Doğanın korunması konusunda duyarlı Muğla, Bodrum, Milas, Akyaka, Fethiye,Marmaris, Datça ve Köyceğiz’de sivil toplum örgütlerinin temsilcilerinden ve bağımsız yurttaşlardan oluşan 75 kişilik bir katılımla 4 Aralık 2016 tarihinde Akyaka’da bir toplantı gerçekleştirildi. Toplantıda, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Doğal Sit Alanlarının derecelerinin, koruma düzeylerinin ve kapsadıkları alanların yeniden düzenlenmesi amacıyla başlattığı “Doğal Sit Alanlarının Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırma Projesi” görüşülerek oy birliği ile “projeye bu haliyle karşı çıkılması” kararı alındı.
Toplantıya katılanlar birlikte daha etkin mücadele edebilmek için Muğla Çevre Platformu’nu (MUÇEP) kurdular.
Toplantıda; Bakanlığın çalışmasından Muğla Büyükşehir Belediyesi dışında, sivil toplum örgütlerinin bilgilendirilmediğini, plan değişikliklerinin bilimsel gerekçelerinin ilgili kurumlarca dahi paylaşılmadığı dile getirildi. Yapılan değerlendirmeler sonunda, kamuoyunun bilgilendirilmeden, halkın ve sivil toplum örgütlerinin dışlanarak önerilen bu taslağa hayır derken, projenin ayrıntıları ile incelenmesi, uzmanlardan ve yerli halktan görüş alınması, değişikliklerin tüm Muğla, hatta ülkeyi kapsadığı için, yapılan değişikliklere hayır demekle yetinmeyip, alternatif görüşünün oluşturulması gerektiği belirtildi.
Zaten termik santraller ve HES projeleri nedeniyle tahrip edilen doğal sit alanları, milli parkları, özel çevre koruma bölgeleri, kültür ve turizm koruma bölgeleri ile zengin ve %68’i ormanla kaplı olan Muğla ilimiz Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın bu yeni çalışmasıyla ciddi tehdit altında olduğu belirtildi.
Konunun tüm Muğla’yı ve Türkiye’yi ilgilendirdiği, gelecek kuşaklara nasıl bir doğa ve çevre mirası bırakacağımızı belirleyeceği için birlikte hareket etmenin çok önemli olduğuna vurgu yapıldı. Katılımcılar, bu tür planların oluşturulma sürecinden yerel yönetimlerin ve sivil toplum kuruluşlarının uzak tutulmasının temel sorun olduğunu, sürecin başında verebilecekleri katkıların alınmayarak, benimsenmeyen projelerin zaten uygulama şansının olmadığını belirttiler. Benzer hataların ilerde tekrarlanmaması; yerel halk ve kurumlarının projelerin oluşturulmasında aktif katılımının sağlanması için ortak mücadele etmeye karar verildi.
Katılımcılar, kabul edilemez buldukları bu planın gerçekleşmesine ve bölgedeki her türlü ekolojik tahribata, yapılaşmaya, ranta karşı birlikte mücadele etmek üzere Muğla Çevre Platformu’nu (MUÇEP) kurmaya karar verdiler. Platformun Muğla Bölgesindeki tüm yerel yönetimlerin, sivil toplum örgütlerinin, siyasi partilerin, milletvekillerinin katılımı ile daha geniş bir platforma dönüştürülmesi için çalışmaların genişletilmesi ve bir sonraki toplantının 8 Ocak 2017 tarihinde Marmaris’te yapılması kararlaştırıldı.
Hollandalı aşırı sağcı Özgürlük Partisi (PVV) lideri Geert Wilders’ın Faslılara yönelik sözleri nedeniyle “ırkçılık, ayrımcılık, hakaret, toplumda kin ve nefreti körükleme” suçlarından yargılandığı davada karar açıklandı. Amsterdam’da görülen davada Yargıç Hendrik Steenhuis başkanlığındaki mahkeme, Wilders’ın 2014’te yaptığı konuşma sırasında sarf ettiği, “Bu şehirde ve Hollanda’da çok mu, az mı Faslı istiyorsunuz?” sözleri nedeniyle “ayrımcılık ve hakaret” suçu işlediğine hükmetti. Geert Wilders’ın düşünce özgürlüğünün sınırlarını ihlâl ettiğini açıkladı. Ancak mahkeme tarafından suçlu bulunan Wilders ceza almadı. Yargıçlar, Wilders’ın suçlu bulunduğu hükmün bir politikacı için “yeterli ceza” olduğuna hükmetti.
Kararın, halen milletvekilliği görevini sürdüren aşırı sağcı liderin görevi üzerinde doğrudan bir etkisi yok.
Al Jazeera’nın haberine göre duruşmaya katılmayan Geert Wilders suçlu bulunmuş olmasını “delilik” diye niteleyerek, hakkında karar veren hâkimlere “kindar” dedi. Tweet atan Wilders, “PVV’ye kin tutan üç hâkim, Faslıları ırk ilân edip beni ve Hollanda halkının yarısını mahkûm etti. Delilik” diye yazdı. Ne kendisinin ne de kendisine oy verenlerin ırkçı olduğunu savundu. Geert Wilders kararı temyize götürecek.
Wilders kararın açıklanmasından önce ise Twitter hesabından, “Karar ne olursa olsun Faslılarla ilgili sorun hakkında doğruları söylemeye devam edeceğim. Hiçbir hâkim, siyasetçi ya da terörist beni durduramaz” yazmıştı.
Wilders ne demişti?
Hollanda’da Müslüman karşıtı tutumuyla tanınan aşırı sağcı Özgürlükler Partisi lideri Wilders, bu ülkede yaşayan Faslılara yönelik kullandığı ifadelerden dolayı, “Bir gruba karşı ırk temelinde ayrımcılık yapma, hakarette bulunma ve nefreti körükleme” suçlamasıyla yargılanıyordu.
PVV liderine karşı yargı süreci, 19 Mart 2014’teki yerel seçimler sırasında yaptığı açıklamalardan sonra başlamıştı. Wilders, seçim sonuçlarının değerlendirildiği toplantıda parti üyelerine, “Bu şehirde ve Hollanda’da çok mu, az mı Faslı istiyorsunuz?” sorusunu sormuş, ardından aldığı “az, az” cevabı üzerine, “Gereğini yaparız” demişti.
Toplumda büyük tepkiye yol açan bu sözlerden sonra aralarında Faslı sivil toplum örgütleri ve Hollandalı bazı belediyelerle kurumların da olduğu geniş bir kesim, Wilders aleyhine savcılığa suç duyurusunda bulunmuştu. Suç duyurusu yapanların sayısı 6 bini aşmıştı.
Lahey Savcılığı bunun üzerine geçen sene Ekim ayında, Wilders’in şüpheli sıfatıyla ifadesinin alınmasına karar vermişti. Aşırı sağcı politikacı ifadesinde sözlerinin arkasında durduğunu açıklamıştı.
Hollanda’da 2017’nin Mart ayında parlamento seçimleri yapılacak.
Geçtiğimiz ay Amerikan başkanlık seçimleriyle yattık, kalktık.Trump değil de diğer başkan seçilseydi tarihte ne değişecekti tam olarak bilemiyorum ama 1876’ da General Custer ve 3500 süvarisini topraklarından kovan Lakota’ ların (Siyular’ ın) şefi Oturan Boğa’ nın ruhunun bugün de Kuzey Dakota düzlüklerinde yaşadığını hissediyorum.
Sioux’ ların efsanevi şefi Oturan Boğa (1831-1890)
Eduardo Galeano’ nun anlattığına göre ‘Beyaz Adam’ Karayip adalarına ayak bastığında Amerika kıtasının insanları, Kolomb’ u tüylü şapkası ve kırmızı kadife ceketiyle o zamana kadar görülmemiş boyutlarda bir papağana benzetmişlerdi.
Kolomb Amerika’ da
Afrika, Avusturalya ve Asya yerlilerini katledip, topraklarını işgal edip yağmalayan, bütün doğal kaynaklarını sömürüp kurutan ve yeni zenginliklerin peşinde koşan Avrupa’ nın Yeni Dünya’ ya ayak basan öncülerinin keşif notlarında “…dünyada yalnızca 250 milyon insan yaşamaktadır; geri kalanı Asyalı, Afrikalı ve yerlilerdir…” yazmaktaydı.
Vikingler, Kolomb’ dan 400 yıl önce serüvenci Leif Eriksson önderliğinde kıtanın kuzeydoğu kıyılarına, Kanada’ da Yeni İskoçya bölgesine çıkmışlar ve kısa bir süre burada yaşamışlardı ama Yeni Dünya’ nın tarihi Kolomb’ la anılıyordu nedense. Gerçek şu ki, her zaman ‘parayı verenin düdüğü çalınıyor’ du ve İspanya hükümdarları Ferdinand ile zevceleri Isabella, İtalyan kâşif Kolomb’ a verdikleri parasal destekle tarihin kaydını bu biçimde şekillendirdiler belki de bilemiyorum.
