Ana Sayfa Blog Sayfa 3228

Ekmekte pestisit ve ağartıcı madde kalıntısı var mı? – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Ekmek anne evidir. Sıla kokusudur. Beş duyumuza hitap eden tek yiyecek ekmektir. Geçen ay hayatını kaybeden Predrag Matvejević “Doğup büyüdüğümüz ülke, bize ekmeğinin tadını vermiştir. Kader bizi başka bir toprağa sevk ya da sürgün ettiğinde, bu tadı beraberimizde, içimizde götürürüz. Bu tadı yitiren, kendi ülkesinden ve kendinden bir şeyler yitirmiştir” der “Ekmeğimiz” adlı harikulade kitabında.

Dünyada 4 milyar insan buğdaydan yapılan yiyeceklerle besleniyor.

Ekmeği hayatımızdan kolayca çıkaramayız; binlerce yıldır yediğimiz, kolektif hafızamızda yer etmiş bir yiyecek ve bir değişiklik sağlamak istiyorsak bu hafızayı koruyan, canlandıran ve insanların problemleri teşhis etme ve çözme becerisine seslenen bir yol izlemeliyiz. Örneğin, “ekmek yemekten vazgeçin” değil, tam aksine “ekmeğinize sahip çıkın” demeliyiz.

Bu yazıda ekmekle ilgili gündemde olan iki soruna odaklanacağım. İlk sorun pestisit yani tarım zehri kalıntılarının ekmekte bulunup bulunmadığı ikinci sorun ise ekmekte bromat vb gibi ağartıcı ya da beyazlatıcı madde kullanılıp kullanılmadığı üzerine.

Yapılan açıklamalarda ekmeğin pestisit kalıntıları açısından bir sorun içermediği, buğday yetiştiriciliğinde kullanılan pestisitlerin ürünlerde kalıntısının kalmadığı söylendi. Önceki gün yayınlanan CNNTürk kanalındaki Gündem Özel programında da bu görüşler dile getirildi.

Un ve ekmekte pestisit kalıntısı var mı?

Var. Ne kadarında var, hangi tarım zehri kalıntıları var ve ne miktarda var sorularının yanıtlarını bilmiyoruz sadece. Buğdayın üretiminde ve depolanmasında pek çok pestisit kullanılıyor. Ülkemizdeki mevzuat buğdayda sayısı 70’den fazla tarım zehrinin kullanılmasına izin veriyor.

Pestisit kalıntılarını belirleme yönelik çalışmalar yapılmadıkça kalıntı var mı yok mu sorusunun gerçek yanıtını bilemeyiz. Ama elde mevcut bilgilerden yola çıkarak bu konuda biraz ayrıntılara girelim.

Öncelikle buğdayda pestisit kullanımı azalıyor mu artıyor mu sorusuna bakalım.

Ülkemizde gıdalardaki bulunacak pestisit kalıntılarına düzenleme getiren mevzuat zaman zaman yenileniyor. Bu yenileme sonucunda bazı pestisitlerin kullanılması yasaklanıyor ya da gıdalarda bulunabilecek kalıntı miktarı değerleri değiştiriliyor. Bu çerçevede ülkemizde gıdalarda bulunabilecek pestisit kalıntılarına düzenleme getiren 2008 tarihli yönetmelik ile aynı konuda 2016 yılında çıkarılan son yönetmelik kıyaslanabilir. Bu iş iğne ile kuyu kazmaya benzediği için bu yazıda halk sağlığı açısından önem arz eden ve son yıllarda tartışma konusu olan bazı pestisitler açısından bir değerlendirme yapacağım.

* Glifosat için 2008 yönetmeliğinde buğdayda maksimum 10 mg/kg kalıntı bırakacak kadar kullanılmasına izin verilmiş. 2016 yönetmeliğinde kalıntı değeri aynı. Glifosat Dünya Sağlık Örgütü’nün insanlar için muhtemel kanserojen olarak sınıflandırdığı bir kimyasal madde.

* Glufosinate için 2008 yönetmeliğinde kullanım izni yok; 2016 yönetmeliğinde ise izin var ve buğdayda 0.1 mg/kg maksimum kalıntı limiti değeri koyulmuş. Glufosinate zehirli etkisini aylarca koruyabilen bir tarım zehri ve bu da sular için bir kirlilik kaynağı olduğu anlamına geliyor. Anne karnındaki bebeklerin nörolojik gelişimini olumsuz etkilediği düşünülüyor.

* Chlormequat için 2008 yönetmeliğinde izin yok ama 2016 yönetmeliğinde izin var ve 2 mg/kg maksimum kalıntı limiti belirlenmiş. Chlormequat İngiltere’de yapılan çalışmada kalıntısı en çok tespit edilen 3 pestisitten biri.

* Malathion için maksimum kalıntı limiti 2008 yönetmeliğinde 5 mg/kg olarak belirlenmiş ancak bu değer 2016 yönetmeliğinde 8 mg/kg’a çıkarılmış. Malathion Dünya Sağlık Örgütü’nün insanlar için muhtemel kanserojen olarak sınıflandırdığı bir kimyasal madde.

* 2,4-D için 2008 yönetmeliğinde tahıllarda kalıntı limiti 0,05 mg/kg olarak belirlenmiş. Bu değer bir analiz cihazı ile tespit edilebilir en düşük miktarı gösteriyor; dolayısıyla 2008 yılında bu pestisitin kullanılmasına izin verilmediği düşünülebilir. Ancak 2016 yönetmeliğinde buğdayda 2,4-D’nin maksimum kalıntı limiti 2 mg/kg gibi 80 katı daha yüksek bir değere çıkarılmış.

