Ana Sayfa Blog Sayfa 3211

Bisiklet özgürleştirir

Zaten yasaklanan şeylere şöyle bir bakarsanız aralarından özgürleştirici olanlar mutlaka gözünüze çarpar.

Bisiklet örgütlenmektir. Bisiklete bindiğin anda örgütlendin aslında zaten, bunu fark ettiğin ve sahiplendiğin an hayat, referandum, abidik gubidik yasaklar, siyasi şovlar, bilmem ne o kadar da korkutucu olmuyor. Tabi bu dertler, politize olmuş, 20li yaşlarının ortasında, şehirde yaşayan, mali dertleri pek az olan ‘ben’ için geçerli. Bu dertleri paylaştıklarım şöyle bir tarafta dursun tabi de, ammman bir genellemeye gittiğim sanılmasın.

Bisiklete bindiğin zaman nasıl mı örgütlendin? Şöyle: Bisiklet gruplarına girdin, sohbetlerine bisiklet eklendi, yolda seni gören bir bisikletli sana zilini çaldı selam etti, bisiklet sohbetlerin başladı, turlara katıldın, sosyalleştin, dayanışma halindesin. İşte!

Feminist Bisiklet turu

İstanbul’da bisikletli örgütlenmeler gittikçe çoğalıp renkleniyor. Feminist neşeyi bisikletle çoğaltan bir grup güzel insan, Feminist Bisiklet’in tur çağrısıyla geçen Pazar (26 Mart) İstanbul Kadıköy’de Yoğurtçu Parkı’nda toplandık. Bisikletler süslendi, feminist isyan şarkılarıyla heyecanımızı tazeledik. Yağmur bir durdu, bir bastırdı.

https://www.facebook.com/pelin.atakan.9/videos/10154472914508404/?l=3790907051530316465

Yaklaşık 70 bisikletli kadın, vakit gelince bağıra çağıra Bostancı yönüne yollandık. Yol boyunca nelere “hayır” dediğimizi etrafımızdakilere bildirdik. Bu kadar kadınla birlikte olmak, neşeyle birlikte hareket etmek bana güç verdi. 

Örgütlenmek iyileştirir, özgürleştirir ve güçlendirir

‘Örgüt’ kullanması zor bir kelime. Yasada suçu sayfalarca belirlenmiş. ‘Örgütten yatan’, ‘örgüt aldı onu’ deyimleri herkesin bildiklerinden. Korkutucu, tehlikeli, yasak, suç… Böyle zor bir kelimeyi ‘dayanışma’ veya ‘işbirliği’ adına kullanmak epey zor. Kelimelere yüklenen anlamlar her zaman adil değil.

Birlikte olmanın güçlendirmesi var olan sistemin -hani şu çevremizi saran, büyük kararlar alan, nasıl yaşayacağımızı söyleyen- işine gelmez. Sistem birey kalmamızı ister. Ekolojik mücadeleyi bile bir fırsat haline çevirmiştir sistem. Organik gıda tüketip, bisiklete binmeyle içimizi rahatlattığımız, bir de bunlara sistemin biçtiği hayli yüksek değerleri ödediğimizde zaten fedakârlık yapmış olduğumuzu düşünür rahatlarız. Bu fikri Zizek’ten duydum:

“Egemen ekolojik söylem sanki a priori Dünya Ana’ya karşı suçluymuşuz, borçluymuşuz gibi sürekli bir ekolojik süper ego basıncı altında bizi sorguya çekiyor: ‘Doğa Ana için bugün ne yaptın? Kullanılmış kâğıtları geri dönüşüm için öngörülmüş çöp kutularına attın mı? Şişeler, içecek kutuları? Bisikletle ya da toplu taşımla gitmek yerine arabanı mı kullandın? Pencereleri açmak yerine klimayı mı kullandın?’

Böyle bir bireyselleştirmenin ideolojik amaçları açıktır: Kişisel vicdan hesabı yapmakla meşgulken, sanayi uygarlığının bütünü için daha sağduyulu sorular sormayı unuturum. Bu suçlama girişimi kolay bir kaçamak yol da bulur: Geri dönüştür, organik ye, yeni enerji kaynakları kullan vb. Vicdanımız rahat, yolumuza devam ederiz.”

Sadece bisiklete binmekle olmaz diyor yani, örgütlen. Etrafını sahiplen, çünkü tek başına barışı yakalayamazsın.

Kolombiya: Toprak kaymasında 254 ölü

Kolombiya’nın Mocoa kentinde şiddetli yağışların ardından meydana gelen toprak kaymasında ölenlerin sayısı 254’e çıktı.

BBC’nin haberine göre 1100 asker ve polis memurunun da katıldığı kurtarma çalışmalarında, yüzlerce kayıp kişiye ulaşılmaya çalışılıyor.

Mocoa nehrinin taşması sonucu birçok mahalle, çamur ve taş yığınlarının altında kaldı.

Ordu, Putomaya eyaletinin başkenti olan Mocoa’da en az 400 kişinin yaralandığını, 200 kişinin de kayıp olduğunu açıkladı.

Kolombiya Kızılhaçı gönüllüleri de ölü sayısının 200’ün üzerinde olduğunu söylüyor.

Kızılhaç gönüllüleri aile üyelerinin birbirlerini bulmasını sağlamaya çalışıyor.

Kolombiya Hava Kuvvetleri, bölgeye yardım malzemeleri, su ve ilaç taşıyor.

Kolombiya Ulusal Felaket Risk Yönetimi Başkanı, AFP ajansına bölgede bir gecede, 10 günlük yağmur yağdığını söyledi.

Mocoa Belediye Başkanı Jose Antonio Castro, yerel medyaya kentin tamamen tecrit olduğunu, elektrik ve içme suyunun olmadığını söyledi.

Bölgede son birkaç aydır aralıklarla toprak kaymaları meydana geliyor.

Kaynak: BBC

Judith Liberman: Benim için masal anlatmanın kendisi bir ekoloji hareketi

Judith Malika Liberman, heybesinde masal taşıyanlardan. Ateş başında dinleyerek tanıdığı masal kahramanlarını hayalinde canlandırırken, sırlarının peşi sıra hayattan hikaye toplayanlardan.

Paris’te doğan masal anlatıcısı, eğitmeni, sanat terapisti Judith Liberman, 15 yıldır İstanbul’da. Düzenlediği masal gecelerinde çocuklara ve büyüklere masallar anlatıyor. Birbirini hiç tanımayan insanları bir masalın sonundaki hayrette, gülümsemede, keşifte buluşturuyor. Yüz yüze bakmaya, bir araya gelmeye ve anlatmaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyor, bunu da en iyi masalların yaptığına inanıyor. Bilgi ve deneyimlerini verdiği eğitimlerle aktarıyor. Heybesinde masallarla dolaşırken, Anadolu’dan da masal topluyor. NTV Radyo’da hazırlayıp sunduğu Masal Bu Ya programında konuklarıyla masalların ardına bakarken masalların gücünü konuşuyor. İki yıldır elden ele, kulaktan kalbe yolculuğuna devam eden Masal Terapi kitabıyla, masalların iyileştirici, dönüştürücü rehberliğinden kurduğu oyuna davet ediyor. Zamanın birinde, Judith Liberman’la buluştuk masal anlatmak için geldiği İzmir’de. O sahneye çıkmadan önce masal anlatıcılığını, masalların fısıldadıklarını, şifasını, doğayla masal arasındaki bağı, tesadüflere ve mucizelere inanmayı, paylaşmayı konuştuk, hayat masal olsun dileğiyle…

Fotoğraf: Çiğdem ÖZCAN

Radyoda konuklarınıza sorarsınız ya, çocukluğunuzda hangi masal vardı, kim masal anlatırdı, masal yoksa yerinde ne vardı diye. Sizin çocukluğunuzun ne kadarı masaldı, büyürken en çok hangi masal yanınıza kaldı?

Çocukluğumda çok fazla masal vardı. Ailem 70’li yıllarda Paris’ten ayrılıp köyde yaşamayı seçenlerden. Komünde büyüdüm ben. O dönemde dokuma, sepet örme, deri çalışma gibi halk sanatlarına yoğun ilgi vardı. Akşamları ateş yakılırdı. Ne zaman ki ateş hayatımıza giriyor, bir grup insan gözleri bir ekranla meşgul olmadan ellerinde tığ, örgü, dokumayla ateşin başında toplanıyor, masallar doğuyor. Ben böyle bir ortamda büyüdüğüm için doğal olarak masal çoktu. En sevdiğim masal zaman zaman değişiyor. Sorulduğunda bugün, şu an anlatacağım masal olduğunu söylüyorum ama çocukken babam bana paylaşmak üzerine bir masal anlatırdı.

Bir varmış, bir yokmuş…

Bir adam her gün nehrin kenarına gider, nehre bir ekmek bırakırmış. Babası ona ekmeğini bırak nehre, uzaklara götürsün demiş, bunu her gün mutlaka yap diye de tembih etmiş. O adam, babası öldükten sonra da her gün, evde ekmek çok mu az mı fark etmeden, nehre bir ekmek bırakmaya devam etmiş. Nehir o ekmeği alır uzaklara götürürmüş. O başlangıçtan sonra adamın başına bir sürü sihirli şey geliyor. Her şey paylaşmakla başlıyor, babadan gelen öğretileri uygulamayla. Aşkla başlıyor aslında. Beni en çok etkileyen masal bu olabilir. Paylaş, bırak nehir götürsün uzaklara ve ne olacağı ile ilgilenme. Bir şeyler olacak illa ki ama şu an vermen gerekeni, gönülden vermek istediğin şeyi beklentisiz ver. Bu masalın mesajı bütün hayatıma yön veren bir pusula oldu.

14 yaşındayken başlamışsınız o pusula elinizde masal anlatmaya. Gel zaman git zaman, cebinize kattığınız masallarla çıkmışsınız yola. Neredeyse 15 yıldır Türkiye’de devam ediyorsunuz masalları paylaşmaya. Nasıl karşılaşmalar oluyor burada masallarla?

