Ana Sayfa Blog Sayfa 3176

Sandık ittifakı ve ötesi – Orhan Esen

16 Nisan sandığı, benzemezleri Hayır!da fiilen biraraya getirdi. Burdan bir adım öteye gidebilir miyiz? Nasıl?

Hayır!cıların listesini çıkarmaya soyunabiliriz, ama besbelli, sonu yok, her grubun içinden bir dizi alt küme daha çıkacaktır, uzar gider. Faydası olur muydu? Tersine, parçalılık duygusunu pekiştirebilir. Sandık ittifakını analiz etmekse, diğer yöntem. Siyasal imkanları görmenin yolu malzemeyi didiklemekten geçiyor. Bundan çıkacak sonuca, alıştığımız şekilde bakarsak çok vaad edici bulmayabiliriz. Otomatik pilota bağlı bir şeyden söz etmiyoruz; imkanı hayata geçirmenin önkoşulu, buna azimli, emek harcamaya hazır, iyimser kafada bir siyasi öznenin varlığı.

Sandık ittifakının belirgin özelliği, Türkiye’yi sosyal açıdan ve siyaseten bölen her iki fay hattının da karşılıklı uçlarında yer alan güçleri bünyesinde barındırıyor olmasıdır. Hem darmaduman olmak için sağlam nedendir bu, hem de fırsat. Çok parçalılığa nerden baktığımıza ve nasıl yaklaşacağımıza bağlı.

Bu iki fay hattının ilki “Kürt sorunu” adı verdiğimiz şey. Kürt olmanın sorunlu bir şey olduğunu ve sorunun sadece Kürtlüğün varolması ve hak iddia etmesinden kaynaklandığını ima etmekle, kendisi sorunlu bir tanım. “Türk sorunu” da diyebilirdik, belki derdimizi daha iyi anlatırdı. Siyaset bilimciler, “Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşlık tanımında etnisite boyutu” türünden lakırdılar ederdi, biz de “Türkiye’nin milliyet/ler meselesi” diyelim.

Sandıktaki Hayır! ittifakımız, Kürt hareketinin ezici çoğunluğunu, farklı eğilimleri ile birlikte içerdiği gibi, bunun antitezi olan ‘Türk hareketini’ de kapsar; hem de sağ ve sol, her iki ana damarı üzerinden kapsar. Sağdaki, milliyetçi hareketin referandum vesilesi ile bölünmesi ile ortaya çıkan iki parçanın daha irice olanıdır. İkincisi ise kısmen küçük partilere de dağılmış olmakla birlikte genelde CHP tarafından temsil edilen ulusalcı ya da sol milliyetçi akımdır. İki damarın refleksleri çoğu zaman ortaktır.

Milliyet/ler meselesinde duygusal ve aktif taraf olanların Hayır!cı taban içindeki ağırlığı birbirine kabaca eşit sayılabilir. Ancak Hayır!cı taban çoğunluğunun kendisini duygusal açıdan öncelikle etnik kimliği üzerinden tanımlayanlardan oluştuğunu söyleyemeyiz: Vatandaşlık tanımında etnik hassasiyeti her şeyin önüne koymayan, bu konuda yoğun bir duygusal tavır göstermeyen, kulağı yeni önerilere açık kesimin de hayır cephesinde yeterli güçle temsil edildiği ve iki “milli kanat” arasında denge sağladığı düşünülebilir. Hayır! cephesi gücünü aslen, Türkiye’nin milliyet/ler meselesini kalıcı olarak aşmak amacı ile düşünen ve aktif politika geliştiren, örneğin geçmiş süreçte diyalog için çaba gösteren kesimlerin ağırlıklı olarak bu cenahta buluşuyor olmasından alır.

İkinci fay hattı dinsel pratikler üzerinden giden gerilim çizgisidir; yaygın şekilde müslüman/laik çatışması olarak adlandırılır. ‘Dinsel/seküler yaşam tarzı fay hattı’ belki daha iyi bir adlandırma: Gündelik hayatı ‘öncelikle dini değerlere dayalı’ veya ‘öncelikle dindışı değerler temelinde’ sürdürme yanlısı eğilimlerin çelişkisi Türkiye’yi bölen ikinci temel çatlaktır.

Seküler yaşam tarzını tercih edenlerin ezici şekilde Hayır! ittifakında buluştuğu aşikar. İlk bakışta Hayır!cılık, bir seküler yaşam tarzı ittifakı olarak dahi algılanabilir. Özellikle yurtdışından bakışlarda bu tür ‘oryantalist’ yorumlar ağırlıklı. Hemen ikinci bir bakış ise bunun pek de böyle olmadığını gösterecektir. Hayır ittifakında, nicel olmasa da nitel açıdan kayda değer bir müslüman ağırlık vardır. Saadet Partisinin açık Hayır! tavrı ve bu yönde kampanya yürütmesinin ötesinde, geçmişte AKP seçmeni olup  halihazırdaki iktidar pratiklerine etik açıdan eleştiri getiren kesimin hayır blokuna geçiş yaptığı gözönüne alınmalıdır. AKP+MHP bloku her altı seçmeninden birini kaybetmiştir ve bu grubun içinde müslüman duyarlılığı ciddiye alınacak boyuttadır. İstanbul’un Eyüp, Fatih, Üsküdar gibi “müslüman ilçe”lerinden en az ülke ortalaması ölçeğinde ya da üstü Hayır! oyu çıktı. Bu durum, özellikle sandık ittifakı içindeki dini kesimin nitel kalitesine  işaret eder. Bu cenahın referandum değerlendirmesinde “birlikte yaşama” kavramına atıfta bulunulmuş olmasını da bir kenara not edelim. ” … her türlü algı operasyonuna, haksız iddia ve ithamlara maruz kalmalarına rağmen, bu süreçte hiçbir zaman asaletlerini bozmamış, bu duruşlarıyla referandum sürecinde kutuplaşmayı engellemiş, daha derin kırılmaların yaşanmasına izin vermemiştir.”

Özetle, Hayır! ittifakı Türkiye’nin temel eğilim ve sorunlarını eksiksizce yansıtan, ülkenin küçültülmüş bir modeli olarak görülebilir. Peki, tüm bu ‘karşıt’ ya da ‘çelişen’ unsurların tam da böyle bir tarihi bağlamda, kamu düzeninin çivisini çıkartan bir referandum sorusu etrafında bir araya gelmiş olması ne anlama gelir ? Bu ittifak referandum sonrasında yeni bir boyut daha kazanmıştır, burası artık bir huzursuzlar, bir rahatsızlar zeminidir. Gerçekte ne olduğundan bağımsız olarak, sürecin adaletsiz ve şeffaflıktan uzak yürütüldüğü duygusu kalmıştır geriye, buruk bir taddır. Manipüle edildiği düşünülen bir referandumu kılpayı kaybetmiş olmanın verdiği rahatsızlık duygusu, bu rahatsızlığı aşmanın ortak yollarını aramaya götürebilir mi Bizler’i?

Öte yandan, Evet! veren bir artı üçte bir partinin tabanı da  aynen Hayır! Gibi, bir sosyolojik sandık ittifakından başka bir şey değildir, ve Hayır! ittifakının barındırdığı tüm unsurları farklı bir karışım ve -tam tersi- ağırlıkla da olsa aynen içinde barındırır. Başka bir deyişle, iki sandık ittifakının farkı bileşenler listelerinde değildir: Yukarda tanımlanan 4 kutup eğilim oy cephelerinin her birinde -kuşkusuz hayli farklı ağırlıklarda- temsil edilir; ancak tümü de, her iki sandıkta birden temsil edilmektedir. Evet! tercihi, islami-muhafazakar duyarlılık sahipleri ile sınırlı değildir; aynı cephede buluşan bir kısım otoriter laikler, Türk milliyetçileri ve Kürdíli hicazkar derdine bir başkan baba lütfu ile derman bulmayı uman seçmenler için de cazip olmuştur. Eğer iki tercih arasında gerçekten bir fark varsa bu, kimlik listelerinde değil, tabir caizse listelerin bir araya gelişinin ‘kıvamında’, ya da ‘hissiyatında’dır. Benzer bileşenlerin hangi saiklerle aynı sandığa düştüğünün yanıtı her iki cephede farklıdır, ve işte bu kıvam ya da hissiyat farkı hayatidir.

Evet! ittifakı da fay hatlarımızın karşıt temsilcilerini bünyesinde barındırır: Ancak Evet! bu fay hatlarını hamasi bir birlik beraberlik söylemi içinde görünmezleştirir, üstünü örter. İçgüdüsel olarak, bunların kuşkusuz farkındadır, ancak nasıl halledileceği meselesinde bizzat rol oynama iradesini terk ve devr-etmiştir. Siyasi irade oluşturmak zor iştir, bu grup seçmen, zımní bir anlaşma ile iradesini patronaj ilişkisi kurduğu siyasal liderliğin basíretine teslim etmiştir.

