Ana Sayfa Blog Sayfa 3195

Mucize gerçekleşemedi

Cumhurbaşkanlığı yönetim sistemi adıyla yapılan 18 maddelik anayasa değişikliği referandumu kıl payı denilebilecek bir oranla kabul edildi. Evet oyları % 51.4 , hayır oyları 48.6 olarak açıklandı.

Bir çok usulsüzlüğün yanında  YSK’nın mühürsüz oy pusulalarının kabul edileceği yönündeki kararı referandum sonuçlarını tartışılır hale getirdi. CHP referandum sonuçlarına şekil şartları bakımından itiraz edeceğini açıklarken İstanbul, Ankara ve İzmir’de çok sayıda insan şaibeli olarak gördükleri sonuçları protesto  için sokaklara döküldü.

Referandumun en çarpıcı sonucu olarak büyük şehirlerin çoğunda Hayır oylarının önde çıkması görülüyor. İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Mersin, Antalya, Diyarbakır, Balıkesir gibi büyükşehirlerde hayır oyu fazla iken Bursa’da Evet oyları öndeydi. Marmara, Ege ve Akdeniz boyunca tüm sahil şeridinde hayır oyları , iç Anadolu’da ise evet oyları bari bir şekilde önde çıkarken toplumun nasıl kutuplaştığını da net olarak gösterdi.

HDP’nin önde olduğu Kürt illerinde ise Evet oylarının daha önceki seçimlerde AKP’nin aldığı oylara göre artış gösterdiği göze çarptı.

Referandumun uzun vadede etkilerini göstermesi beklenen sonuçlarından birisi de MHP oylarının parti merkezi talimatları doğrultusunda verilmememsi oldu. Gözlemciler MHP’lilerin düşük oranda evet oyu verdiklerine işaret ediyor.

Referandum sonuçları bir çok kamuoyu araştıma şirketinin öngördüğü oranlara yakın gerçekleşti. Gezici, Konda ve Metropoll şirketleri sonuca en yakın tahminleri verirken, çok tartışılan AG – Adil Gür şirketi ise açık ara yanlış çıktı.

Referandum sonuçlarına dair ilk açıklama Avrupa Parlamentosu Türkiye raportörü Kati Piri’den geldi. Piri yazılı açıklamasında, “Adil olmayan bir seçim ortamında, Türkiye nüfusu az bir farkla Erdoğan’a denetimsiz yetki verecek, otoriter bir sisteme uygun olan anayasa paketine destek verdi. Bu, Türkiye’deki bütün demokratlar için üzücü bir gün…Bugünkü sonuçlar, Türkiye’de Avrupa değerlerini paylaşan ve ülkeleri için farklı bir gelecek seçen milyonlarca kişi olduğunu gösteriyor. AB, onların yüzüne kapıları hiçbir zaman kapatmamalı.” görüşü yer aldı.

ABD’li yetkililer ise  yorum yapmak için sonuçların kesinleşmesini beklediklerini açıkladılar.

 

Yeşil Gazete

[Kedi-Siz] Ceylan Ertem: On dört yıldır hiçbir hayvan dostumu yemedim, vejetaryenim

Bir İrlanda Atasözü diyor ki;

Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.

Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.

 

[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Prag’da küçük bir kahvecide oturmuş soruları hazırlıyorum. Senelerdir soru hazırlıyorum, peki bu heyecan neden? Sakinleşmeye çalışıyorum. Kahveden bir yudum içiyorum. Sonra diyorum ne şanslıyım. Dünya’nın en güzel şehirlerinden birinde, en sevdiğim şarkıcıya en sevdiğim şeyi sormak için çalışıyorum. İlk sayı olmasının heyecanı bir yana, kediler bir yana, işin içinde sadece benim sevdiğim kedici sanatçıların olması en baş yana…

Ben çalışırken gün içinde o bana hep şarkı söylüyor. Upuzun bir şarkı listesinin büyük çoğunluğunu o bana söylüyor. Henüz haberi yok ama olacak.

Çok eskiden beri bencilce seviyorum onu, kimse sevmesin, kimse dinlemesin istiyorum. Pamuklara sarıp, rafa kaldırasım geliyor, ya bozulursa diye düşünüyorum kırmızı rastalı kızı.

Bir solukta sıralasam mesela; Uçurtma, Ali, Bu Bardak Dolsun ve Kovdum en sevdiklerim.

Çünkü o Ceylan Ertem

***

1 – Ceylan Ertem: On dört yıldır hiç bir hayvan dostumu yemedim, vejetaryenim

Tolga ÖztorunEvini, yaşantını Salif ve Pako ile paylaşıyorsun, ve aynı zamanda hayatının büyük kısmı turnelerde geçiyor, sen yokken onların hayatı nasıl oluyor? Eminim birbirinizi fazlası ile özlüyorsunuzdur. Döndüğün gün yaşananlar filmlere konu oluyordur eminim. Hayatına karışma hikâyeleri nasıl?

Ceylan Ertem: Benim yokluğumda onlarla ilgilenme görevi en yakın arkadaşlarımın. Birkaç dostuma evimin anahtarları dağılmış durumda ve ben uzun süre yoksam onları gün gün organize ediyorum, oğlanlara uğramalarını rica ediyorum. Dönüşte de arkadaşlarıma bu iyilikleri karşılığında gittiğim şehirlerden hediyecikler getiriyorum. :)

Döndüğüm gün en çok azarlayan Jaya oluyor. İlk göz ağrım ve bir dev o. Kara kedim, uğurum. Bana epey ‘maaauuuwww nerdeydin!’ diye söylendikten sonra birkaç gün evin içinde birlikte yürüyoruz. Ayaklarımın dibinden ayrılmıyor. Paco ile 2 yıldır birlikteyiz ve evin uslusu o. Salif ise henüz 1 yaşında değil ve beni en az umursayan o sanırım. ‘Ha sen mi geldin’ diyerek yanımdan geçip gidiyor, o kadar. : )

Jaya’yı Maçka’da yaşarken sahiplendim. Beşiktaş’ta bir arkadaşım vardı ve çok soğuk bir İstanbul akşamında karların ortasında ağlayan bir kara kedi olduğunu söyledi, onlar apartmanlarına almışlar ancak bakacak kimse yokmuş etrafta, ‘sana getireyim mi’? dedi ve ben de “olur” dedim. Salif de eski evimin garajına doğmuştu. Diğer kardeşlerini sahiplendirdim ama onu vermeye kıyamadım. Paco da aynı şekilde. Hepsi iyi ki gelmişler, iyi ki evimin ve gönlümün prensleri olmuşlar. Gerçekten büyük şifa ve mutluluk kaynakları.

Tolga Öztorun: Kadıköy genel olarak kedilerin bir nebze daha huzurlu yaşadığı bir yer. Sen kış boyu birçok defa kedi evi konusunda paylaşımda bulundun, korunaklı kedi evleri, köşelere bırakılan kuru mamalar, farkındalık yaratmak adına, sokak kedileri konusunda harika bir iş çıkardın. Bize sokak kedileri ile ilişkini anlatır mısın?

Ceylan Ertem: Sokak kedilerine aşığım. Onların o muhteşem tavırlarını saatlerce izleyebilirim. Bizim evdeki minik kokoşlara benzemiyorlar : ) Çok cesur ve mücadeleciler. Ve müthiş zor şartlarla mücadele ediyorlar. Açıkçası bizimkilere bir şeyler alırken onları da unutmuyorum ve yaşadığım her sokakta benimle birlikte yürüyen kediler olunca, beni gördüklerine sevinen kediler- köpekler olunca mutluluktan uçuyorum. Ben onlar iyi hissedince iyi oluyorum.

Çok da pahalı bir dostluk değil, o mamalar ve kedi evleri oldukça ucuz. Başka bir alternatif; öğrenciler sokak kedilerine verilecek yemeklerin listesini okusunlar internetten ve evde kendileri sokak kedisi-köpeği dostlarına elleriyle mamalar hazırlasınlar. Birçok genç dinleyicim kartondan kedi evleri yaptı geçtiğimiz kış aylarında, benimle de paylaştılar, ‘bak ceylan abla biz de mahallemizdeki kedileri unutmuyoruz’ diyerek, çok sevindim ve gurur duydum.

Tolga Öztorun: Ara ara başkalarının Instagram hesaplarında, kedilerine öyle güzel şeyler yazıyorsun ki, insanın yüzü gülüyor. Mesela Cem Adrian’ın bir fotoğrafında “ Ya kalbim yanıyor onlara bakınca” yazacak kadar kedicisin. Geçmişte de durum böyle miydi? Mesela ben Hintli Jaya’yı biliyorum.

