Ana Sayfa Blog Sayfa 3278

KOS’tan Belgrad Ormanı’na inşası planlanan demiryoluna karşı eylem çağrısı

Kuzey Ormanları Savunması (KOS), 29 Ocak 2017 Pazar, 11.30’da Belgrad Ormanı’nda Bahçeköy girişinde buluşarak, Belgrad Ormanı’nda inşa edilmesi planlanan demiryoluna karşı yapılacak basın açıklaması ve ardından düzenlenecek 2 saatlik doğa yürüyüşü için tüm doğa korumacıları Pazar günü Belgrad Ormanı’na davet ediyor.

Bu arada KOS’un İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik 5 gün önce başlattığı kampanyaya imza atanların sayısı da 15 bin kişiyi geçmiş durumda. Belgrad Ormanı’nında yapılmak istenenlere dair kapsamlı bilgileri de barındıran kampanya sayfasına buradan ulaşabilirsiniz.

29 Ocak 2017 Pazar günü gerçekleşecek basın açıklaması ve doğa yürüyüşüne ilişkin KOS açıklamasının tam metni ise şu şekilde:

29 Ocak, Pazar 11.30’da Belgrad Ormanı’nda basın açıklaması ve doğa yürüyüşü yapıyoruz

29 Ocak 2017 Pazar, 11.30’da Belgrad Ormanı’nda Bahçeköy girişinde buluşuyor, Belgrad Ormanı’nda inşa edilmesi planlanan demir yoluna karşı basın açıklamamızı yaptıktan sonra doğa yürüyüşü gerçekleştiriyoruz.

İstanbul’a binlerce yıldır hayat veren ve Kuzey Ormanları’nın eşsiz parçalarından biri olan Belgrad Ormanı, dekovil tren hattı ile yağmalanmak isteniyor. Belgrad Ormanı’nın yok edilmesine izin vermeyelim, ormanımızı birlikte savunalım, şehrimizin nefesine sahip çıkalım.

29 Ocak 2017 Pazar, 11.30’da Belgrad Ormanı’nda Bahçeköy girişinde basın açıklamasından hemen sonra orman içerisinde 2. Mahmut Bendi’nden başlayarak gölet etrafında yaklaşık 2 saatlik (kar durumuna göre tahminen) bir doğa yürüyüşü gerçekleştireceğiz.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik yeni başlatılan imza kampanyası da artan bir şekilde destek görmeye devam ediyor. 3 gün önce başlatılan kampanyaya imza atanların sayısı 6 bini geçti. Binlerce ağacı katlederek geçirilmesi planlanan “Dekovil Hattı” demiryolu projesine, Belgrad Ormanı’nın korunması gereken doğal bütünlüğünün parçalanmasına, Kuzey Ormanları’nın nefesini İstanbul’a taşıyan Cendere Vadisi’nin yeni rant projelerine açılmasına karşı imzanızı buradan atabilir, arkadaşlarınızla paylaşabilirsiniz.

Notlar:

Pazar günü yağış beklenmiyor ama yerde önceki günlerde yağan kar olacağı ve hava soğuk olacağı için uygun ayakkabı ve giysi giyinmeniz, yanınıza çorap ve benzeri yedek giyecekler almanız tavsiye edilir. Yürüyüş için yanınıza termos içinde sıcak içecek, sandviç benzeri atıştırmalıklar getirmenizi rica ediyoruz.

Belgrad Ormanı Bahçeköy girişine ulaşmak için Hacıosman Metro İstasyonu’ndan 42HM numaralı Bahçeköy otobüslerine binip, son durakta inebilirsiniz. İsteyenler 10.45’te Hacıosman Metro çıkışında, otobüs duraklarının önündeki buluşmaya katılabilir.

Ormana Demiryolu Olmaz eyleminin facebook etkinlik sayfasına buradan ulaşabilirsiniz”

 

(KOS Medya)

350.org’un eğitim sayfası Türkçe olarak yayında

2015 yılından beri Türkiye’de de, iklim değişikliği ve yaşam alanları savunusu alanında çalışan yerel hareketler ile birlikte çalışmalar yürüten ve karar vericiler ile liderlerin bilimsel gerçeklerin ışığında iklim değişikliği ile etkin mücadele etmelerini sağlamak amacıyla yerelden başlayarak küreselde etkin faaliyet gösteren bir iklim hareketinin oluşabilmesi amacını güden sivil toplum kuruluşu 350.org’un eğitim sayfası Türkçe olarak tr.trainings.350.org/ adresinden yayına başladı.

Özellikle iklim değişikliği ve çevre koruma alanında çalışan sivil toplum kuruluşları, girişimler ve örgütlenmelerin farklı hedef kitlelerini güçlendirmek için kullanabilecekleri yaklaşım ve yöntemleri içeren eğitim sitesinde çevrimiçi ortamda veya yüz yüze yapılan eğitim ve toplantılarda kullanılabilecek tekniklerin teorik temelleri ve pratik uygulamaları hakkında bilgiler bulunuyor.

350.org Türkiye’nin, eğitim sayfası yayına başlaması ile ilgili olarak yaptığı açıklama şu şekilde

“Kurmayı ve geliştirmeyi amaçladığımız bu küresel iklim hareketi, tüm dünyada yerelden yükseliyor ve herkes için daha iyi bir gelecek oluşturmak amacıyla ortak faaliyetlerde bulunuyor. Çevrim içi kampanyalarımız, yerel örgütlenmelerimiz ve kitlesel eylemlerimiz ile 188 ülkeyi kapsayan küresel bir ağın parçasıyız.

İlkelerimizle ilgili daha fazla bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.

İklim adaletinin temel unsuru olarak yerelin gerçekliğini ve taleplerini gözeten bir iklim hareketi hayal ediyoruz. Bu yüzden, 350.org olarak, yerelin ihtiyaçlarına cevap verebilmek, yereldeki mücadeleyi güçlendirecek adımlar atmak, temel önceliklerimizin başında geliyor. Türkiye’de de yerel hareketlerin güçlenmesi, verdikleri iklim değişikliği ve yerel ekoloji mücadelesini daha etkin bir biçimde yürütebilmesi için özellikle güçlendirme ve kapasite geliştirme faaliyetlerinde kullanılabilecek bir eğitim sitesi hazırladık. Eğitim kiti, iklim değişikliği, örgütlenme ve ekoloji mücadelesine dair, kurumların, sivil toplum örgütlenmelerinin ve konulara ilgi duyan eğitmenler ile kişilerin kullanabileceği, deneyimsel öğrenme odaklı, katılımcı ve interaktif içerikler içeriyor.

Eğitim/atölye etkinlikleri, toplantı kolaylaştırıcılığı araçları ile strateji / örgütlenme başlıkları altında toplanan bu yöntemleri yaygınlaştırmak amacıyla, iklim değişikliği ve çevre alanında çalışan kurumlar başta olmak üzere, sivil alanda faydasını görecek herkesin kullanımına açmaktan memnuniyet duyuyoruz.

Zira bilgi özgür olmak ister.

İşinize yaraması dileğiyle.

