Ana Sayfa Blog Sayfa 3229

Devlet destekli ‘katliam’: Munzur Dağı av turizmine açılıyor!

Munzur Dağları’nın 2 bin hektarlık bölümü av turizmi bölgesi ilan ediliyor. Orman Bakanlığı, nesli tükenme tehlikesi bulunan çengel boynuzlu dağ keçisi yetiştirecek ve bölgeyi av turizmine açacak.

Devlet, Munzur Dağları’nın Erzincan tarafındaki binlerce hektarlık alanını av turizmine açmaya hazırlanıyor.

BirGün’den Nurcan Gökdemir’in haberine göre, Orman ve Su İşleri Bakanlığı, av turizmini geliştirme amacıyla Av Köşkü kurma projesinin ilkini Erzincan’da hayata geçirecek. Geçen günlerde, Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün 2017 yatırım programında yer alan “Av Turizmi Geliştirme Projesi” toplantısı, Erzincan Valisi Ali Arslantaş başkanlığında yapıldı. Kurum müdürleri, avcılar ve atıcılar kulüp başkanları ile projenin uygulanacağı bölgedeki bazı köylerin muhtarlarının katıldığı toplantıda proje hakkında bilgi verildi.

Üretim istasyonu kurulacak

Erzincan Merkez ilçesi Kılıçkaya, Ortayurt ve Ergan köylerini de içine alacak 2 bin 313 hektarlık alanda uygulanması planlanan “Av Köşkü ve Yaban Hayvanları Üretim İstasyonu” projesi hakkında bilgi veren Vali Ali Arslantaş, tahsis işlemlerine başlandığını da duyurdu. Erzincan kent merkezine 25 kilometre uzaklıkta, Ergan kayak tesislerinin doğusunda ve Munzur Dağları’nın en yüksek tepesi olan Akbaba Dağı’nı içine alan bölgede av köşkünün yanı sıra bölgede ava sunulmak üzere kutsal sayılan tek boynuzlu dağ keçisi üretim istasyonu da kurulacağı bildirildi. Vali Arslantaş, 1 milyon liralık ödenek ayrılan bölgenin fizibilite raporunun en kısa sürede onay için Kalkınma Bakanlığı’na sunulacağını söyledi.

Erzincan’ın av turizmi potansiyelini yükseltmek, av ve yaban hayvanlarının popülasyon düzeyini arttırmak amacıyla üretim istasyonu kurulacağını söyleyen Vali Arslantaş, “Av Turizmi Geliştirme Projesi ile Ergan Kayak Tesisleri, turizm faaliyetlerinin çeşitlenmesini sağlayacaktır. Yaban hayvanları üretimi için uygun alanın etrafı kafes telle çevrilerek özellikle üretilmesi planlanan Çengel Boynuzlu Dağ Keçisi için kurulacak olan üretim istasyonu dünyada ilk örnek olacaktır” dedi.

Yaylaya av köşkü

“Av Turizmi Geliştirme Projesi” kapsamında yapılacağı bildirilen otel, restoran ve diğer donatıların çevre köylülerin hayvancılık için kullandığı yaylaya yapılacağı öğrenildi.

“Köylüye ‘gidin’ deniliyor”

Av turizmi için proje alanı ilan edilen bölgedeki köylerin tamamına yakınının Alevi yurttaşların yaşadığı köyler olması ise dikkati çekti. Projenin dağ keçilerinin üretilip para karşılığı katline izin verilmesinin ötesinde, bölgede yaylacılık ve arıcılık yaparak yaşamını sürdüren yurttaşları göçe zorlamak gibi bir amacın bulunabileceği endişesi de dillendiriliyor. Projeden vazgeçilmesi için imza toplayan köylüler, “Biz hiç haklı bir gerekçe olmadan 1938’deki Dersim İsyanı bahane edilerek ‘Siz onların akrabasısınız’ bahanesiyle bu bölgeden sürülen, katledilen ailelerin çocuklarıyız. İşsizlik çok, hayvancılık, arıcılık yaparak yaşıyoruz. Yaylalar av turizmine açılırsa elimizden hayvancılık, arıcılık yapma imkânımız da alınır. Topraklar zaten verimli değil, yaylaya çıkamazsak bu bölgede artık barınamayız, karnımızı doyurmak için göçmek zorunda kalırız” ifadelerini kullandı.

(BirGün)

Photoshop ülkesine hayır – Güven Gürkan Öztan

Güven Gürkan Özta’ın yazısı Birgun.net sitesinden alındı

Bu ülke kendine “dindar” diyenlerin yönetiminde yalnızca demokrasisini değil adalet duygusunu ve vicdan terazisini de kaybediyor. Bir gece vakti ansızın evi basılıp acımasızca öldürülen Dilek Doğan’ın katiline yalnızca altı yıl verildi. Ceza değil sanki ödül! Aynı saatlerde bir başka mahkeme salonunda Bahadır Grammeşin’in katiline “iyi hal” indirimi uygulanırken dışarıda kararı protesto edenlere polis saldırıyordu. İşlerini geri almak için beş ayı aşkın süredir oturma eylemi yapan ve yakınlarda açlık grevine başlayan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın direnişini tehdit olarak algılayan devlet çareyi yine onları gözaltına almakta buldu. Hollanda kapısındaki Aile Bakanı için hamasi nutuklar atan ve mağduriyet hikâyesi anlatanlardan tek bir kelime duydunuz mu bu haksızlıklar için? “Bizimkiler de kantarın topuzunu kaçırdı” diyen var mı? Yok çünkü bu ülkede mağdurun kim olduğuna karar veren tek bir merci var, o da Saray! Ne işsiz kalan emekçiler umurlarında, ne yasal mermisiyle can verenler, ne cezaevinde rehin tutulanlar…

Evren’den Erdoğan’a

Bu ülkenin ortak tarihinde bir dönüm noktası, bir sembol olan 18 Mart’ı dahi evet propagandasına dönüştüren bir istismarcılık var karşımızda. “Yerli ve milli” dikta için ayaklar altına alınmayacak hiçbir tarih, hiçbir değer yok ne de olsa. Biz bu senaryoyu bir başka kadro ve yönetmenin elinden 35 yıl önce izlemiştik. Darbeciler, 12 Eylül rejimini halka kabul ettirmek için Atatürk’ün 100. doğum yılı dahil her fırsatı değerlendirmişti. Süreçteki benzerlik sadece istismarla da sınırlı değil.

Takvimler 4 Kasım 1982’yi gösteriyor, 12 Eylülcüler iki yılda toplumsal muhalefetin tüm unsurlarını baskı altına almış yetmemiş bir de bu koşullarda yeni anayasa hazırlatmış. Sermaye ve devletin üzerinde uzlaştığı anayasa referandumu öncesinde Evren ‘sahaya’ inmiş. En görkemli miting Taksim meydanında yapılacak. Meydana çıkacak yollar günler öncesinden kapatılıyor elbette. 3 Kasım’da güvenlik güçleri, ortada herhangi bir geçerli neden olmamasına rağmen ‘olağan şüphelilere’ operasyon düzenliyor. Sayısı bini aşan gözaltı dalgası devletin rutin önlemleri kılıfına sokuluyor.
Meydana giriş noktalarında evet oy pusulası şeklinde bastırılmış küçük beyaz bayraklar dağıtılıyor gelenlere. Öğrenciler meydana taşınıyor, ellerine dövizler tutuşturuluyor. “Milli mizansen”in tamamlanması için sloganlar da belli: “Millet için Evet”, “Devlet için Evet”, “Paşam Her şeyine Evet”. Evren 12 Eylül öncesi “karanlık günleri” hatırlatıp aba altından sopa gösteriyor. Evet demezseniz kaos olur, kardeş kavgası çıkar… Anayasanın içeriğine dair tek kelime yok! Tanıdık değil mi?

Takvimde bugüne geliyoruz. Cumhurbaşkanı evet çıkartmak için yine “toplu açılış” adı altında mitinglere girişmiş. Yer Sakarya, daha önce Sedat Peker’in elini kolunu sallayarak miting yaptığı AKP’nin pilot kentlerinden. Önlemler 35 yıl öncesi Taksim’i ile neredeyse aynı. Hayırcılara “önleyici” gözaltı yapılmış! Miting alanını doldurmak için AKP ile kimi okul müdürleri işbirliği yapmış. Ortaokullardan ve liselerden öğrenciler meydanlara taşınıyor. Birçok okulda sınıf başkanları memur edilmiş, listeler hazırlanmış. “Topu açılış alanı” ise bildiğimiz gibi, kürsüden yükselen ses mezarında yatan Evren’i dahi kıskandırıyor. Buram buram sağ popülizm, Batı karşıtlığı, hayır düşmanlığı… Aynısı bir gün sonra Çanakkale’de yaşanıyor.