Tarih kitaplarında bize ezberletildiği gibi Kolomb, Yeni Dünya’ nın kâşifi değil, aslında doğudan gelen bir istilacıydı ve 1492’ de Karayip adalarına ayak bastığında o uzak ülkede 10 milyon yerli halk yaşamaktaydı. Amerikan mitinde kaba-saba vahşi savaşçılar, (kafası kesilip kanı akan yerli halk için katilleri tarafından uydurulmuş ırkçı tabirle) Kızılderililer olarak nitelenen ama tanrının özene bezene yarattığı Kuzey Amerika’ nın cennet topraklarının değerini bilip doğayı ve onun zenginliklerini yaşadılar ve yaşadıklarını ince- akla yatkın sözlerle tanımlayarak bugüne taşıdılar. 19. Yüzyılın ortalarına gelindiğinde bu nüfusun %90’ ı tarih sahnesinden silinmişlerdi. Bu insanlık tarihinin en büyük soy kırımlarından birisiydi. ABD hükümetlerinin bugün resmen kabul ettiği 554 yerli kabilesi var.
Dee Brown’ ın daha sonra sinemaya da aktarılan romanı Kalbimi Vatanıma Gömün’ de Kara Geyik şu sözlerle açıklıyordu Amerikan yerli halkının yaşadığı dramı: “O zaman kaç kişinin öldüğünü anlayamamıştım. Şimdi kocamışlığımın şu yüksek tepesinden gerilere baktığımda, yerde birbirleri üzerinde yığılı duran boğazlanmış kadınları ve çocukları, hala o genç gözlerimle görebiliyorum. Ve orada, o kanlı çamurun içinde bir şeyin daha öldüğünü ve o kar fırtınasına gömüldüğünü görebiliyorum. Evet, bir halkın düşü öldü orada. Güzel bir düştü evet… Sonra bir ulusun umudu kırılıp paramparça oldu… Artık yeryüzünün merkezi yok, ölüp gitti kutsal ağaç.”
“Kovboyların at koşturduğu bir ülkede bütün şairler kızılderilidir” diyen şair Sunay Akın bir şiirinde beyaz adamın yeni dünyaya gelişini çok güzel anlatır: beyaz adam /küçücüktü ilk geldiğinde/ ve oturmaktan/ bütün kemikleri sızlıyordu/ büyük teknesinde…beyaz adam/ kızılderililerin sunduğu yiyeceklerle beslenip/ topraklarına uzandığında büyüdü/ bulutlar arasında/ barış içinde yaşayan/ manitu yerine/ tapmamızı istediği de/ işkence görüp/ çarmıha gerilen bir ölüydü…beyaz adam/ özgürlük adına/ dev bir kadın heykeli dikti/ doğu denizinin kıyısına/ ve her gece/ altında dans ettiğimiz yıldızları/ bayrak diye tutsak etti/ bir bez parçasına…beyaz adam/ özgürlük gibi adaleti de/ bir kadın heykeliyle simgeledi/ ama elinde terazi tutan/ zavallı kadın/ gözleri bağlı olduğu için/ kendisine tecavüz edenin/ kim olduğunu göremedi…
Demokrasinin, adaletin ve özgürlüklerin sembolü, iyilerin dostu-kötülerin düşmanı ABD’ nin tarihi de hep vahşi yerli halk ile uygar beyaz adam miti üzerine kuruluydu. Afrikalı bir bilgenin dediği gibi “Aslanlar kendi tarihçilerine kavuşuncaya kadar kitaplar avcıyı övecekti” belki de.
Beyaz tarihçilerin göstermek istemediği gerçekler günü geldi Amerikan edebiyatçılarının esin kaynağı oldu. Amerikan edebiyatı, Amerikan yerli halkının kültürlerinin sözlü olarak aktarılmış söylenceleri, masalları, öyküleri ve lirik şiirleri- şarkıları ile başlamış. Kabileler tanrılara, hayvanlara, bitkilere veya kutsal kişilere tapınarak kendi dinlerini korumuşlar. Yönetim sistemleri demokrasiler, yaşlılar kurulu ile teokrasiler arasında değişiyormuş ve kabilelere ait bu çeşitlilik sözlü edebiyatta da kendini göstermiş. İlk Avrupalıların gelmesinden önce Kuzey Amerika’da var olan 500’den fazla farklı yerli halk dili ve kabile kültürü arasında yazılı edebiyat yokmuş ve bu anlatılar kulaktan kulağa yayılarak öncü Amerikan edebiyatçılarına esin kaynağı olmuş.
Amerikan çizgi roman klasikleri
Ben de birçok yaşıtım gibi Amerika’ yı ve Amerikan’ ın yerli halkını önce 1960’ ların sonunda lk kez çizgi romanlarla tanıdım. Siyah beyaz televizyonlar henüz hayatımıza dahil olmamışlardı. Çocukluk düşlerimi kaplayan çizgi hikayeleri de bu minval üzerine kurulu küresel Amerikan propagandasının parçalarıydı. Hafta sonlarında okul çıkışında bize üzeri mavi yıldızlı, parlak teneke kutular içerisinde Sam amca’ nın hibesi, haftalık margarin ve süt tozu dağıtılırdı ve hafta boyunca annemin ekmeğime sürdüğü sarımsı margarinin- toz sütün buruk tadıyla, fonda Kızılderililerin vahşiliğinde, uzak bir ülkede geçen Yüzbaşı Tommiks ile çilli Suzi’ nin imkânsız aşkını merakla takip eder ve Kızılderililere (!) de içten içe diş bilerdim.
Siyah beyaz televizyonlarla birlikte Hollywood sineması da evlerimize girmişti. Tek kanallı televizyon günlerinde her pazar sabahı Western klasikleri gösterilirdi. Kahramanım John Wayne vahşi yerlilere ve kötülere karşı amansız bir mücadele veriyordu ve ben kötüleri bir de Kızlıderilileri hiç sevmiyordum.
Sonraları çizgi romanlar dışında kitaplar da edinmeye başlamıştım. Amerikan Edebiyatını ilk kez “Amerikan Bord Neşriyat Dairesi” nin yayını olan, Sofi Huri’ nin çevirisi eski Türkçe kelimelerle bezeli bir Jack London romanı “Vahşetin Çağırışı” ile tanımıştım.
Vahşetin Çağırışı- Jack london
Amerikan Bord Neşriyat Dairesi’ nin hikâyesinden de kısaca söz etmem gerekirse, 1822 yılının ocak ayında Boston’dan yola çıkan Cyprus adlı bir yelkenlinin ambarına yüklenen matbaa makinesi ve harf kalıpları ile başlamış hikâye. Bu yelkenlinin ilk durağı Malta’ymış. Daniel Temple adlı Amerikalı, İtalya, Yunanistan ve Osmanlı İmparatorluğu için kitaplar hazırlamak ile görevlendirilmiş. Temple, Malta’da kurduğu basımevinde çeşitli dillerde kitaplar basarak görevini yerine getirmiş ve 1833’te basımevi İzmir’e taşınmış. Sonra 1853 yılında ver elini İstanbul. Basımevi, 1966 yılına kadar Amerikan Bord Heyeti Neşriyat Dairesi olarak faaliyet göstermiş. 1966’da basımevinin adı Redhouse Yayınevi olarak değiştirilmiş. Bugün bu yayınevi ne durumda bilmiyorum ama 1965 baskısı yaprakları sararmış ‘Vahşetin Çağırışı” hala kitaplığımda duruyor.
Kitabın yazarı Jack London’ ın 1919’da Chicago’da kurulan Amerikan Komünist Partisi’ nin kurucularından olduğunu da sonradan öğrendim. Parti 1932 başkanlık seçimlerinde 102 bin oy almış. İspanya İç Savaşı’ na giden birçok AKP’ linin varlığından da bahsediliyor. Bir ara 60.000 üyesi olan AKP (!) Amerikan hükümetinin sıkı takibatına uğramış ve 2. dünya savaşı sonrasında Komünist avının yoğunlaşmasıyla etkinlikleri iyice azalmış. “Amerika’ da komünist bir partinin taban bulması imkânsız, çünkü Amerikan yoksulları kendilerini ezilen yoksul halk olarak değil geçici olarak sıkıntıya düşmüş olan milyonerler olarak görürler…” diyordu John Steinbeck. AKP son başkanlık seçimlerinde ne yaptı bilemiyorum ama önceki dönemde Obama için oy istedikleri rivayet ediliyor. Gezi parkı olaylarında da bir destek mesajı yayımlamışlar.
Lise yıllarında dönemin gelişen toplumsal dinamizmine koşut edebiyata, şiire, müziğe, sinemaya olan ilgi alanım da farklılaşmaya başlamıştı. 1970’ lerin ortalarında Rus edebiyatı ve ardılı Sovyet toplumsal gerçekçi yazarlarıyla tanışmıştım.
Aynı yıllarda yeni dünya insanının hikayeleri Jack London’ dan sonra Mark Twain, Steinbeck gibi yazarlarla hayatıma girdi. Edebiyat tutkum geliştikçe Hemingway’ i, Faulkner’ ı, Arthur Miller’ ı, Norman Mailer’ ı, Sinclair Lewis’i, John Dos Pasos’ u vs. tanıdım. Amerikan rüyasının ve bir ulus-belleğin çöküşünü, ahlaki herhangi bir kaygıdan uzak ve hiçbir şeyden sakınmadan yazıyorlardı. Bu edebiyatta Amerika yerlilerini, yeni bir yurt arayan Protestanları ve Avrupa’nın diğer artıklarını, altına hücum edenleri, öncüleri, iç savaşı, özgürlük peşinde koşan kara adamları, emekçi sınıfları, silkelenip kendine gelen ve özgün bir havaya bürünen farklı bir Amerikan kültürünün izlerini de görmek mümkündü.