350.org

 

(Yeşil Gazete)

 

Kayseri Organize Sanayi Bölgesi’ndeki elektriğin beşte biri Güneş’ten

Kayseri Organize Sanayi Bölgesi’ndeki (KOSB) fabrikaların gündüz tükettiği elektriğin yüzde 20’si, kentte 1 milyon metrekarelik alanda kurulu bulunan güneş enerjisi santrallerinden sağlanıyor.

Bölgedeki fabrikaların elektrik ihtiyacını karşılamak amacıyla, KOSB’un hemen yanı başında kurulan ve Türkiye’nin en büyük güneş enerjisi santrali konumundaki tesis, yıllık 51 mega watt kurulu güce sahip.

KOSB Yönetim Kurulu Başkanı Tahir Nursaçan, 22 milyon metrekarelik alanla Türkiye’nin en büyük 5. organize sanayi bölgesi olduklarını söyledi. 70 bin kişinin istihdam edildiğini belirten Nursaçan, 6 mega watt üretimle başladıklarını anlattı:

“Yönetim kurulu olarak göreve geleli 1 yıl oldu. Görevi devraldıktan sonra güneş enerjisinden elektrik üretimine daha ciddi yatırımlar yapma kararı aldık. Harekete geçtik ve 50 milyon dolar yatırımla güneş enerjisinden 51 megavat üretim sağlar hale geldik. 2016 yılı itibarıyla da büyük çoğunluğunu bitirmiş durumdayız. Yaklaşık 6 megavatlık bir tesisken 1 yıl içinde kapasiteyi 51 megavata çıkardık.”

“60 bin konutu aydınlatabilecek bir tesis”

Hem fiziki alt yapısıyla hem de teknik donanımıyla Türkiye’ye örnek bir tesis kurduklarını belirten Nursaçan, şöyle devam etti:

“KOSB’de gündüz kullanılan elektriğin yüzde 20’sini bu tesisten çevreci enerjiyle sağlayabiliyoruz. Hatları da fazla meşgul etmeden burada üretip hemen yakınındaki işletmelerde kullanabiliyoruz. Ülkemizin 7 milyon dolarlık doğalgaz ihtiyacını azaltan bir tesisi Kayseri sanayisine ve ülkemize kazandırmanın gururunu yaşıyoruz. Diğer yandan burası yaklaşık 60 bin konutu aydınlatabilecek kapasiteye sahip.

Türkiye’de tek başına 51 megavat enerji üreten tesis yok. Bunu, hem modern hem de yüksek teknolojiyi kullanarak yaptık. Buraya 51 megavatlık güneş OSB’si de diyebiliriz. Aynı zamanda bu işten sağlanan geliri sanayicimize ve sanayimize hizmet olarak yansıtıyoruz. İnşallah, bu teknolojileri üreten fabrikaları da Kayseri’ye kazandırmanın gayreti içinde olacağız. Ülkemiz için bu tür yatırımların artmasını temenni ediyorum.”

Güneş ve rüzgâr enerjileri, başta İsveç, Finlandiya ve Almanya olmak üzere birçok Avrupa ülkesinin başlıca enerji kaynağı olma yolunda hızla ilerliyor. Haziran 2016’da gündüz saatlerinde Almanya’da güneş ve rüzgâr kaynaklı enerji üretimi 45,5 giga watt seviyesine ulaştı.

 

(Al Jazeera Türk)

 

Çeşme’de ne oluyor? – Ahmet Soysal

Bu yazı Alakarga Dergisi’nin son sayısında yayımlanmıştır

18 Aralık günü Çeşme Pırasa adası yakınlarında ‘Lady Tuna’ isimli geminin karaya oturması kimsenin dikkatini çekmemişti başlangıçta… Ama daha sonra gemiden 50 tonu aşkın akaryakıtın denize yayıldığı; denize yayılan akaryakıtın Çeşmenin turistik otel ve yazlık evlerle dolu sahillerine ulaşarak tüm kıyının petrol artıkları ile kirlenmesine ve simsiyah olmasına neden olduğu duyulunca konu kamuoyuna yansıdı. Kazadan ancak altı gün sonra başlatılabilen ‘temizlik’ çalışmaları ise adeta konunun boyutları küçültülerek gözlerden kaçırılmasına dönüktü… Uzmanlara göre yapılan temizlik çalışması bilimsel yapılmıyordu ve sadece felaketin boyutlarının gizlenmesi amacına dönüktü; üstelik bu temizlik çalışması gemiden yayılan akaryakıtın bölge ekosistemi üzerinde yaptığı yıkıcı etkiyi önlemediği gibi daha da artırıyordu.

Aslında bu ‘kaza’ kıyılarımızın ne kadar korumasız olduğunun bir ispatı gibi… Olaya ekonomik açıdan bakarsak; Türkiye bir turizm ülkesi ve kazanın olduğu yer Türk turizmi için önemli bir nokta. Çeşmeli otelciler kaza nedeni ile deniz ve kıyı kirliliğinin neden gösterilerek rezervasyon iptalleri almaya başladıklarını söylüyorlar; Çeşmeli balıkçılar ise avladıkları balıkları artık rahat satamadıklarını; bu nedenle de Çeşme’de avlandıklarını artık saklamaya çalıştıklarını belirtiyorlar. Çevre açısından olayı değerlendirildiğinde ise durum çok daha vahim; tam altı gün sonra temizlik çalışmalarına başlanabilmesi akaryakıtın tüm Çeşme sahillerine yayılmasına neden oldu;  bölgedeki tüm ekosistem bundan zarar gördü. Deniz yaşamı etkilendi; kıyı şeridi kirlendi; birçok canlı yaşamını yitirdi. Uzun yıllar boyunca etkisi devam edecek ekolojik bir yıkım yaşandı; yaşanıyor bölgede…

Tüm bunlara nedeniyle İzmirli çevre avukatları Senih Özay ve Fatih Ülkü, Çeşmelilerin şikayetleri doğrultusunda ilk adım olarak ‘zararın tespiti’ davası açtılar. İlgili mahkeme çevre mühendisliği, denizcilik ve ekonomi alanından oluşan bir bilirkişi heyeti tespit ederek; zararın tespiti için atadı. Ancak zararın tespiti için çalışacak bilirkişi heyetinin içinde bir halk sağlığı uzmanı yok; peki Çeşmelilerin bu olay nedeni ile yaşadığı veya zaman içinde yaşayabileceği sağlık sorunları nasıl tespit edilecek? Dünya Sağlık Örgütü 1948’den bu yana sağlığın tanımını ‘sadece hastalık ve sakatlık durumunun olmaması değil; kişinin bedenen, ruhen ve sosyal yönden tam bir iyilik halidir’ diye tanımlıyor. Bu tanımdan hareket ederek Çeşmelilerin bu olay nedeni ile sağlık sorunları ile karşılaşmadıklarını iddia etmek mümkün değil.