Patronaja razı gelmenin önkabulleri şudur: ‘Kimlikler arası denge’nin özünde bir hiyerarşi meselesi olduğu evet cephesinde yer alan tüm taraflarca kabul olunur. Bu hiyerarşinin kurallarını ve dozunu ayarlamak, gereğinde bozarak yeni dengelere kaydırmak ve yeniden ayarlamak liderliğin takdirindedir: patron, ya da ‘reis’ bilir. Çoğunluk dışı gruplar, çoğunluk mensubu olarak görünecek, bunu beceremediği noktada uslu çocuk olmayı kabullenerek, kendini çoğunluğun himmet ve himayesine teslim edecektir. Osmanlı klasik millet sistemine paralel bir anlayışla, çoğunluğa “zimmetlenecek”lerdir. Referandum sonrası ilk 24 Nisan bildirisi bunun ipuçlarını verir: “Ülkemizdeki Ermeni cemaatinin huzuru, güvenliği ve mutluluğu bizim için özel öneme sahiptir. Tek bir Ermeni vatandaşımızın dahi ötekileştirilmesine, dışlanmasına, kendini ikinci sınıf hissetmesine tahammülümüz yoktur.” 1 Mayıs, hakeza: “İşçi ve emekçi kardeşlerimizin, tüm toplumun desteğiyle, birlik ve beraberlik içinde sürdürülecek çalışmalara öncülük etmesini önemli görüyoruz.”

Bu konularda olası ‘rota değişikliklerine’ etkide bulunmak artık kamusal siyasetin değil, kapalı lobi faaliyetlerinin meselesi olacaktır. Bu tarz-ı siyaset tercihi, sosyolojik çoğunluk mensuplarının ağırlıkla Evet!e meyletmesini, kendini azınlıkta hissedenlerin ise ağırlıkla karşı cenahta yoğunlaşmasını da açıklar. Azınlık mensupları, Tanzimatın bunu resmen ilan etmesinden 180 yıl sonra zımni olmayı bu kez bilfiil kendileri reddetmektedirler. Tersten de okuyabiliriz:  Hayır! ittifakının içindeki her beş kişiden biri  bu cenaha geçiş yapmış sünni/türk, dinsel duyarlıklı kısaca “çoğunluk sosyolojisi mensupları”ndan oluşmaktadır: Tam da bu geçiş, bir milattır, ve bu seçmen grubuna önemli bir  tarihsel bir misyon yükler.

Sandık tercihlerimiz, temel olarak bir tarz-ı siyaset tercihi ayrımına denk düşer. Kamusal siyaset ihtiyacı karşısında klientalist, kapalı kapılar ardında patronaja siyasetine meşruiyet sağlayıcı bir ruh hali. Oysa fay hatları hayati. Bekir Ağırdır’ın ifadesi ile “Artık asıl sorunumuz ortak yaşam irademizin zayıflaması, “biz” duygumuzun, tahayyülümüzün eksilmesidir.” Ve, “bu sözünü ettiğimiz kimlikler, siyaset, siyasi kutuplaşmalar, hayat tarzı ayrışmaları sadece bugüne dair bir mesele değil, 150-200 yıllık bir geçmişin de ürettiği sonuçtur”. Bir kez daha istibdadın tarz-ı siyasetince buzdolabına tıkıştırılamaz. Hayırda birleşen yarımilletin siyasi olgunluğu, fay hatlarına aktif tesir edecek bir siyasi ütopyayı mümkün kılıyor.

Hayır!da ifadesini bulan siyasetin kıvamına biraz daha yakından bakabiliriz. Çoğunluk sosyolojisine dahil olmakla birlikte, 1 Kasımdan 16 Nisan’a ‘saf değiştiren’ kesim yukarda dikkatimizi çekmişti: AKP artı MHPnin her altı seçmeninden birine denk düşen 10 puanlık bir Sünni/Türk sağ seçmenin her şeyden önce, toplumsal/siyasal konforundan feragat ettiği söylenmeli. Bu kesim, “kendi toplumsal tarihsel yararlarına” tasarlanmış çoğunlukçu bir rejim arayışına geçer oy vermemiş, böyle bir rejim çerçevesinde hiyerarşinin tepesinde yaşama projesini adil ve sürdürülebilir bulmadığını oyu ile ifade etmiştir. Bunu siyasi eğilimlerin iç kadro çekişmeleri ile ‘açıklayarak’ değersizleştirmek anlamlı değil. Bu tavır özellikle metropolleşen bölgelerde süreç içinde mayalanmış, yoğunlaşmış ve ortaya çıkmıştır. Böyle bir tavrın, geçmiş örneğini bilmiyoruz, tarihsel bir ilk’e tekabül ediyor ve muhtemelen kalıcı bir eğilimin göstergesi. Hayır! cephesinin ortak aklı bu feragati daha ileri bir noktaya taşıyabilir, ortak bir gelecek tahayyülünün bir ayağı için kendini ifade zeminine dönüştürebilir mi ?

İkinci olarak,  Hayır!ın çoklu karakteri geliyor, ya da dip dalgası olarak Hayır!. Halkoylaması öncesinde kimse işi örgütlü ‘yüksek siyaset’e bırakıp geri çekilmedi. Herkes işin bir ucundan tuttu, eşeğini sağlam kazığa bağladı. Hayır!ın Gezi ile benzeştiği nokta tam da bu. Herkes kendine görev edindi, işi ele aldı, yüzlerce, hatta binlerce mini kampanya ile kendi çevresine sosyal ortamına, kendi hayat tarzı kulübüne hitap edecek özgün argümanları bulup çıkardı, sosyal medyayı ve imkan bulduğu ölçüde sokağı son derece zengin bir anlayışla kavrayarak kendi işini gördü, büyük bir siyasi olgunluk sergiledi. Trump kampanyasının milyonlarca dolara satın aldığı her bir seçmene kendi bireysel kampanyasını sunan mikro-hedef hizmetini sıfıra mal etti, çok etkin çalıştı. Küçük, kenarda kalmış siyasetler kadar, hatta ondan çok, bağımsız sivil aktörler  ortaya çıktı.

Gezide yapılan araştırmalar katılan kitlenin kabaca %85 oranında, ayaklanma öncesinde örgütlü siyaset ile ilişkisiz olduğunu göstermişti. Kendiliğinden siyasallaşan bu ezici kitlenin varlığı örgütlü siyasi grupların da kendine çeki düzen ve disiplin vermesini ve bir ‘ortak adap’ oluşmasını sağlamıştı: Gezi’de tam da sözde-‘apolitik’ tabanın varlığı, basit bir yürüyüşte bile hırlaşmadan bir arada duramayan sol siyasetler bir tarafa, “ulusalcılar” ile “kürtler”, ‘örgütlü müslümanlar’ ile ‘dini referansı sıfır’lar gibi temel fay hattı pozisyonlarının bile 15 gün boyunca dar bir alanda ortak bir düzende var olabilmesini pek ala sağlamıştı. Örgütlü siyasetler birbirleri ile rekabet halinde idi, hepsinin birden gözünü diktiği ve sempatizan devşirmeye çalıştığı şey, o kendiliğinden gelmiş dip dalgası idi, ve hiç bir ‘siyaset’ de oyunu bozan olmayı göze alamadı. Gezi, ortaklaşmayı, dayanışmayı, kurallı rekabeti, ve kollektiften kaynaklanan tam güvenlik halini içeren bu benzersiz demokratik momenti tam da bu ‘apolitik’ dip dalgası sayesinde yakalamıştı.

Hayır! cephesinin ortak aklı, kendi dip dalgasına görünürlük sağlayarak onu bir adım öne çıkartabilir, siyaset bezirganlarının hırslarını gemleyerek, onları az geride tutarak, isimsiz Hayır!a inisiyatif tanıyabilir ve onun örgütlü siyasete disiplin vermesini sağlayabilir mi?

Son olarak Hayır! ittifakı, yukarda tanımlanan iki fay hattının uçlarında taraf olmayan, ortak alana ilişkin politika üretmeyi önceleyen bir kesimi de barındırıyor. Bu kesim, siyaseti kendi kimlik hassasiyetini ortaya koymaktan ibaret olarak görmüyor, ya da siyasi mesaisini buna yoğunlaştırmıyor. Siyasetin toplumsal fay hatları üzerinden konsolide olmasından tedirgin, bunu çözülmesi gereken bir sorun olarak görüyor. Fay hatlarına sıkışmış siyasi tabloyu aşmanın yollarına kafa patlatıyor, toplumsal sözleşmenin eşitlerarası bir ortaklık olarak yeniden tesisini önemsiyor, siyasette etik duruşu derd ediniyor. Bu demokrat potansiyel ve onun siyasi birikimi, Hayır! ittifakının belki de en kritik sermayesi. Hayır!ın ortak aklını tanımlamak ve harekete geçirmede, anayasal süreci bir eşitlerarası müzakere süreci olarak kurgulamada inisiyatif, çıkarsa bu alandan çıkacak.

Yukarda değindiğimiz rahatsızlık duygusunu şimdi de tersten, olumlu bir tespit olarak formüle etmeyi deneyebiliriz: Bu tespit, her anayasa tarihi, ya da hukuku 101 dersinin başlangıç cümlesidir. Ancak 16 Nisan sonrası duygu itibari ile, biz Hayır! tercihi yapan yarımillet için bu cümle, uzaklardaki akademik alemin malı olmaktan çıkıp, hepimizin harcıalem yaşam bilgisine dönüştü: Bir anayasayı anayasa yapan şey, bunun toplumun oyun kurallarını ittifakla belirleyen, ortaklığa işaret eden bir anlaşma metni olmasıdır. Dayatılan “16 Nisan anayasası” ise, kabul edilen içerikten tamamen bağımsız olarak, Türkiye toplumunu orta yerinden karpuz gibi ikiye bölmüş bir belgedir. Dolayısı ile bir Anayasa olmanın asgari formel gereğini yerine getiremeyen bir metindir. Tartışmalıdır,  adı ‘Benim Anayasam değil!’ e çıkmıştır, Oysa bir Anayasa, ‘esastan’ tartışmalı olmamalıydı.