1980’ li yılların ortalarında Kerouac, Burroughs, Bukowski gibi Amerika’nın fırlama ve bigâne çocuklarını tanıdım. 1980’ lerin sonunda Düşün Dergisi’ nde şiirleri yayımlanan Walt Whitman’ ı, Langstone Hughes’ u, Sylvia Plath’ i, tanıdım.
Zaman içinde Yüzbaşı Tommiks’ in düşlerimdeki yerini London, Steinbeck, Kerouac, Bukowski, Plath, Woody Guthrie, Pete Seeger, Bob Dylan, Patti Smith, Jim Jarmush gibi ‘öteki Amerika’ nın’ idolleri aldılar.
Daltonlar çalışıyor!
Bugün de hayatlarımıza hükmeden Daltonlar’ ın varlığı nedeniyle sadece çizgi kahramanım ‘yalnız kovboy’ Red Kit’ ten vazgeçemiyorum!
Lakota’ ların (Siyular’ ın) şefi Oturan Boğa’ nın ruhu bugün de Kuzey Dakota düzlüklerinde yaşıyor.
Oturan Boğa’ nın torunları boru hattının atalarının topraklarındaki kutsal mezarlarını yok ederek, 209 nehir ve diğer su kaynaklarını keserek- kirleterek geçeceğini öğrenince eylemi başlattılar. Lakota Siyuları’ nın bu yüzyıldaki ilk eylemi bu değildi. 2007 yılının Aralık ayında da, ABD vatandaşlığından çekildiklerini ve kendi devletlerini kuracaklarını ilan etmişlerdi. Toprakları beş ayrı ABD eyaletinin sınırları içerisinde olan Lakotalar’ ın bu girişiminin sonuçları henüz kesinleşmemekle birlikte, bu girişim Amerikan yerli halkının büyük soykırımdan bu yana ilk bağımsızlık hareketi olarak tarihe geçti.
Eylem kampı alanıAmerikan ordusu ve Siu aktivistiProtestolarProtestolar
Bölgede yaşayan Standing Rock (Dikilen Kaya) Siyu Kabilesi ve onlarla birlikte binlerce çevre aktivisti, yerli halkın su kaynağına ve kültürel alanlarına zarar verecek olan 1200 kilometrelik boru hattına karşı aylardır mücadele ediyorlardı ve polisin zaman zaman sertleşen müdahalesine direnen eylemciler Kuzey Dakota’da Dakota Access Petrol Boru Hattı’nın Oahe Gölü’nün çevresinden geçmesine izin vermediler. Bu zorlu mücadelenin sonunda gelen tarihi kararı “Mni Wichoni (Su Hayattır)” tezahüratlarıyla kutladılar ve Obama’ ya sonsuza kadar minnettar kalacaklarını ifade ettiler.
Reuters’ da yer alan habere göre siyasi uzmanlar beyazların yeni lideri Trump’ un 20 Ocak’ ta görevi devralmasından sonra mevcut Amerikan hükümetinin bir süre için askıya aldığı bu kararı iptal edebileceği yorumunu yapıyorlar. Trump 4 milyar dolarlık dev proje inşaatını yürüten Energy Transfer Partners’ ın ve boru hattının ¼’ üne sahip olan Phillips 66 şirketlerinin önemli hissedarlarından birisiymiş. Bugün için Lakota Siyuları’ nın inşaat ve enerji şirketlerinin CEO’ larını alt ettiğini söylemek mümkün. Trump projeye desteğinin maddi çıkarlarıyla ilgisi olmadığını savunsa da projenin nereye evirileceğini kısa bir süre sonra görebileceğiz.
Oturan Boğa’ nın torunları bugün şairin şiirinde bahsettiği “…her gece, altında dans ettikleri, bir bez parçasına bayrak diye tutsak edilen yıldızlarını” geri almaya kararlılar. Ya bizler “Kız Kulesi’ nin Siyular’ ı” ne yapacağız?
Sunay Akın’ la bitireyim: “bir yaz akşamı boğaz’ ın ortasındaki/ kız kulesi’ nin beyaz duvarlarında/ kızılderililer’ in vahşi olarak gösterildiği/ bir kovboy filmi izlediğinizi düşleyin…işte o an omuzunuza konan martı/ kulağınıza şunları söyleyecektir: “kız kulesi’ ne de bakıyorsun, kızılderililere de…ama gerçeği göremiyorsun…gel benimle…”
Onlar yüzlerce yıl önce Asya kıtasını terk edip Alaska üzerinden Amerika kıtasına göç ederken atalarımız da güney batıya doğru göçüp bu topraklara gelmişler. Belki bizler de birer Siyu’ yuz ve bu kez bir martının peşine düşmenin zamanını bekliyoruz!
Roma Bostanı’nda bu haftasonunda da fidan dikimi devam ediyor. Roma Bostanı İnsanları bu durumu, “Malum, bostanda iş bitmez. #BizHalaFidanDikiyoruz. Ve geçen haftalarda diktiğimiz fidanların bakımını yapıp, boş alanlara yer örtücü tohum atacağız” diyerek özetlemişler.
Onlara kolay gelsin derken Pazar günü (11 Aralık) 14:00’de Roma Bostanı’ndaki fidan dikimi etkinliğine dair çağrılarını da paylaşıyoruz:
“Malum, bostanda iş bitmez.
#BizHalaFidanDikiyoruz. Ve geçen haftalarda diktiğimiz fidanların bakımını yapıp, boş alanlara yer örtücü tohum atacağız.
Bir de güzel bir sürpriz: Dünyanın dört bir köşesinden, İspanya’da bir araya gelen bir grup üniversite öğrencisi- aralarında müzisyenler, sihirbazlaz ve sanatçılar var- Roma Bostanını ziyarete geliyorlar. Hep birlikte ekip biçip eğleneceğiz. Çocuklarınızı da getirin. .
Koma Tarlabaşı da bizlerle olacak, bostanımızı şenlendirecek :)
Kolektif üyeleri 11 Aralık Pazar Günü 14:00’te Kadıköy Rıhtım’dan başlayıp Göztepe Parkında sonlanacak bu simgesel bisiklet turuna katılıması mümkün herkesi de davet ettiklerini belirtiyor.
Sözü bu noktada Don Kişot Bisiklet Kolektifi’nin ALİKEV bisiklet turu çağrısına bırakalım:
“Merhabalar,
Don Kişot Bisiklet Kolektifi olarak bugüne kadar aktivitelerimizi hep ücretsiz olarak düzenledik. Bu konu bizim için önemliydi, hala da öyle ama bir kerelik bu kuralımızı çiğniyoruz. Neden mi?
Nedenini açıklayacağız ancak öncesinde bu turda bir çok tanıdık yüz göreceğinizi belirtmek isteriz.
Gelelim nedenimize; Ülkemizin her tarafına cemaatlerin, tarikatların çoraklandığı; yoksul halk çocuklarının okuyabilmek için, başını sokabilecekleri bir oda için cemaatlere eyvallah ettikleri, başımızdaki godomanların ise kutularda paraları sıfırladıkları bu dönemde Antakya’nın bağrından, düşlerinde özgür bir dünya olan bir vakıf çıktı; Ali İsmail Korkmaz Vakfı. Faşizme kurban verdikleri evlatlarının yerine onlarca öğrenciye, nefes oluyorlar, el veriyorlar.
Don Kişot Bisiklet Kolektifi olarak istedik ki bizim de çorbada tuzumuz bulunsun. Hayatı sermaye çerçevesinin dışında bir şekilde tanımlamaya çalışan bizler, ilk defa bağış mantığıyla bir tur organize edeceğiz ve tek kuruşuna dokunmadan bu güzel derneğe bağışlayacağız.
Daha 19 yaşında, düşlerinde özgür dünya!
Yaşasın Dayanışma!
Bağışlarınızıı https://fonzip.com/alikev/bagis adresinden direk ALİKEV’e gönderebilirsiniz. Kredi kartı ve havale kabul ediliyor. Açıklama kısmına “dkbk” yazabilirseniz tur sonunda ne kadar toplandığımızı öğrenebilir ve duyurabiliriz. Bunun dışında tur günü elden de destek olabilirsiniz. Minimum bağış tutarını 20TL olarak belirledik. Bedeli gönlünüzce yükseltebilirsiniz.
Kiralık bisiklet için http://www.bostancibisiklet.com/ adresinden belli noktalarda kiralıyabilirsiniz. Önceden aramanızı ve ayırtmanızı tavsiye ederiz.”
Bilindiği gibi Türkiye’de bir süredir spor salonları da branşa göre inşa edilmeye başlandı. Bu sebeple, yepyeni “basketbol salonları- voleybol salonları” hizmete girerken, bir büyük eksiklik olarak hiçbir salonda engellilerin kaliteli bir biçimde, önleri kapanmadan, seyir zevkinden ödün vermeden maç seyredebilecekleri bir tribün mevcut değildi.
Çabalar karşılığını buldu ve Türkiye basketbol sahalarının ilk engelsiz tribünü Tofaş Spor Salonu’nda hayata geçti. Engelli bireylerin sosyal hayatın ve sporun içinde daha çok yer almalarını desteklemek amacıyla başlatılan bu hareket ve kurulan tribün, 4 Aralık Pazar günü Tofaş Spor Salonu’nda oynanan Tofaş -Fenerbahçe maçında hizmete açıldı.