Üstelik bu kazalar ders olmuyor; Çeşme kazasından birkaç gün sonra Dilovası’nda da benzer olay yaşanmadı mı? Birçok Avrupa ülkesi limanlarına on yaşından büyük tankerlerin girmesini yasaklarken; deniz kirliğine karşı sert önlemler alırken; Akdeniz’in en temiz sahillerine sahip olan ülkemiz sahilini; denizini korumak için üstelik uluslararası antlaşmalardan gelen hakkı olmasına karşın bu tip kısıtlamalara gitmediği gibi; oluşabilecek kazalara müdahale konusunda çok yetersiz olduğu son yaşanan olaylarla ortaya çıktı…

Çeşme’de dava sürecini başlatan çevre avukatları Senih Özay ve Fatih Ülkü kararlılıkla kamuoyuna sesleniyor: ‘Çeşme’de olan ve dün de Dilovası’nda tekrarlanan gemi yakıt sızıntı  felaketlerine artık el koymayı, tüm yerli ve yabancı sorumlularına yeterli basıncın yapılmasını, ülke içi sorumluların belirlenmesinin hemen sonrası, yabancı şirket ve ülkelere amansız bir elele hukuk mücadelesi yapılmasını ve bu konuda suçlamadan tazminata; sigortasından rehabilitasyona, medyasına kadar konunun yükseltilmesine ve kamunun desteğinin alınması kararlığı içindeyiz.’…

Denizlerimizi ve sahillerimizi korumak için daha ne bekliyoruz? Bugün Çeşme, Dilovası; yarın?…

 

Ahmet Soysal

 

[İklim İçin] Trump Başkan oldu

21 Ocak 2017, Cumartesi gününü tarihe not edelim. Donald Trump ABD Başkanı olarak yemin etti. Gelir gelmez ilk icraatları ise Trump’ın iklim değişikliği konusunda yapacaklarından, daha doğrusu yapmayacaklarından endişelenen bizlerin tüm endişelerini haklı çıkarır cinsten.

Trump’ın resmen görevi devralmasından dakikalar sonra yenilenen Beyaz Ev websitesinde iklim değişikliği referanslarının hepsi silindi.

  1. Başkan Barack Obama’nın Beyaz Ev websitesinde öncelikli konu başlıkları şu şekilde:
  • Medeni Haklar
  • İklim Değişikliği
  • Ekonomi
  • Eğitim
  • Dış Politikalar
  • Sağlık
  • İran Anlaşması
  • Göçmenlik Anlaşması

Yeni Başkan Donald Trump’ın Beyaz Ev websitesinde ise öncelikli konular:

  • Önce Amerika Enerji Planı
  • Önce Amerika Dış Politika
  • İş ve Büyümeyi Geri Getirme
  • Orduyu Tekrar Güçlü Yapma
  • Emniyet Teşkilatı için Ayağa Kalkma
  • Tüm Amerikalıların İşine Yarayacak Ticari Anlaşmalar

Beyaz Ev websitesinde Obama yönetiminin iklim değişikliği konusunda eylem planlarını anlatan iklim değişikliği sayfalarının hepsi ortadan kalkmış ve yeni websitesinde iklim değişikliğinin i’si geçmiyor – bir şey hariç: Trump’ın Obama yönetiminin iklim değişikliği politikalarını ortadan kaldırmaya ettiği yemin.

Trump yönetiminin en öncelikli ve acil konusu olan Önce Amerika Enerji Planı’na bakalım:

  1. Trump’ın kampanya sözü olan Amerika’nın sönen kömür sektörünü canlandırmak
  2. Obama’nın İklim Eylem Planı’nı kaldırmak
  3. Amerika’nın tüm fosil yakıt rezervlerini kullanarak enerji bağımsızlığını sağlamak

Obama’nın İklim Eylem Planı düşük karbonlu yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılmasını teşvik ederken, kömürün elektrik üretiminde kullanılmasına mani oluyordu. Trump, Obama’nın planının iş gücünü yok ettiğini iddia ediyor. Oysa ki kömürün kullanımı, daha ucuz olan doğal gazın çatlatma yöntemiyle elde edilmeye başlamasından beri, yani 2008’den beri zaten düşüyor. 2016’da ilk defa doğal gaz ABD’nin en büyük enerji kaynağı oldu.

ABD’nin fosil yakıt kaynağı geniş, ancak ABD’de çıkarılan petrol ABD’de kalmıyor. Çıkarılan petrolün %40’ı ihraç edilirken ABD, Kanada ve Orta Doğu’dan petrol ithal ediyor.

Trump yenilenebilir enerji kaynaklarını “üç beş ağaç peşindeki çapulcuların kendilerini iyi hissetmelerinin masraflı yolu” olarak nitelendirse de tüm dünyada yenilenebilir enerjinin maliyeti düşüyor. Hatta, ABD’de en çok karbon salan eyelet olan Texas bile rüzgar enerjisi üretiminde birinci oldu.

Obama giderayak Arktik Okyanusu ve Alaska’nın Kuzey Kıyısını petrol ve gaz aramlarına kapattı, federal topraklarda kömür araştırmalarını yasakladı ve de Atlantik kırısını gelecek petrol aramalarına karşı korumaya aldı.

Trump’ın Önce Amerika Enerji Planı bu kısıtlamaları kaldırdığımızda işçi gelirlerinin 30 milyar dolar artacağını iddia ediyor. Bu rapor Amerika’nın tüm kamusal alanlarının gaz, kömür ve petrol çıkarılması için açılması halinde böyle bir artış ön görüyor – bu topraklara doğal parklar ve de ormanlıklar dahil. Hatta Beyaz Saray’ın önündeki çimlik alan bile dahil.

Hadi bu tüm kamusal alanların fosil yakıt araştırmaları için açılmasını geçelim, bu sayılar hiçbir zaman tam anlamıyla gerçeği yansıtmıyor. Colorado-Boulder Üniversitesi doğal kaynaklar profesörü Mark Squillace şöyle diyor: “ABD’de petrol, gaz ve kömür rezervleri olduğu doğru ama sadece bu tahmini rezervleri alıp, pazar değerleri ile çarpıp büyük rakamlar elde edemezsiniz. Bu rezervlerin çoğu öngörülebilen bir zamanda ekonomik olarak geliştirilebilecek rezervler değil.”

Kaldı ki, ABD açık deniz rüzgar enerjisi potansiyelini tamamen değerlendirse bugün ABD’de üretilen elektriğin dört katını üretebilir.

Trump yönetimi Önce Amerika Enerji Planı’nda temiz kömür teknolojisine de bağlı olacaklarını bildirmiş. Ancak maalesef temiz kömür diye bir şey yok. Bazı kömür çeşitleri diğerlerine göre daha az sera gazı salsa ya da daha sulfur içerse de hepsi atmosphere aynı oranda karbondioksit salıyor ve bu da iklim değişikliğine neden oluyor. Kömür, gaz ve petrolden bile daha kirli bir fosil yakıt türlü.

Kaldı ki, Trump’ın enerji planının ön gördüğü parlak gelecekte ne iklim değişikliği kaynaklı gıda sıkıntıların, maddi sorunlardan ne de sağlık sorunlarından söz ediliyor.

