Sadece dayanışma kutusundan gelen parayla yağ ve salça satın alınmış. Malzemenin “çöpten” çıkması gerekli, zaten “çöp”e dair düşünmeye çağırıyorlar. Hayvan özgürlükçü bir hareket olarak sadece vegan yemek yapıyorlar. Bu “frigan” (freegan) kolektifin temel sloganı şu: “Savaşı, yoksulluğu körükleyen devletlere, israfa, doğa, hayvan sömürüsüne ve tüketim kültürüne kazan kaldırıyoruz!” İzmir’de, Ankara’da benzer politik çizgide otonomlar da var.

Her hafta 200 kişilik grupta malzeme toplama, yemek pişirme, dağıtma ve sonra bulaşıkları yıkama evreleri için kimlerin gönüllü olduğuna dair yazışılıyor. Set fotoğrafçılığı yapan 28 yaşındaki Özge, pişirdikçe yemek konusunda maharetlerinin arttığını söylüyor. Mönü, bulunan sebzelere göre şekilleniyor. Örneğin o gün pırasa pişirilmişti, bir de karnabaharlı patlıcan. Salata, mandalina ve önceden tek tek soyulmuş kivi de vardı. Zamanla bazı manavlar artık dertlerini anlamış, kendileri ayırıyormuş çıkma sebze- meyveyi. Büyük süpermarket zincirleri son kullanma tarihi gelmiş ürünleri yönetim kuralları gereği imha ettiğinden, çöp konteynırlarına bile ulaşmıyormuş malzeme. Bu da sistematik bir israf zinciri onlara göre.

52

Arkanızda kim var?

Yemek dağıtırken sık duydukları cümleler var. En çok gerçekten bedava olduğunu anlatmakta zorlanıyorlarmış. Bir devamı da, yaptıklarının politik tercihlerden müteşekkil bir eylem değil, aile terbiyesi almış parlak gençlerin bir hayır işi gibi algılanması. Bunun bir tür “yardım” olmadığını izah etmeye çalışıyorlar. Çıkma ve çöp kelimelerini duyunca temizliğe dair sorular işitiyorlar. Bir de “Arkanızda kim var?” sorusu. İç / dış bir mihrakla özdeşleştirme çabası dışında, sol örgütlülükten gelenlerin “Kimlerdensiniz?” merakını anıyorlar bir de.

Sistemi radikal biçimde değiştirmeye inanıp ama aynı zamanda bunun mümkün olmadığı karamsarlığında kaybolanlar onlara göre “eski tip siyaset” yapıyor. 27 yaşındaki İrem babasını örnek veriyor. Psikoloji bölümünde okuyan Sinan da lineer şekilde ilerleyeceği varsayılan, güçlenip iktidarı ele geçirmeye odaklı devrimci anlayışı gerçekçi bulmadıklarını söylüyor. “Belki de önemli olan akşam ne yediğin ya da nasıl sevdiğin, etrafındakilere nasıl davrandığın. Belki gerçekten asıl olan patlıcandır” diyor. Hayvan özgürlükçü hareketin genelde işittiği “Bunca şeyin ortasında derdiniz hayvanlar mı?” yaklaşımını kinayeyle anıyor. Üç senedir sürdürmeyi başardıkları bu sofraları da “bunca şeyin ortasında” tali bir orta sınıf meşgalesi gibi algılamayı tercih edenlerden hazzetmiyorlar.

Hayatı küçültmek gerekli

Mühendislik okuduktan sonra kendine göre olmadığına karar veren ve şu anda Boğaziçi Üniversitesi’nde Çeviribilim Bölümü öğrencisi olan 25 yaşındaki Belemir, genel olarak hayatı küçültmenin, tüketimi azaltmanın öneminden bahsediyor. Mümkün oldukça ulaşımı otostopla çözüyor, yanında hep atıştıracak bir şeyler taşıyor. İnfial’de doğal yöntemlerle temizlik malzemeleri üretimi, belli ilaçlar yerine nasıl doğal çözümler üretilebilir konularında atölyeler de yapılıyor. Kendilerini değiştirmelerinin önce ailelerine, sonra birlikte yaşadıkları insanlara da illa yansıdığından söz ediyorlar. Kolektife katılmak için vegan olma şartı yok ama katılanların zaman içinde kendiliğinden vejetaryen ya da vegan olduğunu da gözlemlemişler. O gün ekipte vegan olmayan da vardı örneğin. Bir ara İnfial içinde gezinir, kütüphaneye, afişlere, graffitilere bakarken bir gencin “Ben bugün ilk kez geldim, ne yapayım?” diye sorduğunu duydum uzaktan. Sonra o genci kivi soyanlar arasında gördüm. Bana seslendi: “Sen yeni mi geldin, açsan şurada esmer pirinçten pilav var.” En fazla yarım saat geçmiştir.