Kaçak güreşenler

Meydanlarda tek adam şovunu seven iktidar sözcüleri tek adam rejimi getiren paketin içeriğini hayırcılarla yüz yüze tartışmaktan ısrarla kaçınıyorlar. Başbakan’ı CHP’li ya da hayırcı bir milletvekili ile kamuoyu önünde tartışırken düşünebiliyor musunuz? Ya da yandaş gazeteciler yerine muhaliflerin olduğu bir programda resmi Saray danışmanlarını, sözcülerini? Her fırsatta evet propagandası yaparken kendilerini eleştirecek tek bir katılımcıya dahi tahammülleri yok. Çünkü ezberlerini bozan sorulara karşı korunaksızlar. Hayır’ı gerekçeleriyle anlatacak isimlerin katılacağı programlar peşi sıra iptal ediliyor; hem de üniversitelerde. CHP yönetiminin tüm engellemeler karşısında bu denli düşük perdeden tepki vermesi ise büyük bir siyasi hatadır.

İnşaat işçisi Tahsin Durmuş’un Hayır’ını Gökçek photoshop ile evet yaptı malum. Bu memleketin geldiği yerin özetidir. Zira Türkiye Cumhuriyeti Saray-AKP iktidarında photoshop ülkesine dönmüştür. Göndere “Osmanlı bayrağı” çekip “ecdat ruhu” ararken hiç olmadığı kadar itibarsızlaşmıştır. Bakara-makaracıların iç savaş tehdidine mahkûm edilmiştir. Tüm değerler, ilkeler, adalet, özgürlük ve eşitlik kavramları tersyüz edilmiş, sahiciliğinden kopartılmıştır. 16 Nisan’da Hayır diyenler, bu memleketi yalnızca tek adam rejiminden değil, bu sahtecilikten ve istismarcılıktan da kurtarmak isteyenlerdir.

Güven Gürkan Öztan – Birgün

Ekmekten GDO’lu katkı maddesi çıktı!

Adana’da bir firma tarafından üretimi yapılan ve ekmeği olduğundan hacimli gösteren ve geç bayatlatan ‘ekmek katkı maddesi’nden GDO’lu soya çıktı. Üretimi yapan firma Adana’da 100 fırından 80’ine bu ürünü sattığını iddia ederken, uzmanlar, “GDO’lu soya sadece yem amaçlı olarak ülkemize girebiliyor. İnsan gıdası olarak kullanılması yasaktır. Ancak kötü niyetli kişiler bunu insan gıdalarında kullanabiliyor. Ancak ekmek ile ilgili daha önce böyle bir durumla karşılaşmamıştık” dedi.

Son yılların belki de en çok gündeme gelen ve tartışılan konularından biri her gün sofralardaki yerini alan ekmek oldu. Kimi uzmanlar ekmeğin sağlıksız olduğunu, tüketilmemesi gerektiğini söylerken, kimi uzmanlar ise ekmekle ilgili bir sorun olmadığını, kararında yendiği sürece herhangi bir zararı olmayacağını savundu. Ancak geçtiğimiz günlerde bir gıda mühendisinin “Ekmek katkı maddesinde GDO var” iddiasıyla ulaştığı Hürriyet gazetesinin yaptırdığı testlere göre, ekmek katkı maddesinin içinde GDO çıktı.

Hürriyet gazetesinin bugünkü (20 Mart 2017) nüshasının manşetinde Burak Coşan imzasıyla yayımlanan “Ekmeğimizle oynuyorlar” başlıklı haber şöyle:

Gıda mühendisinin iddiası üzerine biz de GDO’lu olduğu iddia edilen Adana’daki firmanın ürettiği ‘P….’ isimli ‘ekmek katkı maddesine’ ulaştık. İlk olarak şirketin sahibi ile iletişime geçtik ve ürünle ilgili bilgi almaya çalıştık. Şirket sahibi, “Ekmek katkı maddemizi Adana’da 100 fırın varsa 80’ine satıyoruz. En iyi ürün fırıncılarımız çok memnun” dedi. Şirket sahibi ‘ürünün sağlığa zararlı olup olmadığı, bakanlığın onayı bulunup bulunmadığı sorularımızı ise yanıtsız bıraktı.

Test pozitif çıktı

Daha sonra bu ürünü kendimiz temin ettik ve incelenmesi için bir test merkezine gönderdik. 2 gün süren test sürecinin ardından aldığımız sonuç ise gıda mühendisinin iddialarını doğrular nitelikteydi. Test merkezinden gelen rapora göre Adana’daki firmanın ürettiği ‘ekmek katkı maddesi’nin içeriğinde GDO’lu madde vardı.

Tümünde GDO

Test merkezi yetkilileri GDO’lu çıkan ürünle ilgili şu bilgileri verdi: “Test için gönderilen ‘ekmek geliştirici’ numunesinde GDO analizi yapılmıştır. Analiz için önce DNA ekstraksiyonu (ürünün DNA’sının çıkartılması) gerçekleştirildi. Daha sonra GDO analizine geçildi. Yapılan analiz sonucunda tarama yapılan 3 gen bölgesinin tümünde GDO (35S,NOS,FMV) tespit edilmiştir. Gıdalarda GDO yasaklı olduğu için herhangi bir izin limiti bulunmamaktadır. Bu sebeple tespit edilen GDO’ların miktar analizi gerçekleştirilmemiştir. Yapılan analizler Türkak tarafından akredite edilmiş olup, GDO analizleri Gıda Tarım Hayvancılık Bakanlığı’nın yayınladığı GDO analiz talimatına göre uzman kadro tarafından yapılmıştır.” Test merkezinden yapılan açıklamada, yasa gereği GDO’lu bir ürüne rastlanıldığı zaman çıkan raporun aynı anda Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’na da iletildiği ifade edildi.

Ülkeye hayvan yemi olarak giriyor

Dünyada GDO’lu ürünün en çok soya, mısır ve kanolada olduğunu ifade eden Ziraat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Üyesi Murat Arslan da, “Şu ana kadar ne ekmekte ne de ham maddesi buğdayda böyle bir durumlar karşılaşmadık. GDO’lu soya katkı maddelerinin kullanıldığını da duymamıştık. Ticari işletmeler kâr elde etmek için bu tip şeylere girebiliyor. GDO’lu olmayan soyalar daha pahalı olduğu için bu yöntem seçilmiş olabilir. Soyayı şu anda ABD üretiyor. Bu üretimin çok önemli bir kısmı GDO’lu. Biogüvenlik kanunlarına göre GDO’lu soyanın gıda maddesi olarak kullanılması yasak. Ancak hayvan yemi olarak ülkeye giriş yaptıktan sonra bunların gıda maddesi olarak kullanılıp kullanılmadığını bilmiyoruz” ifadelerini kullandı.

1 yıl boyunca denetlenmeyen firmalar var

Türkiye’nin her yıl 2.5-3 milyon ton soya ithal ettiğini ifade eden Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Özden Güngör, Türkiye’nin soya üretiminin ise 125 bin ton civarında olduğunu söyledi. İthal edilen soyanın GDO’lu olduğunu ancak bunun yasalar çerçevesinde sadece hayvan yemi amacıyla ülkeye sokulduğunu belirten Güngör, “Aslında bu ürünlerin insan gıdası amacıyla kullanılmaması gerekiyor. Ancak bu gelen ürünlerin gıda amacıyla kullanılıp kullanılmadığını bilmiyoruz. Çok daha iyi denetim yapılması gerekiyor. Ancak denetim Türkiye’de çok iyi değil. Ülkede 675 bin gıda işletmesi var. 5 bin denetçi var. 1 yıl boyunca denetçinin hiç uğramadığı gıda işletmeleri var. Bugüne dek ekmek veya ekmek üretiminde GDO’lu bir ürüne rastlanmamıştı” diye konuştu.

Gıda hilesinde sınır tanımıyorlar

VİYANA merkezli Uluslararası Hububat Bilimi ve Teknolojisi Kurumu Başkanı, hububat teknolojisi, gıda kimyası ve gıda biyokimyası uzmanı Hacettepe Üniversitesi Gıda Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Dr. Hamit Göksel de, durumu ‘hile’ ile açıkladı. Türkiye’de GDO’lu ürünlerin gıda amaçlı kullanılmasına izin verilmediğinin altını çizen Hamit Göksel, “Ancak yasadışı olarak bu yapılabilir. Soya unu ekmek katkı maddelerinde kullanılabilir. Ancak GDO’lu olmamalıdır. Soya ununun içinde bir enzim var. O enzim gluten yapısını kuvvetlendirir. Beyaz ekmeğin iç kısmını daha beyaz yapar ve ekmek daha fazla kabarır. Soya unu ekmeğe az miktarda katılır. Yapılmışsa da çok bilinçli bir hareket değil. Türkiye’ye gıda değil ancak yem amaçlı giren ucuz GDO’lu soya var. Gıda amaçlı kullananlar ‘uyanıklık’ yapmaya çalışmıştır” dedi.

