Ana Sayfa Blog Sayfa 3172

61. gün: Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın açlık grevi kritik aşamaya geldi

OHAL KHK’sıyla işten atılan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın başlattığı açlık grevi, kritik aşamaya geldi.

OHAL KHK’sıyla işlerinden atılan akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça’nın işlerine geri dönebilmek için başlattıkları açlık grevi, dün itibarıyla 60. gününü bitirdi. Almanya’da bir grup akademisyen, meslektaşlarına destek vermek için bir günlük açlık grevi yaptı. Yapılan açıklamada, sağlık durumları geri dönülemez bir noktaya yaklaşan iki eylemcinin taleplerinin kabul edilmesi istendi.

HDP Grup Başkanvekili Filiz Kerestecioğlu, Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland ve Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Nils Muiznieks’e gönderdiği mektupta, KHK ile ihraç edilen ve iki aydır açlık grevinde bulunan akademisyen Nuriye Gülmen ile sınıf öğretmeni Semih Özakça’nın sağlık durumlarının kritik aşamada olduğunu belirterek, Türk makamlarıyla iletişim kurarak duruma müdahale etmelerini istedi.

Kerestecioğlu, mektubunda, hükümetin darbe girişimini ve OHAL’i fırsat bilerek muhalif olan binlerce kamu çalışanını görevden aldığını vurgulayarak, ihraç edilen kamu görevlilerinin başvuracağı etkili hiçbir iç hukuk mekanizmasının bulunmadığına dikkat çekti.

Yurttaşların Danıştay, idare mahkemeleri ve Anayasa Mahkemesi’ne yaptığı başvuruların OHAL’de çıkarılan kararnameleri denetleme yetkileri olmadığı gerekçesiyle reddedildiğini kaydeden Kerestecioğlu, Avrupa Konseyi’nin kurulması yönündeki beklentisine rağmen KHK ile görev ve yetkileri düzenlenen OHAL Komisyonu’nun halen kurulamadığını söyledi.

Kerestecioğlu, KHK’lerle ihraç edilen akademisyenlerin sayısının 4 bin 811 olduğunu belirterek, 20 Temmuz’dan bu yana açığa alınan, tutuklanan ya da meslekten ihraç edilen çeşitli meslek gruplarından en az 37’sinin intihar ettiğini kaydetti.

Akademisyen Nuriye Gülmen ile sınıf öğretmeni Semih Özakça’nın da OHAL KHK’si ile ihraç edilen kamu görevlilerinden olduğuna dikkat çeken Kerestecioğlu, iki eğitimcinin 2 aydır açlık grevinde olduğuna dikkat çekti.

Kerestecioğlu, “İki eğitimcinin sağlık durumu şu anda kritik bir aşamadadır. Gülmen ve Özakça’nın durumları hakkında Türk makamlarıyla iletişim kurmanızı sizden rica ediyorum. Bu müdahaleniz, açlık grevindeki eğitimciler ile ilgili devlet makamları arasında grevin sona erdirilmesi ve bu kişilerin işlerine geri dönmelerine yönelik gerekli diyalogun oluşturulmasına yardımcı olabilir. HDP Grup Başkanvekili olarak, bu amaçla başlatacağınız herhangi bir girişimle sizinle işbirliği yapmaktan memnuniyet duyacağımı belirtmek isterim” dedi.

Almanya’dan destek

Almanya’da bir grup barış akademisyeni 60 gündür açlık grevinde olan meslektaşları Nuriye Gülmen ve Semih Özakça için bir günlük açlık grevi yaptı.

Almanya’nın Köln şehrinde bir araya gelen ve aralarında Meral Camcı’nın da bulunduğu akademisyenler ortak bir açıklama yaptı. Açıklamada Gülmen ve Özakça’nın yalnız olmadığı belirtilerek, arkadaşlarına destek olmak için bulundukları kentlerde süreli, dönüşümlü açlık grevine başladıkları ifade edildi. Açıklamada, “Ülkenin doğusundan batısına adeta bir açık hava hapishanesi ve yargısız infazlar coğrafyası haline geldiği, yüz binlerce insanın işinden ve yerinden edildiği, yine daha birkaç gün evvel yepyeni bir KHK’yle işten atılan Dicle Üniversitesi’nden meslektaşlarımızın 1.5 yıl önce attıkları bir barış imzası sebep gösterilerek kabul edilemez şekilde gözaltına alındığı, her yerin adeta bir yıkım ve korku alanına dönüştüğü, aynı zamanda adalete ve özgürlüğe açlığımızın da had safhaya ulaştığı bu dönemde mücadelemizi farklı demokratik yollarla, tüm bu zulme karşı direnenlerle ve onlardan da aldığımız güçle ortak bir şekilde sürdüreceğimizi kamuoyuyla paylaşmak istiyoruz” ifadeleri kullanıldı.

(Cumhuriyet)

‘Büyüme hırsımız yok’: Adil ve doğa dostu bir üretim için yerel tohuma yöneldiler

Bodrum’da Cevdet ve Fatma Türk çifti, yerel tohumları yaşatmak adına 41 dönümlük arazi üzerinde, dayatılanın aksine kolektif doğal yöntemlerle sağlıklı ve ucuz üretim yapıyor. Türk çifti, “Çiftliğimizde yetişen ürünlerin fazlasını toptan satmak yerine hayvanlarımızla paylaşıyoruz. Çünkü büyüme gibi bir hırsımız yok” diyor.

Muğla’nın Bodrum ilçesinde 2008 yılında yerel tohumları yaşatmak adına 41 dönümlük bir arazi üzerinde üretime başlayan Cevdet ve Fatma Türk çifti, hızlı büyümek yerine adil ve doğa dostu bir üretimi sürdürmeyi amaçlıyor.

Uzun yıllar aşçı olarak çalışan Cevdet ve Fatma Türk çifti, ailesi ile birlikte kurduğu çiftlikte, az teknoloji, az para ile doğal bir yaşamı inşa ediyor.

Türk çifti, Bodrum’un doğal mimarisine uygun taştan inşa edilen 5 odalı bir evde gelen ziyaretçileri ile birlikte yaşıyor.

Gönüllüler de çalışıyor

Çiftliğe, dünyanın dört bir yanından gelen gönüllüler ücretsiz bir şekilde çalışıyor.

6 inek, 2 düve, 2 dana ve keçilerin bulunduğu çiftlikte, toprağı eşeleme görevini ise her çiftliğin vazgeçilmezi olan tavuk ve kazlar yapıyor.

Çiftliğe gelen doğa gönüllüleri hayvan bakımından buğday hasadına, çiftlik işlerinden yoğurt ve peynir yapımına kadar kolektif bir üretime ortak oluyor.

Hormonsuz ve ilaçsız üretim

Elde edilen ürünler güneş yoluyla kurutulduktan sonra gönüllüler arasında eşit pay ediliyor.

Yerel tohumlardan karakılçık ve sarıkılçık buğday çeşitleri ile üretimin başladığı çiftlikte şuan çavdar, arpa, yulaf, mercimek, bezelye ve mevsiminde yetişen sebzeler hormonsuz ve ilaçsız yollarla yetiştiriliyor.

Ekosistem dengesinin titizlikle korunduğu çiftlikte kimyasal ilaç ve gübre kullanılmazken, böceklere müdahale adına organik ilaç dahi kullanılmıyor.

Sulamada damlama sisteminin kullanıldığı bostanda, fideler direk toprakla buluşturulmak yerine hayvan gübresinin üzerine ekiliyor.

“Karışık ekim yapıyoruz”

Doğaya hiçbir şekilde müdahalede bulunmadıklarını aktaran Cevdet Türk, şunları söylüyor:

“Bir böceği kaçırırsam onunla beslenen diğer bir böceği de kaçırıp buradaki doğal dengeyi bozmuş olurum. Bundan dolayı karışık ekim yapıyoruz. Böcekler birbirini bu şekilde kovaladığından ekosistem müdahalesiz bir şekilde sağlanmış oluyor.”

