Bu nedenle Silivri ve Vize’de tarım ve orman alanı olan iki bölgeye yapılmak istenen termik santrallere karşı 9 Aralık Cuma(bugün) 12:30’da İstanbul/Beşiktaş Balmumcu’daki Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü önünde buluşulacak.İstanbul ve Trakya’da kurulacağı ilan edilen Termik santrallere karşı buluşma bugün!
Bu nedenle Silivri ve Vize’de tarım ve orman alanı olan iki bölgeye yapılmak istenen termik santrallere karşı 9 Aralık Cuma(bugün) 12:30’da İstanbul/Beşiktaş Balmumcu’daki Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü önünde buluşulacak.İstanbul Üniversitesi’nden akademisyenler de dahil 87 kişi için FETÖ operasyonu
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturmada aralarından İstanbul Üniversitesi’nden akademisyenlerin de bulunduğu 100 kişi hakkında gözaltı kararı verildi. Polis, İstanbul ve 12 ayrı ilde sabahın erken saatlerinde 100 ayrı adrese 87 zanlının yakalanması için eş zamanlı operasyon düzenledi.
Milliyet’ten Musa Kesler’in haberine göre, gözaltına alınanlar arasında profesör, doçent ve yardımcı doçentler de var. Ayrıca gözaltına alınanlar arasında siyasi parti genel başkanı olan bir öğretim görevlisi de var.
Operasyonda, Merkez Parti Genel Başkanı Abdurrahim Karslı, İstanbul Üniversitesi’nde görevli Profesör, Doçent ve Yardımcı Doçentlerin gözaltına alınacağı öğrenildi.
(Milliyet, T24)
8. Hangi İnsan Hakları ? Film Festivali’nde Çevresel Koruma Hakkı filmleri
10 Aralık Dünya İnsan Hakları gününe denk gelen ve 10-14 Aralık tarihlerinde beş gün boyunca dünyadan hak mücadelelerine dair hikayeleri izleyiciler ile ücretsiz olarak buluşturacak olan 8. Hangi İnsan Hakları ? Film Festivali‘nin bölümlerinden biri de Çevresel Koruma Hakkı başlıklı filmlere ayrıldı.
Honduraslı ekoloji aktivisti Berta Caseres’in bu sene başında katledilmesinin perde arkasını aralamaya çalışan “Berta Yaşıyor” (Berta Vive) adlı belgeselin yanısıra Peru’dan “Gölün Kızı (Hija de la Laguna)”, Kamboçya’dan “Ben Chut Wutty (I am Chut Wutty)” ve Türkiye’den 3 yapım Engin Türkyılmaz’ın Karadeniz yaylalarını talana açacak Yeşil Yol üzerine belgeseli “Gözyaşı Yolu”, Serdal Doğan’ın Kocaeli Dilovası’ndaki kanser vakalarının artışının arka planını su yüzüne çıkaran belgesei “Dilovası” ve Umut Vedat’ın Türkiye’yi yönetenlerin kömür enerjisi ile ölümcül imtihanına dair belgeseli “Kara Atlas”; Çevresel Koruma Hakkı bölümünde izleyiciler ile buluşacak.

Çevresel Koruma Hakkı bölümündeki filmleri tanıyalım
- Hangi İnsan Hakları? FF Çevresel Koruma Hakkı bölümü filmleri:
Gölün Kızı (Hija de la Laguna)

Yönetmen: Ernesto Cabellos
Peru, 2015, 88’
Peru’daki altına hücum döneminin en ateşli zamanlarında su ruhlarıyla iletişim kurma yetisine sahip Nelida adlı And Dağları’ndan bir kadın, bir maden şirketinin annesi olarak gördüğü su kütlesini mahvetmesinin önüne geçmek için güçlerini kullanır. Milyarlarca dolar değerindeki bir altın yatağı Nelida’nın göllerinin altında uzanmaktadır; bu durum çiftçilerin ve Latin Amerika’nın en büyük altın üreticisinin çatışma içerisine girmesine neden olur.
Ben Chut Wutty (I am Chut Wutty)

Yönetmenler: Fran Lambrick, Vanessa de Smet
Kamboçya-Birleşik Krallık, 2015, 54’
(Yönetmen Fran Lambrick de festivalde hazır bulunacak)
Ormanların yok edilmesiyle insanların hayatlarının mahvolduğu Kamboçya’da, Prey Lang Ormanı protestolarını düzenleyen ağın başındaki etkileyici çevre aktivisti Chut Wutty, “Önceleri beni hedef alacaklarını düşünmüyordum,” der. Ancak ordu geldiğinde Wutty kendini yerde ve namlulunun ucunda bulur ama ağın desteği ile hemen kurtulur. Wutty ne kadar sarsılsa da yıkımı durdurmak için direnmeye devam eder. Bundan beş ay sonra Wutty, dağların içinde yer alan tomruk alanında vurularak öldürülür. Sonrasında, orada yaşayanlar bu cinayetin ardında kim var ve onsuz nasıl devam ederiz sorularıyla baş başa kalırlar.
Gözyaşı Yolu

Yönetmen: Engin Türkyılmaz,
Türkiye, 2016, 30′
Gözyaşı Yolu; başta Yeşil Yol projesi olmak üzere Karadeniz yaşam alanında gerçekleştirilen hidroelektrik santraller, Karadeniz Sahil Yolu, maden ocakları, Cerattepe gibi talan projelerinin yöre halkı, kültür, ekoloji, insan, doğa ve yaşam üzerindeki etkilerini konu alan bir belgeseldir. Devlet Benim! söylemiyle tanınan Havva Ana’dan Sunay Akın’a koca bir yaşam mücadelesinin hikâyesi…
Dilovası
Yönetmen: Serdal Doğan
Türkiye, 2016, 20′
Kanser kaderimiz mi? Son yıllarda ülkemizdeki sanayileşme sonucu özellikle Kocaeli iline bağlı Dilovası ilçesinde artış gösteren kanser vakalarına, plansız sanayileşmenin insan sağlığına verdiği zararlara karşı mücadele eden bir grup bilim insanı ve çevre aktivistini Türkiye toplumuna tanıtma amacıyla çekilen belgesel film.
Kara Atlas

Yönetmen: Umut Vedat
Türkiye, 2016, 64’
Dünyanın büyük ölçüde bıraktığı kömür kullanımı, gün geçtikçeTürkiye’de ciddi artış göstermektedir. 2012 yılını “Kömür Yılı” ilan eden Türkiye, 21 kömürle çalışan termik santral işler durumdayken yapılması planlanan 70’ten fazla santral projesi ile 2016 yılına girmiştir. ‘Büyüyen ekonominin’ pasta payı bölüşülürken bizlere de sulayamadığımız topraklar, solumakta güçlük çektiğimiz kirli hava, kanserli hücreler ve yaşamak için direnmekten başka bir şey kalmıyor. Kara Atlas belgeseli, Yırca’dan Şırnak’a mevcut ve yapılması planlanan santrallere karşı yürütülen mücadelelerin haritasını çıkarıyor.
