Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.
Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz
Bu amaçla biz [Çocuklar İçin Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.
***
Konuşan Kedi
Thomas’ın kedisi Gaspard, her kedi gibi sıradan hayatını yaşamaktadır. Sinek ve kertenkele peşinde koşmak, Thomas ile oynama ve uyumak gibi kedi rutinlerine sahiptir. Kendi kendine konuşsa da bunu insanlar duymaz, Gaspard da bilir bunu fakat bir gün yediği bir ot sayesinde kendi kendine söylenirken sesini duyar. O da anlayamaz bu durumu, çevresine bakar konuşanı bulmak için. Bir bebek sesini andıran bu sesin kendinden geldiğini anlayınca çok şaşırır. Şimdi ortada mutlak bir gerçek vardır. GASPARD KONUŞABİLİYOR! HEM DE ŞİİR OLARAK!
Bu yeteneği insanlarla paylaşmalı mı? Aklındaki en önemli soru bu. Eğer insanlar bir kedinin konuştuğuna şahit olursa bir anda popüler olur, gazeteciler peşini bırakmaz hatta bilim insanları üzerinde deneyler bile yapabilirdi. Bu durum Gaspard için hoş olmayan durumlardı. O sıradan bir kediydi ve halinden memnundu. Hem popüler olma kaygısı insanlarda olur, hiç de kedilere göre bir durum değildi.
Bunu gizleyemeyeceği tek kişi de en yakın arkadaşı Thomas’tı. Konuşunca elbette büyük bir şaşkınlıkla karşıladı Thomas ama zamanla alıştı. Ortada Gaspard’ın konuşabilmesinden daha büyük bir sorun var. Gaspard’ın kendi kendine konuşma huyundan vazgeçememesi. Hal böyle olunca tanık olduğu bir şeyde başlıyor konuşmaya. Neyse ki Thomas bir çözüm buluyor. Çevresindekilere hatta ailesine bile vantrolog yeteneği olduğunu söylüyor, bu sayede Gaspard’ın zamansız konuşmalarına bir çözüm getiriliyor. Fakat düşünmeden konuşan Gaspard yüzünden Thomas konuşmalardan sorumlu tutuluyor. Böylece zaman zaman zor duruma düşüyor Thomas.
Devamı okura bırakıyorum. Konuşan Kedi, hayvanlarında bir dünyası olduğuna hatta onların da bir dile sahip olduğuna işaret ediyor. Bu anlamda çocukların empati düzeyine katkısı olabilecek bir kitap. Doğaya ve hayvanlara olan algının yeşertilmesi açısından çocuklara okutulabilecek keyifli bir kitap Konuşan Kedi.
Bu acıklı öyküyü ve zincirleme uçuşan düşünceler kümesini anlatmaya nasıl başlasam, bilemiyorum bir türlü.
Geçen hafta, Midyat’a gittim. Kısa bir iş gezisiydi sadece. Önce uçakla Mardin havaalanına iniyorsunuz, oradan Mardin ve oradan da Midyat… Bu iki yerleşim de, benim için, azizler mertebesindedir.
İlk gençliğimin ilk yıllarında Mardin’e gittiğimde, kent beni gerçekten çarpmıştı. Öyle sanki bir kayaya çarpmış gibi, çarpılmıştım. Bildiğim her şey, değerleri bulduğum her şey, anlamını keşfetmeye çalıştıklarım, her şey kendiliğinden eriyip başka bir kıvamda akmaya başlamıştı sanki.
Ancak çok şanslıydım. Mardin’e ilk gidişimde, kentte daha hiçbir şey değişmemişti. Öyle söylüyorum, ama gerçekten değişmemişti. Kızıltepe bile hala çok küçük bir tren istasyonu kasabası gibiydi ve Mardin’de de belki bir Atatürk anıtı vardı, adet olduğu için. Bunların dışında, elbette sadece mekanları bakımından söylüyorum, sanki her şey üç yüz yıl öncesinde nasılsa, öyle durmuş-kalmıştı. Gerçekte kente nelerin kalmadığını tam olarak anlamamı, çok sonraki gidişlerimden birinde, Ermeni Protestan tuhafiyeci bir kadın ve Süryani bir rahip, hiçbir şey söylemeden, sağlamışlardı.
Söylediklerim, Mardin’in cansız bir yer olduğu, ya da uyuya kaldığı anlamına gelmiyordu. Kent, kendi düzenini sürdürüyor ve yüzyıllardan beri nasıl yaşıyorsa, dilimli kubbeleri ve nakışlı taşlarıyla, öylece yaşamaya devam ediyordu. Çok canlı bir yaşam vardı, bir o kadar da, benim daha önceden bildiğim kentlerden farklıydı. Sırtın, Mezopotamya “denizine” bakan güney yamacına öylesine yerleşmişti ki, pek motorlu araç bile yoktu sayılır.
Merdivenli sokaklardan aşağı ve yukarı çıkmak, çok daha kolaydı. Atlar ve eşekler de vardı. Çöp eşeklerle taşınıyordu.
Mardin’e gelmekle, benden başka hiçbir şehircilik öğrencisinin görmediğini, tatmadığını, deneyimlemediğini zannettiğim bir kenti yaşamaya başlamıştım. Üçüncü sınıf bir trenin vagonundan, platformsuz Kızıltepe istasyonunun tozlu kırsal havası içine indiğimde ve Mardin’e gidecek bir araç aradığımda ne nereye gittiğimi biliyordum ne de neyle karşılaşacağımı… Ama tuhaf bir şey oldu: Apansızın bir orta çağ kentinin içine girdim. Böyle şeyleri, bazen Hollywood filmlerinde görüyoruz. Ancak, benim başıma gerçekten geldi.
Ne yazık ki, o zaman tuttuğum Mardin notlarım kaybolalı çok oldu. Zaten benim niyetim de Mardin’i değil, Midyat’ı anlatmak.
Midyat’a ilk gidişim, daha sonraki yılların birinde oldu. O zaman Estel, küçük bir gecekondu mahallesi gibi, uzakta duruyordu. Midyat ise, her bir evi sanki fildişinden oyulmuş bir mücevher kutusu gibi, inanılmaz nakışlı ama her bir nakışını da kendisine yakıştırmış evlerden ve kiliselerden oluşturmuş bir kentti. Evet kent diyorum, belki nüfusu pek küçüktü ama kent olduğunu içindeki insanlardan, sokaklardan-meydancıklardan filan hemen anlayabiliyordunuz.
Süryanilerin nasıl bir taş işçisi olabildiğini, daha önce Mardin’de görmüştüm. Buradaki evler daha küçüktü ama daha özenliydi ve taşları daha çok işlenmişti. Dünyada çok ender bir kültür, evlerine bu kadar özenir, yaşadığı çevreden aldığı malzemeyi, bu kadar güzel evlere dönüştürme becerisi gösterebilir…
O evlerin her birinin, içinde yaşayanlarla, nasıl bir canlı gibi ilişki içinde olduğunu, evlerin sahiplerinin evlerini-topraklarını-yurtlarını nasıl sevdiklerini ve güzelleştirmeye nasıl özendiklerini, bunun bir kent düzeyindeki en güzel halinin nasıl olabileceğini görmek için, o yıllardaki Midyat’ı görmeliydiniz… Görseydiniz, mutlaka “bir kent, bu kadar mı güzel evlerden oluşabilir?” diye, sorardınız kendinize.
Daha sonraki gidişlerimden birinde, Midyat’tan aklımda en çok kalan şey, kapısını bir hapishane kapısı kadar kalın ve demirli yapmış bir telkâri atölyesindeki ustanın bakışlarıydı. Hemen hemen hiç konuşmuyordu. Hatta başını kaldırıp yüzümüze bile bakmıyordu. Başını eğmiş sadece işini yapıyordu ve o kadar ucuz bir fiyata satacağı gümüşten dantel işler gibi yapılmış eşyaları satın alıp-almayacağımızla bile ilgilenmiyor gibiydi. Sanki hayatta artık yapabileceği tek şey eğilip, sessizce işini yapmaktan ibaretmiş gibi, çok suskundu ve hiç ilan edilmemiş bir küskünlük vardı bakışlarında. Sadece bu kadar… Ama hiç gitmiyor gözlerimin önünden, o telkâri ustasının başının eğilişi ve şikayet etmediği halde, dayanamayacağı bir dünyada yaşatılmakta olduğunu anlatan kısa bakışları…
Artık hiç kimsenin Midyat’a utanmadan bakabileceğini sanmıyorum. Bu kadar güzel bir kent, nasıl bu kadar çaresiz ve can çekişmekte olduğundan başka hiçbir duygu yaratmayan bir yere dönüştürülebilir?
İlk gördüğümde, nüfusu kabaca % 80 Süryanilerden ve % 20 de Kürtlerden oluşuyordu. Şimdi ise, yine kabaca söylenirse, %90 Kürt, Arap ve Türklerden, % 10 Süryanilerden oluşuyor gibi bir izlenim veriyor. Estel tarafından Midyat’a girerken, 10-13 katlı betonarme apartman kulelerinden oluşan bir caddeden geçiyorsunuz. Oldukça yoksul insanların oturduğu konutlar olduğunu anlıyorsunuz. Belediyesi AKP’li ve Mardin hayır derken, anayasa değişikliklerine evet demiş olan bir ilçe Midyat.