Ne sömürüsü ne katliamı

Şimdiye kadar farklı noktalarda kurulan sofralara sivil polislerin yanaşıp amaçlarını sormuşlukları ya da uzaktan izlemişlikleri vaki. Fakat OHAL koşulları bilhassa İstiklal Caddesi’nde her tür eylemi güçleştirdi. Bir-iki hafta evvelki yemek dağıtımı sırasında içinde “başkanlık” geçen bir slogan, polislerde hararetin yükselmesine neden olmuş örneğin.

Takip ettiğimiz Tünel’deki dağıtımda da birden bir sivil polis hiddetle belirdi. “Yemek verin tamam da, ne sömürüsü, ne katliamı, öyle şeyler söylenir mi ya” diye çıkışıyordu. “Hayvan katliamı yapılmayan, hiçbir insanın ve hayvanın sömürülmediği sofra” diye bağırmaları sigorta attırmıştı. “Katliam” ve “sömürü” hassas kelimelerdi.

İnsanlar yemek almaya başlayıp içinden “yüreğinize sağlık” da, “Allah razı olsun” da geçen cümlelerle sohbet başlayınca polisler de sakinleşti. Hatta “Bu yemeklerde et yok mu? Hiç mi yok? Niye yok? Ben et seviyorum ama…” nevi bir diyalog aktı.

Ekipten birine “Neden bomba diyorsunuz” diye de soru gelmiş bir sivil polisten. Dünyada silahlara aktarılan para miktarı ve açlık üzerine muhabbet başlamış sonra…

53

AVM önünde takas pazarı

Bombalara Karşı Sofralar ekibinin türlü etkinliğin içinde olmak dışında sofralar için mutfağını kullandığı Tarlabaşı’ndaki anarşist merkez İnfial’in bir köşesinde çeşit çeşit kıyafetin asılı olduğu bir askılık mevcut. Arada birileri gelip bir şey deniyor, uyarsa alıyor. Belki başka bir zaman ihtiyaç duymadığı bir kıyafeti oradaki askılığa bırakacak demek bu.

Bombalara Karşı Sofralar’ın tüketim temayüllerine getirdiği eleştirinin bir veçhesi de takas pazarları. Beyoğlu, Galatasaray Meydanı dışında, daha önce birtakım “shopping” festivalleri girişinde yahut ölçekte dünyanın en büyüklerinden sayılacak alışveriş merkezlerinin önünde takas pazarı açmışlıkları var. Daha çok ve daha düşük maliyetli üretim için emek sömürüsüne ve insanca olmayan çalışma koşullarına ihtiyaç duyan hazır giyim endüstrisine bireysel bir söz söylemenin yolu olarak görüyorlar bunu. Örneğin ekipten İrem, üç yıldır kendisine giyecek hiçbir şey satın almamış, takasla çözüyor.

Kamuya açık alanlarda açtıkları bu pazarlardan örneğin bilabedel bir kazak alanın hemen o an bir şey vermesi gerekmiyor; bunu şart koşmuyorlar. Bunun mümkün olabildiğini göstermenin, tüketim alışkanlıklarını ve sadaka kültürünü gözden geçirmenin önemli olduğunu söylüyorlar. Kaldı ki buralardan kıyafet alıp daha sonra İnfial’e kendi ihtiyaç fazlası kıyafetlerini bırakan da çıkmış. Yapıp ettiklerinde “bir kişinin dahi” fikrini değiştirmenin kıymetine inanmışlar. Böyle devam ediyorlar.

Bu yazı cumhuriyet.com.tr/ den alınmıştır

54-pinar-ogunc

 

Pınar Öğünç

[Son Dakika] Dakota petrol boru hattı inşaatı durduruldu #NoDAPL

ABD’nin Kuzey Dakota eyaletinde yapımı süren Dakota Access Petrol Boru Hattı‘nın yapımı durduruldu. Bill McKibben twitter hesabından Başkan Obama’nın petrol boru hattının yapımını durdurduğunu, hiçbir kazanım kalıcı olmasa da, bunun olağanüstü bir örgütlenmenin sonucu olduğunu yazdı.

bmc

ABD ordusunun sivil işler bölümü yardımcı sekreteri Jo-Ellen Darcy verdiği demeçte boru hattı için alternatif yollar araştırıldığını açıkladı. Açıklamadan boru hattının tamamının değil, Ohae gölünün altından ve Standing Rock kabilesinin topraklarından geçmesi planlanan kısmının durdurulduğu anlaşılıyor.

standing-rock-solidarity

Petrol boru hattının Standing Rock (Dikilen Kaya) Siyu kabilesinin su kaynaklarını tehdit etmesi ve Amerikan yerlilerinin kutsal yerlerinden geçmesi nedeniyle kendilerine “su koruyucuları” adını veren kabile mensupları, 200’den fazla yerli kabilenin ve çevrecilerin desteğiyle Mayıs ayından beri direnişi sürdürüyordu. Defalarca şiddetli polis müdahalesiyle ve tutuklamalarla karşılaşan direnişçiler, boru hattının topraklarından ve Missouri nehri yakınından geçmesine izin vermeyeceklerini söylüyorlardı.