8. Hangi İnsan Hakları ? Film Festivali ile ilgili detay bilgi için festivalim resmi sitesi www.hihff.org/ u ziyaret edebilirsiniz.
(Yeşil Gazete)
Faşizm geliyorsa nasıl yaşamalı? – Prof. Timothy D. Snyder
Bu yazı siyasihaber3.org/ dan alınmıştır
Yale Üniversitesi’nde Holokost (Yahudi Soykırımı) çalışmaları yürüten Profesör Timothy Synder’in faşizm koşullarına göre nasıl yaşanması gerektiğini anlattığı öğütleri.
Timothy D. Snyder’den Öğütler Yale’de Holokost çalışmalarında Profesör Timothy Snyder’den uyarlanmıştır.
(Çeviren/Derleyen: Prof. Zeynep Dİrek – İstanbul Üniversitesi)
1. Öğüt
Otoriterliğin gücünün büyük bir kısmı bizim ona kazandırdığımız bir güçtür: Şimdilerde yaşadığımıza benzer zamanlarda, baskıcı bir hükümetin uygulamaları yüzünden zarar görmekten çekinen insanlar o hükümetin kendilerinden daha neler isteyebileceğini düşünürler. Hükümet bunları talep etmeyi henüz aklına getirmemiş olabileceği veya göze alamadığı halde, insanlar kendilerine uygulanacağını hayal ettikleri baskıya göre hareket etmeye başlarlar.
Öngörüye bağlı itaat, hükümete halka daha fazla ne yapılabileceğini işaret eder ve özgürlüğün kaybını hızlandırır.
Bunu şimdiye kadar yapmış olabilirsiniz, bundan sonra yapmamaya dikkat edin.
2. Öğüt
Elde kalan kurumları savun. Savunulacak kurum bir gazete, bir okul, bir üniversite, bir sivil toplum örgütü, bir dergi, bir sanat kurumu, bir dernek olabilir. O kurumlarda etkin olmaya çalış, hiç olmazsa varlığını hissettir. Bir davayı takip et. Bir gazeteyi satın alarak yaşat. Biz kurumları sahiplenmezsek, onlar için ve onlar adına harekete geçmezsek kurumlar hiçbir zaman bizim olmazlar. Kurumlar kendi kendilerini savunamazlar. Baştan beri sahiplenilip savunulmazlarsa faşizm geldiğinde kurumlar domino taşları gibi düşerler.
Ek: Başkalarıyla mutlu hayat ancak adil kurumlar varsa mümkündür diyor Paul Ricoeur. Kendi hayatına çekilmek, kendini toplumsal olayların akışına teslim etmek sana mutluluk getirmez, çünkü kurumsal adaletin olmadığı yerde mutluluk da yoktur. Mutluluk içte yaşanan bireysel bir ruh haline indirgenemez.
3. Öğüt
“Faşizm koşullarında en büyük devrimcilik, işini iyi yapmaktır.” (W. Benjamin)
Faşist rejimlerde devlet liderleri kötü örnek oluştururlar: Onların muktedir kıldığı bazı kişilerin artık yasaya uymama özgürlüğü vardır. Bazı kişilere, gruplara rant, talan, yalan özgürlüğü verilmiştir; zayıflara da sadece yalanlara inanma, katledilme, tecavüz edilme özgürlüğü kalmıştır.
Böyle zamanlarda, normal halde işler düzgün yürüdüğü için kullanılması pek gerekmeyen meslek ahlakı dilinizi hatırlayın. Meslek ahlakı, adil pratiği savunmaya yarar. Avukatlar işini iyi yaparsa, yargıçlar işini iyi yaparsa bir hukuk devletini yıkmak zorlaşır. Bu diğer kurumlar için de geçerli. Kurumlar insanlar sayesinde vardır. Meslek ahlakı, muktedirin sizden yapmanızı talep ettiği yanlış işleri niye yapamayacağınızı gerekçelendirmeye yarar.
4. Öğüt
Politikacıları dinlerken bazı kelimeleri nasıl kullandıklarına dikkat edin. Bu kelimeleri sorgulamayı öğrenin. “Terörist”, “vatan haini” gibi kelimeler çok geniş bir anlamda kullanılmaktadır. “Olağanüstü hal”, “aciliyet” gibi çok önemli kavramları duyduğunuzda uyumayın.
Olağanüstü halde hükümet yetkililerine göre terör, devletin bekasına karşı olduğuna hükmettikleri tutumların bütünüdür. Küçük bir çocuğun yaptığı yaramazlık, mini etekli bir kadın, öpüşen eşcinsel bir çift, bir popstarın bir mitinge katılma davetini geri çevirmesi, facebook’ta bir haber sitesinde çıkmış bir haberi paylaşmak, barış için verilen bir imza, bir gazeteyi okumak, sembolik dayanışma eylemleri terör ile yan yana getirilebilir. Terör unsuru olarak algılanan şeyler yeri geldiğinde taş, sopa, flama veya bir baret dahi olabilir.
Peki, gerçekte terör nedir? Terörist diye kime denir? Teröristlerin amacı veya hedefi nedir?Terör kelime anlamıyla herhangi bir amaç uğruna, konu ile ilgisi olmayan bireylere yöneltilmiş şiddet eylemlerinin bütünüdür. Terörist siyasal davasını kabul ettirmek için karşı tarafa korku salacak davranışlarda bulunan, eylemler yapan kimsedir. Politikacılar, gazeteciler, yazarlar terörist değildirler.
Yurtsever dil kullanılarak şiddete başvurmayan insanların “terörist” olarak adlandırılıp dışlanmasına veya cezalandırılmasına öfkelenin, öfkenizi uygun bir dille ifade edin.
5. Öğüt
Akıl almaz şeylerle karşılaştığında, örneğin ülkede bir yerde bir canlı bomba patlayıp yüz kişi öldüğünde veya başka bir terör eylemi gerçekleştiğinde sakin ol ve şunu hatırla: tüm otoriter rejimler, iktidarlarını daha da sağlamlaştırmak için böyle saldırılara gerek duyarlar, sivillerin zarar gördüğü böyle olaylara göz yumar, kışkırtır, hatta planlar ve gerçekleştirirler. Bu olaylara tanık olan insanlar korkacak, endişeyle yaşayacak, hayatlarını daraltacak, özgürlüklerini daha az talep edecek, kendiliğinden hareket etme güçlerini, bir araya gelme isteklerini kaybedeceklerdir. Bu duygulara kapılan bir halkın, güvenlik gerekçesiyle özgürlükleri elinden alınsa bile güçlü bir lideri destekleme eğilimi artar. Reichstag yangınını düşün. Hitler bu olayı bahane ederek güçler ayrımını ve dengesini ortadan kaldırmış, çok partili siyasal hayatı sona erdirmiştir. Bu eski bir oyundur, bu oyuna gelme.