Son olarak Trump daha temiz bir çevre için Çevre Koruma Ajansı (Environmental Protection Agency – EPA)’nın rolünü tekrar değerlendireceğini belirtiyor planda. Trump EPA’nın rolünü onu kapatmaya çalışarak yeniden değerlendiriyor olabilir mi? Trump’ın EPA başkanı olarak atadığı isim Scott Pruitt EPA’yı 14 kere dava etmiş ve de Obama’nın en devrimci iklim politikalarından birinin rafa kaldırılmasına neden olan suç duyurusunda bulunmuş.

Sadece Pruitt değil, ExxonMobil’in, dünyanın en büyük petrol şirketinin CEO’su Rex Tillerson’ın Dışişleri Bakanlığı’nı yürütmesi kabul edilebilir bir şey değil. Sadece dünyanın en büyük petrol şirketi değil, insan kaynaklı iklim değişikliğini 1970’lerde bilmesine rağmen sakladığı için tüm iklim aktivistlerin kampanyalarının hedefi olan şirketin CEO’su ABD’nin Dışişleri Bakanı olacak.

Trump’ın ilk imzasını ise çevrecilerin büyük mücadeleler ile rafa kaldırılmasını sağladıkları Keystone XL ve Dakota Access petrol boru hattı projelerini diriltmek için attı.

İklim İçin radyo programı her Salı saat 10.00’da Açık Radyo’da yayınlanıyor. 24 Ocak 2017, Salı günü Ömer Madra ile Trump konusunda konuştuk. Yukarıda yazanları ve daha fazlasını buradan dinleyebilirsiniz.

Trump’ın ilk işi iptal edilen Dakota Access ve Keystone XL petrol boru hatlarını canlandırmak oldu

ABD Başkanı Donald Trump, ülkesinde tartışma yaratan ve büyük protestolara yol açan iki boru hattı projesinin inşasına yönelik kararnameleri imzaladı.

Başkanlık kararnamelerini imzalarken kameralara poz veren Trump, “Şu andan itibaren ABD’de boru hatları döşemeye başlayacağız… Tıpkı eski günlerde döşediğimiz gibi” dedi.

Eski Başkan Obama Keystone XL boru hattının inşasına çevrecilerin baskısı sonrası onay vermemiş, Dakota Access boru hattının inşası da protestolar sonrası durdurulmuştu.

Trump ise seçim başkanlık kampanyası süresince Keystone XL boru hattını ve kömür endüstrisi başta olmak üzere, fosil yakıt kullanımını destekleyeceği sözü vermişti.

Keystone XL boru hattı ile ABD’nin Meksika Körfezi’ndeki petrol tesislerine Kanada’dan petrol taşıması hedefleniyor.

Hattı savunanlar, petrolü borularla taşımanın yol veya demiryolu üzerinden taşımaya kıyasla daha güvenli olduğunu söylüyor.

Özellikle yerli halkın aleyhinde protesto gösterileri düzenlediği Dakota Access boru hattı ile ilgili olarak ise ABD ordusu da başka bir güzergah aramaya başlandığını duyurmuştu.

Ülkedeki çevreci gruplar ise imzaladığı son başkanlık kararnameleri sonrası Trump’a tepki gösterdi.

Greenpeace Direktörü Annie Leonard, “Trump boru hatlarının iş imkanı yaratacağına yönelik asılsız iddiaları destekleyeceğine Amerika’nın geleceğinin yattığı temiz enerji sektörüne odaklanmalı” dedi.

124 yıldır faaliyet gösteren doğa koruma örgütü Sierra Club’ın yöneticisi Michael Brune ise “Donald Trump yalnızca dört gündür görevde ama bu kadar kısa sürede bile iklimimizi riske atacağına yönelik endişelerimizde ne kadar haklı olduğumuzu gösterdi” diye konuştu ve ekledi:

“Basitçe söylemek gerekirse Donald Trump tam da tahmin ettiğimiz gibi biri: ABD’lilerin topraklarını, temiz havayı, yerlilerin haklarını ve temiz suları kurumsal kirleticilere satacak bir insan.”

(BBC Türkçe)

Pembe Hayat Kuirfest 26 – 28 Ocak tarihlerinde İstanbul’da

Pembe Hayat KuirFest 12-19 Ocak tarihleri arasında Ankara’daki programıyla başladığı festival yolculuğuna İstanbul’da devam ediyor. Festival bu yıl kuir dayanışmayı güçlendirmek üzere gösterimlerini ücretsiz olarak gerçekleştiriyor! KuirFest İstanbul’daki gösterimleri için izleyicilerini Pera Müzesi, Fransız Kültür Merkezi ve Feminist Mekân’a bekliyor.

KuirFest’in programı dünya festivallerinden ödüllü uzun metraj, belgesel, animasyon ve kısa filmler, sinema tarihinin yönünü değiştiren kült yapımlar, LGBTİ temalı internet dizileri ve dünyanın dört bir yanından programcılarla birlikte hazırlanan uluslararası seçkilerle kimlik, ırk, aşk, dostluk, aile, büyüme, ayrımcılık, direniş, sanat, dönüşüm gibi temalar etrafında umudun ve mücadelenin gücünü yansıtıyor.

‘Gökkuşağının Altında’n En Güzel Renkler İstanbul’da

Festivalin altı yıldır değişmeyen bölümlerinden ‘Gökkuşağının Altında’ yıl boyunca dünya festivallerinde dikkat çeken, ödül kazanan uzun metraj kurmaca yapımları İstanbul’daki izleyicisiyle buluşturacak. Bölümün en dikkat çeken filmlerinden, prömiyerini 72. Venedik Film Festivali’nde gerçekleştiren ve interseks bir bireyin kendini ve bedenini keşfetme hikâyesine odaklanan Arianna (2015); kendine has mizahı ve sosyal medyanın yaratıcı kullanımıyla dikkat çeken, ilk aşkın heyecanlarını çağdaş ve bir o kadar içten anlatışıyla geçtiğimiz yıl Sundance Film Festivali’nde Seyirci Ödülü’ne lâyık görülen, Kerem Sanga imzalı Sevdiğim İlk Kadın (First Girl I Loved, 2016) ve 66. Berlin Film Festivali’nden Teddy Ödülü’yle dönen, KuirFest’in açılış filmi Asla Yalnız Olmayacaksın (Nunca vas a estar solo, 2016) İstanbullu sinemaseverlerle buluşacak.

Kuir Belgeseller

Festivalin büyük ilgi gören bölümlerinden ‘Kuir Belgeseller’ de İstanbul’a geliyor! Cinsiyet geçiş sürecindeki Bennett Wallace’ın, endişeli annesiyle dönüşen ilişkisinde çıkış yolu ararken yaşadıklarına odaklanan trans dayanışması hikâyesi Delikanlının Hası (Real Boy, 2016), 17-19 yaşlarında çeşitli cinsiyet kimliklerine sahip gençlerle yapılan röportajlara dayanan Tayland yapımı #BKKY (2016), prömiyerini 66. Berlinale’de gerçekleştiren ve Panorama bölümü İzleyici Ödülü’nün sahibi olan Şimdi Kim Sevecek Beni? (Mi Yohav Otti Akhshav?, 2016) ve çok satan kitaplara imza atmış meşhur bir yazar olan 13 yıllık hayat arkadaşını bir kıskançlık krizi sırasında katleden bir adamın hikâyesini çarpıcı ve duru üslubuyla aktaran, Selânik Belgesel Film Festivali’nde FIPRESCI ödülüne ve Oslo/Fusion Film Festivali’nde Belgesel Jüri Ödülü’ne lâyık görülen suç belgeseli Ne Yaptı? (What He Did, 2015) festivalin üç günlük İstanbul programında yerini aldı.