Anadolu bir masal toprağı… Bu masallar aslında derlenmiş, arşivlenmiş ama onları yeniden anlatan kimse yok. Masalın yaşaması için sadece kitaba yazmak yetmiyor. Masal kitaptan kitaba değil, kulaktan kulağa dolaşan bir tür. İletişim olması şart. Ateş yakılacak, mumun, sobanın etrafında toplanılacak, illa toplanma olacak. Masal kitaptan okuyarak değil, anlatarak, yüz yüze paylaşılacak. Anadolu’da bu vardı, sobanın olduğu evlerde hala var. Soba gidince masallar da gidiyor. Anadolu oldukça geniş bir kültüre sahip bu konuda. Üniversite ile çalışırken keşfetme fırsatım oldu. O masalları radyo programı sayesinde yaymaya, yeniden tanınmasını sağlamaya çalışıyorum. Pamuk Prenses batıdan buraya gelmeden önce bu toprakta Nardaniye Hanım vardı. Herkes Külkedisi’ni biliyor ama kimse Küllü Fatma’yı bilmiyor. Oysa ki Küllü Fatma bu toprağın külkedisi. Elbette farklı ülkelerin masallarını bilelim, Anadolu masallarını da bilelim. Sobalar bir daha yakılsın, üstüne kestane konulsun ve bu toprakların masalları yeniden anlatılsın. Anadolu Masalcı Yetiştirme Projesi bu anlamda benim için çok önemli bir hareket. Ankara’da, İzmir’de, İstanbul’da, Çanakkale’de başlattığım birkaç grup var, masal anlatmaya devam ediyorlar. Beraber ektiğimiz tohumlar yeşermeye başladı. Birçok insan da bu harekete dahil oluyor. Masallara ilgi büyük.

Masallara yoğun ilgi olduğunu ben de gözlemliyorum etrafımda. İhtiyacımız mı var onlara? 

Hayatımızda ne kadar teknoloji varsa, bir toplumda ne kadar yabancılaşma varsa, bağlantılar ne kadar kopuksa, o kadar masala ihtiyacımız var. Facebook’ta geçirdiğimiz her beş saat için beş saat masala ihtiyacımız var. Çünkü facebook pratik bilgi aktarmamızı sağlıyor, duygu değil. Bütün bu bilgiler kafamızı dolduruyor, zihinde kalıyor. Biraz gönlü ferahlatmak, gönlü açmak, yumuşamak için yüz yüze gelelim. Anlattığımız şeyin masal olması gerekmiyor. Anlatmak gerekiyor. Yüz yüze, teknolojisiz konuşmak, anlatmak, paylaşmak, duygularla bir araya gelmemiz çok önemli.

Judith Liberman ile bir araya geldiğimiz masal buluşmasından… İzmir – Kemeraltı Çarşısı

“Sihirli mucizeler, kontrolü bıraktığımız zaman oluyor.”

‘Bu kitap senin için bir pusula olsun diye hayal edildi.’ yazıyor Masal Terapi’nin arka kapağında. O masalın sizin hayatınıza pusula olması gibi, 54 masal başka hayatlara pusula olması niyetiyle girmiş kitaba. Demişsiniz ki, ‘Seni masallarla bir oyun oynamaya davet ediyorum. Rastgele bir sayfasını aç ve okumaya başla.’ Neler var bu oyunda?

Bu bir ‘tesadüf’ oyunu. Tesadüfler olabilsin, kitap çalışsın diye kitabı yazarken minimum kontrol uygulamaya çalıştım. Masal Terapi oluşurken, benim ısrarla yaptığım bir şey olmasın diye dikkat ettim. Masalları seçerken, bu iyi, bunu seviyorum, ona göre dizeyim demekten, bir mantık uygulamaktan kaçındım. Masalların tematik şekilde gitmelerini istemedim. Önce uzun, sonra kısa diye ya da ülke ülke sınıflandırmamaya çalıştım. Bilgisayar başına oturduğumda masalların listesine bakıyordum, bugün hangi masal beni çekiyor? Masallar size fısıldar, beni anlat der. O gün hangi masal beni anlat, sıra bende derse onu seçtim. Bazen listedeki masalların hiçbiri anlatılmak istemedi. O zaman kitapları karıştırıp, bugün beni anlat diyen masalı aradım. Bu kitabı ben yazmadım, yazılmak isteyen masallar başvurdu. Onları sırasıyla yazdım, geldikleri sırayla bıraktım.  Çünkü hayatta sihirli mucizeler, kontrolü bıraktığımız zaman oluyor. İnatla bir sonuca varmaya çalıştığımız zaman değil, ne gelirse gelsin dediğimiz anda güzel tesadüfler oluyor oyunda.

‘Masalları sırayla okumayın, kalbinizin sesini dinleyin, bir sayfa seçin ve onu okuyun’ demişsiniz. Her masalın sonunda mesajı, seyir defteri, alıştırmalar ve alıntılar var. Masalın terapisi, rehberliği, iyileştirici gücü de burada başlıyor galiba.

Kitaptaki alıştırmalarda benim yaptığım çalışmalardan çok şey bir araya geldi. Sanat terapisi, şiddetsiz iletişim, armağan ekonomisi, ekolojik hareket… Örneğin egzersizlerden biri, tohum bombası yapın. Tohum bombası ekolojist aktivistlerin yaptığı bir çalışma. Başka bir alıştırma şiddetsiz iletişim metodundan geliyor. Bana dokunan, yoluma şekil veren, büyümeme ve gelişmeme yardımcı olan araçları, bu oyunda masallarla eşleştirerek paylaşıyorum.

Fotoğraf: MASALHANE

“Doğadan masal, masaldan doğayla iletişim kurma isteği gelir”

Yaprağın üstündeki çiyi ye, kumlarla oyna, çıplak ayakla yürü, taş boya, mevsiminde ye gibi doğayla temas etmeyi öneren alıştırmalar da var. Doğa ve masal arasında nasıl bir bağ var?

Kesinlikle çok güçlü bir bağ. Çünkü insanlar doğayla bağ kurduğu zaman hayalleri açılıyor. Sisli bir sabahta bir şeyler hayal etmeye başlıyorsunuz. Ormanda, doğada vakit geçiren insanların aklına çok fazla fikir, hayal, kalplerine çok fazla masal gelir. Bu iki yönlü bir yol. Doğadan masal gelir, masaldan, doğayla iletişim kurma isteği. Masala başlangıç yolum, annemlerin kurduğu komün, içinde oldukları ekolojist hareketti. Benim için masal anlatmanın kendisi, bir ekoloji hareketi.

Geleceğinize, çocukluğunuza, dünyaya mektup yazın diyorsunuz bir de. Her masalın arkasında boş bir sayfa var. Yazmak, bizi kendi masallarımıza mı uyandırır?

Yazmak ya da anlatmak. Aslında bütün olay, tüketici – üretici dengesi kurmakta. Her tüketim için bir üretim vermemiz gerekiyor. Ne kadar veriyorsan, o kadar al, tükettiğin kadar da üret, dengele. Masal mı okudun, şimdi sıra sende, anlat ya da yaz. Düzenlediğim masal gecelerinin ilk bölümünde masal anlatıyorum, ikinci bölümde haydi şimdi siz anlatın diyorum. Ne kadar müzik dinliyorsak, o kadar müzik çalmamız, biri bize yemek yapmışsa bizim de yemek hazırlamamız gerekiyor. Doğada bu dengeler var. Gelenekte de var aslında, bana para veren altın bulsun diyoruz. Masal okumanın ardından yazmak da bu dengeyi kuruyor.

Masal buluşmalarında yüz yüze bakabiliyor mu insanlar? Ne geçiyor size o paylaşımlardan?

Ortam çok güzel. Masal buluşmalarının ilk zamanlarında Kadıköy’de 20 kişiydik. Küçük bir salonda başladık, her buluşmada daha büyük bir mekana taşınmak zorunda kaldık. Çünkü gelenler bir daha geliyor, arkadaş da getiriyor. Masal buluşmalarının organik şekilde büyümüş olmasını çok seviyorum. Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde 150 kişinin toplandığı bir akşam, gösteriden sonra bir kadın izleyici yanıma geldi. ‘Ben buraya ilk defa geliyorum, kimseyi de tanımıyorum. Burası neresi, bir kurs mu’ dedi. Dedim burası böyle bir şey, toplanıyoruz ve masal anlatıyoruz. Birçok insan buraya kimseyi tanımadan geldi ama sanki herkes birbirini tanıyor gibiydi. Her ay geldikleri için artık tanıyorlar birbirlerini. Bu beni çok mutlu ediyor. İstanbul gibi anonim, birbirinin yüzüne bakmayan insanların yoğun olduğu bir şehirde böyle bir gösteriye gidiyor, göremediği biri olursa onu merak ediyor, nerede diye soruyorlar. Bu çok hoş. Gönülden bir şey paylaşabildiğin, tanımadığın insanlarla yüz yüze, göz göze gelip, hayatında kaybolduğun bir anı, deneyip başaramadığın bir şeyi, seni heyecanlandıran bir hikayeyi paylaşmana fırsat veren bir ortam. Güzel gidiyor yani.

Judith ve Tahir Ayne Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde sahnede Fotoğraf: MASALHANE

“Bizi birleştiren edebiyat türüdür masal.”

Masal Terapi ikinci yılını geride bırakırken kırkıncı basımı çoktan aştı. Kitap yolculuğa çıktığından beri sosyal medyada yanına iliştirilen cümleler, objeler, niyetlerle çok paylaşıldı. Nasıl geri bildirimler aldınız?

Masal kitabının bu kadar yoğun ilgi göreceğini hiç düşünmüyordum. İlk basım iki haftada bitti. Yollara çıkmış bir çocuk gibi seyrediyorum kitabı. Üniversitelerde ders konusu oldu. Yetişkin kadın okurun ilgisini daha çok çeker diye düşünüyordum, yanılmışım. Geniş bir okur kitlesine ulaştı. Her zaman söylerim, en çok birleştiren edebiyat türüdür masal. Eskiden köy meydanında kadın, erkek, çocuk, yetişkin herkese hitap ediyordu. Masal gecelerimize 2 yaşından 80 yaşına kadar insanlar geliyor. Böyle birleştirici bir etkisi var masalların. Bu çağda sürekli bölünüyoruz, ayrı düşüyoruz. Aynı edebiyat türünün, aynı hikayenin etrafında buluşmaya, bir araya gelmeye çok ihtiyacımız var.

Masalsız kalırsak ne olur?

Masalsız kalamayız ki. Hiç korkum yok o konuda. Masalın anlatma şekli değişir belki, yani televizyon dizilerine, sinemaya atlar, kitaplara girer. İnsanların en temel ihtiyaçlarından biri anlatmak ve dinlemek. İnsan var olduğu sürece, masal da var olmaya devam edecek.

Fotoğraf: Çiğdem ÖZCAN

Masalı bükmek, bugüne uyarlamak ne demek?  