Bir Anayasa yapmanın ne anlama geldiğini böylece ilk kez bizzat yaşayarak öğrenmiş olduk. 16 Nisan 2017 gecesi, tepeden dayatılan bir süreç olarak anayasacılık ile ‘toplumsal bir pratik olarak anayasa yapma’nın farkını gördük. Sözde kırkdokuzküsurla direkten dönen top, bizzat anayasasını yapmış bir toplum olmanın nasıl bir duygu olabileceğini hissettirdi: Tam da bu his, bu metnin ‘sakat bir şey’ olduğunu anlatır bizlere. Resmiyet her neyi dayatır ise dayatsın, 16 Nisanda bir yokanayasanın ‘ölü doğduğu’ bilgisi, artık genel geçer bilgidir artık.

Hayır!ın olası ortak aklı bloke olur mu ? Elbette mümkün. Bildiğimiz hikaye yeniden başa da sarabilir. Devletleşmiş iktidar, bu günlerde kendi şokunu atlatarak tam da bu dersi çalışıyor. Başlıca riskimiz, bizzat kendi hayat bilgimizin kabarttığı kuşku, tedirginlik ve korkularımızdan ibarettir. Bunlara geçit verdiğimiz ölçüde, kuşku ve korkularımızın nesnesi olan aktörler de başlarını kaldırarak ‘görevlerini ifa’ dan imtina etmeyeceklerdir. En büyük riskimiz, tüm toplum için yeni bir vizyon yaratacak hayırlı bir ittifaka soyunmaktansa, kendi içine kapanmak, hedefi yeniden küçültmek ve aramıza yeni katılımları görmezden gelerek, kendi korku saflarımıza ricat etmek ve  bunları sıklaştırmaya soyunmaktır. Direkten dönmeyi kalıcılaştıracak, ve tarihsel fırsatı teptirecek ricat politikası, kendini bir kırkdokuzküsürluk zafer retoriğinin arkasına gizlemeyi bilecektir.

Hayır!ın hayrı tüm topluma dokunabilir: Fay hattının karşıt uçları bugün 7 haziran sonrasından farklı koşullarda bir araya geldiler. O gün, 80e 80 eşitlenmiş Kürt ve Türk hareketleri, AKP ve MHP liderliklerinin siyasi tıkaç rolünü başarı ile ifa etmeleri sonucu önemli bir anı ıskalamışlardı. 16 Nisan günü her 6 seçmenlerinden biri bu politikayı takip etmekten yorulduğunu deklare etmiş bulundu. O gün dini hassasiyetle demokrat duruşu birleştirmeyi önemseyenler adaletsiz bir yüzde on barajının ardında görünmezleştirilmişti: 16 Nisan ittifakı onları da görünür hale getirdi.

Bu yazıda tarif edilen moment, fay hatlarımızı günlük siyasetin hırgüründen uzak, hükümet kuruldu kurulmadı derdinden azade bir ruh hali ile gözden geçirmek için fırsattır. Hazır, hükümet sorumluluğu ona yapışanların sırtında iken, uzun erimli kurucu bir bakışla ortak geleceği  inşa etmek için bulunmaz fırsattır. Hayırlı ittifak, kendini inşa edebilirse, fay hattının zıt taraflarını “oyun hangi kurallarla oynamak istiyoruz ?”  sorusunu aynı masada birlikte müzakere eder hale getirebilir ise, öteki yarımillet’e de ışık yakabilir: Sorunun aynı masada müzakere edilmesi verilecek yanıtlardan daha önemlidir: Zarf mazrufu belirler. Öteki yarımillet, kendi siyasi görevlerini zor buldukları ya da sindirildikleri için devletleşmiş iktidara devretmiş, kendilerini bile isteye devreden çıkarmıştı. Biliyoruz ki, 16 Nisan Anayasası Hayır! deme noktasına gelmişleri asla içeremeyecektir, oysa Hayır!dan çıkabilecek Anayasa, eğer çıkarmayı becerirsek, ancak ve ancak herkesi içerecek bir ‘Hayırlı Anayasa” olabilir.

Özetle, sandık ittifakımız dar anlamı ile siyasi bir ittifak değildir, olamaz, olmaya yeltenmemelidir. Bu ittifakı kestirme yoldan “iktidar devirme aritmetiği” ne tahvil etme amaçlı reelpolitikaların hüsranla sonuçlanma ihtimali güçlüdür. Buna karşın, sandıktaki kader birliğimizi orta uzun vadeli, aktüel politikaya bir dirsek mesafeli bir perspektif ile, bir oyun kurucu ittifağa, kalıcı bir toplum düzenini amaçlayan hayırlı bir anayasa için tabanda müzakere sürecine tahvil etmek ise verimli bir iş olabilir.

Mermer ocağının ruhsat sahasında tarihi kalıntılar bulundu

Isparta Sütçüler’de Hong Global şirketi tarafından işletilen mermer ocağının ruhsat sahası içerisinde tarihi kalıntıların bulunduğu ortaya çıktı.

Isparta’nın Sütçüler ilçesinde son yıllarda açılan onlarca mermer ocağının yarattığı tahribat kültür mirasına kadar uzandı. Sütçüler’e bağlı Çandır köyünde Hong Global adında özel bir firma tarafından işletilen mermer ocağının ruhsat sahası içerisinde tarihi kalıntıların bulunduğu ortaya çıktı. Şahinkayası olarak anılan bölgede bulunan kalıntılar uydudan bile görünebilir nitelikteyken, bugüne kadar tescillenerek koruma altına alınmamış olması ise onlarca mermer ocağının tahribatına kurban giden bölgede bulunması nedeniyle skandal olarak nitelendiriliyor.

Isparta’nın Sütçüler ilçesine bağlı Çandır köyü, antik çağdan günümüze önemli bir geçit konumunda. Frigyalı ünlü filozof Epiktetos’a adanan bir yol anıtının da bulunduğu Yazılıkanyon Tabiat Parkına da ev sahipliği yapan Çandır ve çevresinde çok sayıda tarihi kale ve yerleşim bulunuyor. Ancak son yıllarda bölgede ardı ardında faaliyete geçen mermer ocaklarının neden olduğu doğa tahribatına şimdi de kültür mirası eklendi.

72 hektar işletme alanı talebi

Evrensel’den Yusuf Yavuz’un haberine göre Çandır köyü sınırlarında yer alan Şahinkayası tepesinde mermer ocağı işleten Bursa merkezli Hong Global adlı firma, ruhsat sahası içerisinde kapasite artırımına gitmek için Şubat ayında Isparta Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne başvurdu. 2021 yılına kadar ruhsat süresi bulunan firma, 24 hektar olan işletme alanını 72 hektara (72 bin metrekare) çıkarmayı talep etti. Ancak ormanlık alanda yürütülen madencilik faaliyeti yüzünden büyük bir çevre tahribatına neden olmasına karşın ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) kapsamı dışında tutulan mermer ocağı işletmesine verilen ruhsat sahası içerisinde tarihi bir yerleşim ve kale olduğu sanılan kalıntılar ortaya çıktı.

Skandalı vatandaşın dilekçesi ortaya çıkardı

Bölgedeki mermer ocaklarına ruhsat verilirken ne kadar özensiz davranıldığını ortaya koyan skandal, Çandır köyünden bir vatandaşın Isparta Müzesine yazdığı dilekçe ile ortaya çıktı. Hong Global firmasının Şahinkayası tepesindeki işletme alanında kapasite artırımına gideceği bilgisini öğrenen Mahmut Aksu, 30 Mart tarihinde Isparta Müze Müdürlüğü’ne yazdığı dilekçe ile bölgede tarihi kalıntıların bulunduğu konusunda yetkilileri uyardı.

“Ben telefonumdan bile görebiliyorum, yalvarıyorum ilgilenin”

Köyündeki mermer ocaklarının neden olduğu usulsüzlükler ve doğa katliamlarına karşı yıllardır mücadele veren Aksu, bıkıp usanmadan yazdığı o dilekçelerin sonuncusunda özetle şu ifadelere yer verdi:

“Sayın müdürüm biliyorum bana kızıyorsunuz ama doğamı korumak için kendimce bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Yer Sütçüler ilçesi Çandır köyü, Şahinkayası tepesi. Resimden de anlaşılacağı üzere dağ mermer odağı tehdidi altında. Resimde işaretlediğim alanda tarihi kalıntılar mevcuttur. Belki size göre bir değeri yoktur. Ben arkeolog olmadığım için bilemem. Siz elinizdeki imkânlarla işaretli yere gitmeden uydudan önbilgi için hiç olmazsa inceleyebilir, o tarihi kalıntıları görebilirsiniz. Ben cep telefonumdan o kalıntıları görebiliyorum. Resimden de anlaşılacağı üzere araba mermer ocağına kadar çıkmakta, oradan 200-300 metre yürüyerek alana varabilirsiniz. Buranın sit alanı ilan edilmesi için gerekli işlemi yapmanızı arz ederim. Yalvarıyorum ilgilenin. Eğer burada bir tarihi eser yok ise bir daha size hiç dilekçe vermeyeceğim. Söz veriyorum.”