Artık çok kalabalık, oldukça kirli sokakları olan, otomobil dolu bir yer. Yol inşaatından dolayı tozlar uçuşuyor; bir inşaat şantiyesi gibi, bir bitmemişlik/ olmamıştık izlenimi veren bir kentin mekanından geçiyorsunuz. Artık başka bir kültür, başka bir anlayış var Midyat’ta. Değişen nedir? Kolay bir yanıtı yok bu sorunun ama değişen nüfus kompozisyonu ve bu nedenle değişen kültür, yiten kent kültürü… Midyat’ın dünyadaki konumunun, neredeyse bir savaş alanın kıyısı haline gelmiş olması, Türkiye’deki konumunun da, barışı hiç düşündürmemesi…
Midyat üzerine düşünmeye başladığınızda, kenti (belki aynı konular Türkiye’nin başka pek çok kentsel yerleşmesi için de geçerli?) çok katmanlı bir sorunların, çaresizliklerin ve örtüşerek çoğalan olumsuzlukların sarmaladığını, anlamaya başlıyoruz.
Ama neden Midyat üzerinde düşünmek gerekiyor? Çünkü Midyat, bugün Türkiye’deki kentlerin hemen hepsinde gördüğümüz sorunları, hatta daha fazlasını yansıtan bir kent. Diğer yandan da, kendine özgü birçok özelliği var. Ama temelde, kentlerde, hem kentin kişiliğinin/ kimliğinin yok olmasına/ erimesine izin vermeden, hem kenti tiyatro dekorlarıyla yapay olarak donatmadan; hem çoğulcu ve demokratik, hem barışçı ve çok kültürlü, hem modern ve hem geleneğini değerlendiren, hem Süryani, hem Kürt, hem Arap ve hem de Ezidi bir yer olarak, kendi çevresindeki bağlarından şarap içen ve misafirlerine ikram eden, sanatçı ruhunu alabildiğine özgür ve yaratıcı biçimde geliştiren bir anlayışla kenti nasıl kurarız ve yaşatırız sorusu, hepimiz ve her yer için çok önemli olduğundan, bu soruyla ilgilenmemiz gerekiyor.
Kentin yaşayabilmesini güçleştiren ve bazen tam olarak, bazen de kısmen örtüşen katmanların başlıcalarını şöyle bir sıraladığımızda, aşağıdaki başlıkları görüyoruz:
Midyat’ta kent kültürünü yaratan ve yaşatan nüfusun giderek azalması/ göç etmesi ve erimesi, bunun yerine kır ağırlıklı göçün artması, kentli olmayan bir anlayışın gelişmesi,
Küreselleşmeyle, dünyanın bütün kentlerinde olduğu gibi, kentsel rant üretiminin en büyük değer haline dönüşmesiyle, yerel kimliklere dair bütün göstergelerin ya silinmesi ve yok olması, ya da müzeleştirilmesi veya sahicisinin kötü bir taklidi olarak yeniden rant yaratır hale dönüştürülmesine çalışılması,
Dinler/ dinsel kültürler arasında mutlak bir hiyerarşinin bulunması ve Süryani kültürünün, kırıyla ve kentiyle kendi anavatanında, çok azalmış olması ve belki de artık kritik bir eşiğin altına düşerek, bir daha kendi kimliğini, orada tam olarak yaşatamayacak küçük bir grup halinde, giderek Müslüman kültürünün egemen olduğu bir ortamda kaybolmaya, dibe batmaya yüz tutması,
Güçsüz olduğunu hissettiğinin mülküne, tarlasına ve toprağına el koyma/ elinden alma, gasp etme, kendi mülkiyetine geçirme gibi davranışların geçmişteki başarısının, hala çok taze ve canlı bir yol gösterici olarak, diriliğini koruması,
Midyat’ın da içinde bulunduğu bölgede ve bütün ülkede, giderek şiddet kültürünün ağırlık kazanması, şiddetin en kesin sorun çözme yöntemi olarak ön sıraya yerleşmesi ve çoğulcu-demokratik ve barışçı yaklaşımların başarı/ hatta yaşayabilme şansını, giderek azalması…
Midyat’ın kendi kimliğiyle yaşayabilmesindeki güçlükler bakımından, belki daha fazla neden sayabiliriz. Ancak sadece bunlar bile, üstesinden gelinmesi oldukça güç olan durumu özetliyor gibi. Egemenliğini ve hızını güçlü bir biçimde kanıtlamış olan faktörler, sanki Midyat’ı çirkin betonarme kuleler ormanı içine gömülmüş bir-kaç nakışlı evden bozma butik otel ve restoranla yaşamaya çalışan, geleneksel sanatların, giderek turistik gösterilere dönüştüğü bir yer olmaya götürüyor gibi. Artık dönüşerek başka bir şey olarak ayakta kalmaktan başka şansı olmayan nakışlı evlerin geleceği de, turistlerin bu bölgeyi “ziyaret edilebilir” güvenlik çizgisi içinde görebilmelerine bağlı. Ancak ne Türkiye, ne de bölge, belki bazı kısa aralıklar dışında, pek de öyle “ziyaret edilebilir” bir görüntü veremiyor, kolay kolay…
Peki, her şeye rağmen, ne umabiliriz gelecekten?
Midyat’ın gerçekten kendi kimliği ile var olmaya devam edebilmesi için, kentin her şeyden çok, artık İstanbul’a ve dünyanın Avusturalya’dan İsveç’e ve başka kıtalarına yayılmış yerli halkının, yeniden anayurtlarına gelmeyi ve kendi kültürlerini, kadim topraklarında yaşatabileceklerine inanmasına ihtiyacı var.
Kürtlerin, barış içindeki bir ülkede, farklı kültürlerle, farklı dinlerle ve inançlarla, farklı dillerle, ama neredeyse kendileriyle aynı olan “farklı” insanlarla birlikte yaşamayı, bir kazanım, bir başarı olarak değerlendirmeleri gerekiyor. Daha önce, neredeyse “kendiliğinden” olduğu gibi, çok kültürlü çoğul bir yaşamı, Hıristiyanları ve Müslümanları ile, duru suyu ve şarabı ile, ibadete çağıran çan ve ezan sesleriyle, hiçbir hiyerarşik üstünlük iddiası olmadan, birlikte yaşamayı anlamlı bulmaya ihtiyaçları var.
Türkiye’deki devlet yönetiminin, milliyetçi ve hegemonik olmayan, merkeziyetçilikten uzak ve yerel değerlerin çoğulcu ve demokratik bir ortamda kendilerini çoğaltmalarına ortam hazırlayan bir anlayışı benimsemeye doğru ilerlemesine de ihtiyaç var.
Bir mucize olsa ve bütün gelişmeler, bu doğrultuda olabileceklerine/ olduklarına dair inandırıcı kıpırdanmalar göstertse bile, Midyat’ın bir daha hiçbir zaman eski Midyat olamayacağını biliyoruz. Zaten olması da gerekmiyor. Midyat’ın, kendi kimliğiyle, zorbalığa/ şiddete hiçbir biçimde izin vermeden, çoğulcu ve çok kültürlü bir yer olarak, yeni yüzyılı nasıl kurmak istediğini, azınlık/ çoğunluk, merkez/ yöre-yerel, zengin/ yoksul ve kadın/erkek demeden, birlikte karar üretebileceği ve kenti yeni koşullara göre, ama eskiyi ezmeden ve esirgeyerek nasıl kurabileceğini düşünmesi gerekiyor.
Bunu yerel olarak bulmaya çalışırken, dünyanın evrensel birikiminden, dünyanın deneyiminden ve her biri kendi konusunu iyi bilen ama Midyatlı olmayan kişilerin düşüncelerinden/ önerilerinden de yararlanması yararlı olabilir.
Bu yazılanların ne kadarı gündüz düşü, ne kadarı olması olasılığıyla sarılabilecek nitelikte, ne kadarı da düşük olasılıklı olsa da peşine düşülmeye değer nitelikte, bilmiyorum. Ama geleceğe açılan ferah bir pencere ya da kapı, mutlaka olmalı bir yerde…
Her şey birbiriyle bağlantılıdır. Her şey bir yere gider.
Bedava yemek diye bir şey yoktur. Son sözü doğa söyler.’’
Ernest Callenbach
Yol devam ediyor…
Bozburun’un yapısı sert, doğası çetin. Otlar zaman zaman çok sık oluyor ve yürümeyi zorlaştırıyor. Araçla dağların eteklerinden uzun yol katederken her zaman görüp heyecanlandığım ve zirvede neler olduğunu merak ettiğim dağların tepesine çıkartıyor Karia yolu bizi.. Çıkılmaz denilen o zirvelere tırmanıp, kendi gücümüzü yenileyerek sınırları aşıyoruz.