Standing Rock kabilesinin şefi David Archambault II yaptığı açıklamada bunun çok önemli bir gelişme olduğunu söyleyerek mücadelelerine destek veren herkese ve Obama yönetimine teşekkür etti.

cy3lanyw8aazm-n

(Yeşil Gazete)

Avusturya’ya yeşil cumhurbaşkanı: Van der Bellen yeniden seçildi

Avusturya’da Yeşiller Partisi’nin eski lideri bağımsız aday Alexander Van der Bellen ile aşırı sağcı Avusturya Özgürlük Partisi’nin (FPÖ) göçmen karşıtı söylemleriyle bilinen adayı Norbert Hofer arasındaki yarışın sonucu belli oldu. Hofer yenilgiyi kabul ederken Van der Bellen ülkenin yeni cumhurbaşkanı oldu.

Seçimlerde yeşil aday Van der Bellen oyların yüzde 53,6’ını alırken, aşırı sağcı Hofer yüzde 46,4’te kaldı.

APA8245458 - 14062012 - WIEN - …STERREICH: Alexander Van der Bellen erklŠrte am Donnerstag, 14. Juni 2012, im Rahmen einer PK der GrŸnen seinen Wechsel vom Nationalrat in den Wiener Landtag bzw. Gemeinderat. APA-FOTO: GEORG HOCHMUTH

Mayıs ayında yapılan seçimler de Van der Bellen’in galibiyetiyle bitmiş, ancak Anayasa Mahkemesi yapılan itiraz üzerine seçimleri geçersiz saymıştı.

Van der Bellen’in seçilmesi, Avrupa’da aşırı sağ popülizmin daha da yayılması ve güçlenmesi anlamına gelecek Hofer’in cumhurbaşkanlığını engellemiş oldu.

Avrupa’da ilk kez eski bir yeşil parti lideri cumhurbaşkanlığına seçiliyor. Bu sonuç yeşil siyasi hareketin tarihinde de önemli bir dönüm noktası oluşturuyor.

(Yeşil Gazete)

Akkuyu Bilirkişi Keşfi’ne ilave faz yarın. “Bilirkişi” raporu “Bitir işi” raporu olmasın!

Mersin/Akkuyu’da kurulması planlanan nükleer santral ile ilgili olarak bir diğer kader günü 5 Aralık Pazartesi (yarın). Zira bu sene 11 Temmuz’da gerçekleştirilen Bilirkişi keşif heyetindeki isimlerden İstanbul Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü Sismoloji Ana Bilim Dalında görevli Prof. Dr. Ali Osman Öncel’in OHAL kanun hükmünde kararnamesiyle görevinden azli neticesinde jeoloji ve jeofizik konularına mahsus Bilirkişi keşfi 17 Ekim tarihli haberimizde bahsettiğimiz gibi tekrarlanacak.

akkuyuda-kesif-ve-bilirkisi-incelemesi-yapildi-39531

Yeni duruma göre yarın Jeofizik bilirkişisi tayin edilen İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Mühendisliği Fakültesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Emin Demirbağ’a davanın müdahilleri tarafından bölgenin depremselliği ve  nükleer santralin kurulmasına uygun olup olmadığı hakkında hazırlanmış olan  dosyalar sunulacak, ardından saha turu yapılacak. Açıklamaya göre Bilirkişi Demirbağ’ın, 11 Temmuz’daki inceleme sürecini  video kayıtlarından izlemesiyle de  “gereksiz tekrar”dan kaçınılmış olacak.

Yeni bilir kişi atamasından mütevellit, normal şartlarda 11 Temmuz’u izleyen  3 ay içinde açıklanması beklenen keşif değerlendirme raporu da 5 Aralığı izleyen yeni bir tarihe ertelenmiş oldu.  Dolayısıyla 12 saat süren keşfe mukabil önceden hazırlanmış bir taslağı andırdığı için davacıları ve meseleyi takip eden herkesi hayal kırıklığına uğratan ilk değerlendirmenin  ardından keşfin çok önemli bir ayağının yeniden yapılacak olması,  yaşam savunucularına bir kez daha Akkuyu için çırpınma fırsatı veriyor, kısacası  havada ve de bu yazıda yine umut var, temenniler var.

akkuyu-da-bilirkisi-incelemede-cevreciler-eyl-8599400_x_o5 Aralık’ta keşfin sadece bir bilir kişi için yapılacak olması nedeniyle, Temmuz ayında katılım gösteren  davaya müdahil 13 sivil toplum örgütü ve ilgili 80 kişinin de orda olması öngörülmüyor. Benzer şekilde neredeyse toplam keşif süresi olan 12 saat boyunca Akkuyu NGS girişinde kapıyı yumruklayan halk da belki orada aynı katılımı gösteremeyecek ama Türkiye’de salt nükleer santral kurulmasını tartışanların değil yaşamın devamlılığını  savunan herkes meseleyi gündemine alacak, fiziken olamasa bile  gözüyle, kalbiyle, aklıyla orada olacak, olmalı!