Masallar dört bin yaşında olabilir ama hala anlatılmasının sebebi, her çağda, her masalcının kendi sözlerini, kendi değerlerini katarak masalları güncelleştirmesi. Bu illa ki masalın içine teknoloji eklemek anlamına gelmiyor. Kırmızı başlıklı kız motora binmek zorunda değil. Bakış açısı olarak güncellemek. Her masalcının masalı benimseyip kendi değerlerini katması gerekiyor. Böylece masal, her nesille gençleşiyor. Büyük bir kaza geldi masalların başına, yazıya döküldüler. Öyle olunca da masal evrimleşme, adapte olma kabiliyetini kaybetti.  200 sene önce yazılan Grimm Masalları’nı nesilden nesile, bırakıldığı halleriyle aktarıyoruz. Masallar evrimleşemeyince, yeni çağlara adapte olamayınca etkisini kaybediyor. Masal sözlü bir kültür olduğu için, masalcı, karşısında kim olduğunu görüp ona göre uyarlıyor, köyde anlatan ona göre, şehirde anlatan ona göre. Aynı masalı çocuklara ve yetişkinlere tarzı değiştirerek anlatabiliyorum. Masallar da buna güvenerek hayatta kaldılar. Bütün masalcıların, masal anlatanların bu dünyadaki görevi, masalları hayata, bu çağa, karşısında bulunan insanlara göre uyarlamak, bir daha anlatmak.

“Masallar, hayret etmeyi öğretir.”

Masal buluşmaları için seçtiğiniz temalar ve çağrılarınız da dikkatimi çekiyor. Dönüşüm, tamir olmak, kaybolmak, bulunmak, şifalanmak, ilham almak.. Masallar bize ne yapar?

Benim için masalın en büyük görevi, insanlara bir daha hayret etmeyi öğretmesi. Duyularımızdan yoksunlaşıyoruz. Yediğimiz yemeğin tadını almadığımız, etrafımızdaki güzelliği görmediğimiz, iki taşın arasında çıkan çiçeği fark etmediğimiz zaman hayatta değiliz. Facebook, twitter akışlarını takip etmekten anın farkında değilsen o an yaşamıyorsun. İlk önce duyularla bağlantı kurmak, koku ne, tat ne? Etrafımızdaki güzelliği fark etmek ve fark edince hayret etmek… Masallar biraz da hayret etme okulu gibi. Bu yüzden onlara çok ihtiyacımız olduğunu görüyorum.

Bu tarif ettiğiniz kendimizden, doğadan, andan ve birbirimizden kopuk zamanlarda, aşk masallarda mı olur anca?

Hayatta aşk var, buna inanıyorum. Masal gerçeklikten çok farklı görünüyor önce. Masalların dünyasına alışınca günlük hayattaki mucizeleri görmeye başlıyoruz. Bana kalırsa masallardaki kadar çok mucize yaşıyoruz gerçek hayatta, sadece fark etmiyoruz. Belki de masallar, bize her gün karşılaştığımız mucizeleri görme alışkanlığı veriyor. Yetişkinler hayret etmeyi de hayal etmeyi de unuttular. Masallar bunun için çok iyi bir disiplin, çok iyi bir egzersiz. Masallara ihtiyacımız var.

Söyleşi: Güneş Dermenci

(Yeşil Gazete)

Küresel Yeşiller Kongresi: Küresel Yeşiller nedir?

Küresel Yeşiller Kongresi Cuma günü (30 Mart 2017) Liverpool’da başladı. Küresel Yeşiller dört federasyondan oluşuyor:

  • Afrika Yeşilleri Federasyonu
  • Asya-Pasifik Yeşilleri Federasyonu
  • Amerika Kıtasının Yeşil Partileri Federasyonu
  • Avrupa Yeşiller Partisi

Küresel Yeşiller’in 101 adet üyesi var ve bu üyeler yukarıda yazılan federasyonlara dağılmış durumdalar. Dünyanın her yerinden gelecek binlerce delegenin yol masrafları, konaklaması, ulaşımı vs. düşünüldüğünde çok büyük bir organizasyondan bahsedebiliriz. Zaten Küresel Yeşiller kongresi çok sık toplanamıyor. İlk kongre 2001 yılında Avusturalya’nın başkenti Canberra’da gerçekleşti. İkinci kongre 2008 yılında Brezilya – Sao Paulo‘da yapıldı. Üçüncü kongre ise 2012 yılında Senegal-Dakar‘daydı. Küresel Yeşiller kongresi (ortalama) beş senede bir, her seferinde farklı bir federasyon bölgesinde yapılıyor. Küresel Yeşiller, Avrupa bölgesine 15 sene sonra gelecek.

Bu dört gün boyunca Küresel Yeşiller, Avrupa Yeşiller Partisi, İngiltere ve Galler’in Yeşiller Partisi, Küresel Genç Yeşiller genel kurulları yapılacak. Aynı zamanda iklim değişikliği, okyanuslardaki plastik kirliliği, seks işçiliği, populizm, mülteciler, transatlantik ticari anlaşmalar ve pek çok konuda dünyanın her yerinden gelen Yeşiller’in fikirlerini paylaşacağı paneller düzenlenecek. Yaklaşık iki bin kişilik katılımcıyla dünyanın en büyük Yeşil buluşması bu dört günde Liverpool’da olacak.

İlk gün ev sahibi üç organizasyonun “Hoşgeldiniz ve Açılış konuşmaları”yla başladı. İki moderatörün ve üç konuşmacının da kadın olmasının tüylerimi diken diken ettiğini belirtmeliyim. Açılış konuşmalarından sonra anladım ki ben sabırsız değilmişim, kadın politikacılar konuştuğu zaman konuşmaları sonuna kadar dinleyebiliyorum.

Hoşgeldiniz konuşmalarını Küresel Yeşiller adına Avusturalya’dan Margaret Blakers, Avrupa Yeşiller Partisi adına Parti’nin eşbşkanlığını 2009’dan beri yürüten Monica Frassoni, İngiltere ve Galler Yeşil Partisi adına ilk Yeşil milletvekili Caroline Lucas yaptı.  Gerçekten Yeşil bir etkinlikte olduğumu bu kadar güçlü ve ilham veren kadınların konumlarından ve bugüne kadar elde ettikleri başarılardan anlıyoum.

Açılış konuşmalarını ise Avustralya Yeşilleri’nden Christine Miller, İsveç Yeşilleri’nden ve İsveç hükümetinde Başbakan Yardımcısı olan (ve aşağıdaki viral fotoğrafı ile tanıyabileceğiniz) Isabella Löving ve son olarak Mauritius Yeşilleri’nin lideri Sylivo Michel yaptı.

Isabella Löving bu karede ABD Başkanı Donald Trump’ın sadece erkeklerden oluşan yardımcıları yanıbaşında iken imza attığını gösteren fotoğrafa nazire yapıyor

Tüm konuşmalarda başı çeken konu iklim değişikliği idi. Christine Miller konuşmasında seçimlerde oy kullanmamanın, seçimleri boykot etmenin politik bir seçim olduğunu belirterek, oy kullanmadığınız zaman bir tarafın seçimi kazanmasına neden oluyorsunuz. Bu çağda apolitik olmak, politik olmaktır dedi. Eskiden küresel düşün, yerel hareket et derdik, artık küresel düşünüp yerel ve küresel hareket etmek zorundayız dedi.

Isabella Löving ise konuşmasında sağcılarla işbirliği içinde kendi gündemini oluşturmanın mümkün olmadığını söyledi. “Tarihten ders almalıyız, o canavarları asla içeriye almamalıyız. Onların nefret ettikleri her şeyin yanında durmalıyız. İnsanlar daha iyi bir vizyon, daha iyi bir liderlik, daha iyi bir gezegen özlemiyle yanıp tutuşuyor. O liderler biziz.” dedi

Caroline Lucas konuşmasında meclisteyken kendisini hep yalnız hissettiğini ama bugün, Liverpool’da küresel yeşiller kongresinde tam tersini hissettiğini söyledi. “Unutmayalım ki yeşil politika yaptığımız zaman devasa bir yeşil hareketin bir parçasıyız. Ekoloji ve sosyal adalet tutkusu insanları İngiltere’den Burkina Faso’ya, Peru’dan Pakistan’a birbirine bağlıyor” şeklinde konuştu.

 

Özgecan Kara

Bayan değil kadındılar: Wangari Maathai – Sultan Komut

Sultan Komut’un yazısı bianet.org/biamag sitesinden alındı

2004 yılında Nobel Barış Ödülü ilk defa Afrikalı bir kadına verildi. Ödülün sahibi Wangari Maathai idi. “Ağaç Kadın” diye tanınıyordu.

Bir tohumun toprakla buluşmasına vesile olan o tohuma can suyunu verenler bilir. Tohum yeşillendiği an siz de yeşillenirsiniz. O büyüdükçe içinizde bir çiçeklik büyür. Sonuç çiçek olmasa da. Doğa bize vaat ettiği güzelliği içe doğru yapmaktadır.

Wangari Maathai doğanın vadettiği çiçekliği hem içeri hem dışarı doğru büyütmeyi başarmıştır.

1940 yılında Kenya’da doğmuştur. 1960’da Amerika’da okumak için burs kazanmış ve Pittsburg Üniversitesinden biyoloji alanında Master derecesi, Münih Üniversitesinden de doktora derecesini almıştır. Doğu Afrika’da doktora derecesini alan ilk kadındır. Nairobi üniversitesinde çalışırken üniversitede kadınların işgücüne dahil olmalarını ve erkeklerle eşit olanaklarda çalışmalarını sağlamaya yönelik çalışmalar yapmıştır.

Kendisine Nobel Ödülünü kazandıran temel çalışması ekoloji alanındadır. Gittikçe kuraklaşan coğrafyada kaynaklar azalmakta ve sosyal hayat gittikçe daha çok çıkmaza girmekteydi. Maathai doğayı korumanın ve kaynakları artırma yolları bulmanın halkın karşı karşıya olduğu problemleri azaltmak için çözüm olduğuna inanıyordu. Birileri adım atmalıydı. O adımı atacak cesaret ve donanımı vardı.

Maathai çevreyi korumakla görevli olan liderlerin, hükümetlerin sorumluluklarını yerine getirmediklerini dile getirir. Hatta hükümetlerin en büyük tehlike olduklarını dile getirir. Çünkü onlar kaynakları kontrol etme gücüne sahiptirler. Bu güç, çeşitli imtiyazlara sahip olmalarını sağlar. Onlar oturdukları yerden imtiyazlarını artırırken halklar acı çekmeye devam edebilirler.