6. Öğüt
Dile özen göster. Herkesin kullandığı cümleleri kullanmaktan kaçın. Herkesin söylediği bir şeyi söyleyeceksen bile onu nasıl söyleyeceğine kafa yor. Sadece ne dediğin önemli değil, nasıl dediğin de çok önemlidir. Faşizme karşı mücadele faşistlerin kullandığı dili kullanarak yapılamaz. Düşünen, kavramaya çalışan, kavramsallaştıran, sorgulayan, şüphe eden, ötekini dinleyen, duyan, hisseden, hatta konuşturan bir söyleme biçimi edinmeye çalış. Toplumsal olaylar karşısında kitlelerin kapıldığı heyecan, hiçbir ‘şok’ seni bu dilden vazgeçiremesin. Tepki dilini o anda kuramıyorsan tepki verme, daha sonra konuş.
Küfretme: küfrün kadın nefreti, cinsiyet temelli nefret söylemi, erkek iktidarını güçlendiren bir dil olduğunu aklında tut. Küfür, öfkesinin sebeblerini açıklayacak kadar düşünmeye ve konuşmaya vakti olmayanların çaresizliğidir. Lümpen faşistler böyle konuşur. Öfke dilini kullan, öfkeni ifade et, fakat bunu yaparken düşünmeyi bırakma.
Yatmadan önce internete girme. Elektronik aletlerini yatak odası dışında bir yerde şarj et ve oku. Bunun sebebi şu: Sadece sosyal medya okumamalısın. Düşünce dilini inceltmek, geliştirmek için kitap okumalısın. Yaşadıklarımızı daha iyi düşünmek için ne okumalı? Belki Václav Havel’in Güçsüzlerin Gücü’nü, George Orwell’in 1984’ünü, Czesław Milosz’un Tutsak Edilmiş Akıl’ını, Albert Camus’nün Başkaldıran İnsan’ını, Hannah Arendt’ın Totalitarizmin Kaynakları’nı ya da Peter Pomerantsev’in Hiçbir Şey Doğru Değil ve Herşey Mümkün’ünü.
7. Öğüt
İtiraz et. Birileri etmeli. Doğruyu söyle. Birileri doğruyu söylemeyi göze almalı. Bu senin karakterin için de önemli. Ne fazla gözü kara ol ne de çok korkak biri: Cesaret söyleyeceklerini doğru zamanda, uygun bir dille söyleyerek iki uçtan kaçınıp ortayı düşünerek bulmaya denir. Elbette hiçbirimiz kendimizi kolayca ele vermemeli, hapse girmemeye çalışmalıyız. Ama biz bile konuştuğumuz için hapse giriyorsak dışarısı içerisinden çok daha kötü hale gelmiş demektir. İnsan cesurca konuşa konuşa cesur biri olur. Bunu yapamazsak, yavaş yavaş yalanların içinde kendimizi de kaybederiz. Zamanla bizden eser kalmaz. En büyük kayıp hakikatin kaybı, kendiliğin kaybıdır.
Sözde ve davranışta etrafa uyum sağlayarak, sürüden biri gibi davranmaktan vazgeç. Çoğumuza çocukken öne çıkmamayı, göze batmamayı, böylece daha az zarar göreceğimizi öğretmişlerdir. Şimdi farklı bir şey yapmak ya da söylemek insana kendisini garip hissettirebilir. Çoğunluk susarken konuşmak seni tedirgin edebilir. Fakat zaten artık herkes tedirgin değil mi? Tedirginlikle yaşamayı başarıyorsak biraz daha tedirgin olmayı göze alabiliriz.
Aslında içinde bulunduğumuz şartlarda, bu huzursuzluk olmadan özgürlük mümkün değil. Sen bir örnek oluşturduğunda, sessiz çoğunluktan olmanın efsunu ortadan kalkar, korku eşiği daha kolay aşılır, diğerleri de seni takip edip itiraz etmeye başlayacaktır.
8. Öğüt
Doğru ile yanlışın birbirinden ayırt edilebileceğine, gerçeği bulabileceğimize ve doğruyu söyleyebileceğimize inan.
Gerçeğe ulaşma çabanda seni yoran, umutsuzluğa kaptıran, hakikat arayışından vazgeçmene sebep olabilecek bir bilgi kirliliği, siyasi çarpıtma, algı operasyonu, savaş propagandası var. Ülkede medya iktidarın söyleminin dışına çıkamıyor. Farklı düşünen gazetecilerin çoğu hapiste. Gerçeğe savaş açılmış sanki.
Medyaya bakarak savaş bölgelerinde ne olduğuna karar vermek zor. O bölgede çıkarları olan veya bilfiil savaşan devletler kendi amaçları doğrultusunda açıklamalar yapmaktalar. Sivil halktan kişiler kendi deneyimlerini aktarmaya çalıştıklarında onlar da, terörist olmakla suçlanıyor. Sosyal medyada muktedirlerin binlerce trolü dolaşıyor, sırf söyleme aykırı deneyimlerin bize iletilmesini engellesinler, biz gerçeğe ulaşamayalım diye.
Faşizmde yalanın toplumsal olarak örgütlendiğine tanıklık ederiz. Halkın bir kısmının bunu fark ettiğini, kabul ettiğini ve artık hakikatle, gerçekle, olgularla ilgilenmemeye başladığını hissederiz. Normal zamanlarda ahlaksızlık olarak görülen edimler artık kanıksanmaktadır. Muktedirin topluma söyledikleri yalanların, çelişkilerin, tutarsızlıkların, saçmalıkların artık önemi yoktur. Kitleler güçten yana olmayı varoluşunun koşulu gibi görmektedir.
Bu durumda sana da çeşitli söylemler arasında dolaşmak, farklı söylemleri, sözleri, yazıları birbiriyle karşılaştırarak hakikate ulaşmaya çabalamak kalmıştır. Her okuduğuna inanmaman, bağlamı gözden kaçırmaman, satır aralarını okuman, safsataları ayırt etmen, yapılan konuşmaların performatif boyutunu gözden kaçırmaman gerekir.
Dil gerçekliği şekillendiriyor elbette ve bunu yapmaya aday birden fazla dil var. Gerçeğe ulaşma çabanda başkalarının somut deneyimlerine, yaşananın diline öncelik vermeyi ilke edin. Tanıklıkları dinle.
Olgular çıplak değilse bile olgular yoksa özgürlük de yoktur. Eğer hiçbir şey doğru değilse iktidarı da kimse eleştiremez, çünkü eleştirinin bir zemini yoktur. Hiçbir şey gerçek değilse, herşey gösteriden ibarettir. Parası olan düdüğü çalıyor demektir.