Amerika’dan Türkiye’ye: Baldwin’in İzinde

Ünlü yazar ve aktivist James Baldwin için hazırlanan seçki Ankara’dan sonra şimdi de İstanbul’da. Seçki, cinsellik ve kimlik konularını işleyen romanları ve ırkçılığa karşı insan haklarını savunan yazılarıyla tanınan James Baldwin’in Amerika’dan İstanbul’a uzanan hayatı ve eserlerinden izlerin peşine düşüyor. Aykan Safoğlu’nun James Baldwin ile kurgusal bir diyaloğu konu alan otobiyografik filmi Kırık Beyaz Laleler (Off-White Tulips, 2013), geçtiğimiz yaz hayatını kaybeden ünlü fotoğrafçı Sedat Pakay’ın Baldwin’in İstanbul’daki günlerini belgelediği filmi Başka Bir Yerden: James Baldwin (James Baldwin: From Another Place, 1973) ve Baldwin’in bugün de güncelliğini ve provokatif yanını koruyan fikirlerini kendi ağzından duymamıza fırsat yaratan Baldwin’in Zencisi (Baldwin’s Nigger, 1968) Pera Müzesi’nde izlenebilir.

qÜLT

qÜLT’ bölümünün Ankara’da büyük ilgi gören filmleri, Ingmar Bergman’ın “hayatımda gördüğüm en sıradışı film” diye tarif ettiği Jason’ın Portresi (Portrait of Jason, 1967) ile arşiv ve bellek arasındaki çelişkili ilişkiyi gözler önüne seren, 1996 yılında Berlin Film Festivali’nde Teddy Ödülü’nü kazanan Karpuz Kadın’ı (Watermelon Woman, 1996) yenilenmiş kopyalarından izleme fırsatını kaçırmayın!

Marie Losier Filmleri Fransız Kültür Merkezi’nde

Fransız yönetmen ve küratör Marie Losier, filmlerinden oluşan iki seçkiyle Ankara’dan sonra İstanbul’da. ‘Marie’nin İlham Perileri’ adını taşıyan ilk seçkide ünlü yönetmenin, öncü avangart yönetmenlerin coşku dolu portrelerini, belgeseli kendi avangart tarzıyla birleştirerek filme aldığı yapımlar, ‘Marie’nin Düşler Ülkesi’ adlı seçkide ise yönetmenin birçok formatı ve sinemasal anlatıyı bir araya getirdiği çalışmaları Fransız Kültür Merkezi’nde gösterilecek.

Kuir Diziler

Son yıllarda LGBTİ karakterlerin ve hikâyelerinin özgürce ifade edilmeye başlandığı platformların başında gelen internet dizileri bu yıl KuirFest’in radarına girdi. ‘Kuir Diziler’ bölümü kapsamında çeşitli yaşlardan lezbiyen, biseksüel, heteroseksüel altı arkadaşın hayatına odaklanan Kadın/Kadına (Féminin/Féminin, 2014) ve uzun yıllar görmediği erkek kardeşini bulmak üzere yola çıkan Bruno’nun kendini keşfetme hikâyesini anlatan ve geçtiğimiz yılın en çok ilgi çeken LGBTİ dizilerinden olan Yuva (The Nest, 2016) izlenebilir. Kadın/Kadına, Feminist Mekân’da gerçekleşecek özel bir gösterimde kadın izleyicileriyle buluşacak.

Glitch Film Festivali Seçkisi: Belleğin Azmi

KuirFest, dünya sinemasından seçkileri ve çeşitli festivallerden programcıları ağırlamaya devam ediyor. Glasgow merkezli Glitch Kuir Film Festivali’nin 6. Pembe Hayat KuirFest için hazırladığı ‘Belleğin Azmi‘ seçkisi, ırkçılık ve cinsiyetçilikle mücadeleyi masaya yatırıyor.

arşiv-i lubun

Festival bu yılki programının tümünde arşiv, bellek ve tarih yazımı konularına özel bir ilgi gösteriyor. Bu çerçevede ayrıca bir seçki de hazırlandı. 8 mm ev filmlerinden, tanıdık olduğumuz film sahnelerine sesini ekleyip kendi tarihlerinin peşine düşenlere ve farklı türden arşiv materyalini kolajlayıp yepyeni bir anlatı oluşturan, arşivin kendisini lubunyalaştıran farklı filmlere yer veren arşiv-i lubun seçkisi hatırla(t)ma ve unut(tur)ma politikalarına da lubunca bir yanıt arıyor.

Ayrıntılı bilgi ve festival programı için: www.pembehayatkuirfest.org

 

(Yeşil Gazete)

Angelopoulos Sineması yarım kaldı – Ercüment Gürçay

“Benim sonum yine benim başlangıcım demektir.”

Sinema tarihine Ulis’in Bakışı, Sonsuzluk ve Bir gün, Kumpanya, Leyleğin Geciken Adımı, Arıcı ve Puslu Manzaralar gibi başyapıtlar armağan etmiş, sinema tarihinin en önemli yönetmenlerinden Yunan yönetmen Theo Angelopoulos, Pire- Drapetsona otoyolunda , “Gayrı Resmî Üçleme” nin Ağlayan Çayır ve Zamanın Tozu filmlerinden sonra üçüncü ve son filmi olan Öteki Deniz (L’altro Mare) için kurulmuş film setinde bir polis motosikletinin çarpması sonucu ağır yaralanmış, Faliro’ daki bir hastanede yoğun bakıma alınmış, tüm müdahalelere rağmen 24 Ocak 2012’ de 77 yaşında hayata veda etmişti.

O da tıpkı bu yıl 2 Ocak’ ta hayata veda eden yazar- düşünür John Berger gibi “göç ve mültecilik” meselesini yapıtlarında başat konu olarak seçmişti. Bir söyleşide “…Göç ve diaspora, yurtlarından kovulan mülteciler, sınırları aşıp sığınak arayanlar, işte bunlar zamanımızın en yakıcı toplumsal meseleleri arasındadır…” diyordu. Ona göre sınırlar, ortadan kaldırılması gereken kötülüklerdi.

Balkan göçmeni bir aileden geliyorum ve onun filmlerini izlerken, yurt diyebilecekleri bir yer arayan, yerinden sürülmüş Yunan ve Balkan insanlarının, atalarımın yaşadıklarını daha da çok duyumsuyorum. Angelopoulos karakterlerinin tümü göçen, yolda olan insanlardı. O da Sonsuzluk ve Bir Gün filminin kahramanı şair gibi (ki bu şairin hayatı Angelopoulos’ a benzetilir) hayatının sürgünde geçtiğini ifade ediyordu. Belki de en çok bu nedenlerle Angelopoulos her zaman en sevdiğim sinemacımdı.