4 Aralık Pazar günü Tofaş Spor Salonu farklı bir maça ev sahipliği yaptı. Türkiye’nin ilk engelsiz basketbol tribünü, ‘Haydi Maça Gel’ hareketi ile sporseverlerin hizmetine açıldı. Tofaş-Fenerbahçe arasında gerçekleşen maçla hizmete açılan tribüne engelli arkadaşlarımız büyük ilgi gösterdi.
Herkes gibi, Herkesle beraber
Maça gelen her engel grubundan arkadaşlarımız, maç öncesinde, iki takımın sporcuları eşliğinde sahaya çıktı. Ellerinde ‘Haydi Maça Gel’ pankartı ile sahaya çıkan sporseverler, Tofaş Spor Salonu’nu dolduran 6 bin 800 izleyicinin alkışları ertesinde maçı engelsiz tribünden “herkes gibi, herkesle beraber” izledi.
Bu tribünün hayata geçme sürecini ve tribün deneyimimi sizlerle paylaşmak isterim.
Uzun yıllardır Bursa’da basketbol maçlarına giden bir engelli olarak yeni yapılan bu güzel salonda maçı pota arkasından ve zeminden seyretmenin yanı sıra engellinin refakatçisinin, tribüne alınmasının olumsuzluklarını Tofaş kulübüne bildirdim. Kendileri bu talebime olumlu yaklaştıkları gibi, bu talebimi engellilere yönelik hizmetlerini içeren projelerinin içine dâhil ederek, bu tribün ile başlayan ve ülkenin diğer bütün salonlarına yayılmasını istediğimiz “engelsiz tribün” hareketini de başlatmış oldular. Maçlara giderek böyle bir ihtiyacı gözler önüne serdiğim için de kendi adıma mutlu olduğumu ifade ederken, duyarlılıklarından dolayı Tofaş’a teşekkür ederim.
Yakın bir geçmişe kadar engelliler olarak maçları zeminden ve refakatçimizden uzak seyretmek zorunda olduğumuz Tofaş Spor Salonunda artık bugün, refakatçimizle birlikte güzel bir açıdan ve belirli bir yükseklikten maç seyredebileceğimiz, Türkiye’de ilk olma özelliği taşıyan güzel bir “engelsiz tribün” var. Bu salona, sadece engelli kartımızı (otomobil ile gelmişsek engelli otopark kartımızı) göstererek refakatçimizle birlikte rahatça girebildiğimiz gibi, girişe yakın yerde park edebilme imkânımız da mevcut…
Alper Şirvan
Bu bir süreç ve Tofaş kulübünün kurumsal anlamda bu meseleyi sahiplenmesinin ardından, bu tribün ile başlayan engellilere yönelik hizmetinin gelişeceğinden emin olduğum gibi başta Bursa Cengiz Göllü Voleybol salonu olmak üzere Türkiye’nin mevcut bütün spor salonlarında benzer tribünlerin hayata geçmesini umut ediyorum.
Çünkü hayat, “herkes gibi, herkesle beraber” yaşandığında güzel ve anlamlı…
Haberimizle duyurmuş olduğumuz üzere Kuzey Ormanları Savunması’nın çağrısıyla bugün İstanbul Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü önünde bir araya gelen yaşam savunucuları Ekim ayında KHK ile yapılan plan değişikliğiyle Silivri – Çerkezköy ve Vize’de iki bölgenin “Enerji Üretim Alanı” ilan edilmesini protesto ettiler ve plan değişikliğine karşı itiraz dilekçeleri verdiler.
Yaşam savunucuları Çevre ve şehircilik Bak. İl md önünde
Kuzey Ormanları Savunması’ndan Rüya Kurtuluş, “Trakya bölgesi daha önce bu tip termik santral gibi projelerin yapılmadığı bölgelerdi” diyerek, Çerkezköy Silivri sınırında ve Vize’de termik santral yapılmasına olanak sağlayan plan değişikliğinin Ekim ayında, KHK ile düzenlendiğini ifade etti.
Kuzey Ormanları Savunması’na destek için itiraz dilekçesi veren CHP İstanbul Milletvekili Ali Şeker de, bölgede çok sayıda termik santral yapıldığını dile getirerek, “Bu termik santraller bölgenin tarım arazilerini, insanların yaşadığı alanları daha sağlıksız hale getiriyor. Köylülerin ürünlerinden daha az mahsul almalarına, köylerini terk etmelerine neden olacak bir konu” dedi. Şeker şunları söyledi: “Bir yandan İğneada’da bir yandan Vize’de, bir yandan Çerkezköy Silivri’de, Türkiye’nin dört bir yanında termik santrallerle çevre talan ediliyor. Zonguldak’a böyle bir eylem için gitmiştim. İnsanların nefes alacağı bir ortam kalmamış durumda. Benzerlerinin burada da yaşanmasını kabul etmek mümkün değil.”
Bugün yapılan basın açıklamasının tam metni ise burada:
“Trakya’nın doğasına ve yaşama darbe indirecek, kilometrelerce uzanan günebakanları kömür karasına boyayacak, çocuklarımızı kanser edecek planlara “itirazımız var!” demek için Çevre ve Şehircilik İstanbul İl Müdürlüğü önündeyiz. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 27 Ekim’de “Ergene Havzası 1/100000 ölçekli Revizyon Çevre Düzeni Plan Değişikliği” ile 1/25000’lik planları değiştirerek Silivri – Çerkezköy ve Vize’de iki bölgeyi “Enerji Üretim Alanı” ilan etti. Plan değişiklikleriyle bölgede linyitle çalışacak iki yeni termik santrale de yeşil ışık yakıldı. Çerkezköy’e kurulması planlanan 545 hektarlık Enerji Üretim Alanı’nın 485 hektarlık kısmı ise İstanbul’da yer alıyor.
Bizler, kurulmak istenen termik santrallerin yaşama nasıl kast ettiğini; ölüm bacalarından çıkan kül ve zehirli gazların doğayı ve hayvanı, bitkileri ve tarımı, insan sağlığını ve iklimi nasıl zehirlediğini biliyoruz. Buna karşın Trakya’da iki, memleketin dört bir yanında 70’in üzerinde termik santral yapmak isteyen yaşam düşmanlarına neden termik santral projelerine itiraz ettiğimizi kamuoyunun huzurunda bir kez daha hatırlatıyoruz:
1)Planlarda Enerji Üretim Alanı olarak belirlenen bölge, “Tarım Arazisi” ve “Orman Alanı” olarak geçmekte. İstanbul bölümü ise “Ağaçlandırılarak Ormanla Ekolojik Olarak Bütünleştirilecek Alan” durumunda. Ayrıca bölge “Aşırı Yeraltı Suyu Çekim Alanı” ve “Yeraltı Suları Besleme Alanı” kapsamında. Buna göre termik santraller Trakya’nın, Ergene Havzası’nın hali hazırda can çekişen ekosistemine büyük bir darbe vuracak. Şayet, ölüm bacaları dikilirse, termik santraller ihtiyacı yeraltı su kaynaklarından karşılayacak. Yeraltı su kaynaklarının kirleneceğini açık bir kanıtı olan bu durum, tüm havzayı zehirleyecek.
2)Istrancalar üzerinden gelen ve yılın dokuz ayı esen kuzey rüzgarları, termik santrallerle birlikte Trakya, Marmara ve İstanbul’u zehre boğacak, tarım alanlarındaki ayçiçeği, buğday tarlalarını tahrip edecek. Partikul madde 10 ve dış ortam hava kirliliği kalp, damar, sinir ve solunum sistemleri üzerinde ciddi rahatsızlıklara yol açarken, ölüm bacaları sağlığımızı, çocuklarımızı zehirleyecek.
3)HEAL’in “Kömürlü Termik Santrallerin Ödenmeyen Sağlık Faturası” raporuna göre Türkiye’de her yıl termik santrallerin yarattığı hava kirliliğine bağlı olarak 2.876 kişi yaşamını kaybederken, Greenpeace’in “Sessiz Katil” raporuna göre termik santrallerin yarattığı hava kirliliği insan ömrünü 10 yıl azaltıyor. Trakyalılar sağlık sorunlarıyla boğuşacak, erken ölümler yaşanacak.
4)Tüm bunlara ek olarak planlarda termik santrallerin bölgeden çıkarılacak linyit ile işletileceği belirtilmekte. Linyitin kül içeriği ve ortaya çıkan diğer kirletici salımları taş kömürüne göre daha yüksek durumdadır. Linyitle çalışması planlanan termik santraller bölgede yaşayanlarda ve termik santrallerde çalışan işçilerde ciddi sağlık problemlerine yol açacak.
5)Bölgedeki 600 milyon ton kömür rezervinin yakılmasıyla 12 milyon ton karbondioksit atmosfere karışacak. İklim değişikliğine karşı mücadelede karnesi kırık notlarla dolu olan Türkiye, yapılması planlanan yeni termik santral projeleriyle birlikte sera gazı salınımını ciddi şekilde arttıracak.
Bütün bu nedenlerden dolayı, bugün plan değişikliğinin İstanbul ayağına karşı gerçekleştireceğimiz itirazla Trakya’ya dikilmek istenen ölüm bacalarına karşı mücadelede ilk adımımızı atıyoruz. Yırca’nın “zeytinime dokunma” isyanından, 15 Mayıs’ta Aliağa’dan yükselen “kömürden kurtul geleceğini kurtar” haykırışından, Bursa’nın direniş azminden, Bartın’ın inadından öğrendiklerimizle ormanın, yaşamın, geleceğin sesi, nefesi olmak için tüm yaşam savunucularını termik santrallere karşı direnişe davet ediyoruz.