Bu yazı siyasihaber3.org/ dan alınmıştır
Timothy D. Snyder
Tohumda açlık ve millilik aldatmacası – Fatih Özden
Bu yazı karasaban.net/ den alınmıştır
Konu hibrid tohumun (şirket tohumu diye de okunabilir) propagandası olduğunda ulusötesi firmalarca başta dile getirilen argüman açlıktır. Başlık yanlış anlaşılmasın, açlığın kendisi değildir aldatmaca olan, zira açlık her gün sokakta, ekranda, gazetelerde önümüze serilen gerçekliktir. Aldatmaca olan; açlığın büyük şirketler tarafından üretilen tohumlar sayesinde önlenebileceğidir. Bundan yetmiş yıl önce de yeşil devrim için aynı sözler söylenmişti. Oysa bugün yeşil devrimin neyi devirdiği ortada, sağlığımızı ve doğamızı. Bir tek açlık kaldı deviremediği yeşil devrimin. Günümüzde GDO teknolojisi de aynı argüman üzerinden pazarlanmaya çalışılıyor. Bu, madalyonun görünen yüzü, görünmeyen yüzünde ise sermaye birikimi üzerinden işleyen kapitalizm ve onun kuralları var.
Peki o kurallar neyi dayatıyor? Rekabet için devamlı büyümeyi. Bu büyüme kimi zaman birleşmeler kimi zamanda satın almalar yoluyla gerçekleşiyor. Yutulamayacak kadar büyük lokma olarak görülen dev şirketler diğer devler tarafından yutulabiliyor. En yakın ve çarpıcı örneği Monsanto’yu 66 milyar dolara satın alan Bayer. Bu satın almayı, “dün Monsanto açlıkla mücadele ediyordu, mücadeleyi kaybetti ve bugün bayrağı Bayer aldı” diye mi okuyacağız, yoksa sektördeki diğer dev firmaların kendi aralarındaki satın almalar ve birleşmeler sonucu Bayer’in rekabet gücünü koruyabilmesi için böyle bir satın almanın kaçınılmaz olduğu yorumunu mu yapacağız. Eğer itibar ettiğimiz argüman ikincisiyse, o zaman bu satın almayla birlikte Bayer’in tohumculukta ve tarımsal ilaç (zehir olarak da okuyabilirsiniz) sektöründe pazar lideri konumuna yükseleceğini de eklemek gerekiyor (Çizelge 1 ve Çizelge 2). Ayrıca yine bu satın alma sayesinde daha önce GDO karşıtı güçlü sivil toplum muhalefeti nedeniyle Monsanto’nun giremediği Avrupa pazarına Bayer sayesinde GDO’lu tohumların girişinin kolaylaşacağının dillendirildiğini de. Bizlerin her gün gözümüzün önünde duran açlığın, yukarıda aktarmaya çalıştığım şirketler arası rekabet ve mücadele içinde nerede olduğunu bulmayı ise size bırakıyorum.
Gelelim ülke içindeki duruma ve aslında beni bu yazıyı yazmaya iten asıl nedene. Tarımın nabzını iyi tuttuğunu düşündüğüm ve yazılarını takip etmeye çalıştığım Ali Ekber Yıldırım’ın “Türkiye’den 69 ülkeye sebze tohumu ihraç ediliyor” başlıklı haber yazısını okuduktan sonra böyle bir yazıyı yazma ihtiyacı hissettim. Zira yazıda yurtiçinde faaliyet gösteren bir tohumculuk firmasının yetkilisi tarafından anlatılanlar aslında madalyonun yine sadece bir yüzünü ifade etmesine rağmen diğer yüzü içinde önemli ipuçları veriyordu. Bu anlamda ilk okunduğunda sanki bir şirket güzellemesi mi yapılıyor acaba diye düşünülebilecek yazı, sürecin yerlilik üzerinden maskelenen yüzüyle ilgili önemli veriler ve değerlendirmeler sunması bakımından bence son derece kıymetli (İlgili yazıya http://www.tarimdunyasi.net/2016/12/05/turkiyeden-69-ulkeye-sebze-tohumu-ihrac-ediliyor/ linkinden ulaşılabilir).
Yazının başında yüzde yüz yerli sermayeli bir firmanın 69 ülkeye sebze tohumu sattığını, firmanın başarılı çalışmaları nedeniyle de dünyanın dev tohum ve kimya şirketlerinin firmayı satın almak istediğini, ancak firmanın bu teklifleri geri çevirdiğini okuyoruz. Yazıda ayrıca “Tohuma sahip olan dünyaya sahip olacak” alt başlığı altında şirket yetkilisinin ağzından tohumu kontrol edenlerin aynı zamanda gıdayı da kontrol ettikleri bilgisine yer veriliyor. Aynı yetkili yurtiçi tohum pazarı hakkında da içeriden faydalı bilgiler paylaşıyor; örneğin piyasada en iyi olarak kendini sunan firmaların biraz eşeleyince arkasından Hollanda, Fransa, İsrail şirketi çıkacağını söylüyor. Eşelense daha neler çıkar kim bilir? Ama sorun zaten yazının başlığında da ifade etmeye çalıştığım gibi firmanın sermayesinin % 100 yerli (milli) olması veya olmaması meselesi değil. Sorun tohum üzerinden çiftçiler, köylüler ve tüketiciler üzerinde nasıl bir hegemonya inşa edildiği sorunudur. Sorun söz konusu yazıda da açıkça ifade edildiği gibi tohumu kontrol edenin dünyada 7 milyar, Türkiye’de ise 80 milyon insanın gıdasını da kontrol edebilme gücü ve bu gücün geçmişten günümüze baktığımızda belirli ellerde toplanma eğiliminde olmasıdır. Zaten görüşlerine yer verilen firma yetkilisi dünyanın dev kimya şirketlerinin bağımsız (yerli diye de okuyabiliriz sanırım) firmaların % 80’nini satın aldığını belirtmektedir. Dolayısıyla bugün için ulusötesi bir firmaya satışı söz konusu olmasa da, gelecekte yeterli bulunacak veya geri çevrilemeyecek bir bedelin ödenmesi durumunda % 100 yerli firmanın, % 100 yabancı olmasının önünde hiçbir engel yoktur. Bunun örnekleri hem yurtiçinde hem de yurtdışında mevcuttur.