Ceylan Ertem: Ben kedici ya da köpekçi değilim aslında. Tüm hayvanlar benim dostum. On dört yıldır hiç bir hayvan dostumu yemedim, vejetaryenim. İçimizdeki ‘hayvan’ sevgisini yüceltelim, adaletimiz sadece kediler ve köpekler için olmamalı. Kürkleri için katledilen, tecavüze uğrayan, deneylerde kullanılan, sirklerde oynatılan, hayvanat bahçelerinde hapsolan ve hazlarımız için öldürdüğümüz can dostlarımız için mücadele etmeliyiz, haklarını savunmalıyız. Her yıl sadece Amerika’da 10 milyar kara hayvanı, 18 milyar deniz canlısını öldürüyoruz, bu bir soykırım değil midir? Siyasi ve dini dogmalar aksini iddia etse de; hayvanlar bize ait değildir.

Onlar eşya ya da mal değildir. Hissetmek ve düşünmekten aciz yaratıklar değildir. Ve tüm dini, ahlaki, felsefi öğretiler ne demiş; ÖLDÜRMEYECEKSİN! Birbirimizi yaşatalım, sevelim ve sayalım, tek hayalim bu.

Tolga ÖztorunTeşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

 

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

 

Seni baştan yaratıcam İstanbul! Çılgın proje yine gündemde

Yıllardır anılan ama somut bir adım atılmadığı için hayalet projeye dönen Kanal İstanbul bir kez daha gündemde. Daha çok değişen güzergâhlarıyla medyada yankı bulan Kanal İstanbul’u bu sefer de Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Ahmet Arslan gündemimize taşıdı.

Seni baştan yaratıcam İstanbul!

Arslan’ın çılgın açıklamaları İstanbul’u bekleyen makus kaderin habercisiydi. Bakan projede önceliği köprülere vereceklerini söylüyor ve ardından ekliyordu “Kazı başlar başlamaz eşzamanlı hemen köprüyü yapacağız. Önce köprüler yapılmak zorunda ki oradaki trafik akışı aksamasın[i]. Trafikle ilgili icatlar bitiyor sıra kentin sadece mimarisini ve peyzajını değil, topografyasını da tepeden tırnağa değiştirecek alt projelere geliyordu. Arslan anlatıyordu: “O güzergâhta yapılacak çalışmaya bağlı olarak da ilave tatlı su kaynaklarını da oluşturacağız, barajlar da dâhil buna. Buradan çıkacak hafriyatla biz 3. havalimanında tamamı kömür ocaklarından kaynaklı birçok bataklığı, çukurları doldurduk ama onun dışında daha doldurulması gereken yerler de var. Onları da inşallah doldurup oraları da yeşillendireceğiz. Çıkacak malzemeyi kullanmak adına adalar yapacağız… Adalarla birlikte Marmara denizinde liman da yapmayı öngörüyoruz. Özellikle kruvaziyer limanı dâhil olmak üzere. Kanalın giriş tarafına. Karadeniz tarafına dolgu şeklinde ileriye doğru doldurma da olabilir ada da olabilir”.

Su projeleri ve çevre sorunlarında konuşan bakan Arslan “Trakya’da diyelim ki ilave barajlar yapılacak, onu da DSİ ile birlikte çalışıyoruz… Aynen Marmaray gibi. Melen çayından DSİ su getirdi ya boğazın altından geçirdi. Onun gibi kanalın altından geçireceğiz suyu… Biz bu projeyle emin olun ki çok daha fazla yeşil kazandıracağız. Çok daha fazla ağaçlandırma yapacağız”. Peki, Gezi Parkı ve Maçka Parkı gibi üç beş kent parkı bile kıyısından köşesinden betonla tünelle kırpılırken bu nasıl olacaktı? Son yıllarda kentlerimizde moda olan tünel girişlerinde yapılan dikey bitkilendirme çalışmalarıyla mı? Ya da Karaköy İskelesi’nde olduğu gibi beton saksılarda ağaçlar mı serpiştirilecekti boş kalabilmiş bir kaç meydana? Belki de en iyisi betona batmış İstanbul’u hepten yeşile boyayıp işi tertemiz bitirmekti. Yepyeni ve yemyeşil beton yığını bir İstanbul…

Orta Doğu’nun diğer kanalları

Bakan’ın diğer kanallarda incelemelerde bulunduklarını söyleyip “Dünyada Süveyş de dâhil benzer kanalları da inceliyoruz. Tabii her birinden alabileceğimiz şeyler var” deyince dünyanın kanallarına şöyle bir bakmak şart oldu. Şu bir gerçek ki dünya ticaretinin %80’i deniz yoluyla yapılıyor. Akdeniz ve Kızıl Deniz üzerinden Hint Okyanusu’nu birleştiren Mısır’daki Süveyş Kanalı ise tek başına bu ticaretinin %10’unun geçiş yolu. Kanalları hükümetler için bu kadar çekici kılan da bu. Son yıllarda Orta Doğu’da da çeşitli kanal projeleri gündeme gelmeye başladı. Bu projeler dünyanın çehresini değiştirecek ölçekte. Çılgınlıkta birbirleriyle yarışın bu projelerden biri de Mısır’ın Süveyş Kanalı. 1869’dan beri faaliyette olan tarihi Süveyş Kanalı’na paralel olarak 2 sene önce yapılan ‘Yeni Süveyş Kanalı’nın inşaatı geçtiğimiz bir yılda tamamladı.

Bu kadar büyük ölçekli bir projenin deniz ve kara ekosistemleri üzerindeki olumsuz etkileri üzerine konuşacak olursak projenin Akdeniz’de var olmayan başta zehirli denizanaları olmak üzere çeşitli deniz canlılarını Akdeniz ve Karadeniz’e getireceği kesin. Ayrıca kanal çevresindeki toprak kullanımı da baştan aşağı değişiyor. Kanal etrafında yeni bir endüstriyel bölge de olacak. Kanalın politik ve ekonomik etkisi sadece Mısır’la da sınırlı değil. İsrail de Mısır’la tarihi boyunca yaşadığı çeşitli sıkıntılardan yola çıkarak kendi kanal projesini hazırlamış durumda. Mısır’ın 1967-1975 yılları arasında Suveyş Kanalı’nı İsrail’e kapatmış olması dolayısıyla Akdeniz’de büyük doğal gaz rezervi bulan İsrail, Mısır’a bağımlı olmak istemiyor. Mısır’dan bağımsız yeni bir kanal oluşturmak için Akdeniz’deki Ashdod’dan Kızıldeniz’deki Eliat limanı arasında bir ‘ticaret koridoru’ açıyor. 163 kilometre uzunluğundaki bu su kanalı, Süveyş’e alternatif 350 kilometre uzunluğunda yük trenli ve otoyollu bir koridor. Bu su kanalı Akdeniz-Kızıldeniz-Hint Okyanusu arasında yeni bir ticaret yolu oluşturmayı planlıyor.

Bir de dünyanın en büyük iç denizi olan Hazar Denizi’ni Basra Körfezi’ne bağlamaya yarayacak bir kanal projesi gündemde. Hazar Denizi batıda Azerbaycan ve Rusya, kuzeydoğu ve doğuda Kazakistan, doğuda Türkmenistan, güneyde İran toprakları ile çevrelenmiş bir iç deniz. Yaklaşık 200 yıllık bir rüya olan ‘Hazar Denizi-Basra Körfezi Kanal Projesi’nin 700 kilometre uzunluğunda olması planlanıyor. Panama Kanalı’nın 77 km olduğu düşünülürse, 9 kat büyüklüğündeki bu projenin boyutları daha iyi anlaşılıyor. Bu projeyle İran ve Rus petrol ve doğalgazını Çin ve Hindistan’a taşıyarak büyük bir enerji koridoru oluşturmayı hedefliyor. Böylece Doğu Avrupa ve Moskova’dan Hindistan ticaretinin kalbi Mumbai arasında 40 gün süren kargo taşımacılığı, 14 güne inebilecek. Bu gerçekleşecek olursa, Rusya ve İran ile Avrupa, Hindistan ve Çin gibi büyük ithalatçılar arasında yeni ticari yolu alternatifi olaşacak.

Türkiye’nin kanalı da Kanal İstanbul mu olacak?

Bu kanal projelerine özenen Türkiye, Kanal İstanbul’la Karadeniz ve Akdeniz arasındaki gemi trafiğini rahatlatmak istiyor. Ancak yıllardır konuşulmasına rağmen projenin kesin konumu ve teknik özellikleriyle ilgili olarak erişilebilir resmi bilgi ya da teknik belge hala yok. Projenin bilimsel olarak mümkün olup olmadığı dikkate bile alınmıyor. Emlak sektörü ihya olsun, toprak değer kazansın diye de böyle bir proje yapılabilir mi? Biz orijinalinden daha güzel Boğaz yaparız diyerek proje yapılır mı? Yapılırsa bunun ekolojik, ekonomik ve politik etkileri nice olur? Bu sorulara hiçbir yetkiliden cevap yok.

Kanal İstanbul nelere mal olacak?