Yönetmelikteki kullanım izninde “2,4-D ve esterlerinin toplamı” ifadesi yer alıyor. 2,4-D’nin yüksek uçuculuğa sahip olan esterleri insan ve çevre sağlığına yönelik tehditler oluşturduğu gerekçesiyle çeşitli ülkelerde yasaklandı. 2,4-D Dünya Sağlık Örgütü’nün insanlar için muhtemel kanserojen olarak sınıflandırdığı bir kimyasal madde. Geçen on yıl içinde ne değişti de 2,4-D gibi son derece toksik etkili bir kimyasal maddenin kullanılmasına izin verildi bilmiyoruz.

Bu pestisitlerin sağlık açısından yarattığı sorunlar dikkate alınarak gıdalarda bırakacağı kalıntı miktarlarının azaltılması ya da bütünüyle sonlandırılması gerekirdi. Oysa tam aksine kalıntı limit değerleri arttırıldı.

Bir pestisitin maksimum kalıntı limiti değerinin artırılması tarlada daha çok kullanılabileceği anlamına gelir ve bu durumda kullanıldığı gıda ürününde kalıntı bırakma ihtimalinin artacağı da aşikârdır.

Benim kanaatime göre unda ve ekmekte 2,4-D, Glifosat, Glufosinate, Chlorpyrifos, Malathion, Chlormequat, Methoxychlor ve Dithiocarbamatlı pestisitlerin kalıntılarının çıkması muhtemeldir ve mutlaka araştırılmalıdır.

İngiltere’de 13 yıl boyunca binlerce ekmeğin pestisit kalıntıları açısından analiz edildiği türden bir kalıntı izleme çalışması ülkemizde yapılmış mıdır? Bildiğim kadarıyla yapılmadı. Öyleyse hangi somut veriye dayanarak gazetelerde ve televizyonlarda konunun uzmanı olan insanlar ekmekte pestisit kalıntısı sorunu yok açıklaması yapıyor anlamak mümkün değil.

Her şey bir yana gıdalarda bir kalıntı çıkmasa bile yukarıda sadece bir kısmına değinebildiğimiz zehirli kimyasalların tamamı sularda bir kimyasal kirlenme etkenidir ve özellikle sucul canlılar için ciddi sorunlara yol açmaktadır. Meselenin sadece insan sağlığı noktasından ele alınması kabul edilemez. İnsan doğanın içindedir.

Ekmekte ağartıcı madde var mı?

Aynı pestisit konusunda olduğu gibi ürünlerde kalıntı izleme çalışmaları yapılmadığı sürece ağartıcılar konusunda da gerçek durumun ne olduğunu bilme olanağımız yok.

Unların içinde bulunan doğal renk maddelerinden kaynaklanan sarı rengini gidermek için ağartıcı olarak nitelenen kimyasal maddeler çeşitli ülkelerde kullanılmakta. Ağartıcı maddelerin en bilinenleri benzoyl peroksit, hidrojen peroksit,  potasyum bromat, potasyum iyodat ve azodicarbonamid. Bu kimyasallar sadece unlarda ağartıcı madde olarak kullanılmaz; hamurun işlenmesini kolaylaştırıcı özellikleri de var.

Ağartıcı kullanımı yol açabileceği sağlık sorunlarının yanısıra A, B1, B2, E ve niasin gibi önemli vitaminlerin kaybına da neden oluyor. Ağartıcı maddelerin kullanılmasına ülkemizde izin verilmiyor ancak bu kullanılmadıkları anlamına gelmez. Dolayısıyla unlarda ve ekmekte kalıntılarının araştırılması durum tespiti ve halk sağlığını koruma açısından gerekli.

Benzoyl peroksit: Taze öğütülmüş unun sarı rengi birkaç hafta sonra doğal olarak yani kendiliğinden beyazlamakta ama buna rağmen dünyada çeşitli ülkelerde ağartıcı madde kullanmaya izin var. Ağartıcı kullanmanın en önemli nedeni ise ürünü bekletmeksizin piyasaya sürebilmek ve beyaz renkli una yönelik güçlü taleptir.

Böyle bir talebin olduğu 2002 yılındaki bir açıklama ile ülkemiz kamuoyunun gündemine girmişti. O yıl unlarda rengi beyazlatmak için benzoil peroksit isimli ağartıcı maddenin yasadışı olarak kullanıldığı ve ağartılmış unlar daha çok talep edildiği için piyasada haksız rekabete yol açıldığı iddiası bizzat un sektörünün içinden dile getirilmişti.

Tarım Bakanlığı o yıl aldığı bir kararla unlarda benzoil peroksit kullanımını yasakladı. Bakanlık o yıl ve daha sonraki birkaç yıl boyunca unlarda ağartıcı madde kullanılıp kullanılmadığını belirlemeye yönelik denetim çalışmaları yapmıştı. Bu çalışmalardan elde edilen sonuçların açıklanması gerekli. Kaç tane üründe ve hangi yöntemlerle analizler yapıldı ve ürünlerde bir kalıntı tespit edildi mi sorularına yanıt verilmeli.

Bromat ve iyodatlar: Bromat insanlar için muhtemel kanserojen olarak niteleniyor. Bromatın ekmek yapımı sırasında ısı etkisiyle zararsız bir madde olan bromite dönüştüğü kabul edilerek un katkı maddesi olarak kullanımına izin verilmişti. Ancak, daha hassas analiz yöntemleri ile yapılan çalışmalarda ekmekte çok az miktarda olsa da bromatın kaldığı belirlenmiş ve bunun üzerine de kullanımı birçok ülke de yasaklanmıştır.