“Çevreyi koruması gerekenler insanlardır. Liderlerin değişmesini sağlayacak olanlar insanlardır. Bu nedenle inandıklarımız için ayağa kalkmak zorundayız” sözleriyle doğanın korunması sorumluluğunun bizlerin üzerinde olduğunu dile getirir. Liderleri değiştirecek olan biziz, der.

Dönemin Devlet Başkanı Daniel arap Moi, Maathai’nin bu söylem ve çalışmalarından elbette rahatsızdır. Maathai’den “Deli Kadın” diye bahseder ve onun geleneklerin dışına çıktığını ifade eder: “Afrika geleneklerine göre kadınlar erkeklerine saygı göstermek zorundadır.”

Daha sonra boşandığı eşi de benzer bir tavırla Maathai’nin gereğinden fazla özgür olmak istediğini söylemiştir. Erkeklerine saygı göstermeyi reddeden ve gereğinden fazla özgür olduğu iddia edilen o kadın içinde bulunduğu Ulusal Kadın Konseyi ve kuruluşunda aktif rol aldığı Yeşil Kuşak Hareketi ile 35 milyondan fazla ağaç ekmiş, kadınları toplumsal yaşamın önemli bir parçası haline getirmiş, ekonomik özgürlüklerini kazanmalarına yardım etmiştir. Gerçek bir bilim insanı ve aktivisttir. Bilimin toplumdan soyutlanmaması gerektiğini akademinin duvarları dışında var olarak göstermiştir.

Yeşil Kuşak Hareketi 1970’lerde faaliyetlere başlamıştır. Maathai özellikle kırsal alanlarda yaşayan fakir kadınlar için de gelir olabilecek bir faaliyet olmasını ister. Ağaç dikmeye başlarlar. Çünkü Maathai ağaçların büyürken hem çevreyi hem de insanların zihnini değiştirdiğine inanır. Değişen zihinler kadınların ve çevrelerindeki erkeklerin hayatlarını da değiştirir. Böylece dünya değişir.

Maathai’nin eylemleri sadece çevreyi korumak adına yapılan eylemler değildir. Moi hükümetinin Uhuru Park’ta bir gökdelen inşa etme projesini sert bir dille eleştirmiş, başvurabileceği tüm kurumlara başvurarak bu alışveriş ve ticaret merkezi, ofisler ve çeşitli farklı mekânlardan oluşacak kompleksi protesto etmiştir.

Siyasi tutukluların serbest bırakılmaları amacıyla Uhuru Parkında “Özgürlük Köşesi” adını verdikleri bir köşede bir grup aktivistle birlikte açlık grevine girmişler, polisin zor kullanması sonucunda alandan çıkarılmış ve eylemi başka bir alana taşımak zorunda bırakılmışlardır.

Maathai siyasetin her zaman içinde kalmıştır. Konfor alanının dışına çıkmayı her daim bilmiş ancak içinde olunmasının zorunlu olduğu çemberlere dahil olmuştur. Değiştirmek için güce sahip olunması gerektiği bilinciyle, politikadan kopmamış, bulunduğu pozisyonları amaçlarıyla bağlantılı bir şekilde kullanmaya çalışmış ve başarmıştır.

Kenyalı bir başka kadın arkasından şunu söylemiştir “Wangari bana bir şey için savaşıyorsam onu kazanabileceğime dair gücüm olduğunu gösterdi. İki seçenek vardır: Ya bunu başarırım ya ölürüm.”

Wangari Maathai 2004 yılında sürdürülebilir kalkınma, demokrasi ve barış adına yaptığı çalışmalardan dolayı Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü.

Daniel arap Moi 24 yıllık iktidarının ardından 2002 yılında yenilgiye uğradı. Emekli oldu.

Ağaçlar yeşermeye devam ediyor.

Sultan Komut – bianet.org/biamag

[Kırsal Yaşam ve Yapılar] Kent, kırsal ve ekoloji ilişkisinde tasarım – Hüseyin Melih Aşanlı

Yeni İnsan Yayınevi‘nden kitap ve e-kitap olarak çıkan, ‘Geleneksel Yapı Teknikleri : Doğal ve Ekolojik Yapı Rehberinin yazarı Melih Aşanlı ile Yeşil Gazete’de “Kırsal Yaşam ve Yapılar” başlıklı yazı dizisine başladık.

Kendisi ile Temmuz ayında kitabı bağlamında gerçekleştirdiğimiz röportaj sırasında kararlaştırdığımız bu yazı dizisinin kırsalda bir hayat kurmak isteyen tüm okurlarımız için de bir rehber olmasını umut ediyoruz

[Kırsal Yaşam ve Yapılar] yazı dizisinde yer alan tüm yazıları buradan okuyabilirsiniz

***

7 – Kent, kırsal ve ekoloji ilişkisinde tasarım

Kışları çalışma masamda daha uzun süre vakit geçirebiliyorum. Erken kararan hava uzun geceler, bol soğuk yazmak ve öğrenmek için büyük fırsat. Baharla birlikte bende diğer tüm canlılar gibi inimden çıkıp hareket etmeye başlıyorum aslında. Hem yazdığım kitabın eğitimleri, hem üzerinde durduğum sanat, ekoloji ve geleneksel başlıkları ile alakalı söyleşi ve konferanslar kış sakinliğinden sonra biraz fazla geldi aslında. Şu sıralar adapte olmakta biraz zorlanıyorum. Allahtan gittiğim her şehirde, katıldığım her söyleşide dostlarımla oluyorum. Küçük bir camianın kocaman bir gücü olduğunu her seferinde tekrar tekrar görmek sanırım en büyük motivasyonum. Sanki her adımda çoğalıyor ve daha güçlü bağlar kuruyoruz.

Yaptığımız işlerde bir bütün olduk biz. Nerede bir eğitim, bir söyleşi olsa ya dahil olup konuyu zenginleştiriyor ya da, gidin kaçırmayın diye cevresine haber salıyor.

Bir süredir vakit bulamadığım için boşladığım haftasonu yazılarını yazamamaktan rahatsızlık duyuyordum. Bundan bir kaç gün önce aklıma Yeşil Gazete için yeni bir fikir geldi. katıldığım söyleşilerden bahsetmek. konferans notlarını paylaşmak. Böylelikle mesafeleri daha rahat ortadan kaldırabilirdik.

İşte Cuma akşamı (31 Mart) Kadıköy’de TAK’ta İstanbul’daki bu yılın ilk konuşmasını dostlarımla birlikte yaptık. Söyleşi öncesi fuaye önü sohbetleri başka bir yazının konusu olabilercek kadar dolu geçti. Telefon ve mail ile iletişim kurup tanışmaya fırsat bulamadığım bir çok kişi ile yüz yüze konuşma fırsatı buldum. Şu sıralar fazla şehir değiştirdiğimden sanırım  biraz yorgundum.

İlginçtir ki tahmin ettiğimin aksine son dönemde katıldığım en zor söyleşiydi benim için. Arkadaki hızlı tren şantiyesi, benim mırıltı halinde çıkan sesim, konuşmaya konsantre olamamama sebep oldu. Konuşurken insanın kendi sesini duyması ne kadar önemliymiş. Bu daha önce yaşamadığım bir tecrübeydi. Aklınızda olsun arkadaşlar, eğer sesiniz az çıkıyorsa ve bulunduğunuz yer yüksek tavanlı bir galeri ise bir de yanınızda bir inşaat varsa mikrofon kullanın. Duymadan konuşmak olmuyormuş. Ben, ilk 20 dakika bunlar ile cebelleşirken imdadıma Mustafa Fatih Bakir yetişmiş. İyi ki uçaktan iner inmez gelmişsin Mustafa. Batur hemen bir telsiz mikrofon ile geldi de rahatladım.  Sıkılan ve beni duymakta zorluk çeken tüm katılımcılar affınıza sığınıyorum. Sonrası çok keyifliydi benim için. Hatta son kalkan Beşiktaş vapur saatine kadar sohbet ettik. Oradan başka bir yere gittik hem dostlar ile hasret giderdik, hem de ben yine bir sürü şey öğrendim.

Söyleşi koularına gelince, hazırladığım yazıyı burada paylaşıyorum. Tabi ki eklemeler ve unutarak atladıklarım oldu. Etkileşimli söyleşilerin güzel yanı da bu değil mi zaten.

Kent, Kırsal ve Ekoloji İlişkisinde Tasarımın Etkisi – Melih Aşanlı

Kendimden bahsettiğim kısmını geçtiğimizde;

Yaşamda herhangi bir konu ile uzun yıllar teoride ve pratikte uğraşınca çok bilgi toparlıyorsunuz. Bu bilgiler deneyim ve kuram olarak toplandığında birbirlerini besliyorlar. Toprak ve suyun buluşması gibi. İşte bu buluşturma işi gerçekleştiğinde ürün vermeye başlıyorsunuz.

Aslında doğa  bir bütündür. İnsan ait olduğu doğa kanunlarına tabi olmaya başladığında beslenmeye ve beslendiği oranda da diğer tüm doğal canlılar gibi meyve vermeye başlar.

Meyvenin kalitesi havanın, suyun ve attığınız tohumun kalitesi gibi etkenler ile belirlenir. Bunları bitkiler dünyasından biliyoruz.

İşte insanlar da öyle.

Kurduğumuz tasarım stüdyosuna antik bir kent turumuzda denge anlamına gelen Harmonia ismini verdik. Türkçesi armoni. Bu bir terazi gibi eşitlik ile sağlanan dengeyi temsil etmiyor yalnız. Bu ismi verdik ki unutmayalım, hep yaşamdaki armoniyi hatırlayalım ve örnek alalım.

Doğa eşitlikçi değildir arkadaşlar. Doğa dengelidir. Sanat ve tasarım da doğayı bundan dolayı  takip eder. Her şeyin eşit olduğunu düşünelim. Mesafeler, yükseklikler, ağırlıklar, sıcaklıklar,  rüzgarın hızı, renklerin şiddetleri, ne kadar monoton bir dünyamız olurdu. Eşitlik adı altında sıkıcı, adil olmayan ve tekdüze bir yaşam. Hepimizin marketlerden aynı ürünü alıp, aynı marka kıyafetler girme zorunluluğumuz gibi.