Adil ve doğa dostu bir üretim

Çiftliklerinin amacının ticari büyüme olmadığını, adil bir üretim ile doğa dostu tarım olduğunu vurgulayan Türk, ürünlerini aracısız bir şekilde tüketici ile buluşturuyor.

Elde ettikleri doğal ürünleri her hafta Perşembe günü tüketici ile buluşturduklarını dile getiren Türk, şöyle devam ediyor:

“Bilinçli tüketicileri bir araya getirmek adına bizim bostanı hayal ettim. Hayal ettiğim bu projeye tüketicilerimiz sahip çıkarak hayata geçirdi. Önce hedefimiz 30 kişiydi. 31’inci kişiyi gruba dahil etmedik. Şuan ki hedefimiz ise 60 kişi. 59 kişiye ürün dağıtıyoruz. Her hafta 17-18 kişiye dönüşümlü şekilde ürün bırakıyoruz. Tüketicilerimizde çiftliğe gelerek bizlere yardım ediyor. Bizim Bostan’da kolektif bir dayanışma bu şekilde açığa çıktı.”

“Büyüme gibi bir hırsımız yok”

Ürünlerinin fazlasını ise toptan satmaya karşı olduklarını ifade eden Türk, şunları kaydediyor:

“Küçük ailelere hitap ediyoruz. Otellere, fırınlara büyük yerlere ve toptancılara ürünlerimizi satmıyoruz. Örneğin unumuzu kilosunu 10 TL karşılığında satın almak istiyorlar. Biz yine de vermiyoruz. Çiftliğimizde yetişen ürünlerin fazlasını toptan satmak yerine hayvanlarımızla paylaşıyoruz. Çünkü büyüme gibi bir hırsımız yok. 50 kuruşa satılan maydanozu biz 25 kuruşa veriyoruz. Piyasada 3 TL karşılığında satılan domatesi biz tüketiciye aracısız bir şekilde 50 kuruş karşılığında kapılarına kadar götürüyoruz. Amacımız maddiyat değil sadece insanların sağlıklı ürünlere ulaşmasıdır.”

Tüm üreticilerin doğayı düşünerek, doğaya yüklenmeden üretim yapması yönünde çağrıda bulunan Türk, üretim esnasında gönüllülerin yanı sıra komşularının da yardıma geldiğini, doğa dostu üretimin içerisinde kadınlarla kolektif bir dayanışmayı da ördüklerini ve bunu yaygınlaştırmaya çalıştıklarını sözlerine ekliyor.

(Dihaber, Gazete Karınca)

‘Giriş yasaklansın, kanser riski var’: Uzmanlardan kızıl göletle ilgili uyarı geldi

Kahramanmaraş’taki terk edilmiş demir madeninin göletiyle ilgili uzmanlardan uyarı geldi.

Kahramanmaraş’ın Ekinözü ilçesindeki terk edilmiş demir madeninin göletindeki kızıl renkli suyun halk tarafından şifalı sanılarak içilmesi üzerine Jeoloji Yüksek Mühendisi Eşref Atabey, gölete girişin yasaklanması çağrısı yaptı. Prof. Dr. Ali Osman Karababa ise ağır metallerin ileride kanser ve böbrek hastalıklarına yol açabileceği uyarısında bulundu.

Evrensel’den Özer Akdemir’in haberine göre, suyun başta sindirim olmak üzere birçok hastalığa iyi geldiği ileri sürülen haberlerde, yaz aylarında on binlerce insanın bölgedeki apart otellerde konaklayarak kızıl göletteki acı sudan içmek için sıraya girdiği belirtildi. Ekinözü Belediye Başkanı Nursi Çeleğen ise, göletin suyunun hem görselliği, hem maden suyu olması nedeniyle ilçe turizmine kazandırmak istediklerini söylüyordu.

“Durum çok farklı”

Tıbbi Jeoloji Uzmanı Jeoloji Yüksek Mühendisi Eşref Atabey, durumun çok daha farklı ve tehlikeli olduğunu dile getirdi. Eski demir madeni ocağı göletindeki suyun bordo-kırmızı rengi nasıl aldığına dair yapılan açıklamaların haberlerde yer aldığı şekliyle oluşmadığını belirten Atabey, bu açıklamaların halkın yanılmasına, yöredeki maden sularıyla da ilişkilendirilerek farkında olmadan sağlığının riske atılmasına neden olabileceğini ifade etti.

“Bu bir asit maden drenajıdır”

Atabey, olayın bilimsel açıklaması ile ilgili şunları söyledi; “Burada oluşan ve yörede ilk görülen olay aslında, bir asit maden drenajı olayıdır. Kayaç yığınları, artık barajına terk edilen işleme artıkları, pirit konsantresi stokları, açık ve kapalı maden ocaklarında yapılan kazılarla açılan ve sürekli yenilenen yüzeylerde, özellikle sülfürlü demir mineralleri içeren ocaklarda asit maden drenajı olabilmektedir. Bununla ilgili örnekler Türkiye’nin birçok yerindeki, terk edilmiş sülfürlü mineral içeren (metalik maden, kömür ocakları vd.) her maden ocağı göletinde olabilmektedir.”

Eski demir madeni ocağındaki demir sülfit minerallerin su ve hava ile kimyasal tepkimeye girdiğini belirten Atabey, sülfürik asit ile birlikte, kırmızı-turuncu-sarı-bordo rengindeki demir sülfat minerali olan jarositin oluştuğunu vurguladı. Atabey “Gölete kırmızı-turuncu-bordo rengi veren Jarosit mineralidir. Madencilik faaliyetleri yapılan alanların yakın yörelerinde yaşayanların olumsuz yaşam koşullarına maruz kaldıkları en önemli faktörlerden birisi de asit maden drenajından kaynaklanan su kirliliğidir. Asidik maden suları yüzey akıntıları, sızma ve süzülme yoluyla yer üstü ve yer altı su sistemlerine karışır. Bu yolla insan ve hayvan sağlığı ile bitki yaşamı olumsuz yönde etkilemektedir. Ekinözü eski demir madeni ocağı göletinde aynı zamanda tepkimeyle sülfürik asit oluşmaktadır. Bu canlılar için bir sağlık tehdididir. Dolayısıyla hayvanlar ve insanların bu gölet suyunu içmemeleri gerekmektedir. Kuşların bu suyu içtiklerinde öldükleri görülecektir” dedi.

Atabey yöredeki maden sularıyla ilişkilendirilerek bu suyun içilmesinin özendirilmesinin son derece yanlış olduğunu ifade ederek, suyun kullanımının yasaklanması ve göletin çevresinin korumaya alınması çağrısında bulundu.

“Kansere neden olabilir”

Prof. Dr. Ali Osman Karababa göletteki suyun içindeki ağır metallerin bilinmesi gerektiğini dile getirdi. Göletteki suyun asit madeni draneji ise içersinde ağır metaller olacağına dikkat çeken Karababa, “Bu mealler türüne göre uzun erimde çeşitli sistem kanserlerine, böbrek rahatsızlıklarına, cilt hastalıklarına ve anomali doğumlara neden olabilir” diye konuştu.

(Evrensel)

79 ilde eş zamanlı operasyon

Emniyet Genel Müdürlüğü Narkotik Suçlarla Mücadele Dairesi Başkanlığı koordinesinde Türkiye genelinde uyuşturucu operasyonu başlatıldı.

İhbar ve istihbari bilgilerin değerlendirilmesi neticesinde Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri tarafından uyuşturucu madde ticareti yapan şüphelilere yönelik başlatılan eş zamanlı “şafak” operasyonu kapsamında, Gümüşhane ve Ardahan hariç 79 il için arama kararları alındı.

Tespit edilen 907 farklı adreste 913 şüpheli şahsa yönelik gerçekleştirilen operasyona bin 676 ekip ve 7 bin 118 personel katıldı.

Ankara’daki operasyon

Operasyon kapsamında Ankara’da belirlenen 13 noktaya da operasyon düzenlendi.