Unlarda veya ekmeklerde bulunabilecek iyodat kalıntılarının ise vücuda ihtiyaç duyulan miktarın 5-10 katı fazla miktarda iyot girişine neden olabileceği ve bununda tiroit bezesinin işleyişinde sorunlara neden olacağı belirtiliyor.

Gıdalarımız, yediğimiz ve içtiğimiz şeyler, beslenme düzenimiz üzerine yapılan açıklamalar somut olarak nelere bakmalı sorusuna yanıt vermeli; kamu sağlığını korumakla yükümlü kurumlar neleri yapmıyor, eksik yapıyor ya da yapamıyor sorusuna bir açıklık getirmeli.

Toksikoloji ile ilgili meseleler sadece insan sağlığı ile ilgili değil; dolayısıyla ele aldığımız konu tabiattaki diğer canlılar için ne ifade ediyor; onlarda hangi zararlara yol açıyor mutlaka değinmeli. Bunlara değinmeden konuşmak bir kakofoni yaratmaktan öteye gitmez.

Her şey bir yana insanları uyarma amacını güden bu tip açıklamaların bir davranış değişikliği oluşturup oluşturmadığını ve eğer oluşturuyorsa bunun ne kadar sürdüğünü kimse merak etmiyor mu?

Ekmeğin sağlıklı üretilmesinden sorumlu kurumlar üzerinde baskı oluşturmalıyız. Halk sağlığını korumak için hangi çalışmaların yapıldığını sorgulamalı ama en önemlisi bu çalışmalardan elde edilen sonuçların kamuya açık, erişilebilir olmasını talep etmeliyiz.

Bütün bu olan bitenler bir politik sistem içinde gerçekleştiğine göre bu sistemin açmazlarına değinmeden konuşmaksa meseleyi çok dar bir çerçeveye hapsetmek olur. Gıda maddelerinin üretiminden tüketimine uzanan süreçler içinde olduğumuz politik sistemin nasıl işlediğini en iyi görebileceğimiz yerlerden biri çünkü. Ulaşılabilir epeyce bilgi de var bu konuda. Merak etmeliyiz.

Peki ne yiyeceğiz sorusu aklına gelenlere her şeyden önce en azından birkaç kez ekmek yapmayı denemelerini öneriyorum. Deneyim bir konu üzerindeki düşüncelerimizin berraklaşmasını sağlayan en iyi yol; binlerce yıldır süregelen bir geleneği sürdürebilmek, geçmişle bir bağ kurmak da cabası. İhtiyacımız olan şeyler hâlâ değişmedi: Tam buğday unu, ekşi maya, su ve bir fırın; gerisi maharetinize kalmış.

Not: “Ekmeklerdeki pestisitler ve ağartıcı maddeler üzerine olan bu yazıyı bitirmek üzereyken ekmeklerimizde genetiği değiştirilmiş soya (GDO) kullanıldığı ile ilgili haber çıktı. Hiç şaşırmadım; olmaması gereken ne varsa oluyor, ülke her açıdan bir çöküş yaşıyor.”

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

Bülent Şık

Gazeteci Tayfun Talipoğlu hayatını kaybetti

İzmir’in Konak ilçesinde, fenalaşarak hastaneye kaldırılan Tayfun Talipoğlu hayatını kaybetti. Edinilen bilgiye göre, 55 yaşındaki Tayfun Talipoğlu evinde henüz belirlenemeyen bir sebeple fenalaştı. Yakınlarının durumu 112 sağlık ekiplerine bildirmesi üzerine Tayfun Talipoğlu, ambulansla İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesine kaldırıldı. Tedavi altına alınan Tayfun Talipoğlu, yapılan müdahalelere rağmen kurtarılamadı.

Gazeteci Tayfun Talipoğlu hayatını kaybetti. Evinde fenalaşarak İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne kaldırılan 55 yaşındaki gazeteci Tayfun Talipoğlu yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı.

Alınan bilgiye göre, Talipoğlu saat 01.00 sıralarında Konak ilçesi Güzelyalı Mahallesi’ndeki evinde fenalaştı. Evde bulunan bir arkadaşının haber vermesi üzerine gelen sağlık ekipleri Talipoğlu’na ilk müdahaleyi olay yerinde yaptı. Daha sonra Talipoğlu, ambulansla İzmir Katip Çelebi Üniversitesi Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi kaldırıldı. Tedavi altına alınan Talipoğlu, yapılan müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Talipoğlu’nun cansız bedeni savcılık incelemesinin ardından otopsi yapılmak üzere İzmir Adli Tıp Morgu’na kaldırıldı.

Tayfun Talipoğlu kimdir?

1962 yılında Kars’ta doğan Tayfun Talipoğlu İlkokulu Malatya Şeker İlkokulu ve Eskişehir Yunus Emre İlkokulu’nda okudu. Ortaokulu Eskişehir’de, liseyi Ankara Atatürk Lisesi’nde tamamladı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nden 1983 yılında mezun oldu. Siyasi görüşleri nedeniyle kaymakam yapılmadı ve bu süreçte kargoculuk, Ankara düğün salonlarında ve pavyonlarında orkestra solistliği gibi birçok değişik iş yaptı. Milliyet Gazetesi’nde muhabir olarak başladığı gazetecilik yaşamına önce Star1’de, sonra ATV’de haber muhabiri olarak devam etti. 1995 yılından itibaren önce ATV’de, 1999’dan beri de NTV’de Bam Teli programını hazırlayıp sunarak mesleğine devam etti. Takvim, Yeni Yüzyıl, Cumhuriyet gazetelerinde köşe yazarlığı da yapan Talipoğlu evli ve bir çocuk babasıdır.