Kent hayatı çoklu yönetimi başarabilmek için bu tek düzelik tekniğini kullanır Başka şansı yoktur. Eğer kitlesel bir yönetim planlıyorsanız, eşitlikten, eş zamanlılıktan, istikrardan, ve belirli standartlardan bahsetmeniz gerekir.

Tüm dünya böyledir. (Burada sevgili Aytaç’ın önemli bir düzeltmesi oldu aslında. Eşitlik kanunlar ve haklar konusunda tartışmasız olması gerek bir kavram. Bende aynı fikirdeyim tabi ki. Söyleşide bahsettiğim tasarım ve sanat olayı için bir pürüz halini almasıydı. Doğanın ilişkiler konusundaki dengeli yaklaşımının yanlış anlaşılmasını engellemek için bu düzeltmeyi hemen burada paylaşıyorum teşekkürler Aytaç Timur.)

İşte bu yaratıcı düşüncenin önündeki en büyük engellerden biridir aslında. Armoni eşit bir dengeden bahsetmez. Oranların birbirleri ile uyumundan bahseder. Toplamında bütünü oluşturur ve dinamik bir ritme sahiptir. Denge bütünde sağlanmıştır. Denge için bakkal terazisinin yetmezliğinden bahsetmek doğaya haksızlık olur.

Doğa bir armoniye sahip dengeli ama asla eşit değildir. Her bir parçası şahsına münhasır bireylerdir. Ve birbirinden beslenir.

Tasarımın her ne kadar kirletilmiş, karıştırılmış ve içi Çarşamba pazarına dönmüş bir kelime olsa da gücünü sanattan aldığı için çok köklü bir geçmişe sahip. Dolayısı ile bu gün hala tasarımdan bahsedebiliyoruz. Bir konu üstünde tasarım yapabilmek , uzun soluklu bir süreç aslında.

Konu hakkında bilgi edin

Talepleri dinle

İhtiyaçları belirle. Vs.

Peki bu kadar mı.

Estetik, kullanılabilirlik, ustalık, çevre ilişkileri, kurduğu bağ.

Aslında tasarımdan yada sanattan bahsediyorsak kurulan bir bağdan bahsediyoruzdur. Bunu örümcek ağı gibi düşünün.

Sanat daha subjektif bir zeminde duygusal ağırlıklı bir bağ ile çevresini merkezdeki üretene bağlarken.

Tasarım bu subjektif olan eyleme, tutarlılık, gerçeklik, işlevsellik gibi daha objektif bir katman ekleyerek gerçekleşir.

Tasarım sanat bağının üstünde oluştuğu için özgürdür. Ve temelinde de sanat vardır. Bu ikisini birbirinden ayırmaya çalıştığınızda, elinizde işlevsel makine parçalarından başka bir şey kalmaz. İş mühendisliğe doğru kaymaya başlar. Matematik konuya hakim olur.

Tasarımın bağ kurma ihtiyacı doğduğu yeri önemli kılar. Kentte doğmuş bir tasarım ile kırsalda doğmuş bir tasarım birbirinden oldukça farklıdır ve başka amaçlara hizmet eder. Hatta zaman zaman birbirine karşıt bile durdukları düşünülebilir.

Kentlerin şiddeti arttığı gibi kırsalın şiddeti de artar. Bu gün İstanbul bir metropol olarak şiddetin en yoğun olduğu bir kenttir ve buradaki tasarım olayı Denizli’den daha farklı gerçekleşir.  Bu olay yumuşak Akdeniz sahil kasabası ile Ilgaz dağlarında bin metrede gerçekleşen tasarımda da benzer bir dozda cereyan eder.

Bu gün kent ve köyleri gezdiğimizde yapılan örneklere bakarsak durum oldukça nettir.

Burada bir kaç analizden bahsetmek istiyorum.

Birincisi yanlış bir algı var ülkemizde. Biz tasarımın olmadığını yada yapılmadığını düşünüyoruz. Oysa değil. Bu binaları yapan tüm mimarlar bir eğitim alıyor. Hatta evini dekore etmek isteyen bir ev sahibi bile tasarım dergileri alıp konu ile ilgileniyor. Bu durum kırsal yapılarımız içinde geçerli. Orada durumun öncelikleri değişse de farklılık görtermiyor. Bir düş kurmak, insan beyninin istemsiz bir eylemi olduğundan tasarım faaliyeti orada da gerçekleşiyor aslında.

Şimdi size bir sandalye yapalım desem herkesin aklına başka bir tasarıma sahip bir sandalye gelecektir. Konuyu biraz daha deşersek üzerinde kafa yormaya başladığımızda, ihtiyaçlar ve talepleriniz doğrultusunda tasarım yapmaya başlarsınız. Herkes kendi zihnindeki kütüphane kadar bir malzemeye sahiptir ve elbet kendi tasarımını yapabilecek yetiye sahiptir. Aksi olsaydı insanoğlu bugünlere gelemezdi. Bizler alet tasarlayan canlılarız 

İşte tasarımın zorluğu ve tasarımcının buhranı da buradadır aslında. Tasarım her insanın zihinsel bir refleksidir.

Öyle ise kentlerimiz neden bu kadar sevimsiz. Yapılı çevremiz yani mimarimiz neden bu kadar bizlerden kopuk, yer yer işlevsiz ve kesinlikle çok çirkin. Üstelik vahşi. Kentler için tasarlanmış neredeyse her bir yapı parçacığı yok edici. Çevresini, ilişki içinde olduğu insana her şeye zarar verir halde. Yüksek enerji tüketen, sağlıksız malzemeler ile üretilmiş vs. Vs.

Kırsal içinde durum biraz daha farklı ama benzerlikleri var. Çirkinlik baki bir defa. Yerel malzemeler ve maliyetler söz konusu olduğunda daha sağlıklı ve daha az vahşi ama onlarda sadece işlevsel. O işlevsellikte en temel ihtiyaçlar göz önüne alınarak belirlenmiş. Barınma, ıslanmama, üşümeme gibi.

Şehirde eğitimli bir kesim tarafında sürdürülen bu olay, kırsalda eğitimsiz bir kesim yani köylünün kendisi tarafından sürdürülmekte. Peki bu iki uçta duran insanlar nasıl oluyorlar da birbirlerinden bu kadar ayrı ve bağımsızken benzer eksiklikler ve yetmezlikler ile işler üretebiliyorlar .

Köyler daha çok iş gücüne sahipken malzeme sıkıntısı çekiyorlar, şehirlerde ise fahiş fiyatlar malzeme sıkıntını çeklemeyecek kadar çömert, ama bu durum sonuçları değiştirmiyor gibi.

Bunların tamamında eksiklikler hepimizin gözüne çarpıyor.

Durum böyle ise eğitimin bir önemi kalıyor mu yada eğitim olayı işlevini mi yitiriyor.

Yada eğitim dediğimiz eylem bize sadece daha büyük ve daha işlevsel  üretimler yapmamız için mi olanak tanıyor.

Bir köylü bir gökdelen yada bir köprü muhakkak ki inşa edemez.

Peki iş bununla sınırlı mıdır?

Topluma baktığımızda genel tutumumuz ve yapılı çevreden duyduğumuz rahatsızlık, mutsuz olmamız. Bu işin sadece daha büyük, daha ucuz yada daha işlevsel olmasının yetmezliğini bence bize doğrulamakta.

O zaman başa dönüyoruz. Tasarım olayı nedir. Nasıl vücuda gelir ve içerisinde ne vardır?

Bu sorular çoğaltılabilir ve üzerinde çok uzun tartışmalar sürdürülebilir ama bir sonuca pekte varamaz. Yani tasarımın vücuda gelmesi olayı matematiksel bir süreci tanımlar. İçerisindekiler ise talepler ve ihtiyaçlar ile belirlenen objektif unsurları tanımlar. Bunların tamamı bir yaratım çemberinde vardırlar ve benzer sorular sadece çemberin içini daha da doldur ama bizi çemberin dışına çıkaramaz. Bu döngünün içi çıkmazın ta kendisidir aslında.

Oysa başa döndüğümüzde, Antik Yunan’da çok kullanılmış bir kelime olan harmonia ya döneriz. Bizlerin günümüz modern dünyasında kaçırdığı bu armonidir. Yani uyum.

Uyum, uyumluluk hali ilişki kurmayı gerektiren ılımlı bir eylemdir. Dolayısı ile tasarım konusunda yeni bir soru eklenir. Tasarım neyin üstünde, durmaktadır. Temeli nedir.

İlk ilişkiler ağı sanattır. Subjektif duygular bütünüdür, ılımlı ve duygusaldır. Eşitlik değil uyum söz konusudur. Denge bireyden bütüne nüfus eder. Birey olmadan bütün olamaz ve bütün bireyden ayrı değildir.

Sanatın armoniyi yani doğayı takip ettiği, izlediği ve örnek aldığını söylemiştim. İşte ekolojinin tüm bedeni ile sahneye çıktığı an burasıdır.

Ekoloji bir doğa bilimidir. Canlıların ve cansızların tırnak içinde cansızlar, çünkü hava, su  ve toprak birer tartışma konusudur. Birbirleri ile olan ilişkilerini ve uyumlarını inceleyen bir bilim dalıdır.

Eğer siz parçası olduğunuz bütünün yani doğanın izinden gitmezseniz yada bu yolu reddederseniz yolunuzu kaybedersiniz.  Kaybettiğiniz yolda mevcut durumunuzu sürdürmekte ısrarcı olduğunuzda yeni kural ve kavramlara ihtiyacınız vardır. Çünkü asıl olan kavram ve kuralları reddediyorsunuzdur. Burada mekanik dünyanın, amacına yönelik matematiksel ve işlevsel dünya kurmaya başlarsınız. Doğa duyguların var olduğu bir dünyadır. Ve insanoğlu bünyesinden duyguları çıkardığında, yaşamın devamını sürdürmeye çalışan bir canlıdan başka bir şey kalmaz . Bu canlıda sadece varlık mücadelesi için çalışacaktır. Hepimizin çalıştığı gibi.

Doğanın bize dayattığı, yani ekoloji biliminin incelediği, tüm tabiat ile kurulan ilişkiler, bize önce ilişki kurmayı öğretirler. İkili iletişimde, özveri, karşı tarafın dinlenmesi, kabul edilmesi, tanınması gibi öncelikler temel şartlardır. Siz bir başkası ile iletişim kurarken sadece kendinizden bahsedemezsiniz, karşınızdakini de dinlemeniz gerekir.