Sabah saatlerinde Altındağ’a bağlı Yenidoğan bölgesine gelen çok sayıda polis ekibi, narkotik köpekler ve özel harekat polisleri eşliğinde bir çok adrese baskın yaptı.

Uyuşturucu satıcılarına yönelik operasyonda bazı evlerin kapıları “koçbaşı” yardımıyla kırılarak içeri girildi ve geniş çaplı arama yapıldı.

Yenidoğan’da özel harekat polislerinin girdiği bir evde yapılan aramada telsiz ele geçirilirken içeride bulunan bir kişi gözaltına alındı.

Operasyona, Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ve Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri de destek verdi.

(NTV)

Fransa’da Le Pen kaybetti, Macron yeni Cumhurbaşkanı

Fransa’da gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimlerinde merkez aday Emmanuel Macron cumhurbaşkanı seçildi. Seçimlerin ilk turu 23 Nisan’da en çok oyu alan diğer aday aşırı sağ Ulusal Cephe’den Marine Le Pen’e karşı yarışan Macron,  ikinci turda rahat bir zafere ulaştı. İlk tahminlere göre, Macron oyların yüzde 65,5’ini aldı.

Sandıkların büyük kent merkezlerinde TSİ 21:00’da kapanmasının ardından açıklanan sonuçlara göre kendisini merkezde ve ekonomi politikalarını liberal olarak konumlandıran Macron önümüzdeki beş sene boyunca Fransa’yı yönetecek.

Seçimlere katılım oranı yüzde 65 civarında kaldı. İlk turda ise bu oran yüzde 79 civarındaydı. Her iki adayın ilk tur seçimlerinde aldıkları toplam oyun yüzde 45’i geçmemesi ve sol eğilimli seçmenin bu turda sandığa gitmemesi bu turdaki katılım oranındaki düşüşe işaret ediyor.

Ancak Macron’un cumhurbaşkanı seçilmesi Fransızların Macron’u gönülden tercih ettikleri anlamına gelmiyor. Reuters haber ajansına göre yeni cumhurbaşkanına oy veren seçmenin yüzde 60’ı Le Pen’i durdurmak için sandığa gitti. Seçim sonuçlarının belli olmasının ardından Louvre önünde toplanan destekçilerine seslenen Macron seçmenlerden açık çek almadığının bilincinde olduğunun altını çizdi,

Faşist Le Pen’e oy verenlere de seslenen Macron “Bugün öfkenizi dile getirdiniz, buna saygı duyuyorum. Ve önümüzdeki beş yıl boyunca bir daha aşırı sağa oy vermemeniz için her şeyi yapacağım.” diye konuştu.

Seçim kampanyası boyunca hem AB’ye, hem NATO üyeliğine karşı çıkan Le Pen’in aksine, Macron kendisini küreselci olarak tanımlıyor AB’ye destek veriyor.

(Kaynak:  DW, BBC)

Türkiye boğuluyor: Yalnızca iki şehrin havası solunabilir

Geçtiğimiz hafta Dünya Astım Günü (2 Mayıs 2017) vesilesiyle gündeme gelen hava kirliliği meselesi yine korkuttu. Toraks Derneği Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Arzu Yorgancıoğlu Türkiye’deki hava kirliliğinin Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) izin verdiği seviyelerin 5-6 kat üstünde olduğunu açıkladı[1]. Yorgancıoğlu Türkiye’de sadece iki şehrin ve iki ilçenin havasının temiz kabul edilebilir sınırlarda olduğunu, diğer illerdeki havanın kirli olduğunu belirtti. Bunlar Biga (Çanakkale), Doğankent (Adana), Tunceli ve Artvin.  Artık kent hayatının kaçınılmaz bir parçası olarak kanıksadığımız hava kirliliğinin ne boyutlara ulaştığını bir kez daha hatırlatmak kaçınılmaz oldu.

Türkiye kirli havada Avrupa şampiyonu

Geçtiğimiz Şubat ayında The Guardian WHO verilerini kullanarak Avrupa’nın havası en kirli ilk 10 kentinin olduğu bir listesi hazırlayıp yayınladı[2]. Aşağıdaki listede bulunan on şehirden sekizi Türkiye’den. İkinci ve üçüncü sırayı 67 PM 2,5 seviyesiyle Batman ve Hakkâri alırken, sıranın sonunda Isparta var. Tabi bu sekiz ilin dışındaki yerlerde de hava güllük gülistanlık değil.

Kaynak: The Guardian (13 Şubat 2017)

Üstelik Türkiye’de hava kirleticilerden sadece SO2 ve PM10 ölçülüp izleniyor. Termik santraller için geliştirilmiş filtrasyon yöntemleri de sadece bu ikisine yönelik. Yani bu iki madde haricindeki hava kirleticiler ne izleniyor, ne de filtre ediliyor. Hâlbuki CO ve NO2 gibi diğer kirleticiler de insan ve çevre sağlığı açısından son derece önemli olumsuz etkilere sahip. Buna ek olarak, tüm bu zararlı maddelerin birbirleriyle etkileşimleri mevcut zararları da artıyor. Dünya Sağlık Örgütü ve Avrupa Birliği de kükürt dioksit, azot dioksit, azot oksitleri, partiküler madde, kurşun, benzen, karbon monoksit, ozon, arsenik, kadmiyum, nikel, benzo(a)piren ve ozon gibi kirleticilerin ölçülmesi ve değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor[3].

Buna ek olarak, Türkiye’de belirlenen sınır değerler Avrupa Birliği ve Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO-DSÖ) belirlediği sınır değerlerle uyumlu değil. Ayrıca PM2,5 gibi akciğer hastalıklarına neden olan kirleticiye dair herhangi bir kısıtlama da mevzuatta yer almıyor. Türkiye’deki sınır değerlerin AB ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından belirlenenlerden yüksek olduğu aşağıdaki tabloda görülüyor. 2015 yılında Türkiye’de neredeyse her ilde PM10 değerleri Dünya Sağlık Örgütü tarafından belirlenen değeri aşmıştı.

Kaynak: ÇMO (2016)

Tüm bu hava kirliliğinin halk sağlığına yansıması ise korkunç. Türkiye’de sadece 2010 yılında kömürlü termik santrallerin yarattığı kirlilik nedeniyle hava kirliliğine maruz kalan kişilerin ömrünün yaklaşık 79 bin saat (10 yıl civarı) kısaldığı ortaya çıkmış. Hesaplamalar, sadece 2010 yılında kömürlü termik santrallerin neden olduğu ölümlerin trafik kazası kaynaklı ölümlerden yaklaşık 2 kat fazla olduğunu gösteriyor (Temiz Hava Hakkı Platformu, 2016).

Dünyada hava kirliliği

Hava kirliliği tüm dünyada hızla büyüyen bir sorun. Dünya Sağlık Örgütü’ne (2016) göre dünya nüfusunun %92’si izin verilen sınırların üzerinde hava kirliliğinin olduğu yerlerde yaşıyor[4]. Bu kadar yaygın olan kirlilik yüzünden 2010 yılında tüm dünyada 7 milyona yakın insan hayatını kaybetti[5]. Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) hava kirliliği dünyanın en büyük çevre sağlığı riskini yaratıyor. Ölümlerin büyük kısmının (yaklaşık altı milyonu) Güney Doğu Asya ve Batı Pasifik bölgesinde meydana geldiği saptanmış[6]. Endonezya, Malezya ve Singapur gibi ülkelerde her sene yoğunlaşan hava kirliliği dalgası hayatı felç ediyor ve yaşam biçimlerini değiştiriyor.

