Ana Sayfa Blog Sayfa 3304

HDP: Saldırıları en sert biçimde kınıyoruz

Halkların Demokratik Partisi (HDP) yayımladığı yazılı açıklamayla İstanbul’daki saldırıları kınadı.

İstanbul Beşiktaş’ta bulunan Vodafone Arena Stadı yakınlarında düzenlenen iki ayrı bombalı saldırıda, 38 kişi hayatını kaybetti.

Başbakan Yardımcısı ve hükümet sözcüsü Numan Kurtulmuş, ‘okların PKK’yı gösterdiğini’ söyledi.

HDP yaptığı açıklamada bu tür saldırılarının yenilerinin yaşanmaması için ‘herkesin elinden geleni yapması gerektiğini’ belirtti.

Açıklamada şu ifadeler yer aldı:

“İstanbul’da gerçekleşen 2 bombalı saldırı sonucunda bir kez daha çok insanın evine ateş düştü. Bu saldırıları en sert biçimde kınıyoruz. Büyük bir üzüntü duyuyor ve yaşanmakta olan acıları paylaşıyoruz.

“Bu acıların bir an önce dinmesi ve yenilerinin yaşanmaması için herkes elinden geleni yapmalıdır.

“Türkiye hem iç hem de dış politikada barış, demokrasi, insan hakları adına örnek bir ülke ve daha önemlisi politik aktör haline gelmelidir.

Daha fazla gerginlik, kutuplaşma, düşmanlık ve çatışma üreten politikaları, dili ve üslubu, uygulamaları derhal sonlandırmak gereklidir. Bu gidişe dur demenin ilk adımı budur.”

 

(BBC Türkçe)

İstanbul Beşiktaş’taki bombalı saldırıyı TAK üstlendi

İstanbul’da Cumartesi eş zamanlı olarak düzenlenen ve 38 kişinin yaşamını yitirdiği saldırıları TAK örgütü üstlendiğini açıkladı.

Örgütün sitesinde yayımlanan açıklamada, saldırıda iki üyelerinin öldüğü belirtildi.

TAK saldırıyı, PKK lideri “Abdullah Öcalan’ın tutukluluğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki operasyonlar” nedeniyle gerçekleştirdiğini söyledi.

PKK, TAK’ın kendi denetimi dışında ayrı bir örgüt olduğunu savunuyor. Hükümet ise örgütün PKK’nın bir kolu olduğunu söylüyor.

TAK, son olarak Kasım ayında Adana Valiliği önünde düzenlenen ve iki kişinin yaşamını yitirdiği saldırıyı üstlenmişti.

TAK’ın üstlendiği diğer saldırılar arasında Haziran’da 11 kişinin hayatını kaybettiği Vezneciler ve Ekim ayında 10 kişinin yaralandığı Yenibosna saldırıları da yer alıyor.

İstanbul’da Cumartesi akşam saatlerinde Dolmabahçe’de bulunan Vodafone Arena Stadı’nın bir kapısının önünde ve ters istikamette bulunan Maçka Parkı’nda eş zamanlı iki ayrı bomba patladı.

Hükümet yetkilileri, saldırıların hedefinin çevik kuvvet olduğunu ve soruşturmada elde edilen ilk bulguların PKK’yı işaret ettiğini açıklamıştı.

‘Operasyonlarda toplam 13 kişi gözaltına alındı’

Pazar günü erken saatlerde kameraların karşısına geçen İçişleri Bakanı Süleyman Soylu saldırıyla ilgili son bilgileri kamuoyuyla paylaştı.

Soylu, can kaybının 38’e yükseldiğini belirterek, “Hastanelerde müşahade altında 136 vatandaşımız var. Bu kişilerin 14’ü yoğun bakımda, beşi ameliyatta. Hastanelerde şu an tedavi gören bu olayla karşı karşıya kalmış 155 vatandaşımız var” diye konuştu.

Bakan ayrıca, yapılan operasyonlarda şu ana kadar 13 kişinin gözaltına alındığını da sözlerine ekledi.

Sabah saatlerinde CNNTürk televizyonunun canlı yayınına katılan Başbakan Yardımcısı Kurtulmuş da saldırının ayrıntılarını açıkladı.

Kurtulmuş’un verdiği bilgiye göre, doğrudan çevik kuvvet polisinin hedef alındığı saldırıda en az 300-400 kilogram patlayıcı kullanıldı.

Stadın güney kapısında meydana gelen patlamada bomba yüklü bir araç kullanılırken, Maçka Parkı’ndaki saldırı ise intihar bombacısı tarafından düzenlendi.

Erdoğan: Saldırıyı düzenleyenler daha ağır bedeller ödeyecek

Pazar günü İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde saldırıda yaşamını yitiren beş emniyet mensubu için tören düzenlendi.

Törenin ardından saldırıyla ilgili gazetecilere bir açıklama yapan Başbakan Binali Yıldırım, “Büyük ihtimalle bölücü PKK örgütünün marifeti olduğuna hiçbir tereddüdümüz yok” dedi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da Haseki Hastanesi’nde yaralıları ziyaret etti.

Ziyaretin ardından gazetecilere kısa bir açıklama yapan Erdoğan, saldırıyı gerçekleştirenlerin “daha ağır bedeller ödeyeceklerini” söyledi.

Daha sonra İstanbul’da Erdoğan başkanlığında bir güvenlik toplantısı düzenlendi. Erdoğan’ın yanı sıra Yıldırım, Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, Enerji Bakanı Berat Albayrak ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun katıldığı toplantı yaklaşık iki saat sürdü. Toplantının ardından herhangi bir açıklama yapılmadı.

Bir günlük milli yas ilan edildi

Saldırının ardından bir günlük milli yas ilan edildi.

Ankara Valiliği tarafından yapılan açıklamada şu ifadeler yer aldı:

“10 Aralık 2016 tarihinde İstanbul’da meydana gelen menfur terör saldırısı sonucunda, hayatını kaybedenlerin acı kaybından dolayı 1 gün süreyle millî yas ilan edilmesi ve bütün bayrakların yarıya çekilmesi uygun görülmüştür.

“Bu hain saldırı sonucu hayatını kaybeden polislerimize ve vatandaşlarımıza Allah’tan rahmet, kederli ailelerine, yakınlarına ve milletimize başsağlığı dileriz. Yaralı vatandaşlarımıza da acil şifalar temenni ederiz.”

ABD ve Avrupa Konseyi’nden saldırıyla ilgili açıklama

ABD ve Avrupa Konseyi yetkilileri, yaptıkları açıklamalarda saldırıyı kınadıklarını belirtti.

ABD Büyükelçiliği’nin Twitter hesabından yapılan açıklamada “Kalplerimiz ve dualarımız bu gece Istanbul halkıyla birlikte. Bu geceki korkak saldırıyı kınıyor, teröre karşı yanında yer aldığımız Türk halkının cesaretine saygı duyuyoruz” denildi.

Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Sözcüsü Daniel Holtgen de, “Tüm Avrupalı hükümetlerle birlikte, İstanbul’da gerçekleşen ve masum sivillerin hayatını kaybettiği terör saldırısını kınıyoruz” dedi.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’un açıklamasında, ” Kalbim, bombalı saldırılarda sevdiklerini kaybedenler, yaralılar ve Türkiye halkıyla. Müttefikimiz Türkiye ile dayanışmada birleşiyoruz. Terörizmin her türlüsüne karşı savaşmakta kararlıyız” ifadeleri yer aldı.

 

(BBC Türkçe)

AKP / MHP Anayasa teklifi TBMM’de

AKP anayasa değişikliği teklifini 316 imzayla TBMM Başkanı İsmail Kahraman’a sundu.

Anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesi için AKP ve MHP arasındaki görüşmelerde anlaşmaya varılmıştı.

Teklif bu şekliyle kabul edilirse Cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimi 3 Kasım 2019’da yapılacak.

Teklifin öne çıkan maddeleri şöyle:

“Cumhurbaşkanı devletin başı olacak, yürütme yetkisi Cumhurbaşkanında bulunacak. Cumhurbaşkanı ayrıca, Cumhurbaşkanı yardımcıları, bakanlar ve üst düzey kamu görevlilerini atamaya yetkili olacak.

“Milletvekili sayısı 600’e çıkarılacak. Ara seçimler kaldırılacak, yedek milletvekilliği sistemi getirilecek.

“Cumhurbaşkanı seçilen kişinin partisiyle ilişiği kesilmeyecek.

“Cumhurbaşkanı, ‘doğuştan’ Türk vatandaşı olanlar arasından seçilecek.

“En az yüz bin seçmen tarafından da Cumhurbaşkanlığına aday gösterilme imkanı getirilecek.

“Cezai sorumluluğu olacak cumhurbaşkanının Yüce Divan’a sevki için kademeli formül öngörülüyor. Metinde Meclis’in üye tam sayısının salt çoğunluğunun vereceği önergeyle soruşturma açılmasına karar verilebileceği, soruşturma komisyonu çalışmasının ardından meclis üye tam sayısının üçte ikisinin gizli oyuyla yüce divana sevk kararı verilebileceği yazılı.