Karşı taraf dinlendiğinde daha çok tanınır, tanındığında sevilir, ve kabulü kolaylaşır. Tüm bu kabuller bizim yaşamda almaya çalıştığımız konum için çok gereklidir.

Ekoloji , bizi birbirimize, doğadaki tüm canlılara, havaya, toprağa bağlayan örümcek ağımızdır. İçinde estetik, romantizm, şiddet, ritim, çeşitlilik gibi bizi insan yapan parçalarımız bulunur. Bizler bu parçalar ile ancak mutlu olabilir ve huzura kavuşabiliriz. İşte bu ilk ağı kullananlara ve bize buradan seslenenlere toplumda sanatçılar deriz. Onlar şahsına münhasır bireyler olarak bize kurdukları ilişkilerden kendi seçtikleri yollar ile seslenirler.

Eğer bu özeliğimiz kaybedersek. Ya da reddedersek. Elimizde ikinci ilişkiler ağımız kalır. Oradaki sonuçları da hepimiz biliyoruz.

Söyleşiye katılan, değerli soruları ve eklemeleri ile sohbetin verimliliğini sağlayan, dinleyen, not alan herkese teşekkür ederim. Bana bir sonraki konuşmam için yeni fikirler ve konular verdiniz.

 

Hüseyin Melih Aşanlı

Apukurya

Kent dediğimiz yer nedir ki? Öyle, herkesin az-çok birbirinin kopyası gibi durduğu, evden çıkınca yapılabilecek işlerin ve gidilebilecek yerlerin kıt olduğu, ya da birbirine benzerliğinin sıkıntısının sokaklarda kol gezdiği; türdeşliğin, tekrarın, yalınkatlığın ve ufuksuzluğun yoğun biçimde örülerek boğazımızı sıktığı bir yer mi? Kent, böyle bir yaşamın ağır ve füme rengi boğuntusunun üzerimize çökmesi için bir araya geldiğimiz bir coğrafya mı?

Yoksa alabildiğine özgür olmak istediğimiz, kendi kimliğimizi, birey olarak ve yakın olduğunu bildiğimiz/ hissettiğimiz topluluklarla birlikte, kendi bildiğimiz gibi yaşayabildiğimiz ve bizden başka, kendi kimliklerine ve dünyaya bakışlarına göre yaşamakta olanlarla bir araya geldiğimiz, onların başka türlü yapmasını/ yaşamasını, en azında her zaman gördüğümüz, bazen onların başka türlü olmaları hakkında düşündüğümüz ve kendimizi yenilerken, başka olanların yapma biçimlerinden esinlenebildiğimiz/ etkilendiğimiz, çoğul bir karmaşanın olduğu bir yer mi?

Kent şöyle tanımlanabilecek bir yer mi? Farklı tarihsel derinlikler, inançlar, diller, ten renkleri, kökenler, kültürler ve uygarlıklar ve hepsinden önemlisi, bütün bu inanılmaz çeşitliliğin bir araya gelmesi var. Burada herkes var. Dünyayı her türlü yaşamak ve onun lezzetleri hakkında yorum olanağı var; bu farklı yorumlara göre farklı davranma özgürlükleri var. Bambaşka hayatların bütün renkleri var. Onların yan yana ve iç içe durması var. Onların hem ayrı ayrı durması, hem de bir arada erimesi var. Onlardan oluşan bir kent bütünü, bir kent kültürü karmaşası, alacası var. Hiçbir olmayan ve her biri olan canlı ve devingen bir alaca…

Tatavla’ da Mart 1932’ de yapılan bir karnaval panayırı

İnanılmaz derecede çok katmanı olan çoğul şenliklerin, barış içinde bayram yapması, kutsalları kutlaması, festivallerde/ panayırlarda eğlenmesi var. Sokaklarda, her zaman görmediğimiz etnik müzik aletlerinin çalınması, şarkıların söylenmesi ve bu müzikle dans ederek, sokakları – meydanları dolduran esrik kitlelerin, olağan dışı büyük neşesini ve kahkahasını, kentin bir ucundan bir ucuna taşıması var. Bütün kentin sevinçle köpürmesi, bu köpüklerin, sadece kente değil, dünyanın bütün coğrafyalarına uçuşarak dağılması var…

Ama bütün bunlar için, önce “kent var” diyebilmeliyiz. Eğer kent yoksa çünkü, elimizde ancak karabasanlı ve çok kalabalık bir kasaba vardır. Kapalı ve baskıcı, türdeş ve ufuksuz, bize yeni bir şey göstermediği gibi başka türlü olabilme umudu bile vermeyen bir yer…

Bir kent, içinde yaşayan kentiler tarafından bazen daha kentli, hatta dünyaya çok açık ve çeşitlilik içeren, çok dilliliğin, çok kimlikliliğin ve çok kültürlülüğün bütün etkileşimlerini ve yaratıcılıklarını içeren, barış içinde ve coşkulu dönemler yaşar. Bazen, tam tersi olur. Kendisini bütün çeşitliliğinden ve çok boyutluluğundan arındırıp, türdeşleşmeye başlar ve kentli gruplardan biri, kenti, kendisine benzemeyenlerden arındırmaya girişir.

Son iki yüzyılda kentler, bunu daha çok milliyetçilik ölçütlerine göre yaptı. Daha önceki yüzyıllarda din için, dinin içindeki farklı yorumlar, mezhepler için yaptığı gibi… Bir ölçüt almak ve kenttekileri bu bir tek ölçüte uymuyorlarsa dışarı sürmek, gettolaştırmak, ya da kelimenin gerçek anlamıyla yok etmek, geçtiğimiz iki yüzyıl boyunca, dünyanın birçok kentinde, olanca dehşetiyle yaşandı.

*

İstanbul kendi tarihi boyunca, bütün bu dönemlerin üst üste katlanmasıyla oluşan burgaçlardan geçti ve hala da geçiyor. Roma, devletin kendi anlamını türettiği Akdeniz Uygarlığının çatısı olarak, bütün kentlerinde çok kültürlüydü. Bizans, bütün ortodoksluğuna rağmen, Roma geleneğini, bütün Bizans coğrafyası kentlerinde sürdürdü. Osmanlı da, aynı geleneği devraldı ve o da bütün Müslümanlığına rağmen, kentlerinde çok kültürlülüğü yaşattı. İstanbul, bunun en parlak örneği sayılır.

İstanbul, Osmanlı kenti olduğunda, rivayete göre Sakız Adası’ndan getirilen delikanlı denizciler ve “Giritli, Manili, Yediadalı vb. Grek işçiler ve kürekçiler”, Haliç tersanesinde çalıştılar. Sonra, yine rivayete göre, Aya Dimitri kilisesi camiye dönüştürülünce, kilisedeki ikonalarını alıp, Haliç’in daha kuzeyine doğru, yeni bir yere yerleştiler. Burası, eskiden Galata’daki Cenevizlilerin ahırlarının tavlaların bulunduğu yerdi. Burada yeni bir mahalle yarattılar ve ikonalarını da burada yaptıkları kiliseye yerleştirdiler. İstanbul’un başka semtlerindeki Rum kızlarıyla evlenip, yeni evlerini, eskiden tavlaların bulunduğu bu yerde kurdular. Buraya, Rumca çoğul ifadesiyle: Tatavla dediler.

Pamfilios Episkoposu Melisinos Hristodulu’nun 1913 yılında yayınlanan Tatavla Tarihi adlı kitabında anlattığına göre, Tatavla’da evler çoğunlukla ahşap genellikle iki veya üç katlıdır. Sayıları 3 000 civarındadır. “Tatavla’nın sokakları ne düzgündür ne de geniş. Tatavla’daki dükkanlar, özellikle bakkallar, berberler, tuhafiyeciler, eczaneler ve ayakkabıcılar gibi çok çeşitlidir.”

Adalı Rumlar, Ortodoks kilisesinin tüm karşı koyuşlarına rağmen, doğunun kadim Dyonisos ve Poseidon şenlikleri geleneklerini ve ritüellerini harmanlanarak, paganlığın ve Hristiyanlığın, halk arasında nasıl kendisine özgü bir yer ve kültür oluşturabileceğini İstanbullulara gösterdiler. Ruhun ve doğanın, iklimin ve inancın, kışın ürütücü soğuğundan çıkarak, o mucizelerle dolu canlanışını kutsamayı, bu büyük kente beş yüz küsur yıldır, hiçbir zaman unutmadılar.

Baharı ve yeniden doğan otu, börtü-böceği, çiçeği ve canlanan ağaçları, bu canlanışın kokularıyla dolarak esen yeli, kışın ertesinde büyüyen kuzuları ve danaları, yeni mevsimin sebzelerini ve hoş lezzetleri ve kokularıyla meyveleri, herkesin içine doğmakta olan baharı, kutsamak, her halde insanlık tarihi kadar eskidir. Fırat ve Dicle ırmaklarının arasında gelişen bütün uygarlıklarda, Nil’de, Ganj ve İndus’ta, Sarı Irmak’ ta ve dünyanın mevsim değişikliklerini yaşayan bütün topluluklarında, ister kırda- ister kentte olsun, kışın soğuğundan çıkarken, doğadaki canlanmaya tanıklık edip heyecan duymadan, bunun sevincine kapılmadan, içi kıpırdamadan ve coşmadan bahar, öyle kolayca geçiştirilecek bir şey olamaz.

Kendi küçük yaşamlarımız, zor olabilir, ya da, karamsar olmak için birçok nedeni vardır herkesin… Ancak bu, doğa bunca coşkuyla canlanırken, onu görmezden gelmemiz için bir neden olamaz. Bu kutlamayı kimi kültürler, bir biçimde ele almış, başka bir inanç sistemi, başka bir biçimde evirip, günün kutsamaları arasında yaşatmıştır. Bir başkası geleneği kentlere taşımış, bazı kentler de bunu, pagan geleneklerinin kadim zamanlardan beri yaşandığı gibi, coşarak, sarhoşluk ve cinselliğin sonsuz keyifli birleşmelerine doğru yönlendirmiş olabilir.

Kimi zaman din bilginleri, ya da din kurumları bu taşkınlıkları bir halkçılık politikası olarak hoş görmüş, kimi zaman ve kimi yerde inkar etmiştir. Her kutsalın kendine göre bir ortodoksisi ve halk katında kabul görme politikası olduğu için, aynı yerde/ aynı kentte bulunan kimi topluluklar, esriklik ve cinsellik içinde doruklara tırmanan şenlikler yaparken, aynı yerdeki diğer topluluklar bunu izlemekle yetinmiştir. Ama bunları yok saymak ya da yasaklamak? Küçümsemek ve aşağılamak ve bastırmak için bahaneler aramak? Galiba bu, yakın zamanlara kadar bu kentlerde pek olmadı.