En güzeli de bu eylem hayat boyu başka dağların heybetini de yaşamaya götürecek güçte enerji bırakıyor insanda.
İkinci gündeyiz ve önümüzde Bayırköy var. Amos antik kenti ve Gerbe kilisesi bu rota üzerinde. Uzun çıkışlara elbette devam ediyoruz ama İçmeler’den çıktığımız gibi değil. İçmeler en zorlayıcı olanı sanırım. Bayırköy’e akşama kalmadan varmak önemli. İlk gece kampımızı yaptığımız Kumlubük’ten çıkıyoruz, kısa bir toprak yol yürüyüşü ve çoban selamlaması ardından Karia bizi patikaya buyur ediyor.
Bayırköy’e kısa molarlarla dokuz saatte yürüdük! Ha vardık ha varacağız beklentileri Bayırköy’ü tanımadan hasretlik eyledi bizi. Yükümüz de fazla olunca yorgunluğu ayak tabanlarımızdan omuzlarımıza kadar hissettik.
Yürüdükçe, en uzaktakiler yakına geliyor. Bazı patikaların başlangıcında nefeslenip, nasıl yürüyeceğim bu yolu dediğim anlar oldu. Özellikle ağaçların çok yoğun olduğu, makilerin boy verdiği ki ben böyle büyük makileri daha önce hiç görmedim; hafif bataklık ve su birikintilerinin geçişi engellediği yollardan nasıl geçerim diye düşünürken zihnim çözümü bulmama yardım etti. Bedenim dirayetini sağladı ve soluğumu alıp aştım yolları. Çantayı devrilen sandal ağaçlarının ötesine atmak ya da dik yamaçlara tırmanmak ve dahası… Kimseyi korkutmasın yol; yol, hiç kuşkusuz yolda olmayı öğretir insana. Bir daha yürümek isteği var içimde fakat daha az yükle. Gereksinimleri öğreniyorum. Azalan korkularımla, aylaklığın keyfine yeniden varabilmek için atabilirim kendimi yeniden patikalara…
Bayırköy’e vardık, barbunya pilakiler biteli çok oldu. Nerede ne yesek diye düşünmeye başladık ve kısa soluklanmanın ardından iki gün boyunca bizi besleyen Şennur abla ve görümcesi ile tanıştık. Taze otlarla yaptıkları gözlemeleri ve kendileri için yapıp ikram ettikleri ev yemekleri ile canımıza can kattılar. Bize kamp için yer gösterdiler ve akşam soğuk olunca yün battaniyelerini verdiler. Rüzgar, yağmur, soğuk yiyen bedenimiz bir gecesini sıcak ve tok geçirdi. Karia sadece patikalardan geçirmiyor bizi. Dağların eteklerinden pay almış insanların cömertliğini de katıyor yolcusuna.
Bayırköy’de kalbe yararlı iki gün geçirdik. Şennur ablanın candan, canımıza yakın misafirperliği ile eşliğinde sırtlandık neyimiz varsa. Yörüklerin ağızlarına afilli küfürler ettiren ayazına söve söve ama seve seve ayrıldık Bayırköy’den. Fakat geri döneceğiz… Şimdi susuz cennet Taşlıca’ya yüzümüzü dönme vakti.
Susuz kalan köy: Taşlıca
Dördüncü günün sabahındayız. Taşlıcanın yollarında saatlerce yürüyoruz. Ayak bileklerimi büklüm büklüm eden bir yol burası. Adı gibi taş, taşlıca… Karşımıza çıkan engeller sadece doğadan kaynaklı değil, insanlar da zaman zaman geçmemiz gereken noktalara çalı çırpı yığmışlar. Hayvanların kaçmasını engellemek içindir diye düşünüp, barikatı aşıp devam ediyoruz.
Taşlıca’ya yürürken tepeler aşıyoruz, birbiri ardına tepeler. Tepelerden birinin ardından bizi görüp, meraklı halleriyle durup bakan keçilerin arkasından iki kangal köpeği üzerimize koşuyor. Çoban ise en son belirip,
-Keçilerin yolundan çıkın, çıkın! Diye bağırıyor.
Sola doğru hareketlenip, eğimli araziye giriyoruz. Bizim önlerinden çekildiğimizi gören keçiler seke seke yollarına devam ediyorlar. Kangallar saldırır mı saldırmaz mı diye birkaç saniyelik muhakeme sonucunda onların niyetinin de sevilmek olduğunu anladık. Boyum kadar kangalı yavru köpek gibi severek neşenlendim de neşelendim. Taşlıca’ya daha çok var mı diye sorduğumuz çobanın da muhabbet edesi varmış ki, bırakmıyor bizi:
-Siz üniversiteli misiniz?
-Evet, ben gazetecilik okuyorum.
Lakin, çoban ODTÜ’de okuyan yiğenini bize övme telaşıyla,
-Benim yeğen de Ankara’nın en iyi okulunda okuyor, dedi.
Abim söze girip, espri yaptığını da belli ederek:
-Yiğenin komünist olur, devrimci olur ODTÜ’de, deyince
Bizim çobanı ağlamaklı bir hal almasın mı! Adamın suratı düştü,
-Deme öyle yav, evetçiyim ben dedi o bana. Yapmaz öyle, dedi.
Ameliyat izleri gibi insan belleğine yerşeyen izler vardır dedi babam. İşte o izlerden birine sahipti çoban. Farklı düşüncelerin ve yaşamların paylaşılmadığı toplumlarda bu izin varlığı derinleşerek büyüyor ve sürekli yüz yüze geliyoruz. Otoritelerin güler yüzlü tahakkümleri bu ülkenin seslerini susturuyor. Çobanın kabahati ne?
Dağın başında, solumda denizin dinginliği eşlik ediyor yoluma. Çoban arkasını dönüp, önünde güttüğü keçileri ile ufkuna bakıyor. Ufkunda ise iki kangal köpeği var oynaşan.
‘Sağ salim git’ diyen arkadaşına Ferhan Şensoy, ‘sol salim’ gitmeyi tercih ederim diyordu bir kitabında. Aklıma geliyor, gülümsüyorum…
Sağlıcakla Çoban ağbi!
Taşlıca göründü! Köyün girişine birkaç metre kala ayağımız düzlüğe değer değmez kendimizi sırt üstü yere atıyoruz. Taşlıca’nın taşının etmediği kalmadı bedenimize. Köye girdiğimizde restoran var mı diye sorduk, yok dendi. Tek seçenek kahvehanede tost yemek. Karia yolunun durak noktalarından biri olan bir köyün bizim gibi yolcusu çok olur. En azından yöresel bir köy restoranı hem kazanç getirir hem de davetkar olurdu yöre halkı için. Tostlarımızı getiren çocuk ile iki çift muhabbet ederken, köyün susuz olduğunu söyledi. Yağmur suyundan yararlanıyorlar ve suyu kuyudan çekip, civar köylerden eşekle su taşıyorlarmış.
-Ne zamandan beridir susuz Taşlıca?
-Cumhuriyet’ten beridir su yoktur, dedi.
Tam 94 yıl!
Bu zamanda susuz köyü aklım almamakta direndi. Belli zamanlarda su tankeri gelir, suyu dağıtır gider diye de ekledi. Ama büyük sıkıntı susuzluk. Yağmur yağmadığı zamanlar ne olacak? Taşın suyunu mu çıkarıp kullanacaklar?
Köyün eski adı da Fenaket imiş. Eskiler köye bu ismi vermiş. Şimdi Taşlıca denmesinin sebebi her yerin taş olması, Fenaket ismi de belli ki bir fenalıktan ileri geliyor. Susuzluk bu fenalıkların başıdır.
Taşlıca’da kalsaydık Serçe limanına gidebilirdik ama biz devam ettik ve Taşlıca’dan çokta uzak olmayan Cumhuriyet köyüne yola koyulduk konaklamak için. Mart ayında olduğumuz için yılın bu vakitleri açık pansiyonlarda uygun fiyata kalabileceğimizi de umarak devam ettik.
Cumhuriyet köyü, Taşlıca’nın tam aksi. Kaynak suyu da, şebeke suyu da var. Bir yanda 94 yıldır su haklarını tam anlamıyla alamayan bir köy, diğer yanda suyu bol Cumhuriyet köyü.
Bu geceyi suyu bol Cumhuriyetli olan bu köyün bir pansiyonunda geçiriyoruz. Yarın sabah erkenden Bozburun’a adımlayacağız.
Bozburun’a giden rota da keyifli. Çok kolay olmasa da fazla zorlanmadığım bir güzergah oldu. İlk günden itibaren hızlı yürüdüğümüz için Bozburun’a vardığımızda Selimiye’ye geçmek için acele etmemeye karar verdik.