4 ay önce aynı bölgede aynı skandal

Dilekçesinin ardından Isparta Müzesi personelinin bölgeye gelerek söz konusu alanda inceleme yaptığını belirterek, “Buradaki tarihi kalıntılar kimsenin umurunda değil. Mermer ocağı, kalıntıların olduğu alana 100 metre kadar yaklaşmış durumda. Çalışma yapılan alanın içerisinde de bir tarihi eser olup olmadığını bilmiyoruz. Yaklaşık 4 ay kadar önce de yine bu bölgede Bekirağalar köyünde çalışan bir mermer ocağının kapasite artırımına gittiği alanda tarihi kalıntılar olduğunu yetkililere bildirmiştik. Şimdi o alan 1. Derece ve 3. Derece olmak üzere arkeolojik sit alanı olarak koruma altına alındı. Çandır’daki Şahinkayası’nın da aynı şekilde koruma altına alınmasını istiyoruz” diye konuştu.

Bölgedeki mağaralar da mermerci tehdidi altında

Yıllardır yöre köylülerince bilinen Şahinkayası’ndaki tarihi kalıntıların bugüne kadar tescillenmediği ortaya çıkarken Çandır köyünden Muhammet Yılmaz, aynı bölgede bulunan, yöre köylülerince ‘katır ini’ olarak anılan bir mağaranın da mermer ocakları tarafından tahrip edildiğini öne sürdü. Çandır köyü çevresindeki mermercilik faaliyetlerinin ilgili yasalara uygun yapılmadığını dile getiren Yılmaz, bu yüzden tarımsal üretimin ve su kaynaklarının büyük zarar gördüğünü de sözlerine ekledi.

Dilekçenin ardından bölge koruma altına alındı

Antalya Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun 10 Nisan 2017 tarihinde aldığı 6001 sayılı karara göre Şahinkayası mevkiinde bulunan kültür varlıklarının 1. Derece arkeolojik sit alanı olarak koruma altına alındığı öğrenildi. Arkeolojik sit alanlarının kullanımına ilişkin yasa söz konusu alanda mermer ocağı faaliyetinin yapılmasına izin vermiyor. Koruma kurulunun ilgili kararında, söz konusu alanda can ve mal güvenliğinin sağlanması ve ÇED sahasının sit alanının dışında kalan kısımlarında faaliyet yapılıp yapılamayacağının ilgili kurumlarca değerlendirilmesi gerektiği kaydedildi. Bu kararın ardından yıllardır kültür mirasının bulunduğu bölgede faaliyet yürüten mermer ocağıyla ilgili bir işlem yapılıp yapılmayacağı sorusu gündemde.

(Evrensel)

‘Geleceğime dokunma’: Bursalılar yeşil alanına sahip çıkıyor

Bursa’nın merkezinde kalan, az sayıdaki yeşil alanlardan biri olan Cephanelik bölgesinin imara açılmak istenmesine tepkiler sürüyor. Konuyla ilgili açıklama yapan Cephanelik Ormanına Dokunma Platformu, yetkililere, “Geleceğime dokunma, cephanelik alanı yeşil kalsın” çağrısı yaptı.

Cephanelik Ormanına Dokunma Platformu, Cephanelik bölgesinin Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından imara açılmak istenmesine tepki gösterdi. Büyükşehir Belediye Meclisi’nin Mart ayı 1. oturumunda, Başkan Recep Altepe tarafından gündeme taşınan “Beşevler, Kültür, Konak ve Çamlıca mahallelerinin kesiştiği 203 bin 301 metrekarelik alanın imara açılarak, TSK birimlerinin bu alana taşınması” yönündeki öneriye Nilüfer’deki Mahalle Komiteleri ve bölgede yaşayan vatandaşlar karşı çıkıyor.

Bursa’nın sayılı yeşil alanlar arasında bulunan Cephanelik bölgesinin imara açılmaması için kurulan Cephanelik Ormanına Dokunma Platformu, Nilüfer Belediyesi Dernekler Yerleşkesi’nde konuyla ilgili basın açıklaması yaptı. Basın açıklaması, Konak Mahalle Muhtarı Hale Çağan, Çamlıca Mahalle Muhtarı Orhan Öztürk, Kültür Mahalle Muhtarı Mustafa Göker ve vatandaşların katılımı ile gerçekleşti.

Cephanelik Ormanına Dokunma Platformu Sözcüsü Sedef Avcıer Cephanelik ile ilgili endişeleri olduğunu söyledi. Avcıer, “Bizler kentini seven, kentin sakini değil sahibi olduğunu savunan halkız. Bizim nefes alanlarımız olan yeşil alanlar üzerinde yapılmak istenilen hiçbir inşaatı kabul etmiyoruz. Cephanelik Bölgesi ve yakın çevresini uydu fotoğraflarını incelediğimizde; yoğun kentleşmenin ortasında kalmış yeşil nefes alanı. Beşevler, Kültür, Konak ve Çamlıca Mahallelerinin akciğerleri konumunda olduğunu çok rahat gözlemleyebiliriz. Burası, sadece bu bölgede yaşayan 75 bin insanın aktif kullandığı, 3 milyon Bursa halkı için de yeşil alan olarak nefes kaynağımız olan bir yer. 4 mahallenin kesiştiği, yaklaşık 203 bin 300 metrekare ve içinde yaklaşık 26 bin ağacın bulunduğu bir alan. Ağaçların yaşları 40-50 yaşları arasında. Birinci derece doğal sit alanı. İmar planlarında askeri alan olarak görünüyor. Alanda yalnızca ağaçlar değil, birçok hayvan türü de doğal olarak yaşıyor” dedi.

“Cephanelik bu haliyle korunmalı”

Platform Sözcüsü Sedef Avcıer, Cephanelik bölgesinin imara açılmak istenmesini gündeme getiren Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe’ye de sorular yöneltti. Avcıer, “Sayın Altepe, siz hepimizin Belediye Başkanı değil misiniz? Biz kentliler derdimizi, şikayetimizi kime söylemeliyiz? Kimden cevap beklemeliyiz? Siz bizim sesimizi duyun. Bizim endişelerimize yanıt verin. Cephanelik ormanı ile ilgili TSK ile bu alanın kullanımına ilişkin görüşmeleriniz oldu mu? Mevcut Ordu Evi’ni bu alana taşımak zorunda mısınız?” diyerek sorularına yanıt istedi.

Kent içerisinde kalmış, hem konumu hem de doğal yapısı itibariyle 1. Derece Doğal Sit Alanı olarak belirlenmiş Cephanelik’in olduğu haliyle korunması gerektiğini belirten Avcıer, “Eğer bu güzelim doğa parçası ile ilgili endişelerimizi giderecek bir açıklama yetkililerden gelmiyor ise yapılacak işler, yapılmak istenilen düşler var demektir. Basında çıkanlar da doğru demek olacaktır. O vakit bizler de, Bursa’nın gerçek sahibi olan halk olarak, Cephanelik’in talan edilmesine izin vermeyecek ve mücadeleye devam edeceğiz” diye kaydetti.

(Bursadabugün)

Fındığı hastalık vurdu; zarar 300 milyon dolar!

İstanbul Fındık İhracatçıları Birliği Başkanı Ali Haydar Gören, Türkiye’de fındığın külleme hastalığı nedeniyle 100 bin ton kayıp yaşadığını açıkladı. “Biz Türk fındığıyız diye sloganımız var. Ama şimdi fındık olduğu yerde çürüyor” diyen Gören, kurumları hastalıkla mücadeleye çağırdı.

İstanbul Fındık ve Mamulleri İhracatçılar Birliği (İFMİB) Başkanı Ali Haydar Gören, Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı başta olmak üzere Ziraat Odaları, borsalar ve ihracatçı birlikleri olarak tüm kesimleri fındıkta külleme hastalığıyla birlikte mücadeleye çağırarak “Türkiye 15 yıl öncesinde dünya fındık üretiminin yüzde 85’ini karşılarken, şimdi bu oran yüzde 65’e düştü. Buna neden olan etkenlerden külleme hastalığı nedeniyle 2016’da 100 bin ton civarında yani yaklaşık 300 milyon dolar kayıp yaşadık” dedi.

Türkiye’de fındık üretimi yapılan 700 bin hektar alanın yüzde 80’inde küllemeyle mücadele gerektiğini anlatan Gören, “Külleme ile mücadelenin toplam maliyeti yaklaşık 250 milyon TL civarında. Külleme hastalığının fındığa birinci etkisi kalitedir. Dünyada ‘Biz Türk fındığıyız’ diye sloganımız var. Ama şimdi fındık olduğu yerde çürüyor. Bize fiyat değil, bol ve kaliteli ürün lazım” dedi.

Beklenti 550 bin ton

Gören, “Türkiye’de 40’ın üzerinde firma, kurum, ileriyi görebilmek adına rekolte araştırması yaptırıyor. Bizim araştırmamızda bu yıl 550 bin ton gibi bir beklenti var. 15 gün sonra tekrar araştıracağız. Birçok değişkenin etkisiyle bu tahmin, artabilir de eksilebilir de” diye konuştu.