1932 tarihli bir gazete kupürü

Kent kültürü, hele İstanbul gibi bir kentin kültürü, bu tür binlerce, sayısız katmanın, alt kültürün, geleneğin ve folklorun yana durmasıyla, birbirinden etkilenerek, ha-bire değişmesiyle, kente özgü bir çeşitlilik kazanır. Bu coşku, kimi yerde ahlaksızlık ya da dinsizlik ya da sapık bir dinin densizlikleri, bazen aşağılık ve kaba bir eğlenme /coşma biçimi olarak, kimi yerde ise, ahlaksızca da olsa, kaba da olsa, cinsellik yüklü de olsa, insan/ toplum yaşamın sonsuz pınarından beslenen bin bir rengin türevi olarak görülüyor ve yaşamaya devam ediyor.

İstikamet Tatavla meydanı

İstanbul sokakları yüzyıllardan beri, Yeşilköy’den Bakırköy’den Samatya’dan ve Aksaray, Fener, Balat tarafından, ya da kuzeyden, Arnavutköy, Tarabya tarafından gelen kafilelerle doluyor, sokaklarda şarkı söyleyen ve dans eden bu insanlar, normal zamanların birçok kuralını hiçe sayarak, geniş bir keyif özgürlüğü ile Kasapiko oynuyorlar ve içki içiyorlar, neşe saçıyorlardı. Köprüleri geçip, Taksim’e Tatavla’ya doğru gidiyorlardı. İstanbul, bu geleneğini yüzyıllar boyunca yaşatmıştı.

Keyif veren her şeyin karşıtı olan perhizin başlayacağı, temiz bir sayfanın açılacağı pazartesi (temiz pazartesi/ “Kathara Deftera”) günü öncesindeki haftalar boyunca, bol bol yenmiş etli sebzeler, deniz ürünleri ve istiridyenin, sonunun geleceği ve artık etten uzak (ertesindeki 40 gün boyunca belki çoğunlukla baklanın yeneceği) “Baklahorani”de, her türlü maskaralığa cevaz veren birkaç-gün… Bütün kentlilere iyi gelmez mi?

Belki de gelemez. Çocukluğumda duyduğum “apukurya maskarası” deyimine, aşırıya kaçmış, kendini küçük düşürmeyi göze almış ya da umursamamış insan haline, nasıl çekinceyle baktığımı hatırlıyorum. Baharın bu alabildiğine özgür ilk kutsamalarında, kentin muhafazkar kanatlarını, bütün cinsel enerjisini kan-ter içinde saçmakta olan bu kalabalıklara, maskeli balolardaki maskelerin herkesi eşitlemesine ve bedenlerini dizgin vurulmamış eğlenceye terk etmiş sarhoşlara pek de iyi gözle bakmayan kent insanlarını da anlamak, mümkün elbette.

Tatavla karnavalı, 1932.

Hristodulu örneğin, Tatavla Tarihi kitabını yazmış ama “Baklahorani”den oldukça muhafazakâr bir biçimde bahsediyor: Sonsuz insan yığını, özellikle de halk sınıfları, Tatavla’ya akın eder; öğleden sonra ise bu yığınlara Pera’dan ve başka mahallelerden gelen üst sınıflar iştirak eder… Daha sabahtan itibaren tükenmek bilmeyen dalgalar halinde tepeyi tırmanmaya başlar, mahalle keyifli, muzip bir ruhla dolar. Böylece, bu güzel muhitte insanlar, baharın bu ilk panayır gününde, şarkılar, çalgılar, danslar ve perhiz yemekleriyle eğlenir.” diyor.

1942’ de bir Apukurya temsilinden

Aslında pek de “muhafazakâr” sayılmayacak Sermet Muhtar Alus ise maskeli balonun yapıldığı tiyatroyu şöyle anlatıyor, İstanbul Kazan Ben Kepçe kitabında: Ekler midir, daha yeni ismi nedir? Pek farkında değilim, ama o sinemanın yeri önce Verdi, sonra da Odeon Tiyatrosu’ydu. Apukurya zamanlarında, öyle maskeli balolar verilir, bilhassa İstiridye Panayırı’ nda öyle mahşerleşirdi ki yetmiş iki buçuk milletten adam say… diye tanımlıyor ve Masal Olanlar kitabında, tiyatronun içinden şöyle bahsediyor: Locaya girip şöyle yerleştiniz, ilk farkına varılan şey, pudra, lavanta, içki, nefes, ter, ayak kokularından mürekkep bir başka halitanın genzinizi yakması…

Şaka-maka tiyatro, hemen hemen dolmuş. Sahnenin perdesi açık; içindeki sıra sıra iskemlelerde seyirciler. Parterde ne kadar koltuk, sandalye varsa kaldırılmış. Şöyle etrafa bir göz gezdir: Venedik, Çiçekçi, Yeniçeşme, Sağsol, Çukur, Ziba, Timoni, Derviş, Bayram, Yeşil ismindeki sokakların ne kadar yosması varsa, hepsi maskeli olarak hazır ve nazır… Locaların hali de başka türlü: Her birinde öbek öbek, rastıklı, sürmeli, püskürtme benli, düzgünlü, şişman ve yaşlı kodamanlar, yanlarında tazeleri, yıkık fesli, burma bıyıklı, beli kuşaklı, saat kordonlu ihvanlar veyahut pala bıyıklı ahbarlar, veyahut pavurya bacağı bıyıklı palikaryalar diye anlatmaya devam ediyor.

Her haliyle içkinin, cinselliğin, ter ve eğlencenin birbirine karıştığı bir bahar bayramı işte. Belki kentlerin tarihinin başından beri, her bahar bayramında olduğu gibi…

Tatavla karnavalı bugün de zaman zaman yapılıyor.

Bir kent böylesine bir bayramı, böylesine bir geleneği kaybedebilir mi? Bunu hangi kent göze alabilir ki? Ancak yine de, o kadar sık ki, etrafımızdaki/ içinde yaşadığımız kentlerin yalınkatlaşması, sığlaşması, tek egemen kültürün baskısı altına girmesi. Ve sadece etnik değil, her türlü milliyetçiliğin, çok kültürlü katmanlar arasından ulaşabileceğimiz çoğul anlamları ve kentin yaşamaya layık en güzel ve ilginç anlarını çekip alması ve yok etmesi…

Bir kentin kadim kültürünün erimesi ve yalınkatlaşması, sonuç olarak o kentin insanlarının maddi ve kültürel ihtiyaçlarıyla, kentin kendisine verebileceklerinin çeşitlenmesine bakış açısıyla ve buna verdiği değerle, sonuç olarak, nasıl bir kentsel çevrede yaşamak istediği ile ilgilidir. Kentin kültürel yaşamı sürekli devinir. Bazen çok fazla “halktan kopuk/ entelektüel bir gereksizlik” olarak görülenler kesilip-biçilir, bazen tam tersine, çok fazla “ayaktakımına uygun, açık-saçık ve kaba olanlar” kopartılır ve atılır. Savaşlar, pogromlar, yağmalar, linçler, sürgün ve tehcirler, yangınlar, kentleri alt-üst eder. Kentin çoğul kültürünü milliyetçiliklerle dağlayarak, renkleri soldurulur ve kent kültürü homojenleştirilir.

Ancak eğer o kent kendi hafızasında, kendi kültürel geçmişini koruyor ve yaşatabiliyorsa, belki bir gün yeniden “maskara alayları” düzenleyerek, “kendisini rezil etmek isteyen hemşerilerine” ferahlık panayırları sağlayarak, o kente özgü çeşitlenmeyi ve canlanmayı, yeniden yaratır…

 

Not:

Bu yazı, daha öncekiler kadar içinde yaşadığım mekanlardan doğru yazılmış bir yazı değil. Bu yazı, daha çok içinde yaşadığım kültürel atmosferin içinden doğru yazılmış bir yazı. Bu nedenle, birçok kaynağa başvurmam gerekti. İnternet kaynaklarından bahsetmeyeceğim bile; ancak sadece, metin içinde başvurduğum ya da, alıntı yaptığım kaynakları yazacağım aşağıya:

  • Alus, Sermet Muhtar (1995), İstanbul Kazan Ben Kepçe, İstanbul: İletişim Yayınları
  • Alus, Sermet Muhtar (1997), Masal Olanlar, İstanbul: İletişim Yayınları
  • Apukurya (1993), Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi içinde (cilt I, s. 285), İstanbul: Kültür Bakanlığı-Tarih Vakfı ortak yayını
  • Hristodulu Melisinos (2013), Tatavla Tarihi, İstanbul: İstos Yayın
  • Türker Orhan (1998), Osmanlı İstanbullundan Bir Köşe Tatavla, İstanbul: Sel Yayıncılık

 

Akın Atauz

Genç çiftçilere hibe desteğinde şartlar zorlaştırıldı

2017 yılında Genç Çiftçi Hibe Desteği Programı kapsamında genç çiftçilere 483 milyon lira hibe kredisi verilecek. Ancak, bu hibeye başvuru yapabilmek için aranan şartlar oldukça zor.

Ali Ekber Yıldırım’ın Dünya Gazetesi’nde yer alan haberine göre Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, 2017 yılında genç çiftçilere 483 milyon lira hibe kredisi vereceğini açıkladı. Ancak, krediyi almak hiç de kolay değil. Geçen yıldan farklı olarak; 15 büyükbaş veya 50 küçükbaş hayvanı olanlar, 50 arılı kovanı olanlar, 2016’da genç çiftçi hibesi alanlar, projesi kabul edilmeyenler, projesi kabul edildiği halde sözleşme imzalamayanlar, öğrenci, vergi mükellefi, çalışan, aynı konuda başka bir hibeden yararlananlar 2017 yılı genç çiftçi hibe desteğinden yararlanamayacak. Ayrıca bu şartları taşıyanların eşleri de başvuru yapamayacak.

Hibe kredisi için başvurular 7 Nisan- 5 Mayıs 2017 tarihlerinde alınacak. Başvuracak çiftçiler için dikkat edilmesi gereken çok önemli değişiklikler var.

Geçen yıl ilk kez başlatılan “Kırsal Kalkınma Destekleri Kapsamında Genç Çiftçi Projelerinin Desteklenmesi” programı kapsamında bu yıl da hayvancılık,bitkisel üretim, yöresel ürünler konusunda hibe kredisi verilecek.