“Cumhurbaşkanına Meclis’i fesih yetkisi verilecek, bu durumda kendi görevi de sona erecek. Ancak Cumhurbaşkanı bu yetkisini hakkında soruşturma açılma kararı verildiğinde kullanamayacak.

“Sıkıyönetim uygulaması anayasadan çıkarılacak. OHAL ilan etme yetkisi, cumhurbaşkanına verilecek. OHAL ilanı kararları Meclisin onayına sunulacak. OHAL uzatma dönemleri üç değil dört ay olarak uygulanacak.

“Bakanlıkların kurulması, kaldırılması, görevleri, yetkileri ve teşkilat yapıları Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile düzenlenecek.

“Bütçe kanununu yapma ve sunma yetkisi Cumhurbaşkanı’nda olacak.

“TBMM veya Cumhurbaşkanı tarafından seçimlerin yenilenmesine karar verilebilecek. Bu kararın verilmesi halinde seçimler birlikte yapılacak; yasama ve yürütme seçimleri aynı gün gerçekleştirilecek.

“Milletvekili sayısı 600’e çıkarılacak. Ara seçimler kaldırılacak, yedek milletvekilliği sistemi getirilecek

“Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) seçim sistemi değişecek. HSYK 12 üyeden oluşacak ve iki daire şeklinde çalışacak. Üyelerin yarısını Cumhurbaşkanı, diğer yarısını Meclis seçecek. Meclis’teki seçimde 5’te 3 çoğunluk aranacak. İki turda bulunamazsa, üye kura ile belirlenecek.

“Askeri yargı kalkacak.

“Anayasa Mahkemesi’ndeki askeri yargı üyeliği sona erecek. Mevcut üyelerin görev süresi devam edecek. Süre bitişinde AYM 15 üyeden oluşacak.

“Disiplin mahkemeleri dışında, savaş hali hariç askeri mahkeme kurulamayacak. Ancak, savaş halinde asker kişilerin görevleri ile ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakılması için askeri mahkemeler kurulması öngörülebilecek.

“Seçilme yaşı 25’ten 18’e düşürülecek.

“Jandarma Genel Komutanlığı MGK’dan çıkacak.

( Bianet, Yeşil Gazete)

Beşiktaş’ta terör saldırısı, 29 can kaybı

İstanbul Beşiktaş Vodafone Arena’nın yakınlarında Beşiktaş- Bursaspor maçının bitişinin ardından 2215 sıralarında iki patlama oldu. Patlamaların bomba yüklü araçlarla gerçekleştiği açıklandı.

Patlamaların şiddeti İstanbul’un çok büyük bir bölümünde hissedildi.

Saldırıda ikisi sivil 29 kişi hayatını kaybetti, 166 kişi yaralandı. Saldırıyla ilgili açıklama yapan Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş, “Bombalı saldırı sırasında önce Beleştepe olarak isimlendirilen yerde seyir halindeki bir araç patlatıldı, 45 saniye sonra polislerin olduğu yerde Maçka Parkı’nda bir kişi durduruldu, kendini havaya uçurdu” dedi.

Beşiktaş patlamasının ardından önce yayın yasağı getirildi, ardından 1 günlük ulusal yas ilan edildi.

 

Yeşil Gazete

Hangi İnsan Hakları? Film Festivali’ni ekibine sorduk: Salyangozlara sahip çıkmaktan vazgeçmeyin

Bugün 10 Aralık, diğer bir deyişle Dünya İnsan Hakları günü. 10 Aralık Dünya İnsan Hakları günü ile aynı gün 8. Hangi İnsan Hakları ? Film Festivali‘nin başlaması da güzel bir tesadüf oldu.

Beş gün sürecek gösterim ve yan etkinlikler boyunca, temel haklarımızı bir kez daha hatırlatacak olan festival süresince SALT Galata, Aynalı Geçit ve Cezayir Salonu’ndaki gösterim ve etkinliklerin tamamı ücretsiz izlenebilir. Gösterim ve etkinlik programını www.hihff.org/ üzerinden inceleyebilirsiniz

Yeşil Gazete’nin de bu sene basın sponsorları arasında yer aldığı ve 10 – 14 Aralık tarihleri arasında gerçekleşecek 8. Hangi İnsan Hakları ? Film Festivali’ni festivali düzenleyen ekibe sorduk. İşte Festival ekibinin gözünden Hangi İnsan Hakları? Film Festivali.

Hangi İnsan Hakları? Film Festivali ekibi salonlarda izleyicilerini bekliyor

Necati Sönmez: 

Hangi İnsan Hakları? Film Festivali, Documentarist’in bir yan etkinliği olarak 2009’de yola çıktığında, bu alandaki tek sinema etkinliğiydi. Ardından ‘insan hakları’ temalı film etkinlikleri İstanbul’da ve başka kentlerde birbirini izledi. Kültürel cephede, insan hakları gibi metaneli bir konuda böyle bir ilgi yoğunlaşması bir yandan sevindirici, bir yandan da doğrusunu söylemek gerekirse, hazin bir durum. Çünkü ne yazık ki bu çoğalma, insan haklarına özen gösterilen bir ülkede yaşadığımızın değil, tersine ondan ne kadar mahrum olduğumuzun göstergesi daha ziyade.

Dil nasıl çürük dişe giderse, bizim insan hakları etkinliklerimiz de bu alandaki susamışlığa işaret ediyor. Bu açıdan, bu sene 8. Yılına giren Hangi İnsan Hakları? Film Festivali, gelişip büyümek veya 20., 30., 50. yılını kutlamak istemeyen bir festival; uzun vadede gereksiz hale gelmeyi ümit eden, kendini feshetmeyi arzulayan kederli bir oluşum. Fakat aynı zamanda, bize dayanışmayı hatırlatan, sadece hak ihlallerini değil bu alandaki mücadeleleri de yansıtan, dünyanın diğer köşelerinde süren benzer direnişlerden haberdar eden, bu anlamda bize güç veren hikayelerin buluştuğu bir platform.

‘İnsan hakları’ lafını duyunca silahına davranan bir devlet anlayışının tahakkümü altında bile olsak, ısrarla ‘hangi insan hakları?’ diye sormaya devam edeceğiz. Biz OHAL’lere rağmen insan haklarının festivalini yapmaktan, yani müslüman mahallesinde salyangoz satmaktan vazgeçmeyeceğiz. Siz de lütfen bu salyangozlara sahip çıkmaktan vazgeçmeyin. En azından, en doğal haklarımızı dönüp dönüp hatırlatmak zorunda kalmayacağımız zamanlar ufukta görünene kadar.

Melike Ölker:

Üzerinde yaşadığımız coğrafya -esasında ezelinden beri ama- özelinde konuşmak gerekirse son on yılı aşkın süredir esamesi okunmayan hak kavramını yedi yıldır usanmadan sorgulayan, tartışan ve bunları sanatın en etkili anlatım biçimi olan sinema aracılığıyla bizlerle buluşturan Hangi İnsan Hakları? Film Festivali bu yıl sekizinci kez düzenleniyor.

Hepimizin çok iyi bildiği gibi herhangi bir varlığın haklarının böylesine gasp edildiği, hiçbirimize yaşam alanı bırakmayan ve dolayısıyla yarını mütemadiyen karanlıklara gömülü görmemize neden olan içinden geçtiğimiz bu günlerde, Hangi İnsan Hakları? diye haykırmak sanırım ilk defa bu denli bir anlama sahip. Fakat yalnız olmadığımızı, her zaman elimize el olabilecek birilerinin tam da yanı başımızda olduğunu bizlere hatırlatan bu değerli festivali bu yıl politik sebeplerin yanı sıra benim için daha da anlamlı kılan kişisel bir sebebim var.

Bugüne dek festivali bizlerle buluşturmak için canla başla çalışıp kocaman emekler ortaya seren festival ekibinin yanında bu yıl ben de yer aldım, mutfağında çorbaya bir tutam tuz da ben ekledim. Mücadelenin ve direnişin sancılı ama bir o kadar elzem ve kıymetli kavramlar olduğu farkındalığını büyütmek, birimizin diğerinin hakkına değmeden de yaşamanın, aynı dilde değil ama aynı hislerle barışı istemenin de mümkün olduğunu anlatmak adına bu yıl ben de o adımı attım bu şahane festivalin emekçileriyle birlikte.

Umutlarımızı yitirmeden, yürekten inandığımız ve her birimizin bambaşka kollardan sarıldığı bu mücadelenin hepimizi aydınlığa çıkaracağına eminim. O gelecek günlerde ise sanatı başka türlüsüyle görmeye, izlemeye, anlatmaya devam edeceğimizi umuyorum; ama o güne dek tutkunu olduğumuz sinema ile yolumuzu aydınlatmaya, umut vadeden o ışığın dibinde önümüzü görmeye çalışacağız, bunu hep birlikte dayanışmanın dayanılmaz hafifliği ile başaracağız.

Emre Serbes:

Festivalde bu yıl, hak mücadelelerine gönül vermiş ve bu hususta çalışmalarda bulunan kişilerin ağırlanacağı forum ve sunumları, şahsi olarak oldukça önemsiyorum ve festivale yolu düşeceklere öneriyorum.