Akkuyu bölgesinin depremselliği hayati !

Şüphesiz, yaşam savunucuları bir bölge salt sismik diye nükleer santral kurulmasına karşı çıkmaz. Zira Dünya, Çernobil felaketi, Üç Mil Adası gibi depremden bağımsız, tamamen insan hatasından kaynaklanan felaketleri de tecrübe etti. Nükleer santralin kurulması planlanan bölgenin deprem bölgesi olması, çevresinde fay hatlarının bulunması katlanılan riski arttırır. Maalesef  yakın bir tarihte yaşanan  Fukuşima Nükleer Felaketi gösterdi ki nükleer santraller eskimekte olan yer kabuğunun üstünde kurulmuş oldukları eski teknolojilerle bugün baş edilemez bir hal almıştır. Dünyada depremin en fazla yaşandığı Japonya’da nükleer santrallerin  bir biri ardına kurulduğu çok da eski olmayan 1970-1990 döneminde alt yapı gerekliliklerinin çok yetersiz olduğu anlaşılıyor. Öyle ki Fukuşima nükleer felaketinin elim sonuçlarıyla baş etmek zorunda kalan, maddi manevi yük altına giren Japonya’da  Hükümet, yapılan araştırmalarla ülkenin  batısında reaktörlerin tümünün altında aktif fay kırığı olduğu tespit edilince tüm santralleri kapatmak zorunda kalmıştır.  Fukuşima felaketinin üstünden neredeyse 6 yıl geçmek üzereyken hala toplam 3 santralinden  40’ ı devreye alınmış değil yani bu santraller hala kapalı durumda tutuluyor. Japonya’nın nükleer santral teknolojisini başka ülkelere ihraç etmesi de kendi ülkesinde yasalar ve halk nükleer santrallerin devreye alınmasına karşı durduğu içindir ancak bu başka bir yazının konusudur.

Solda Doğu limanı, sağda Batı limanı,orta kısım Nükleer ada (Foto: Pınar Demircan)

Akkuyu da sismik bölge

Bir tarafta, Japonya’da on yıllar önce kurulmuş olan nükleer santrallerin güvenliliği tartışma konusu olup güçlendirme işlemleri yapılırken üstelik bugünkü güvenlik koşulları sağlanamadığı için bu santraller devreye alınmazken  diğer tarafta  eski teknolojiler kullanılarak alınmış olan yer lisansıyla kurulmaya çalışılan bir  nükleer santralin tartışma konusu olması inanılır gibi değil. Bu durumu Akkuyu Nükleer santrali için yer lisansı veren ekipte yer alarak santrale onay vermiş olan Prof. Dr Tolga Yarman da “O zamanki kriterlerle bugünkü kriterler bir değil”şeklinde açıklıyorProf. Yarman 2008 Yılında da Akkuyu Nükleer Santralinin kurulmasına karşı imza veren 206 Bilim insanından biridir1 .

Nitekim Jeoloji Mühendisleri Odası tarafından yapılmış olan bir açıklamaya göre, 1991 yılındaki araştırmalar  nükleer santralin kurulacağı yerden 25 kilometre ötede aktif fay  hattı olduğunu gösterirken 1990 öncesindeki raporlarda  “Saha yakın çevresinde aktif fay hattı yoktur” diye bir ifade yer almakta. Bu konuda 1991 yılında Akkuyu’da sismolojik incelemeler yapan Prof. Dr. Mustafa Erdik‘in1990 yılındaki raporunun güncelliğini yitirdiğini ve yeni etütlere ihtiyaç olduğunu belirtmesi, bilimsel verilerin eksikliğini ortaya koyan önemli bir kanıt olarak kabul edilmektedir.2 Yine bu çalışma, Akkuyu bölgesinin geçmişte büyük depremlerin yaşadığını ve yakın gelecekte de büyük depremleri yaşayacağını söylemekte üstelik bu depremin 30 yıl içerisinde, 7 ve/veya  üstü şiddetinde olma olasılığının  %50 olduğuna işaret etmektedir. Diğer taraftan Fukuşima Nükleer santral faciasından sonra önceki test teknolojilerinin bugünkü altyapı hazırlığı için yeterli olmadığını Japonya örneğinden hareket eden İstanbul Teknik Üniversitesi, Jeoloji Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr Cenk Yaltırak da Kozan fayının varlığından bahsederek  destekler. Yaltırak’a göre, Ecemiş Fayı’ndan ayrı Akdeniz’de sismik çalışmalarla saptanan, çökelleri ve deniz tabanını etkileyen fayların araştırılması gerekmektedir3. Evet gerekiyor, çünkü nükleer santrallerin yaşam alanlarımızda yaratacağı tahribatın bir toleransı yok. Çünkü maalesef bu tolerasyonsuzluk hali dünya genelinde devletler tarafından yalan ve gizlilikle, mağdur olan insanların kandırılmasıyla aşılmaya çalışılıyor.