Tohumun paylaşılan bir kaynak olmaktan çıkıp fikri mülkiyete ve tescile (patent diye de okuyabilirsiniz) konu edilmesi onu bir meta formuna sokmaktadır. Meta formundaki tohum iki yönlü bir yabancılaşma yaratmaktadır. Yabancılaşmanın bir tarafında tohum üzerindeki kontrol ve denetimi kaybeden köylü-üretici bulunurken, diğer tarafında birçoğu geliştirdiği tohumun sosyo-politik öneminden ve bunun yarattığı toplumsal ilişkilerden habersiz veya bu ilişkileri sorgulamayan araştırmacılar bulunmaktadır. Araştırmacı için tohum, laboratuvarında kullandığı bir genetik materyal olarak nesneleşmiştir. Oysa tohum laboratuvarın dışına çıkıp meta formu aldığında birçok yeni üretim ve mülkiyet ilişkisinin ortaya çıkmasında etkili bir özne olmaktadır. Açlıkla mücadele ve yerli sermaye argümanları ise, asıl odaklanılması gereken ticari ve mülkiyete dayalı ilişkileri ve bu ilişkilerin beraberinde getirdiği ekonomi-politik meseleleri ve hegemonyayı maskelemektedir.
Genelde bu minvalde yazılanlardan veya konuşmalardan sonra bazıları, gerçekçi olmak için doğruları ortaya koymak gerekmiyormuş gibi “doğru konuşuyorsun ama gerçekçi olmak lazım” gibi anlamadığım cümleler kuruyorlar. Dünyanın geldiği noktada ise elimizde, gerçekçi olup imkânsızı istemekten başka seçenek kalmadığını anlamamız gerekiyor. Peki bugünden bakıldığında birçok kişiye imkansız gibi görünen ancak alternatif oluşturabilecek seçenekler neler? Bakın popülasyon ve deneysel genetik alanındaki çalışmalarıyla tanınan ünlü genetikçi R. C. Lewontin Türkçeye de çevrilen “İdeoloji olarak biyoloji” kitabında bu alternatiflerden birisi için neler yazmış:
“Bu hikâyenin en ilgi çekici yanlarından biri devlete bağlı tarımsal deney istasyonlarının rolüdür. Ticari kaygıları olmadığı ve kamu harcamalarıyla çalıştıkları için bu kurumların alternatif yöntemler geliştirmesi beklenebilir. Ancak Amerika ve Kanada tarım bakanlıkları hibrid yöntemin en güçlü savunucularıdır. Salt ticari çıkarlar saf bilimsel iddia görüntüsüne öyle başarılı bir şekilde bürünmüşlerdir ki, bu iddialar günümüzde üniversitelerin tarım fakültelerinde bilimsel gerçek gibi öğretilmektedir. 30 yıl önce tarımsal araştırmaları yönetenlerin ardından gelen nesiller hala hibridlerin daha iyi olduklarına inanmaktadırlar (hem de bu görüşle çelişen deney sonuçları önde gelen dergilerde peş peşe yayınlanmasına rağmen). Bu noktada, nesnel bilgi ve mistik saf bilim kılıfında görünen şeyin ardında siyasi, iktisadi ve toplumsal ideolojinin yattığını bir kez daha hatırlatmakta fayda vardır (s.70).”
Alıntıda Amerika ve Kanada için dile getirilen kamuya ait araştırma kurumlarının içinde bulunduğu durumdan bizim de yapabileceğimiz birçok çıkarım bulunmaktadır. Bu noktada politik çerçevesini gıda egemenliğinin, alt bileşenlerini ise agro-ekoloji, katılımcı ıslah, yerel bilgi, açık kaynak tohum, onarıcı tarım gibi kavramların oluşturduğu alternatiflere daha çok sahip çıkılması gerekmektedir. Hegemonyanın kırılabilmesi, sermayenin mantığından ve onun yarattığı toplumsal düzenden kopulmasını ve yeni bir sistemi gerektirmektedir. Ancak bu, mevcut sistem içinde yararlı işler yapılamayacağı anlamına da gelmemektedir. Dolayısıyla, oluşturulacak otonom (bağımsız-özerk) örnekler çok değerlidir. Ayrıca bu otonom örnekler arasında oluşturulacak ağlar mücadelenin genişlemesi ve gelişmesi açısından büyük önem taşımaktadır.
Kaynak: 1) ETC Group, (2008) “Who Owns Nature? Corporate Power and the Final Frontier in the Commodification of Life, http://www.etcgroup.org/sites/www.etcgroup.org/files/publication/707/01/etc_won_report_final_color.pdf, indirilme tarihi: 17 Ağustos 2015. 2) ETC Group, (2015) “Breaking Bad: Big Ag Mega-Mergers in Play”, http://www.etcgroup.org/sites/www.etcgroup.org/files/files/etc_breakbad_23dec15.pdf,indirilme tarihi: 18 Ekim 2016. 3) EcoNexus (2013) “A Handful of Corporations Control World Food Production”, http://www.econexus.info/sites/econexus/files/Agropoly_Econexus_BerneDeclaration.pdf, indirilme tarihi: 17 Ağustos 2013.
Kaynak: 1) ETC Group, (2008) “Who Owns Nature? Corporate Power and the Final Frontier in the Commodification of Life, http://www.etcgroup.org/sites/www.etcgroup.org/files/publication/707/01/etc_won_report_final_color.pdf, indirilme tarihi: 17 Ağustos 2015. 2) ETC Group, (2015) “Breaking Bad: Big Ag Mega-Mergers in Play”, http://www.etcgroup.org/sites/www.etcgroup.org/files/files/etc_breakbad_23dec15.pdf,indirilme tarihi: 18 Ekim 2016. 3) EcoNexus (2013) “A Handful of Corporations Control World Food Production”, http://www.econexus.info/sites/econexus/files/Agropoly_Econexus_BerneDeclaration.pdf, indirilme tarihi: 17 Ağustos 2013.
Bu yazı karasaban.net/ den alınmıştır
Fatih Özden
Kış uykusundan uyanmak – Türkan Elçi
Bu yazı amnesty.org.tr/ den alınmıştır
“O gün telefonuma üst üste aramalar geldi. Şehrin Suriçi semtinde Diyarbakır Barosu’nun basın açıklaması yaptığı esnada çatışmanın çıktığı söyleniyordu. Fakat söylenenler sansürlenerek aktarılıyormuş bana. Beni ilgilendiren kısmını söylemeden anlatıyorlarmış duyduklarını. Arabaya atladım, çünkü açıklamayı yapacak olan Tahir’di. Arabayı sürdüm, kornaya bastım, yeterli gelmedi, bağırmaya başladım, trafik ışıklarına takıldım. Işıklar o gün hep kırmızıydı, yeşil yanmıyordu bir türlü. İnsanın hayatında geçirmiş olduğu acı bir anı, tekrar anlatmaya çalışması cesaret ister.
Çünkü o anı anlatmak, karanlık dehlizlere yolculuk yapmaktır. Geride bıraktığını zannettiğin bir ana tekrar tekrar yolculuk yapıp, bulunduğun yere saatlerce geri dönmemektir. Acıyan bir yaraya parmak basıp, basılan yaranın acısıyla çığlık atmaktır.