Temel hak taleplerinin neredeyse suç sayıldığı bir gündemde, tahakküm edilenin aksine bu konularda etkileşim hâlinde olabileceğimiz mecralar yaratabilmek daha da önem taşıyor. Umudum, önümüzdeki festivallerde bu bölümleri geliştirebilmek yönünde.

Ceren Candemir:

Hangi İnsan Hakları? Film Festivali, “aynı gemide” olduğumuzu bildiğim onlarca insanın toplanma ve dayanışma merkezi bence. Tüm hayatımız bir kapana kısılmışken biz, bir sinema salonunda bir araya gelip herkesin kafasını çevirmeyi seçtiği ya da kimsenin bilmediği bir hikayeye hep birlikte tanık oluyoruz.

Perdedeki hikaye ne kadar acı olursa olsun ben o salonda kendimi çok güçlü hissediyorum hep. Çünkü biliyorum, dostların arasındayım… Kah “Nevala Kasaba” filminden sonra sunum yapmak için yönetmenle sahneye çıktığımda lafı boğazında düğümlenmiş o seyirciyle göz göze gelip karşılıklı susmak, kah Toto ve Kızkardeşleri‘ni izlerken yanımda oturan hiç tanımadığım biriyle birlikte hıçkıra hıçkıra ağlamak, her anı çok kıymetli benim için.

Ekibin bir parçası olmak nedir derseniz; işte o paha biçilmez… Devrimiz daim olsun, hep birlikte olalım!

Gökalp Gönen:

Her film festivalinin bir hayali vardır. Karakter sahibi olmak… İsminden bahsedildiğinde insanların aklında filmler ve bir tad canlandırabilmek.

Türkiye’de kültür faaliyeti adında bürokrasinin birbirine ödüller yağdırdığı birçok yalandan etkinliğin aksine, Hangi İnsan Hakları? Film Festivali karakterini çoktan kazanmış gerçek bir film festivalidir. Cesurdur ve özeldir.

Elif Ergezen:

Hangi İnsan Hakları? Film Festivali çatısı altında düzenlenen Çocuk Atölyeleri, Van depremi sonrası depremden etkilenmiş çocuklarla dayanışma arzusu ile ortaya çıktı. Festival işleri ve filmler dolayısıyla hep bir arada olan ve sinema alanında üreten insanlar olarak bizlerin, çocuklarla birlikte üretmenin, çocukları dışarıda bırakmayan bir kültür sanat yaklaşımının önemini daha içten bir şekilde kavramamıza vesile olduğunu düşünüyorum bu sürecin. Çok büyük tecrübeler kazandırdı ve çocukların yol göstermesiyle gerek sanatsal ifade anlamında, gerek üslup açısından ufkumuzu açtı. Çocukları konu almanın dışında, çocuklarla hemhal olan bir sinemanın ve festivallerin eksikliğini daha derinden hissettirdi. Çocuklara ne kadar az dinliyoruz ve onları kendilerini ifade etmeleri için gerekli araç gereçten ne kadar da mahrum bırakıyoruz.

Festival, ‘hangi insan hakları?’ diye bir soru soruyor. Bu soru içinde bir isyan da taşıyor. Atölyelerimizin başladığı sene Festival Uğur Kaymaz, Ceylan Önkol ve Şaban Dayanan‘ın anısına yapılıyordu… Aralık 2011. Hafızamıza o ay Roboski katliamıyla kazındı. Ve hep mayınlara basmaya devam etti çocuklar, yerde buldukları “bilinmeyen cisim”ler ellerinde patladı. Sonra ekmek almaya giderken vuruldu Berkin Elvan, Nihan Kazanhan öldürüldü, şehirler yıkılırken buzdolaplarına kondu çocukların bedenleri… Bir düğünde bile öldürülebileceklerini öğrendiler. Hapishanelere atıldılar! Hapishanelerde, yurtlarda ve hatta evlerinde tecavüze uğradılar (üstüne ülkede tecavüzcüleri koruyan yasaların çıkarılmaya çalışıldığına tanık olup mahkemede kendisine tecavüz edeni göreceği korkusuyla 9 yaşında kalp krizi geçirdiler), hapsedildikleri yurtlarda diri diri yakıldılar. Büyük bir kısmı da bedenlerinden büyük iş yüklerinin altında ezilmeye devam ettiler, iş cinayetleriyle ya öldürüldüler ya yetim kaldılar… Kimisi de çocuk hakları konusunda sabıkası böyle bir hayli korkunç olan bu ülkeye savaş nedeniyle göçe zorlandılar ve burada eğitim, barınma hakkı gibi temel haklardan yoksun “misafir ediliyorlar”. Bunlar yetmezmiş gibi çizgi film, kısa film ve belgesel atölyelerinde ürettikleri filmlerin gösteriminin, yani ifade özgürlüklerinin de engellenmeye çalışıldığı oldu.

Dört bir yandan şiddetin her türlüsüyle kuşatılmış bu çocukları nasıl koruyacağız? Atölyeler boyunca bir reflekse dönmüş bir şekilde daima bu soruyu sorup duruyoruz. Böyle bir ülkede ne yaparsak, yaptığımız her şeyde çocukların da hakkı olduğunun bilinciyle, kültür sanat alanına çocukların katılım yollarını çoğaltmanın ve beraber üretmenin sorumluluğuyla elimizden geldiğince bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. Çocukların kendilerini özgürce ifade edebildikleri, yaşadıkları acılar nedeniyle değil, birlikte oynayarak ve üreterek görünür oldukları, hatırlandıkları bir dünya umudunu da daima içimizde taşıyoruz.

Gizem Tonbak:

Festival benim için gitmeyi ifade ediyor.

Son günlerde aklımızdan en çok geçirdiğimiz, bireysel gündemlerimizin meşguliyeti. Kimimiz erteledi, kimimiz vazgeçti, kimimiz çoktan yola koyuldu..Bunca gördüğümüz, şahitlik ettiğimiz haksızlıktan sonra bireysel çözüm süreçlerimizin başlangıcı belki de. Ya da belki varolmanın bir işareti. Gidiyorum öyleyse varım.

Filmler de bu yolculuğun en önemli parçası. Festivalin bir parçası olmak, filmlerle başka dünyalara gitmek. Bir salon dolusu izleyici ve sıcakkanlı festival ekibiyle bu yolculuğu deneyimlemek!

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

[Çamtepe İzlenimleri 4] Onarıcı Tarım – Ece Elbeyi

Çamtepe İzlenimleri yazı dizisi

Bilgi Üniversitesi ve Buğday Derneği işbirliğiyle bu sene 4.sü düzenlenen Ekolojik Sosyal Girişimcilik Yaz Okulu deneyimlerime bu sefer Anadolu Meraları’ndan Durukan Dudu’nun  “Organik Tarım” dersi hakkında bilgi vererek devam edeceğim.

***

4- Onarıcı Tarım

İstanbul Bilgi Üniversitesi ve Buğday Derneği işbirliğiyle düzenlenen Ekolojik Sosyal Girişimcilik Yaz Okulu programı kapsamında Anadolu Meraları‘ndan Durukan Dudu ile yaptığımız uzun ama bir o kadar da keyifli gece dersine geldi sıra. Geniş bir çerçevede tartışılan dersin temel odağı eko-restorasyon yani ekolojik onarımdı. Bu tanımın tarihsel ve toplumsal bağlamdaki yerinden, tarım alanındaki yenilikçi niteliğinden ve sanattan mühendisliğe, tarımdan politikaya temas ettiği çeşitli alanlarla olan etkileşiminden bahsetmeden önce sürdürülebilirlik kavramına değinmek faydalı olabilir.

İlk olarak 1970’li yıllarda ortaya atılan ve o zamandan itibaren hayatımıza çok hızlı bir şekilde girmiş bir kavram olan sürdürülebilirlik, temelinde “korumak, varlığını muhafaza etmesini sağlamak” anlamına geliyor. Kalkınma ve büyümenin sonsuza kadar gidebileceği ve kaynakların sınırsız olduğu inancını taşıyan altın çağdan sonra, ilk olarak Roma Raporuyla aslında mevcut durumun böyle olmadığı idrak edildiğinde, eldeki kaynaklardan gelecek nesillerin de faydalanabilmesini amaçlayan bu yaklaşım dünyaya yayılıyor. Popülerleşmesiyle birlikte kapitalizm tarafından içselleştirilerek kavramsal bir dönüşüme uğratılıp, şirketler için bir halkla ilişkiler ve pazarlama unsuru haline getirilse de sürdürülebilirlik, temelinde insan doğa ilişkisine odaklanıyor.

Durukan Dudu ile gece dersi

Son iki yüz yıldır gelişen modern çevrecilik ve ekoloji tarihinin temel varsayımı insan ve doğa arasındaki tüm etkileşimlerin sıfır toplamı bir oyun olduğu yönünde. Bu yaklaşımdan ortaya çıkan tüm çevrecilik pratikleri, insan ve doğanın karşı karşıya olduğunu ve olası her etkileşimin taraflardan birinin aleyhine sonuçlanması gerektiğini öne sürüyor. Bu noktadan yola çıkarak, insanın varoluş itibariyle doğa için zararlı olduğunu vurgulayan Mizsantropist ya da Maltuzyen yaklaşımlara varmak yerine, insanın doğadaki rolü sorgulanabilir.