Benim Yolum, Ne Çoktular Ne Kadar Çocuktular, Eskiyen Yüzümün Yeni Gülümseyişi, Çoluk Çocuk Yazıları, Eşekle Gelen Aydınlık yayınlanmış kitaplarıdır. Seyyah ve Bam Teli Yol Müzikleri adlı şiir ve türkü kasetleri de vardır.

Haziran 2008’den itibaret TRT-1 de Bam Teli programının yanı sıra Nasılsınız isimli bir tartışma programı vardır. Aynı zamanda Ekim 2007’den beri UNICEF Türkiye İyi Niyet Elçisi’ydi. Tayfun Talipoğlu 2015 Genel Seçimleri’nde CHP’nin 5. sıradan Aydın Milletvekili adayıydı.

 

(Hürriyet)

İklim İçin Umut Var

Tam uyumak üzereydim, telefonuma hatırlatma uyarısı düştü. Yarın (21 Mart 2017) Açık Radyo’da 100. İklim İçin programını yapacağım.

Açıkçası yarınki programı hazırlamak için yeterince vaktim olmamıştı. Elimde iki tane “umutlu” iklim haberi vardı. Ofisten çıkmadan önce iletişim koordinatörümüze “Yarın İklim İçin’de umutlu haberleri konuşacağız” dedim. “Umutlu?” diye sordu o da. Evet, ne kadar umutlu olabilirse…

Şu an, yarın 100. programımı yapacağımın farkında olmadan umutlu manşetini attığım için o kadar mutluyum ki… Telefonuma İklim İçin’in 100. programı olduğunu hatırlatan uyarı düştüğünde içimi bir sıcaklık kapladı. 100 program geriye gittim.

Sene 2016 Nisan’dı. İklim İçin kampanyasında çalışmaya henüz başlamıştım o zamanlar. Yok yok, daha geriye gidelim. 2015 sonlarıydı, New York’ta Halkların İklim Yürüyüşü yapılmıştı. Dünyanın en büyük iklim eylemi olarak tarihe geçmişti. O dönem İstanbul’da da Küresel Eylem Grubu ile bir yürüyüş yapmıştık. O zaman daha gençtim ve Genç Yeşillerle aşağıdaki pankartı hazırlamıştık:

Sonra KEG çağrısı ile New York’a giden Gökşen Şahin ve Ömer Madra’nın yürüyüş izlenimlerini anlattıkları toplantıya gittim. Ömer Madra yürüyüşteki herkesi anlatıyordu: din insanları, yerliler, kadınlar, bilim insanları, çocuklar… Biz de yapamaz mıyız diye konuştuk. Türkiye’de biz de iklim için herkesi bir araya getiremez miyiz?

Hayatımda hiç böyle bir şey yapmamıştım. Üniversite yıllarında zavallı bir iki boykot örgütlemesi hariç, hiç eylem planlamamıştım. İtiraf etmek gerekirse yapamayız gibi geldi. Kampanyanın ismini koyamayız, logoyu bulamayız, manifesto hazırlayamayız, imzacıları toplayamayız, basın açıklaması yapamayız, her hafta toplanamayız, ufak eylemler örgütleyemeyiz hele hele iklim forumunu asla yapamayız.

Yaptık ya.

Ben tüm 2016 boyunca her hafta Salı akşamları İklim İçin kampanyasını örgütlemek için toplantı yaptım. Sadece ben değil, onlarca kişi toplandık her hafta. Her Salı 19.00’dan (yoksa 18.00 miydi?) 21.00’e, bazen 22.00’ye kadar saatlerce konuştuk. Binlerce kelimelik toplantı notu tutulmuştur. Yahu İklim İçin… diye başlayan pek çok demografi belirledik (İklim İçin doktorlar, avukatlar, kadınlar, gençler, mimarlar, siyasiler, bilim insanları, sanatçılar, yazarlar, gazeteciler, akademisyenler, LGBTİ…) ve her bir demografi için 100 imza aldık. Beraber yaptık. İklim İçin’in logosuna, manifestosuna, websitesine, sosyal medya hesaplarına bakıyorum ve onlarca kişinin, onlarca gönüllünün yüzlerce saatlik emeğini görüyorum.

Bazen 20 kişi Açık Radyo’ya sığamadan yaptığımız toplantılar, bazen Yeşil Düşünce Derneği’nin eski, köhne ofisinde yaptığımız buluşmalar, bazen üç kişi olduğumuz için ektiğimiz toplantıları düşünüyorum… Mesela ellerimizle boyadığımız şu bezler…

Ya da ellerimizle yaptığımız şu afişler…

İklim Forumu’nun üzerinden bir buçuk sene geçmiş. Hep derler ya, sanki dün gibi. Bu bir buçuk sene içinde ben profesyonel sivil toplumcu oldum. Bu bir buçuk sene içinde hiç olmasa on beş tane seminer, çalıştay, konferans düzenlemişimdir. Anlayacağınız işin gediklisi oldum. Ama sadece alıştığım ya da profesyonelleştiğim için değil, hiçbir etkinlik için İklim İçin heyecanlandığım kadar heyecanlanmadım.

Bir senelik tüm emeklerin sonunda, İklim Forumu’nun kapanışında İklim İçin gönüllüleri sahneye çıkıp şarkı söylediklerinde göz yaşlarımı tutamadım. Hayatımda çok az zamanlarda böylesine başarmış hissettim. Hayatımda çok az zamanlarda böylesine dayanışma içinde hissettim.