Nükleer santral devrede değilken de deprem bir felaket

Sözkonusu olan bir nükleer santralse geri kalan her şey gerçekten teferruat. Buna en uygun örnek geçen hafta Japonya’da meydana gelen 7,3 şiddetindeki deprem olsa gerek. Faaliyette olmayan Fukuşima Dai-ni Nükleer santralinin 3. Ünitesinde havuz içerisinde mütemadiyen soğutulması gereken 2360 adet kullanılmış 184 adet kullanılmamış yakıt çubuğunu soğutma işleminde kullanılan pompaların arızalanarak durması, yedek pompaların da  devreye girememesi Japonya’nın hatta dünyanın yüreğini bir kez daha ağzına getirmedi mi? Yakıt çubukları soğutulamadığı için  28,7 dereceye yükselen ısının 55 derceye tırmanması yine yeniden bir Fukuşima yaşanmasına neden olabilirdi. Kısacası bir nükleer santralin tehlike yaratması için devrede değilken de kullanılmış ve/veya kullanılmamış yakıt çubuklarının orada bulunması kafi. (Diğer taraftan soğutma suyu sisteminin durması için deprem olması da gerekmiyor bir elektirk kesintisi veya mekanik bir arıza ile sorun yaşanması yeterli).

akkuyu-septYine de soruyoruz:  “Doğal afet planı var mı?”

1999 yılındaTürkiye’nin acıyla tecrübe ettiği depremlerden sonra yeni deprem yönetmeliğine göre binalar inşa ediliyorsa da deprem sözkonusu olduğunda insanların bir arada toplanabileceği boş tutulması gereken geniş alanlar inaşaatlara, rezidanslara, AVM’lere teslim durumda.  Özellikle son iki yıldır öne çıkan haberler deprem halinde değerlendirilmesi gereken boş alanların bu özelliğini yitirdiği yönünde4. 20 milyon kişinin yaşadığı İstanbul’da bile deprem karşısında yetkililer tarafından duyarsızlık ve plansızlık hakimken  ÇED başvurusunun yargıya intikal ettiği süreçte bir nükleer santralin doğal afet planınınolup olmadığı kesinlikle kamuoyuna açıklanmalıdır. Hele ki bir nükleer santral için bir ÇED başvurusu sözkonusuysa  Doğal afet planının önceden hazır olması gereklidir, şarttır. 

2004 Yılında Adapazarı Pamukova’da hızlı değil, alt yapısı zorlanarak “hızlandırılmış” tren haline davetiye çıkarılan kaza neticesinde ölen 41 kişinin, Soma’da iş güvenliği şartları yetersiz olduğu için dumandan kurtulamayan 301 madencinin, Kasım ayında Şirvan’da toprak kayması neticesinde ölen 8 madencinin, Adana’da bir yurt binası yangın yönetmeliklerine uygun olarak tesis edilmediği ve yangın çıkış kapısı kitli olduğu için can veren 11 çocuğun ve daha nicelerinin akıbeti düşünülürse bir nükleer santral söz konusuysa ÇED aşamasında bir  doğal afet planının niçin olması gerektiği daha iyi anlaşılır.

Nükleer santral felaketinin şu ayırıcı özelliği yadsınamaz:

Bir nükleer santralde meydana gelen kaza/nükleer felaket  doğal afet sonucu bile olsa doğal değildir, etkileri havaya yayılan izotopların yarılanma sürelerine göre 30 yıldan 100 yıla kadar yüzyıllarca sürebilir.  Nükleer felaket sonrasında yaşanılan yerlere dönmek kanser olmak riskini göze almayanlar için ancak  hükümeti tazminatları kesmesiyle, insanların radyasyona maruziyetle açlık ve açıkta kalmak arasında tercih yapmak bırakılmasıyla  olur. Bir felaket halinde dünya standartına göre bölgede 30 Kilometre yarıçaplı alan tahliye edilir ama gerçekte  yayılan radyasyon dünyayı dolaşmaya ve zehrini herkese akıtmaya muktedirdir .

“Bitir işi raporu” olmasın!

Sonuç olarak siyasi karar vericilerin yetki alanına, nükleer santral kurulsun kurulmasın gibi kendi ömürlerinin süresinin bile dışına taşan etkiler yaratacak konular giriyorsa, o karar verici görev insanı olduğu kadar “vicdan sahibi” bir insan olarak da değerlendirme yapabilmelidir. Bilirkişi Demirbağ’ın, yaşamı tehdit etme olasılığı her zaman söz konusu olacak, yaşanmış kaza ve felaketlerle, yüklediği yüksek maliyetlerle takkesi düşmüş keli görünmüş  nükleer santralin kurulmasına dair ne tek başına  ne de başkalarıyla vebalini taşımasının  mümkün olmayacağı kararları almamasını diliyoruz. Diliyoruz ki, Bilir kişi raporu Davacıların öne çıkardığı  hassasiyetlerle değerlendirilebilsin, diliyoruz ki önceki örneklerinden farklı olarak bu bilir kişi raporu ezbere, santrale ne olursa olsun geçit vermek üzere hazırlanmasın. Diliyoruz ki Bilir kişi raporu, “Bitir işi raporu” olmasın!