İnsanın, fotosentez ve çürüme gibi gezegenin işleyişinin en temel iki motoruna katkısının ya da avcılık yeteneğinin sınırlı olmasından dolayı, doğa ile olan etkileşimindeki en büyük pay tarıma düşüyor. Bu bağlamda, insanın insan dışı doğayla güçlü bir şekilde etkileşime girdiği alan ve aktiviteler bütünü olarak tarımı ele aldığımızda, tarımsal faaliyetlerin toplumsal yapıyla birlikte tarih boyunca dönüşüm geçirdiğini hatırlamak gerekir. Bu nedenle, günlük dilde geleneksel tarım denildiğinde kastedilen endüstriyel sistemlerin ve kimyasal maddelerin kullanılmıyor olmasıyken, aslında teknik olarak geleneksel bir tarımdan söz etmek mümkün değil. Toplumla birlikte daimi bir dönüşüm içerisinde olduğundan, yenilikçi ve ilerlemeci bir yapıya sahip olan tarım, günümüz endüstriyel sistemleri nedeniyle bu özelliklerini kaybetmekte. Tam da bu noktada insanın doğadaki rolü ve kolektif olarak daha iyiyi yaratma eğilimi birleştiğinde, tarıma rolünün yeniden kazandırılması ve tarım üreticisi ve tüketicisi arasındaki iletişimi yeniden kurulmasıyla, insanla doğa arasındaki ilişkinin kazan-kazan ilişkisi haline dönmesi mümkün.

Bu ise teknik olarak onarıcı tarıma dayanıyor. Organik dahi olsa, gerçekleştirildiği toprağa zarar veren, toprağın su tutma kapasitesinin, içerdiği organik maddelerin ve ortamdaki biyolojik çeşitliliğin azalmasına neden olan tarım pratikleri yerine, sürdürebilirliğin ötesi olarak tanımlanabilecek, sadece verilen zararı en aza indirgemeye odaklanmak yerine, uygulanan alanın niteliklerinin artmasını sağlayacak yöntemlerin mümkün ve uygulanılabilir olduğu kanıtlanması nefes kesici. Doğa tarafından gerçekleştirilmesi olası olan ancak bu durumda çok uzun zaman alabilecek bu sistemlerde, insan bir katalizör görevi görerek süreci hızlandırıyor.

Onarıcı tarımın bütüncül yönetim, permakültür gibi birçok alt basamağı bulunuyor. Bu bakımdan onarıcı tarım bir alet çantası gibi düşünülürse, bütüncül yönetimin aletlerden bir tanesi olduğu söylenilebilir. Anadolu Meraları tarafından da uygulanan, doğada sürü halinde gezen hayvanların avcılar tarafından kovalandıkları durumu simüle etmek gibi sistemlere dayanan bütüncül yönetim faaliyetlerinin, belli bir toprak üzerinde uygulandığı bir süre sonunda, topağın faydalı organik bileşenlerinde ve su tutma kapasitesinde artma gözlemleniyor.

Bu sayede tarıma kaybetmiş olduğu yenilikçi rolü kazandırarak, insan doğa etkileşimini karşılıklı faydayla sonuçlanacak bir biçime dönüştürmek teknik olarak mümkün olsa da, toplumsal dönüşümün süreçte büyük bir rol oynadığı gerçeğini göz ardı etmemeliyiz. Bu ise akla ilk gelebilecek şekliyle, sadece tüketim alışkanlıklarını yeniden değerlendirmekle sınırlı değil; üretim ve tüketim süreçlerinin birbirinden bağımsız olarak düşünülemeyeceği gibi, üretici ve tüketici arasındaki bağın yeniden kurulmasını gerektiriyor. Daha önceki yazılarda bahsi geçen, üretim ve dağıtım sürecinin başından sonuna takipçisi ve katılımcısı olarak, değişimin bir parçası olmak için gerekli farkındalığa sahip bireylerden oluşan gıda çemberlerinin yaygınlaşması tam da bu nedenle önem kazanıyor.

 

 

Ece Elbeyi

Son dönemin Yeşil Kitapları

Ormanın Gümbürtüsü

Ben: Ooooo; merhaba!

O: Merhaba, hoş geldiniz! Hayrola, ne işiniz var bu dağ başında?

Ben: Öylesine dolaşıyorduk.

O: Öylesine dolaşıyor muydunuz; başka yeriniz mi kalmadı dolaşacağınız? Yarattığınız yeni yaşama ortamlarında artık mutlu değil misiniz yoksa? Biliyor musunuz, sizleri anlamakta zorlanıyoruz?

Ben: Nedenmiş o?

O: Önce şu sorumu bir yanıtlayın bakalım: Neden gittiniz; buraları hepimize yetmiyor muydu?

Ben: Şey… “Daha iyi yaşamak için” diyelim…

O: Peki; yaşayabiliyor musunuz bari?

Ben: …

O: Neden duraksadınız; çok mu zordu sorum? Biliyor musunuz; böylesine “insanlaşmanız” sizlere pek yaramadı galiba…

Ben: Sanki başka türlü yaşama şansımız varmış gibi konuşuyorsun.

O: Yok muydu?

(Tanıtım Bülteninden)

Ormanın Gümbürtüsü
Yücel Çağlar
Yeni İnsan Yayınevi
2016

 

 Türkiye’de Çevre Düzeni Planlamasında Enerji Politikaları

 

Türkiye’nin enerji politikalarının planlamasında ve uygulanmasında çevre düzeni planlanlaması kritik bir öneme sahip. Çevre düzeni planları, enerji yatırımlarına yön veren ve enerji politikalarının belirleyen önemli unsurların başında geliyor. Türkiye’de Çevre Düzeni Planlamasında Enerji Politikaları adlı çalışma, mevcut çevre planlarının hangi saikler üzerinden belirlendiğini ve bu planların enerji yatırımları ile ilişkisini inceliyor.

12 çevre düzeni planının incelenmesi ile yapılan çalışmada, çevre planlarında nüfus tahminlerinin abartılı olduğunu, doğal varlıkların sadece kaynak olarak görüldüğünü, alt planlar ile çevre planları arasındaki ilişkinin  zayıf olduğunu ortaya koyuyor. Çevre planlarının sosyal, çevresel ve ekonomik dengeleri gözeten bir biçimde hazırlanmadığı sadece sektör bazlı büyümeyi hedeflediği bulgusuna ulaşılan çalışmada, kendi öz varlıklarına dayalı, yenilenebilir, yenilikçi, ekolojik, eşitlikçi, adil bir gelişme yaklaşımının ortaya konulmadığı belirtiliyor.

Yasal mevzuata göre “koruma ve kullanma dengesini sağlamak, ülke, bölge ve şehir düzeyinde sürdürülebilir kalkınmayı desteklemek, yaşam kalitesi yüksek, sağlıklı ve güvenli çevreler oluşturmak üzere hazırlanan, arazi kullanım ve yapılaşma kararları getirmek” çevre planlarının temel amacı olarak belirlenmektedir. Ancak, incelenen 12 Çevre Planı, bu yaklaşımdan uzak olarak hazırlanmış, sadece sektörel büyüme üzerinden yapılan abartılı ekonomik öngörüleri içermektedir.

Termik santral projelerinin yoğunlukta olduğu 35 ili kapsayan 12 planda, enerji kullanımı, enerji ihtiyacı, enerji talepleri ve enerji potansiyeline ilişkin herhangi bir analiz ve öngörü de bulunmadığı da görülmektedir. Bununla birlikte, planlamanın kentsel boyutuyla enerji yatırımları arasında da hiçbir ilişki kurulmamış, sadece termik santraller için yer belirlenmiştir. Yenilebilir enerji ise, planların hepsinde önemli bir potansiyel olarak ifade edilmekte ancak ve ancak bölgesel dinamikler ve ihtiyaçlar, uygunluk ve yeterlilik gibi planlamanın ana unsuru olan konulara ise hiç girilmemektedir.

Çalışmanın yazarlarından Avukat Fevzi Özlüler “Çevre planları hazırlanırken sadece yatırım odaklı bir yaklaşım sergilenmiş, bu yüzden planlarda temel planlama ilkelerinin hemen hemen hepsi göz ardı edilmiş. Bu durum enerji politikalarımızı da doğrudan etkiliyor; enerji ihtiyacı ve talepleri göz önünde bulundurulmadan yatırım kararları alınıyor” diyor. Çevre planları enerji planlaması ile ilgili sadece yer seçimi kriterlerini içeriyor.

Özlüer “Her hangi bir enerji yatırımı en azından 40 yıllık bir ömre sahip, dolayısı ile öngörüsüz, plansız yapılan enerji yatırımları sadece bugünü değil, geleceğimizi de ipotek altına alıyor.” diyor.  çevre düzeni planları Sürdürülebilir bir ekonomik ve çevresel ve sosyal gelişme için, enerji yatırımlarının toplumsal ve ekolojik maliyetlerini içeren bütüncül bir yaklaşımla hazırlanması gerekiyor. 