Gözlerimi kapatıp o günlere geri gittiğimde hala hissediyorum aynı hisleri, aynı umudu. Böylesine gönül vererek yaptığın işler tamamına erdiğinde insanın ayakları yerden kesiliyor. İklim İçin’i bu kadar güzel yapan o gönüllülüktü. Sanıyorum ki hiç kimse inanmadı aslında güzel şeyler çıkacağına. Hiç kimse böylesini beklemiyordu. Ama çalışmaya devam ettik, inanmasak da çalıştık, çok yorulsak da, çok bıksak da çalıştık beraber. Birbirimizin gözündeki o umutsuzluktan bile destek aldık. Bazen birimiz düştüğünde diğeri onu kaldırdı. Ne kadar sıkılsak da bazen bir kişinin umudu için çalışmaya devam ettik. Çok güzeldi, çok çok güzeldi.

Şimdi geriye dönüp baktığımda herkesin verdiği bir damla emeğin bile ne kadar değerli olduğunu görüyorum. Kendi adıma o bir damla emeğin bile bana yaşattığı duygular için hakkını ödeyemem.

Gönülle çalıştığın zaman, küçücük bir şeyi bile tamamladığın zaman, eğer bir canlıya azıcık bile dokunduysa yaptıkların o zaman yaşadığın başarmışlık hissini hiçbir şeye değişmem. Elini azıcık taşın altına koyduysan, gönülden yaptıysan, karşılığında hiçbir şey beklemeden, içinden geldiği için, önem verdiğin için, değer verdiğin için…

Umursadığın şeyler için harekete geçtiysen bir kere bile olsa hayatında, akşamları uykuya dalarken yüzüne bir gülümseme yayılır.

Bu yüzden İklim İçin hala umut var. Hepimiz için hala umut var, inanıyorum.

 

Hava kirliliği verileri saklanıyor, izleme istasyonlarının bilgileri gizleniyor!

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı termik santrallerin ve ağır sanayinin yoğun olduğu İzmir’e bağlı Aliağa, Menemen, Yeni Foça ve Bozköy bölgelerindeki hava ölçüm istasyonlarının verilerini açıklamıyor.

Bakanlık tarafından 9 ay önce Aliağa, Menemen, Yeni Foça ve Bozköy’de kurulan hava ölçüm istasyonlarının verileri, Hava Kalitesi İzleme İstasyonları’nın bilgilerinin paylaşıldığı siteye yüklenmiyor.

9 aydır süren test ölçümü

Bakanlık bünyesinde yayın yapan havaizleme.gov.tr sitesinde 2016 yılının sonundaki verilere göre 249 hava izleme istasyonu bulunuyor. Aliağa, Menemen, Yeni Foça ve Bozköy’deki istasyonlarının verileri ise, üzerlerinde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Hava Kalitesi Ölçüm İstasyonu yazmasına rağmen paylaşılmıyor. Konuyla ilgili bakanlığa ulaşan çevreciler ve yaşam savunucularına verilen cevap ise, “Yeni yazılım yükledik. Henüz test ölçümleri yapılıyor” yönünde oldu.



Aliağa’daki hava kirliliği DSÖ verilerinin 3 katı

18 sivil toplum kuruluşunun bir araya gelerek oluşturduğu Temiz Hava Hakkı Platformu’nun geçen yıl yaptığı basın açıklamasında, Aliağa’daki hava kirliliği seviyesinin, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)’nun sınır kabul ettiği en yüksek düzeyden 3 kat fazla olduğu belirtilmişti.

Geçen yıl 8-9-10 Mayıs tarihlerinde Aliağa kent merkezinde yapılan 2581 ölçüm sonucuna göre, PM2,5 düzeyi metreküpte 26,2 mikrogram seviyesinde çıktı. DSÖ’nün PM2,5 sınır değerine göre ise bu düzeyin metreküpte 10 mikrogramı aşmaması gerekiyor.

Aliağa’da kanserden ölüm 4 kat fazla

Termik santral ve sanayi bölgesi yakınında hava ölçüm istasyonu kurulmasına rağmen sonuçlarının açıklanmaması, değerlerin sınırın çok üzerinde olduğu için açıklanmadığı şüphesini doğuruyor. İstasyonun kurulduğu yerlerden biri olan Aliağa’da, kanserden ölüm sıklığının diğer yerleşim bölgelerine göre 4 kat daha yüksek olduğu göz önüne alındığında, bilgilerin gizlenmesine ilişkin şüphelerin haklı çıkma olasılığı artıyor.

Hava kirliliği dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye’de de en önemli çevre sağlığı sorunlarından biri. Dünya Sağlık Örgütü, 2012 yılında hava kirliliği nedeniyle dünyada 8 milyon insanın hayatını kaybettiğini açıklamıştı. Türkiye’de ise aynı yıl hava kirliliğinden yaklaşık 32 bin 670 kişinin hayatını kaybettiği tahmin ediliyor.

(Can Bursalı – Yeşil Gazete)

Valilikten onay çıktı; İstanbul Newroz’u yarın Kartal’da

İstanbul Valiliği, Newroz kutlamalarının 21 Mart’ta Kartal Meydanı’nda yapılmasına yönelik başvuruyu kabul etti.

İstanbul Newroz Tertip Komitesi, dün yaptığı bir açıklama ile 21 Mart Salı günü kentin 3 bölgesinde kitlesel bir şekilde kutlamaların yapılması için valiliğe başvuru yapıldığını açıkladı. İstanbul Valiliği’nden bu talebe kısmi de olsa olumlu cevap geldi.