Gün, mega katil projelerle, madenlerle, RES’lerle talan ettikleri Kuzey Ormanları’nın güney hattına yıkım, İstanbul ve Trakya’nın havasına, suyuna, toprağına zehir getirecek ölüm bacalarına karşı yaşamı savunma, “çevrecinin daniskalarına” karşı bir arada harekete geçme günüdür!”
Peki ne olacak yani bu “Zumbara Açık Pazar”ında diyenleriniz olacağını tahmin ederek aynı soruyu Zumbara Ekibi’nden Meltem Şendağ‘a yönelttik, o da Yeşil Gazete okurları için hem yarınki Pazar’ı hem de Zumbara’yı aktardı.
Şişli Feriköy %100 Ekolojik Pazar’ında Zumbara Açık Pazarı
Zumbara, zaman kumbarası anlamına geliyor, para yerine zamanın kullanıldığı, yetenek ve tecrübelerin paylaşıldığı alternatif bir ekonomik sistem.
Paranın yarattığı değer kavramını bolca sorgulamakla birlikte, zumbarada bizler, topluluğun gücüne ve değerine inanıyoruz. “Zaman” kavramı ait olduğu yerde, hayatın merkezinde olmalı diyoruz. Zamandan tasarruf ettikçe zamanın azalacağını düşünüyoruz. Birbirimiz için zaman harcadığımızda, kendimizde bulunan bilgi, beceri, yetenek ve tecrübeleri başkaları ile paylaştığımızda hayatımızı kolaylaştırıp, güzelleştirebileceğimize, sağlıklı ve güvenli topluluklar oluşturabileceğimize inanıyoruz. Aslında ihtiyacımız olana belki de zaten sahibiz diyoruz.
Bu anlayışı pratik ettiğimiz bir web sayfamız var: www.zumbara.com. Bununla beraber, çeşitli paylaşım alanları yaratarak birbirimizle tanışıp, evet bu mümkün, diyebilmek istiyoruz. Bunun için çeşitli etkinlikler düzenliyoruz. Burada size bahsedeceğim de bunlardan bir tanesi:
Bu cumartesi (10 Aralık) Buğday Derneği’nin düzenlediği Şişli Feriköy %100 Ekolojik Pazarı sizlerin katılımına açıyoruz. 11.30-16.00 arasında pazarda kendi yapmayı sevdiğiniz şeyleri, bilgi ve becerilerinizi sunabileceğiniz bir alan olacak. Müziğinizi, neşenizi, coşkunuzu, yapmayı sevdiğiniz şeyleri alıp gelebilirsiniz yani. Burada kendi pazar yerlerimizi yaratarak pazara gelen kişilerle paylaşımlarda bulunacağız. Belirli bir program yok, dilediğiniz zaman aralığında diğer kişilerin bilgi/beceri/yetenek ve tecrübelerinden faydalanabilir veya siz de kendi alanınızı açabilirsiniz. İçerik tamamen katılımcalara bağlı olacak. Önceden iletişime geçmek isterseniz bize yazın: [email protected] .
Bir de, pazar yerleri aslında çok özel yerler. Şehrin bir nevi meydanları. Peki buraya gelip gidenler olarak, birbirimizle ne kadar bağ kuruyoruz? Her birimizin pazar yerinde sunacağı bilgi/beceri/yeteneklerimiz için alan yaratsak, pazar yerini hem paylaştığımız, hem sosyalleştiğimiz, birbirimize dokunabildiğimiz ve sağlıklı topluluklar kurabildiğimiz bir merkez olarak da tasarlayabilir miyiz?.. diye düşününce, böyle bir şey çıktı ortaya.
Bekliyoruz, görüşmek üzere!
Not: Etkinlik yeri İstanbul. Ancak belki diğer yerlerden okuyanlar da kendi yaşadıkları şehirde benzer bir etkinlik düzenlemek isterler. Böyle bir şey yapmak isterseniz tüm tecrübelerimizi paylaşmaya açığız, bize yazın! [email protected]
“ABD ordusunun sivil işler bölümü yardımcı sekreteri Jo-Ellen Darcy verdiği demeçte boru hattı için alternatif yollar araştırıldığını açıkladı.” Kuzey Dakota’da inşa edilmesi planlanan petrol boru hattına karşı yerli kabileler ve çevreciler tarafından, Mayıs ayından bu yana sürdürülen direnişin sonucunda Obama Yönetimi boru hatta güzergâhının değiştirilmesine karar verdi. Kararı kamuoyuna bildiren yetkili ise bir yanda ordu, yani güvenliğin askeri ayağının uygulayıcısı, diğer yanda sivil işler, yani askeri güvenlik uygulayıcısının halkla temas noktasını temsil etmektedir. Bu temsil hali, gelinen noktada bazı soruları da gündeme taşımaktadır.
Açık ki Obama Yönetimi için Kuzey Dakota’da yaşananlar enerji güvenliği başta olmak üzere, güvenliğin farklı boyutları açısından birer kaygı unsuru olarak değerlendirilebilirdi. Bölgede tam teçhizatlı bir biçimde fotoğraf veren askerler bu değerlendirmeyi kanıtlar nitelikteydi. Buna rağmen sergilenen direniş boru hattının tamamen iptaline olmasa bile güzergâh değişikliğine neden olmuş gibi…
Bugün, Cerattepe’den Kuzey Dakota’ya, Türkiye’nin ve dünyanın çeşitli coğrafyalarında ortaya çıkan tekil birçok örnek, devlet temelli geleneksel güvenlik anlayışının, yeni hak ve özgürlükler çerçevesinde esne(til)mesi gereğini ortaya koymaktadır. Peki, söz konusu gereklilik, güvenliğin yeniden kavramsallaştırılması noktasında ne anlama gelebilir? Antroposen Çağ’da, güvenlik politikalarının, sadece insanı değil, doğadaki tüm ötekileri dikkat alacak şekilde güvenli hale getirilmesi nasıl mümkün olabilir? Okumakta olduğunuz yazı, bu soruları tartışmaya açma niyetindedir.
“İnsan ne zaman güvende hisseder?” sorusu yüzyıllardır insanlığın gündemini işgal etmektedir. Fakat bu gündem oluşturma halinde sorgulamaksızın doğru kabul edilen bazı varsayımlar söz konusu. Hissetmekten bahsetmekteyiz –yani, güvenliğin psikolojik boyutunun olduğunu peşinen kabul etmekteyiz. İkincisi, güvenliği zamanla ilişkilendirmekteyiz. Ama belki de en önemlisi, merkeze insanı yerleştirmekteyiz. Tabii bu varsayımları dikkate almaksızın güvenlik politikalarına odaklandığımızda bazı sorular dile getirilmemektedir. Örneğin, “hangi insanlar” diye sorulabilir. Kuzey Dakota’nın yerlileri mi yoksa petrol şirketlerinin temsilcileri mi dikkate alınacak? Daha da önemlisi insan neden merkezde olsun ki?
Sözü dolandırmaya gerek yok; devlet merkezli geleneksel güvenlik anlayışını esnetip insani güvenlik temasıyla dahi yola çıksa, doğanın insan bileşenlerinin yanı sıra insan olmayan bileşenlerini de dikkate almayan, yani biz’in öteki’sinin de rızasını almayan bir güvenlik anlayışının sürdürülebilir olamayacağı açıktır. Bugün, ekonomiden ekolojiye, krizin farklı görünümleri bu sürdürülemez anlayışın örnekleri olarak da pekâlâ okunabilir. Gündeme gelen sorunlar ve gelemeyen birçokları, olağanüstü halin sürdürülmesi çabasını üreten anlayışın sonuçları olarak görülmelidir.
Söz konusu anlayışın kökleri, güvenlik politikalarının ve dolayısıyla çalışmalarının ortaya çıkışından çok öncesine, felsefe ve siyaset bilimi alanındaki gelişmelere dek uzanmaktadır. Antik Yunan’dan modern olanın habercileri İbn-i Haldun ve Machiavelli’nin iktidar tasvirlerine, Hobbes ile Locke arasındaki fikirsel anlaşmazlıkların toplumsal karşılığından Aydınlanma’ya ve Endüstri Devrimi sonrası gerçekliğe, iyi yönetimden devletin bekasına ana akım tartışmalar, yönetimin devamını amaçlamıştır.
Bu çerçevede, 17. yüzyılla birlikte Latince securitas kavramı bireysel olmaktan çıkıp kolektif bir durumu anlatmak üzere kullanılır hale gelirken insan ne zaman güvende hisseder sorusu böylece yeniden şekillendirilmiştir: “Devlet ne zaman güvende hisseder?” Tabii birtakım varsayımlar yine sorgulanmamak kaydıyla… 20. yüzyıl güvenlik anlayışı, devletin mutlak güvenliğini merkeze alırken en azından bir noktayı gözden kaçırmış ya da görmezden gelmiştir: Mutlak güvenlik mümkün değildir ve sürdürülebilir bir güvenlik durumu yaratılması, bir anlayış değişikliğine bağlıdır. Günümüzde, “üretim, tüketim ve gelişme” denkleminin, doğanın insan ve insan olmayan bileşenleri için ciddi sorunlar yarattığı açıktır. Söz konusu sorunlar çift katmanlı bir gürünüm sergilemektedir. Bu denklemde, öncelikle, bazı insanların güvenliği diğer bazılarından daha fazla önemsenmektedir. Dahası, insan türü diğer türlerden üstün tutulmaktadır. Bu açıdan, sürdürülebilir güvenlik, sürdürülebilir kalkınmadan farklı ve çok daha kapsamlı bir bakışı sorumlu aktörden talep eder. Bu talebin yerine getirilmesi ise öncelikle, insanı – eril dogmatik iktidarı – politika yapışımızın merkezinden çekmeyi gerektirir.