Türkiye’de Çevre Düzeni Planlamasında Enerji Politikaları
Hatice Kurşuncu, Fevzi Özlüer
Ekoloji Kolektifi
http://iklimadaleti.org/i/upload/turkiyedeki-cevre-planmasinda-enerji-politikalari-978-605-83799-8-5.pdf

2016

 

 Ankara’nın Ağaç, Ağaççık ve Çalıları

 

Ankara denilince ilk olarak İç Anadolu bozkırlarının ortasında sınırlı sayıda bitkinin yetiştiği büyük bir kent akla gelir. Çevreye biraz dikkatli bakıldığında durumun hiç de böyle olmadığı, bitki çeşitliliği yönünden varsıl bir kent olduğu kolaylıkla anlaşılır. Ankara’da yetişmez sandığınız manolya, defne, zeytin, zakkum, sığla, yasemin, fıstık çamı gibi bir çok ağacı/çalıyı ilk gördüğünüzde hem şaşırır hem de sevinirsiniz.

Bu kitap, Ankara’nın parklarında bahçelerinde, caddelerinde sokaklarında, gecekondu mahallelerinde, eski / yeni semtlerinde karşımıza çıkabilecek ağaç ve çalıları tanıtmakla kalmıyor; Elmadağ’dan Nallıhan’a, Kızılcahamam’dan Şereflikoçhisar’a Ankara’nın kırsal alanlarında, köylerinde/mahallelerinde, dağlık ve ormanlık bölgelerinde, bozkır-orman ekosistemleri geçiş zonlarında görme şansı bulabileceğimiz odunsu türler hakkında da ayrıntılı bilgiler sunuyor.

Ahmet Demirtaş bir orman mühendisi… Her orman mühendisinin böylesi bir çalışma yapacak bilgi birikimine sahip olduğunu düşünürseniz, yanılırsınız. Kendisi Kırsal Çevre ve Ormancılık Sorunları Araştırma Derneği’nin 25 yıldır süren Dendroloji (Ağaçbilim) Okulu’nun gönüllü “hoca”larından… Ankara ve çevresini karış karış gezip fotoğraflama merakı da eklenince, görsel yönü de zengin böylesi bir kitap ortaya çıktı. Kitap, Ankara’nın kentiçi ve çevresindeki doğal ve egzotik 250 kadar ağaç, ağaççık ve çalı türünü dendrolojik ve ekolojik özellikleri ile birlikte bilimsel bir çerçevede tanıtmakla kalmıyor, zengin görsel içeriğiyle bu alanda ülkemizde önemli bir boşluğun doldurulmasına da katkıda bulunuyor.

Ankara’nın Ağaç, Ağaççık ve Çalıları
Ahmet Demirtaş
Kırsal Çevre ve Ormancılık Sorunları Araştırma Derneği
2016
Kitabı edinmek isteyenler [email protected] adresine yazabilirler.

 

Derleyen: Barış Gençer Baykan

[Kırsal Yaşam ve Yapılar] Ahşap Yapılar – Hüseyin Melih Aşanlı

Yeni İnsan Yayınevi‘nden kitap ve e-kitap olarak çıkan, ‘Geleneksel Yapı Teknikleri : Doğal ve Ekolojik Yapı Rehberinin yazarı Melih Aşanlı ile Yeşil Gazete’de “Kırsal Yaşam ve Yapılar” başlıklı yazı dizisine başladık.

Kendisi ile Temmuz ayında kitabı bağlamında gerçekleştirdiğimiz röportaj sırasında kararlaştırdığımız bu yazı dizisinin kırsalda bir hayat kurmak isteyen tüm okurlarımız için de bir rehber olmasını umut ediyoruz

***

4 – Ahşap Yapılar

Şu sıralarda üst üste ahşap yapılar hakkında endişeli kişiler ile konuştum. Taş bir evin ikinci katını ahşap karkas ile yapmakta endişeli olanlar, doğal malzemelerden ahşaba çok güvenmeyenler vs. Genellikle yalıtım konusunda bir endişe olduğunu gördüm. Ahşabın kışın çok soğuk olabileceği gibi bir inanç var sanırım. Bir de böcekler. Aslında doğru tasarlanıp, iyi bir ustalıkla inşa edildiğinde hiçbir doğal malzeme yalıtım ve sağlamlık konusunda bir sorun çıkarmaz. Hatta o kadar çıkarmazlar ki günümüzde kullandığımız beton ve diğer güncel fabrikasyon malzemeler ile ömürleri kıyaslanamaz bile. Yaklaşık 150 yıl gibi bir süredir yoğun bir şekilde betonarme yapılar inşa etmekteyiz. Çevrenize bir bakın 150 yıllık kaç beton yapı kullanılabilir sağlamlıkta ve güzellikte. Bir de konaklar, yalılar, köy evleri gibi tarihi yapılara bir bakın. Pek çoğumuzun içinde oturmayı hayal ettiği yapılar zaten bunlar değil mi?

Ahşap insanoğlunun aklını kullanmaya başladığından beri yanında olan eski bir dost. Öyle ki günümüzde bile kullanım alanları azalmak yerine genişlemiştir. Ahşabın en büyük sıkıntısı özellikle ülkemizde, endüstriyel ormanlarımızın olmaması. Yani devletin kestiği ormanların hiç biri devletin diktiği ormanlar değil. Evet dikim sahaları var. İçlerine girerseniz yüzlerce kürdan kadar ağacın asker gibi dizildiğini görmek mümkün, ama bunlar ne kesim büyüklüğünde, ne de kesilen miktarı karşılayacak kadar çoğunlukta. Biz ormanlarını tüketen bir ülkeyiz. Kestiğimiz ormanlar, önce bu dünyanın, sonra ise bu milletin tek varlığı aslında, hızla onları tüketiyoruz. Hastalıklı bir inancımız var, kesilen ormanın daha hızlı büyüyeceği gibi. Bu inanç o kadar hastalıklı ki okul okumuş koca maymun profesörler bile savunabiliyor. Ben bir kaçına denk geldim. 70 – 80 yaşında ağaçları barındıran hektarlarca ormanı yerle bir edip düşen kozalaklardan tekrar büyümesi için 5 -10 yıl gibi bir süre biçiyorlar. O yüzden ormandan kozalak toplamak bile yasak aslında. Biz ormanı halka yasaklayan, ama kağıt ve kereste fabrikalarına satan bir yapıda orman seviyoruz. O yüzden ahşap ile alakalı tüm ihtiyaçlar son derece dikkat edilmesi gereken tüketimler oluyor. Bu unutulmaması gereken önemli bir ayrıntı.

Gel gelelim ev kısmına. Mesela benim hayalim ve hala hayalim çünkü çok seviyorum, gövdem kalınlığında tomrukların sütun yapıldığı kafamdan bacak kalınlığında kerestelerin geçtiği eski usul bir ev. Mümkünse de ağaçlar olduğu gibi kullanılmış olacak. Öyle kutu kutu dizilmeyecekler. Ama bu bu gün yapılmamalı. En azından ben buna inanıyorum. Doğal malzeme diye doğayı katletmeye ortak olmak ve bunu sağlık, sağlamlık yada başka bir bahane ile haklı çıkarmaya çalışmak pek anlamlı değil. Ahşap ille de kalın ebatlı bir müsriflikten sonra sağlam hale gelmez. İyi bir mühendislik planlaması, doğru zamanda kesilmiş ve doğru muamele edilmiş ahşaplar, ustalık konusunda da sıkıntı yaşamazlarsa inşaatlık kereste diye tabir edilen 5×10 cm’lik ebatlar ile harikalar yaratırlar.  Örnek vermek gerekirse içinde bulunduğumuz aylar kesim için çok ideal. Orman artık uykuya daldı, ağaçlarda su çekildi, yapraklarını döktüler, ormandaki neredeyse tüm konukçu böcekler kış hazırlıklarını yaptılar ve bahara kadar sıcak evlerinde oturup bekleyecekler, ağaç kabukları sertleşti, yağmurlar başladı. Kesilen ağaca bahara kadar böcek gelmeyecek, havalar soğuk olduğundan çok hızlı kurumayacak ve dolayısı ile az çatlayacak, yağan yağmurlar tüm kış ve bahar ağacı bol bol yıkayıp öz suyu ile yavaş yavaş yer değiştirecekler. Bizim atölye veya fabrika şartlarında yapamayacağımız birçok detaylı işlemi doğa şu sıralar kendi kendine yapıyor. Dolunay gibi daha ciddi ve kadim olan bilgiler ile ortalığı bulandırmayacağım sadece mevsimin etkisini anlatmanın yeteceğine inanıyorum. Kışın kestiğimiz ağaçlar baharda işlenmek için hazır hale gelecekler, Eğer ağaçların orta kısımlarından, yani öz kısımlarından taşıyıcılarımızı imal edersek, bir kaç insan ömrü kadar varlıklarını sürdüreceklerdir.