Talep edilen 3 bölgeden sadece Kartal Meydanı’na izin verildi.

Böylece İstanbul Newrozu, yarın saat 11.00 ila 15.00 arasında Kartal Meydanı’nda kutlanacak.

Tüm ilçelerde merkez noktalarda kaldırılacak olan araçlar ile Newroz alanına ulaşılabilinecek. Alanda, en az 400 kişi de güvenlikten sorumlu olacak.

Halkların Demokratik Partisi (HDP) Grup Başkanvekili Filiz Kerestecioğlu ile HDP Milletvekili Garo Paylan başta olmak üzere HDP ve HDK’den de çok sayıda kişi Newroz’da yerini alacak.

Ne olmuştu?

İstanbul’da Bakırköy Halk Pazarı’nda 19 Mart Pazar günü kutlanmak istenen Newroz’a valilik izin vermemişti.

Bunun üzerine halkın Newroz’u tüm ilçelerde kutlayacağı belirtilmişti. Ardından İstanbul Newroz Tertip Komitesi, valiliğe 21 Mart günü için bölge bölge başvuru yapmıştı.

Başvuru yapılan 3 bölge şöyleydi:

Birinci Bölge – Sultanbeyli ilçesi Hamidiye Mahallesi ve Kartal Meydanı

İkinci Bölge – Sultangazi ilçesi Gazi Şehir Parkı ve Gaziosmanpaşa Mahallesi Karayolları Meydanı

Üçüncü Bölge – Bağcılar ilçesi Kirazlı Mahallesi Metro Meydanı ve Küçükçekmece ilçesi Kanarya Mahallesi Kadriye Moroğlu Lisesi arkası

(Ajanslar)

Dünyanın en sağlıklı kalplerine sahip topluluk: Çimaneler

ABD’de California Üniversitesi’nden bir grup bilim insanının yaptığı kapsamlı bir araştırma, Amozon ormanlarında avcılık ve tarım yaparak geçinen Çimanelerin dünyanın en sağlıklı kalplerine sahip insanlar olduğuna işaret ediyor.

Sonuçları tıp dergisi Lancet’ta yayımlanan araştırmaya göre, ileri yaşlarda bile Çimanelerin kalp damarları tıkanmıyor.

Uzmanlar, bir avcı-toplayıcı toplum olan Çimanelerin beslenme tarzlarından dersler alınabileceğini söylüyor.

Sayıları 16 bin civarında olan Çimaneler, Amazon yağmur ormanlarında, Maniqui nehrinin kıyılarında avcılık, balıkçılık ve tarım yapıyor, binlerce yıl önceki insanlar gibi yaşıyor.

Araştırmayı yapan bilim iinsanları, Çimanelere, kanolarla ulaştı.

Çimanelerin beslenme düzeninde, yaban domuzu, tapir ve kapibara (dünyanın en büyük kemirgeni) dahil olmak üzere av eti yüzde 17’lik bir orana sahip.

Pirana ve yayınbalığı dahil tatlı su balıklarının oranı yüzde 7.

Çimaneler, aile çiftliklerinde pirinç, mısır, manyok kökü (tatlı patates) ve muz yetiştiriyor.

Kalorilerinin yüzde 72’sini karbonhidratlardan alıyorlar. Bu oran ABD’de yüzde 52.

Günde 17 bin adım yürüyorlar

Çok az oranda doymuş yağ tüketen Çimaneler, kalorilerinin yüzde 14’ünü yağlardan alıyor. Bu oran ABD’de yüzde 34.

Proteinden elde edilen kalori oranı da yüzde 14. Çimaneler, daha çok yağsız et yiyorlar.

60 yaşın üstündekiler dahil, ortalama bir Çimane erkeği 17 bin, Çimane kadını da 16 bin adım yürüyor. Modern toplumlarda, günde 10 bin adım birçoklarınca zorlu bir hedef olarak kabul ediliyor.

Araştırma kapsamında 705 kişinin tomogrofisi çekildi, damar tıkanıklığı ve kalp krizi riskinin işareti olarak görülen koroner arter kalsiyumu (kalp kalsiyumu- CAC) değerleri ölçüldü.

Neredeyse 45 yaşın altındaki hiçbir Çimane’de damar tıkanıklığı (CAC) görülmedi. (ABD’de bu yaş grubundakilerin yüzde 80’inde damar tıkanıklığı belirtilerine rastlanıyor.)

Araştırmada, 75 yaşındakilerin de üçte ikisinde kalp kalsiyumuna rastlanmadı.

(BBC Türkçe)

Konya Karapınar’a güneş santrali ve AR-GE merkezi

Türkiye’nin dört gözle beklediği güneş enerjisi ihalesi bugün Ankara’da, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nda gerçekleştirildi. 4 konsorsiyumun girdiği ihaleyi, kilovatsaat başına 6.99 ABD Dolar sent  fiyat veren Kanyon – Hanwa Enerji Ortak Girişim Grubu kazandı. Koreli Hanwa Enerji, dünyanın en büyük enerji firmalarından biri.

İhaleyi kazanan firma, Konya Karapınar’da 500 MWp/yıl kapasiteli fotovoltaik güneş modülü üretim fabrikası ve AR-GE merkezi kuracak, ayrıca 1000 MWe kurulu güce sahip bir güneş santrali inşa edecek. Firmaya, 15 yıl boyunca, kilovatsaat başına için 6.99 ABD Dolar sent ödenecek.