İnsanın, kendini evrenin merkezinde gördüğü ve erkeğin, kendini hiyerarşinin tepesine yerleştirdiği düşünme tarzının tarihi oldukça uzun ve çetrefilli. Neyse ki bu tarihin alternatif bir okuması, yeni sınıflandırmalara imkân verdi ve bu çerçevede içinde bulunduğumuz çağ, Antroposen (Anthropocene) olarak adlandırıldı. İnsanın doğada etki yaratma kapasitesinin artmış olduğu son 200 küsur yıllık dönem… Endüstri Devrimi öncesi dönemde farklı bir insanla karşılaşacağımızdan emin olamasak da söz konusu dönemde etkinin arttığı ve bugün gelinen noktada ise zirve yaptığı söylenebilir.
İnsanın, düşünen bir canlı olarak güvenliğini gerçekten düşündüğü varsayılır. Peki, insan güvenliğini gerçekten düşünmekte midir? Öyleyse bunu hangi şartlar altında yapmaktadır? Bu soruların cevabı, politikanın tanımında gizli olabilir. Siyaset Bilimine Giriş ders kitaplarında politika, birçok farklı şekilde tanımlansa da hâkim tanım değerlerin dağıtımındaki otoritenin belirlenmesine oturmaktadır. Ancak bu mücadelede, çatışmadan uzlaşıya nasıl geçildiğine bakılmamaktadır. Bu geçiş, yani denge halinin sürdürülebilirliği önemlidir. Bu çerçevede, odak noktasının devlete dönmesi kaçınılmaz olmaktadır. Çünkü devlet değerlerin dağıtımında otoritenin temsiline karşılık gelmektedir. Devlet, ayrıca iktidarların müdahalelerine hem maruz kalmakta hem de bunlara aracılık etmektedir. Bu aracılık, güvenlik politikası alanında kendini ziyadesiyle göstermektedir. Vestfalyen düzenin ortaya çıkışı güvenliğin kolektif yorumunu meşrulaştırmış, 20. yüzyıl çift kutuplu düzeni ise ABD’den dünyaya yayılan bir biçimde, ulusal çıkarın ulusal güvenlik olarak yeniden kavramsallaştırılmasına yol açmıştır. Burada, mesele politikanın pratiğinden çok, zihinsel arka planındaki fikirlerdir. Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler analizlerinde –özelinde güvenlik analizlerinde – rasyonel olduğu iddia edilen çıkarımlara yol açan fikirler…
Rasyonel olduğu iddia edilen analizlerin dayandığı yasal-ussal meşruiyet çerçevesinde doğa, insanın sömürebileceği ötekisi olarak algılanmaktadır, yani insan, merkezdedir ve çevresine hükmetmektedir. Söz konusu algı, biz’in, öteki karşısında korunması esasına oturan bir güvenlik anlayışıyla iç içe olup öteki’yi düşman–iyi ihtimalle müşteri–olarak gören bir algıdır. İnsani güvenlik, çevresel güvenlik ya da ekolojik güvenlik gibi kavramlar da eril iktidar ağzıyla kurgulandığı müddetçe krizi yeniden üretmektedir. Bu kurguda amaç, insanları bir merkez etrafında toplamak ve çevreye karşı üstünlüğü sağlamaktır. Dünya sisteminin geldiği noktada, bunun anlamı, güvenliğin askeri ve ekonomik önceliklere göre tasarlanması ve uygulanan politikalara olan inancın popülist araçlarla pekiştirilmesidir.
Cerattepe’de, Kuzey Dakota’da ya da dünyanın bir başka noktasında ekolojik mücadelelerin politik iktidarın icraatlarına karşı kazandığı her bir zafer, öncelikle, yukarıdaki anlayışta bir değişikliğe yol açma ihtimali açısından değerlidir. Dolayısıyla, söz konusu mücadeleler, her şeyden önce bir bilinç dönüşümü olarak sahiplenilmelidir. Çünkü bu dönüşüm politik gerçekliğin imkânlarını zorlayabilmek, alternatifleri düşünebilmek için gerek şarttır.
Charles Eisenstein‘ın kendi blogunda yayınladığı yazısını Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Naime Sürenkök ve Emre Ertegün çevirdi
***
Standing Rock‘taki Amerikan Yerlisi arkadaşlarımın bana söylediğine göre bilge yaşlılar, Su Koruyucuları*’nı yaptıkları her eylemde duayla hareket etmelerini ve savaş yolundan uzak durmalarını öğütlüyormuş.
“Kutsalı savun”
Bu öğüt sadece ruhani değil, aynı zamanda politik olarak da çok akıllıca. Bunun, Standing Rock direnişine katılanlara ya da Su Koruyucuları’na uzaktan destek veren insanlara bir stratejik pusula olması ve gezegenimizin sağaltılması için gerekli olan mucizelere yönelik nasıl bir tarif içerdiğini anlatayım.
Öncelikle mucizeden ne kast ediyoruz? Mucize bir nevi bir armağandır, bizim bir şeyleri oldurma kapasitemizin ötesinde olandır. Anladığımız haliyle, neden sonuç ilişkisinin normal kurallarının ötesinde olandır. Pratik ve “gerçekçi” olanı belirleyen politik ve ekonomik güçlerin kurallarının da ötesinde olandır.
“Biz korumak için buradayız” ve “Su Hayattır” (Hem ingilizce hem de Sioux dilinde)
Dakota Boru Hattı’nın durdurulması, buradaki bir dizi güçlü söz sahibinin yapma inadına rağmen gerçekleşirse bir mucize olur. Enerji Transfer Ortakları (ETP)** halihazırda bu boru hattı için yüzlerce milyon dolar harcamakla kalmadı, küresel bankalar 10 milyar doların üzerinde kredi için ETP ve diğer ilgili kuruluşlara söz verdi. Bu bankalar, kendi hallerinde finansal stres altındayken, böyle kârlı yatırımlar her zaman karşılarına çıkmıyor, bu nedenle hallerinden memnunlar. Son olarak, Birleşik Devletler hükümetinin, bu konuya yerli petrol üretimini artırarak Rusya ve Ortadoğu’nun ekonomik gücünü azaltmak için jeopolitik açıdan da özel bir ilgisi var. Böyle güçlerle yüzleşirken, boru hattını durdurmayı umut etmek çok da gerçekçi durmuyor.
Ne zamandan beri bir Yerli Amerikan halkı, büyük çaptaki madencilik, enerji ve tarımla ilgili büyük ölçekli yatırımları engelleyebilmiş ki? Genellikle olan, arazilerin ardı ardına ele geçirilmesidir ve en güzel ihtimalle beyhude, en kötü ihtimalle intiharla sonuçlanan direnişler olur. Ancak Standing Rock’ta farklı bir şey gerçekleştirmek mümkün olabilir; Dakota Siouxlar boru hattını inşa etmek isteyen güçlerden daha çok silah ve para edindiği için değil, biz toplu olarak kalplerimizde değişiklik yapmaya hazır olduğumuz için.
“Su hayattır”
Bu sadece boru hattının yapımından doğrudan etkilenecek kişileri değil, bütün gezegenin büyük çapta benzer mucizelere ihtiyacı olmasından dolayı hepimizi etkileyecek. Güçlü çıkar grupları, tüm dünya üzerinde ekosistemleri ve tabiatı mahvediyor, tüm ağaçları kesiyor, bütün madenleri çıkartıyor ve doğayı kirletiyor. Her durumda, bu yok ediciler; askeri, siyasi ve finansal olarak direnenlerden daha güçlüler. Gezegenimiz ve medeniyetimiz şifalanacaksa eğer, bu, güç yarışı ile olamaz. Karşınızdakinin üstesinden güç kullanarak gelme şansınız olduğu zaman, savaşmak mantıklı bir seçenek olarak görünebilir. Bu durumun yokluğunda, zafer başka türlü gelmek zorunda: silahları, parayı ve diğer zorlayıcı güçleri alâkasız kılacak bir güç… Buna sevgi demeye ne dersiniz?
Devam etmeden önce, Su Koruyucuları’nın yaşadığı adaletsizlik ve acının farkında olduğumu paylaşayım. Birçok arkadaşım bunlara ilk elden tanık oldu. Anlattıklarım, eğer gerçek dünyada şiddetsizlik felsefesi gözönünde bulundurulacaksa dikkate alınmalı. Ayrıca, bu konuda şömine önünden filozofluk yapmıyorum. Ben bu satırları yazarken, kendi oğlum da Standing Rock’ta.