Daha önce uyarmıştık

Daha önce yetkili kurumlara bazı uyarılarda bulunduklarını anlatan Hamit Göksel, “Yetkili kurumlara, ‘Gıda amaçlı izin vermiyorsunuz. Yem amaçlı kullanılabilir diyorsunuz ama kötü niyetli kişiler bunları gıda amaçlı kullanabilir’ şeklinde uyarılarda bulunmuştuk. Gıda hilesi yapanlar sınır tanımıyor. Daha fazla kar amacı ile hareket edenler insan sağlığı ile oynayabiliyor” ifadelerini kullandı.

Daha çok araştırma ve denetim yapılmalı

Gıda Mühendisleri Odası Başkanı Yusuf Songül de konu hakkında şunları söyledi:

“Bu zamana kadar herhangi bir insan gıdası için GDO’lu ürüne izin verilmedi. Sadece yem olarak GDO’lu ürünler kullanılabiliyor. Ancak yaptığınız araştırma sonucu ortaya çıkan ekmek katkı maddesi direk insan besininde ortaya çıkan ilk GDO’lu ürünlerden biri. Bunların önüne geçebilmek için daha fazla denetim yapılmalı. İnsanları başı boş bırakırsanız her şey yapabilir. Daha fazla araştırma yapılırsa, daha çok şey karşımıza çıkabilir.”

12 yıla kadar hapis cezası

Biyogüvenlik Kanunu’nuna göre GDO’lu ürünlerin kanuna göre belirtilen ürünler dışında yani hayvan yemi olarak izin verilenlerin haricinde insan gıdası olarak kullanılması yasak. Yine kanuna göre Biyogüvenlik Kanunu’nun gerekliliklere uymayanlar hakkında Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunulmakta ve ürünlerin piyasaya arzı engelleniyor. Savcılık kararı doğrultusunda 1-12 yıl arası hapis cezası, 200 bin Türk Lirasına kadar idari para cezası veya 10 bin güne kadar adli para cezası verilebiliyor.

Ekmekte veya unda neden katkı maddesi kullanılıyor

* Besin değerini artırmak
* Ekmeğin raf ömrünü uzatmak
* Ekmek hacmini artırmak, gözenek yapısı oluşturmak
* Tat ve aroma sağlamak
*Zararlı mikroorganizma gelişimini önlemek
*Ekmekte renk ve albeniyi artırmak amacı ile kullanılabilir.
Ekmek yaparken neden soya unu kullanılıyor
* Hamur ve ekmek rengi beyazlar
* Hamur direnci artar
* Unun su tutma kapasitesi artar
* Ekmek hacmi ile beslenme değeri artar

(Hürriyet)

Rize-Artvin Havaalanı; her şeyin ‘Hayır’lısı… – Şanver İsmailoğlu

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Bu bir referandum yazısı değil, bir havaalanı yazısı. Ama okuyup hayır derseniz de elbette bir itirazım olmaz. Yapımını durdurmaya etkisi olmayacak belki ama en azından gelecekte torunlarınıza anlatacağınız bir karşı çıkış öykünüz, bir ‘hainlik’ maceranız olur, bu da iyi bir şeydir.

Öldüğünde heykeli dikilen ve kaidesine: “Denizi kara, karayı para yapan adam” yazılan Rize eski belediye başkanını yazmıştık daha önce. Başkan’a ölümünden sonra huzur vermiyor gibi olabiliriz ama amacımız bu değil; bak adını bile yazmıyoruz, yine de affetsin bizi!

Başkan’ın dolgu Rize’si bu arada batan şehir unvanı aldı ama neyse ki o bunu bilmiyor. Her şeyi paraya çeviren anlayışlar sonraları daha da gelişti, kök saldı. Ülke ekonomisini ‘idare edebilmenin’ yegâne yol ve yöntemine dönüştü. Bütün hızıyla da devam ediyor. Önüne çıkan her yeşilliğe, her akan suya, her boş arsaya bakarken para görenlerin ülkesinde bu da elbette yetmeyecekti. Özellikle arsa sıkıntısı yaşanan sahil kentlerinde.  Ama demokrasilerde çare mi tükenir! Elbet oralarda da para edecek bir şeyler bulunur. Dereleri var, yaylaları var, olmadı denizleri var. Koskoca Karadeniz, doldur doldur bitmez. Sahibi de yok, kapanın elinde kalır misali.

2015 yılından bir haber: Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Rize Belediyesi öncülüğünde projelendirilen ‘Büyük Rize Projesi’nin yapımı için ön görülen 3 bin dönümlük deniz alanın doldurularak karaya katılması kapsamında hazırlanan Dolgu İmar Planı’na onay verdi. Şehir merkezinin yüzde 70’lik kısmı deniz dolgusu üzerinde bulunan Rize’de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 3 bin dönüm deniz alanın daha doldurulması için onay verdi. Rize’nin kıyı kenar çizgisini ve haritasını değiştirecek proje ile ilgili bugün tanıtım toplantısı düzenlendi. Proje, 17 farklı kurumdan 55 kişinin 10 aylık bir çalışma neticesinde hazırladı. Projenin dolgu imar planı bin 150 sayfadan oluşuyor. Projenin birinci etabında, Cami-külliye, Kütüphane, Müze, Çay Çarşısı, Stadyum, Teleferik ve Üniversite Rekreatif Alanı oluşturulacağı belirtildi. Projenin birinci etabının 300 dönümlük bir alanda inşa edileceği ikinci etapta ise toplamda 3 bin dönümü kapsayan deniz alanının doldurulacağı kaydedildi.

Yaklaşık 60 yıl önce Rize’de denizi doldurup kara, onu da para yaparak başlayan denize büyük düşmanlığımız, sonrasında Artvin’den Sinop’a kadar uzanan ve bütün kıyının doğallığını, özgün yapısını ve farklılığını yok ederek, çirkinlikte eşitleyen Karadeniz Sahil Yolu ile zirve yaptı. Sonra ihtiyaca binaen(!) Ordu-Giresun Havaalanı, Trabzon Akyazı (Ş. Güneş) Stadı ve şimdilerde hızlanan Rize-Artvin Havaalanı projesi ile devam ediyor. Bu süreç elbette orada da sonlanmayacak; paranın tedavülden kalkıp; yeniden, bir kilo buğdayın ancak yarım kilo pirinçle ya da 3-5 yumurta ile değiştirildiği saf insanlığın mübadele yöntemi günlerine dönülene kadar devam edecek. Burası elbette şaka ama gerçek olan şu ki; para yaşadıkça, bir şeyler hep ölmek zorunda!..

Rize- Artvin Havaalanına döneceğiz ama, öncesinde bazı mühendislik yaklaşımları hakkında birkaç şey söylemek zorunlu. Ola ki bu konularda bazı dersler çıkarmamıza bir faydası olur.

1999 depreminin hemen sonrasında imar yasasına ilişkin tartışmalarda; geçmişte yapılaşmaya açılmış olan ve jeolojik anlamda zemin özelliği taşımayan; deprem hasarının en fazla hissedildiği ve binaların alt katlarının, sıvılaşma nedeniyle yitip giden zemin yüzünden toprağa gömüldüğü Adapazarı gibi alüvyonal arazilerin yapılaşmaya açılmaması görüşümüze, bir  inşaat profesörü itiraz etmişti. Ona göre, mühendis dediğin her zemine yapı kurmanın bir yolunu bulmalıydı. Bilimin ve tekniğin çözüm bulan yönü bağlamında doğru gibi duran bu görüş, ülkemiz gerçekliliği göz önünde bulundurulduğunda tam bir aymazlık örneğidir. Elbette ülkemizde en sakat zemine de yapı kurabilecek mühendislik birikimi mevcuttur. Ama bırakın ülkemizin depremselliğini; doğayla inatlaşmanın da bir ölçüsü olması gerektiğini; rantabilitesini sadece gevşek zeminde ucuza temel mantığından sağlamaya çalışan rantçı yaklaşımlara cevaz verebilecek bu anlayışların, ülkemiz pratiklerinde yeri olmamalıdır.

Konuyu biraz dağıtmış gibi olduk ama bazı deneyimleri söylemediğinde eleştirinin havada kalma gibi bir riski de var. Örneğin Karadeniz Sahil Yolu imalatının yeni başladığı günlerde, Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde yapılan geniş katılımlı bir Karadeniz Kurultayı’nda; deniz dolgusunun mahsurlarını içeren bir kitapçığı da dağıtarak yaptığımız itiraza verilen tepkileri anımsatmak gerekiyor. İsimlendirmeyi hiç sevmiyorum ama bazen zorunlu oluyor. Kürsüde TMMOB adına konuşurken, yolun Bakanı Yaşar Topçu ve dönemin MHP milletvekili (şimdilerde AKP Beşikdüzü Belediye Başkanı) Orhan Bıçakcıoğlu, “İndirin bu vatan hainini kürsüden” diye koro halinde bağırmışlardı.