Sadece İstanbul’u değil, Karadeniz çevresindeki tüm ülkeleri de etkileyecek bir projeden bahsediyoruz. Tatlı ve tuzlu tüm su varlıklarını etkileyecek bir çılgınlık bu. Derinliği 2 bin metre olan Karadeniz’deki suyun tuzluluk oranı oldukça düşük. Zira Tuna, Dinyeper, Dinyester ve Don nehirleri bu denizi tatlı suyla doldururken, İstanbul Boğazı da boşaltıyor. Bir buharlaşma havzası olan Akdeniz ise yazın sıcağı ve kışın kuru poyraz rüzgârlarıyla sürekli su kaybeder. Kaybedilen bu suyun eksikliğini, Karadeniz’in suyu İstanbul ve Çanakkale boğazlarından geçerek tamamlar. Karadeniz’i besleyen kaynakların tatlı su olmasına karşın suyundaki tuzluluk, boğazların altından ilerleyen ters yöndeki akıntılardan kaynaklanır. Birbirine karşı yönde ilerleyen bu iki akıntı teğet geçmez; Boğaz’ın dip yapısı nedeni ile birbirine karışır. WWF (2015)[ii] raporuna böyle bir durumda İstanbul Boğazı’na paralel 25 metre derinliğinde yeni bir kanal açmak, havuza giren suyu arttırmadan ikinci bir musluk takmak demektir. Havuz boşalır ama deniz boşalmasa da Akdeniz ile Karadeniz arasındaki 30 cm yükseklik farkı zamanla azalıp 10 cm’ye kadar inebilir. Bu durumda su seviyesi düşmez (çünkü bu eksiklik Akdeniz suyuyla tamamlanır) ama Karadeniz’in tuzlanma oranı yükselir.

Marmara Denizi’nin yapısı ne Süveyş’e ne de Panama’ya benzemediği için Bakan Arslan’ın dediği gibi “her bir projeden bir şey alarak” eklektik bir kanal projesi oluşturulamaz. Aynı rapora göre derinliği 25 metre olan ikinci bir musluk açıldığında Karadeniz’in suyu Marmara’ya daha hızlı akacak, bol besinli üst tabaka zaten çan çekişen alt tabakaya baskı yaparak oksijenin hızla azalmasına neden olacaktır. Oksijen bittiğinde ise geri dönüşü olmayan bir noktaya gelinmiş olacak. Kanal kapatılsa bile Marmara ölü bir denize dönüşecektir. Zamanla Karadeniz’in de ekolojik yapısı bozulacaktır.

Hukuksal boyuttan bakıldığında da sorunlar var. Kanal İstanbul projesinin 1992 yılında imzalanan Bükreş Sözleşmesi ve 2011 yılında yürürlüğe giren ‘Karadeniz Biyolojik Çeşitlilik ve Peyzajın Korunmasına ilişkin Protokol’ başta olmak üzere Türkiye’nin imzaladığı pek çok anlaşmayla ters düşüyor. Bu proje sadece İstanbul’u değil, Karadeniz’e kıyısı olan ülkeleri de ilgilendiriyor.

Kanal projesi 3. Köprü, Kuzey Marmara otoyolu, 3. Havalimanı ve bunların etrafında gelişecek yeni yerleşim yerleri ile birlikte düşünüldüğünde iklimi değiştirmesi, su varlıklarını kirletip yok etmesi, ormanı ortadan kaldırması, toprak yapısını alt üst etmesi gibi pek çok ekolojik maliyeti olacak bir proje.

Ey yetkililer, iklim değişikliğini bilir misiniz?

Geçtiğimiz ay Climate News Network (İklim Haberleri Ağı) İstanbul’u doğrudan ilgilendiren bir haber yayınladı. Bu habere göre 2100 yılına gelindiğinde iklim değişikliğinin kaçınılmaz sonuçları olan suların yükselmesi, sel ve kasırga gibi olayların 19 mega kıyı kentinde yaratacağı hasarın yılda 40 milyar dolara ulaşması bekleniyor. İklim değişikliğine bağlı deniz seviyesi yükselmesi sonucunda en fazla etkilenecek 19 Avrupa mega kentini konu alan haberde İstanbul ilk sırada yer alıyor[iii]. Dünyadaki karasal alanın beşte birine tekabül eden ve toplam dünya nüfusunun onda birine ev sahipliği yapan 10 metreden yüksek olmayan yerleşim yerleri yükselen sular ile mücadele etme ve yok olma tehlikesi altında. Ve İstanbul en fazla etkilenecek Avrupa mega kentlerinin başında (Bkz. Tablo 1)[iv].

Şimdi yetkililere soruyoruz. Sizin 2015 tarihli WWF raporundan veya iklim değişikliğiyle ilgili bilimsel çalışmalardan haberiniz var mı? Bir kısmı sular altında kalacağı şimdiden bilinen bir kıyı kentine böylesine ekolojik, siyasi ve ekonomik tehditler yaratan bir projeyi nasıl yaparsınız? Bu projeye bağlı limanlar, yapay adalar, göletler, barajlar, su yolları, yollar, köprüler, yeni yerleşim alanları, bunların getireceği 3,5 milyonluk nüfus İstanbul üzerinde nasıl bir kümülatif etki yaratacak hiç oturup düşündünüz mü? Bırakın Orta Doğu’nun su rekabeti ve çatışmaları üzerinden giden ‘kalkınma’ yarışını da, sizin dünyanın gidişatından, gezegenin halinden haberiniz var mı?

Son notlar:

[i] T24 (11 Nisan 2017). Çevre Ulaştırma Bakanı, Kanal İstanbul projesini anlattı: Önce köprüler yapılacak. http://t24.com.tr/haber/ulastirma-bakani-kanal-istanbul-projesini-anlatti-once-kopruler-yapilacak,398510

[ii] WWF (2015). Ya Kanal Ya İstanbul. Kanal İstanbul Projesi’nin Ekolojik, Sosyal ve Ekonomik Değerlendirmesi. http://www.wwf.org.tr/?4480#

[iii] Yeşil Gazete (14 Mart 2017). İklim değişikliği İstanbul ve İzmir dahil 19 mega Avrupa şehrini vuracak. https://yesilgazete.org/blog/2017/03/14/iklim-degisikligi-istanbul-ve-izmir-dahil-19-mega-avrupa-sehrini-vuracak/

[iv] Adabie, L. M. ve diğerleri. (16 Aralık 2016). Climate Risk Assessment under Uncertainty: An Application to Main European Coastal Cities. http://journal.frontiersin.org/article/10.3389/fmars.2016.00265/full

 

Akgün İlhan

 

Bir Flaneur olarak Nahid Sırrı

[İstanbul Yazıları] Nahid Sırrı Örik’in İstanbul’u

Bir edebiyatçı Örik. Yine de bu yazı, onu edebiyatçı kimliğiyle değil, kent üzerine düşünen ve yazan yanıyla anlatmayı amaçlıyor. Belki tam bir “flaneur” değil, Örik, belki de öyle. Özellikle bazı yazıları tam olarak bir kent gezgini olduğunu düşündürüyor.

Doğma büyüme İstanbullu ve bu kenti kesinlikle çok önemsiyor. Başka yerler de var, yazdıkları arasında, ama İstanbul üzerine çok daha fazla düşünmüş ve yazmış.

Nahid Sırrı Örik (1895- 1960)

Örik ’ten bahsetmeye başlayınca, düzgün akmayan bir şey var gibi. Bir türlü aşılamamış bir çembere alınmış sanki, bir türlü kırılamamış bir çembere. 1920 ve 1930’ların İstanbul atmosferinde bir edebiyatçı olarak ancak gazetelerde ve dergilerde yazarak ve çeviri yaparak para kazanabilen biri; sanırım oldukça yoksul bir yaşamı var Örik’in. Üzerine kapanan çemberler bakımından, Sennur Sezer, 2015 yılında, çok duyarlı ve narin bir dille “insan ve toplum ilişkilerini gerçekçi ve yalın bir anlatımla kaleme alırken (..) eski yaşantının kalıntılarını, silinmekte olan töreleri ve insan tiplerini (…) işler.” diyor. “Nahit Sırrı Örik’in yazarlık yaşamında geri planda kalışının sebeplerinden biri de, bu tür anlatılarındaki döneminin siyasal tercihine aykırı olan tarihe bağlılığıdır. Döneminin homofobisi ya da Nahit Sırrı’nın cinsel tercihleri de, onun ön plana çıkamayış nedenlerindendir. diye devam ediyor.

Örik’in modern dünyada yeri olmadığını söylemeye olanak yok, ancak “muhafazakar” bir tarafı olduğu da, kesin. Bununla birlikte, Örik’in muhafazakarlığı gerçekten muhafaza etmeye yönelik. Yaşanmış olan geçmişe verdiği değerle ilgili. İçinde bulunduğu dönemde bu muhafazakarlık, “cumhuriyet düşmanlığı” gibi algılanıyor. Ancak tuhaf bir dilemma var: bugün kentlerin tarihi kesimlerinin, tarihi ve arkeolojik eserlerin korunması (muhafaza edilmesi) için uğraşanlar, nasıl en modern (ve “ilerici” ve “solcu”) kesimlerse, Örik de, Cumhuriyet’in kendisinden önceki dönemlere “modern” in buldozerinden baktığı dönemde, muhafazakar kamptaki bir modern diye düşünülebilir.