“Bir şey olmaz” dendi

Fındık Araştırma Enstitüsü Bitki Sağlığı Bölüm Sorumlusu Dr. Arzu Sezer de, fındık üretiminde 2014’ten itibaren külleme nedeniyle yüzde 10 ila 20 verim kaybı yaşandığını aktardı. İFMİB Başkan Yardımcısı Ahmet Bilge Anbarlılar, “Külleme hastalığı 2014 yılında yaprakta vardı, 2015’te çotanakta vardı. Bir şey olmaz derken 2016’da ürün kaybı nedeniyle küllemeyi ciddiye almaya başladık. İki yıl göz ardı ettik. Çözüm konusunda hesap yapıyoruz. Ürün kaybı ile ilaçlama maliyetini karşılaştırınca, ürün çok kıymetli hale geliyor. Ziraat Odaları ile bilgilendirme yapıyoruz” dedi.

(Cumhuriyet)

Erkek şiddeti 100 günde 107 kadını öldürdü

Geçtiğimizin yılın ilk yüz günlük diliminde erkek şiddeti nedeniyle hayatını kaybeden kadın sayısı 94 iken, bu yılın aynı döneminde sayı 107’ye yükseldi.

Ajans Press’in gerçekleştirdiği medya araştırmasında 2016 yılının ilk yüz gününde kadına yönelik şiddet ve cinayetle ilgili 4 bin 90 haberin basında yansıma bulduğu tespit edildi; 2017’nin ilk yüz günlük diliminde ise yapılan haber sayısı 2 bin 44 olarak belirlendi.

2017 yılında cinayet sayılarında artış olmasına rağmen haber sayısının geçtiğimiz yıla göre düşük olması akıllara soru işaretlerini getirdi. Medyaya yansıyan haberlerde ise dikkat çekici ayrıntılar ortaya çıktı. Öldürülen kadınların beşinin koruma kararı olmasına rağmen hayatını kaybettiği öğrenildi. Hayatını kaybeden kadınların illere göre istatistiği çıkarıldığında ise İstanbul’un başı çektiği görülüyor. Kadın cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre; İstanbul’da 18 kadın cinayeti yaşanırken, İstanbul’u sırasıyla İzmir (11), Bursa (9), Antalya (8), Balıkesir (6) takip etti.

İstanbul’da yine kadın cinayeti

Tuzla Akfırat’ta bulunan mesire alanında saat 16.00 sıralarında Şükrü Demiral beraberindeki Müzeyyen K.’yı tabanca ile vurdu, ardından da intihar etti. Çevredekilerin ihbarı üzerine olay yerine gelen sağlık ekipleri Şükrü Demiral ve Müzeyyen K.’nın hayatını kaybettiğini belirledi. Olay Yeri İnceleme Ekipleri bölgede çalışma yaptı. Cesetler savcı incelemesinin ardından Adli Tıp Kurumu’na gönderildi.

(BirGün)

Manisa Spil Dağı Milli Parkı’na 500 metre mesafede yapılması planlanan taş ocağı iptal edildi

İzmir’in Kemalpaşa ilçesine bağlı Beşpınar Mahallesi’nde, Spil Dağı Milli Parkı’na 500 metre uzaklıktaki alana taş ocağı kurulması için verilen “ÇED gerekli değildir” kararı, köylüler ve yaşam alanı savunucuların başvurusuyla İzmir 5’nci İdare Mahkemesi tarafından iptal edildi.

Kendisine has bitki örtüsü, yılki atları ile doğal güzelliklere sahip olan Spil Dağı Milli Parkı’na 500 metre uzaklıktaki alanda taş ocağı açılması için İzmir Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü “Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) gerekli değildir” kararı verdi. Milli park sınırları içerisinde kalan bölgede yaşamlarını sürdüren vatandaşlar ile yaşam alanı savunucuları, doğal güzelliğin yok olmaması için yetkili kurumlara başvuruda bulundu. Bundan bir sonuç alınamaması üzerine ise hukuk mücadelesi başlatıldı. Avukat Cem Altıparmak, ÇED gerekli değildir kararının yürütmesinin durdurulması ve iptali için idare mahkemesinde dava açtı.

Dava dilekçesinde, proje faaliyet alanının gerçek faaliyet alanından daha düşük gösterildiği, böylelikle projenin ÇED sürecinden kaçırıldığı, proje sahasını çevreleyen kiraz bahçeleri ve Spil Dağı Milli Parkı’nın görmezden gelindiği, proje tanıtım dosyasında flora ve fauna tespitine yönelik hiçbir saha çalışmasının bulunmadığı, havada asılı kalan partikül ve çöken toz modellemelerinin gerçeği yansıtmadığı, çevre mevzuatına aykırı olduğu belirtildi.

Taş ocağınin avukatları ise projelerinde hukuka aykırılık bulunmadığını öne sürdü.

Davaya bakan İzmir 5’inci İdare Mahkemesi, önce yürütmeyi durdurma kararı verdi. Ardından da taş ocağı projesi için gerekli olan “ÇED gerekli değildir” kararını iptal etti. Böylelikle, bölgede taş ocağının işletilmesinin önüne geçilmiş oldu. Mahkeme kararında, “Taş ocağı işletme ruhsat alanının, 98.22 hektar ile yönetmelikte belirtilen 25 hektarlık sınırdan daha büyük bir alanı kapsadığı anlaşılmıştır. Böylelikle faaliyet konusunun ÇED sürecine tabi olduğu açık olup, dava konusu ‘ÇED gerekli değildir’ kararında hukuka uygunluk bulunmamaktadır” denildi. Dava konusu kararın iptaline karar verildi.

Bölgedeki köylüler, mahkeme kararı sonrasında doğalarının yok olmayacağını söyleyip sevinç yaşadı. Köylüler ile avukatları Cem Altıparmak, ayrıca, aynı yerde taş ocağı açılması için yapılacak girişimlere karşı bundan sonra da mücadelelerini sürdüreceklerini söyledi.

 

(Evrensel)

Marmara Adaları’nı bekleyen termik santraller tehlikesi – H. Can Yücel

Bu yazı adalidergisi.com/ dan alınmıştır

Ağustos güneşi kavuruyordu Marmara Adası’nı. Hava lodosa meyilli ve çok nemliydi. Ara sıra solugan dalgalar vuruyordu Aba sahiline. Pehlivan Restoran’a gelmiştim her zaman olduğu gibi… Kuma oturdum, ayaklarım denizin içindeydi. Koşuşturan çocuklar yanımdan geçerken su sıçratıyorlardı farkında olmadan. Hiç de şikâyet edecek halim yoktu bu kavurucu havada. Arpa suyundan büyükçene bir yudum aldım. Tam o sırada plaja bakan hoparlörlerden Enrico Macias’ın sesi duyuldu. ‘Solenzara’ adlı şarkısıydı çalan. Gürhan ağabey yine nefis bir şarkı listesi yapıyordu şüphesiz. Ve beni kırmayarak listenin başına almıştı büyükannemin en sevdiği parçayı. Gözlerimi ufka diktim ve endişeyle Karabiga kıyılarını seyre daldım. Eskiden Avşa ile Ekinlik adaları arasındaki deniz feneri görünürdü dikkatlice bakıldığında. Şimdiyse bütün bu doğallığı bozan kocaman bir santral bacası vardı gözü rahatsız eden. Sahil bandında yürüyüşe çıkan bir çift yakınlarımda durarak benimle aynı yöne doğru bakmaya başladılar. Nedir acaba diye birbirlerine sorarken dayanamayıp söze katıldım. Termik Santral Bacası o gördüğünüz kule dedim içim acıyarak. Şaşkın bir ifadeyle yüzüme bakıyorlardı. “Nasıl olur? Burayı da mı Dilovası gibi mahvedecekler!” diyerek tepki gösterdiler…

H. Can Yücel arşivi

İşin en acıklı tarafı, söz konusu termik santrallerden bir değil birkaç tane yapılmak isteniyordu… O gördükleri kule de ‘Cenal’ Kömürlü Termik Santrali’nin bacasıydı. Cengiz ve Alarko şirketleri ortaklığında 2011 yılından beri sinsi sinsi inşaatına devam ediliyordu. Sessiz bir şekilde yükselen santral inşaatına birkaç kez yürütmeyi durdurma kararı çıkarılmıştı çevrecilerin ve yöre halkının mücadelesiyle… ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) süreçlerinde, Karabiga’da ve yörede yaşayan insanların ısrarlı direniş ve çevre örgütlerinin de sıkı mücadele yürüttüğü bir bölgeydi aslında Karabiga. Dilovası ile aynı kaderi paylaşmak istemeyen ve gidecek başka yeri olmayan insanlar, geçimlerinin önemli bir kısmını tarım-hayvancılık ve balıkçılıkla sağlıyordu. Halk, çocuklarının yarınları için mücadeleye tutuşmuştu. Sonuna kadar da direnmeye kararlıydılar. Dünyaca ünlü çevre örgütü ‘Greenpeace’ de bu doğa kıyımına karşı kamuoyu oluşturmak ve Karabigalılara destek amacıyla 2014 Eylülünde ‘Rainbow Warrior 3’ (Gökkuşağı Savaşçısı 3) adlı yelkenli gemisi ile Karabiga’ya gelmişti. ‘Kaz dağı kömür solumasın’ pankartı açarak bir eylem gerçekleştirmiş ve yöredeki balıkçıların sevinç gösterileriyle karşılanmışlardı. Öte yandan Çanakkale Tabip Odası da çok önemli bir çalışmaya imza atmıştı. Yörede yaşayan yediden yetmişe herkese solunum testi yaparak gözlerden kaçırılan halk sağlığının önemini vurgulamışlardı. Bu kontroller aracılığı ile termik santral atıklarının insan sağlığı üzerinde bırakabileceği hasarlar yakinen takip edilmiş olacaktı. ‘Cenal’ ile birlikte Çanakkale iline 18 adet termik santral yapılmak isteniyordu. Karabiga-Lapseki arası 75 km. sahil hattı boyunca 11 adet neredeyse bitişik nizam kurulmak istenen santraller yöre insanının sağlığını tehdit ediyordu. Bölgeye hakim olan kuzeyli rüzgarları da düşündüğümüzde Kaz dağlarının üzerinde kara kara bulutlar dolaştığını gözden kaçırmamak gerekir.