Topçu söz isteyip; “Bu hainler 1. Boğaz Köprüsüne de karşı çıkan hainlerin devamıdır” demişti. Şimdilerin AKP’li Beşikdüzü Belediye Başkanı Bıçakcıoğlu ise 21 Eylül 2016 da Beşikdüzü sel sonucu sular altında kalıp, insanlar hayatlarını kaybedince : “Bunun nedeni, ilçenin önünü Çin Seddi gibi kesen Sahil Yoludur” diyerek ‘hain’ saflara geçmiş olmadı ama en azından bir bakıma ‘hainlerden’ özür dilemiş oldu. Darısı diğerlerinin başına diyeceğim ama ne önemi var, olan ülkemize ve geleceğimize oluyor bu arada…

Tekrar havaalanı konusuna dönelim. Dünyada deniz dolgusu üzerine ilk havaalanını Japonlar yaptı. Osaka Körfezinin 5 km. açığındaki Kansai Havaalanı. Toprağı olmayan Japonya’da ihtiyaca binaen gözükmesine rağmen, yapımı büyük protestolara neden oldu. Yapımından bir süre sonra, o zamanki bütün teknikler kullanılmasına rağmen zeminde, 150 metre derinliğe kadar olan kısımdaki yüzde 40 su içeren çökel kayalarda öngörülemeyen oturmalar oluştu. Üst yapı büyük tehdit altında kaldı. Önlem olarak; Amerika’da mühendislik ödülü de kazanan ‘Kansai Kaldıraç Sistemleri Projesi’ ile sorunu çözdüler. İtibarlarını şimdilik kurtardılar. Yoksa bu yüzden kültürleri gereği birçok Japon’un intihar etmesi gerekecekti!

İkinci deniz dolgu havaalanını biz yapmışız; Ordu- Giresun Havaalanı.15-17 metre su derinliğinde, zemin iyileştirilmesi yapılmadan sadece 35 milyon ton taşın denize yuvarlanmasıyla ve üzerinin asfaltlanmasıyla oluşturulan havaalanının ve terminalinin güvenliğinin, Kansai Havaalanı ile kıyaslanması elbette eşyanın tabiatına aykırıdır.

Sadece Rize’de değil, bütün deniz kıyılarında, 10 bin yıldan beri (Holosen Çağı) derelerin denize taşıdığı çökeler henüz tam olarak taşlaşmamış gevşek kil, kum ve çakıllardan oluşmaktadır. Yaklaşık 10 metre kalınlığında, deniz tabanının en üst seviyesini oluşturan bu tür zeminler bünyelerinde yaklaşık yüzde 70 oranında su bulundurmaktadır. Dolgu için öngörülen 85 milyon ton taş zemin iyileştirilmesi yapılmadan bu tür zemin üzerine dökülerek deniz doldurulursa zeminde ve üst yapılarda önemli oturmalar kaçınılmazdır. Çünkü sulu zeminde, taneler arasındaki su, üsteki yükün sıkıştırması sonucunda kaçarak zeminin hacimce azalmasına ve böylece zemin oturmasına neden olur.

Peki, 10 metreden daha derinlerde neler oluyor? Japonya’da bu görüldü. İşte Doğu Karadeniz sahilinde yapılan dolgu sahalarında ve onun üzerindeki yapılarda dikkate alınmayan son derece önemli konu budur. KTÜ’de Jeoloji Profesörü Osman Bektaş yıllardır bu konuya dikkat çekmektedir.

Şimdi Rize- Artvin Havaalanı yapımına başlanırken, elbette HAYIR! Üstelik örnek alacağımız yapı 5 kilometre açıkta yapılan Kansai değil de, hemen yolun kenarına yapılan Ordu- Giresun havaalanı iken!

Bu havaalanının ihtiyaç olup olmadığı konusuna bile hiç girmeden; daha bu 85 milyon ton dolgu kayasının Karadeniz topoğrafyasından, tonlarca ton patlayıcı ile sökülmesinin yaratacağı hasara; neden olacağı doğa felâketlerine, tetikleyeceği sel ve heyelanlara; yaratacağı görsel ve tıbbi kirliliklere; ve nihayet yeşilden kopardığıyla maviyi öldürmesine elbette hayır demek gerekir! Yeşil için de HAYIR, mavi için de! Tüm renkler için de HAYIR, gelecek güzel günler için de!…

Son sözü Kazım Koyuncu söylesin:

“Bu arada; hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar’a, ateş hırsızlarına, Ernesto “Çe” Guevara’ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya.”

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

Şanver İsmailoğlu

Rock’n roll’un mucidi Chuck Berry 90 yaşında öldü

Rock’n roll müziğinin yaratıcılarından ünlü müzisyen Chuck Berry 90 yaşında hayata veda etti.

Chuck Berry

Polisin dün öğle saatlerinde ABD’nin Missouri eyaletinde bulunan St. Charles County’de yaşayan Berry’yi evinde ölü bulduğu açıklandı, ancak ölüm nedenine ilişkin bilgi verilmedi.

Ailesi tarafından yapılan açıklamada sanatçının sağlığının son günlerde kötüleştiğini ancak son günlerini sevdikleriyle birlikte geçirdiği belirtildi.

Bruce Springsteen sanatçının ölümünün ardından yaptığı açıklamada Chuck Berry’nin gelmiş geçmiş en büyük saf rock’n roll yazarı olduğunu söylerken, Rolling Stones grubu Berry’nin rock’n roll’un öncüsü olduğunu ve kendileri üzerinde büyük etkisi bulunduğunu söyleyerek ölümünden dolayı derin bir üzüntü duyduklarını açıkladı.

1926’da Missouri’de doğan Chuck Berry’nin hit olan ilk şarkısı 1955 tarihli “Maybellene” idi. En iyi bilinen şarkıları arasında “Roll Over, Beethoven” (1956), “Rock & Roll Music” (1957) ve “Johnny B. Goode” (1958) bulunan Chuck Berry yazdığı şarkılar ve gitaristliği kadar sahne performansıyla da rock müziği üzerinde belirleyici etkiye sahipti. John Lennon “Rock’n roll müziğine başka bir isim vermek isterseniz Chuck Berry diyebilirsiniz” demişti.

Chuck Berry 1984’te Grammy Yaşan Boyu Başarı Ödülü’nü almış, 2009’da Time dergisinde tüm zamanların en iyi 10 elektrik gitaristinden biri seçilmişti. Rolling Stone dergisinin Tüm Zamanların En Büyük 500 Şarkısı listesinde Chuck Berry’nin 6 şarkısı yer alıyordu: “Johnny B. Goode” (#7), “Maybellene” (#18), “Roll Over Beethoven” (#97), “Rock and Roll Music” (#128), “Sweet Little Sixteen” (#272) ve “Brown Eyed Handsome Man” (#374). Ayrıca  “Johnny B. Goode” 2008’de en iyi 100 gitar şarkısı listesinde birinci seçilmişti.

1957’de kaydettiği After School Session’dan başlayarak 20 stüdyo albümü çıkaran Chuck Berry son abümü Chuck’ı 2016’da kaydetmişti, ancak henüz piyasaya çıkmayan albüm sanatçının ölümünden sonra yayınlanmış olacak.

https://www.youtube.com/watch?v=d1oyvAMtFsk

(Yeşil Gazete)

Yükselen popülizme karşı Yeşiller freni – Pelin Cengiz

Pelin Cengiz’in yazısı artigercek.com sitesinden alındı

İngiltere’de az farkla da olsa halkın AB’den çıkmak anlamına gelen Brexit lehine oy kullanması, ardından Amerikalıların Donald Trump’ı ABD başkanlığına seçmesi, Batı dünyasında sağ popülizminin yükselişi olarak nitelendirildi. Bu gelişmeler, siyasi otoriteleri olduğu kadar ekonomi elitlerini ve aydınları da etkiliyor. Avrupa’da sürekli gündemde tutulan göç, sığınma, ekonomi ve İslam karşıtı politikaların sonucu olarak sesi daha fazla gür çıkan bir milliyetçilik dalgasından bahsediliyor.

Geçen yıl alevlenen Brexit ve Trumpizm ile sembolize edilen popülizm dalgasının tüm Avrupa’yı etkisi altına alabileceği korkusu yaşanıyor. Peki, bu yükselen dalga ne kadar gerçek?

2017’de Avrupa kritik bir siyasi takvimle karşı karşıya. Bu yıl içinde peş peşe gelen Hollanda, Fransa ve Almanya’daki seçimler, Avrupa kıtasındaki bu dalganın ne kadar güçlü olduğunun görülebilmesi için test mahiyetinde. Nitekim, Hollanda’daki seçimlerde beklenenin tam tersinin gerçekleştiğine şahit olduk.