Rüzgarın kuvveti artıyor giderek. Çadır kurmak için rüzgarı kesebilecek alan ve düz bir zemin arıyoruz. Mart ayında Bozburun’da hafif insan kalabalığı var. Rüzgar da alabildiğine esecek belli ki. Bize uygun bir pansiyon gerek. Yaz sezonu açılmadığından ücretler makul düzeyde fakat pazarlık yapılırsa daha karlı çıkma ihtimali de var. Biz de bu güzel, küçük balıkçı kasabasında denize nazır bir pansiyon bulup, yerleşiyoruz. Rüzgar; soğuk ve kuvvetli…
Balıkçı kasabası olan Bozburun’da göz gevezeliği yapıyorum pansiyonumun penceresinden. Rüzgar, limandan uzakta karaya bağlanmış tekneleri hırpalıyordu. Başında beresi olan biri, teknesini ipinden tutuyor ama çekemiyordu. Rüzgar, tersine itiyordu tekneyi. Telaşı var, teknesini limanın kucağına bırakıp, alabora olmasından kurtarmaya çalışıyordu. Bir an yardım etmeye yeltendim, aşağıya inecektim ama kısa süre sonra teknesinin ipini çekip, atladı hemen içine. Beresi tam da tekneyi salıp, motoru çalıştırdığı an uçtu başından. Beline kadar uzun saçlarıyla bir hatun çıktı dışarıya, bere teknenin kıçına takılınca uzandı aldı. Tekne de, bere de, afili balıkçı hatun da güvenli limana gitti. Her şey birbiriyle uyumdur ya, kadın da dalgalar gibi çetindi.
Sabah deniz daha sakinken, rüzgar da hafifken ayrıldık Bozburun’dan. Karia rotasından Selimiye’ye devam edip yeniden Bayırköy’e geçeceğiz. Orada ağırlıklarımızı bırakıp, Turgutköy ve Hisarönü’ne yürüyeceğiz.
Adana Film Festivali’nde Altın Koza ve Venedik Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü alan Koca Dünya’da, modern dünyanın iki ergen bireyinin yeni kimlik arayışlarına ve hayatta kalma mücadelelerine tanık oluyoruz.
Reha Erdem bizi yabancısı olmadığımız bir dünyaya misafir ediyor.
Metropolün içinde sıkışıp kalan bireyler, bu bunaltıcı, kaotik ve ezici ortamda ruhsal bir çürümenin kurbanları oluyor.
Bu yaşamın içine doğan 2 gencin bireysel yolculuklarındaki yeniden doğumlarına izleyici kalıyoruz.
Hayat, yetimhanede büyüyen Ali ve Zuhal’i birbirinden ayrı düşürüyor. Kardeş olduklarını kanıtlayamasalar bile içten içe birbirlerine ait olduklarını biliyorlar.
Bir tarafta oto tamirhanesinde yevmiye ile çalışan çırak Ali, diğer tarafta yetimhaneden alınarak koruyucu bir ailenin yanına yerleşen Zuhal, mutluluğun ve huzurun uzağındaki bir hayatın başrollerindeler.
Zuhal’in sığındığı ailenin babasının onu kuma olarak almak istediğini öğrenen Ali, tek kurtuluş yolu olarak kardeşini alıp kaçmaya karar veriyor.
Acımasız bir dünyanın iki masum bireyi, kendilerine yeni bir hayat kurabilmek için doğaya sığınıyor. İnsanoğlunun varolmaya başladığı yer yani toprak, onlara kucağını açıyor.
Soğuk ve ruhsuz betonların yerini sıcak ve huzurlu bir yer alıyor.
Ormanın kalbine yerleşiyorlar. Biraz huzursuzluk, biraz tedirginlik hakim.
Gündüzler geceye döndüğünde ormanın şarkısına alışmaları zaman alıyor. Zira modern dünyanın bilinmeyene yönelik yüklediği korku kodları sığındıkları yere güvenmelerini engelliyor.
Masallar yaşadığımız gerçekliğin bize gösterilen farklı biçimleri olsa da; ormanın sesleri, sık sık karşımıza çıkan yılan, keçi, manda, rüzgar, böcekler, balıklar, su bizi unuttuğumuz, çocukluğumuzda kalan tanıdık hikayelerin içine çekiyor. Dış dünyayla bağlar zayıfladıkça tabiatın kucağında ayakta kalmak yavaş yavaş daha zorlu bir hal alıyor. Buna rağmen Zuhal ve Ali’nin yalnızlık ve korkularıyla baş edebilmeleri koşulsuz sevgi, güven ve birbirlerini koruyarak mümkün olabiliyor. Kendilerine Kum Kum ve Mimi takma isimler takan kardeşler, inşa ettikleri yeni dünyanın adeta mütevazı prens ve prensesi oluveriyorlar.
Ali’yi canlandıran Berke Karaer, ilk kez kamera karşısına çıkıyor olsa da sergilediği etkileyici performansla akılda kalıyor. Geçtiğimiz yıl Altın Portakal’da Tereddüt filmindeki unutulmaz performansıyla En İyi Kadın Oyuncu ödülünü alan Ecem Uzun da, Zuhal karakterini başarılı bir şekilde perdeye yansıtıyor. Filmin görüntü yönetmeni Florent Herry’nin dokunuşlarıysa izleyende muazzam bir görsel zevk yaşatıyor. Karakterlerin diyalogları, hikayeyle doğru orantılı mekan seçimleri ve sanat yönetimi, sinematografik stil ve kurgu açısından Koca Dünya’yı Reha Erdem’in filmografisinde yukarı taşıyor.
Reha Erdem Filmleri (1988-2016)
A ay
Kaç Para Kaç
Korkuyorum Anne
Ekim’de Hiçbir Kere
Beş Vakit
Hayat Var
Kosmos
Jîn
Şarkı Söyleyen Kadınlar
Koca Dünya
Reha Erdem’in Ödülleri
23.Altın Koza Film Festivali: En İyi Film, Film Yönetmenleri Derneği En İyi Yönetmen
73.Venedik Uluslararası Film Festivali: Jüri Özel Ödülü
46.Antalya Altın Portakal Film Festivali: En İyi Film, En İyi Yönetmen
43.Sinema Yazarları Derneği Ödülleri: En İyi Film, En İyi Yönetim, En İyi Kurgu
45.Antalya Altın Portakal Film Festivali: SİYAD Jüri Özel Ödülü
42.Sinema Yazarları Derneği Ödülleri: En İyi Film, En İyi Yönetim, En İyi Kurgu
3.Yeşilçam Ödülleri: En İyi Yönetmen Ödülü
25.Uluslararası İstanbul Film Festivali: Altın Lale Ödülü
13.Altın Koza Film Festivali: En İyi Film Ödülü
12.Altın Koza Film Festivali: En İyi Senaryo Ödülü
16.Ankara Uluslararası Film Festivali: En İyi Yönetmen Ödülü
Nantes Film Festivali: En İyi 2. Film, En İyi Yönetmen Ödülü
46.Sinema Yazarları Derneği Ödülleri: En İyi Yönetmen Ödülü
Geçen haftalarda demiryollarının Amerika’ daki hikayesinden kısaca bahsetmiştim. Demiryollarının Avrupa hikayesini yazmakta biraz geciktim ama konuyla ilgili çok fazla yazı var ve bazı bilgiler her yazıda farklı farklı tarihlere işaret ediyor. Bu nedenle doğru bilginin hangisi olduğunu araştırmak da biraz zaman aldı.
***
İlk kez Mısır’ da piramitlerin yapımında kullanılan taşların ocaklardan taşınmasında bronz raylardan yararlanıldığı tahmin ediliyordu. Bronz raylardan, demir raylara geçmek için yaklaşık 4300 yıl geçmesi gerekmiş. 1738’ de ilk demir ray İngiltere’ de Cumberland’ daki bir maden ocağında kullanılmış.
İlk lokomotif ise sanayi devriminin İngiltere’ sinde, Galler’ deki bir kalay madeninde, 1804’ de kullanılmaya başlanmış. Richard Trevithick’ in ilk lokomotifi inşa etmesini bir iddiaya borçluyuz. Mühendis Trevithick, 10 ton demiri imal ettiği bir buharlı makineyle Pennydarran’ dan Cardiff’e kadar raylı bir yol aracılığıyla hiç zorlanmadan taşıyabileceğini iddia ediyormuş.
Tram- Waggon, İronbridge Gorge Müzesinde
Böylece 6 Şubat 1804 tarihinde Tram-Waggon adlı bir lokomotif 10 tonluk demir yükü ve ayrıca 70 yolculu bir arabayla Cardiff’ten hareket etmiş. 16 km uzunluğundaki Pennydarran-Cardiff yolu, beklemeler ve tamirler de hesaba katılırsa, tam 5 saatte aşılabilmiş. Elde ettiği bu başarılı sonuca karşın Trevithick’ in şansı yaver gitmemiş, bu yeni makineyi daha fazla geliştirememiş ve böylece makinenin o günlerdeki yaygın ulaşım aracı hayvanlardan daha üstün ve etkin olduğunu ispatlayamamış.