Bu bölge Türkiye’nin de uymak üzere imzaladığı Uluslararası Bern Sözleşmesi’nce nesli tükenmekte olan Akdeniz Foku’nun, 6 sürüngen ve 27 kuş türünün doğal habitat alanıydı. Karabiga sahillerinde kayalıklar içinde Fok balığının sığınabileceği irili-ufaklı birçok mağara bulunuyordu. Bu sebeple, nesli tükenmekte olan Akdeniz foklarını kıyılarımızda bekleyen tehlikelere dikkat çekmek için, 14-15 Nisan 2015 tarihlerinde Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi’nde Kuzey Ege ve Marmara Denizi’nde Akdeniz Foku’nun Güncel Durumu ve Tehditler Çalıştayı yapıldı. ODTÜ, İstanbul Üniversitesi ve Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi’nde Akdeniz Foku üzerine araştırma yapan bilim insanlarının hazırladığı sonuç raporuna göre alarmın rengi kırmızıydı! Çanakkale’nin Biga ilçesindeki Karabiga kıyılarında planlanan termik santrallerden geri adım atılmaz, fokların yaşam alanları koruma altına alınmazsa, Marmara Denizi’nde yaşayan son foklar da yok olacaktı. Fok balığı popülasyonunu kanıtlamak maksadıyla izlerine rastlanılan mağaralara fotokapan yerleştirilmişti. İncelenen video ve kamera kayıtlarında, dişi bir bireyin mağarayı aktif olarak kullandığı tespit edilmişti.

Fakat termik santral ve liman inşaatına hızla devam eden Cenal Elektrik şirketi ÇED raporlarında Akdeniz foklarını yok sayarak proje dahilinde bulunan rıhtım ve mendirek inşaatı için deniz dolgusu uğruna bu mağaraları betonla doldurmuştu. Termik Santral yapılan bölgede ayrıca ‘Priapos’ antik kentinin kalıntıları da bulunmaktadır. Proje alanına sadece 60 metre uzaklıktaki bu doğa kıyımı, ileride arkeolojik keşiflerin yapılmasını engelleyeceği gibi yörenin turizm gelirlerini de baltalayacaktır. Oysa Karabiga sahilleri Marmara Denizi’nin el değmemiş belki de son yeriydi. Buradaki oksijen seviyesi bölgenin en yüksek değerlerini taşımaktadır. Yapılmak istenen aslında bu doğa harikası yörenin katledilmesinden başka bir anlam taşımıyor. Çanakkale ili dahilinde yapılmak istenen termik santral inşaatları bittiğinde, ülkemizdeki diğer termik santrallerden elde edilen acı tecrübeler ışığında tabiri caizse bir soykırım yaşanacaktır. Her ne kadar filtreleme işlemleri gerçekleşse de gökyüzüne bırakacağı zararlı partiküller kuruldukları bölgelerde solunum yolu hastalıklarını artırmakta, yeni doğan bebekler astımlı olarak dünyaya gelmektedir. Ayrıca termik santrallerde kullanılan kömürün kalitesine göre %10 ile %50 arasında kül, atık olarak çevreye bırakılmaktadır. 14 bin megavat termik santralde yılda 40 milyon ton kömür yakılacak ve yine yılda 15 milyon ton dolayında kül atık olarak çevreye bırakılacaktır. Gelecekte Çanakkale’de kül dağları oluşacak, sık sık da kül fırtınaları meydana gelecektir. Bu şekilde bırakılan atıklardan yani kül depo alanlarından çevreye ağır metaller ve radon gazı (radyoaktivite) yayılacak, ölümcül hastalıklar ve kanser vakaları artacaktır. Bir termik santral gölgesinde acaba kim denize girmek ister? Ya da o bölgede doğmuş, topraklarında yetişmiş bir küçükbaş hayvanı kim sofrasında görmek ister? Çanakkale domatesinin ileriki yıllarda tarih olacağına dair endişelerimi birçok insanın taşıdığına şüphe yok. Atlas Dergisi’ne de konu olan bu durum Karabiga kadınlar plajının hemen ardında bulunan beton baca ile trajik bir görüntüye sahne oluyordu. Şirketin kurumsal web adresinde 2018 yılına bitirilmesi planlanan Cenal Termik Santrali faaliyete geçtiğinde Karabiga Yarımadası doğasını ve insanlarını tehdit ettiği gibi kuş uçumu 14,5 deniz mili mesafedeki Marmara Adası’nı ve 1960’lardan beri yörenin en yüksek turizm potansiyeli olan Avşa adasını ve üzerinde yaşayan insanları da tehdit ediyor olacak…

Yılın büyük bir bölümünde hakim olan kuzeyli rüzgârları düşündüğümüzde Marmara ve Avşa adaları için bir tehlike söz konusu olmaz gibi görülebilir. Aslında bu düşünce bir nevi yağmur duasına çıkmak gibidir. Zira Ekim-Kasım, Mart-Nisan aylarında güneyli rüzgârların etkisinde kalır adalarımız. Yer yer de yaz ortasında fırtınamsı rüzgârı ve ‘kaçak’ dediğimiz ani bastıran fırtınaları vardır. Son birkaç yıldır meydana gelen küçük hortumları da düşünecek olursanız, tehlikenin aslında o kadar da uzakta olmadığını fark ederiz. Bir diğer önemli etken de yapılması planlanan santrallerin soğutma suyunu denizden sağlayacak olmasıdır. Devir daim sonrası açığa çıkan sıcak suyun yarım derece bile olsa artması Marmara Denizi’nde uzun zaman önce çalmaya başlayan tehlike çanlarına bir yenisini daha ekleyecek…

Marmara Adası’nın önemli geçim kaynaklarından biri olan balıkçılık özellikle kış aylarında ‘Algarna’ adı verilen yöntemle dip taranarak yapılmaktadır. Bu av yöntemiyle daha çok karides avlanır. Karidesin iri olanları gelir açısından daha makbuldür. Karidesin irileşmesi için ise deniz suyunun soğumasını bekler balıkçılar. Adalı balıkçılar daha çok Karabiga sahili ve Hayırsızada arasındaki bölgede avlanmayı tercih ederler. Evimizin balkonundan her akşam bu teknelerin peşlerinde martı sürüleriyle adaya doğru dönüşlerini izlerim büyük bir keyifle. Bazen Marmara’nın derinliklerinden ‘İri Camgöz’ köpekbalıkları da ağlara takılır ve sanal hafızamızın unutulmuşluğunda bir fotoğraf karesi olarak kalırlar. Son yıllardaki bu İri Camgöz’lerin artışı da bende hep merak uyandırmıştır. Termik santraller zinciri yapılması planlanan Karabiga sahillerinden denize deşarj edilecek bu sıcak suyun balık popülasyonuna ve köpekbalığı artış ya da azalışına nasıl etki edeceği de araştırılması gereken önemli bir konu…

Marmara Adası’nın en önemli geçim kaynaklarından biri de zeytinciliktir. Marmara Birlik Kooperatifi’nin zeytin alımı yaptığı, yemeklik ve yağlık olarak toplanarak işlenen bu zeytin adanın güneye bakan sahillerinde ve tepelerinde ekilidir. Bu nedenle gelecekte oluşacak hava kirliliği zeytincilik faaliyetlerini de etkileyecektir. Kömürlü termikten salınan gazlar santralin bulunduğu yerin coğrafi konumuna göre yarıçapı 60 km büyüklüğündeki dairesel alandan başlayarak geniş bir sahayı etkilemekte, kükürt dioksit ile azot oksit gazları asit yağmurlarına neden olmaktadır. Asit yağmurları sonucu tarım alanları, su kaynakları, meralar ve ormanlar zarar görmekte dolayısıyla bitkisel üretim ve hayvansal üretimin hem kalitesi düşmekte hem de miktarı azalmaktadır.