Geçen hafta Hollanda ile yaşadığımız diplomatik kriz sebebiyle Türkiye’nin gündeminde çok daha fazla yer bulan Hollanda seçimleri öncesinde, aşırı sağcı Gert Wilders liderliğindeki Özgürlük Partisi’nin birinci parti görünmesi bütün dünyada popülizmin yükselmesine dair endişeleri arttırmıştı. Nitekim, Wilders’ın olası zaferinin Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aşırı sağcı aday Marine Le Pen başta olmak üzere diğer popülistleri güçlendirecek yeni bir dalga yaratmasından kaygı duyuluyordu.

Hollanda Başbakanı Mark Rutte, başa baş gittiği rakibi Geert Wilders’i sandıkta yendi. Her ne kadar Rutte’nin partisi VVD gerilese de, yine de meclisteki 150 sandalyeden 33’ünü elde ederek birinci parti pozisyonunu korumayı başardı. Buna karşılık, Wilders’in aşırı milliyetçi partisi PVV ilerledi ancak 20 sandalye ile ikinci parti durumunda kaldı.

Esas sürprizi ve önemli çıkışı ise hem oylarını hem de milletvekili sayısını arttıran Yeşiller Partisi yaptı. 2012’de tarihinin en kötü sonuçlarından birini alarak yüzde 2,3 oyla dört milletvekili çıkarabilen Yeşiller, bu seçimlerde yüzde 9 oy oranıyla 14 milletvekili çıkararak büyük bir başarı kazandı.

Wilders gibi düşünenlerin dışında Hollanda’da ve genelde Avrupa’da hakim görüş, aşırı milliyetçi ve ırkçı akımın bu seçimlerde bir darbe yediği yönünde. Dolayısıyla, Hollanda seçimleri aynı zamanda popülizme “dur” denmesi anlamına da geliyor. Burada Yeşiller’in de önemli bir rolü var elbette.

Bu başarının arkasında Yeşiller Partisi’nin genç lideri Jesse Klaver’ın etkisinin büyük olduğu belirtiliyor. Özellikle Klaver’in gençler arasındaki popülerliğinin, pozitif siyaset dilinin, iklim değişikliğine dikkat çeken, fosil yakıtların terk edilmesine yönelik söylemlerinin Wilders’ın kampanyasının tam tersi olması, başarıyı beraberinde getirmiş. Ekolojinin yükselen gücü Hollanda seçimlerinde etkili oldu diyebiliriz.

Tüm bu gelişmeler, Fransa ve Almanya’da yaklaşan seçimler için de olumlu bir işaret.

Almanya’da seçimler bu yılın eylül ayında gerçekleştirilecek. Almanya’da koalisyonun büyük ortağı Hristiyan Birlik partileri (CDU ve CSU) mecliste 310 vekille temsil ediliyor. Meclisteki ikinci büyük grubu 193 milletvekiliyle Sosyal Demokrat Parti (SPD) oluşturuyor. SPD’yi 64 vekille Sol Parti ve 63 vekille Yeşiller Birlik/90 partisi izliyor. Bu seçimlerde Hür Demokrat Parti (FDP) ile sağ popülist Almanya İçin Alternatif (Afd) partisinin de meclise girmesi bekleniyor.

Yeşiller, parti içinde yapılan ön seçimler sonucunda Katrin Görig-Eckardt ve Cem Özdemir’i eylül ayında düzenlenecek genel seçimlerde listebaşı adaylar olarak belirledi. Entegrasyon politikalarına ilişkin açıklamaları, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve Türkiye’nin Avrupa ile yaşadığı gerilimli siyasi gündeme yönelik eleştirel tutumu ile öne çıkan Özdemir’in eylüle kadarki performansı yakından izlenecek.

Fransa’da da ilk turu 23 Nisan’da, ikinci turu ise 7 Mayıs’ta yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimleri de ilginç çekişmelere sahne olacak gibi görünüyor.

Seçimlerin ilk turu için en “şanslı” aday haline gelen ırkçı Marine Le Pen’in sandıkta nasıl bir performans göstereceği merak konusu. Neyse ki, gönülleri biraz olsun ferah tutan adaylar da var.

Zira, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde “Yaşamaya değer bir gelecek” sloganıyla Sosyalist Parti’nin adayı olarak halkın karşına çıkan Benoit Hamon, Yeşiller Partisi ile ittifak kurdu. Yeşiller Partisi (EELV) lideri Yannick Jadot, Sosyalist Parti adayı Hamon lehine seçimlerden çekildi. Bir konuşmasında, “Daha eşit, kardeş ve adil bir dünya. Biz bu perspektifi amaçlıyoruz, kimileri bunu ütopya veya ütopik olarak niteleyebilir ama önemli değil biz bu fikrin arkasındayız çünkü gerçekten yola çıkıyoruz ve bizim gözümüzde neyin ideal olduğunu gösteriyoruz” diyen Hamon, doğa haklarından, LGBTİ haklarından bahseden klasik sosyalist adaylardan farklı bir profil çiziyor.

Yine buna benzer bir durum, Avusturya’da birkaç ay önce yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de yaşandı. Seçimlere bağımsız olarak giren Avusturya’nın yeni cumhurbaşkanı Alexander Van der Bellen, Yeşiller Partisi eski lideri. Yüzde 53,8 oyla, aşırı sağcı Avusturya Özgürlük Partisi’nin desteklediği Norbert Hofer önünde seçimi kazandı. Hofer’in seçimleri kazanma olasılığı Avrupa’nın dikkatlerinin bu seçim üzerinde yoğunlaşmasına neden olmuştu. Sonuçta az bir farkla olsa da Yeşil siyaset geleneğinden gelen Alexander Van der Bellen seçimleri kazandı, haliyle Avrupa da rahat bir nefes aldı. Seçimden sonra Avusturyalıların, popülizm trendine karşı başarıyla direndiği belirtiliyor.

Avrupa’da yükselen milliyetçi ve ırkçı popülist damarı göz ardı etmek mümkün değil. Ancak, alternatif politikaların, özellikle Yeşiller tarafından oluşturulan yabancı, göçmen, İslam düşmanlığını körüklemeyen, doğanın da hakları olduğundan bahseden, barış dili kuran pozitif siyasetin bu milliyetçi damara karşı bir fren görevi gördüğünü söylemek mümkün.

Pelin Cengiz – artigercek.com

Denize döktüğümüz şarkıların şairiydi Ahmet Ada

Dido Sotiriyu’ nun doğduğu toprakları terk etmek zorunda bırakılan insanların hikayelerini anlattığı “Benden Selam Söyle Anadolu’ya” kitabının bir yerinde küçük bir Türk çocuğu yaşıtı bir Rum çocuğuna şöyle seslenir: “… bana bir mum yak. Belki Allahlarımız da bizim gibi arkadaş olurlar.”

Tarih, çeşitli nedenlerle bir arada ve barış içerisinde yaşadıkları topraklardan, birbirlerinden uzaklaşmak zorunda bırakılan dostlukların, arkadaşlıkların hikayeleri ile doludur. Uzun yıllar birlikte yaşayan Anadolu insanları da birçok defa anılarını, dostluklarını, arkadaşlıklarını geride bırakarak bir bilinmeze, başka topraklara doğru yola çıktılar.

Tarihe Büyük Mübadele olarak geçen ayrılık da bunlardan birisiydi. Birinci Dünya Savaşı sonrası, 1923 yılında Lozan Barış Antlaşması‘na ek olarak yapılan sözleşme uyarınca Türkiye ve Yunanistan kendi ülkelerinin yurttaşlarını din esası üzerine zorunlu göçe tabi tuttular. 1,2 milyon Anadolu Rumu Yunanistan’a gitmek zorunda kaldı. Karşılığında 550 bin Batı Trakyalı Müslüman Türk de Anadolu’ ya göç ettiler. Bu büyük yer değişimi her iki toplumda da uzun yıllar sürecek sosyo ekonomik ve sosyo psikolojik sorunlara neden oldu.

Anadolu Rumları giderken yanlarında sadece anılarını, yatak- yorgan denkleri götürmediler. Şarkılarını da beraberlerinde götürdüler.

***

Şiiri severim, ama müzik hayatımda her zaman çok daha öndedir. Şair Ahmet Ada’yı da çok geç tanıdım. Ortak tutkumuz olan Rebetiko buna sebep oldu. Oysa ki 1966’dan beri şiir yazıyormuş 1947 doğumlu Çukurovalı şair. 1980 kuşağının en önemli şairlerindenmiş.

Onu ilk kez Muammer Ketencoğlu’ nun bir dinletisinde tanımıştım. 1995 yılıydı. O yıl BROY’da yeni bir şiir kitabı yayımlanmıştı Ahmet Ada’ nın: Taş Plak Gazelleri. Kitabın ön sözünü de sevgili arkadaşım Muammer Ketencoğlu yazmıştı. 1920’lerde Küçük Asya’ da başlayıp 1923-1926 yılları arasında Anadolu’da yaşayan 1,2 milyon Hıristiyan Ortodoks Rum mübadil ile birlikte Yunan anakarasına taşınan Rebetiko müziğinin tarihini anlatan bir ön sözdü.