Açıkça görülüyor ki Örik, her bakımdan dışarıda bırakılmış biri. Sanki bu dışlanma, edebiyat çevrelerinde daha güçlü. Buna rağmen yılmamış ve yazmış. Sezer, “yazılarında ele almadığı, görüş bildirmediği konu hemen hemen yok gibidir. Resimden müzik eleştirisine, tiyatrodan sinemaya, müzelerden sergilere, müzayedelerden at yarışlarına, kahvelerden lokantalara, İstanbul’dan Kayseri’ye, yalılardan çarşılara, yangınlardan ulaşıma, kedilerden çocuklara, Türk edebiyatından Batı edebiyatına… diye devam ediyor.

Örik’i en çok incelemiş ve üzerinde yazı yazmış kişi, Bahriye Çeri. Yazdığı kitabın adı da “Bir Cihan Kaynanası: Nahit Sırrı Örik”. Ben Örik’in bir tek kitabını okuyabildim şimdiye kadar: İstanbul Yazıları ve bu kitabı kendisi yazmamış, kitap bir derleme. Kitabın derleyicisi de, yine Bahriye Çeri. Derlemeye giriş olarak yazdığı incelemede, onun üretkenliğini vurgulamaktan kaçınmamışNahid Sırrı Örik çok yönlü ve çok üreten yazarlara verilebilecek en iyi örnektir. Yazı hayatına başladığı 1928’den, öldüğü 1960 senesine kadar, çok çeşitli dergi ve gazetelerde binlerce yazı kaleme almıştır.” “… (K)üçük ve dikkate değer ayrıntıların koleksiyonculuğunu yapmıştır adeta”.

Edebiyatçı Örik için bir şey söyleyebilmem olası değil, ama kenti gezen ve yazan Örik için söyleyebileceğim bazı şeyler var. Her şeyden önce Örik’in İstanbul gezileri, bir insanla/insanlarla, kent/İstanbul arasında, nasıl dostane/ esirgeyen ve titizlenen bir bağ kurulabileceğini gösteriyor.

Gerçi sadece İstanbul için yazmamış, “gezip gördüğü Edirne, Kayseri, Kırşehir, Kastamonu, Yozgat, Adapazarı, İzmit, Elmadağ, Bağlum, Gölbaşı, Haymana, Polatlı” gibi yerleri de yazmış ve bunları okumak, kim bilir ne kadar merak vericidir. Üç gezi kitabından söz ediliyor: Anadolu (1939), Bir Edirne Seyahatnamesi (1941) ve Kayseri-Kırşehir-Kastamonu (1955). Son kitap, 2000 yılında Arma yayınları tarafından yeniden basılmış. Çeri, “bu üç kitabının dışında, pek çok gezi yazısı daha vardır” diyor. Ayrıca şunu da ekliyor: gezi yazılarının yanında, hatta bunlardan önce (…) gezi edebiyatının esaslarını belirlemeye çalışmış, kendi yazdığı kitaplarda bunları uygulamıştır.

İstanbul yazılarını yazarken, elinde hiçbir şey yok Örik’in; ne güç ve iktidar, ne etkileyebilecek bir insan ya da makam, ne de para-pul gibi şeyler. Ama başka bir şey var ki o çok değerli: İstanbul’a karşı duyduğu içten ve derin ilgi ve bunu ifade edebilme, diğer insanlara bu düşünceleri/ kaygıyı aktarabilme-geçirebilme becerisi ve dili…

Nahid Sırrı’nın İstanbul Yazıları başlığıyla derlenen yazılar 1933-1957 yılları arasında, Tanin (çoğunluk), Son Telgraf, Varlık, Resimli Hayat, Yarım Ay, Milliyet, Büyük Doğu gazete ve dergilerinde yayınlanmış. Bunlardan en şaşırtıcısı, Necip Fazıl Kısakürek’in Büyük Doğu dergisi. Ancak belki “muhafazakarlık” yeterli bir tercih nedeni olmuştur, Örik’in yazılarını yayınlamak için.

İstanbul Yazıları derlemesinde yer alan yazıların hepsi, kısa kısa yazılmış, gazete yazıları. Kısa yazabilmesi, yazmak zorunda olması, çok güç gelmiş olabilir Örik’e; ancak böyle yapması, yazılarını okunmasına ve aradan geçen yarım yüzyıl, hatta daha fazla zamandan beri okunabilir ve merak edilir bir nitelik kazanmasına da yardımcı olmuştur kuşkusuz. Bu gün bile merakla ve büyük bir tatla okunabilecek yazılar bunlar. Galiba asıl tuhaf olan, kentlerle ilgili bu tür yazıların artık yazılmaz/ dinmiş olması.

Oysa her zamankinden çok ihtiyacımız var bu tür yazılara. Kent artık çok daha fazla insanı ilgilendiriyor, nüfusun %85-90 civarında bir bölümü, kentlerde yaşıyor artık. Üstelik teknolojiler o kadar hızlı değişiyor ki, yeni teknolojilerle yıkmak ve çok daha kar getirici yapılar dikmek, kentleri değişen teknolojinin uyardığı yeni isteklere uygun dönüştürmek, öylesine dizginlenemez bir boyutta ki, kentlere sahip çıkabilmek için kent üzerinde daha çok düşünmek, uğraş vermek gerekiyor. Daha çok tartışmak ve daha çok gündemde tutmak zorundayız, kentlerin kendilerine ait özelliklerini ve belleğin erozyonunu/ yitimini…

Bu nedenle Örik, hem her zamankinden daha güncel, hem de Örik gibi kent üzerine düşünen, kent için kaygı duyan, bellek yitimine direnen ve kentin nasıl daha iyi/ daha yaşanılabilir bir yer haline getirilebileceğine dair öneriler geliştiren çok daha fazla kentliye gereksinim var. Daha çok kent yazarı, daha çok kent düşünürü/ kuramcısı, daha çok kent direnişçisi ve daha çok uyarıcı gerek bize…

Yeniden İstanbul Yazıları’ na dönecek olursak, buradaki yazıları Çeri, yaklaşık olarak şöyle sınıflandırıyor: Hatıra veya günlük/ gezi yazısı türündekiler, beşerî manzaralar ve öneriler. Gerçi, yazılar genellikle bu türlerden birine ait değil. Bir yazının içinde hem anıları, hem beşeri manzaraları bulabilirsiniz. Yine de yazıların genel karakterinin bu niteliklere uygun olduğu düşünülebilir. Bunlardan en ilginç olanı, Örik’in (bütün muhafazakarlığına rağmen) ha-bire yeni öneriler geliştiriyor olması.

Örik, bir şehirci gibi düşünüyor ve sanki Şehir Plancıları Odası’nın bir komisyonu gibi çalışıyor aklı. Bu nedenle sürekli yeni öneriler geliştiriyor ve aynı nedenle, hem muhafazakar hem modern bir hemşehri. Çeri, geliştirdiği öneriler için “üç çeyrek asır geçmesine rağmen, son derece günceldirler” diyor ve gerecekten de öyle. İstanbul limanı için yer arıyor ve düşünüyor, asma köprünün yerini tartışıyor (“Sarayburnu ile Üsküdar arasındaki köprü, İstanbul ufukları için hiçbir yangının gideremeyeceği bir felaket olurdu”) ve Haliç’teki köprülerin bile kaldırılmasını ve yerlerini (“şehirdeki demir ve beton medeniyetlerinin kaba eserlerini mümkün olduğu kadar gizleyerek”) yer altı yoluna bırakması gerektiğini söylüyor. Oteller için yer ve nitelik üzerinde düşünüyor. Çırağan Sarayı’nın otele dönüşmesi gerektiğini söylerken, otelin kaç kat olabileceğini ve birinci katta ne tür faaliyetlerin yer alabileceğini bile, kafasında tasarlıyor.

Öneriler içinde en ilginç olanı, İstanbul Müzesi kurulmasıyla ilgili olanı (daha sonra 1995’te Tarih Vakfı da, Darphane’deki binalarda, İstanbul Müzesi Projesi ile uğraşmıştı). Şehrin imarını, gelişimini dikkatle izleyen yazılar, “merkezsiz şehir”, “Göç mevsimi”, kentin “hudutları” gibi sorunlara çözüm getirmeye çalışan yazılar var. Örik bunları yazarken, hiçbir gücü olmadığını, önerilerinin yöneldiği hiçbir kurum olmadığını/ olamayacağını biliyordu elbet. Tıpkı şimdi, bizim de bildiğimiz gibi. Yine de, bunu biliyor olmak, onu düş kurmaktan ve yazmaktan alıkoymadı. Aynı bizim de şimdi benzer şeyleri yapabileceğimiz gibi…

Bütün bunlara rağmen, Örik’i bir flaneur yapan asıl yazılar, anı veya günlük/ gezi yazısı türündeki yazılarla, “beşeri manzaralar” türündeki yazılarıdır. “Tarih bilgisini etkili bir araç olarak kullanmıştır”, bu yazılarda. Çeri, bu konuda, “tarihten, sanattan yardım ve ilham alarak, bugünkü medeniyetin eserleri, sorunları anlatılmıştır” diyor.”