28-Pınar-Demircan

1: http://www.nukleersiz.org/raporlar/206-imzali-bilim-insanlari-bildirisi-29012008

2:http://eski.jmo.org.tr/resimler/ekle /24461dcd3571e66_ek.pdf?dergi=HABERBULTENI

3:http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/diger/236986/Deprem__Tsunami_ve_Akkuyu_Santrali_nin_Yer_Secimi.html

4:http://bianet.org/bianet/kent/177811-imo-istanbul-avm-lere-teslim-edildi-depreme-hazir-degil

 

Pınar Demircan

(Yeşil Gazete)

 

Uçsuz döngü, sonsuz dönüşüm ve bir ceviz fidanı – Miraz Rusipi

Rüzgâr belli ki karşı ki dağların zirvesindeki karlara sürtünerek gelmiş buz gibi esiyor. Sırtımdaki ter damlası soğuk havaya aldırış etmeden kazağımın altından kuyruk sokumuma doğru akarken küreği toprak kümesine daldırıyorum. Ormandan ve topraktan yayılan kokuları, yanımda yöremde uçup ötüşen kuşların seslerini, on metre ötemde çalışan dostlarımın devinimlerini, tarlayı ışığa boğan güneşi, sırtımda akan ter damlasını aynı anda görüp duyup, hissederken ağzına kadar toprakla dolu küreği fidan ekmek için daha önce açtığım çukura boşaltıyorum.

53

 

Çukurun yeterince dolduğuna kanat getirince kış uykusuna dalmış ceviz fidanlarından birini elime alıyorum. Geceleri ayaz olduğundan şimdilik fidana can suyu vermek yerine köklerini vidondaki suya daldırıp yıkıyorum. Ardından kırılan, incinen kökleri fideye zarar vermekten ürkerek buduyorum. Ağaç ekme ya da yetiştirme bilgimden ziyade fidanın kılcal damarlarına değin her bir milimetresinde dolaşan yaşama içgüdüsüne güvenerek kökleri toprakla buluşturuyorum. Avuçladığım yüzey toprağını boşluk kalmasın diye ellerimle köklerin arasına yerleştirirken içimden ceviz ağacı ile konuşuyorum:

Ellerin olurum.
Ayakların, kulakların, gözlerin…
Bir ömür bakabilirim sana
Sen yeter ki İlkbaharda sakince uyan uykundan
Her yaz ve kış köklerini daha bir sal toprağa
Vefalı bir dost gibi ömür boyu hizmet edebilirim sana
Kollarını gölgene sığınıp bedenine tırmanan çocuklarımıza açtığını göreyim yeter bana…

Kimi tanıdıklarımın ismi geçtiğinde; ‘Ama çok pis kokuyor,’ dışında tanımlama yapamadıkları ve ne işe yaradığını bir türlü idrak edemedikleri üç kürek yanmış gübreyi, uçsuz döngü, sonsuz bir dönüşüm ve her şeyin başka bir şeye ihtiyaçlığının olduğu toprağın üzerine döküyorum. “Ali Dino” stranını mırıldanıp fidanın kökleri arasında boşluk kalmasın diye toprağı tüm ağırlığımla eziyorum. Her bir şeyi sırasını şaşırmamaya çalışarak sarraf titizliğiyle yapmaya çalışıyorum. En küçük bir hata fidanın canına mal olabilir. Sonuçta o elime doğmuş bir bebek kendi kendine bakacak duruma gelinceye kadar benim sorumluluğumdaki can.

Ve Küreği yeniden elime alıyorum. Ekilmeyi bekleyen fidanlara bakıyorum. Kaç fidan ektim? Saymadım bilmiyorum. Sadece sabahtan beri çalıştığımı biliyorum. Saatin kaç olduğunu tahmin etmek için ufka bakıyorum. Güneş, Mazgirt dağları’nın yalçın tepelerin kızıla boyamış. Birazdan dağların zirvesi kızıldan pembenin tonlarını alacak ve güneş ufukta kaybolurken dağın bütünü mor rengine kesilecek. Sonunda Bingöl’den Pülümür vadisine doğru uzanan gökyüzü okyanusunda birer ada gibi duran dağ silsilesi Mazgirt Dağlarıyla beraber gecenin karanlığında kaybolacaklar.