 

Kitap, Ahmet Ada’ nın “Akdenizli yüreğini örseleyen”, umudu ve umutsuzluğu anlatan, sesleri boğuk, sisle kaplı Rebetiko şarkıcılarını, onların yoksul ama başı dik, onurlu duruşlarını, hüzünlerini ve coşkularını anlatan yazıyla devam ediyordu.

Kitapta Muammer Ketencoğlu’ na seslendiği bir şiir de vardı: Çayırkuşu’ na gazel.

Rebetiko müziğini bir şairin anlatımıyla, şiirleriyle tanımak beni çok heyecanlandırmıştı. Kitap bir şiir kitabından öte küçük bir Rebetiko kılavuzuydu adeta. Şiirlerin arasına bu müziğin önemli isimlerinin siyah beyaz fotoğrafları yerleştirilmiş ve en sona da müzisyenlerin biyografileri eklenmişti.

Bu kitap geçmişte ortak bir kültürü, ortak sevinç ve acıları, aynı coğrafyayı, aynı gelenekleri paylaştığımız Türkiyeli azınlıklar üzerine yazılmış bir ilk şiir kitabı olma özelliğini de taşıyordu. Şiirsel olduğu kadar insani yönden de apayrı bir dünyanın kapılarını aralamıştı kitabında Ahmet Ada.

Ahmet Ada bu kitabında Vasilis Tsitsanis (Çiçanis okunur), Roza Eskenazi, Andonis Dalgas, Marika Papagika, Dimitris Semsis, Marika Ninu, Sotiria Bellu, Markos Vamvakaris, Yannis Papayuannu, Apostolos Hadcihristos, Manolis Hiotis, Yorgos Kavuras, Panaiotis Tundas, Mihailis Yenitsaris (Yeniçeri) vs. gibi önemli Rebetiko şarkıcılarına şiirlerle seslenmiş. Hemen hepsinde lirik, hüzünlü, incelikli ve aynı zamanda da destansı bir tat var. Bu kitap daha sonra yayımlandı mı bilmiyorum, ama eğer şiire ve Rebetiko müziğine ilginiz varsa bu kitabı mutlaka edinin derim.

Geçtiğimiz şubat ayında, ölüm yıldönümünde Rebetiko müziğinin Syroslu büyük ustası Marcos Vamvakaris’ i Yeşil Gazete’ de bir yazıyla anmıştık.  Ahmet Ada da kitabında ona bir şiiriyle seslenmişti:

Marko’ ya nihavent gazel: Parmakların gezinir yitik bir makamda/ Yüzünde Ege’ nin hüznü/ çocukluğunun gökyüzü/ Ey koca Marko, Markos Vamvakaris, Siroslu hançer/ aysız gece yüreğindeki acılarla geçersin aynalardan/ Sevda ki unutuldu Marko, durmadan yaralayan seni/ yenik yüreğine yağmur çiseler, inceden, beyaz/ Bırakıp gidersin boğuk sesinle az sonra bozuk geçmişini/ Ey koca Marko, güzel dostum, keder sızar kumrallığından/ Şu dünyada kim görmüş ustam içten güldüğünü/ Ömrün çiçeksiz bir sonbahar…”

Ahmet Ada’yı geçen yıl 19 Mart günü kaybettik. Uzun zamandır yaşadığı onulmaz bir hastalıkla şair yüreği durmuştu.

İşitir mi bilmem, ama ona çok sevdiği Markos’ tan bir şarkı göndermek istiyorum. Şarkıda Markos, İzmir doğumlu bir şarkıcı olan Sophia Karivalis ile birlikte söylüyorlar.

Ahmet Ada ağırlıklı olarak göç ve savaş teması üzerine yazdı şiirlerini. Bu şiirleri Fransızca, Almanca, İngilizce ve Kürtçe dillerine çevrildi. Bugün de savaşlar ve göçler insanlığın karabasanları. Değişen bir şey yok yani sevgili Ahmet Ada. Günler hala senin tanımınla kehribar günleri ve insanın kimi zaman sevinçlerle ve kimi zaman da acılarla yüklü yaşam hikayeleri bugün de her yerde birbirine çok benziyor.

 

 

Ercüment Gürçay

‘Ölüler Altın Takmaz’ın şairi, ’17 Köy Kitabesi’nin yazarı Mansur Balcı aramızdan ayrıldı

Şair, yazar, eğitimci Mansur Balcı önceki gün İstanbul’da tedavi görmekte olduğu hastanede, 60 yaşında hayatını kaybetti.

Mansur Balcı

Bergama siyanürlü altına karşı halk mücadelesinin önemli isimlerinden biri olan Mansur Balcı, Moğollar tarafından bestelenerek çevre hareketinin sembol şarkılarından biri haline gelen ‘Ölüler Altın Takar mı?’ın şairiydi. Bergama hareketinin manifestosu sayılabilecek 17 Köy Kitabesi de Mansur Balcı’nın kaleminden çıkmıştı.

Mansur Balcı 1957’de Kahramanmaraş’ın Göksun ilçesinde doğdu. İlk ve orta öğretimini Kahramanmaraş’ta tamamladıktan sonra 1979’da Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi‘ni bitirdi. İzmir ve Bergama’da öğretmenlik yaptı. Yazı ve şiirleri 1987’den itibaren Ayrım, Berfin Bahar, Edebiyat ve Eleştiri gibi dergilerde yayımlandı. Kumdan Kule (1992) ve Zar, Zaman ve Tiner (1998) başlıklı iki şiir kitabı bulunuyordu.

17 Köy Kitabesi

Bir dönem Özgürlük ve Dayanışma Partisi’nde (ÖDP) İzmir il yöneticiliği ve Parti Meclisi üyeliği de yapan Mansur Balcı, 90’larda Bergama Ovacık’ta siyanürlü altın çıkarılmasına karşı başlayan halk hareketinde yer aldı. Bergama altın madenine karşı hareketin sembolü olan 17 Köy Kitabesi Çamköy’de 18 Mayıs 1997’de açıldı. Binlerce kişinin katıldığı açılış etkinliğini düzenleyen isimlerden biri olan Mansur Balcı’yı Bergama Çevre Platformu’ndan Erol Engel şöyle anlatıyor:

“Mansur Balcı 17 Köy Kitabesi’nin etkinliğin yapılmasında yoğun bir emek verdi. İstanbul’dan çok sayıda sanatçı yazarın etkinliğe gelmesini sağladı. Bergama mücadelesini anlatan 17 köyün anıt kitabesinin açılışında da muhteşem bir kalabalık vardı, adeta İzmir, İstanbul, Ankara, Çanakkale akmıştı Çamköy’e en az 8-10 bin kişiyle buluştuk. Bugün o anıt halen orda her yıl dünya çevre günlerini orada kutluyoruz. 18 Mayıs 1997, o tarihe kadar yoğun eylemlilikler sonrası anıt’ın açılışı dışarıda gelen “karıncanın .kardeşleri” ile adeta “yalnız değilsiniz” diyerek köylülere büyük bir moral motivasyon sağlanmıştı. Bu etkinliğin planlanmasında ve başarıya ulaşmasında emeği geçen mimarlarındandır Mansur Balcı.”

Bergama Çamköy 17 Köy Kitabesi açılış etkinliğinin davetiyesi (Erol Engel’in arşivinden)

Bugün de Çamköy girişinde bulunan anıtın üzerinde yazılı olan ve Mansur Balcı’nın kaleminden çıkan 17 Köy Kitabesi şöyledir:

BERGAMA OVACIK ÇEVRESİNDEKİ 

17 KÖY KİTABESİ

Üzerinde durduğunuz bu topraklar, Pınarköy, Kurfallı, Bozköy, Sarıdere, Eğrigöl,
Ovacık, Çaltıbahçe, Narlıca, Çamköy, Tepeköy, Yalnızev, Küçükkaya, Süleymanlı ve Aşağıkırıklar köylülerine aittir.

Bu topraklar yediverendir. Ovasında kar gibi pamuk, altın gibi buğday, kehribar gibi tütün, dağlarında vakur çam ve meşeler, derelerinde serin çınar gölgeleri uzanır.

Eteklerindeki zeytin ağaçları tarihle yaşıttır.

Narına, üzümüne doyamazsınız; tatmadan dönmeyiniz.

Topuğunu yere vursan gürül gürül su çıkar.

Şifalıdır, aklı düzeltir, bedene sağlık verir.

Topuğunu biraz daha sert vurursan yeryüzüne türlü maden saçılır. Zenginliktir.

Kleopatra’nın güzelliğinde buraların çamuru var.

Pergamon kağıdı buralıdır; kralları dolaştı, antlaşmaları mühürledi, sevgi, sözleri taşıdı ve gümüş sandıklarda saklandı.

Onların kütüphanesini İskenderiyeliler yüzyıllarca okudu, heykeltıraşlarını, heykellerini, tiyatroları.