Gelelim ağaç türlerine, aslında birçok ağaç türü yapı inşası için yeterince sağlamdır. Eskiden yani ağaçlar ve ustaların bol zamanlarında geniş yapraklı ağaçlar kullanılırmış. Ak meşeler, gürgen ve kayın ağaçları sert ama saygıdeğer malzemeler. Son sedir ormanlarımızı da neredeyse kaybettiğimizden sedirin muhteşem kokusu ancak satın alacağımız tütsülerde var artık. Günümüzde daha yumuşak olan ve hızla tüketmeye devam ettiğimiz iğne yapraklı ağaçlarımız var. Çamlar artık her alanda kullanmak zorunda kaldığımız elimizdeki tek topluluk.

En çok kızıl çam ormanlarına sahibiz. Karaçamlar daha sert ve daha sağlam. Bol reçineleri çam ağaçları baş belası gibi gözüken reçine akıtmaları sayesinde böcekler ve diğer canlılar için son derece sevimsiz. Üstelik reçineleri sayesinde sudan da daha az etkileniyorlar. 10-15 cm. reçineli bir çam özünün kendi haline bırakılarak hiç korumadan doğada açık havada çürüme süresi yaklaşık 35-40 yıl. 3-5  yılda bir bakım yapıldığında bu süre iki katına çıkıyor. Ahşap karkaslar için kullanılan son dönem ağaçlardan birde ithal çamlar var. Ucuz ve güzeller, budaksız, reçinesiz, kadife dokulu lezzetli malzemeler. Rusya’nın buz tutan ormanlarında yaşadıkları için  çok bir savunma sistemi geliştirmeye ihtiyaç duymamışlar. Bu malzemelerin daha özenle korunmaları gerekiyor. Bizim gibi ılıman iklim kuşağında olan bir ülkenin doğası oldukça zengin canlı varlığına sahip. En azından şimdilik, hepsini tarım ilaçları ile öldürmeyi başaramadık.

Yalıtım kısmına ise şöyle. Ahşap sıcak malzeme. Yani her malzemenin bir ısısı var. Ahşabınki sıcak. Isıyı az ileten, nefes alan, su emen, esneyen kesilmiş olsa da yaşayan bir malzeme. Fakat öyle bir iki santim kalınlığında bir duvar kaplaması ne sıcak ne de soğuk günler için yeterli değil. Hatta 10 cm’lik bir kalınlık bile neredeyse tüm Türkiye şartlarında son derece yetersiz. Yalıtım malzemesi olarak kereste kullanılması insaflı ebatlar için faydasız. Çatkı malzemesi için ideal bit malzeme ahşap yani yapının iskeleti. Dış kabuğunda kullanmak içinde oldukça elverişli. Duvarın içinde ise yalıtım malzemesi kullanmanız gerekiyor. Yalıtım demişken hemen belirtmek istiyorum, bir malzeme su geçirmiyorsa nefes almıyordur. Kim ne derse desin, ne kadar laboratuvar sonucu ortaya atarsa atsın inanmayınız. Siz o malzemeyi test alanında kullanmayacaksınız.  Bir malzeme anlık su geçirmeyebilir, su damlalarını kaydırma özelliğine sahip olabilir, su damlalarından küçük olan nem zerrelerini geçirecek gözeneklere de sahip olabilir ama bunlar su geçirmiyor anlamına gelmez. Geçirimsiz ise nefes almıyordur. Ve ahşap bir katmanın altına ya da üstüne geçirimsiz bir malzeme kaplarsanız bol su barındıran ahşabınız çürür, küflenir onu bir daha kurtaramazsınız.  Nefes alan ve makul miktarda geçirgen olan malzemeler kullanmalısınız. Kullanmayabilirsiniz de, yalıtım için oldukça fazla çözüm var. Sazlar, samanlar, keçeler haşeratlardan koruyabiliyorsanız çok başarılı malzemeler. Kendi evini inşa etmiş birçok kırsal sakini tüm tecrübelerini internet üzerinden paylaşıyor. Bence yapı malzemeleri üreten firmalardan daha güvenilir sonuçlar elde ediyoruz buralarda. Ahşap yoğun dokusundan rahatsız olmayanlar için iç mekanda da oldukça başarılı bir malzeme.

Eğer kurşunlu boyalar veya diğer zehirli koruyucular ile boyamayacaksanız, plastik yada türevi her hangi bir naylon parçası ile kaplamayacaksanız, sadece bir iki santim kalınlığında duvarlar inşa etmeyecekseniz, toplu iğne yada  inşaat demiri gibi çiviler ile ahşabı birleştirmeye çalışmayacaksanız, güvenilir bir keresteciden, adabında kesilmiş, biçilmiş, istiflenmiş, kurutulmuş ahşaplar ile harika ve sağlıklı yapılara sahip olabilirsiniz.

 

Hüseyin Melih Aşanlı

Sürdürülebilir bir Grafik Tasarım için neler yapabiliriz? – Kübra Köprülüoğlu Aşanlı

Dünyadaki kaynakların sürdürülebilir olması için üretilebilecek çözüm tartışmaları yerini insan ırkının sürdürülebilirliği için onarıcı bakış açılarına bıraktı. Ben de bir grafik tasarımcı olarak sizlere kendi konumun hepimizi ilgilendiren kısmını anımsatmak, bazı noktalara farkındalık yaratmak adına bir yazı yazma gereği duydum.

Grafik tasarım alanında üretilen ürünler konuya uzak olanlar için kısaca tanımlamak gerekirse; gözünüzün gördüğü her yerde karşınıza çıkan ürünlerdir. Gazetelerden tutun da şehirlerde yolunuzu bulmanızı sağlayan tabelalara, okuduğunuz kitaptan, izlediğiniz filmin başında akan hareketli yazılara, heyecanla izlediğiniz tartışma programını yarıda kesen reklamlara kadar aklınıza gelebilecek bir çok yerde grafik tasarım vardır. Bu saydığım örneklerden anlayacağınız üzere kağıtla, matbaayla, dolayısıyla ağaç kesilmesiyle, zararlı kanserojen boyalarla, enerji kullanımıyla ve üretim teknikleriyle de yakın ilişkide olan bir meslektir. Doğaya verdiğimiz  zararı aza indirgemek, daha bilinçli satın alıcılar (tüketici kelimesini bilinçli olarak tercih etmedim), üreticiler ve tasarımcılara dönüşebilmeye katkı olabilmesi için bazı konulardan bahsetmek istiyorum.

İlk olarak tasarımcıları ele alalım. Tasarımcıların bu konuda yapması gereken en önemli şey soru sormak. Bunu bir örnekle açıklamak istiyorum. Diyelim ki bir tasarımcısınız ve size herhangi bir film festivali ile ilgili tanıtım çalışması yapmanız üzere iş geldi. Sizden istenenler broşür, filmlerin konularını, yönetmenlerini vs. anlatan bir cep kitabı, poster gibi basılı işler. Bir tasarımcı olarak öncelikle bu konuda kağıt kullanmamın gerekli olduğu iş kalemleri hangileridir sorusunu sormalıyız. Böylece bazı işleri baskı kullanmadan internet üzerinden online vb. mecralar ile hallederek kağıt/enerji/boya kullanımını aza indirgeyebiliriz. Gelelim basmak zorunda olduğumuz işlere, bunları yaparken de en az fire verecek kağıt ebadını seçerek daha az kağıt kullanımını sağlayıp, geri dönüşümlü ya da tarımı yapılan kağıt üretim materyallerinden üretilmiş kağıtları tercih ederek üretim yapabiliriz. Ambalaj üretiyorsak daha “havalı/güzel vs.” durması için gereksiz yere 2 hatta 3 kat kağıda sarılmış ambalajlar, kalın kağıtlar yerine akılcı çözümlerle ürün bittiğinde çöpe gitmeyecek, geri dönüşebilecek hatta yeniden, yeni bir kullanım alanına sahip olabilecek ambalajlar tasarlayabiliriz. Aslında sormamız gereken sorular listesi uzayıp gider, ürünlerin nakliyesinde tuttuğu yerin ne kadar olduğu ve hangi yollarla gideceği yere ulaştırılabileceğine kadar etki edebilir, düşünebilirsiniz.

İyi güzel söyledin de bunları nasıl yapacağız dediğinizi duyar gibiyim. Zaten bu yazıyı yazma sebebim tam da bu. Bu konuya duyarlı olan tasarımcıların yalnız kalmaması için satın alan herkesin konuya dikkatini çekmek. Bunu bir hareket başlangıcı olarak hayal ediyorum. Lüzumsuz üretilmiş reklam/tanıtım ürünlerine karşı bir başkaldırı hareketi olarak. En büyük desteğim de siz, satın alanlar olacaksınız. Örneğin şöyle şeyler yaparak işe başlayabiliriz; yolda yürürken bize uzatılan flyer isimli tek parça kağıt üzerinde basılı olan reklamları konu ile ilgilenmiyorsak almayarak.