Yaklaşık 40 yıl süren sinema kariyerinde Anaparastasi (1970), ’36 Günleri (Meres tou ’36) (1972), Kumpanya (O Thiassos) (1975), Avcılar (I Kinighi) (1977), Büyük İskender (O Megalexandros) (1980), Kitera’ya Yolculuk (Taxidi stin Kythira) (1984), Arıcı (O Melissokomos) (1986), Puslu Manzaralar (Topio stin Omichli) (1988), Leyleğin Geciken Adımı (To Meteoro Vima tou Pelargou) (1991), Ulis’in Bakışı (To Vlemma tou Odyssea) (1995), Sonsuzluk ve Bir Gün (Mia aioniothta kai mia mera) (1998), Ağlayan Çayır (To Livadi pou dakryzi) (2004) ve Zamanın Tozu (I skoni tou chronou) (2009) gibi yapıtlara imza attı.


THEO’ YA SAYGI/ THEODOROS ANGELOPOULOS (1935… paylaşan: ercumentgr

Angelopoulos da tüm diğer Yunanlı çocuklar gibi “ölü taşları okşayarak” büyüdü. Filmlerinde mitolojiye göndermeler yaparak o uzak geçmişi bugüne taşıdı. Özellikle tüm zamanların en büyük gezgini Odysseus’ a yapılan atıflar birçok filminde hissediliyordu. En çok sevdiğim filmi olan Kithira’ ya Yolculuk aslında Ulysees ile Penelope’ nin hikayesidir örneğin.

Film çekimlerini hep gerçek mekanlarda yaptı, hiç stüdyo kullanmadı. Çıplak manzaralar, karanlık gök yüzü, yağmur, soğuk bir hava… hüzün…Eleni Karaindrou’ nun müzikleri; Angelopoulos’ un kamerasının, uzun, karmaşık ve zarif hareketlerle yakaladığı görüntülerle birleşince, sinema bir eğlence aracı olmaktan çıkıp, gerçek bir sanat yapıtına dönüşüyordu.

Yunan Sineması daha başka birçok yönetmen çıkardı: Kakoyannis, Konduros, Vulgaris vs. Ama yaklaşık 30 yıl boyunca Yunan sineması onunla anıldı. Sinema tarihinde “klasik” tanımına onun kadar yakışan çok az yönetmen olduğunu düşünüyorum. Bana göre çağdaş sinemanın en önemli yönetmeniydi.

O da tıpkı Onat Kutlar gibi hukuk okurken bir anda ‘yola çıkıp’ kendisini Paris’ te, sinemanın peşinde koşarken bulmuştu. 68 öncesi öğrencilerinin isyancı- özgürlükçü ruhunu yaşamış; Paris’ te sinema okumuş; yaşamını idame ettirebilmek için Fransız Sinematek’ inde yer göstericilik dahi yapmıştı.

Yunanistan’ a dönüşünde solcu Demokratik Değişim dergisine sinema yazıları yazmış; 1970’ de bir grup arkadaşıyla, “…sakinlerince terk edilmiş, çürüyen bir ülkeye ağıt” olarak tanımladığı ilk uzun filmi Tatbikat’ ı çekmişti.

***

Angelopoulos’ un ölü taşları okşayarak geçen çocukluğundan sinemaya doğru uzanan yolculuğunun anlatısını, bir söyleşide yer alan sıcacık sözlerine bırakmak istiyorum:

“…Sinemayla ilişkim tıpkı bir kâbus gibi başlamıştı… 

1946 ya da 47 yıllarıydı, tam olarak hatırlamıyorum. Savaş sonrası yıllar. Birçok insanın sinemalara akın ettiği yıllar. Biz, çocuklarınsa gişenin önlerinde oluşan uzun kuyrukların arasından sıvışarak balkonun sihirli karanlığında kaybolduğunu hatırlıyorum.

O yıllarda çok film izledim, ama hatırladığım ilk film Michael Curtiz’ in oynadığı ‘Kirli Yüzlü Melekler’ filmiydi. Filmde kahramanın iki muhafızın kolları arasında elektrikli sandalyeye doğru getirildiği bir sahne vardır. Onlar yürüdükçe gölgeleri de duvarda büyür. Sonra birden bir çığlık duyulur… Ölmek istemiyorum!

‘Ölmek istemiyorum!’ Bu çığlık uzun bir süre rüyalarımdan çıkmadı. İşte sinema hayatıma böyle girmişti. Duvarda gittikçe büyüyen bir gölge ve bir çığlıkla…”

Angelopoulos söyleşinin devamında filmlerine esin kaynağı olan olaylardan ve sanat disiplinlerinden söz ediyordu.

“…Çok erken yaşlarda yazmaya başladım, yakın tarihin gürültülü ve duygusal olaylarının ben de çalkantılar yarattığı bir dönemde.

1940 yılında savaşın sirenleri. Alman İşgal Ordusu’nun terk edilmiş Atina’ya girişi. İlk sesler, ilk görüntüler. Sonra, 1944 yılında İç Savaş. Kıyımlar.

Babamın ölüme mahkûm edilişi. Boş bir alanda binlerce ölünün arasında babamı ararken annemin bana tutunan ve tirtir titreyen elleri. Çok uzun zaman sonra, çok uzaklardan, ondan bir haber almamız. Yağmurlu bir günde eve dönüşü.

İlk öyküler. Görüntüyü arayan kelimelerle ilk temas. O zamanlar pek farkında değildim. Nedense uzun zaman sonra anladım, ilk senaryomda bu kelimeleri kullanınca. Kelimeler şöyle dökülüvermişti, ‘yağmur yağıyor.’

Bizim zamanımızda, Homeros ve eski trajedilerin şiirleri okul müfredatında bir hayli yer alırdı. Eski mitolojiler üzerimize çökerdi ve biz de onların üzerine çökerdik. Anılarla dolu topraklarda yaşıyoruz, eski taşların ve kırık heykellerin üzerinde. Bütün çağdaş Yunan Sanatı bu ortak var oluşun izlerini taşıyor. İzlemiş olduğum yolun, almış olduğum derslerin, düşüncelerimin bütün bunlardan ilham almaması imkânsızdı.

Şairin dediği gibi, ‘Bu rüyaya daldıkça, bunlar da rüyadan çıktı. Öyle ki, hayatlarımız bile bir bütün oldu, onları birbirinden ayırmak zor artık.’

Erken yaşlardan itibaren edebiyat ve şiirle olan ilişkim, beni dil, estetik ve modernizm üzerine olan bütün araştırmalara yaklaştırdı. Daha sonra, 60’ların başından itibaren Paris’te, politik hareketliliğin arttığı günlerde, Aristo’nun dramatik sanat tanımını bir noktaya kadar çürütmeyi başaran Brecht’ in epik tiyatrosu benim için bir dayanak noktası olmaya başlamıştı…

Söyleşi sinemadaki macerasıyla devam ediyordu:

“…Sonra ilk filmlerim, yolculuk, sınırlar, sürgün. İnsan yazgısı. Ebediyete dönüş. Bütün saplantılarım filmlerime girer ve çıkar. Tıpkı bir orkestra enstrümanlarının müziğe girip çıkması, tekrar duyulmak için sessizliğe bürünmeleri gibi.