Burada yaşayanlar dürüst, çalışkan insanlardır, başka topraklarda gözleri yoktur.

Konukseverdirler. Konuklarında din, dil, ırk cinsiyet, milliyet ayrımı yapmazlar.

Dostlarını da düşmanlarını da unutmazlar. Barışseverdirler.

Aç gözlü Avrupalıların, Amerika yerlilerine altın için neler yaptıklarını yeni duydular.

Şimdi onlar, her akşam topraklarıyla, hayvanlarıyla, ağaçlarıyla ve birbirleriyle vedalaşarak yatıyorlar ama uyuyamıyorlar.

Hayata karşı altın diyen aç gözlü Avrupalıları sevmiyor, onları konuk saymıyor ama diğer Batılıları hemşehri sayıyorlar.

Altını biliyorlardı ama siyanürü yeni öğrendiler; özenle taşıdıkları altınlarını, siyanürü öğrenince yere attılar.

Onlar buğdayın, ayçiçeğinin, tütünün sarı altın; pamuğun beyaz altın, zeytinin siyah altın olduğunu biliyorlar.

Onlar, buralardan gidip kaybolmak ya da burada kalıp ölmek istemiyorlar.

Onlar bu sıralar hayli öfkeli.

Siyasi umut tacirlerinin ilgisizliğine kızgın.

Karagün dostlarının duyarsızlığına kırgın.

Onlar bu sıralar hassaslar.

Bir bakışta dostu düşmanı ayırıyorlar.

Dost olarak geldinse onlarla tanış, onları dinle, onlarla uzun uzun konuş.

Dost değilsen hemen buradan uzaklaş.

Bu insanlar hayatı ve hayatları olan doğayı çok seviyorlar.

Onlar bilirler ki; ölüler altın takmaz.

Biz bu insanları böyle gördük; böyle tanıdık; böyle anladık ve böyle yazdık…

18 Mayıs 1997

Bergama

Ölüler altın takmaz…

Mansur Balcı’nın şiiri ‘Ölüler Altın Takar mı’ da aynı yıllarda Taner Öngür tarafından bestelendi ve Moğollar’ın bu şarkısı çevre hareketinin simgesi haline geldi:

ÖLÜLER ALTIN TAKAR MI?

Yamaçlarda zeytin büyür
Dallarında siyah altın
Ovasında tütün uyur
Uyanınca sarı altın

Buğday eken altın biçer
Pamuk desen beyaz altın
Çamurunda güzellik var
Kleopatra’nın pudrası

Bakırçay bu yediveren
Almasını bilenlere
Ağaç kesip dağ delersen
Uyanır uyuyan tanrılar

Referandum ettik gari
Madenciye güle güle
Siyanürü duyduk hele
Ölüler altın takar mı?

Bergama’ya yolun düşsün
Siyanürcü şirket duysun
Gördüğün dünya cenneti
Sahipsiz toprak sanmasın

Gittim gördüm bergama’yı
Sordum duyduğum belayı
Yüzler yere düştü ama
Umuduyla birlikteydi

Siyanürcü güle güle
Ölüler altın takar mı?

– Mansur Balcı

“Dünya iyi bir insanı kaybetti…”

Mansur Balcı’nın yakın arkadaşı Haluk Tekeli, Balcı’yı şu sözlerle anlatıyor:

“1995 yılında solda yeni bir arayışın içinde olduğumuz zamanlar. Farklı çevreler ile temas edip yeni ne yapabilirizi konuşuyoruz. Bir toplantıda üzerinde yeşil kadife ceketi, uzun saçları, incecik deri bir kravatı ile oturan bir kişi dikkatimi çekti. Söz aldığında bütün efendiliği,sakinliği ve tane tane konuşması ile öne çıkıyordu. Konuşurken ellerini kullanıyor, sürekli betimleme yapıyor, gözleriyle beni anlayın diye bakıyordu.

Soldan sağa Mansur Balcı, Can Yücel, Haluk Tekeli, Fakir Baykurt ve Nurettin Akbaş

Çok yakın düşünüyorduk, kim olduğunu öğrenmeye çalışırken geçmişte birbirine düşman iki gelenekten olduğumuz ortaya çıktı. Hiç sorun etmedik, o günden sonra büyük bir dostluğu, kardeşliği, arkadaşlığı, yoldaşlığı yaşadık.

(…)

1999 depreminin hemen ardından Yalova’ya beraber gittik. Bir çadırkent inşa ettik orada adı “Dayanışma Köyü” olan. Bütün yeteneklerini ayaklandırdı, o büyük yıkıma, acıya karşı dayanışma için. İki aya yakın süre yaşadı o insanlarla birlikte.

(…)

Can Yücel artık hastalığının son dönemine geldiğinde görev yine ondaydı. Dokuz Eylül Tıp Fakültesi’nde aylarca “Can abi” diye hitap ettiği büyük şaire günde 3 vardiya 24 saat bakım görevini organize etti. Datça’da son yolculuğuna birlikte uğurladık.

(…)

Mansur bizim harcımızım bir köşe taşı, önemli bir bileşeniydi. Onsuz yaşamda hepimiz eksildik, dünya iyi bir insanı kaybetti. Tercihlerinde eli titremedi, düşündüğü gibi yapmaya çalıştı, kalbi büyüdü, dünya küçüldü, şimdi o evrenin sonsuzluğuna doğru ondan öncekilerin yanına, bizi beklemeye doğru yola çıktı. Çok uzaklardan güle güle Mansur, acıların dinmiş, ruhun yatışmış olsun, geride bıraktığın sözler, anılar hepimize dayanma gücü versin.”

Çerkes kökenli olan Mansur Balcı Çerkes sürgününün 149. yılında, 2013’de Radikal gazetesinde Çerkeslerin Bitmeyen Yası başlıklı bir yazı yayınlamıştı.

“Bekleyin…”

Mansur Balcı ölümünden yaklaşık bir ay önce, hastaneden tedavisi sürerken Facebook sayfasında aşağıdaki şiirini paylaşmıştı. Bu şiir Mansur Balcı’nın son mesajıydı.

Bekleyin

gözlerimi yıkadım bu şiire başlamadan
ellerimi yıktım. sardım sarmaladım bedenimi
buhurdanlık olarak aklımda
demlemeye bıraktım ruhumu
bekliyorum
gecenin dervişi geçer mi buradan

hangi sızıntıma iyi gelir hangi ot
hangi yaram hangi otu çürütür
bekliyorum
düşlerimin başlayan kamaşmasını
dem tutmaya yakın aklımın deliren yanını
şapkama kenar süsleri olsun diye
bekliyorum

şiirin burasına akikten bir taş,
incecik bir çöple işaret bırakıyorum, çünkü
çünkü dünyada tutuklu kaldım
bekliyorum
depreşen şeylerin büyüsüyle damarlarımda
kim kimi yenerse yensin
kazanan deliliğim olacak
çoğalansa cinnetim
tek ayağımı süpürge yaptım
dünyayı süpürüyorum
bekleyin
günün dervişi geçebilir buradan…

Mansur Balcı, İzmir

60 yaşında aramızdan ayrılan Mansur Balcı, yarın (19 Mart Pazar günü) Şakirin Camii’nde öğlen namazını müteakip kılınacak cenaze namazından sonra, Ihlamurkuyu mezarlığında toprağa verilecek.

Mücadelesine ve şiirine saygıyla.

Ümit Şahin – Yeşil Gazete

Yedinci yılına girerken Suriye: Kaybedilmiş bir savaş! – Mete Çubukçu

Mete Çubukçu’nun yazısı birikimdergisi.com sitesinden alındı

Arap Ayaklanmaları’nın son durağı olan Suriye sadece bölgeyi değil, dünyayı farklı biçimlerde etkilerken altı yıl önce başlayan iç savaş, ayaklanmalarla karşı karşıya kalan diğer ülkelere göre kanlı bir sofraya dönüştü.

Suriye savaşının etki alanının tahmin edilenden fazla olmasının en önemli nedeni bu ülkeye dair yapılan hesapların yanlış olması, önceki deneyimlerin burada geçerli olacağının düşünülmesi ama hepsinden önemlisi Mısır’dan başlayarak Libya, oradan da Suriye’ye ulaşan sürecin kendi iç dinamiğinden çıkarak “kirletilmesi”, hatta “sabote edilmesi”ydi.