Caddelerdeki sesim bir hayvan böğürtüsüne döndü. Sesimi tanıyamadım. Demek ki insanın sesini tanıyamadığı zamanları da oluyormuş. Arabayla hızla ilerliyordum. İbreyi gördüm gidilmemesi gereken bir hızdı. O ibre hala gözlerimin önünde. Nasıl da bir yerlere çarpmadan gidebilmiştim daha da anlayamıyorum.
Kardeşlerim Tahir’in hastanede olduğunu söyledi. Ben belki de o anda Tahir orda değildir diye kendimi inandırmaya çalıştım. Belki de yaralıdır dedim. Hastane kapısına gittim. Kardeşim Tahir Elçi’yi nereye götürdüler deyince “Tahir Elçi morgda” dedi karşıdaki ses. O anda yere çakılan kafamın sesini duydum. Tüm konuşulanları duyuyordum. Kısa bir baygınlıktan sonra sedyeden atlayıp durmadan koştum koştum. Morga gidince kalabalık benden önce toplanmıştı. Derinden gelen bir uğultu vardı. Sonra, herkes bir bulutun içinde kaybolmaya başladı. Sadece karaltılar vardı. Ne konuştukları anlaşılmayan karaltılar.
Sonra bunun bir rüya olduğunu, sabah bu rüyadan uyanacağımı düşünmeye başladım. Sabah kalkacak Tahir’e belki de bu rüyayı anlatacaktım. Belki de kıyamayıp anlatamayacaktım. Rüyadır kandırmacası üç gün sürdü, gitti. Gece hafiften bir kar yağdı, kış erken gelmişti ve toprağın altında onun üşüyeceğini, soğuğu hiç sevmediğini düşünmeye başladım. Erken gelen kışın soğuğu gibi erken gelen ölümün acısıyla ürperdim. Artık rüya olduğu oyunundan vazgeçtim. Çünkü bir günde binlerce insan “başın sağ olsun, başın sağ olsun” cümleleriyle karşıma dikiliyordu.
Tanıyamadığım sesim daha sonra içime hapsolup her şey bir monologa dönüştü. Buraya kadar anlattıklarım bir ölüm haberinin novellasıdır. Fakat bizim topraklarda öldürülmek ve öldürmek çok uzun bir hikâyedir. Bir gün yaşam hakkının değil, ölümün kutsallaştırıldığı kazananı belli olmayan bir savaşın orta yerinde kendimizi bulduk. Adam öldürmece oyunundaki oyuncuları bir film gibi seyre dalmışken bizleri de oyuna dâhil ettiler. Savaşın karşısında duranları öldürerek dâhil ettiler.
Tahir Elçi, bir ahtapotun kolları arasında debelenen, kimsesiz bir toplumun bireylerinin yaşam hakkının kutsallığını anlatmaya çalışırken, savaşın taraflarının hedefi haline geldi. Çünkü o, dönemin diline uygun olmayan, şiddetin hâkim kılınmak istendiği bir zamanda cılız kalan aykırı bir sesti. Savaşmak isteyenlerin duymak istemediği, aykırı bir ses. Sesi gür çıkan ve kulaklara hoş gelen şiddetin orkestrasında, Tahir Elçi ahengi bozan kısık bir sesti. Kısık ve yalnız bir ses. “İnsanlar ölmesin, tarihi ve insani değerler tahrip edilmesin, başlatılmak istenen savaşa son verilsin.”
Gün geçtikçe mağdur olan bu halkın acılarını dile getiren Tahir Elçi’nin katledilmesi, sonraki gelişmeler gösterdi ki savaşın tırmandırılması için seçilen bir milatmış. Çünkü ondan sonraki günlerde kentler yıkıldı, isimleri bile kayıtlara geçirilemeyecek kadar vahim ölüm olayları yaşandı.
Tahir Elçi’nin katledilişini, son dönem içinde bulunduğumuz savaş atmosferine muhalif bir duruşuyla ilişkilendirebileceğimiz gibi onun hedef gösterilmesi geçmişe dayanır. Çünkü bu topraklarda farklı zamanlarda hukukun çıkmaza girdiği anlarda, hukukun layıkıyla işlemesi için iğneyle kuyu kazar gibi hukuksuzluğun karşısına bir bariyer gibi çıkmasını becerebilmiştir.
Faili meçhul ölümlerin dosyaları raflara istiflenirken, o dosyaların üzerindeki tozları kendi elleriyle silmeye çalışmış, uluslararası yargının karşısına çıkarmaya gayret etmişti. Yıllarca cezasızlıkla mücadele alanındaki bu gayreti ve samimiyeti kimilerinin işine gelmemiş onu hedef haline getirmişti. Onun katledilmesi için bir senaryo yazıldı. Bir senaryo bir senarist tarafından yazılırsa iyi veya kötü bir film ortaya çıkar. Fakat bir senaryo bir katil tarafından yazılırsa ortaya bir cinayet çıkar. O yaşıyor olsaydı ve alenen kameraların karşısında acımasızca işlenmiş bir cinayet onun vicdanını rahatsız edecekti. İyi bir insan hakları savunucusu vicdanının acı çekmesine dayanamaz ve en çok da vicdanından korkar. Haksızlık karşısında uykuları bölünür.
Tahir Elçi’nin iyi bir avukat olduğunu, iyi bir insan hakları savunucusu olduğunu anlatmaya gerek duymuyorum. O sadece ve sadece iyi bir insandı. Toplumdaki hemen hemen her kesimden insan üzerinde derin bir etki bırakarak gitti. Çünkü alenen, gözler önünde, kameralar önünde naif bir taleple duygularını dile getirmeye çalışan, insanların ölümüne engel olmaya çalışan bir insan katledilmişti. Tüm dünyanın gözleri önünde barış talep edenlerin, huzurlu bir yaşam, insanca bir yaşam talep edenlerin umutları menfur bir cinayetle yok edilmek istendi. Ömrünü cezasızlıkla mücadeleye vakfetmiş biri olarak aynı akıbeti yaşaması da bizim gibi geride kalanların acısını büsbütün arttırmış, toplumun ileriye dönük umutla bakması yönündeki hayalleri yok edilmek istenmiştir.
Daha güzel bir dünya yaratmak için, yarınlara umutla bakabilmek için dünyanın hayali çizilmiş sınırlarını aşarak bir insanın taşıması gereken vicdanın etrafında kenetlenerek mazlumun yanında olabilmeyi başarabilmelidir insanoğlu.
Vicdan kış uykusundan uyanmalıdır.”