Singapur’a bir düğün (Fotoğraf: Timothy Sim)

Kişilerin hava kirliliğine ne miktarda ve ne kadar süre ile maruz kaldığına bağlı olarak öksürük ve bronşitten, kalp hastalığı ve akciğer kanserine kadar çeşitli hastalıklar ortaya çıkıyor. Kirlilik arttıkça özellikle astım ve kronik obstrüktif akciğer hastalıklarında (KOAH) artış olduğunu biliniyor. Bundan yaşlılar ve çocuklar gibi duyarlı gruplar daha fazla etkileniyor. Yaşlılar fizyolojik kapasiteleri ve savunma mekanizmaları fonksiyonlarındaki azalma nedeniyle hava kirliliğine daha duyarlı.  Çocuklar ise savunma mekanizmasının gelişiminin tamamlanmamış olması ve dış ortamla daha sık temas gibi nedenlerle daha hassas. Sağlık hizmetlerine erişimin kısıtlı olduğu durumlardaysa hava kirliliğine bağlı hastalıkların şiddeti ve sayısı artıyor.

Çin’in büyük kentlerinde sokağa maskesiz çıkmak tehlikeli.

Sadece kömürlü termik santrallerin hava kirliliğine yol açan emisyonları bile Güneydoğu Asya, Güney Kore, Japonya ve Tayvan’da senede 20 bini aşkın ölüme neden oluyor. Greenpeace’in hazırladığı Sessiz Katil adlı raporda da belirtildiği gibi bugün bölgede inşası planlanan ya da inşasına başlanan kömürlü termik santrallerin hayata geçirilmesi durumunda 2030’da bu rakam 70 bini aşacak[7]. Türkiye için de aynı şeyi söylemek mümkün. Mevcut termik santrali sayısının iki katını kurmayı planlayan Türkiye’de, Çin ve Endonezya gibi ülkelerde maskesiz sokağa çıkmayan insan manzaraları göreceğimiz günler yakın.

Endonezya’da maskeli öğrenciler gezide

Hava kirliliğine çözüm ne?

Hava kirliliği gibi sınır tanımayan sorunlar için yeni teknolojilere bakmak oldukça moda. Örneğin geçtiğimiz aylarda Stefano Boeri adlı İtalyan mimarın Bosco Verticale (Dikey Orman) projesiyle Çin’in süregelen hava kirliliği sorununu çözeceğine dair bir haberi The Guardian gündeme taşımıştı[8]. Boeri’nin projesi 23 ağaç türü ve 2500 çalıdan oluşan bir bitki örtüsünü dev bir gökdelene dikey olarak yerleştirmekten ibaretti.  Hatta Boeri, bunu sadece bir binada değil onlarca binada gerçekleştirecek bir dikey orman kenti üzerine Çin Hükümeti ile çalışmalar yaptığını da ekledi.  Böylece bu bitkiler 25 ton karbon dioksidi Nanjing’in havasından alıp, günde 60 kg oksijen üretecekti.  Projenin bu sene sonunda başlanması planlanıyor. 2020 yılında Çin’in ilk orman kenti kurulmuş olacak. Peki, bu çözüm mü? Elbette değil. Bu tip projelerin Çin’in muazzam hava kirliliği sorununa devede kulak bir çözüm olacağını Boeri de kabul ediyor zaten.

İtalyan mimar Boeri’nin Bosco Verticale projesi

O zaman ne yapacağız? Çin’de olduğu gibi maskesiz sokağa çıkmayacak mıyız? Bu maskelerin havadaki partikülleri ancak bir seviyeye kadar tuttuğunu, çoğu zehirli gazı solumamıza zaten engel olmadığını hatırlatalım. Hava kirliliği kaçınılmaz bir şey değil. Bunu büyük oranda azaltmak mümkün.

Maske tasarımı hava kirliliğinin kaçınılmaz olduğu ülkelerde bir endüstri haline dönüştü.

Gerçek çözüm daha az fosil yakıt tüketmek

Fosil yakıtları kullanmaya devam ederek hava kirliliğine çözüm bulmak mümkün değil. Bireysel çözümlerin de tıkandığı bir alan hava kirliliği.  Dolayısıyla ulusal ölçekte değişimler gerçekleştirilmeli. İlk olarak hükümetin yeni kömürlü termik santralleri açmaktan derhal vazgeçmesi şart. Var olan kömürlü termik santralleri de emekçileri mağdur etmeyip yeni istihdam alanları sağlayacak şekilde kapatması gerekli. Devlet öncelikle enerji verimliliğini ve tasarrufunu merkeze alan enerji politikaları geliştirip hayata geçirmeli. Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) üyesi 34 ülkede 2013 yılı ortalama elektrik kayıp kaçak oranı %6,65 iken Türkiye bu sıralamada % 15,46 ile son sırada yer almış[9]. Bu sorunu ortadan kaldırmadan çözüm üretmek, delik bir kaba su doldurmaya çalışmaktan farksız. Sadece ve sadece enerji verimliliği ve tasarrufu sağlandıktan, halen enerji ihtiyacı varsa yereldeki insanların mağdur olmasına izin vermeden ve ekolojik yıkımlara neden olmadan güneş ve rüzgâr gibi yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelik yatırımlara izin verilmeli.

Ulusal ölçekte ayrıca ilgili bakanlığın Türkiye’nin izin verilen hava kirliliği sınır değerlerini tekrar gözden geçirip, dünya standartlarına (WHO ve AB) uygun hale getirmesi gerekiyor. Dünyadaki sınır değerlerin üzerinde belirlenmiş değerler, hava kirliliğinin gerçek boyutlarını anlamamızı zorlaştırıyor. Ayrıca her il için temiz hava eylem planı oluşturmak da şart. Bu planlarda kirliliğin düzeyi, kirletici parametreler, kirlilik noktaları ve kaynakları gibi temel veriler olup, kirliliğin azaltılmasına yönelik çalışmalar önerilmeli.

Belediye ölçeğinde ise ülkenin 81 ildeki her bir hava kalitesi izleme istasyonunun sadece bir iki tane belirlenmiş hava kirleticisini değil, karbon monoksit, PM 2,5, kurşun, kadminyum, ozon, arsenik gibi çoğu kentte hiç ölçülmeyen kirleticileri de ölçer hale getirilmesi gerek[10]. Bunun için kirlilik parametrelerinin çeşitliliği ve sayısı artırılmalı, gereken ölçüm cihazları geliştirilmeli. Bunun yanı sıra mevcut istasyonların hava kirliliğinin en yoğun yaşandığı kent ve sanayi merkezlerinde kurulup kurulmadıklarının tespit edilerek gerekli değişikliklerin yapılması şart.

Belediyelere kent planlamada da önemli görevler düşüyor. Coğrafi konumdan ve yanlış kentleşmeden dolayı kirli havanın dağılamaması sorunu pek çok kentte yaşanıyor. Dolayısıyla ÇMO (2016) Hava Kirliliği Raporu’nda da belirtildiği gibi kentin boş alanlarının imara açılması durdurulmalı ve hava koridorlarına engel olacak binaların yapımı engellenmeli. Ayrıca yerleşim alanları ile sanayi bölgeleri arasında tampon yeşil kuşak oluşturulmalı. Kent planlamasında hâkim rüzgâr yönü ile komşu şehirlerden gelebilecek kirleticilerin taşınması ihtimali de hesaba katılmalı.

Ve tabi hem merkezi hem de yerel yönetimlerin kentlerdeki hava kirliliğinin önemli kaynaklarından biri olan ulaşımınla ilgili önemli bir paradigma değişikliğine gitmesi lazım. Özel araç trafiğini pompalayacak köprü, otoban, duble yol ve tünel gibi projeler yerine toplu taşımayı cazip kılacak düzenlemelerin hayata geçirilmesi gerek.

Tüm bunların olabilmesi için vatandaşlara düşen görev ise yönetimleri daha iyi bir yaşamın kentlerimizde kurulabilmesi için zorlamak. Almanya’nın Stuttgart kentinde yıllardır yaşanan hava kirliliğinin son bulması için vatandaşların başlattığı girişim bize de örnek olmalı[11].  Geçtiğimiz Ocak ayında kentteki hava kirliliği AB üst sınır değerlerini 25 gün aşınca vatandaşlar belediyeye tazminat davası açtı. Davaya gelen taban desteği büyüyor. Bizde de Temiz Hava Hakkı Platformu gibi oluşumların çalışmalarını takip etmek ve bunlara katılmak gerekiyor.