Evet, nerede kalmıştık, sevgi. Yüzleşmekten kaçmaktan ya da polisi ve enerji şirketini sevmeye başlayıp boru hattının bu şekilde durdurulmasını ümit etmekten bahsetmiyorum. Standing Rock, bize, içinde mucize ipuçları barındıran “aktif sevgi”nin (love in action) mümkün olduğunu gösteren bir sürü örnek sundu.
Bir grup Su Koruyucusu’nun, şerifle, Su Topları (bizdeki TOMA) hakkında konuşmaya gittikleri bir olaydan bahsedeyim. Polisler onları tutuklamaya başlamış ve içlerinden bir kadın tutuklanırken, yerli bir dua melodisi söylemeye başlamış ve tüm grup ona katılmış. Polis bu durumdan rahatsız görünmeye başlamış, hatta içlerinden biri ağlamaya başlamış. Yerli soyundan görünen başka bir tanesi başlığını çıkarmaya başlamış, ancak çevresinde başka hiçbir polisin bunu yapmadığını görünce bir kez daha düşünmüş.
Standing Rock’ta buna benzer birçok şarkı, dua, tören ve şiddetsiz direniş örneği yaşandı. Bunların çoğu daha yaşlı ve bilge olanların yönlendirilmesiyle yapıldı ve yukarıdaki olay da gösteriyor ki polis üzerinde bu tür eylemlerin etkisi var. Su Koruyucuları’nın şiddetle bastırılmasının haklı gösterilmesi hikâyesini bozdular; aynı şekilde şiddet gösteren uç gruplar, suç unsurları, kamuyu koruma hikâyelerini ve daha fazlasını… Bu hemen meyve verdi: eğer şiddetsiz bir direniş olmasaydı, hükümet çoktan Su Koruyucularını, şiddete karşı şiddeti gerekçe göstererek uzaklaştırmıştı.
Eğer Su Koruyucuları savaş yolunu seçerse ve polise düşmanları gibi davranırsa, devlet şiddetini haklı gösterenlerin ağzına bir parmak bal çalacaklar. Standing Rock’ta bir süre bulunan ve bundan sonra bana düşüncelerini yazan Harlan Wallner adındaki bir savaş gazisine kulak verelim: “Polise donut*** yiyen domuzlar olduklarını, korkak olduklarını haykıran, kendilerinden utanmaları gerektiğini, onursuz olduklarını söyleyen insanlar gördüm. Bir adamın bu polislerin ve tüm soylarının lanetlendiğini söylediğini duydum. Botta olan bir polise taş atan bir adam gördüm ve daha sonra onların plastik mermilerinden birini bacağına yedi. İki olayda da öfke kontrolü ele aldığında :”Nezaketimizi korumamız hâlâ önemli! Nezaketimizi korumamız hâlâ önemli” diye bağırdığımda ikincisinde neredeyse saldırıya uğruyordum. “S.ktir git! S.ktir, onun zamanı çoktan geçti adamım!” diye gürledi adamlardan biri. Ben de susmak durumunda kaldım.”
Şimdi kendinizi polislerin yerine koyun. Hiçbir şey, ortak bir tehdit kadar insanları iyi bir araya getirmez. “Donut yiyen domuzlar” gibi hakaretler, polislerin protestocuları anlamasının önünü tıkar. Onlar da işin kolayına kaçıp, eylem yapanları saldırgan uç insanlar olarak görüp polis müdahalesini haklı gösterirler. Başka bir deyişle, polise bu şekilde bir sözlü saldırı, eylem yapanları kötülüğün içine iter. Kendilerini, zaferin sadece güç uygulayarak geleceği bir konuma koyarlar.
Bu şekilde bir zafer pek de mümkün değil. Daha da kötüsü, başarılı olunsa bile, daha sonraki bir mağlubiyet için zemin hazırlar. Yerli halklara yapılan saygısızlıkları ve doğanın mahvedilmesini hızlandıran durumlar nelerdir? Yerli halklar için, onların bastırılması, insanlıktan çıkarılmaları ve bir nevi canavarlaştırılmalarıyla olmuştur. Bu, soykırımın en büyük çerçevesi, önkoşuludur. Polisi veya ETP çalışanlarını canavarlaştırmak, insanlıktan çıkmış birileri olduğu fikrine katkıda bulunur. Bu da bazı insanların diğer insanlardan daha az insan olduğunu, daha aşağılık, tiksindirici… daha acınası halde olduğunu düşünmeye yol açar. Bu, ırkçılığın özüdür ve savaşa yol açar.
Savaşta, ırkçılıkta ve soykırımda ortaya çıkan, Diğeri’nin insan sayılmaması durumu, kutsal olana yapılan saygısızlıkla eşdeğerdir. Doğanın kutsal, yaşayan bir zekâdan, hissiz bir şeyler toplamına indirgenmesi aynı anlayışın ürünüdür: ele geçirilecek kaynaklar ya da mağlup edilmesi gereken bir düşman toplamına. İnsanların düşmanlara ya da açgözlü yönetici veya donut-yiyen polis domuzlar gibi insan-altı karikatürlere indirgenmesi, bir nehri petrol sızıntıları ile tehdit etmekle aynı anlayışın ürünüdür. Morfik titreşim prensibine göre, savaş anlayışına girerek savaş alanını güçlendiriyoruz, ki bu doğanın indirgenmesini ve ona hakim olma fikrinin güçlenmesini de içeriyor. Bu yüzden savaşlardaki zaferler sadece daha fazla savaşa yol açar. Savaş kazanılmıştır, ancak savaşılan ideallerden çok uzak kalınmıştır. 5.000 yıldır olduğu gibi.
Başka bir deyişle, eğer karşımızdakini insan olmaktan çıkaran taktiklerle savaş kazanmak istiyorsak, problemin köküne daha da katkı yapıyoruz demektir. Nehri büyükannemiz gibi seviyor olsaydık, hiçbir boru hattı döşenmezdi.
Daha yaşlı bilgeler bize duayla yaklaşmamızı (prayerfully) rica ettiğinde, ne demek istiyorlar? Duayla yaklaşmak, kutsalın farkındalığı içinde olmak demektir. Kutsal olanı çok çabuk unuturuz, insanlarla ya da insan dışı ağaç, toprak ya da nehirlerle olan ilişkimizde. Eğer dua kutsal bir konuşmaysa, duayla hareket etmek, sadece sözde değil, hareketlerimizde de saygılı olmayı sağlar. Bizi savaşa sürükleyen insanlıktan çıkarış, saygılı olmanın tersidir.
Savaştan uzak durmak kolay değil. Her yeni şiddet ve zulüm daha çok nefrete yol açıyor. Tanrı bizim savaş yoluna çok fazla davet aldığımızın farkında. Saldırgan köpekler, biber gazları, TOMAlar, plastik mermiyle vurulan kadın, polisin atış mühimmatı taşımaya başlayacağı haberleri, eyalet yönetiminin Standing Rock’a malzeme getirenlere verdiği cezalar, ETP’nin halihazırda petrol çıkarmasının yasadışı olması, yerlilerin arazilerine yapılan tarihî hırsızlıklar ve her anlaşmanın bozuluyor olması… kötüye karşı iyi görüşünü benimsemek için çok fazla sebep var. Standing Rock’ta kişisel olarak şiddete maruz kalmış veya birinci elden buna tanık olmuş o kadar çok insan görüyorum ki. Uzaktan onlara şiddetsizliği ya da bağışlamayı öğütlemek, çok neredeyse küstahça görünüyordur, yerli yaşlı bilgelerin sözlerini tekrarlıyor olsam bile.
Kutsal toprağın neresi?
Savaş yoluna bu şekilde çağrı yapan her şey, aynı zamanda savaşmadan zafere giden yola doğru bir adım attırıyor ve ve savaş çığırtkanlarını susturuyor. Bu Gandhi’nin “ruh kuvvetleri” dediği güçleri kullanmak için fırsat. Şiddeti şiddetsizlikle karşılamak, diğerini de şiddetsizliğe davet eder. Savaş yoluna giden daveti reddetmek, düşmana düşmanlıktan vazgeçmesi için bir karşı hamledir. Bu nedenle şunu hatırlamak çok önemli: şiddetsizlik, karşı tarafı kötü gösterme amaçlı değildir. Bu da bir çeşit saldırı, şiddet ve savaş taktiği olurdu. Hayır, burada amaç herkesi cesaret yoluna davet etmektir. Tabii ki bu daveti reddedebilirler, ama onların tarafından gelen her şiddet artışı yapılan daveti daha da güçlendirecektir.
Siz savaş yoluna giden çağrıyı her reddettiğinizde daha da güçlenirsiniz. Her türlü terör tehdidine karşı barış dolu durmayı başaranlar gerçek mucize-yapıcıları haline gelirler. Sakena isminde bir Afgan kadını hatırlattı bunu bana. Kâbil’de barış ve eğitimle ilgili, genç kızların eğitimini de içeren çalışmalar yapıyor. Onun yaptığı, genç kızları eğitmenin idamla cezalandırılması gerektiğine inanan köktendincilerin olduğu bir yerde, oldukça tehlikeli bir iş -hatta Sakena halihazırda ölüm tehdidleri alıyor- ki oralarda bu tip tehditleri ciddiye almak gerekir.
Dr. Sakena Yacoobi
Bir gün Sakena, şoförü, iki personel ve silahsız korumasıyla arabadayken, aniden durmuşlar. Geçiçi bir yol kapatma olduğunu görmüşler ve yaklaşık 20 köktendinci ellerindeki tüfekleri arabaya yöneltmiş ve “Sakena’ya arabadan çıkmasını söyleyin” diye bağırmışlar.