Kürek elimde öylece duruyor. Dursun durduğu yerde. Az evvel diktiğim fidanın altına oturuyorum. Saatlerce çalıştığımdan ya da yorgun olduğumdan değil. Hem ne çalışmış hissediyorum kendimi ne de yorulmuş…

52

Kızıldan mora dönüşen zirveleri, Meşe ağaçlarının turuncunun bin bir tonuna boyadığı dağ yamaçlarını izlerken ama gerçek manası ile izlerken zaman anlamını yitiriyor, yorulmak manasız bir kelimeye dönüşüyor. Zihnimdeki milyonlarca ses susarken içim dinginlikle sarmalanmış bir coşku ile doluyor. Az önce ektiğim fidan benim gibi mi düşünüyor bilmesem de onları kıskanıyorum. Ben bu topraklara kök salmak ceviz ağaçlarının ömürleri kadar uzun bir süre hiçbir yere ayrılmadan öylece durup dağları, vadileri ve ormanları izlemek istiyorum.

Onları kıskanmakta haklıyım çünkü birazdan karanlık olacak. Egzozundan kara dumanlar çıkan bir araca bineceğim. İlk sesler girecek zihnime; korna sesleri, müzik sonra far ve kasaba ışıkları. Eve girer girmez ülkede ve dünyada gün içinde neler olduğunu merak edip internete gireceğim. Bu topraklarda barbarca yürütülen savaştan kan damlaları düşecek önüme, tecavüz haberleri, katledilen çocuklar, yaşamımızı tehdit eden milletvekillerinin ve onların yardakçısı haber spikerlerinin gevezelikleri, dertler, tasalar, kaygılar…

Milyonlarca insanın derdi, tasası o an sırtıma binecek. Gün boyu bahçede çalışmaya başladığımdan beri iyileşmeye başlayan bel ağrılarım yeniden sızlayacak. Dünyada olup biten her köyü olaydan haberdar olmanın ağırlığı altında eklemlerim ezilecek, omuriliğimdeki fıtıklar pörtleyecek…

Yorgunluk ve yılgınlık kentte, evde televizyonun ya da bilgisayarın başındayken bize rahat bir yaşam diye sunulan her şeyin içinde. Burada bu topraklar da ise durdukları yerde ruhumu huzura boyayan dağlar, dayanışmayı bildin mi seni doyuran toprak ve dost ağaçlar var ama yorgunluk yok…

Bu yazı, yazarının da onayı ile sosyal medyadaki paylaşımının ardından Yeşil Gazete’de yayınlanmıştır

54-miraz-rusipi

 

Miraz Rusipi

Trump’ın medyayı kontrol etmek için uyguladığı 7 teknik

Robert Reich tarafından Commondreams‘de yayımlanan yazıyı Yeşil Gazete için Elif Cansu İlhan çevirdi

***

Demokrasi, bağımsız ve özgür bir basına bağlıdır, bu yüzdendir ki bütün zorbalar basını susturmak ister. Onların medyayı kontrol etmek için kullandığı 7 teknik var, endişe edici olan şu ki seçilmiş başkan Donald Trump halihazırda bu teknikleri uygulamaya geçirmiş durumda.

51

1- Medyayı azarla

Geçen hafta Trump iki düzine televizyon sunucusu ve yöneticisini, seçim sürecinde kendisi ile ilgili haberleri sebebiyle azarlamak için Trump Tower’ın yirmi beşinci katına çağırdı. Yirmi beş dakika boyunca “rezil” ve “dürüst olmayan” dediği yayınlarına veryansın etti. Bir katılımcıya göre, “Trump, ‘yalancılarla dolu bir odadayız, her şeyi yanlış anlayan düzenbaz ve sahtekar medya” ve CNN’ye yönelik olarak da “yalancılarla dolu bir şebeke” sözlerini kullandı. NBC’yi kendisini gururlandırmayan fotoğraflarını kullanmakla suçladı ve neden daha güzellerini kullanmadıklarını bilmeyi talep etti.

Başka bir katılımcı ise “Trump anayasanın birinci eklentisini anlamış gibi görünmüyor, ne söylerse yapmamız gerektiğini düşünüyor” dedi.

2- Eleştirel medyayı kara listeye al

Kampanya boyunca Trump yayınlarını beğenmediği haber kaynaklarını fişledi. Haziran’da Washington Post’un ehliyetini geri çekti. “Trump Kampanyası’nın inanılmaz derecede yanlış yayınları ve kampanyanın kayıt ortamının haber yapılması sebebiyle, şarlatan ve sahtekar Washington Post’un basın ehliyetini iptal ediyoruz.” 

Seçimden sonra Trump, New York Times ile görüşmeye karar verdi ama şartları beğenmeyince “Belki @nytimes ile yeni bir görüşme ayarlanır. Bu sırada onlar da beni yanlış ve sevimsiz bir tonda haber yapmaya devam eder!” tweet’ini atarak aniden iptal etti. (Daha sonra randevu alarak Times ile görüştü.)