Tünelin Beyoğlu kapısı, 1902

Birçok semti geziyor. Bunların kimisi belediye otobüsü ile (otobüsü ve duraklarını da anlatıyor) kimisi vapurla ve kimisi tünelle (bu arada, tüneldeki haremlik-selamlık zamandan kalma sarı perdeyi ve biraz dar olduğundan, erkeklerin gençlerinin ve hovardalarının görebilmesi için, içerideki hanımların perdeyi nasıl çektikleriyle ilgili anısını aktarıyor). Bu gezilerde sadece semtler değil (örneğin “Çöken bir semt”), geçmişte orada gerçekleşmiş bir olay (“Baltalimanı’nda bir müsamere hatırası”) ya da bir yapı da (“Yıkılan bir anıt”) söz konusu olabilir.

Tayyare piyangocusu Nimet Abla, Mecidiyeköy’ deki evine gidiyor, 1938.

Bunlar bir bakıma İstanbul’u başka bir zamanda, oldukça sakin ve el-etek çekilmiş, adeta boşalmış gibi olduğu bir dönemde düşünebilmemize yardımcı oluyor. Böylece bambaşka bir kent algılarız adeta: Mecidiyeköy, “eski ve harap bir muhacir köyü” dür, metruk duran yangın yerleri, bomboş sahalar vardır şehrin içinde. “…(H)arbiye ile Taksim arasındaki kırlık yerler”, “tamamıyla boş kırlarda Şişli isminde bir semtin hasıl oluşundan duyduğu hayret …”, “… (B)ir münasebet düşüp, 1947 Temmuz’unda ziyaret edilen Pendik kasabası” bunlar hep, bugünün İstanbul’unu tanıyanları için, ilginç bir bakma biçimi sağlayan gezilerdir. Hatta bazen, bu semtleri babası ile birlikte, çocukken ziyaret ettiği zamanları da hatırlar: Pendik’i anlatırken şöyle diyor: “Hiç Türk görülmüyor ve Türkçe işitilmiyordu. Sadece Rumca ve bir miktar Fransızca duyuluyordu. Kasabada müreffeh bir hayat sürüldüğü belli idi.

Ara Güler, Kapalıçarşı, 1967

Yine de en ilginç olanlar, bir gezi ile birlikte anlatılan, insan manzaralarının olduğu anılardır. Bunlar ya eski bir yalıya dairdir veya Boğaziçi’ne, ya da Büyük Çarşı’ya (Kapalı Çarşı), Sahaflar çarşısına, eğer bunlardan hiç birisi değilse, Kurbağalıdere, Beykoz Çayırı, Göksu (Pierre Loti’ nin üzerine “Nâşadlar” adında bir roman yazdığı semt), Paşabahçe, Emirgan, Eyüp veya Pendik, Yakacık, Anadolukavağı, Kaşıkadası gibi, henüz halk tarafından onaylanmamış yerler olabilir.

Bu yazıyı, bu “beşeri manzaralardan” birkaç tanesini doğrudan alıntılayarak bitirmek, Örik’i tanıtmak için, en doğrusu olacak sanırım. O kadar canlı anlatılıyor ki, insan bir Ara Güler fotoğrafına baktığını düşünüyor bazen, bazen de, daha da derinlerdeki anlamları, sanki bir filmi izlerken olduğu gibi, akarlarken yakalayıveriyor…

Göksu Deresi, Guillaume Bergren

“Göksu İçin” yazısından (Tanin, 1945):

“… (H)er tarafa korkunç bir şekilde saldıran saz ve caz buraya el atmamışsa da, pazarları, bilhassa Musevi gençleri, ucuz olsun diye tıka-basa bindikleri kayıklar, derenin sığ yerlerinde mola vere vere ve tabii her mola verişte bağırılışa çağrılışa, dişili erkekli buraya üşüşür ve beraberlerinde getirdikleri akordeon nağmeleriyle saatlerce dans ederlermiş.”

Bir Kahvenin İlhamı yazısından (Tanin, 1946):

“Okuduğum levha, buranın erkek aşçılara mahsus bir kahve olduğunu bildiriyor ve içinde bir ikisi temiz pak kıyafetli ve kalem müdürü manzaralı, ötekiler daha mütevazı halli ve başları kasketli kimselerin, birkaç masada dörder kol iskambil oynadıkları görülüyordu. Saat üç kadar vardı ve kahvenin içi oldukça kalabalıktı.

“Erkek aşçısı… İstanbul’da vaktiyle konaklarda değil, konak yavrusu denen evlerde dahi, kadın aşçılar yemek pişirmez, hep erkek aşçılar bulunurdu ve bunlar, öğle yemeğini verir vermez, kendilerine mahsus kahvelerden birine giderek, orada ikindiye kadar kalıp, ilk hazırlıkların evde çıraklar tarafından yapılması kaide icabı idi.”

Cami Avlusundan Geçerken yazısından (Son Telgraf, 1938):

“Şadırvanın etrafındaki tahta kerevetlerde konuşanlar, abdest alanlar, esanslarını koyduğu küçük çekmecenin üstüne kâğıt yayıp peynir ekmek yiyen adam ve nihayet yüzükoyun uzanmış, ağzı yarı açık, uzun saçları anlını kaplamış olduğu halde uyuyan delikanlı var. Ne rahat uyuyor. Pek müptezel bir mukayeseye müracaat ederek söyleyeceğim amma, muhakkak ki, ipek yataklarında zenginler bu kadar rahat uyuyamazlar.

“Ve avluyu çepeçevre ihata eden ve yüksekçe sütunlu kısımda eski siyah çarşaflı üç kadın, çömelmiş, birbirleriyle sohbete dalmışlar. Gelen geçenle asla alakadar olmuyorlar.”

Küçüksu Çayırı, W. Pusser

Beykoz Çayırı’nda yazısından (Büyük Doğu, 1954):

“Galiba bir bayram, bir şenlik günleriydi ve Beykoz Çayırı uçsuz bucaksız, içinden yer yer dereler akan yemyeşil bir memleketti, öbek öbek toplanmış insanlara şurasında sazlar çalınıyor, burasında hokkabazlar marifet gösteriyor, ötesinde meddahlar hikâye anlatıyordu. Yüzlerce, hayır binlerce sarıklı, asker, sivil, ihtiyar, çocuk vardı ve rengarenk yeldirmeler, maşlahlar giyinmiş hanımlar kendilerine ayrılmış yerde saz dinliyor, hokkabaz seyrediyor, meddahlara hayran oluyorlardı. Sonra, akşam olunca, her tarafta ışıklar, hanımların yeldirmeleri ve maşlahları gibi rengarenk, sarı, yeşil, pembe ve mor ışıklar neşreden fenerler yanıyordu.”

“İçlerine henüz kâgir kübik evleri sokulmamış mahallede bir yol dönemeci, eski İstanbul’un en sessiz semtlerindeki eski zaman evlerinin artık kalmamış, ebediyen uçup-gitmiş-şiirini birden karşıma bir çıkarış çıkardı ki, kendimden geçer gibi oldum ve arkalarında hiçbir gölgenin kımıldanmadığı kafesli pencerelerden ne aradığımı, ne bekleyip böyle uzun uzun durduğumu sormaları endişesi aklıma gelmeden, bu adeta bir mucize ile buraya konmuş eski sokağın manzarasını doya doya, içime sindire sindire seyrettim.”

Kaynaklar

İnternet kaynakları (bunları Örik yazarak kolayca bulabilirsiniz)

Örik Nahid Sırrı (2011), İstanbul Yazıları (der) Bahriye Çeri, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları IV/A-2-2, 12A. dizi-Sayı: 4

 

Akın Atauz

EGEÇEP’den Tarım Bakanlığı’nın yerel tohum aldatmacasına sert yanıt!

Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP) bugün (14 Nisan) İzmir Tabip Odası’nda saat 12:00’de gerçekleştirdiği basın toplantısı ile Tarım Bakanlığı’nın 2006 yılında çıkardığı yasa ile yerel tohumların üretimi ve satışını yasaklamış olmasına karşın başkanlık referandumunun hemen öncesinde İzmir Kemalpaşa’da 1. Tohum Takas Şenliği düzenlemesini eleştirdi.

EGEÇEP adına emekli tarım teknikeri ve sosyolog Göknur Yazıcı tarafından okunan açıklamanın tam metnini paylaşıyruz.