Trenin bulunuşu, başka bir İngiliz’e, George Stephenson‘ a mal edilir. George Stephenson, daha sonraki yıllarda, peron, lokomotif ve vagon tasarımları çizmiş ve bunları gerçekleştirmiş. Böylece o günün buharlı lokomotifi gelişimin simgesi haline gelmiş. Stephenson, 27 Eylül 1825 tarihinde yalnızca yolcu ve yük taşıyarak Dünya’nın ilk demiryolu taşımacılığını gerçekleştiren treni, İskoçya’da Darlingthon ile Stockton arasında kullanmış. Ama tek bir lokomotifi varmış ve yolun büyük bölümünde atlar tarafından çekilerek yol alıyormuş. Yokuşları aşmak için de iki buhar makinesinden yararlanılıyormuş.
Yine Stephenson, bu tarihten beş yıl sonra saatte 24 km hızla gidebilen ve Rocket adını taşıyan yeni bir lokomotif modeliyle büyük ticari önemi olan Liverpool-Manchester hattındaki bir yarışmayı kazanmış. 48 km uzunluğuyla Liverpool-Manchester demiryolu, genel taşıma için yapılan buharlı tren demiryollarının klasik örneği olmuş.
Buhar gücüyle çalışan lokomotiflerin sağladığı güç, daha önceden insanlar veya hayvanlar tarafından taşınabilen yüklerin çok daha fazlasının taşınmasına olanak sağlamış. Bu da maliyet ve uzaklık arasındaki denklemin yeni baştan kurulmasını gerektirmiş. Bu durum en basit şekli ile ekonomide ve insanların yaşadığı toplumsal coğrafyada köklü değişikliklere sebep olmuş.
Demiryollarının ağır yükler ve yolcu taşıma konularında sağladığı yararlar, projelerin hızla çoğalmasına yol açmış. Liverpool-Manchester hattından sonra, İngiltere’de on yıl içinde yapımı bitmiş veya tamamlanmış durumda olan demiryollarının uzunluğunun toplamı 2.000 km’ye ulaşmış.
İngiltere, 1892
Demiryolu yapımı ve işletmesinde İngiltere’ nin sağladığı başarının sonucunda, Fransa da demiryolları yapmaları için İngiliz mühendisleri çağırmış. Fransa’ da hâlâ bazı hatlarda demiryolu trafiğinin soldan olması bunun sonucuymuş.
1832’de Fransa’da 1835’te Belçika ve Almanya’da 1837’de Rusya’da ve 1848’de İspanya’da demiryolu kullanılmaya başlanmış.
İlk elektrikli yol ise 1879 yılında Berlin’de deneysel olarak inşa edilmiş ve bu tarihten sonra özellikle şehir içi tramvay taşımacılığında elektrikli hatlar kullanılmaya başlanmış.
Günümüzde Avrupa demiryolları ağı
Kuzeybatı Avrupa’daki demir yolu ağı ABD’den daha yoğundur. Birleşik Krallık’ ta ilk demir yolu 1825’de yapılmış ve işletmeye açılmış. Sanayide olduğu gibi, Birleşik Krallık’ ta başlayan demir yolu ulaşımı bilâhare Kuzeybatı Avrupa’ya geçmiş ve demir yolu yapımı ile işletmeciliği burada da önem kazanmış. Özellikle ovaları takip eden demir yolu Kuzey Avrupa ovalarından Urallar’ a kadar uzanmaktadır.
Simplon Tüneli 12,5 kilometre uzunluğundadır
Kuzeybatı Avrupa’yı, Baltık Denizi’ni Akdeniz’e İber Yarımadası’nı ve Balkanlar’a bağlayan önemli demir yollan uzanır. Diğer ülkelerde olduğu gibi Alpler’ de demir yolu ağı seyrekleşir. Alpler’ de tünellerden geçen demir yolları (Saint Gotthard, Simplon ve Mont Cenis tünelleri) Kuzey Avrupa’yı İtalya’ya bağlanır.
Ulusal demiryolu sisteminin bulunduğu bütün ülkeler, kısa süre içinde topraklarının bir ucundan diğer ucuna kadar ülkenin tamamında ekonomik güç kazanmış.
Demiryolu inşaatları ani ve büyük ölçüde profesyonel uzmanlık talebi yaratmış ve bir dizi mesleğin fiilen oluşmasını sağlamış. Ekonomi tarihçisi Terry Gourvish’e göre Demiryolu “meslek” fikrinin oluşmasına yardımcı olmuş, mühendislik, hukuk, muhasebecilik ve planlama çok daha önemli bir hale gelmiş.
Çok sayıda tedarikçinin gelişmesini hızlandırarak her türlü tekelciliği ve piyasa baskısını kırmış, küçük esnafa, kendi yerel toplumlarının ötesindeki piyasalara girme olanağı sağlamış.
Demiryolu hatlarının inşa edilmesi devasa bir yatırım gerektirdiğinden, lokomotif üreticilerinden, demir işçiliğine, sinyalizasyon teçhizatından istasyon binalarına kadar her aşamada kullanılacak malzemeyi tedarik edecek bir dizi sanayiyi de hayata geçirmiş.
Telgrafın icadı ve demiryolunda kullanılmaya başlaması hatların daha yoğun bir şekilde kullanılmasına imkân verdiği için demiryolu sektöründeki en önemli gelişmelerden biri olmuş.
Tarihçi Alan Mitchell’ in belirttiğine göre “Yüzyılın ortalarına gelindiğinde Avrupa’nın bütün limanları demiryolu hattının son istasyonu haline gelmiştir.”
Hızla gelişen demiryolları, Avrupa çapında ortak bir ağın geliştirilmesini mecburi hale getirmişti. Fakat her ülke kendi Demiryolu ağını oluşturduğundan teknik varyasyonlar (uyumsuz elektrifikasyon ve güvenlik sistemleri) bu entegrasyonu engellemekteydi. Bu konu 1878 ile 1886 yılları arasında İsviçre’nin Bern şehrinde düzenlenen bir dizi konvansiyonda ele alındı. Bu konvansiyonlarda hem teknik hem de uluslararası trenlerde hasar ve gecikme sorumluluğu gibi yasal konular tartışarak anlaşma sağlandı. Bu da ülkeler arası taşımaları arttırdı.
Avrupa demir yollarının iki önemli özelliği bulunur. Bunlardan biri, yerleşme ve sanayi bölgelerinde yapılan demir yollarının daha sonra sanayi ve ticaretin ağır bastığı belli merkezlere ulaştırılmasıdır. Diğeri özellik ise demir yolunun her ülkenin başkentini radyal bir patern dahilinde ülkenin her tarafına bağlamasıdır. Meselâ Fransa’da tüm demir yolu ağı Paris’te düğümlenir. Bu durum, 19. asırdaki askeri stratejinin bir sonucu olarak başkentin, ülkenin her tarafına bağlanmasını gerektirmiştir.
Ekspres Mandıra şirketinin sahibi George Barham civar kasabalardan trenle Londra’ya süt gönderilme işini organize etti ve zamanla şehrin içinde inek sürüleri beslemeye gerek kalmadı. Bu durum Londra’yı gübre kokan şehir havasından kurtardı.
İngiltere’de yazın havalar ısındığında ve süt şehre ulaşmadan ekşimeye başladığında, çiftçilerden biri fıçıları bir borunun içine yerleştirilmiş buzla soğuk tutmayı akıl etti. Bu da günümüzdeki frigorifik vagonların doğuşu oldu. Bu yenilikle süt bozulmadan sevkiyat sağlanmaya başlandı. Ve çiftçiler sütü tereyağına dönüştürerek yollama zahmetinden kurtuldular.
Artık fırından çıkan ekmek ve poğaçalar bile şehre trenle yollanır olmuştu. Bundan sebep İsviçre’deki ilk demiryolu hattına kahvaltı masalarına taze olarak ulaşabilen İspanyol Poğaçası (Brötli) adı verilmişti.
Demiryollarının kullanılmasıyla zamanın akışı da hızlanmış. Demiryolu, 20. yüzyılın sonralarına doğru moda olan “just in time” “tam zamanında” kavramının da başlangıcı oldu.
Demiryolları gündeme gelinceye kadar her kentin kendi saati vardı ve boylama göre belirleniyordu. Örneğin Plymount, Londra’dan 20 dk. gerideydi. O ölçekteki bir mesafeyi kat etmek iki gün sürdüğü zaman bu sürenin önemi yoktu ama demiryolu şirketleri birbirine bağlanan trenlerle ağlar oluşturmaya başlayınca zamanda standart uygulamayan gidilmesi gerekti. İngiltere’deki “Demiryolu Denklik Kurumu” Greenwich saatini “demiryolu saati” olarak kabul etti ve bu ayarlama sonunda günümüzdeki evrensel haline geldi. Yani demiryolu zamana da yeni bir standart getirdi.
Demiryolu ilk kez insanların işlerinden daha uzakta yaşamasını mümkün kıldı ve kente işe gidip gelme kavramını ortaya çıkardı.