Yumurta Ambalajı: Happy Eggs by Maja Szczypek

Alışverişe gittiğimizde marketlerin/mağazaların reklamı olsun diye üzerine logo bastırdığı plastik ya da kağıt poşetleri kullanmayıp kendi bez torbalarımızla alışveriş ederek. Aldığımız ürünlerin ambalajlarını yukarıda tarif ettiğim kriterlere uymuyorsa markanın tüketici hattını arayarak bu konuda şikayetinizi dile getirerek, hatta o ürünleri bırakmanız hayatınızdan çok şey götürmeyecekse satın almayarak, yeniden kullanıma dikkat etmiş ya da etmese de kaza ile böyle ürünler üretmiş markaların ürün ambalajlarını farklı amaçla kullandığınızda; sosyal medyada, sokakta, eşe dosta anlatarak markaları bu konuda teşvik ederek. (Unutmayın onlar için her şeyden önemlisiniz, emin olun sizi takip eder yaptığınızı görürler.) Yani özetle aslında “tüketici” olmamanızı rica ediyorum.

Siz bunları talep ettiğinizde markalar, üreticiler bu kriterlere dikkat edecekler, dolayısıyla tasarımcılar böyle fikirlerle müşterilerinin karşısına geçtiğinde fikirleri reddedilmeyecek ve bu ürünleri üretebilecek girişimci ve duyarlı matbaalar, dijital baskıcılar vs. meydana çıkıp kendilerine yer bulabilecek.

Yemiş paketi: Peanut & Co – Ecopackaging by Mónica López and Gloria Kelly

Hepimiz bir şekilde birbirimize bağlıyız ve daha az zararlı canlılar olarak dünya üzerinde varlığımızı sürdürmek, hatta mümkünse onarıcı olmak bizim elimizde. Sadece “Bir kişiyle ne olacak ki?” düşüncesinden kurtulmamız yeterli.

Konuyla alakalı daha çok şey merak edenler aşağıdaki linkleri faydalı bulabilirler:

www.lovelyasatree.com

www.ethicsingraphicdesign.org/morality/sustainability/

 

 

Kübra Köprülüoğlu Aşanlı

[Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] Yanlışlıkla Dünyanın öbür ucuna uçan çocuk

Amerikalı doğabilimci John Burroughs,Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.

Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

“Yanlışlıkla Dünyanın Öbür Ucuna Uçan Çocuk” oldukça radikal bir çocuk kitabı. John Boyne, pek çok çocuk edebiyatı yazarının değinmediği ya da yazmaktan çekindiği konuları cesurca anlatıyor. Çocuk kitapları genellikle klişeler üzerine kuruludur. Bunu ülkemiz çocuk edebiyatında daha sık görürüz. Büyükler kötü ve iyi olarak kategorize edilirken ebeveynler çok olsa anlayışsız ya da umursamaz olarak karşımıza çıkar. Çocuklarına kötülük yapan anne-baba karakterler sık görülmez. Masallarda bile kötülüğü sadece üvey anne yapar. John Boyne, bu klişeyi tamamen alt üst ediyor kitapta.

Kitabımızın kahramanı Barnaby Brocket’in ailesini tanıyarak başlıyoruz kitaba. Avustralya’da bir hukuk müşaviri olan babası Alistair, hayatı normallikler üzerine kurulmuş “normal” bir insandır. Her gün ayrı rutine sadık kalır, o kadar ki toplumda kendini göstermeye çalışan insanlara bile tahammülü yoktur.

Barnaby Brocket

Anne Elenor da tıpkı eşi gibi hukuk müşaviridir ve emlak konusunda uzmandır. Tencerenin yuvarlanıp kapağını bulmasını andıran bir uyumla “normallik” paydasında buluşmuşlardır.  İlk çocukları Henry de bu uyuma ayak uydurmuş, öğretmeninin bile hakkında söyleyebileceği ekstra bir durumu yoktur. O da ailedeki herkes gibi “normal”dir. İkinci çocukları Melanie de bu kusursuz çemberi bozmaz ve “normallik” sıfatını daha da güçlendirir. Özetle Brocket Alilesi Avustralya’nın en “normal” ailesidir.

Ta ki üçüncü çocukları Barnaby doğana kadar… Bebeği doktorun ellerinde göremeyen Elenor, doktorun baktığı yere bakınca doğumhanenin tavanında duran bebeği görür. Evet, Barnaby Brocket yer çekimi yasasına karşı gelmektedir. Böylece Brocket Ailesi’nin “normallik” anlayışı alt üst olur. Anne ve baba için hayal kırıklığıdır Barnaby. En başından beri anne ve babanın bebeğe isteksizce yaklaştığını görürüz. Tek kaygıları Barnaby’nin normale dönüp dönmeyeceğidir.

Pek çok doktorun ve profesörün tedavileri işe yaramaz. İnsanların ne düşüneceğini hayal ettikçe dertlenen aile, dört yıl boyunca Barnaby’i evden dışarı çıkarmaz. Tek arkadaşı evin köpeği Kaptan W. E Johns’tur. Güneş görmeyen çocuğun teni anormal bir şekilde bembeyaz olur. Bu kez dışarı çıkarmak zorunda kalacaklarını anlar aile. Komşulara rezil olmak, insanların meraklı bakışı gibi pek çok şeyi dert edinirler. Nihayetinde anne iki tasmayla yola çıkar. Biri Kaptan W. E Johns’a diğeri de Barnaby’e bağlıdır.

“Bir uçurtma olmuştu Barnaby Brocket”.(s.36)

Barnaby’nin okul çağına gelmesi aile için bir kâbusa dönüşür. Pek çok okul araştırırlar ve en doğru kararın Graveling İstenmeyen Çocuklar Akademisi olduğuna karar verirler. Kendisi gibi normalliğin sınırlarını aşmış çocuklarla doludur burası. Diğer çocukların ödünü koparan, elleri yerine kancalara sahip olan Liam ile yakın arkadaş olurlar. Günleri güzel geçmektedir. Ders sırasında yer çekimi için önlem olarak oturduğu sıraya bağlanmaktadır Barnaby. Bu güzel günlerin de sonuna gelmiştir. Okulda büyük bir yangın çıkar ve sırasına bağlı bir şekilde yangının ortasında kalır Barnaby. Yardımına kanca elli Liam gelir fakat artık bir okulları yoktur. Mutlu günler maziye karışır.

Aile artık normal bir okula gitmesine karar verir. Muhteşem çözümleri ise kum torbasıyla dolu bir sırt çantasıdır. Böylece Barnaby’nin ayakları yere basacak ve dikkat çekmeyecektir. Tüm normal çocuklar gibi… Bu hayal de kısa sürede yok olur. Okul da tüm insanlar gibi normal olmayana iyi gözle bakmaz. Bir okul gezisinde talihsiz bir kaza ile çantasından kurtulan Barnaby bir sürü insanın gözleri önünde havalanınca ülkenin gündemine oturur. Artık evde büyük bir huzursuzluk vardır. Kapıda basın mensupları fırsat kollamaktadır. Anne ve babanın sabrı taşmıştır. Ve sonunda kitabın en radikal bölümüne gelinir. Anne oğlundan vazgeçer ve onu bir gezinti esnasında sırt çantasını deler ve uçup gitmesine izin verir.

“Beni affet Barnaby, dedi ama böylesi en iyisi. Harika bir dünya seni bekliyor. Sen de o ilk göçmenler gibi olabilirsin. Bir yerlerde mutluluğu yakalayacağına eminim.” (s.83)

Bir annenin çocuğunu terk etmesi, bir çocuk kitabı için tabu bir davranış. Barnaby’nin asıl hikâyesi bundan sonra başlar. Balonla seyahat eden yaşlı iki kadın ile karşılaşması ve onların aralarındaki duygusal bağ da “öteki”nin dilini anlamaya yönelik bir başka tabudur. Kocalarını terk eden bu neşeli kadınlar, mutluluğu birbirleri sayesinde yakalamışlardır.

“-İkimiz de Shropshire’daki bir amatör tiyatro topluluğu üyesiyken tanıştık ve ilk bakışta…

-Arkadaş olduk, diye araya giren Ethel, Marjorie’ye bakıp gülümsedi. “Yakın arkadaş.

-Hem de çok yakın arkadaş, diye onayladı Marjorie.” (s. 93)

Yolculuk kahve çiftliğine doğru gider. Orada Palmira ile tanışması ve Palmira’nın yaşadığı acılar da Barnaby’nin hayata bakış açısında değişiklikler yaratır. Bir anlamda Barnaby kendini daha yakından tanır. Palmira, yazarın sözcüsü gibidir.

“Palmira gülümsedi. Çünkü normaller, dedi. Hepimiz öyleyiz. Sorun, bazı insanların kafasındaki normal fikrinin diğer insanlarınkinden farklı olması. Maalesef üzerinde yaşadığımız dünya böyle bir yer. Bazı insanlar kendi kafalarındaki kalıpların dışında kalan şeyleri kabullenemiyorlar.” (s.110)

Barnaby, kendisini terk eden ailesine öfke duymamaktadır. Aksine onlara layık olamadığını düşünmekte ve ailesinin onu özlediğini düşünmektedir. Bu yüzden evine dönmeye karar verir. Rio De Janerio’dan Sidney’e gitmek istemektedir fakat uyuyakalan Barnaby kendini New York’ta bulur. Pencere temizleyerek geçinen heykeltıraş Joshua ile yolları kesişir. Joshua da tıpkı Barnaby gibi “öteki”dir. Sanat için hayatını değiştirmiş ve zor bir yaşantıya katlanmayı tercih etmiştir. Zengin babasının işini yapmayı reddeder ve bir bodrum katında fare gibi yaşamaktadır. Kendine yardım eden Joshua’ya yardım etmekte gecikmez Barnaby ve heykellerini bir galeriye tanıtır. Barnaby, başından sonuna kadar dostlarına yardım etmekten vazgeçmeyen bir çocuktur. Hayatına dokunan herkesin hayatına bir şekilde dokunmaya başarır. Joshua da onlardan sadece biridir.