Tarım Bakanlığı’nın yerel tohum aldatmacası

Yerel tohum yaşam demektir. Yerel tohumlar bittiğinde çok uluslu dev tohum tekellerinin hegemonyasına girmek, yaptırımlarına boyun eğmek zorunda kalırız. Bu, açlıkla karşı karşıya kalmamız anlamına gelebilir.

Yerel tohumlar hastalıklara, zararlılara ve elverişsiz iklim koşullarına dayanıklıdır. Bu yüzden çok yakın gelecekte, yaşanması kaçınılmaz küresel iklim değişikliği nedeniyle, korunması gereklidir. Agroekolojik, yani doğayla uyumlu, sürdürülebilir temellere dayalı bir tarım için gerekli olan yerel tohumlar, hem çiftçi hem de tüketiciler açısından çok önemlidir. Bu yüzden ülkesini gerçekten seven her yurttaş yerel tohumların korunup geliştirilmesi ve gelecek kuşaklara aktarılmasını desteklemelidir.

2006 yılında Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı 5553 sayılı yasayla, yerel tohumların ve onlardan üretilmiş fidelerin çiftçiler tarafından satılmasını yasakladı. Sadece şirketlerin herhangi bir yerel tohum çeşidini sertifikalandırarak satmasına olanak sağladı.  Bu yasa halen yürürlüktedir. Çiftçiler sadece küçük miktarlarda ihtiyaç için tohum takası yapabiliyor.

10 yıldır yerel tohum gönüllüsü doğa ve insan dostları örgütlenerek, tohum takas şenlikleri düzenleyip kamuoyunu bilinçlendirmeye ve yerel tohumların sürekliliğini sağlamaya çalışıyor. EGEÇEP bileşenlerinden Yerel Tohum Derneği de bunlardan biri.

Ege, Akdeniz, Doğu Anadolu, Karadeniz, Marmara bölgelerinde ve Ankara Çankaya’da birçok yerel tohum topluluğu, her yıl tohum takas etkinlikleri ve şenlikleri düzenliyor.

10 yıldır özveriyle çalışmalarını yürüten yerel tohum gönüllüleri Tarım Bakanlığı tarafından hiç desteklenmedi. Yerel tohumları yasaklayan bakanlıktan başka türlü davranması da beklenmezdi zaten. Peki, ne değişti de referandum öncesi Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı İzmir Kemalpaşa’da 1. Tohum Takas Şenliği düzenledi? 2006 yılında çıkardığı kanunla 10 yıldır yerel tohumu engellerken şimdi nasıl resmi tohum şenliği düzenler, bunu da anlamak mümkün değil. Bu şenlikte konuşma yapan Cumhurbaşkanının eşi Sayın Emine Erdoğan on yıldır neredeydi?

Bakanlık 5 dekara kadar olan alanlarda yerel tohumlarla üretim yapılmasını destekleyeceğini açıkladı. Daha önce bazı yerel çeşitleri yetiştirenleri de bu desteklemeye dahil edeceğini, bunları sertifikalı tohum kullanmasa da destekten yararlandıracağını belirten Bakanlık şimdi bu söyleminden vazgeçmiş görünüyor. İstisnayı sadece 5 dekar altındaki işletmelere ve sertifikalı organik tarım yapanlara sağlayacak gibi. Bu da yeterli değildir.

Bu destekleme politikası, yerel tohumların kaybolmasına ve şirketlerin karlarının artırmasına yol açacaktır. Her bölgenin, insanlık var olduğundan beri yaşamsal üretimini sağlayacak yerel tohumları vardır. Bunların hepsinin mutlaka korunarak gelecek kuşaklara aktarılması gerekmektedir. Bu bir insanlık sorumluluğudur. Yüz yıllardır süregelen bu döngü çok uluslu şirketlerin çıkarlarına feda edilmemelidir.

Dünyada birçok ülkede yerel tohumlar tamamen bitirilerek tam bir bağımlılık yaratılmıştır. Bu ve benzeri tohumculuk yasalarını ve destekleme politikalarını uygulayan az gelişmiş ülkelerdeki yerel tohum çeşitleri % 90 oranında kaybolmuştur. Ülkemizde çok az da olsa köylerde yerel tohumları bulmak mümkündür.

Tarım politikalarımız tarım uzmanlarımız, köylüler ve sivil toplum kuruluşlarımız ile ortaklaşa hazırlanmalıdır. Ancak o zaman çok uluslu şirketlerin hegemonyasına girmekten tamamen kurtuluruz. Ancak o zaman geleceğimizi kurtarabiliriz.

Ege Çevre ve Kültür Platformu (EGEÇEP)

 

(Yeşil Gazete)

Kömürsüz 2°c senaryosu: Erişilebilir ve Uluslararası Enerji Ajansı’nın söylediğinden ucuz

Bu yazı 350turkiye.org/ dan alınmıştır

350 Türkiye için çeviren: Alidost Numan

İki yeni rapor, Paris hedeflerini nasıl yakalayabileceğimize yeni bulgularla ışık tutuyor.

  • Şayet Türkiye, Endonezya, Japonya, Bangladeş, Pakistan, Vietnam, Tayland, Güney Kore ve birkaç ülke daha Çin ve Hindistan’ın istikametinden gidip kömürü geliştirmeyi dondurursa dünya, yıkıcı iklim değişikliğinden kurtarılabilir.
  • Eğer güneş ve rüzgar enerjilerinde yıllık %12 ve %18 oranlarında büyüme sağlayabilirsek, güneş ve rüzgarın katkısı, dünyayı 2°C hedefinde tutmak için gereken CO2 azaltımının yarısını karşılayabilir.
  • Bu hedeflere ulaşmanın maliyeti, UEA’nın (Uluslararası Enerji Ajansı) Mart ayı ortasında Almanya’da Baden-Baden’de toplanan G-20 bakanlarına söylediğinden daha düşük.

İki raporun ilki, «Investment needs for a Low-Carbon Energy System» (Düşük Karbon bir Enerji Sistemi için Yatırım İhtiyaçları), Almanya’da gerçekleşen G20 toplantıları vesilesiyle, UEA ile Uluslararası Yenilenebilir Enerji Ajansı’nca (IRENA) ortaklaşa yayınlandı. İkinci rapor «Boom and Bust 2017: Tracking the Global Coal Pipeline» (Genişleme ve Patlama: Küresel Kömür Üretim Bandını Takip), CoalSwarm, Sierra Club ve Greenpeace’çe yayınlandı.

UEA, yenilenebilirlerin maliyetini hala yüksek tutuyor

UEA/IRENA raporu küresel ısınmayı (%66 ihtimalle) 2°C’yle sınırlı tutma hedefiyle yola koyuluyor. Bu senaryo «tüm ülkelerde, düşük-karbon enerji teknolojilerinin, geçmişte eşi görülmemiş derecelerde benimsenmesini gerektirir,» diyor. 2050 yılına kadar dünyadaki elektrik üretiminin %95’i düşük karbon emisyonlu, yeni arabaların %70’i elektrikli, tüm bina stoku izolasyon ve verimlilik için elden geçmiş oluyor. Bunun yanısıra, sanayi sektörünün CO2 yoğunluğu bugünden %80 daha düşük oluyor.

Bu büyüme istikametinin sonucunda, rüzgar ve güneş, 2030’a vardığımızda, birlikte en büyük elektrik üretim kaynağı oluyor. Bu, «esnekliği garantiye almak için gerekli kural ve teknolojilerin yanı sıra, elektrik pazarlarını, değişken yenilenebilirleri büyük oranlarda dahil etmeleri için yeniden tasarlamak üzerine büyük bir çaba» gerektiriyor.

UEA, Yeni Politikalar Senaryosu’ndaki 28 trilyona kıyasla, elektrik sektöründe söz konusu dönüşümü desteklemek için 2015 ile 2050 yılları arasında 40 trilyon USD yatırım gerekeceğini söylüyor. Bunun aşağı yukarı yarısı, yani 20 trilyon yenilenebilirlere harcanıyor ve geriye kalanı şebekeye, bataryalara v.b. yatırımlara. UEA’ye göre rüzgar ve güneşin her biri 7’şer trilyon dolar civarında yatırım cezbetmeli.

Bu dev yeşil yatırım patlamasının sonucu olarak, UEA senaryosu, rüzgar ve güneşin toplam kurulu-gücünün yaklaşık 11 kat arttığını ve 2015’te 650GWs’den 2050’de 7130 GWs’ye yükseldiğini hesap ediyor. Elektrik sektörünün karbon yoğunluğu 2014’teki kWs başına 516g. CO2’den, 2030’da 117 ve 2050’de 30g. CO2’ye düşürülüyor.

Yenilenebilirlerin yanında, bu senaryoda ivme, kömürün devreden çıkarılması ve arayı kapatmak üzere doğalgazın elektrik üretiminde bir kaynak olarak kullanımından sağlanıyor.