Bu yazı amnesty.org.tr/ den alınmıştır
Türkan Elçi
5 Aralık Bilirkişi İncelemesi ve Keşfi’nden notlar-2
İlk kısmını notlar -1’de bulacağınız 5 Aralık Bilirkişi İncelemesi ve Keşfi’nin, ikinci kısmını teşkil eden saha turuna, planlandığı gibi 1 saatlik öğle arasının ardından 15:00 itibariyle başlandı. Davalı ve Davacıların, Jeofizik Bilirkişisi ve Hakim ile birlikte gerçekleştirdiği saha turu kapsamında Bilirkişi ilk olarak deniz kıyısında kurulan nükleer santraller için 10 metre yüksekliğinde olması öngörülen tsunami duvarı ile nükleer santralin yerleşim planı ve çalışma prensipleri hakkında bilgi aldı.
Bilirkişi burada öğleden önce dava dosyaları görüşülürken de tartışma konusu olan Rus VVER 1200 tipi reaktörde meydana gelen arızanın sebebini sordu. Rosatom’un Akkuyu NGS yetkilisi, İnşaat Direktörü Mikail Cherdantsev sorunun üretim hatasından kaynaklandığını fakat durumun hayati bir tehlike oluşturmadığını söyleyerk binevi savunmaya geçti. Bu esnada Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Hukuk Müşaviri Zeynep Erben, reaktördeki bir arızanın saha incelemesinin konusuna girmediğini dolayısıyla burada konu edilmemesi gerektiğini iddia etti. Hakim ise sözkonusu arızanın konuşulmasında bir sakınca olmadığını belirtti. Bunun üzerine Davacılar, reaktördeki arızanın jenaratörün değiştirilmesini gerektiren bir üretim hatası olduğunu ve durumun gerek Rus gerek dünya kamuoyundan 6 gün gizlendiğini ifade etti. İlaveten faaliyette olan bir nükleer santralde kaza yaşanırsa da bu bilginin 6 gün belki de daha uzun kamuoyundan gizlenebileceği üzerinde durdu.
Akkuyu NGS’nin Rus yetkilisine göre nükleer kaza, ticari bir risk
Türkiye Barolar Birliği (TBB) Avukatlarından İsmail Hakkı Atal, önce Rusya’da VVER1200 reaktörünün jenaratöründe meydana gelen arızanın deprem sebebiyle olup olmadığını sordu. Bu soruyu deprem olmasa bile bir nükleer santralde arıza veya kaza yaşanıp yaşanmayacağına bağladı. Rusya, Hindistan ve İran’da da nükleer santraller tasarlamış olan Akkuyu NGS yetkilisi Cherdantsev Rusya’daki arızanın deprem esnasında yaşanmadığını söylerken “kaza olabilir, her ticari faaliyet kaza riski barındırabilir” şeklinde beyanatta bulundu.
Hakim ve Bilirkişi’ye nükleer santraldeki soğutma suyu sisteminin nasıl çalışacağı konusunda bilgi verilirken ise 11 Temmuz’daki Bilirkişi saha keşfinden deneyimli olan Davacılar o zaman sordukları soruları tekrar yönelttiler. 11 Temmuz’da alınan cevaplardan farklılık içeren iki husustan biri soğutma suyu sistemine, diğeri nükleer atıklara ilişkin oldu.
Yedek soğutma suyu sistemi, pasif soğutma yapacak
Davacılar, soğutma suyu sisteminde bir arızanın meydana gelmesi halinde devreye girecek yedek bir soğutma suyu pompasının olup olmadığını duymak istedi. Bir önceki keşiften farklı olarak bu keşfe katılan Cherdantsev’in cevabı, ana pompanın ve yedek soğutma pompasının aynı türde olmadığı, soğutmanın normal şartlarda motorlu soğutma suyu pompasıyla sağlanacağı, yedek pompanın ise yerçekimine bağlı olarak sıcak suyun yükselme prensibiyle çalışan, pasif soğutma yapacağı yönünde oldu.
“Atıkları Rusya almayacak, Akkuyu’da Atık sahası kurulacak”
Akkuyu Nükleer santralinin en tartışmalı konularından olan “Nükleer atıkların ne yapılacağı” sorusu da Davacılar tarafından direkt olarak Akkuyu NGS yetkilisine soruldu. Cherdantsev Rusya’nın üçüncü dünya ülkelerinden nükleer atık almadığını ifade ederek açıkça Akkuyu’daki nükleer atıkların da Rusya tarafından alınmayacağını, bilakis Akkuyu Doğu limanının üstüne bir atık sahasının kurulacağını ifade etti.

Deniz suyu nükleer santrallerin içine dolabilir, atıklar denize sürüklenebilir
11 Temmuz’daki gibi soruların sıklıkla Davacılar’dan geldiği keşif turunda Atık sahasının kurulacağının netlik kazanması üzerine Av. Atal öğleden önce dava oturumunda da değindiği küresel ısınmanın gelecek dönem etkilerine sahada da dikkat çekti. Önümüzdeki 30 yıl içinde deniz seviyesinin 60-80 metre yükseleceği bilimsel raporlarla açıklanmışken deniz kıyısına kurulacak bir nükleer santralin ve ona bağlı nükleer atıkların yükselecek olan deniz seviyesinin altında kalmaması için ne tür önlem alınacağını sordu. Bu bağlamda Bilirkişi ve Hakime yönelik olarak santraldeki radyoaktivitenin ve nükleer atıkların deniz suyuna dolayısıyla ekosisteme karışmasının önlenmesinin mümkün olmayacağının altını çizdi.
Akkuyu ÇED yok hükmündedir, lisans geçersizdir
Saha turunda Davacılar tarafından öne çıkarılan diğer bir konu TBB dava dilekçesinde yer aldığı üzere yer lisansına ilişkin oldu. 2015 yılından önce lisans +ÇED alınması yeterliyken 25.06.2015’te Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu(EPDK) tarafından yapılan mevzuat değişikliği neticesinde Önlisans+ÇED+lisans alınması yasaya bağlanınca yeni hükmün tarihinden önce lisans almış olmasına rağmen Akkuyu NGS’nin bir de önlisans aldığı öğrenildi.EPDK yeni hükmü gereği önlisans alması gerektiğini sanan Akkuyu NGS’nin lisansı böylece geçerliliğini yitirirken Elektrik Piyasası Kanunu’nun 6. maddesine göre de yeni bir ÇED yaptırması gereğinin doğduğu ifade edildi.
Keşif süresince 11 Temmuz tarihinden sonra yapılan alt yapı değişiklikleri dikkat çekti, Atık sahası yapılması planlanan Doğu limanının üstündeki alanda birkaç ağacın kesildiği, limandaki barakanın yıkıldığı ve denizin doldurulduğu bununla birlikte Batı limanı tarafındaki kayalıkların da düzleştirilerek yol yapıldığı görüldü.
Akkuyu sahasındaki keşif turunun ardından tekrar öğleden önce dava oturumunun görüldüğü salona dönüldü. 5 Aralık’ta Bilirkişi ve hakim tarafından hazırlanan tutanağın Davacı ve Davalılar tarafından imzalanmasıyla 11 Temmuz’da başlanmış olan Akkuyu Keşfi beş ay sonra 5 Aralık’ta nihayetlenmiş oldu.