Bir gün, kitapçılar çarşısında bir sahafla sohbete tutuşmuştuk. Söz dönüp dolaşıp Marmara Adası’na gelmişti. Meğerse 40 yıl evvel adada tatil yapmışlar eşiyle birlikte. O gün bugündür ada dondurmasının hâlâ tadının damağında olduğunu söylemişti. Koyun sütünden ve adada yetişen dağ çileği, karadut gibi yerel meyvelerden yapılan bu eşsiz aromanın da bir gün bitebileceği gerçeği ile yüzleşmeliyiz. Şimdi yukarıdaki bilimsel veriler ışığında düşündüğümde Ada’yı ada yapan tabiatı ve insanlarının, benliğimi bulduğum, hayata gözlerimi açtığım sevdalım adanın tehlike altında olduğunu duyumsuyorum. Son yıllarda ada dahilindeki tüm köylerde kanser vakalarının artışı ve bu hastalıkların getirdiği ölümler tüm yerli halkı derinden etkilemektedir. Geleceğimizi ve yarınlarımızı ilgilendiren birçok konuda ne kadar duyarsız olduğumuz da acı bir gerçek. 2011 yılından beri bölgede faaliyetlerini yürüten halka ve çevre örgütlerine destek vermekte ne kadar geç kalmışız ki o gudubet santral bacasını oraya gözümüzün önüne dikebildiler.

Vahşi kapitalizmin sağlığımızı hiçe sayan bu uygulamaları neticesinde insan hayatının ne kadar değersiz olduğu bir kez daha gözler önüne serildi. Bölgenin yenilenebilir temiz enerji için bir vaha olduğu aşikâr. Gerek güneş enerjisi, gerekse rüzgâr santrali kurulması için bir araştırma acaba hiç yapıldı mı? Mahkemelerin vermiş olduğu yürütmeyi durdurma kararları biraz olsun rahat nefes aldırıyor fakat EPDK’nın vermiş olduğu lisansa sahip firmaları yıldırmıyor, türlü cambazlıklarla mahkeme süreçlerinden olumlu sonuçlar çıkararak inşaatlara devam ediyorlar. Gelişmiş ülkeler özellikle Avrupa devletleri kömürlü termik santrallerden vazgeçmiş durumda. Önemli bir ayrıntı da bu çaptaki bir termik santral ağını besleyecek yüksek ısı değerine sahip kömür bölgede bulunmamakta! Gemiler vasıtasıyla yurtdışından getirilecek, Çanakkale’ye ise külü kalacak. Gelişen teknolojiyle birlikte enerjiye olan talep her geçen gün artıyor. Oysa tüketimi düşürmeye yönelik politikaların hayata geçirilmesi elzem. Her geçen gün doğal kaynaklarımızı geri dönülmez biçimde tüketiyoruz. Ve bu termik santraller ile ülke enerjisinin biraz daha dışa bağımlı hale geleceğini kavramak için alim olmaya gerek yok.

Marmara Adaları’nda yaşayan, halkın Karabiga’da kurulmak istenen Termik Santrallere karşı daha duyarlı olması gerek! Aynı havayı teneffüs ettiğimiz, aynı deniz ürünlerini avladığımız, aynı tarımsal ve hayvansal gıdaları tükettiğimiz bölgemizdeki direnişlere destek olmalı, yaşamı ve doğayı hep birlikte savunmalıyız.

Bu yazı hazırlanırken; Birgün, Evrensel ve Yeşil Gazete haberlerinden, Güneş Dermenci, Alper Sezer ve H. Can Yücel kişisel arşivlerinden yararlanılmıştır.

Bu yazı adalidergisi.com/ dan alınmıştır

 

H. Can Yücel

Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde Türkiye’de basın gözaltılar, davalar, işsizlik ve sansür baskısı altında

3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde Türkiye’de gazeteciler gözaltılar, davalar, işsizlik ve sansür baskısı altında işini yapmaya çalışıyor.

3 Mayıs, Birleşmiş Milletler (BM) tarafından 1993 yılında Dünya Basın Özgürlüğü Günü ilan edildi. Türkiye’de ise her geçen gün basın özgürlüğü üzerindeki baskılar artıyor. Son bir yılda çıkartılan kanun hükmünde kararnameler ile aralarında Hayatın Sesi televizyonu, İMC TV, Özgür Gündem gazetesi, Evrensel Kültür dergisi, Dicle Haber Ajansı (DİHA) ve Türkiye’nin ilk kadın haber ajansı olan Jin Haber Ajansının da olduğu (JINHA) yüzlerce basın-yayın organı kapatıldı. Türkiye Gazeteciler Sendikasının (TGS) verilerine göre de 159 gazeteci şu anda cezaevinde bulunuyor. Özgürlük Evinin (Freedom House) 199 ülkenin basın özgürlüğünü incelediği raporunda Türkiye 163’üncü sırada yer aldı. Yine aynı raporda; basın özgürlüğü açısından Türkiye, “özgür olmayan” ülkeler arasında yerini aldı.

3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü öncesinde açıklanan, ocak-şubat-mart 2017 dönemini kapsayan BİA Medya Gözlem Raporu, iktidarın özel ve kamu medya organlarını 16 Nisan Referandumu öncesi eşitsiz yayına teşvik ettiğini, sadece sembolik “Özgür Gündem” dayanışma eylemine destek verdikleri için 41 gazeteciden 13’ünün Terörle Mücadele Kanunu’ndan ertelemeli 11 yıl 10 ay hapis ve 50 bin TL adli para cezasına mahkum edildiğini gözler önüne seriyor.

Medya Gözlem’den başlıklar

BİA Medya Gözlem Raporu’nda “öldürülen gazeteciler”, “hapisteki gazeteciler”, “saldırı, tehdit ve engellemeler”, “soruşturmalar, açılan-süren davalar, kararlar”, “hakaret, kişilik hakları ve tazminat davaları”, “yasaklamalar, kapatmalar, toplatmalar”, “Anayasa Mahkemesi”, “AİHM” ve “RTÜK” gibi bölümler yer alıyor.

Üç ay boyunca gazeteciler hakkında TCK ile TMK birlikte uygulanmak suretiyle yargılamalar sürdü. Yargılamalarda gazetecilerle  dağıtımcı ve medya çalışanlarına yönelik gazetecilik yoluyla “Silahlı örgüt üyesi olmak”, “Örgüte yardım etmek” veya “Örgüt kurmak, sevk ve idare etmek” suçlamaları devam etti.

Hapis gazeteciler: Çoğu cemaat medyasından

Rapora göre 118 gazeteci 1 Nisan’a cezaevinde girdi. Tutuklu gazetecilerin 65’i Cemaat medyasında çalışanlardan oluşurken habercilerden 33’ü Kürt medyasındandı. Ayrıca, Cumhuriyet gazetesinin 11 yazar, yayın yetkilisi ve muhabiri de “FETÖ/PKK’ye yardım veya bu örgütlerin propagandasını yapmak” suçlamasıyla tutuklu.

118 gazeteciden 16’sı hükümlüyken 18’i halen yargılanıyor, 84’üyse soruşturma geçiriyor. 2016’nın aynı döneminde 28 gazeteci cezaevindeydi; gazetecilerden 18’i Kürt medyasındandı.

38 gazeteciye gözaltı

Ocak-şubat-mart 2017’de, 22’si ‘FETÖ’ soruşturması kapsamında, 3’ü kapatılan Kürt medyası, biri de uluslararası medyadan olmak üzere toplan 38 gazeteci gözaltına alındı. ‘FETÖ’ davasında tahliye edilen 13 gazeteci, “darbe” soruşturması” gerekçe gösterilerek Silivri Hapishanesinden gözaltına alındı. Diyarbakır’daki Newroz kutlamaları hazırlıklarını izleyen Alman Gazeteci Hinrich Schultze da gözaltına alındı. Gözaltıların çoğu “Yasa dışı/silahlı örgütlerle bağlantı” gerekçesine dayanıyordu.

Yedi gazeteci ve bir yayınevine saldırı

Ocak-şubat-mart 2017 döneminde en az yedi gazeteci ve bir yayınevi saldırıya uğradı; iki gazeteci, de sözlü saldırıya uğradı. Ayrıca, dört medya organı da çoğu iktidar çevrelerince tehdit edildi.

2016 yılında çatışma ve eylem bölgelerinde görev yapan medya çalışanlarından 56’sı saldırıya uğramıştı. Bu dönemde altı medya organı da saldırının hedefi olurken bir Suriyeli gazeteci de öldürülmüştü. Yine geçen yıl, 118 gazeteci ve beş medya kuruluşu tehdit görmüştü.

Referandum ile ağırlaşan sansür

Ocak-şubat-mart 2017 döneminde en az üç yayın yasağı veya geçici yayın yasağı, üç siteye sansür, üç gazete, bir kitap, bir filme yasak veya engel, bir akreditasyon ayrımcılığı, bir basın kartı ile bir pasaport iptali, uluslararası medya temsilcisine yönelik bir sınır dışı yaşandı.

Ayrıca, Bolu’da iş cinayetlerini anlatmak için davet edilen İsmail Saymaz’a salon verilmedi; HaberTürk TV, 16 Nisan referandumu için “hayır” diyen MHP’li Vekil Yusuf Hacaloğlu’ya yönelik programda davetini sonradan iptal etti; Hürriyet gazetesi, Orhan Pamuk’un “hayır” dediği röportajını basmadı.

Gazeteci cinayetlerinde cezasızlık

Aydın ve Gazeteci Musa Anter’in 25 yıl önce Diyarbakır’da, Hrant Dink’in 10 yıl önce İstanbul’da, Cihan Hayırsevener’in yedi yıl önce Bandırma’da öldürülmeleriyle ilgili davalar halen devam ediyor.