Demiryolları, insanlığın yüzlerce yıldır hayatına egemen olan tarımsal ekonomilerini, endüstri çağına dönüştürmüş, 19’uncu yüzyılın son çeyreğinde dünyanın her yerinde sağlam şekilde oturmuştu. Buharlı lokomotifin kırsal bölgelerde duman çıkararak ilerlemesi, sadece şehirlerde ve bunların arasındaki belli başlı yollarda değil, diğer tali yolların eriştiği ücra bölgelerde de sıradan bir görüntü haline gelmişti.
19’uncu yüzyılın son çeyreğinde demiryollarının o zamana kadar elde edilen başarıların da ötesine geçip, dünyanın yaşanması en zor yerlerini fethedeceği görülecekti. İlerlemelerini engelleyecek ya da egemenliklerini geciktirecek hiçbir fiziksel, sosyal veya topografik sınırı yoktu. Ulaşılamaz, geçilmez görünen dağlar, nehirler, çöller ve balta girmemiş ormanların yanı sıra uzun mesafeler de bu külfetli ve karmaşık buluş tarafından kolaylıkla arkada bırakılıyordu.
19’uncu yüzyılın sonunda, birçok ülkede endüstriyel kalkınma ekonomik büyümeyi daha da görülmemiş düzeyde canlandırmaya başladığında, demiryollarının küresel anlamda yayılması doruğa ulaşmıştı. Hem yolcular hem de yükler için temel taşıma yolu olma konusunda demiryolunun rakibi yoktu.
Büyük bir hızla demiryolu tesis etme yoğunluğu ancak 1914 yılında 1’inci Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle durdu. Savaşın başlama tarihi, karayolu ulaşımının gelişmeye başlamasıyla
Demiryolları, teknolojinin hayat değiştiren diğer yönlerinden (elektrik, telefon, motorlu araçlar) önce geliştirilmişti ve bu nedenle demiryollarının bulunuşu, modern çağın doğuşunu simgelemektedir.
Demiryolundan önce şaraplar katır sırtında ve ziftle boyanmış domuz derilerinin içinde uzun sürede, zorlu yol koşullarında çalkalanarak taşındığından lezzetleri büyük ölçüde kayboluyordu. Demiryolu şaraplara bile lezzet kattı.
Demiryollarının kullanımı sonrasında İsviçre’de zorlu dağ koşullarında yetişen tarım ürünlerinin pazara ulaşması artık ekonomik olmaktan çıktı. İsviçreliler bundan böyle tarım yapmak yerine uzmanlıklarını saat ve hassas cihaz mühendisliğinde geliştirdiler. Ve o meşhur İsviçre saatleri çıktı ortaya. Severek kullandığınız hassas İsviçre menşeli saatinizin şu anda kolunuzda olmasının sebeplerinden biri de demiryoludur diyebiliriz.
Demiryolu sporu da etkiledi. Çok daha fazla sayıda taraftarın maçlara gitmesini sağlayarak sporun profesyonelleşmesine olanak verdi. Çünkü maçlar demiryolu ile artık yeterince paralı izleyiciyi de stadyumlara çekmeye başladı. Örneğin Crystal Palace’de yapılan İngiltere kupa finali yüzyılın sonunda 100 binden fazla izleyiciyi kente çekti ve bunların çoğu trenle şehre geldi.
İngiltere ve Kıta Avrupası’ndaki ilk demiryollarının amacı çoğunlukla ekonomikti. Ancak kurulmalarının başka nedenleri de vardı. Ülkelerin ücra bölgeleriyle hızlı ulaşım bağlantısı sağlaması, huzursuzluk ve isyan çıkması gibi durumlarda hemen karşılık verme imkânı vermesinin yanında en önemli nedenlerden birisi de ulus devlet kurma çabalarını kolaylaştırması ve sonuca ulaştırmasıydı. Örnek olarak; İtalya 1861 tarihinde, Almanya 1871 tarihinde ulus devlet haline demiryolu ile gelmiştir.
Demiryolunun siyaset ve politikadaki etkileri de derindi. İtalya’da demiryolu ağının toptan kamulaştırılması girişiminin parlamentoda reddedilmesi sonucunda Minghetti hükümeti 1876 yılında düştü ve bu olay başbakana demiryolu nedeniyle devrilen ilk yönetici olma ayrıcalığını kazandırdı.
19’uncu yüzyılın son çeyreğinde demiryollarının o zamana kadar elde edilen başarıların da ötesine geçip, dünyanın yaşanması en zor yerlerini fethedeceği görülecekti. İlerlemelerini engelleyecek ya da egemenliklerini geciktirecek hiçbir fiziksel, sosyal veya topografik sınırı yoktu. Ulaşılamaz, geçilmez görünen dağlar, nehirler, çöller ve balta girmemiş ormanların yanı sıra uzun mesafeler de bu külfetli ve karmaşık buluş tarafından kolaylıkla arkada bırakılıyordu.
2’nci Dünya Savaşı’ndan sonra karayollarına önem verilmesiyle demiryolu işletmeciliği geri plana atılmıştır.
– XIX. yy. üçüncü çeyreğinden 1950 yılına kadar “Demiryolu Çağı”
– 1950-2000 arasında “Karayolu Çağı”
– 2000 yılından itibaren de “Yeşil, Modern ve Küresel Demiryolu Çağı” olarak sıralayabiliriz.
20’nci yüzyılın sonunda ve 21’inci yüzyılın başında sanki demiryolu yeniden icat edilmiştir. Demiryolunun yeniden icat edilmesine neden olan önemli etkenler küreselleşen bir dünya haline gelinmesi, çevre kirliliği, yeşil ve temiz bir dünya özlemi, trafik yoğunluğu ve benzeri tüm dünya ülkeleri ve Türkiye, yeniden icat edilen demiryolunu (raylı sistemleri) “kent içi ve kentler arası ulaşım sistemleri “nin temel aksı olarak gündemine almıştır.
Dünyadaki yüzyıllardır süregelen savaş stratejileri de Demiryolu ile birlikte tamamen değişti. 1. Dünya Savaşı’nda Mareşal Foch, Orient Ekspresinin üç vagonunu kurmay karargâhı olarak kullandı. Ateşkes de 11 Kasım 1918’de Orient Ekspresin 2419 numaralı vagonunda imzalandı. Ve böylece 1. Dünya Savaşı bir tren vagonunda son buldu. Kaderin cilvesi II. Dünya Savaşı’nda Fransa’yı işgal eden Almanlar, birinci savaşın kötü anılarını hatırladılar ve teslim anlaşmasını imzaladıkları tarihi vagonda bu kez Fransızların teslim olmasını istediler. 2419 numaralı vagon, Hitler’in emriyle müzeden çıkarıldı ve bu kez Fransa’nın teslim oluşuna tanıklık etti. Hitler, vagonun Almanya’ya götürülerek korunmasını istedi. Fakat 2. Dünya Savaşı sona ererken, Almanya’nın teslim olmasından kısa bir süre önce vagon Hitler’in emir ile yakılarak imha edildi.
Demiryolu sanat ve edebiyatı da etkilemeye ve bu alanda da kabul görmeye başladı.
Edebiyat dünyasında dünya klasiklerine imza atmış dahi yazar Tolstoy’un da demiryolunun etkisinde kaldığını dünya klasikleri arasına girmiş ünlü eseri Anna Karenina ’da görüyoruz. Kitabın sonunda Anna umutsuz aşkının acısına dayanamayarak kendini trenin altına atarak hayatına son veriyor. Ve bu bir ilk oluyor. Çünkü Anna ’ya kadar romanlardaki bütün kadın kahramanlar yataklarında, güzelliklerini koruyarak, zehirle veda ediyorlardı hayata… Fakat Anna tren garında başlayan aşkına, raylarda veda ediyordu. Tolstoy gibi bir yazarın tren garını başlangıç ve son olarak görmesi tesadüf müydü? Nitekim kendisi de çıktığı bir tren yolculuğu sırasında yaşamını kaybetti.
Agatha Christie ’nin Şark Ekspresinde Cinayet adlı romanının esin kaynağı yine demiryoluydu. Batıya giden Şark Ekspresi’nin Türkiye’deki Çerkezköy’de kar fırtınasına yakalanarak beş gün rötar yapması, bu sırada trende işlenen faili meçhul cinayet romanın konusunu oluşturuyordu.
https://www.youtube.com/watch?v=RjtXXypztyw
Demiryolunun etkileri sinemada da kendini gösterdi. Sinema tarihçileri, sinemanın mucidi olan Lumiere Kardeşlerin Paris Grand Cafe ’deki ilk sunumlarını sinemanın gerçek doğuşu olarak kabul ederler. Dünyada beyaz perdeye düşen ilk görüntü istasyona giren bir trenin görüntüsü olmuştu.
Sanayi Devriminden 1950’ lere kadar süren Demir Yolu Çağı, 2000 yılından itibaren “Yeşil, Modern ve Küresel Demiryolu Çağı” olarak tanımlayabileceğimiz bir döneme evirildi ve artık rayların üzerinde günümüzün hızına uygun hızlı trenleri daha çok görüyoruz.