Güneş enerjisi Türkiye için önemli fırsatlar barındırıyor

Güneş enerjisi, Türkiye ekonomisi için önemli fırsatlar sunuyor. Ancak, güneş enerjisi potansiyeli açısından İspanya’nın hemen ardından Avrupa ikincisi olan Türkiye, bugüne kadar bu potansiyelinin oldukça düşük bir oranını üretime yönlendirilebildi. Mart 2017 itibari ile 820 MW olan güneş enerjisi kurulu gücü, ülkemizin toplam elektrik enerjisi kurulu gücünün yüzde 1’ini oluşturuyor.

İhale, ülkemizde güneş enerjisi üretimi için bugüne kadar yapılan en büyük girişim. Kurulacak olan 1.000 MW’lık güneş santrali, Türkiye’nin ilk büyük ölçekli lisanslı güneş santrali olacak,  Türkiye’nin yenilenebilir enerji potansiyelini harekete geçirebilmesi için önemli bir adım atılmış olacak.

Güneş modülleri Türkiye’de üretilecek; dışa bağımlılığımız azalacak

İhale sonucunda Konya Karaman’da kurulacak tesis içerisinde yıllık 500 MWp kapasiteli bir fotovoltaik güneş modülü üretim fabrikası da yer alacak. Böylelikle, güneş enerjisinden yararlanmak için gerekli olan tüm ekipman, Türkiye’de üretilebilecek. İhale, bu özelliğiyle, ülkemizin başta doğalgaz olmak üzere fosil yakıt ithalatı kaynaklı cari açığının azaltılması için de çok önemli bir adım niteliği taşıyor.

Yerli üretimin önünü açan bu ihale aynı zamanda, yerli güneş enerjisi sanayinin gelişimi ve yeni istihdam fırsatlarının oluşması için de zemin hazırlayacak.

 

(Yeşil Gazete)

Akkuyu nükler santrali bilirkişi raporuna itiraz edildi

Akkuyu Nükleer Güç Santrali (NGS) alanında gerçekleştirilen bilirkişi incelemesinin raporuna itiraz edildi.

Evrensel’den Özer Akdemir’in haberine göre Akkuyu’da yapılmak istenen Nükleer Güç Santrali (NGS) alanında gerçekleştirilen bilirkişi incelemesinin raporuna itiraz edildi. Türk Barolar Birliği (TBB) tarafından Danıştay 14. Dairesi’ne gönderilen itiraz dilekçesinde bilirkişi raporunun “bilim açısından irdeleme ve değerlendirmeden uzak, Akkuyu NGS ile ilgili alınan siyasi karara göre düzenlenmiş bir belge” olduğu dile getirildi. TBB’nin itiraz dilekçesinde, “bilimsellikten ve objektiflikten uzak kendi içinde çelişkili ve tutarlı olmayan bilgi ve değerlendirmeler içeren bu rapor hükme esas alınamaz” denildi.

Mersin Akkuyu’da yapılmak istenen nükleer santrale karşı açılan 13 davadan birisi olan TBB’nin itiraz dilekçesinde, dava konusu aynı olsa da davacıları farklı farklı olan 13 ayrı dosya için tek bilirkişi raporu düzenlenmesinin idari yargılama usulüne aykırı olduğu dile getirildi. Ayrıca tüm davaların Danıştay 14. Dairesinde toplanmasının da “doğal hâkim ilkesinin ihlali” olarak değerlendirildi.

Bilirkişilerin hazırladığı raporda görevleri ve uzmanlıkları arasında olmamasına rağmen hukuki değerlendirmeler yaptıklarına dikkat çekilen itiraz dilekçesinde bilirkişilerin mahkemenin yerine geçerek hukuki görüş bildirdikleri ve bunun da yasalara aykırı olduğu kaydedildi.

BB’nin Akkuyu NGS bilirkişi raporna yönelik ana başlıklar halinde şu itirazlar dile getirildi;

* Rapor; ÇED’i denetleme, soruları yanıtlama yerine tavsiyeler içermektedir. Bu haliyle rapor tarafsız ve objektif değildir, Akkuyu NGS lehine danışmanlık hizmeti ürünü görünümündedir.

* Bilirkişi Raporunda bilimsel bir yaklaşım yerine, görev alanının dışına taşan ÇED Raporuna ilişkin olumlu kanaat bildiren bir uslup kullanılmıştır.

* Bilirkişi heyetinin nükleer santral inşa eden şirketlerin kurduğu bir kuruluş olan World Nuclear Association’a ait internet sitesi ve Wikipedia gibi güvenilir olmayan kaynaklar üzerinde değerlendirme yapması tarafsızlık ve yetkinliklerine gölge düşürmüştür

TBB itiraz dilekçesinde doğuracağı sonuçlar itibariyle Akdeniz Havzasında çok önemli çevresel etkiler yaratacak olan NGS’ye verilen ÇED olumlu belgesinin yürütülmesinin durdurulmasının yanı sıra, içinde iklimbilimcinin de yer alacağı yeni bir heyet oluşturularak  yeniden keşif ve bilirkişi incelemesi yaptırılması istendi.

* Dünyadaki Nükleer Santrallerin Genel Durumu bölümünde bilirkişiler, adeta nükleer santral güzellemesi yapmışlar, şimdiye kadar yaşanan nükleer kazaları hafife almışlardır.

* Raporda nükleer enerjiden vazgeçen ülkelerden hiç bahsedilmemesi bilirkişilerin objektifliğini ortadan kaldırıyor. Mayıs 2016 itibariyle dünyada 444 nükleer santralın devrede olduğu yazılı, bilirkişiler 2011 yılında Fukuşima’da meydana gelen nükleer sonrası ülkedeki 54 reaktörün kapatıldığından habersiz rapor düzenlemişler. Yine raporda nükleer enerjinin geleceğine dair verilen rakamlar da yanıltıcıdır.

