Hafta SonuManşet

Hatırlayın, yürümeyi: Karia yolu

’Ormanlarda, yollarda ya da patikalarda yürümek dünyanın düzensizlikleri karşısında gittikçe artan sorumluluklarımızdan uzaklaştırmaz bizi, soluklanmamızı, duyularımızı keskinleştirmemizi, meraklarımızı yenilememizi sağlar. Yürüyüş çoğu zaman insanın kendi içinde yoğunlaşmasını sağlayan bir dönemeçtir.’’  Yürümeye Övgü, David Le Breton

Mart ayının 9’unda Marmaris’e vardığımız gibi Berdü’l Acüz soğuklarının kucağına giriyoruz. Güneş, beş koca gün üzerimize yığılan yağmur bulutlarının ardında kalıyor. Kocakarı soğukları derler adına, Mart’ın bu vakitleri mutlaka olur Acüz. Beş güneşsiz gün geçiriyoruz dağlara bakarak. Yürüyeceğimiz yolda yağmur; kaynakları dolduruyor, toprağı bereketlendiriyor ve biz Mart’ın 13’ünde hareketleniyoruz, Akdeniz’e sokulan Muğla’nın Bozburun yarımadasına doğru…

Marmaris’teki pansiyonumuzun banyo pervazından Berdü’l Acüz

Dışarıda bir çam ormanı, ormanın ardı derya deniz

Anadolu’nun eski medeniyetlerinden Karia yolunun izini takip ediyoruz. Sırtımız yüklü fakat militan trafiğin güzergahı dışındayız ve her birimizin yaşamını zorbalıklarıyla istismar eden otorite figürlerinden uzaktayız. Yükümüz çok fakat zihnimiz kaostan arındıkça hafifliyor. On beş kilo kadar sırtlanmışız çantalarımızı. Bozburun’ a taşlık, kayalık anlamındaki Trakhei derlermiş eski zamanlarda. Tam da öyle! Ayağımızın tabanından taş eksik kalmadı. Marmaris’e bağlı İçmeler’den, Hisarönü’ne kadar taşa yan basa basa devam ediyoruz yürüyüşe. Karia yolunun Datça, Gökova, İç Karia, Muğla ve çevresi ya da Dalyan bölgelerine de gidecek olursam ya da siz evvelden giderseniz sırtınızı yükten mümkün olduğunca arındırın hatta yüklenmeyin dostlarım.

İlk adım

Yürümenin zihin açıcı bir gerçekliği var. Ne için yürürse yürüsün insan; ister St. James Yolu (el camino de santiago) gibi kutsal sayılan bir hac yolunda maneviyatını güçlendirmek için ister sadece keyiflenmek için olsun zihnimizdeki akış artar, berraklaşır düşünceler. Doğada hayatta kalma mücadelesinde insan evladı bilincini geliştirdi. Oklu kirpiler gibi derimizi delip geçebilecek bir savunmamız yok bizim. Tosbağalar gibi de başımızı ve gövdemizi koruyan bir çatımız yok. Biz, beynimizi geliştirerek hayatta kaldık ve yüzyıllarca bunu bilincimize aktardık. Yürüdük ana vatanımız olan doğada. Tanıdık ve anlamaya başladık, anladıkça da kıymet verdik ona.

İlk adımımızı Karia yolunun başlangıcına yani İçmeler’e atıyoruz. Uzun bir çıkışın belirişi yavaş yavaş acemi bacaklarıma titreme olarak hücum ediyor. Çantamın ağırlığı belimi büküyor ve daha neredeyse on beş dakika olmadı! Ayaklarım şehir asfaltındaki telaş alışkanlığını bırakmalı yoksa doğru düzgün yürüyemeyeceğim. Bir arabayla iki saatte alınabilecek yolu ne diye patikalardan deli divane gibi yürümek ister ki insan? Şehrin karamsar ve beton hayaleti peşimden geliyor. Ardım sıra taciz ediyor beni konfor isteği. Ayakkabılarım boğazlı değil. Oysaki bu yola boğazlı bir ayakkabı çünkü boylu boyunca her yer taşlık Bozburun’da. Ayak bileklerim büküldükçe gözüm korkuyor yoldan fakat geri dönmek korkuyu bir ömür büyütmek demek. Dikkatimi topluyorum, acelesiz bir zaman içinde olduğumu kavramaya başlıyorum yavaşça. Tırmandıkça mavinin akışına bırakıyorum adımlarımı ve pervasızlaşıyorum gönlümce.