Barnaby, gazeteci Charles ile tanışır ve Toronto’ya giderler. Charles, kitaptaki Barnaby’e en çok benzeyen “öteki”dir. Çocukken bir yangında yüzünde kalıcı hasarlar oluşur ve ailesi tarafından uzaklaştırılır. Kendine yeni bir hayat kuran Charles, Barnaby’i en iyi anlayan kişidir. Kitabın belki de en can alıcı bölümleri aralarında geçen diyaloglar diyebilirim.

Yazarı John Boyne ile kahramanları birarada

Toronto’da izlediği bir maç esnasında çantasından kurtulan Barnaby, kendini yine gökyüzüne süzülürken bulur ve Kaptan Elias Hoseason tarafından kurtarıldığını sanır fakat adam Ucubeler Sirki’nin sahibidir. Orada kendi gibi farklı kişilerin esir edildiğini görür. Yüzgeçli çocuk Jeremy, siyam ikizleri, tersten konuşan Felicia, hapşırınca görünmez olan Delilah ve eski dostu kanca kollu Liam da orada esir durumdadır. Liam’a kavuştuğuna sevinen Barnaby, normal algısının dışına çıkan insanları “ucube” olarak görüldüğünü anlar ve buna karşı çıkar. Kaptan Elias Hoseason, insanları dış görünüşü yüzünden aşağılayan, ötekileştiren tüm insanların imgesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Kamçısı ile zorbalığın ve iktidarın sembolüdür aynı zamanda. Ucubeler Sirki, İrlanda’ya gitmektedir. Orada duyarlı insanların tepkisi ile karşılaşır sirk. Stanley, tarafından kurtarılan tüm “ötekiler” kendi yollarına koyulurlar. Barnaby ise Stanley ile Afrika’ya gider. Stanley ölümcül bir hastalık yüzünden son 6 ayını yaşamaktadır. Tüm kariyerini ve hayatını bir kenara bırakıp dünyayı dolaşmakta ve maceradan maceraya atılmaktadır. Kitabın bir başka “ötekisi”dir. Satnley ile paraşütle atlarlar. Geceyi geçirdikleri ormanlıkta uçmamak için paraşüte bağlar kendini Barnaby fakat bir tilkinin ipleri kemirmesi ile yeni bir macera da başlamış olur.

Barnaby yeniden göklerdedir. Bu kez o kadar uzağa gider ki bu kez onu bir uzay mekiğindeki astronotlar kurtarır. Farklı uluslara ait astronotlarla yolculuğuna devam eder. İşin tuhaf tarafı zemine hasret kalan Barnaby’nin ayakları uzay mekiğinde yere basmaktadır. Barnaby artık “normal” olmanın ne anlama geldiğini sorgulamaktadır. İlk defa normal bir insan gibi yürümüş olsa da bundan rahatsızlık duyar. Astronotlar da hikâyenin bir anlamda “ötekiler”idirler. Hayallerindeki mesleği yapıyor olsalar da ailelerinin onay vermediklerini anlatırlar. Çünkü astronotluk normallik sınırlarını aşan bir meslektir.

Uzay yolculuğu biter ve dünyaya dönerler fakat onları karşılayan Uzay Akademisi Başkanı, Barnaby’nin bir uzaylı olduğuna hükmeder ve onu karantinaya alırlar. Barnaby’nin başı yine derde girmiştir. Karantinada, odasının tavanında bir balon gibi yapışmış halde öylece bekler. Uzay Akademisi Başkanı nihayetinde Barnaby’nin uzaylı olmadığına ikna olur ve onu bir hastaneye kontrol için gönderir. Kulaklarına bakan doktorlar, bir şüphe içerisine girer. Test sonuçlarını beklerken Barnaby ise onu terk eden, olduğu gibi kabullenemeyen ailesini özler. Nihayetinde ailesi gelir, özlemiş olsalar da hala “normallik” arayışındalardır. Durumun “normal” olup olmadığı üzerine tartışmaya devam ederler. Kitabın doruk noktalarından biri de bu bölümdür. Ailesi onu terk etmemiş gibi hala Barnaby’i suçlamaktadır.

“Sorun şu ki her seferinde tüm dikkatleri üzerine çekmek zorundaymışsın gibi davranıyorsun. Artık buna izin veremeyiz. O yüzden sana soruyoruz Barnaby: Bizimle eve döndüğün takdirde normal biri olacağına söz veriyor musun? Havaya yükselip durmaktan sonsuza dek vazgeçecek misin?” (s. 261)

Bu sinir bozucu sözlerin sonunda söze doktor karışır ve Barnaby’nin neden uçtuğunu bilimsel olarak açıklar. Aslında Barnaby, uçmuyor, aksine düşüyordur. Kulaklarında dengeyi sağlayan kanalların Barnaby’de ters olduğunu ve bu yüzden onun yere değil havaya doğru düştüğünü açıklar. Aslında Barnaby için uçmak diye bir eylem yoktur. Bunun bir ameliyatla düzelebileceğini öğrenen Brocket ailesi ilk defa Barnaby’nin normalleşebileceğine inanmış ve de bayram havası yaşamıştır, o kadar ki o ameliyatın bir an önce olmasını istemektedirler.

Ameliyat zamanı yaklaşınca kardeşleri ziyarete gelir, yanlarında köpeği Kaptan W.E Johns’u da getirirler. Annesinin kardeşlerine başka bir hikâye anlattığını öğrenir Barnaby. Hikâyeye göre Barnaby daha fazla üzüntü vermemek için kum çantasını çıkarıp kendi terk etmiştir ailesini. Bunu öğrenen Barnaby çok üzülür. Öfkelenir. Düşünür.

“O normal olan çocuklardan kaçı Barnaby’nin yaşadığı maceraları yaşayabilmiş ya da tanıştığı sıra dışı insanlarla tanışabilmişti? Kaçı dünyanın dört bir yanını görmüş, bunu yaparken de birçok insana yardım etmişti? En önemlisi onun normal olmadığını söylemeye kimin hakkı vardı? Sekiz yaşındaki bir oğlanın çantasında delik açıp onu bilinmeyene yollamak mıydı normal olan? Ya da her saniye “normal” olmayı istemek normal miydi gerçekten?” (s. 273-274)

Bu düşüncelerden sonra Barnaby kişisel aydınlanmasını yaşar ve “farklı” biri olmayı sevdiğini anlar.

“Beni alıp götürmelerine izin verirsem beni kendilerinden biri haline dönüştürecekler.” (s.274)

Tavandaki pencereyi açıp havalanır Barnaby, sadık köpeği Kaptan W. E. Johns da onu bırakmaz. Birlikte gökyüzüne süzülürler. Ve nihayetinde Barnaby “farklı” olmaktan gurur duyar. Yeni maceralar, yeni dostlar ve düşmanlar onu bekler. Artık yalnız da değildir.

En başta da söylediğim gibi “Yanlışlıkla Dünyanın Öbür Ucuna Uçan Çocuk” radikal bir çocuk kitabı. Klişelere yüz vermeyen, cesur bir anlatıma sahip. Bana kalırsa bu kitap yalnızca bir çocuk kitabı değil. Yetişkinlerin, özellikle de ebeveynlerin okuması gerektiğini düşünüyorum. Toplumun birörnekleştirdiği insan tipi, hayallerimizi de aynı kalıba sokuyor. Belki de bu yüzden “normal” olmak zorundalığı doğuyor. Oysaki insanlık tarihine yön veren tüm insanlar “normal” kalıplarını yıkan kişilerdir. “Farklı”nın “normal”den sıyrılıp kendi yeteneklerinin farkına varması ya da sadece kendini olduğu gibi sevmesi açısından da önemlidir. Özellikle bir çocuğun özfarkındalık kazanması, “normal” ya da “farklı” yaftalarından uzak olmasıyla mümkündür.

John Boyne, anlatısını kurarken “öteki”nin de sesi olmayı ihmal etmiyor. Kitap, bu anlamda toplumun aynası niteliği kazanıyor. Ülkemizde de farklı olmayan “öteki” algısını ironik bir dille eleştiriyor. Bu anlamda çocuk kitaplarında “öğreticilik” esas ise bu kitap toplumun genelini ilgilendiren büyük bir yarayı işaret ediyor bize. Farklı olanın ötekileştirilmesi meselesini kurmacanın sınırlarını zorlayarak, edebiyatın gücünü yanına alarak yapıyor.

Yazan John Boyne
Resimleyen Oliver Jeffers
Çeviren Arif Cem Ünver
Tudem Yayınları279 sayfa
Yaş Aralığı 7-12

 

Tunç Kurt