Dr. Sakena Yacoobi
Cesurca bir çıkışla şoför: “Yanlış araba. Burada öyle birisi yok.”
“Ah tabii ki var” diye cevaplamışlar. “Orada olduğunu biliyoruz. Onu izliyorduk.”
Sakena arabadan çıkmış ve adamların karşısına dikilmiş. “Sakena benim”, demiş ve eklemiş. “Ne istiyorsunuz?”
Sonraki yarım saat boyunca, arabadakiler Sakena’nın adamlarla konuşmasını izlemişler. Sonunda Sakena arabaya dönmüş ve demiş ki: “Tamamdır, gidebiliriz.” Herkes şaşırmış ve personeli ne olup bittiğini sormuş. Sakena onlara adamların da o genç kızlar gibi eğitim almak istediklerini ve haftaya bir camiinin dışında buluşacaklarını söylemiş.
Savaş yolundan uzak durmanın potansiyel gücü budur işte. Silahlar üzerine doğrultulduğunda bile, Sakena genç adamları ilahi insan olarak görmekten vazgeçmedi. Onları deliye dönmüş teröristler ya da insanlıktan çıkmış “köktendinciler” olarak görmeyi reddetti. Onları umut vaadeden ve tabii ki eğitim almak isteyen genç adamlar olarak gördü. Korkusuzluğu ve iyi niyeti, genç adamlar için karşı konulmaz bir davet haline geldi.
Başka insanları nasıl gördüğümüz ve onlara nasıl davrandığımız, gördüğümüz gibi olmaları için bir davettir. Birisini acınası durumda görmek, barış çağrılarını bile gülünç gösterebilir. Güven duymamak güven duymaya değer olmamayı doğurur. Diğer taraftan, alışılagelmiş roller ve kategorilerden ötesini görmeyi başardığımız zaman, diğerlerinin daha önce keşfedilmemiş potansiyellerini davet edebilmeye başlarız. Bu, diğer insanların öznel gerçekliklerini görmezden gelerek olmaz, tam tersine, karşısındakinin durumunu anlayarak gerçekleşir. Şefkati tanımlayan şu soruyla başlar: Senin gibi olmak nasıl bir şeydir?
Bu soru kavgaya hazır birine, savaş çığırtkanı bir kimseye bir nevi afarozdur, çünkü onların insanlıktan çıkarmak istediklerini tekrar insan olarak görmeye başlamaktır. Konuyu açın, size yumuşak, saf, aptal ya da ihanet eden diyeceklerdir.
Standing Rock’da polis olmak nasıl bir şeydir? Ya da ETP yöneticisi olmak... Kendinizi, onların bizim kardeşlerimiz olduğu ve var olan durumları içinde en iyisini yapmaya çalıştıkları algısına getirebiliyor musunuz? ETP yöneticisi kimliğinde kendimi hayal ediyorum mesela. Stres seviyesi çok yüksek. Yönetim kurulu çılgına dönmüş. Bankalar finansmanı geri çekmekle tehdit ediyor. Onmilyonlarca dolar yatırım yaptık. Belki de borç ödeme günlerimiz geldi. İş zaten yeterince zordu, şimdi bir de boru hattının raylardaki tankerlerden daha güvenli olduğunu idrak edemeyen protestocular çıktı. Onlar da petrol kullanıyor, iki yüzlüler! Ve bizi kötü adama çeviriyorlar! Ne kadar nefret dolu olduklarına bir bak! Evet, çok açık kimin asıl iyi adam olduğu.
Bu bakış açısını desteklemiyorum. Yalnızca anlamaya çalışıyorum. Bu anlayış, kavgaya hazır bir insanın egosuna rahatsız edici gelebilir, çünkü ETP çalışanlarının projeyi durdurmasının onlar için bayağı zor olacağını ve bunu yapmanın kişisel olarak çok fedakarlık gerektirdiğini idrak edebilir. Benzer şekilde, bir polisin emirlere karşı gelmesi, propagandaya inanmaması ya da sıradan çıkması da cesaret ister. Bir şekilde, hepimiz aynı gemideyiz; hepimiz korku yerine sevgiyi seçmeye, güvenli görünmese de kalbimizi dinlemeye davet eden durumlarla yüzleşiyoruz. Bu çağrıya uymak için birbirimize yardım etmeliyiz. Bunda hepimiz aynı saftayız. En yüksek potansiyelimize ulaşma konusunda müttefik olabiliriz.
Başka bir arkadaşım, Standing Rock’ta biber gazı atan polisle karşılaşmalarını anlattı. Her olayda, en çok şiddet gösterenin bir veya iki polis olduğunu fark etmiş. Diğerleri rahatsız görünüyorlarmış; muhtemelen başka bir yerde olmanın hayalini kuruyorlardı.
Aktivistler eğer şu şekilde çıksaydı yola, taktikleri değişir miydi: “Buradaki polislerin çoğu aslında bunu yapmak istemiyor olabilir mi?”. Bunu dile getirseler ve dünyada herkesin bu hayata hizmet etmek üzere kutsal bir amaç için geldiğinin kesinliğini sözlü olarak ve aksiyonlarıyla ifade etselerdi? Onlara şöyle söylenseydi ne düşünürlerdi: “Bu duruma koyulduğun için çok üzgünüm. Kalbinle çelişen böyle bir baskı altında olduğun için üzgünüm. Ama çok geç değil. Seni affediyoruz ve yaşama hizmet etmen için seni aramıza bekliyoruz.”
Ben bu satırları yazarken, iki bin Amerikan savaş gazisi, Standing Rock kamplarına giriyor. Su Koruyucularının yanında olacakları ve onları kendi bedenleriyle koruyacaklarına söz verdiler. Silah getirmiyorlar. Birçoğu, suyu korumaya yardımcı olmak için işlerini ve ailelerini bırakıp geliyorlar. Eğer onlar da barış dolu kalplerini koruyabilirlerse, hükümete, şirkete ve özellikle polise cesurca bir seçim yapma çağrıları başarıya ulaşır.
Standing Rock’taki olası bir zaferin çok uzaklara ulaşacak sonuçları olacak. Makro bakışla, boru hattının yolunun yeniden çizilmesi ya da raylardaki tankerlerle (ki boru hattından da beterler) taşınma kararı verilmesi çok fazla sonuca yol açmayacak gibi görünebilir. Ancak daha derin bir bakışla bakarsak, zafer başka bir şeye yol açacak: eğer Standing Rock’ta bu mümkünse, neden dünyanın diğer yerlerinde olmasın ki? Eğer boru hattı birçok şeye rağmen durdurulabiliyorsa, benzer tecavüzler her yerde önlenebilir. Nelerin mümkün olabileceği konusunda fikrimizi değiştirebilir. Bu, Sioux’un bilge yaşlıları ile, hareketin suya odaklı kalması ve iklim değişikliği aktivistleri tarafından gasp edilmemesi tercihine dair hemfikir olma nedenlerimden biri. İklim değişikliği dünyadaki milyon yere milyonlarca yapılan hakaretin bir ürünüdür. Standing Rock’ın konumunu onurlandırmak, bütün yerleri onurlandırmak için daha büyük bir temel oluşturuyor.
Büyük resme bakarsak Standing Rock’taki durum, gezegenimizin durumunu yansıtıyor: her yerde, baskın güçler, toprak ve denizden arta kalan hazineleri ele geçirmeye çalışıyor. Güç kullanılarak mağlup edilemezler. Biz kendimizde de kalplerimizi değiştirerek- cesaret, empati ve şefkatle – kalplerin değişimine davet etmeliyiz diğerlerini. Eğer Standing Rock’taki Su Koruyucuları bu davette sağlam durursa, durdurulamaz bir güç oluşturup mucizevi bir zafer kazanacak, geri kalan bizlere de bu örneği takip etmemiz için ilham verecekler.
Ya hatalıysam? Her şiddetsiz eylem, belirgin amaçlarında başarıya ulaşmaz: her davet ne kadar güçlü olursa olsun kabul edilmez. Ve günün sonunda boru hattı oradan geçerse, Su Koruyucuları, savaştan uzak durarak başka bir zafer kazanmış olacaklar- ruhani bir zemin hazırlamış olacaklar gelecek için. Her yüzleştiğimiz seçimle, nasıl bir dünyada yaşamak istediğimize karar veriyoruz. Bu seçimi yapmak için ne kadar daha fazla cesaret gerekiyorsa, daha fazla da dua gerekiyordur, çünkü dualarımızı her Kim dinliyorsa ne anlama geldiğini de mutlaka biliyordur. Bu nedenle, nefret karşı konulmaz bir şekilde önümüzde duruyorken bile sevgiyi seçmek, sevgi dünyasına en güçlü dualardan biridir. Vahşetle karşı karşıyayken bile karşımızdakini hala insan olarak görebiliyorsak, evrensel onur için bir dua etmiş oluruz. Binlerce insan güvenliklerini ve rahatlıklarını hiçe sayarak suyu koruyorsa, onların birleşmesinden de güçlü bir dua meydana gelir. Bir gün, bir şekilde yanıtlanacaktır.
*Water Protectors
** Energy Transfer Partners
*** Bir çeşit tatlı çörek
**** Burada eklemeden geçemeyeceğim, kadının ismi Sakena, yani Sakin :)