Son notlar

[1] 30 Nisan 2017. Türkiye’de havası solunabilir yerleşim sayısı 2, planlanan kömürlü termik santral sayısı 70’ten çok. KOS Medya. http://www.kuzeyormanlari.org/2017/04/30/turkiyede-havasi-solunabilir-yerlesim-sayisi-2-planlanan-komurlu-termik-santral-sayisi-70ten-cok/

[2] The Guardian (13 Şubat 2017). Pant by numbers: the cities with the most dangerous air – listed. https://www.theguardian.com/cities/datablog/2017/feb/13/most-polluted-cities-world-listed-region#img-1

[3] Çevre Mühendisleri Odası (2016). Hava Kirliliği Raporu 2016. www.cmo.org.tr/resimler/ekler/a941df595b4c831_ek.pdf?tipi=67&turu=H…0

[4] World Health Organisation (2016). Ambient air pollution: A global assessment of exposure and burden of disease. http://www.who.int/phe/publications/air-pollution-global-assessment/en/

[5] Medikal Akademi (26 Mart 2014). DSÖ: Hava kirliliği nedeniyle dünyada her yıl 7 milyon kişi ölüyor! http://web.archive.org/web/20161229030821/https://www.medikalakademi.com.tr/dso-hava-kirliligi-nedeniyle-her-yil-7-milyon-kisi-oluyor/

[6] World Health Organisation (2016). http://www.who.int/mediacentre/news/releases/2016/air-pollution-estimates/en/

[7] Greenpeace (2014). Sessiz Katil. http://www.greenpeace.org/turkey/tr/press/reports/sessiz-katil-raporu-270514/

[8] The Guardian (17 Şubat 2017). ‘Forest cities’: the radical plan to save China from air pollution. https://www.theguardian.com/cities/2017/feb/17/forest-cities-radical-plan-china-air-pollution-stefano-boeri

[9] Enerji Atlası (26 Ağustos 2016). OECD Ülkelerinin Elektrik Kayıp Kaçak Oranları.  http://www.enerjiatlasi.com/haber/oecd-ulkelerinin-elektrik-kayip-kacak-oranlari

[10] Çevre Mühendisleri Odası (2016). Hava Kirliliği Raporu 2016. www.cmo.org.tr/resimler/ekler/a941df595b4c831_ek.pdf?tipi=67&turu=H…0

[11] The Guardian (2 Mart 2017). Stuttgart residents sue mayor for ‘bodily harm’ caused by air pollutionhttps://www.theguardian.com/cities/2017/mar/02/stuttgart-residents-sue-mayor-bodily-harm-air-pollution

 

Akgün İlhan

Hüznün, neşenin ve coşkunun sesi Akordeon 188. Yaşında

6 Mayıs günü her yıl tüm dünyada Akordeon Günü olarak kutlanmakta. Akordeonun ilk öncüleri Çin’de M.Ö. 1100 yılında ilk kez ortaya çıkmış.

Akordeonun Avrupa macerası ise günümüzden 188 yıl önce başlamış. 6 Mayıs 1829’ da Viyana’ da Cyrill Demian adında bir mucit, 19. Yüzyıl eğlencelerinde güçlü bir müzikal sese duyulan ihtiyaca cevap verecek bir çalgı üretmiş. Adına da Akordeon demiş.

Akordeonun 180. Yaş gününde yani 6 Mayıs 2009’ da da Uluslarası Akordeon Konfederasyonu o günü Dünya Akordeon Günü olarak kutlamaya başlamış…

Avrupa’dan sonra dünyanın birçok bölgesine yayılan akordeon, Kafkasya’ da Garmon, Arjantin’ de Bandoneon olarak karşımıza çıkar. İrili ufaklı daha birçok akordeon çeşidinden söz etmek de mümkün.

Dünya Akordeon Günü bir süreden beri ülkemizde de kutlanıyor.


DÜNYA AKORDEON GÜNÜ KONSERİ: MSGSÜ, FINDIKLI/ 7… paylaşan: ercumentgr
Bu ses kaydını 7 Mayıs 2014’ de İstanbul’ da düzenlenen kutlamada kaydettim. Konserin finalinde bütün akordeonistler ve diğer müzisyenler sahneye çıkmış ve yıllarını arızalı akordeonların tamirine adayan Salih Oktay’ ın girişini takiben tek tek Hatırla Sevgili parçasının yorumuna katılmış ve coşkulu bir finalle şarkı sona ermişti.

O konser müzikleri kadar vefa sözleriyle de aklımda yer eden bir konser olmuştu. Muammer Ketencoğlu konserine başlamadan Salih Usta’ yı izleyicilere tanıştırmış, uzun alkışlara Salih Usta da bir selamla karşılık vermişti. Konserin sonunda bu kez İberya Özkan, Muammer Ketencoğlu’ nun, akordeonun Türkiye’ de tanınmasına kendilerinden çok daha önce başladığından söz ederek teşekkürlerini ifade etmişti. Konserde Edward Aris ve diğer ustalar da unutulmamıştı.

https://youtu.be/dIrVQKi6pq8

Geçtiğimiz cumartesi günü Açık Radyo’ da hazırladığım ve sunduğum Babil’ den Sonra programında akordeonla çalınmış ezgiler dinlettim. Programda bir akordeon ustası, Halk Müziği araştırmacısı ve Açık Radyo programcısı, sevgili arkadaşım Muammer Ketencoğlu’ nun 2010’ da yayınlanan ve kendi bestelerinin yer aldığı Gezgin albümünden 5 bestesine yer verdim.

Programda Fransız Akordeoncu Dominic Rivieri, Bulgar akordeon ustası İbro Lolov, Moldova’ dan Arseni Paniuk, Arjantin’ den Django Spasiuk, İspanya’ nın Bask bölgesinden Kepa Junkera ve Yunanistan’ dan Dimos Vouygikouas’ dan da akordeon ezgileri dinlettim.

Bu yıl Dünya Akordeon günü 8 Mayıs Pazartesi günü saat 19.00’ da İstanbul, Fındıklı’ da MSGSÜ’ nde kutlanacak. Cengiz Berkün, Halil İbrahim Onay, Aydın Çıracıoğlu, Kaan Sancaktar, Hakan Kaya, Burak Günay, Burak Alkan, Muammer Ketencoğlu ve Zurab Tarieladze kutlamada yer alan sanatçılar ve hepinizi kutlama konserine bekliyorlar.

Gürcü Sanat Evi Korosu tarafından gerçekleştirilecek Dünya Akordeon Günü etkinliğine dair facebook sayfasına bu link üzerinden erişim mümkün

Hüznün, neşenin ve coşkunun sesi Akordeona emek verenler sağ olsunlar.

 

Ercüment Gürçay

‘Yürütme üzerindeki aşırı hâkimiyet’ takıntısı ve total iktidar – Cengiz Aktar

Bu yazı artigercek.com sitesinden alındı

16 Nisan’dan itibaren başlayan anayasasızlaşma ile birlikte rejimin denetsiz, danışsız, dengesiz ve sorumsuz yürütme talebi kemale ermiş bulunuyor. Bir demokraside var olan farklı denge ve denetleme kurumları artık külliyen lağvedildi. Baktım, konuyla ilgili ilk yazıyı Şubat 2012’de yazmışım.

Kalıcı tahribat yarattığı için ekonomiden birkaç örnekle başlayalım. AKP’nin, demokrasisiz, Türk tipi “vahşi Batı” usulü kalkınma modelini sevmeye başladığı yıl 2007’dir. Geçen gün ekonomiden sorumlu başbakan yardımcısının “hukukun iyi işlediği ülkelerde iş yapmak kolay ama kâr marjı düşük” diyerek mağdurların suratına çarptığı dogma…

Erdoğan başbakanken “davul bizim boynumuzda, tokmak onların elinde” diyerek önce yarı özerk kurumları diline dolamıştı. Süreç Ağustos 2011’de düzenleyici ve denetleyici on kurumun göreceli özerkliğine son verilmesiyle başladı. Bu kurumlar Radyo ve Televizyon Üst Kurulu, Telekomünikasyon Kurumu, Sermaye Piyasası Kurulu, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu, Kamu İhale Kurumu, Rekabet Kurumu, Şeker Kurumu, Tütün, Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkiler Piyasası Düzenleme Kurumu, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu idi. Zaman içinde görece özerkliğini kaybederek rejimin kontrolü altına giren bir diğer ekonomi kurumu Merkez Bankası.