Pınar Demircan
(Yeşil Gazete)
İtalyan seçmeni referandumda Başbakan Renzi’ye kapıyı gösterdi: ‘Hayır’
İtalya dün anayasa referandumu için sandık başına gitti.Yerel saatle sabah 07.00’de başlayan oy verme işlemi 23.00’te (TSİ 01.00) sona erdi. Kayıtlı 46 milyon 714 bin 950 seçmenden yüzde 65’inin oy kullandığını açıkladı yani 34 milyon İtalyan oy kullandı ve sandıktan yaklaşık yüzde 60 “Hayır” oyu çıktı.
Referandum sonuçlarının açıklanmasının hemen ardından Metteo Renzi’nin istifa açıklaması geldi. Bunun net bir yenilgi olduğunu ve sorumluluğu üsteldiğini dile getirirken “Benim başbakan olarak görevim burada bitmektedir, Başbakan olarak inanılmaz bir macera yaşadım. “Evet” diyen dostları sımsıcak kucaklıyorum, İtalya’daki politikayı değiştirmek istedik ama yapamadık, İtalyan halkı cevabını açıkca vermiştir. Yaşasın İtalya” diyerek kürsüden indi.
Sonuçların açıklanması ile birlikte “Hayır” komite merkezinde “ Bella Ciao” söyleyenerek seçim sonuçları kutlanırken “Peki şimdi ne olacak ?“ soruları da akıllara gelmeye gelmeye başladı. Renzi’nin bu referandumu kaybedeceği öngörülüyordu. Yalnız muhalefet partileri değil kendi partisi içinde de güvenilirliğini yitirmişti Renzi. İtalyan yasalarının yeniden düzenlenmesine ihtiyaç duyulsa da bunun Renzi’nin başarabileceğine dair inanç yoktu. Genç politikacı halkı hayal kırıklığına uğratmıştı. ‘ Hayır’ taraftarlarını endişenlendiren tek konu “ Yetmez ama Evet“ çilerin sonucu etkileyebilecek olmasıydı. Beş Yıldız Hareketi Partisi (Movimento 5 Stelle) referandum sonuçlarının sonrası kutlamalar yaparken referandum sonuçlarına sevinenler arasında sahalara geri dönmeyi bekleyen Berlusconi ve sağın lideri olmayı hedefleyen Salvini de vardı elbet.
Halkın % 60‘ı sonuçtan memnun olsa da yetenekli ve dürüst politikacıların yoksunluğunu yaşıyor olmaktan dolayı endişeleri devam ediyor. Halk, kendi sorumluluğunı yerine getirdi, büyük çoğunluk referanduma katıldı. Dileğimiz şimdi de politikacılaın sorumluluklarının farkında olmaları.
Haber: Şenay Boynudelik
(Yeşil Gazete – İtalya)
Avusturya’da Yeşiller Partisi eski liderinin Cumhurbaşkanı seçilmesi Avrupa’yı rahatlattı
Avusturya’daki cumhurbaşkanlığı seçimini Yeşiller’in eski lideri Van der Bellen’in kazanması Avrupa başkentlerinde memnuniyet yarattı.
Avusturya’daki cumhurbaşkanlığı seçimini eski Yeşiller Partisi Genel Başkanı Aleksander van der Bellen’in kazanması Avrupa Birliği’nin çoğu ülkesinde memnuniyetle karşılandı. Avusturya Özgürlükçü Partisi’nin adayı Norbert Hofer’i belirgin oy farkıyla geride bırakan van der Bellen seçmenin Avrupa yanlısı politikaların sürdürülmesinden yana oy kullandığını söyledi. Avrupa başkentlerinde yapılan açıklamalarda ABD’de Donald Trump’ın başkanlığa seçilmesinden sonra sağ popülizmin Avrupa’da da başarı kazanamamış olmasından duyulan memnuniyet dile getirildi.
6,4 milyon kayıtlı seçmenin bulunduğu Avusturya’daki cumhurbaşkanlığı seçiminde Aleksander van der Bellen oyların yüzde 53,3’ünü topladı. 72 yaşındaki seçilmiş cumhurbaşkanı ‘bütün Avusturyalıların cumhurbaşkanı olacağını ve başından beri Avrupa yanlısı bir Avusturya için mücadele verdiğini’, söyledi. Van der Bellen seçim sonucunun Avrupa’ya umut ve değişim sinyali vermiş olmasını temenni ettiğini dile getirdi.

Seçimi kaybeden sağ kanadın adayı Norbert Hofer ‘bütün Avusturyalıları birlik olmaya’ çağırdı. Hofer Facebook üzerinden yayınladığı mesajda kaybetmiş olmaktan derin üzüntü duyduğunu ve 2022 yılında yeniden cumhurbaşkanlığına adaylığını koyacağını duyurdu.
Avrupalı politikacılar memnun
Cumhurbaşkanlığı seçimi Avusturya’daki kutuplaşmayı gözler önüne sermiş ve oylamalardaki hatalar dış ülkelerde tepkiye yol açmıştı. Norbert Hofer Nisan ayındaki ilk turda en fazla oyu almış, Mayıs ayındaki ikinci tur oylamada ise van der Bellen kıl payı farkla seçimi kazanmıştı. Seçimin ikinci turu usulsüzlükler nedeniyle iptal edildikten sonra ekim ayında yapılması öngörülen seçim oy pusulalarının konduğu zarfların yapışmaması nedeniyle 4 Aralık’a ertelenmişti.
Seçim kampanyası sırasında halktaki fakir düşme endişesi, mülteci krizi, Avrupa Birliği’nin genişletilmesi ve tasarruf politikası gibi konular öne çıkmıştı. Avusturya Cumhurbaşkanı’nın başbakanı atama ve azletme ile gerekçe göstermeksizin hükümeti görevden alma yetkisi bulunuyor.

Alman Sosyal Demokrat Partisi’nden Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier Avusturya cumhurbaşkanlığı seçimini sağduyunun zaferi olarak nitelerken, Fransa Cumhurbaşkanı François Hollande Avusturyalıların ‘Avrupa ve açıklık’ için oy kullandıklarını, Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz ‘milliyetçilik ve Avrupa aleyhtarı popülizmin yenilgiye uğratıldığını’, AB Konsey Başkanı Donald Tusk ‘Avrupa’nın birliğinin korunması açısından önemli bir sonuç alındığını’, Yunanistan Başbakanı Aleksis Tsipras ise ‘seçimin sağ yükseliş tehdidi altındaki Avrupa’ya hareketlilik kazandıracağını’ söyledi.
(Deutsche Welle Türkçe)