Cemre düştü havaya, suya ve toprağa. Filizlenmeye başladı tohumlar. Karia yolunun en güzel vakitleri bu zamanlar olsa gerek. Yürüdüğümüz yolda uyanışı görmek, toprağa basarken hassasiyetli olmamı gerektiriyor çünkü yeşermeye can atan bir yolda yürüdüğümü her adımımda farkediyorum. Hayvanlar henüz kış uykularında ve bizi tosbağalar karşılıyor sık sık. Nemli, karanlık ve su kaynağının olduğu; ağaç dallarının in oluşturduğu yerlerden geçerken domuz yuvalarının yamacından geçtiğimizi biliyorum. Ayak izleri, dışkıları, sesleri biz buradayız diyor. Bu kadar yakınlarından geçmem onları tedirgin ediyor olmalı.

Domuzlar insandan korkar peki insan neyden korkar? Ben o anlarda domuzları öldürmelerinden korkuyorum. Doğanın omurgasından bir domuz eksilmesi büker belini toprağın. İnsan kendi omurgasını yitirdi zaten, her şeyin kendi için olduğuna aldanarak. Ne büyük yalan!

Mesela ben, asırlık zeytin ağacının gövdesinden kesilmesinin intikamını almasını çok isterdim insanlardan. Böylece tüm dünyayı zeytin dalları sarabilirdi. İnsan ırkının kibirleşen doğasını kökünden sarmaşık gibi kavrayabilir, bizi toprağın dibinde çürütüp fayda sağlayabilirdi. Doğanın intikamı keyifli geliyor kulağıma fakat doğa intikam almaz!

Doğa dünyanın bir dekoru ya da kapalı bir müzesi değil. Betonların arasından görünen bir avuç yeşil manzara da değil… Yaşamaya başladığımız ilk yuvamız ve korumak zorunda olduğumuz dünya bahçemiz. İntikam gibi yıkıcı duyguları evimize yakıştıramayız.

Ufuk sayıklamaları

‘’Bütün ‘hazır olmamalar’, bütün ‘zamana ihtiyacım varlar’ anlaşılabilir, ama sadece kısa bir süre için. Gerçek şu ki, asla bir tamamen hazır olma durumu söz konusu değildir, asla bir gerçekten doğru zaman yoktur. Bilinçdışına her inişte olduğu gibi, öyle bir zaman gelir ki, sadece en iyisi umularak burun sıkı sıkıya kapatılır ve en derin sulara atlanır. Eğer böyle olmasaydı, kadın kahraman, erkek kahraman ve cesaret sözcüklerini yaratmaya ihtiyaç duymazdık.’’ Kurtlarla Koşan Kadınlar, Clarissa P. Estes

Turunç’a doğru

Doğada özgürlüğüme yakın hissediyorum, şehir üniforması kuşananların içinde ise her an vurulabilir ya da kırılabilir tehtidiyle savunmada yaşıyorum bir ordu gibi. Daha düne kadar dikkatsiz ve dağınık biriyken, şimdi düzene yaklaşıyorum. Kayaya bastığım ayağımı sağlamlaştırıyorum. Oysaki ben şehirde takılıp düşmekte ustayımdır bazen kendi ayağıma dolanıp bazen de birilerinin ayağıma dolanmasıyla tepetakla olurum.

Bozburun, ayağımızın dibinden dağlara kadar taşlık.  Mevsimin rüzgarı, orman orkestrasından çok sesli ezgilerini söylüyor kulağımıza. Orman sesine kulak kabartırken aklıma Mezarlık Gülleri kitabında Erkin baba’nın: ‘’TRT çok sesli korosu var ama tek ses çıkıyor.’’ Dediği eleştirisi geliyor. Gülmemek elde değil! Oysa, ormanın çok sesliliğini hangi tek ses bastırabilir? Kaldı ki bağırmaktan diğer sesleri duymayanlar; yok sayarlar seni, beni ve ormanı işitmezler. Onlar kendi sağır talihlerinin ot bitmez çoraklığını yaşarlar. Halbuki dinlemek; tanımanın ve değer vermenin bir ölçütü değilse nedir?

Devamı gelecek…

 

Gökçe Atik

Kategori: Hafta Sonu