Suriye’de işlerin Libya gibi olmayacağı o zamanlardan belliydi ve bu çoğu kez dile getirildi. Özellikle dış müdahale konusunda ABD’nin geri adım atması, Rusya’nın Libya’daki hayal kırıklığı sonrası Suriye’yi farklı ele alması, Şam yönetiminin direncinin yüksek olma ihtimali olabileceklerin habercisi gibiydi ve nitekim ABD ve Rusya’nın Suriye’deki yaklaşımları altı yılın kaderini belirledi. Bundan sonra da belirleyecek gibi görünüyor. Tabii ki Türkiye’de politikayı oluşturanların sadece Suriye özelinde değil, tüm bölgede hayalini kurdukları “Sünni kuşak” ya da İhvan kuşağının en güçlü halkasının Mısır’da çökmesine rağmen Suriye’de bunun devamının denenmesinin yanlış olacağı o dönemde de söylenmişti. Suriye’de ayaklanma çok sert ve vahşi biçimde karşılık gördü. Ama en az onun kadar da hızlı silahlandırıldı. Bu silahlandırmanın başrolünü ise Suriye’nin komşuları oynadı. Savaşın ilk yıllarını hatırlayacak olursak, başta ABD olmak üzere Suriye’de rol kapmak isteyen herkes gelen geçene göz yumdu. Bu  nedenle cihatçı karta rahatlıkla oynadı. Nasıl olsa Beşşar Esad devrilecekti. Bugünkü muhaliflerin karmaşık durumu, cihatçılar, Selefiler, El Kaide, IŞİD yapılanmaları o günlerden kalmadır aslında.

O zamanlar “Arap ayaklanmalarının kendi dinamiği ile devam etmediği sürece başarılı olamayacağı ve özellikle dışarıdan yapılan şu ya da bu tür müdahalelerin ayaklanmayı yörüngesinden saptıracağını” söylerken Suriye’deki rejimin çok sert ve vahşi bir karşılık verebileceğini de eklemiştik.

Bugün Suriye iç savaşında tarafların tabiri ile ne bir “devrim” ne de bir “zafer”den söz edilebilir; tıpkı başlangıçta olduğu gibi. Üstüne üstlük, ayaklanmaların en önemli birleştirici-yapıştırıcı unsuru olan “mutabakat” çoktan dağılmış; Suriye ayaklanmasında önemli rol oynayan liberal ve sol kanatlar çoktan tasfiye edilmiş, siyasal İslâmcı ve cihatçı akımlar muhalefete egemen olmuştur. Bugün Suriye Demokratik Güçleri’ni bir kenara koyarsak, Suriye muhalefetine bu unsurlar hakimdir. Ve hatta bugün muhalif diye anılan grupların birçoğuna uzun süre Suriyeli olmayan, dışarıdan gelen Selefi akımlar hakim olmuş; El Kaide, Nusra Cephesi, Şam’ın Fethi Cephesi, IŞİD ve benzeri örgütler muhalefet adı altında savaşı domine etmişler, uzun süre savaşa bulaşan birçok ülke, Suriye yönetiminin devrilmesi adına bu yapıları ya görmezden gelmiş ya da doğrudan desteklemiştir. Kısaca Suriyeli olanlar azınlığa düşmüştür. Diğer cepheye baktığımızda ise gördüğümüz, savaşta her türlü yöntemi kullanmaktan kaçınmayan, birçok savaş suçu işleyen, Rusya, İran’ı ve Hizbullah’ı arkasına alan Suriye yönetimi var.

Yani yedinci yıla girerken savaşın her yönüyle  Suriyelilerin savaşı olmaktan çıktığını söylemek mümkün. Moda tabiriyle “vekâlet savaşlarına” dönen bu resimde Suriye yönetimi ve müttefiklerinin karşısına ABD, Türkiye, bazı AB ülkeleri, Suudi Arabistan ve Katar’ı koymak gerekir.

Suriye’deki kanlı masada herkesin hesabının yıllar içinde değiştiği söylenebilir. Başlangıçtaki hevesi sonradan kaçan bir Obama yönetimi, Esad’ı devirmekten muhtemel Kürt koridorunu engelleme noktasına gelen Türkiye, sonuna kadar ve ne olursa olsun Suriye rejiminin arkasında olduğunu ilan eden İran ve Suriye savaşına düşük bir profil çizerek başlayan ama sonradan Suriye’de en belirleyici ülke olma konumuna gelen Rusya. İran’a karşı Suudi Arabistan, ayrıca bir süre Sünni “kuşak” hedefleyen Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye.

Özetlemeye çalıştığımız tüm manzaranın sonunda, Suriye’de artık savaşın en azından belli bir bölümünün bittiğini söyleyebiliriz. Suriye savaşı bundan böyle ülkenin doğusundaki IŞİD’in hakim olduğu bölgede IŞİD sonrası ne olacağı ile ilgili devam edecek, ayrıca Türkiye’nin yanı başındaki İdlib ve yine Türkiye’nin hakım olduğu Cerablus-El Bab hattında ne olacağı ile ülkenin güneyindeki birkaç bölgenin geleceği ile ilgilidir. Şu anda Suriye yönetiminin elinde bulunan bölgelerin el değiştirmesi pek mümkün görünmüyor. Üstelik Esad yönetimini devirmek için yola çıkanlar Esad’ın varlığını kabul etmek zorunda kalmışlardır.

Artık yedinci yıla girerken Rusya’nın belirleyici olduğu, Türkiye ve İran’ın belli noktalarda rolünün bulunduğu Astana süreci ile Rusya ve ABD’nin birlikte yön vereceği yeni Cenevre süreçleri söz konusu.

Suriye kaybedilmiş bir savaştır. Türkiye açısından ise neredeyse 180 derece değişen politikası ile bu altı yılın sonunda çok farklı bir noktaya gelmiştir. Her ne kadar bu eski politikaları savunanlar, eskiyi dillendirmese ya da gelinen noktayı eskiden olduğu gibi kendilerine göre “haklı” gerekçelerle açıklamaya çalışsalar bile, yola çıkılan amaçla varılan noktada karşımıza çıkan tablo en hafif deyimiyle yanılgı ve yanlış politikalar sonucu çok uzun yıllar yaşanacak sorunların başlangıcıdır.

Mete Çubukçu – birikimdergisi.com

Tatavla sohbetlerinin ilk konuğu “Epope Tatavla” kitabının yazarı Ekin Can Göksoy oldu

Tatavla Dayanışma Pazarı, kültür-sanat, çevre, politika ve semte dair çeşitli konu ve konuklarla devam edecek şöyleşi dizisinin ilkini gerçekleştirdi. “Epope Tatavla” kitabının yazarı Ekin Can Göksoy’u konuşmacı olarak katıldığı söyleşide Tatavla’nın hikayesini konuşuldu.

Söyleşi dizilerinin ilk konuğu “Epope Tatavla” kitabının yazarı Ekin Can Göksoy oldu

Yazma serüveninin Tatavla’ya (Kurtuluş’a) taşınmasıyla önlenemez bir arzuya dönüştüğünü belirten yazar Göksoy, öykü yazarlığı yaptığını Epope Tatavla kitabının yazdığı öykülerden birinin geliştirilmesiyle ortaya çıktığını söyledi. Romanı yazarken çok fazla araştırma yaptığını dile getiren Göksoy Tatavla’nın tarihine dair bilgileri söyleşiye katılanlar ile paylaştı.

 

Göksoy, “Tatavla’nın tarihi öğrendikçe bu bilgiler ben de yük olmaya başladı. Bu yük olumsuz anlamda değil. Bu bilgileri bir şekilde paylaşmak istedim. Bu yükü yazarken hafifletebileceğimi düşündüm ve yazmaya başladım. Tatavla farklı bir atmosfere sahip bir yer. Buraya geldiğinizde kendinizi ait hissediyorsunuz” dedi. Tatavla’nın hikayesini anlatamamaktan çekinip hikayemdeki kahramana Tatavla’yı anlattırdım” diyen Göksoy, romanı için Tatavla ve çevresi için önemli değişimlerin gerçekleştiği 1933 yılını seçtiğini belirtti.

Semtin Tatavla’dan Kurtuluş’a dönüşümüne de değinen Göksoy, Tatavla’ya ilk defa yerleştirilen Rumların Barboros Hayrettin Paşa tarafından Sakız Adası’ndan Kasımpaşa’daki tersanelerde köle olarak çalıştırılmak amacıyla getirildiğini belirtti.

Tatavla Dayanışma Pazarı nedir?

İhtiyaç duyulmayan her türlü taşınabilir eşyayı bağış olarak alan Tatavla Dayanışma Pazarı Kurtuluş’un en işlek yerlerinden biri olan Eşref Efendi Sokak’ta faaliyet gösteriyor. Mahalledeki dayanışma ruhunun somutlaştırılması amacıyla kurulan Tatavla Dayanışma Pazarı kullanılmayan ya da ihtiyaç duyulmayan aksesuardan mutfak eşyasına, giysiden kitaba, kadar taşınabilir her türlü eşyayı bağış olarak kabul ediyor ve bu eşyaların satışından elde edilen gelirle lise ve üniversite öğrencilerine burs veriyor. Burs faaliyetinin dışında düzenli olarak imece usulüyle kahvaltı organize eden gönüllü ağı mahalleli ile bir araya gelerek dayanışmayı büyütmek adına yeni yolları tartışıyor.

 

(Yeşil Gazete)