Saplantılarımızla uğraşmaya mahkûm edilmişiz. Aslında tek bir film çekiyoruz, tek bir kitap yazıyoruz. Aynı tema üzerine varyasyon ve fügler.


Film çekmeye başladığımdan beri hep aynı ekiple çalışıyorum. Onlar beni tanıyor, ben de onları tanıyorum. Yıllar geçtikçe de her biri benim ailem oldu. Çalışırken beni çok sık sinirlendiriyorlar, ama onları görmeyince çok özlüyorum. Takıma yeni bir teknisyen dahil olduğunda, sanki her şey ona bağlıymış gibi bir şüpheye kapılıyorum. Yeni gelenlerle çekim planları ve belirsizliklerim üzerine konuşuyorum. Bunca yıl geçti ama hala aynı heyecan, aynı belirsizlik, bizi bir araya getiren aynı istek, nefeslerimizi tutarak çekimin bitmesini beklemek.

Seyahatler, gidişler, başıboş dolaşmalar. Bir araba, fotoğrafçı bir arkadaşım sessizce arabayı sürüyor ve yollar. Sık sık hayatta kendimi dengede ve huzurlu hissettiğim yuvanın, arkadaşımın kullandığı arabada yanında oturmak olduğunu düşünürüm. Açık pencere, geçmişe giden manzara. Görüntüler işte bu yolculuklarda doğar, not tutmak zorunda kalmam. Siluetleriyle beraber doğarlar, kendi renkleriyle, kendi tarzlarıyla, hatta çoğu zaman da kendi kamera hareketleriyle, kendi estetik dengeleriyle ve ışıklarıyla. Yüzlerce fotoğraf bellek görevini görür, ama film çekilmeden de hiçbir şey bitmez.

Filmin çekimleri esnasında her şey yeni gerçekliğine dayandırılarak yeniden üretilir.

Oyuncular, talihli ve talihsiz beklenmeyen olaylar, ani fikirler…”

Angelopoulos, çocukluğundan bugüne yaşadığı yaşam ve sinema serüvenini anlattığı söyleşiyi şöyle noktalıyordu:

“…İlk filmimi yaptığımdan bu yana neredeyse otuz yıl geçmiş. Eliot’tan alıntı yaprak söyleyebilirim ki: ‘İşte buradayım, yolun yarısında.’ Tarihin öfkesiyle yıllarım geçti. Hala görüntüleri nasıl kullanacağımı öğrenmeye çalışıyorum.

Her teşebbüsüm yepyeni bir başlangıç ve bir çeşit de başarısızlık. Başarısızlık, çünkü yalnızca kendimizi ifade etmek zorunda kalmadığımızda öğrenmişiz demektir. Dolayısıyla her yeni girişim muğlak duyguların yarattığı bir karmaşıklığın da yeniden başlangıcı demektir. Bastırılıp dizginlenemeyen duygular demektir. Kendini ifade etmeye çalışmanın baskısı demektir. Kaybettiklerini ve bulduklarını, sonra tekrar kaybettiklerini ele geçirmek demektir.

İyileşmek… Benim sonum yine benim başlangıcım demektir.”

***

Angelopoulos son yıllarında, gücün sadece sağı değil, solu da yozlaştırdığını; siyasetin sinik bir oyuna, siyasetçiliğin de bir mesleğe dönüştüğünü düşünüyor; dünyayı da çoğu zaman insanın bir piyon olduğu büyük bir satranç tahtasına benzetiyordu. Bu nedenle giderek olayları etkileme ihtimalimizin de çok zayıfladığını vurguluyordu. Bugün benim gibi birçok insanın da geldiği nokta üç aşağı- beş yukarı bu. Kendimi hiçbir siyasi kampa- partiye ait hissetmiyorum artık. Bildiğimiz yöntemlerle, siyaset yapma alışkanlıklarımızla olayları etkileme gücümüzün giderek sönümlendiğini de hissediyorum. Ama elbette ki bu hiçbir şey düşünmediğim, hiçbir şey yapmak istemediğim anlamına gelmiyor.

Yaşamın her alanında her türlü şiddeti, erkek egemen dili- sistemi reddeden; üstenci- temsili demokrasi yerine yerel ve doğrudan demokrasiyi- katılımcılığı, çoğulculuğu talep ve teşvik eden; doğayla barışık, adil ve gerçek anlamda özgür bir yaşamı; her türlü ırkçı- milliyetçi yaklaşımların çok ötesinde ‘evrensel insanı’ savunan; ana fikrini özellikle 68 ruhundan alan Yeşil Düşünce ve Yeşil Siyasetin, bugün yaşadığımız kaostan çıkışta işimize yarayabileceğini düşünüyorum.

Bir de mevcut sol siyasetlerin insanlar için giderek anlamını yitirdiği günümüz dünyasında, hayatın açmazlarına içinden cevaplar arayan, yalnız ve çaresiz insanlara cesaret ve umut aşılayan, “…tarihsel gerçekleri masumların gözleri önüne seren…” sanatın, sağaltıcı- değiştirici- dönüştürücü gücüne inanıyorum.

***

Angelopoulos’ un filmlerinin çoğu klasik ‘The And’ le bitmezdi. Sanki bir filmin son sözü bir sonraki filmin ilk sözü olurdu… Yaşadığı bu talihsiz kaza Angelopoulos sinemasını yarım bıraktı. Keşke hayat izin verseydi, Ağlayan Çayır ve Zamanın Tozu’ ndan sonra üçlemenin son filmi olan “Öteki Deniz” de tamamlanabilseydi. Ama olmadı, bize de geride bıraktığı başka hayatların hüzünlü, dramatik ve büyüleyici hikayeleri, görüntüleri ile avunmak kaldı.

Kaynak: Theo Angelopoulos, Derleyen: Dan Fainaru, Agora Kitaplığı, 2001

 

Ercüment Gürçay

Birin biri – Karin Karakaşlı

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

Paylan’ın sözlerini boğmaya yeltenen diğer vekillerin linci, üç oturumluk ceza ve sözünün tutanaktan kazınması bugün süregelen tarihin ta kendisi. Ve elbette bu resmi tarih her dönemde olduğu üzere kendi işbirlikçilerini de arar. İşte şimdi sürecin o noktasındayız.Rakamlarla aram olmadığını defalarca söylemiştim. Harflerin insanıyım. Gel gör ki muhasebe sıkça karşıma çıkan bir müessese, zira sanıldığının aksine muhasebe dediğin sayılarla değil hayatla yapılır. Dolayısıyla sıklıkla benim alanıma girer. Bir kez daha olduğu gibi.