Daha sonra iktidar AB uyumuyla gündeme gelen ve çevrecilerin sahiplendiği çevresel etki analizi araçlarını hedefe aldı. Önce büyük şantiyeler, ardından irili ufaklı, envai çeşit bütün özel ve kamusal inşaat projesi çevre analizinden muaf hâle getirildi. Kamuoyunun haberdar olduğu projeler bu kapsamda: Sinop ve Akkuyu Nükleer Santralleri, Amasra Termik Santrali, Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Ilısu Barajı, OVİT Tüneli, Çanakkale Köprüsü, Kanal İstanbul, Gebze-Orhangazi-İzmir Otoyolu, vs. Artvin, Rize, Tunceli, Mersin, Küre Dağları, Kaz Dağları gibi biyolojik çeşitlilik hazineleri yatırıma açıldı. Akarsu havzaları arasında su transferi, 10.000 m2 ve üzerindeki deniz dolguları, ulaşım ve altyapı yatırımları, su depolama tesisleri, 10 mw ve üzeri nehir tipi hidroelektrik santraller, toplu konutlar, turizm tesisleri, maden ocakları ve bazı fabrikalar ÇED uygulamasından muaf.

Keza Kentsel Dönüşüm Kanunu ile merkezî ve yerel idareye gayrimenkuller üzerinde denetim dışı bir alan açıldı. Toprak Koruma ve Arazi Kullanım, Zeytincilik, Mera, Orman, Turizmi Teşvik, Boğaziçi, Askerî Bölgeler ve Kıyı kanunlarının arazi kullanımı bakımından kısıtlayıcı maddeleri bu kanunla kalktı.

Sırada, yıllardır bekletilen Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Kanunu var. Tasarı 1958’den bu yana doğa koruma konusunda edinilmiş tüm kazanımları bir kalemde siliyor. Korunan alanların sınırlarının değiştirebilmesi veya tümüyle kaldırılmasının önünü açıyor. Korumayı kullanma lehine yeniden tanımlıyor. Daha önceki tasarıda bilimsel çevreler, ilgili kamu kurumları, sivil toplum kuruluşları ve koruma alanlarında yaşayanların karar süreçlerine dâhil olması, yani denge ve denetleme için öngörülen ulusal ve yerel kurulların tümü tasarıdan çıkarıldı.

Esasen ekonomik denge ve denetlemeye AB uyumu kapsamındaki çalışma, üretim ve tüketim ile ilgili bütün müktesebatı dâhil etmek gerekir. Tam da bu yüzden rejim için AB norm, standart ve prensipleri ayakbağıdır.

Diğer büyük başlık, mülkiye. Bugün rejime biat etmemiş hiçbir vali ve kaymakam yok. Mülkiye hiçbir zaman özerk olmadıysa da eskiden liyakat ve devlet adamlığı görece bir özerk alan açardı, bu artık bitti. Üstelik görece özerklikten neşet eden denge ve denetleme bütün bürokrasi için geçerli. Neo-liberal dogmanın sadık uygulayıcısı olan rejim için bürokrasi de bir ayakbağı.

Merkezî yönetim-yerel yönetim ilişkisinden doğan denge ve denetlemeye gelince, pek çok kez değiştirilen yerel yönetim kanunlarıyla merkezin sultası total hâle geldi. Yerel yönetimler giderek daha baskın bir şekilde merkezden dağıtılan malî kaynağın ağırlığı altında ezilir oldular ve bütün özerkliklerini kaybettiler. Merkezin sultasına aykırı davranan Kürt belediyeleri ise lağvedilmekle kalmadılar resmen mahvedildiler.

Diğer büyük başlık yargı. 2010 Anayasa değişikliği sonrasında başlayan kontrol altına alma mekanizması bugün artık tasfiye ve doğrudan yandaş ataması aşamasına gelmiş durumda. Türkiye’de yargının yürütmeyi denge ve denetlemede hiçbir varlığı kalmadı. Ekonomik denge ve denetlemeyle de kesişen Sayıştay trajedisi bunun veciz örneğidir. Türkiye’de bugün bağımsız ve yasamayla paylaşılan bir Sayıştay denetiminden bahsetmek mümkün değil.

Diğer klasik başlık yasama. 20 Mayıs 2016’da yasama, ana faaliyetinin olmazsa olmazı olan dokunulmazlığa dokunarak kendini siyasetten men etti. Şimdi 16 Nisan itibariyle yürütmenin yasamayla olan organik bağı da bitti, hiçbir ciddi denetleme yetkisi kalmayan meclis yürütmenin tam hâkimiyeti altına girdi. Yasama, başkanın başkanlığındaki yürütmenin noteri konumunda ve yeni rejimde varlığı fesih yetkisine sahip başkanın iki dudağı arasında.

Bir diğer başlık, dördüncü kuvvet medya. Türkiye’de artık haber vererek ve yurttaşı bilgilendirerek denge ve denetleme sağlayabilecek medya kalmadı. Bu konuda ziyadesiyle bilgi ve veri olduğu için ayrıntıya girmiyorum.

Ve son başlık, yurtdışı denge ve denetleme. Rejim Avrupa ile var olan ilişkiyi asgarîye indirerek Avrupa kurumlarına dâhil veya taraf olmanın getirdiği bütün denge ve denetlemeden kurtuldu.

Bir ülkede icraatın dengelenmesini, denetlenmesini reddetmek iktidarın paylaşılmasını da reddetmektir. Bu anlamda anti-demokratiktir. Bundan böyle millet egemenliğinin yegâne tecelli ettiği yer meclis değil, milleti temsil eden yürütme. Tüm diğer kuvvetler ve denge denetleme mercileri egemenliğin tek meşru kullanıcısı olan yürütmeye hizmet için varlar.

Rejimin dillere destan “hizmet aşkı”na tekabül eden kalkınma, iktidarın ana payandası. Rejim tüketim üzerine kurulu sınırsız, fütursuz ve köhnemiş bir ekonomik model üzerinde yükseliyor. Sistemin hızlı çalışması için danışsız, dengesiz ve denetsiz bir mevzuat ve icraat gerekiyor. Sonuçta çıkan işin düzensiz, hatalı, insansız ve doğasız olması önemsiz, hızlı olması ve hem iktisadî hem siyasî rant sağlaması yeterli. Cumhurbaşkanı Belediye Başkanıyken “cinayet olur” dediği üçüncü köprünün temel atma töreninde inşaatçı Koreli şirketin temsilcisine İngilizce “hadi çabuk çabuk” dediydi hani… Durmak yok yola devam, artık sıfır engelli parkurda.

Cengiz Aktar – Artı Gerçek

“Ay sizin hâlâ umudunuz mu var!”cılık – Ümit Kıvanç

Bu yazı p24.blog.org‘dan alındı

Özellikle sosyal medya aracılığıyla yaygınlaştırılan modern çirkinliklerden “şaşırdık mı” jesti üzerine daha önce  P24’te yazmıştım. “Her şeyi baştan bilirim” mesajlı bu “şımarıkça tutum”un her cenahtan sahip ve taraftarları bol. Mâhut her şeyi baştan bilme ve hiçbir şeye şaşırmama” ayrıcalığının, sahiplerini “hayatta her türlü sorumluluktan muaf” kılması bekleniyor. Onlara şöyle sormuştum: Her şeyi baştan biliyordun, öyle oturup izledin mi, hıyarağası, niye kıçını kıpırdatmadın? (Şu mecburî izahatı da araya katma gereği hissetmiştim, aynı gerek devam ettiğinden burada da tekrarlayayım: “Hıyarağası’nın üniseks versiyonu ne yazık ki yok ya da ben bilmiyorum; bu hıyarlığın sırf erkeklerle sınırlı olduğunu imâ ediyorum veya farkında olmadan cinsiyetçilik yapıyorum sanılmasın.”)