Rakamları mukayese etmek gerekirse, UEA, %66 ihtimalle 2°C senaryosunun, Yeni Politikalar Senaryosu’na karşı enerji sektöründe %40 oranında daha yüksek toplam yatırım gerektirdiğini hesaplıyor. Diğer taraftan, enerjide net ithalatçı ülkelerin ithalat faturaları hatrı sayılır derecede düşüyor olacak. UEA, elektrik sektöründe kömür, petrol ve gaz ithalatının düşüşü ile, en büyük 20 ekonominin net tasarrufunun 1,6 trilyon Amerikan doları olacağını tahmin ediyor.

Netice olarak, UEA, daha yüksek yatırımlarla yakıt tasarrufları toplandığında,%66 ihtimalle 2°C senaryosunda, küresel elektrik sektörünün 2050 yılına kadar kümülatif maliyetinin referans senaryoya göre %15 daha yüksek olacağını tahmin ediyor.

UEA, rüzgar ve güneşte daha yüksek kurulum oranının referans senaryoya kıyasla yatırım planlarına 9-10 trilyon dolarlık bir ilave olarak yansıyacağını tahmin ediyor. Yazara göre, bu rakam rüzgar ve güneş için gerçekçi olmayan yüksek bir ortalama yatırım maliyeti farzediyor.

UEA, rüzgar ve güneş enerjisinin büyük ölçekli kurulum maliyeti için yine yüksekten tahminde bulunmuş gibi görünüyor. (Daha önce UEA’in PV güneş teknolojisindeki maliyet düşüşünü tekrar ve tekrar gerçekleşenin altında tahmin etmiştir.)

Hesabı birlikte yapalım: Rüzgar ve güneşte 2015’teki 700GWs’ten, 2050’de 7130 GWs’a ulaşmak için, ve tedbirli bir hesapla kullanımdan çıkarılacak tesislerin yerine yılda %5 ekleyerek, yılda 190GWs inşa etmeniz gerekir. Bu tabii ki büyük bir rakam, ancak 2016’da inşa edilen 130GWs’den sadece %50 daha yüksek. Önümüzdeki 35 yılda ortalama 190GWs rüzgar ve güneş inşa etmek için, UEA, 14 trilyon dolara ihtiyacımız olduğunu düşünüyor. Yani,  yılda 400 milyar USD. 190 GWs için 400 milyar demek, önümüzdeki 35 yıl için ortalama farzedilen yatırım maliyeti olarak MWs başına 2 milyon Amerikan dolarının üstünde bir rakam demektir.

Ancak, MWs başına 2 milyon USD, mevcut rüzgar ve güneş maliyetinin üstünde olmakla kalmayıp bu sanayiin ve özellikle PV güneşin süregelen maliyet düşüşünü de hesaba katmıyor. Örnek olarak, aşağıdaki tablo, Bloomberg verilerine göre rüzgar ve güneşte küresel ortalama yatırım maliyetlerinin son iki senede megawatt başına 2,7 milyon dolardan 1,7 milyon dolara %60 oranında düştüğünü gösteriyor.

Hem rüzgar hem de özellikle güneş sanayii maliyetleri düşürmeye devam edecek; özellikle de UEA’in 2°C senaryosunda farzettiği gibi önümüzdeki on beş sene boyunca rüzgarda yılda %12 ve güneşte yılda %18 oranlarında baş döndürücü bir büyümeyi düşünürsek. Şebeke ölçeğinde PV maliyetlerinin, en azından 2030’a kadar, yılda %5 ila %10 düşeceği öngörülüyor olduğuna göre, önümüzdeki 35 yıl için ortalama yatırım maliyeti olarak MWs başına 1 milyon Amerikan dolarının altında bir rakam kabul etmek mantıklı geliyor. Yani, UEA’nın farzettiğinin yarısının altında bir rakam.

(Analizlerinden, UEA’in yüksek yatırım maliyetlerini meşrulaştıracak başka unsurları hesaba katıp katmadıklarını tespit etmek imkansız. UEA’nın yüksek maliyet rakamlarının açıklaması kısmen kuruluşun daha yüksek oranda konsantre güneş enerjisi (CSP) öngörmesinden dolayı olabilir, zira CSP, PV’den pahalıdır; ancak bu açıkça söylenmiyor. Aynı zamanda, CSP, PV’den birkaç kat pahalı olmaya devam ederse yatırımcıların niçin PV’den CSP’ye kayacağını anlamak da güç.)

Başka bir deyişle, %66 ihtimalle 2°C senaryosunu tutturmak için elektrik sektöründeki «ilave» yatırım, UEA’ca tahmin edildiği gibi 9-10 trilyon dolar değil, daha ziyade bu rakamın yarısına daha yakın ve UEA’ca sunulan yıllık 300 milyar Amerikan dolarındansa yıllık 150 milyar Amerikan doları civarında. Bu arada, aynı senaryodaki fosil yakıt ithalatından kayda değer tasarrufun bu rakamlar haricinde olduğunu belirtmeliyiz. Kayda değer rakamlar bunlar, çünkü Paris hedeflerini tutturmak için gerekli sürdürülebilir düşük senaryosunun, UEA’ca belirtilenden çok daha ucuz olduğunu gösteriyorlar.

Üretim hattında durdurulması şart 600 kömürlü termik santral

UEA/IRENA raporu, elektrik sektöründe çabuk bir şekilde kömürün bertaraf edilmesinin öneminin altını çiziyor. CoalSwarm’ca 2016 Mart’ta yayınlanmış olan «Global Coal Plant Tracker 2016» (Küresel Kömür Santrali Takipçisi 2016) raporu önümüzdeki bu güçlüğü tarif ediyor. Şaşırtıcı derecede iyimser bir manzarayla başlıyor: «On yıl boyunca, benzeri görülmemiş bir büyüme yaşadıktan sonra, dünya çapında geliştirilmekte olan kömür santral kapasitesi 2016’da  büyük bir düşüş yaşadı″. Ana nedeni Çin ve Hindistan, ki birlikte ele aldığımızda 100 proje dahilinde 68 GWs inşaatın dondurulduğuna, bir bu kadarından da vazgeçildiğini görüyoruz. 2015’ten 2016’ya, tümü ele alındığında, kömür santrali üretim hattı 1100 GWs’den 560 GWs’ye düşmüş ve inşaatların sayısı da %62 oranında azalmıştır.

«Kömür santrali üretim hattındaki yavaşlama, küresel ısınmayı sanayi devrimi öncesinden 2°C sıcak bir seviyeyle sınırlı tutma ihtimalini gerçekçi erişilebilirlikte kılıyor», diyor rapor, iyimserce.

Fakat, 2016’da gözlemlenen düşüşün bir eğilimi mi yoksa Hindistan’daki enerji arzı fazlasıyla ve Çin’deki değişen ekonomik önceliklerle alakalı bir sefere mahsus bir uyumu mu gösterdiği henüz belli değil.

İklim hedeflerini tutturmak için kömürlü termik santral projelerinin bertaraf edilmesi lazım.

Rapora göre «başı çeken 30 ülke» hâlâ inşaa hâlindeki 250GWs’ın yanı sıra, 2016’da 550 GWs daha yeni kömür santralı geliştiriyordu. Her kömürlü termik santralı ortalama 1 GWs kapasitesinde sayarsak, bu, bu 30 ülkenin üretim hattında 550 yeni termik santral olduğu anlamına gelir. Çin ve Hindistan dışında, başı çeken 10 «üretim hattı ülkesi»:  Türkiye, Endonezya, Vietnam, Japonya, Mısır, Bangladeş, Pakistan, Güney Kore, Güney Afrika ve Filipinler.

İşin güzel yanı, bu ülkelerin hiçbiri rekabetçi fiyatlarda enerji arz güvencesi için kömüre muhtaç değil.  Neredeyse tüm 10 kömür ülkesi bereketli güneş kaynaklarına sahip ve çoğunun iyi rüzgar kaynakları var. Belki Japonya hariç tüm bu ülkelerde güneş ve rüzgar gücüyle üretilen elektrik, yeni kömür santrallerince üretilen elektrikten daha düşük veya bununla rekabet edebilir fiyatlarda sağlanabiliyor.

Peki, bu ülkeler enerji geleceklerine dair bahislerini niçin hala kömüre yatırıyorlar?

Sanırım cevap, sadece dev merkezî konvansiyonel elektrik santrallarının, ülkelerin gelişimi için gereken «baz güc»ü güvenceye alabilecekleri zannı ile alakalı. Bu eskiden böyleydi, artık ise değil. İskandinavya, Almanya ve Kaliforniya’dan tecrübelerin gösterdiği üzere, yenilenebilirlerin geniş bir şekilde kurulması, artırılmış sınırlar-arası enterkonnekte kapasite ve pik saat doğalgaz santralleri desteğiyle çeşitli depolama yöntemleri, gerekli güvence ve esnekliği başarmak için yeterli oluyor.