Rakamlarla aram olmaması kolaycı yuvarlamaları sineye çekeceğim anlamına gelmiyor. Misal devlet söyleminde ‘%99’u Müslüman bir ülke’ diye bir tabir vardır. Bu geri kalan %1; Sünni Müslüman olmayanları, ateistleri ve Hıristiyan toplulukların tamamını kapsar. İş bir zamanlar hepsi birer halk olan Rumların, Yahudilerin, Süryanilerin ve elbette Ermenilerin nasıl olup da yüzün birine azaldığını anlatmaya geldiğinde kızılca kıyamet kopar. Tıpkı HDP İstanbul milletvekili Garo Paylan’ın anayasa değişikliği görüşmeleri sırasında bu halklar için “Büyük katliam ve soykırımlarla bu topraklardan ya sürüldüler ya mübadelelere uğradılar” diye anımsatmada bulunduğunda olduğu gibi.

Paylan’ın sözlerini boğmaya yeltenen diğer vekillerin linci, üç oturumluk ceza ve sözünün tutanaktan kazınması bugün süregelen tarihin ta kendisi. Ve elbette bu resmi tarih her dönemde olduğu üzere kendi işbirlikçilerini de arar. İşte şimdi sürecin o noktasındayız.

Anadolu Ajansı’nın geçenlerde “Türkiye Ermenilerinden ‘Garo Paylan’ tepkisi” başlığıyla servis ettiği habere bakalım: “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önceki gün kabul ettiği Ermeni Vakıflar Birliği Başkanı Bedros Şirinoğlu, ‘Garo Paylan’ın Meclis’te yaptığı konuşma milletvekillerini, toplumu üzdüğü gibi Ermeni cemaatini de üzmüştür. Cemaatimizin yüzde 99’u bu açıklamalardan rahatsızdır. Ermeniler olarak bu tarz açıklamaları çok yanlış ve yersiz buluyoruz. Bu konudaki rahatsızlığımızı da Sayın Cumhurbaşkanımızla olan görüşmede ilettim. Bu benim görüşüm değil, Ermeni cemaatinin yüzde 99’unun ortak tepkisi ve görüşüdür’ diye konuştu.”

Tavşanın suyunun suyu

Demek ki %1’in de bir % 99’u varmış. Tavşanının suyunun suyu gibi biraz. Bak sen tesadüfe, devletle aynı dil. Kendini iktidar ilan edenlerin huzura çıkarak devlet erkânına duyulması isteneni bildirme hali. Trajediye bak ki bu bahsi geçen ne idüğü belirsiz %99, Ermeni toplumu içinde de beni kapsamıyor. Oldum mu şimdi birin biri.

Birin biri olarak çok şeyden rahatsızım. Çok başka şeylerden rahatsızım. Rahatsızlık ne kelime, her zerremle öfkeliyim. Misal, HDP’li eş genel başkanların ve milletvekillerinin tutuklanmasının kapısını açan dokunulmazlıkları onaylayan meclise öfkeliyim. Orada kavga diye sergilenen seviyesiz parodilere öfkeliyim. Garo Paylan “Adını siz koyun” diyerek ailesinin ve halkının başına gelenleri en efendi haliyle anlatmaya çabalarken “Hal ve hareketlerinize dikkat edin” diyen Başkanvekili’ne, “Burada bile konuşmanız sizin, bu milletin büyüklüğünün ifadesidir”, “Kimin adına konuşuyorsan, o mecliste git konuş”, “Bu milleti arkadan vurdunuz, belanızı buldunuz. Olan bu!” şeklindeki vekil itiraflarına, Büyük Birlik Partisi (BBP) Edirne İl Başkanı Arif Köroğlu ve ‘bir grup vatandaş’ın, “Soykırım lafını kullanarak tarihsel ve bilimsel gerçekten uzak bir şekilde aziz Türk milletini, Cumhuriyeti ve Meclisi aşağılamış, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmiştir” diye suç duyurusuna koşuşturmalarına öfkeliyim. Ve elbette tam da bu linç ve hedef göstermelerin orta yerinde, Paylan’ı yalnızlaştırmaya dönük bir operasyonun aktörü olan Şirinoğlu’na, şahsında kendisini iktidar ilan ederek ‘Türkiye Ermenileri’ adına görüş bildirenlere öfkeliyim. Korkuyu anlamak ödevimdir. Ancak Hrant Dink’in öldürüldüğü bir Türkiye’de en azından susma erdemini göstermemeyi, devletlû söylemlere tenezzül etmeyi anlamam mümkün değil. Çok fazla bedel ödendi. Sadece bu gerçek bile artık başka tür durmayı elzem kılar. Daha önce de kendi mensubu olduğu halkın bu topraklardan kazınmasını erkâna ‘arkadaş kavgası’ şeklinde sunan ve ‘Biz başka bir Türkiye’de yaşıyoruz” diye bir açık mektupla yine bizzat toplumu tarafından uyarılan bir şahsın halen tehlikeli oyunlarda aktörlüğe soyunması dilerim sadece şahsını bağlar.

Hiç de yalnız olmadığımı bildiğim birin biri olarak bunları demek boynumun borcu. Ne borçsa bu, hiç bitmiyor mübarek.

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

 

Karin Karakaşlı

Şişli’de her Salı Kadın ve LGBTİ Dostu ücretsiz jinekoloji hizmeti

Şişli Belediyesi Kurtuluş Semt Polikliniğinde her salı saat 19.00-21:00 arasında kadın ve LGBTİ dostu ücretsiz jinekolojik muayene hizmeti veriliyor.

Bianet’den Çiçek Tahaoğlu’nun haberine göre  Poliklinikde, jinekolog size “evli misiniz” gibi tuhaf sorular sormuyor, trans kadınlar kontrollerini yaptırıp tavsiye alabiliyor, mülteci kadınlar kimlik gösterme stresi yaşamıyor.

Kadın ve LGBTİ dostu jinekolojik hizmetden kasıt ise şu.

Doktorunuz size “evli misiniz” gibi onu ilgilendirmeyen sorular sormuyor, “aktif cinsel hayatınız var mı” diye sorarak sadece gerekli bilgileri ediniyor.

Trans kadınlar cinsiyet geçiş ameliyatlarının ardından gerekli kontrolleri ayrımcılığa uğrama kaygısı olmadan gerçekleştirebiliyor veya hormon testlerini yaptırıp tavsiye alabiliyorlar.

Mülteci kadınlar, endişelenmeden, kimlik veya benzeri belgeleri gösterme zorunluluğu olmaksızın muayene olabiliyorlar.

Poliklinikte smear testi (rahim ağzı kanser taraması) gibi testler ve tüm jinekolojik hizmetler de anonim ve ücretsiz bir şekilde veriliyor.

Hizmetten yararlanmak için Şişli’de oturmak gerekmiyor ve randevusuz gidilebiliyor.

Şişli Belediyesi Eşitlik Birimi çalışanı Elif Avcı, bu hizmetin her ilçeden, trans, na-trans, mülteci tüm kadınlara açık olduğunu belirtiyor.

Avcı, özellikle mültecilerin doktora gitmekten çekindiğini vurguluyor, birçok kadının ve transın da deneyimledikleri jinekolojik şiddet nedeniyle doktora gitmek istemediğini anlatıyor.

 

(Bianet)