“Sahibine sözümona nihilistçe konfor sağlayan bu jest” hakkındaki meramımı kabaca şöyle -biraz da hot zot ederek- anlatmıştım, alıntılıyorum:

“Şaşırdık mı? Şaşırmadık. Ee? Belli ki gayet boktan bir şey olmuş; biz de zaten baştan biliyormuşuz; şimdi de şaşırmamışız; yani her şey bildiğimiz o boktan haliyle olup bitiyormuş. Ee? ne olacak bu durumda? Hiç. Bir şey yapmamız gerekmiyor. Hem kendimizi de övmüş olalım o arada.

Şaşıracaksın, kardeşim. Her defasında, ‘olmaz bu!’ diyeceksin. Şaşıracaksın ve merak edeceksin. Bildiklerinle değil bilmediklerinle meşgul olacaksın.

Yani olan bitende bütün o bildiklerin ve bilmediklerinle senin hiçbir katkın, hiçbir rolün, hiçbir kabahatin yok, öyle mi? Şaşırdık mı? Şaşırmadık, biz hep şahaneydik. Hı hı, tabiî, şahaneydin, bu yüzden hep baştan bildiğin ve şaşırmadığın şeyler oluyor.”
O yazıda da belirtmiştim, şaşırmayan, şaşıramayan, hele şaşırmadığını iddia eden, merak duygusunun aslî önemini, işlevini kavrayamayan insanların hayatta birşeyleri değiştirebilme kapasitesi yoktur. İstisnası, bütünüyle kendinden menkûl bireysel programları, stratejileri, hedefleri olan, dünyada ne olup bittiğiyle değil kendilerinin hedef ve konumuyla ilgilenenlerdir. Bunlar, ellerine güç geçirebildikleri takdirde epey birşeyleri değiştirebilirler. Meselâ para gücüyle mahalleyi, semti, şehri, ülkeyi değiştirebilenler, otoriter liderler, diktatörler böyledir; meraklı olmaları gerekmez, bildiklerinin ötesinde bir dünya öngörmez, varsaymazlar.

Bahsettiğim yazıda, “Şaşırdık mı virüsü”nün “insanda görme bozukluğu, zihin bulanıklığı ve hafıza kaybına yolaçtığı”nı da iddia etmiştim. Başka arazlar da saymıştım: dünya algısında çarpıklık, otomatik eleme mekanizmasının sebep olduğu kavrayış noksanlığı, fikir belirtme kılığında kimlik bildirimi, bu kimlik gösterme işleminin siyasî ve kültürel faaliyet yerine geçmesi. Nihayet, “şaşırma ve merak duygusu ile hak-adalet duygusu arasındaki orantı”dan sözetmiştim. “Rabıta” desem daha isabetli olabilirmiş.

Aynı familyadan başka virüs

O yazıyı -affınıza sığınarak kendimden alıntılar yapıp- hatırlattım, zira o konu, şimdi bahsetmeyi istediğim sorunun âdetâ “mütemmim cüz”ü. Şimdi konumuz umut ve umutsuzluk.

Sosyal medyada yaygın şekilde görülen ve nedense âdetâ otomatik olarak “şaşırdık mı” virüsüyle aynı familyadan kabul ettiğim bir tutum var: Ay hâlâ umut mu besliyorsunuz? Ay yoksa sizin hâlâ umudunuz mu var? Ay ne umudu ayol!
Bu soylu tavır genellikle bir haksızlığa karşı çıktığınız, bir rezaleti duyurduğunuz, bir alçaklığa tepki gösterdiğiniz zaman boca ediliyor üzerinize – balkondan silkelenen leş gibi halıdan toz toprak dökülüyor. Ay siz hâlâ!..
Burada birkaç mesele birden boy gösteriyor.

İlki elbette, bu tavrın sahibi soylu ve yüksek kaliteli kimselerin bizlerin seviyesine inme nezaketini göstermeleri. Bu mesele sayılmaz, diyeceksiniz. Öyle demeyin, zahmete giriyorlar, hürmette kusur etmemeli, bunu özel olarak vurgulamalıyız. Şu dünyanın onlar tarafından şüphesiz en ince ayrıntısına kadar bilinen ve pisliğe bulaşmamak için el sürülmeyen gerçeklerinin çamurlu bataklıklarına yaklaşıyorlar, seslerini biz sefillere duyurabilmek için. Şükranlarımızı sunmalıyız. Halbuki biz umut hâlâ var sanıyor ve her şeyi onun için yapıyorduk! Ne aptalız, ne basitiz… Bu alanın en favori kavramıyla: enayiyiz.

İkincisi, insanın “insan gibi” yaşamasının, daha doğrusu böyle yaşadığını hissetmesinin neye bağlı olduğuna dair, cevabında bu kimselerle anlaşamayacağımız belli olan bir hayatî soru var; bu soru atlanmaksızın maalesef sözkonusu yüksek ve soylu tavrın takınılması imkânsız. Bu yüzden, öyle görünüyor ki, soylu tabaka ile meselemiz cevapta da çıkmayacak; onlar bizzat sorunun varlığının farkında değiller. Ya da değerli yaşantılarında bu soruya yer yok veya -mazallah, en fecisi- yaygın insan türümüz gibi düpedüz cahil ve kavrayışsızlar.

İnsan için ihtimaller

İnsan, haksızlığa, adaletsizliğe dayanamıyordur, biryerlerde birilerinin cenazeleri galiz küfürler eşliğinde yerlerde sürükleniyorsa, sokaklarda köpeklere yem olsun diye bekletiliyorsa, çocuk cesetleri buzluklara konuyor, anaları başlarında bekliyorsa, yaşantısını rahatça sürdüremiyordur meselâ. Eşleri, dostları, ahbapları işlerinden atılmışsa, hapisteyse, sofraya otururken, yatağına girerken, sevdiklerine sarılırken göğsüne içeriden dikenler batıyordur meselâ. Soykırım üstüne inşa edilmiş yerde, gasp edilmiş mal mülk üzerinde yaşamak biryerlerine batıyordur meselâ.

Siz bilmezsiniz, “ay hâlâ!”cılar, kimilerinin böyle sıkıntıları vardır. Sıkıntın varsa onu yok etmeye çalışırsın. Sıkıntımın giderilmesine dair umudum var mı, diye incelemelere kalkışmazsın.

Peki ya öyle bir sıkıntı “gündemimizde yoksa”? Gördünüz mü, nerelere geldi mezu…

Ahlâk, vicdan meseleleri dış kaynaklı iç sıkıntılardan kaynaklanan meselelerdir. Ahlâk ve vicdana dayalı hayat tavırları getirisine göre alınmaz.

Ve işin en berbat kısmı: Başarı ihtimali yoksa neden uğraşayım? “Ay siz hâlâ!”cılar aslında bunu demek istiyor.

Pek güzel. Bu yola sapıp buradan devam edebiliriz. Yok başarı ihtimali. Umut mumut da yok. Oldu mu? Ne halt edeceksiniz? Amaaan, hangi zırhlı araç hangi gariban Kürt’ün evine dalıp hangi çocukları öldürürse öldürsün, ne yapayım, baksanıza umut da yok, niye uğraşayım? Böyle mi diyeceksiniz? Amaaan, kimi isterlerse hapsediyorlar, içerideki gazeteciler de kalsın öyle; madem umut yok. Yoksa bu mudur münasip söylem?

Artık umut yok, burası artık zaten… falan… Eyvallah. Elbette birileri de böyle düşünebilir, gereği neyse yapabilir. Buyurunuz, nasıl yaşayacaksanız yaşayınız; kim ne diyebilir?