Hızlı ya da yavaş, demiryolları bugün de geleceğimizdir.
Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu, Türkiye’deki barajların su doluluk oranlarına ilişkin, “İstanbul’da yüzde 86 dolu. Ankara’da yüzde 20 dolu ama bu yüzde 5 bile olsa o yılı kurtarıyor, çünkü çok büyük Çalıdere Havzası ayrıca Gerede suyu gelecek. İzmir’de yüzde 65 dolu. Bursa’da yüzde 64 dolu” dedi.
Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, çeşitli temaslarda bulunmak üzere geldiği memleketi Afyonkarahisar’da, Vali Aziz Yıldırım’ı ziyaret etti. Gerçekleşen ziyaretin ardından bir basın toplantısı düzenleyen Bakan Eroğlu, kente yapılan yatırımları anlattıktan sonra gazetecilerin sorularını yanıtladı. Bakan Eroğlu, bir gazetecinin Türkiye’deki barajlardaki doluluk oranları ve depreme dayanıklılığı konusundaki sorusuna yanıt verdi. Var olan mevcut barajlardaki doluluk oranlarını içme suyu, sulama ve enerji elde edilen barajlar üzerinden değerlendiren Bakan Eroğlu, değerlendirmesine önce içme suyu barajlarından başladı. Türkiye’de 90 tane içme suyu barajı olduğunu hatırlatan Bakan Eroğlu, “Barajlarımız sulama, içme suyu ve enerji maksatlı. Bir de çok maksatlı barajlar vardır. İçme suyu çok önemli şu an da Türkiye’de içme suyu temin ettiğimiz 90 tane büyük baraj var buralardaki doluluk oranı yüzde 52 ve gayet iyi her hangi bir problem yok. Gediz Havzasında bir su azlığı var, ama o da inşallah yağmur geliyor. Sulama maksatlı barajlarda ise şu an da 235 barajda hesap ettik. Her bir nehir havzasındaki durum belli, 4 Mayıs 2016-4 Mayıs 2017 arasındaki doluluk oranı yüzde 52.9 ve yine bir problem yok Allah’a şükür” diye konuştu.
“Enerji için 115 baraj var”
Enerji elde edilen barajlarda da doluk oranlarının iyi olduğunu ve suyun iyi, akıllı yönetilmesi ile ilgili ayrıca geniş katılımlı bir toplantı yapacaklarını da dile getiren Bakan Eroğlu şunları söyledi:
“Enerji maksatlı barajlarda ise bütün havzalarda teker teker hesap ettik, esasen önümüzdeki haftalarda benim başkanlığımda Devlet Su İşleri (DSİ), Meteoroloji Genel Müdürlüğü, Su Yönetimi Genel Müdürlüğü ve Türkiye Su Enstitüsü ile bir toplantı yapacağız. Toplantıda Türkiye’deki sulama barajları, sulama ihtiyacı ve herhangi bir sıkıntı var mı yok mu? Onu kontrol edeceğiz. Ayrıca enerji için tabi biz barajlardan elektrik üretiyoruz, bunun için sıkıntı var mı onu değerlendireceğiz. Enerji maksatlı 115 baraj var şu an da ve bunlarda da doluluk oranı yüzde 52 civarında.”
Büyükşehirlerin barajlarındaki doluluk oranları
Bu seneki yağışlarda biz azalma olmasına rağmen Türkiye geneli ile birlikte özellikle İstanbul gibi büyükşehirlerde barajlardaki doluluk oranlarının iyi seviyelerde olduğunu anımsatan Bakan Eroğlu, “Büyükşehirlerdeki barajlardaki durum ise şöyle; İstanbul’da yüzde 86 dolu. Ankara’da yüzde 20 dolu ama bu yüzde 5 bile olsa o yılı kurtarıyor, çünkü çok büyük Çalıdere Havzası ayrıca Gerede suyu gelecek. İzmir’de yüzde 65 dolu. Bursa’da yüzde 64 dolu. Yani buralarda da sıkıntı yok. Bunun dışında yağış durumu ile ilgili olarak da özellikle 2017 yılı yağışlarında toplamda geçen yıla göre yani uzun dönem ortalamasına göre Türkiye’de bu seneki yağışlarda bir miktar azalma var. Yüzde 11 civarında bir azalma var ama bir sıkıntı yok çünkü barajlarımızda geçen sene doluydu bu senede yüzde 50’nin üzerinde her hangi bir sıkıntı yok. Zaten bir her bir havzanın, her bir şehrin durumunu, şehrin içme suyu durumunu, sulama ihtiyacını, sulanacak alanlarını önümüzdeki haftalarda ele alacağız” diye konuştu.
“Dünyada pek çok baraj yıkılmıştır”
Son olarak meydana gelen depremlerin barajlara etkisi olup olmadığı yönündeki soruyu yanıtlayan Bakan Eroğlu, depremlerin barajlara hiç hasar vermediğini ifade etti. Bakan Eroğlu açıklamasında şunları söyledi:
“Bizde, barajlarda depremsellikle alakalı analizler yapılır. Özellikle yaklaşık 9 büyüklükteki depreme dayanacak şekilde barajın durumuna göre ve bunlar genelde fay hatları üzerinde inşa edilmez, fay hattına belli uzaklıkta ve baraj tipide deprem olacak bölgelerde ona göre seçilir. Bizim barajlarımızda depremlerden dolayı hiçbir hasar meydana gelmemiştir. Allah’a şükürler olsun bu da bizim için gerçekten durur vericidir. Dünyada pek çok baraj yıkılmıştır. Ama Türkiye’de yıkılan baraj yok Allah tabi afetlerden korusun diyorum. Çok büyük bir felaket olur orada onu bilemeyiz. Biz normal depremsellik hesapları yaparak barajlarımızı ona göre inşaediyoruz.”
Ankara JİTEM davasında tanık sıfatı ile ifade vermesi istenen Tansu Çiller, mahkemeye bir yazı göndererek bu isteği geri çevirdi.
Tansu Çiller, mahkemeye gönderdiği yazıda, dönemin Başbakanı olmasının o dönemde yaşanan olaylar hakkında şahit olarak gösterilmesine gerekçe oluşturamayacağını ileri sürdü. Çiller, “Aksi halde bugünkü başbakan ve cumhurbaşkanı da bugün yaşanan her olayla ilgili şahit gösterilmelerine örnek teşkil eder” ifadelerini kullandı
Ankara’da faili meçhullerle ilgili JİTEM davasının 18’inci duruşması geride kaldı. Ankara 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmaya tutuksuz 19 sanık da katılmazken, aralarında Özel Kuvvetler eski Komutanı Fevzi Gürkan’ın da bulunduğu bir dizi tanık ifade verdi. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller ise mahkemeye gönderdiği yazıda, tanıklık yapmayacağını söyledi.
“Şahitliğim abesle iştigaldir”
Birgün’den Hüseyin Şimşek’in haberine göre, tanık olarak dinlenmesi istenen eski Başbakan Tansu Çiller, mahkemeye sunduğu yazıda, olayla alakası olmadığını savundu. Yazıda, “O dönemde başbakan olmak şahit gösterilmeye gerekçe olmamalıdır. Bu olsa olsa abesle iştigaldir. Aksi halde bugünkü Başbakan ve Cumhurbaşkanı da bugün yaşanan her olayla ilgili şahit gösterilmelerine örnek teşkil eder” ifadeleri kullanıldı.
Hangi konuda tanıklık yapılması isteniyorsa onun kendilerine bildirilmesini de isteyen Çiller, bu konular hususunda yazılı olarak cevap verilebileceği belirtti.
Eski Başbakan Çiller, Ankara JİTEM davasının soruşturma aşamasında şüpheliler arasında yer aldı ancak hakkında verilen “kovuşturmaya yer yok” kararının ardından Çiller, tanık sıfatı ile davaya dahil oldu. Davanın diğer tanıklarından Veli Küçük de mahkemeye sağlık raporunu sunarak katılamayacağını bildirdi.
“Hukuk dışı olaya tanık olmadım”
Duruşmada Özel Kuvvetler eski Komutanı Fevzi Gürkan ise tanık olarak dinlendi. Eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar’ı görevi gereği tanıdığını, komutan olduğu dönemde hiçbir hukuk dışı olaya tanık olmadığını savunan Gürkan’ın ardından bazı tanıkların SEGBİS ile ifadesi alındı. 3 Mart 1995’te kaçırılıp öldürülen eski MİT’çi Tarık Ümit’in eski nişanlısı Nur İnuğur’un ifadesi alındı. İnuğur, Tarık Ümit’in MİT’çi olduğunu öğrendikten sonra ondan ayrılmak istediğini ve bunun üzerine nişanı attığını söyledi.