3- Halkı basına karşı kışkırt

Trump gazetecileri, “yalancı”, “sahtekar”, “iğrenç” ve “alçak” olarak tanımlıyor. Toplantılarına katılan gazetecilere göre Trump, “Bu insanların bazılarından nefret ediyorum” dedi (büyük olasılıkla Putin’in muhalif gazeteciler hakkındaki iddiasına yanıt olarak) ve “ama onları asla öldürmezdim” diye ekledi.

Basının farklı nedenlerle kendisi aleyhine haber yaptığını iddia etti. Örneğin Trump’a göre The Washington Post onunla ilgili negatif şeyler yazıyordu, çünkü yayıncısı Jeffrey Bezos, Amazon’un kurucularından ve Trump “tekelciliğe karşı onu kovalayacaktım” diyordu. Kampanya sürecinde New York Times, Trump’ın değişim takımının karışıklık içinde olduğun yazdığında Trump, gazete için “benimle ilgili haberlerinde aptal gibi göründükleri için üzgünler” tweet’ini attı.

4- Eleştirel yorumları kına

Trump, NBC’nin “Saturday Night Live” programında yer alan yorumları kınamaya devam ediyor. Alec Baldwin’in kendisini başkan olma beklentisi ile dolup taşan diye tanımlamasına cevap olarak Trump, “bu tamamen tek taraflı, ön yargılı bir program, hiç de komik değil. İkimize de eşit zaman?” diye tweet attı.

Broadway müzikali “Hamilton”da, Aaron Burr rolünü oynayan aktör Brandon Victor Dixon, seyirciler arasında olan başkan vekili Mike Pence’e sahneden mesaj okuduğunda, ufukta görünen Trump başkanlığı hakkında oyuncu ekibinden “çeşitli renk, din ve soydan kadın ve erkek gruplarının” korkularını dile getirdi. Trump buna kızgın bir cevap verdi. Pence’in “eziyete maruz kaldığı” yolunda bir tweet attı ve “çok abartıldıklarını duyduğu” oyuncular ve yapımcıların özür dilemesi konusunda ısrar etti.

5- Medyayı doğrudan tehdit et

Trump ABD’deki hakaret davası yasalarını değiştirmeyi düşündüğünü söyledi, böylece medya organizasyonlarını daha kolay dava edebilecekti: “Kazanırsam yapacağım şeylerden biri… hakaret davalarını geliştireceğim, böylece kasti olarak negatif, korkunç ve yanlış haberler yaptıklarında onları dava edip bir sürü para kazanabiliriz.”

Kampanya sürecinde Trump, yıllar önce kendileriyle uygunsuz şekilde temas kurduğu söyleyen iki kadının anlattıklarından oluşan bir haber sebebiyle, Times’ı hakaret davası açmakla tehdit etti. Trump söylenenlerin yalan olduğunu iddia etti ve avukatı haberin geri çekilmesini ve bir özür yayınlanmasını talep etti. Trump ayrıca Times’ın kendisinin 1995’deki vergi iadesi ile ilgili yayınına da yasal işlem başlatmakla tehdit etti.

6- Medya erişimini sınırlandır

Trump Temmuz’dan beri basın toplantısı düzenlemedi. Medyanın kendisi ile seyahat etmesini, hatta kiminle görüştüğünü bilmesini engelledi. Seçimden kısa süre sonra Vladimir Putin ile yaptığı telefon konuşması haberi ilk olarak Kremlin’den geldi.

Kendisi oldukça sıra dışı. 2000 yılında dönemin seçilmiş başkanı George W. Bush, yüksek mahkeme seçim sonuçlarını onayladıktan üç gün sonra bir basın toplantısı düzenledi. Aynı şekilde 2008’de de Obama seçildikten üç gün sonra basınla görüşmüştü.

7- Medyayı aradan çıkar ve toplumla doğrudan iletişim kur

Amerikan halkı Trump’ın düşüncelerini tweet’lerinden öğreniyor. Seçimden kısa süre sonra Trump bir video mesaj yayınlayarak ofiste ilk gününde yapmayı düşündüğü şeyleri açıkladı.

Yardımcıları Trump’ın adaylık sürecinde sık sık yaptığı büyük mitingleri toplamaya devam etmeyi düşündüğünü açıkladı. Neşeli kalabalıkların sağladığı anlık memnuniyetlerden ve pophpohlamadan memnun olduğunu söylüyorlar.

“Medya” kelimesi, halk ile haberciler arasındaki “aracı”’dan gelir (intermediate). Sorumlu medya, zor sorular sorup yapılanları anlatarak güçlü bir hesap verilebilirliği elinde tutar. Belli ki Trump, bu tarz medyayı ortadan kaldırmak istiyor.

Bu yedi teknik tarih boyunca demagoglar tarafından basının bağımsızlık ve tarafsızlığını sarsmak için kullanılmıştır. Trump, daha göreve bile başlamadan tam olarak bunu yapmak amacındaymış gibi görünüyor.

Yazının İngilizce Orijinali

Yazı: Robert Reich

Yeşil Gazete için çeviri: Elif Cansu İlhan

 

(Yeşil Gazete, Commondreams)