Fakat haksızlıkla, adaletsizlikle bir şekilde mücadele etmeye uğraşan insanlardan ne istiyorsunuz? Neden moral bozuyor, cila çekildiği için orijinalliği de kalmamış nihilizminizi zehirli tarım ilacı gibi etrafa püskürtüyorsunuz? Sizin adalete ihtiyacınız olmayabilir, başkalarının var. Hem de hayatî ihtiyaç başkaları için. Hayatî şu demek: yaşamak için şart. İnsanlar nelerini kaybetmiş, ne hüsranlara, haksızlıklara uğramış, kan donduran zulümlerden geçmiş, sizin gibi konuşmuyorlar, farkındaysanız. Neden? Haydi, telaffuz edelim mâlûm kelimeyi: enayi mi bu insanlar? Kendini, bedenini, hayatını ortaya koyarak adalet ve özgürlük için uğraşan insanlar enayi mi?

Şöyle sorayım isterseniz: Çok mu umutlu herkes? Yani sizin umut dediğiniz, o çok değerli uğraşınızın sonunda elde edilecek başarıya gözlerini öyle bir dikmişler ki, muhayyel görüntü zihinlerine kazınmış, hâlâ orada var sanıyorlar, hırsla ona doğru mu ilerliyorlar?

“Gündemimizde” olmayan kavram

Hayır. Onurlarıyla yaşamak istiyorlar. Hepsi bu.

Bakın, hiç hesapta olmayan bir kavram girdi hayatımıza. Onur diye bir şeyi duymuş olmalısınız. En azından dizilerde geçiyor. İnsan, onuru için, başkalarına enayice görünen işler yapabilir. Alttan almayabilir, etrafından dolanmayabilir, kabul etmeyebilir, tepebilir, vazgeçebilir; en mühimi, olmayacak şeylerin peşinden koşabilir.

Niye, nedir maksadın, diye sorduğunuzda cevap veremeyen insandır, hak-adalet mücadelesi yapanlar arasında esas kıymetli olan. Haksızlıkla, adaletsizlikle mücadelenin aksinin mümkün olmadığına, evet, enayice inanandır.
Umudunu yitirmiş ve bu yüzden her şeyi anlamsız bulan insan da olur elbette. Bunlar tek yönlü basit tanımlarla geçiştirilemeyecek konular. Lâkin “Ay hâlâ umudunuz mu var!” diyenlerin sınıfı, familyası bu değil. Geleceğe yönelik her türlü umudunu gerçekten yitirmiş insanı genellikle ayırt edemeyiz. Çünkü bas bas bağırmaz. Çoğunlukla bizi de umursamaz. Dikatleri üzerine çekecek bir hali tavrı yoktur. “Ay siz hâlâ!”cılar ise aksine, neden bilinmez, sahne düşkünü: Spotlar beni aydınlatsın, ben de birden ortalığa fırlayıp şu boş işlerle uğraşanların akledemediği şeyi haykırayım!

Haykırma kardeşim. Kapat çeneni. Kimseyi uğraşından alıkoyma, kimseye yaptığı işi değersiz, kendini anlamsız hissettirmeye çalışma. Evet, kendine göre haklısın, doğru yoldasın: hepimiz kendimizi işlevsiz, anlamsız, değersiz hissedersek sen arada kaynayacaksın, işe yaramazlığın, bencilliğin, kıçını kıpırdatmayı göze alamayışın göze batmayacak.

Bir haberle sona yaklaşayım – emin değilim, sosyal medya dedikodusu da olabilir: “Ay siz hâlâ!”cılar için hızlandırılmış kurslar açılıyormuş. Hattâ Silopi’de bir bina bunun için uygun görülmüş. Fakat kaza olmuş, polisin zırhlı aracı binaya girivermiş. İçeride uyuyan iki ufak çocuk da ölüvermiş. Bu yüzden oradaki kurs ertelenmiş.

Eşi, sevgilisi, evlâdı, anası, babası hapiste olanlara soralım haydi: Ay hâlâ ne umudu canııım! Aşkolsun yani!..

Ümit Kıvanç – p24.blog.org

[Kedi-Siz] O bir “kedi adam”: Süha Derbent

Bir İrlanda Atasözü diyor ki;

Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.

Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.

[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Süha Derbent

Bu köşede hep kedicileri konuk ediyordum, bu defa gerçek bir kediyi konuk ediyorum. O bir “kedi adam”. Onunla tanışmış, hatta çalışmış şanslı insanlardanım. Bir kediyi onun gözü ile görmek, kediciler için bahşedilmiş bir ödül gibidir.

Hayatının yirmi senesini Dünya üzerindeki yedi büyük kedi türünü çekmek için adamış, sonunda başarmış bir fotoğraf sanatçısıdır. Bu büyük kedi de nedir diyecek olursanız; aslan, leopar, çita, kaplan, puma, kar leoparı, puma.

Fotoğraflarına bakınca sanki tüm doğa elbirliği ile ona itaat ediyor hissine kapılıyorum. Koskoca kediler, dağ gorilleri, filler önünde dize gelmiş. O ne isterse o pozu veriyorlar. Tuhaf

Çünkü o Süha Derbent

***

4 – O bir “kedi adam”: Süha Derbent

Tolga Öztorun: Açıkça söyleyeyim, sorular için önceden hazırlanıyorum, bu kadar hayranlık duyunca o soruları seçmek ne zormuş.

Sana neden “Kedi Adam” diyorlar?

Süha Derbent: Sevgili Tolga bunu diyenlere sormak lazım aslında ama ben önce böyle diyenlere teşekkür ederim. Kediye benzetilmek benim için onurdur.

Yeryüzünde en büyük hayranlık duyduğum canlılar elbette insanlar değil kediler. Bu nedenle kedi adam olmak benim için gurur verici. Kendi kişiliğinden ödün vermeden yaşayan bu estetik varlıklar için söylenmiş o kadar çok söz var ki. Ama bir tanesi çok iyi özetliyor. Leonardo da Vinci kediler için “doğanın başyapıtı” demiş.

Benim belki sadece küçücük bir özelliğim onların mükemmel yanlarından sadece bir tanesi ile örtüşebilir. Hedefe odaklılık.  Bundan mı dediler acaba bilmiyorum ama…

Tolga Öztorun: Neredeyse otuz senedir her boydan kedileri çekiyorsun. 2010 senesinde bu deneyimini bizler ile; 7Kedi sergisinde paylaştın. Hazırlık aşamasında kim bilir neler yaşanmıştır?  Büyük kediler arasında çekmekten en keyif aldığın hangisi?

Süha Derbent: Bu soruya şaşırtıcı ve farklı bir yanıt veremeyeceğim. Yanıtım çok bilindik. Dünyada üstüne en çok söz söylenmiş, en çok şiir/kitap yazılmış, en çok film çevrilmiş ve en çok efsane anlatılmış olan kaplan benim de favorim.

Özellikle gözlerine bakmak ve onunla göz göze gelebilmek benim için yerini hiç bir şeyin tutmayacağı bir ayrıcalık. Hipnotik bakışları olan kaplanlara bakınca büyülenmemek ve aşık olmamak mümkün değil.

Tolga Öztorun: Biraz hayvan hapishanelerinden konuşalım istiyorum. Büyük kedileri çok iyi tanıyorsun, bir yerde kafeste veya eğlence sektörüne köle edilmiş hayvanlı sirklerde dev kedi gördüğünde ne hissediyorsun?

Süha Derbent: Her şeye hakim ve sahip olma çabası tek bir canlıya atfedilmiş büyük bir zavallılıktır. Bu insanın en zayıf tarafı bence. Büyük bir yanılgıdan ibaret. İnsan bunu anladığında ki anlayacağını sanmıyorum belki bir şeyler değişebilir.

Doğasından koparılan canlıların psikolojileri bozuk bir şekilde kendi beklentilerini karşılamak amacı ile bencilce sergilenmesi insanın bu zayıflığının en büyük kanıtıdır.

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

Süha Derbent: Sen de, yeni bir film projesi bekliyoruz senden…

 

*** Röportaj fotoğrafları Mehmet Turgut tarafından çekilmiştir. Desteklerinden dolayı teşekkür ederiz.

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)