“Kuşkulanacak bir şey yapmadı”
Müşteki avukatları tarafından Ümit’le bir bankada ortaklığının olduğu hatırlatılan İnuğur, “Ümit bana ‘MİT’de deşifre oldum artık ticaretle uğraşıyorum’ dedi. Benimle evlenmeye çalıştı. Bankada sadece hissem vardı. Yönetim kurulunda değildim” diye konuştu. Bunun üzerine avukatlar, “MİT’çi olduğunu öğrendiğiniz bir kişinin sizi bankaya ortak etmesinden hiç mi kuşkulanmadınız?” sorusuna İnuğur, “Kuşkulanacak bir şey yapmadı” cevabını verdi. İnuğur, ifadesinin devamında Ümit’in ölümünden sonra kendisini Ahmet isimli bir Astsubay’ın çağırdığını, daha sonra Maslak Ordu Komutanlığı’nda, ölüm olaylı ile ilgili sorgulandığını söyledi.
Duruşma ertelendi
Mahkeme başkanı davanın bir sonraki duruşmasını tarihi olarak 15 Eylül günün belirlerken, eski Başbakan Tansu Çiller’in yazılı olarak tanıklık beyanında bulunmasının usule uygun olmadığını, Çiller ve eşi Özer Çiller’in dinlenmesine istedi. Ayrıca CHP Milletvekili Fikri Sağlar’ın da tanık olarak dinlenmesini için Sağlar’a tekrar yazı yazılmasına, bu duruşmada tanık olarak dinlenen Nur İnuğur’un sorgulandığını söylediği Maslak Ordu Komutanlığı’nda böyle bir sorgulama yapılıp yapılmadığının Genel Kurmay Başkanlığından sorulmasına, eğer yapılmışsa İnuğur’un ifade tutanağının mahkemeye gönderilmesinin istenmesine karar verildi.
Davanın tarihçesi
1993-1996 yılları arasında zorla kaybedilen 19 kişinin akıbetiyle ilgili 20 Aralık 2013 tarihinde iddianame düzenlenerek dava açıldı. Davada sanıklar Mehmet Ağar, İbrahim Şahin, Korkut Eken, Ayhan Çarkın, Ayhan Akça, Ziya Bandırmalıoğlu, Ercan Ersoy, Ahmet Demirel, Ayhan Özkan, Seyfettin Lap, Enver Ulu, Uğur Şahin, Alper Tekdemir, Yusuf Yüksel, Abbas Semih Sueri, Lokman Külünk, Mahmut Yıldırım, Nurettin Güven ve Muhsin Korman, “Cürüm işlemek için oluşturulan silahlı teşekkülün faaliyeti kapsamında insan öldürmek” suçlarından yargılanıyor.
Dersim’deki Peri Suyu’na inşa edilen Pembelik Barajı’na ilişkin Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) yapılan bireysel başvuruda karar çıktı.
Anayasa Mahkemesi, Peri Suyu’nun Dersim ile Elazığ arasındaki Akkuş köyünde yakınlarında Limak Holding tarafından yapılan Pembelik Barajı’na ilişkin kararını açıkladı. Yapımına 2008 yılında başlanan Pembelik Barajı ve HES projesi, onaylı imar bulunmadığı için mahkeme tarafından durdurulmasına rağmen kaçak olarak inşa edilmişti.
Bakanlar Kurulu tarafından alınan acele kamulaştırma kararının mahkeme tarafından durdurulmasına karşın kamulaştırma işleminin sürmesi nedeniyle yaşam savunucuları tarafından mülkiyet haklarının ihlâl edildiği gerekçesiyle Hüseyin Akyol, Ali Haydar Akyol, Ali Ekber Akyol ve Mazruha Taydaş tarafından Anayasa Mahkemesi’ne yapılan bireysel başvuru kabul edildi.
Başvuruculara maddi ve manevi tazminat ödenecek
Anayasa Mahkemesi, başvuruculara 4 bin 800 lira maddi, 5 bin lira da manevi tazminat ödenmesine karar verirken, mülkiyet hakkının ihlâl edildiğine oy çokluğuyla hükmetti.
“Bizim önceliğimiz tazminat değildi”
Anayasa Mahkemesi’nin kararını Yeşil Gazete’ye değerlendiren avukat Mehmet Horuş, “Acele kamulaştırma kararının anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 1 No’lu Protokolü’ne aykırı olduğunu Danıştay defalarca tespit etti. Fakat, Danıştay’dan bu yöndeki ihlâl kararlarını almamıza rağmen, bir tür oldu bittiyle, yaşam alanlarımıza el konularak projeler hayata geçiriliyordu. Anayasa Mahkemesi, bugünkü kararıyla temel hak ve özgürlüklerle bağını kurdu. Bir miktar da tazminat ödenmesine karar verdi. Bizim önceliğimiz tazminat değildi. Bizim önceliğimiz, yaşam alanına müdahaleydi. Anayasa Mahkemesi, çevre hakkıyla ilgili ihlâl talebimizi, zaten mülkiyet hakkıyla ilgili ihlâl kararı verildiği gerekçesiyle değerlendirme dışı bıraktı. Bu yönüyle karar bizim taleplerimizi eksik karşılamış oldu.” diye konuştu.
2015’te su tutmaya başlayan baraj nedeniyle 15 köy sular altında kalmıştı.
Geleneksel bahar kutlaması Hıdırellez (Hızır Günü) bugün Kadıköy Yoğurtçu Parkı’nda kutlanacak.
Bugün saat 17.00-22.00 arasında Yoğurtçu Parkı’nda Hıdırellez Şenliği yapılacak. Açılış konuşmaları ile başlayacak olan programda Sokak Müzisyenleri, Ahmet Beyler, Grup Cemre, Dilek Turan Roman Ekibi, çok sesli Balkan şarkılarıyla Koro Bi’Sanat, Tahribad-ı İsyan yer alacak.
Kadıköy Kent Konseyi Tarihi Kültürel Miras ve Kent Belleği’nin organize ettiği seminer ve şenlik ile Kadıköy halkı, Hıdırellez’i karşılayarak bu kültürü paylaşmış olacak.
Cihangir Roma Parkında devam eden sosyal tesis inşaatı parka doğru genişleyince Cihangirliler Koruma Kurulu’na başvurdu.
Cihangir Roma Parkı bitişiğinde devam eden “sosyal tesis inşaatı” park alanına girecek şekilde genişletilince, Cihangirliler inşaatın ruhsata aykırı kısımlarının tespiti, durdurulması ve yıkımı için Koruma Kurulu’na başvurdu.
Cihangir Roma Parkı bitişiğinde devam eden “İstanbul Büyükşehir Belediyesi Sosyal Tesis” inşaatı Roma Parkı’nın sınırlarından içeriye doğru genişletildi. Durumu fotoğraflarla tespit eden semt sakinleri, ruhsata aykırılıkların tespiti ve durdurulması istemiyle, Beyoğlu Belediye Başkanlığı’na ve İstanbul 1 Numaralı Yenileme Alanları Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü’ne başvurdu.
Tüm itirazlara rağmen…
Mahalle sakinleri tarafından imzalanan dilekçede, “İstanbul 7. İdare Mahkemesi’nde Yapı Ruhsatı’nın iptali için dava açıldığı, tüm itirazlara rağmen Sosyal Tesis inşaatının devam ettiği” belirtilerek şu görüşlere yer verildi:
“Fotoğraflardan da anlaşıldığı gibi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Sosyal Tesis inşaat sahasını çevreleyen paravanlar hemen bitişiğindeki arkeolojik park ve sergileme alanı olan ve aynı zamanda arkeolojik ve jeolojik etüt gerektiren alan olan Roma Parkı’na doğru genişletilmiştir. Yapının bodrum katı da bu alana doğru genişletilmektedir. Park alanına doğru yapılan bu genişleme, hem kamusal alanlarımıza müdahale anlamına gelmekte ve hem de İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü’nün denetimi olmaksızın yapıldığı için açıkça hukuka aykırılık teşkil etmektedir. 3194 Sayılı İmar Kanunu’nun 32. Maddesi, ruhsatlı yapıların ruhsata aykırı inşa edilen kısımlarının derhal yapı tatil tutanağı tutulmak sureti ile durdurulmasına ve sorumluları hakkında imar para cezası düzenlenmesine ilişkin emredici hüküm taşımakta, aynı yasanın 42. Maddesi ise ruhsata aykırı kısımlar hakkında yıkım kararı alınması gerektiğini düzenlemektedir. Öte yandan Kentsel Sit Alanı olan bölgede ruhsata aykırı izinsiz inşai ve fiziki müdahalelerin 2863 Sayılı Yasa’nın 65. Maddesi uyarınca suç teşkil ettiği ve yine sorumlular hakkında Cumhuriyet Savcılığı’na suç duyurusunda bulunulması gerektiği yönünde düzenleme bulunmaktadır. Yukarıdaki yasal düzenlemeler uyarınca; Beyoğlu, Kılıçali Mahallesi, 61 ada, 8 parsel sayılı taşınmazda ruhsata aykırı olarak inşa edilen kısımların tespiti ve durdurulmasını, sorumlular hakkında idari ve cezai sorumlulukları kapsamında gerekli yasal işlemlerin yapılmasını semt sakinleri olarak saygılarımızla talep ederiz.”