Umarım, Çin ve Hindistan’ın geçen yıl başardıkları, geleceklerinin bahsini kömüre yatıran diğer ülkelere örnek bir model olarak süregelsin. Mütevazı bir karbon vergisi, önde gelen 10 kömür ülkesinde de kömürün bertarafını hızlandırmak için yeterli olurdu. Bunun telafisi olarak, Paris Anlaşması’nda söz verilen yeni «iklim finansmanı» kaynaklarının, diplomatları ve kalkınma kuruluşlarını meşgul tutacak ama sahada sonuç temelli yatırımlar yaratmayacak çok çok çeşit girişime dağıtılmaması, şu anda, önemli.

Bu yılın ilerleyen aylarında Norveç hükümetince ilan edilecek bir girişim örnek teşkil edebilir. Teklif, gelişmekte olan ülkelerde yenilenebilir enerji projeleri için, projelerin tasdikli CO2-azaltımı sunmaları şartıyla, kısmî kredi risk garantisi ürünleri sağlayacak bir araç teşekkül etmek. Girişim, örneğin özel bankaları ve yeşil tahvilleri tedavüle sokanları, gelişmekte olan ülkelerde yenilenebilir enerji projelerini fonlamakta daha etkin bir rol edinmeleri için hareketlendirme yoluyla, pazara teşvik sağlamak üzere kurulu.

Şayet hâlâ üretim hattında olan 500’den fazla kömürlü termik santrala pazar temelinde alternatifler oluşmasını harekete geçirmek istiyorsak, kesinlikle daha fazla inovasyon lazım.

Bu yazı 350turkiye.org/ dan alınmıştır

350 Türkiye için çeviren: Alidost Numan

Terje Osmundsen

Beşiktaş’ın maçında sahaya inenler için, ‘Ermenilerin yaşadığı bölge’ diyen spiker özür diledi

0

TRT spikeri Alper Bakırcıgil, Beşiktaş- O.Lyon karşılaşmasının başlamasına dakikalar kala sahaya inen Fransız taraftarlara yönelik söylediği “Ermenilerin yoğun yaşadığı bölgeler” sözlerine ilişkin özür diledi.

TRT Spor canlı yayınında Beşiktaşlı eski futbolcu Ali Gültiken’le birlikte statta yaşananları anlatan Bakırcıgil, olaylarla ilgili “Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı bir bölge olduğu, dolayısıyla Türk taraftarlara karşı provokasyonların olabileceği çok açık bir şekilde dile getiriliyordu” dedi.

Gültiken ise,“Ermeni vatandaşlarımızın tamamını bu işin içine sokmayalım. Ermeni cemaati Beşiktaş’ı çok seven bir topluluktur. Beşiktaş’a gönül vermiş binlerce insan tanıyorum. Taraftarların içinde olayı terörize etmek isteyen yapılar olabilir” ifadelerini kullandı.

Gelen tepkiler üzerine yaptığı açıklamada bu yorumu nedeniyle özür dileyen Bakırcıgil, ‘yanlış anlaşıldığını’ savundu.

 

(T24)

LGBTİ hakları veri tabanı hazırlanıyor

Kaos GL’nin “LGBTİ’lerin İnsan Haklarını İzleme, Raporlama ve Sistem Geliştirilmesi Projesi” kapsamında ayrımcılık alanları, işkence, kötü muamele, yaşam hakkı, nefret suçları verilerinin girilmesi için bir veri tabanı hazırlanıyor.

KaosGL’den Umut Güner’in haberine göre, veri tabanına Türkiye’de LGBT insan hakları izleme raporlarının yayınlanmaya başladığı 2007 yılından bu yana veriler proje asistanı tarafından girilecek.

Proje ile birlikte 10 yıllık izleme ve raporlama verilerinin veri tabanına aktarılması hedefleniyor. Bu veri tabanı ile mağdurlar, farklı şehirlerdeki LGBTİ örgütlenmeleri, insan hakları savunucuları, akademisyenler, araştırmacılar ve gazetecilere veri sağlaması hedefleniyor.

Proje kapsamında Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi ve Birleşmiş Milletlerin insan hakları mekanizmalarına yönelik savunuculuk faaliyetleri planlanıyor. 2017 yılında içinde, Türkiye’yi ziyaret edecek raportörlere LGBT alanına ilişkin yönetici özetleri ve tematik raporlar hazırlanacak.

 

(Kaos GL, Bianet)

Aliağa halkı asırlık ağaçları söken belediye hakkında suç duyurusunda bulundu

Aliağa’da en az 150 yıllık zeytin ağaçlarının belediye tarafından sökülmesi sonrası halk Zeytinli Park’ta basın açıklaması ve kahvaltı düzenledi.

Yol yapılacağı gerekçesiyle Aliağa Belediyesi ekipleri tarafından Zeytinli Park’taki en az 150 yıllık zeytin ağaçları ile birlikte çok sayıda, palmiye, selvi ve çınar ağacının sökülmesi hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Sökülen ağaçlar arasında 200-300 yaşında olanlar da vardı.

Dün sabah erkenden çok sayıda iş makinesi ile parka girilip ağaçların sökülmesi üzerine parkta toplanan Aliağalılar basın açıklaması gerçekleştirdi. Devam eden yol çalışmalarını protesto eden Aliağa halkı adına basın açıklamasını gerçekleştiren Emekli-Sen Aliağa Şube Başkanı Sebahattin Yeşiltepe,“Burada yaşayan insanların bu parkta anıları var. Yedi kuşak öncesinde insanlar burada ağaçların gölgesinde dinlendi. Burada yapılan, bu anıların, sadece bir yol için yok edilmesidir” dedi.

İmar planında yer alan yolun yapımının parkın varlığından daha önemli olmadığını dile getiren Yeşiltepe, “Aliağa gibi bir sanayi kentinde, herkesin kanserden öldüğü bir yerde bizlerin çocuklarımızla dinlenecek bir yeşil alana ihtiyacımız var” ifadesini kullandı.

“Belediye yönetimleri geçici halk kalıcı”

Belediyeleri yönetenlerin gelip geçici olduğuna değinen Yeşiltepe, kalıcı olanın Aliağa halkı olduğunu ve halkın talebinin sağlıklı bir yaşam sürmek olduğunu ifade etti. “Zeytinli Park şu an gençlerin vakit geçirebildiği bir alanken yol yapımından sonra rahatça kullanabileceğimiz bir alan olmaktan çıkacak. Biz Aliağa’yı seviyoruz ve birlikte yaşayabilmek için geleceğimiz için bu parkın yok edilmesini istemiyoruz. Bu park Cumhuriyetin kuruluşunu görmüş bir parktır” şeklinde konuştu.

Basın açıklamasının ardından söz alan vatandaşlardan Hatice Nine de, “Bütün Aliağa halkına bir anneniz olarak diyorum ki yeşil yer bir tek burası var, Allah rızası için burayı kestirmeyin” diyerek tepki gösterdi. Engelli çocuğunu bu parkta gezdirdiğini söyleyen Hatice Nine parkın yok edilmesine izin vermeyelim çağrısında bulundu.

Basın açıklamasının ardından bir grup savcılığa suç duyurusunda bulunurken, bir grup da devam eden yol çalışmasına engel olmak için oturma eylemi başlattı. Oturan halka rağmen çalışmasına devam eden kepçe operatörü tepki çekti ve gerginlik yaşandı.

Bu sabah parkta tekrar toplanan vatandaşlar ve kurum temsilcileri parkta kahvaltı yaptı. Yol çalışması yapılan yerde oturma eylemine başlayan halk, kepçenin çalışmasını engelledi. Halk, Aliağa’nın MHP’li Belediye Başkanı Serkan Acar’ın bölgeye gelmesini talep ediyor.

(Evrensel)

Almanya’da sosyal medya sitelerine nefret söylemini barındıran içerikleri kaldırma zorunluluğu

Almanya’da nefret söylemi kanunlarını ihlal eden kullanıcıların girişlerini silmeyen sosyal medya sitelerine para cezası verilmesini öngören yasa tasarısı hükümet tarafından kabul edildi.

Anayasa Gündemi.com’da yer alan habere göre Angela Merkel hükûmeti’nin 12 Nisan Çarşamba günü kabul ettiği yasa tasarısı sonucunda nefret söylemlerini platformlarından kadırmayan siteler 50 milyon Avro’ya kadar ceza yükümlülüğü ile karşı karşıya kalabilecek.

Yasa, internet sitelerini yasadışı içeriği kaldırma ve iletilen şikayetlerle ilgili olarak Alman hükûmetine düzenli rapor hazırlama konusunda sorumlu hale getirecek. Yasa  da ayrıca, sosyal medya kullanıcılarının saldırgan içeriği rapor etmesini kolaylaştırmak da amaçlanıyor.

Yasa karşıtları düzenlemenin ifade özgürlüğünü sınırlandıracağını ve internetteki ifadeleri baskılayacağını iddia ediyor. Tasarı bundan sonra, düzenlemeyi kabul etmesi beklenen Parlamento’nun alt kanadına iletilecek.

 

(Anayasa Gündemi.com)