* Akkuyu NGS projesi Nihai ÇED raporunda, Akkuyu Entegre projesi kapsamına dahil olan projelerin bir kısmı değerlendirilmemiştir.

* Bilirkişi raporunda üzeri kapatılmaya -geçiştirilmeye çalışılan  iklim değişikliğinden kaynaklanan riskler çed mevuzatına göre değerlendirilmesi zorunlu olup , nükleer santral kıyı alanında deniz seviyesinin kalıcı olarak  yükselmesi riski milyonlarca insanın geleceğini tehdit etmektedir.

* 15 kişilik akademisyen bilirkişi heyetinin “tsunami ile iklim değişikliği kaynaklı deniz seviyesinin yükselmesi”ni birbirine karıştırmış olması heyetin milyonlarca insanın hayatını tehdit eden bu projeyi değerlendirme yeterliliği olmadığını da göstermiştir.

* Raporda, aktif fay konusu çok yüzeysel ele alınmıştır. Örneğin, çok sayıda araştırmacı tarafından aktif olduğu belirlenen Ecemiş fayına hiç değinilmemiştir.

* Raporun bu bölümünde ÇED Raporunda yazılanlar aktarılmakla yetinilmiş, bunların bilimsel denetimi yapılmamıştır. Sonunda da ”…kullanılmış radyoaktif atıkları tamamen bertaraf edebilecek bir teknoloji dünyada henüz mevcut değildir…” itirafında bulunulmuştur.  Bunun Akkuyu NGS projesi için ne anlama geldiği değerlendirilmemiştir.

* Projenin en önemli çevresel etkisi olacak radyoaktif atıkların bertarafı konusunun hiçbir bilimsel değerlendirme olmayan iki sayfalık bölümle geçiştirilmesi raporun yetersizliğinin bir başka göstergesidir.

* Bilirkişi raporunda yer alan “Dünya’da kurulmuş olan tüm NGS’lerin etrafında yer alan tarım alanlarına, su ürünlerine, hayvancılığa ve turizme doğrudan veya dolaylı hiçbir şekilde etkisinin olmayacağını beklemek doğru değildir.” ifadesi her şeyi açıklayıcı nitelikte olmuştur.

Bu bölümün geri kalanında yapılan bütün değerlendirmeler bu bağlamda anlamsız kalmaktadır.

* ÇED Raporundaki birçok eksikliğe, çalışmaların yetersiz olmasına ve çelişkili ifadelere bolca yer vermiş, Nesli kritik derecede tehdit altında olan Akdeniz Foku ve deniz çayırlarının projeden etkileneceğine dikkat çekilmiştir.

* NGS projesinin inşaatının Beşparmak Adası’ndaki Akdeniz Foku üreme mağarası ve çevresi için tehdit oluşturacağı tespitinden sonra o ÇED Raporuna olumlu görüş bildirmek bilimsellikle tarafsızlıkla nasıl bağdaşır?

TBB itiraz dilekçesinde doğuracağı sonuçlar itibariyle Akdeniz Havzasında çok önemli çevresel etkiler yaratacak olan NGS’ye verilen ÇED olumlu belgesinin yürütülmesinin durdurulmasının yanı sıra, içinde iklimbilimcinin de yer alacağı yeni bir heyet oluşturularak  yeniden keşif ve bilirkişi incelemesi yaptırılması istendi.

 

(Evrensel)

Şelaleye ağaç düştü; en az 18 ölü

Gana’nın Kintampo kentindeki şelalenin döküldüğü yerde, yüzenlerin üzerine büyük bir ağaç düşmesi sonucu en az 18 kişi yaşamını yitirdi.

Yetkililer, olayın meydana geldiği sırada bölgede bir fırtına yaşandığını söyledi.

Fırtına nedeniyle devrilen büyük bir ağacın nehirden şelale ağzına sürüklendiği ve daha sonra da aşağıya, yüzenlerin bulunduğu yere düştüğü belirtiliyor.

Yüzenlerin ağacın dalları nedeniyle sürüklendiği aktarıldı.

Yerel bir gazeteye konuşan bir görgü tanığı yaşamını yitirenlerin büyük bir bölümünün lise öğrencisi, kalanlarınınsa turist olduğunu belirtti.

Yetkililer yedi kişinin cesedinin bulunduğunu, yaşamını yitiren diğer kişilerin cenazelerinin arama çalışmalarının sürdüğünü açıkladı.

(BBC Türkçe)

Gerekçe ‘yer bulunamaması’: Botanik Park’a Şehir Hastanesi kuruluyor

Ordu’da Şehir Hastanesi’nin yer bulunamadığı gerekçesiyle Botanik Park’a yapılmak istenmesine Ordu Çevre Derneği (ORÇEV) tepki gösterdi.

ORÇEV Başkanı Gül Ersan Botanik Parkı’na dokunulmasını doğru bulmadıklarını belirtti.

Evrensel’de yer alan habere göre, Ersan şunları söyledi:

“Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ın şehir hastanesi projesi için gösterilen yeri uygun bulmaması üzerine, adı basında yer almayan yetkililer proje için 116 dönümlük Botanik Parkı’nı önermiş.

Türlü badireler atlatan parkın bulunduğu yer bir hastane için uygun olabilir ama yok edilecek bu parkın bizlere katacakları neden hiç düşünülmüyor? Özellikle şehir merkezlerindeki yeşil alanların hızlıca betonlaştığı günümüzde bize bir nefes olabilecek Botanik Parkı’na dokunulmasını doğru bulmuyoruz.”

(Evrensel)