’90’lı yıllarda işlenen Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy ve Ahmet Taner Kışlalı cinayetlerine ilişkin Umut Davası, Anayasa Mahkemesinin kararından sonra Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinde hükümlüler Hasan Kılıç, Mehmet Şahin, Yusuf Karakuş, Recep Aydın ve Mehmet Ali Tekin için yeniden başlayacak.

220 gazeteciye TMK ve “örgüt” davası

Ocak-şubat-mart 2017 döneminde 71 gazeteci TMK uyarınca toplam 532 yıl 6 ay hapis istemiyle yargılandı; 19’u toplam 32 yıl 6 ay 27 gün hapse (En az 11 yıl 10 ayı ertelemeli olmak üzere) mahkum oldu. Dördüne dava zaman aşımından düştü, ikisi beraat etti.

Sadece “Özgür Gündem” için dayanışma eylemine destek veren 41 gazeteciden 13’ü “örgüt propagandası” ve/veya “Örgüt bildirisi basmak”tan ertelemeli 11 yıl 10 ay hapis ve 50 bin TL adli para cezasına mahkum edildi.

Ocak-şubat-mart 2017 döneminde beş gazeteci hakaret suçlamasıyla açılan ceza davası kapsamında toplam 43 bin 840 TL adli para cezası ödemeye mahkum edildi.

AİHM’de tutuklu gazetecilere öncelik

Darbe girişimi sonrası iki üyesi tutuklanan, son aldığı kararla “cumhurbaşkanına hakaret”e dair TCK’nin 299. maddesini meşrulaştıran Anayasa Mahkemesi, ocak-şubat-mart 2017 döneminde ifade özgürlüğüne dair tek bir kararı gündemine aldı: Borsa Gündem Sitesi Yayın Yönetmeni Orhan Pala’nın ifade özgürlüğünün hukuka aykırı şekilde kısıtlandığına, bunun için 2 bin TL tazminat ödenmesine karar veren AYM, aylardır ağır tecrit altında hapishanelerde tutulan en az 18 gazetecinin başvurusunu görmezden geldi.

AYM’nin aylardır işleme koymadığı tutuklu 16 gazetecinin dosyası Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) taşındı. Strasbourg’daki söz konusu mahkeme, Ahmet Altan, Mehmet Altan, Şahin Alpay, Nazlı Ilıcak, Murat Aksoy ve Atilla Taş için “öncelikli inceleme” kararı verdi.

İşsizlik nedeni, ‘Hayır’

Ocak-şubat-mart 2017 döneminde altı gazeteci ve medya çalışanı işten çıkarıldı, işten çıkmak zorunda bırakıldı. Bir gazeteci de programı iptal edildiği için görevini bırakmak durumunda kaldı. Twitter üzerinden referandumda “hayır” oyu vereceğini açıklayan Kanal D haber sunucusu İrfan Değirmenci’nin işine “tarafsızlık kalmadığı” gerekçesiyle son verildi. CNN Türk’te anayasa değişikliğini eleştiren Posta Gazetesi Yazarı Hakan Çelenk’in de işine son verildi.

 

(Evrensel)

Al Jazeera Türk kapanıyor

Katar merkezli Al Jazeera’nın, Türkiye’de yayın yapan internet sitesi kapanıyor.

İnternet yayın yapan Al Jazeera Türk’ün kapanma kararının Diyarbakır ve Ankara’da görev yapan çalışanlara İstanbul’a çağrılarak tebliğ edileceği belirtildi.

Haber kanalı projesinden vazgeçilmişti

Al Jazeera, yıllar süren hazırlıktan sonra çıkan ihtilafların çözülememesi üzerine Türkiye’de kurmayı planladığı haber kanalı projesinden de vazgeçmişti. TV projesi için oluşturulan ekibin önemli bir bölümü daha sonra kurulan internet sitesine kaydırılmıştı.

50’den fazla çalışan

2014 başında internet sitesi, dijital dergisi, mobil uygulamaları ve sosyal medya hesapları yayınına başlayan Al Jazeera Türk’ün haber koordinatörlüğünü Gürkan Zengin yürütüyordu. Haber sitesinde, idari çalışanlar da dahil olmak üzere 50’yi aşkın kişi görev yapıyordu.

 

(Medya Radar)

15 yılda 2 milyon 500 bin dekar tarım arazisi betona gömüldü!

Türkiye’de son 15 yılda 2 milyon 500 bin dekar tarım arazisi imar politikalarının kurbanı yapılarak, betona gömüldü.

Türkiye’de resmi rakamlara göre 2002 yılında 26 milyon 579 bin hektar olan tarım arazileri, arada geçen sürede 23 milyon 923 bine geriledi. Ancak bunun sadece 16 milyon 200 bin hektarı ekilebilen alan olarak kullanılıyor. Kullanılabilen verimli tarım arazileri ise, Türkiye’de tarım topraklarının katmerleşerek büyüyen imar politikalarının tehdidi altında.

Evrensel’den Berivan Altan’ın haberine göre, Türkiye’de son 15 yılda imara açılan verimli tarım toprakları, 2 milyon 500 bin dekarın üzerinde bir rakam ile açıklanıyor. Bu miktar Türkiye’nin en verimli tarım topraklarının bulunduğu Mersin’de son 15 yılda 90 bin, Adana’da 200 bin, Hatay’da 60 bin dekarlık rakamla açıklanırken, Antalya’da ise imarlaşmanın yanı sıra turizm adı altında otel ve tatil köylerine ayrılan bölgelerin de içine girmesiyle 170 bin dekarlık verimli tarım arazisinin yok edilmesi demek oluyor.

Yine verimli tarım topraklarının yüzde 26’sının her yıl nadasa bırakılıyor olması ile birlikte Türkiye’nin ithal ürünlere yöneldiği bu günlerde, Mersin Ziraat Odası Başkanı Cengiz Gökçel, yakın zamanda yaşanacak gıda sıkıntısı ve verimli tarım arazilerinin korunması gerektiğine dikkat çekti.

“Gıda ihtiyacının karşılanması için tarım arazileri korunmalı”

Gökçel, “Önce insanların yaşamsal gereksinimi olan madde gıda ve su olmazsa insan hayatı olmaz. Dolayısıyla yaşanan kuraklık su miktarını etkiliyor. Ancak suyun olumlu şekillerde depolanmasının sağlanması, tedarikli kullanılması gibi yöntemlerle su ihtiyacı sağlanabilir” dedi. İnsan nüfusunun her geçen gün arttığına dikkat çeken Gökçel, “Ancak gıda ihtiyacı daha farklı. Ekilip, dikilebilen tarım arazileri aynı ölçekte kalıyor. Dolayısıyla bu tarım arazilerinin hem verimliliğini artırabilecek bir şekilde kullanabilecek, çiftçileri geliştirebilecek politikaların geliştirilmesi gerekiyor. Hem de uzun sürede bu toprakları kaybetmeyecek önlemleri almak lazım” diye konuştu.

“İhraç edilen ürünleri ithal etmeye başladık”

“Yetkilileri uyarıyoruz” diye sözlerine devam eden Gökçel, Türkiye’de önemli düzeyde tüketimi yapılan ve düne kadar ihraç edilen bazı tarım ürünlerinin ithal edilir hale geldiğini şu sözlerle aktardı: “Ülkemizde bazı tarım ürünlerini üretemez hale geldik. Fasulye gibi, nohut gibi. Biz bugün bunları ithal eder hale geldik. Yaşanan olumsuz hava koşulları nedeniyle oldu bu. Hem istenilen verimlilik alınamadı, hem de araziler yeteri kadar ekilemedi. Ama burada en önemlisi de şu. Geçmiş yıllarda da bu ürünlerin rekoltesinin azaldığı gözlemleniyordu. Ne yapılabilirdi. Sulanabilir arazilerde bu ürünlerin yetiştirilmesi sağlanabilirdi. Bu ürünlerin yetiştiği verimli topraklar korunup imara açılmaları engellenebilirdi. Eğer biz elimizdeki verimli toprakları koruyabilir ve verimli şekilde kullanabilirsek bu tür sorunlarla karşı karşıya kalmayacağız. Eğer bunu yapamazsak gelecekte bugün ithal ettiğimiz ürünleri bile bulmakta zorluk çekeriz.”

“Konut ihtiyacı tarım arazilerinin dışında sağlanmalı”

Tarım arazilerinin korunmasının hassas bir konu olduğunu belirten Gökçel, “Tabi ki ülkemizde konut ihtiyacı, sanayi anlamında kullanılacak arazi ihtiyacı var. Ancak yapılacak konutların, sanayiye ve imara açılacak alanların iyi belirlenmesi gerekiyor. Kentlerin genişletilmesi sırasında buna dikkat etmek gerekiyor. Bunlar tarımın yapılamadığı alanlar olarak belirlenmeli ve ona göre bir çalışma proje yapılmalı. Çiftçiler zaten ürünlerini satamadıkları için üretim yapmaktan vazgeçtiği bir süreç yaşıyor. Bu nedenle sürdürülebilir tarım yapılabilmesi için çiftçilerin desteklenmesi ve üretimde kalmasının sağlanması gerekiyor” diye konuştu.

(Evrensel)