Hayvanı olana destek yok

Geçen yıldan farklı olarak, hayvancılık projesi ile hibe desteğinden yararlanmak isteyen genç çiftçilerin tebliğin yayınlandığı 31 Mart 2017 itibariyle 15 adet büyükbaş veya 50 adet küçükbaş hayvan sahibi olmamaları gerekiyor. Bu sayıda hayvanı olanlara destek verilmeyecek.Arı ve arı ürünleri yetiştiriciliği proje başvuruları için ise yine tebliğin yayımlandığı tarih itibariyle 50 adetten fazla arılı kovan sahibi olanlar bu destekten yararlanamayacak.

Kimler başvuramayacak?

Geçen yıl projesi kabul edilmeyenler de 2017 yılı Genç Çiftçi Hibe Desteği Programı kapsamında başvuru yapamayacaklar. Ayrıca bir işyerinde çalışan, öğrenci,vergi mükellefi,15 adet büyükbaş,50 adet küçükbaş, 50 arı kovanı sahibi, geçen yılki başvuruda projesi kabul edilmeyen eşi olanların da başvuruları kabul edilmeyecek.

Resmi gazete’nin 31 Mart 2017 tarihli sayısında yayınlanan Kırsal Kalkınma Destekleri Kapsamında Genç Çiftçi Projelerinin Desteklenmesi Hakkında Tebliğine göre, başvuru yapacak genç çiftçilerde aranan şartlar şöyle:

1- Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak,

2- Tebliğin yayımlandığı tarih itibarıyla 18 yaşını doldurmuş, 41 yaşından gün almamış olmak,

3- Okur-yazar olmak,

4- Başvuru tarihi itibarıyla ücretli çalışan olmamak,

5- Başvuru tarihi itibarıyla örgün eğitime devam ediyor olmamak,

6- Başvuru tarihi itibarıyla Katma Değer Vergisi (KDV), gerçek ve basit usulde vergi mükellefi olmamak.

7- Hayvansal üretime yönelik, büyükbaş ve küçükbaş hayvan yetiştiriciliği, tesisi yapımı ve hayvan alımı konulu proje başvuruları için bu Tebliğin yayımlandığı tarih itibarıyla 15 adet büyükbaş veya 50 adet küçükbaştan fazla hayvan sahibi olmamak,

8- Arı ve arı ürünleri yetiştiriciliği konulu proje başvuruları için bu Tebliğin yayımlandığı tarih itibarıyla 50 adetten fazla arılı kovan sahibi olmamak,

9- Resmi Gazete’nin 5/4/2016 tarihli 29675 sayısında yayımlanan Kırsal Kalkınma Destekleri Kapsamında Genç Çiftçi Projelerinin Desteklenmesi Hakkında Tebliğ (Tebliğ No: 2016/16) kapsamında; hibeden faydalanmış, hibe sözleşmesi imzalamaya hak kazandığı halde sözleşmeyi imzalamamış, hibe sözleşmesi iptal edilmiş veya genç çiftçi proje değerlendirme komisyonunca başvurusu reddedilmiş olmamak,

10-Aynı proje konusunda Bakanlığın diğer hibe programlarından yararlanmış olmamak,

11- Yukarıdaki 4, 6,7,8,9,10 maddelerde tabi kişilerin eşi olmamak.

Bakan Çelik’in açıklaması

Gıda,Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik, genç çiftçi hibe desteği ile ilgili yaptığı açıklamada öçzetle şu bilgilere yer verdi: “Bakanlar Kurulu Kararı gereği 2016-2018 yıllarını kapsayacak şekilde genç çiftçi projelerine 30 bin TL hibe verilmesini öngören Genç Çiftçi Projelerinin Desteklenmesi Programına 2017 yılında da devam edilecek.

2016 yılında yaklaşık 15 bin genç çiftçiye çeşitli projeleri karşılığı olarak 450 milyon TL’lik hibe kullandırıldı. Bu bütçenin 337 milyon TL’si büyükbaş/küçükbaş hayvancılık projelerinde, 68 milyon TL’si arıcılık ve kanatlı projelerinde, 45 milyonu ise bitkisel üretim projeleri için kullandırıldı.
Hayvancılık projeleri kapsamında; 8 bin 514 genç çiftçiye kişi başı 6 adet olmak üzere toplam 51 bin 084 büyükbaş hayvan ve 2 bin 680 genç çiftçiye ise kişi başı 40’ar adet olmak üzere 107 bin 200 adet koyun/keçi teslim edildi. Arıcılık ve kanatlı projeleri kapsamında 2 bin 264 genç çiftçiye 68 milyon TL ve bitkisel üretim projeleri kapsamında 1.520 genç çiftçiye 45 milyon TL hibe verildi.

16 bin 100 çiftçi yararlanacak

2017 yılı için ise programın bütçesi 483 milyon TL olarak belirlenmiş olup, 16 bin 100 genç çiftçimize hibe desteği verilecek. Bu bütçenin 330 milyon TL’lik kısmının en az 11 bin genç çiftçiye büyükbaş/küçükbaş projeleri kapsamında verilmesi planlanıyor. Bu kapsamda genç çiftçilere en az 51 bin büyükbaş ve 100 bin küçükbaş hayvan dağıtılacak. Bu kapsamdaki hayvanlar geçen yıl olduğu gibi yine TİGEM tarafından temin edilecek.

Bütçenin diğer kısmı ise ana hatlarıyla ağıl ve ahır yapımı ile arıcılık, kanatlı, ipekböceği yetiştiriciliği, meyvecilik, seracılık ile tıbbi ve aromatik bitki yetiştiriciliği konularında verilecek.

Bu yıl, diğer yıldan farklı olarak tesis yapımı konusu da projeler içerisinde yer alacak ve genç çiftçilerin finans ihtiyacını gidermek amacı ile Tarım Kredi Kooperatifleri tarafından daha etkin kredi kullanımı ve anahtar teslim proje gerçekleştirmeleri sağlanacak.

Desteklenecek proje konuları

Genç çiftçi proje konuları ise şöyle belirlendi:

1- Hayvansal üretime yönelik destekleme projeleri kapsamında;

— Büyükbaş hayvan yetiştiriciliği, tesis yapımı ve hayvan alımı,
— Küçükbaş hayvan yetiştiriciliği, tesis yapımı ve hayvan alımı,
— Arı ve arı ürünleri yetiştiriciliği,
— Kanatlı yetiştiriciliği ve tesis yapımı,
— İpekböceği yetiştiriciliği ve tesis yapımı,

2- Bitkisel üretime yönelik destekleme projeleri kapsamında;

— Kapama meyve bahçesi tesisi,
— Fide, fidan, iç ve dış mekân süs bitkisi yetiştiriciliği,
— Kontrollü örtü altı yetiştiriciliği,
— Kültür mantarı üretimi,

3- Yöresel ürünler ile tıbbi ve aromatik bitki üretimi, işlenmesi, depolanması ve paketlenmesine yönelik destekleme projeleri kapsamında;

–Çok yıllık tıbbi ve aromatik bitki üretimi, işlenmesi, depolanması ve paketlenmesi,
— Coğrafi işaretli, organik veya iyi tarım uygulamalı bitkisel ve hayvansal üretim,
— Coğrafi işareti olan gıdaların üretimi.

 

(Dünya)

Zonguldak’ta dalga enerjisinden elektrik projesi

Türkiye’de ilk olma özelliği olan proje ile Zonguldak’a, 25 hanenin elektrik ihtiyacını karşılayacak dalga enerji santrali kurulması planlanıyor.

Cem Şimşek’in Enerji Enstitüsü.com’da yer alan haberine göre Zonguldak Valiliği, Bülent Ecevit Üniversitesi, Batı Karadeniz Kalkınma Ajansı (BAKKA), İl Özel İdaresi, Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü ile Avustralyalı firma arasında önümüzdeki Nisan ayında dalga enerjisinden elektrik üretilmesi için protokol imzalanacak. Pilot dalga enerji santralinde üretilecek olan elektrik, Zonguldak Valiliğinin Milli Egemenlik Caddesi üzerindeki sahil kenarında 27 dönümlük alanda yapacağı Manolya Park’ta kullanılacak. 50 kilovatlık üretim yapması planlanan tesisin 25 hanenin elektrik ihtiyacını karşılayacak güçte olduğu belirtildi.

Batı Karadeniz Kalkınma Ajansından (BAKKA) projeyle ilgili yapılan açıklamada, pilot tesis ile birlikte dalga enerjisinden elektrik üretimine yönelik önemli bir adım atılacağını belirtildi. Avustralya firması CSG Exploration and Production Services yetkililerinin Zonguldak’a gelişiyle Nisan ayı içerisinde gerçekleştirilmesi planlanan imza töreninin ardından santralin kurulum çalışmalarına başlanacağı bildirildi.

 

(Enerji Enstitüsü)

Edirne Cezaevi’ndeki açlık grevi sona erdi

Edirne F Tipi Cezaevi’nde yapılan açlık grevi bitti. Avukat İbrahim Bilmez, cezaevi yönetiminin sorunların çözüleceğine dair söz verdiğini söyledi. Açıklama yapan Demirtaş ve Zeydan, diğer cezaevlerindeki açlık grevleri bitene kadar kamuoyundan duyarlı olmalarını istedi.

Abdullah Zeydan ve Selahattin Demirtaş

Edirne F Tipi Cezaevi’nde süren ve HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile HDP Hakkari Milletvekili Abdullah Zeydan’ın da katıldıklarını açıkladıkları açlık grevi sona erdi.

Edirne Cezaevi’nde insani muamele görme talebi ve hukuk dışı uygulamalara dikkat çekmek amacıyla yapılan açlık grevi bitti. Özgürlükçü Hukukçular Platformu’ndan avukat İbrahim Bilmez, cezaevi yönetiminin sorunların çözülmesi için söz verdiğini söyledi.

Bilmez, “Cezaevi İdaresinin HDP’li vekillerimiz, Özgürlükçü Hukukçular Platformu, Toplum ve Hukuk Araştırmaları Vakfı, İnsan Hakları Derneği yetkilileri ile ve son olarak da bizimle yaptığı görüşmeler sonucunda diyalog kanalları açılmış, cezaevi idaresi var olan sorunları çözeceğinin sözünü vermiştir” dedi.

 

(BBC Türkçe, Gazete Duvar)