Ana Sayfa Blog Sayfa 3163

Siyanürle altın ayrıştırılan bölgenin yakınında ağaçlar kesiliyor

Ordu Çevre Derneği Başkan Yardımcısı Eren Atasoy, Seylik Dağı’ndaki ağaç kesimine dair şüphelerinin olduğunu söyledi.

Fatsa ile Ünye arasında siyanürle altın ayrıştırması yapan işletmenin yakınında bulunan Seylik Dağı’ndaki ağaç kesimi hakkında kuşkularının olduğunu söyleyen Ordu Çevre Derneği Başkan Yardımcısı Eren Atasoy, “Kendi köyümün yakınında olan bu ağaç kesimi için Ünye Orman İşletmesi görevlileriyle görüştüm. Kesimle ilgili gerekçeleri bana pek de inandırıcı gelmedi. Ünye Orman İşletmesi, Erenyurt Seylik Dağı’nda bir haftadır ‘kanser ve mantar hastalığı gerekçesiyle kesim yapıyor. Kesim yapılan yerde yaptığımız inceleme sonucu genç, düzgün ve sağlam ağaçların kesildiğini gördük” dedi.

Atasoy yaptığı açıklamada, “Koruma adına kesim yapılarak orman yok ediliyor. Bu ormanda genel olarak kestane ağaçlarının olduğunu biliyoruz” dedi. Kesimle ilgili kuşkularının olduğunu söyleyen Eren Atasoy, “Hastalığın nedeni, 20 yıl önce orman üzerinden geçirilen yüksek gerilim hatlarının ilgisi var mı? 1990’lı yıllarda Seylik Dağı’na vurulan sondajın etkisi var mı? Seylik Dağı’nın arka yüzünde işletilen siyanürle altın ayrıştırması işletmesinin zararı var mı? Orman kesimi konusundaki kuşkular bir an önce giderilmelidir” dedi.

(Evrensel)

AVM’ye giden yol 2200 yıllık antik kentin üzerinden geçecek!

Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin 5M Migros’a yeni bir giriş açmak için hazırladığı yol projesi, Olbia-Attalia antik kentlerinin üstünden geçecek.

Antalya Büyükşehir Belediyesi, şehir merkezindeki 5M Migros Alışveriş Merkezi’ne yeni bir giriş açmak için yol projesi hazırladı. Kuruluş tarihi M.Ö. 200 yılına dayanan antik kentin üzerinden geçmesi planlanan yol için, Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonu, çevresel ve güvenlik tedbirlerinin azami ölçüde alınması şartıyla projeye onay verdi.

Antalya Körfez gazetesinde yer alan habere göre Büyükşehir Belediyesi, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Antalya Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonu’na yazdığı 15 Aralık 2016 tarihli yazısında, şehrin önemli çekim noktalarından biri olan 5M Migros AVM’ye giriş ve çıkışlarının söz konusu bulvar üzerinden sağlanmasının kavşaktaki trafik yükünü artırarak, sinyalizasyon sistemindeki fazla sürelerinin uzamasına neden olduğu belirtildi.

Bu kapsamda, Büyükşehir’in Atatürk Bulvarı ile Dumlupınar kesişiminde yer alan 5M Migros’a Dumlupınar Bulvarı üzerinden giriş-çıkışların sağlanması ile ilgili bir projesi olduğunu aktarıldı. Söz konusu projenin bir bölümünün birinci derece doğal sit alanında kalması sebebiyle Büyükşehir Belediyesi Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonu’ndan görüş istedi. 30 Mart’ta görüş yazısı yazan komisyon, yol yapım istediğine şartlı ‘onay’ verdi.

(Antalya Körfez, BirGün, Yeşil Gazete)

‘Çocuklarımızın köye gelmesini istemiyoruz’: Radyasyon oranı 450 kat fazla çıkan ‘kanser köy’ün hikayesi…

Aydın’ın Söke ilçesine bağlı Kisir Mahallesi’nde, 1958’te açılıp rehabilite edilmeden bırakılan uranyum madeni nedeniyle, çok yüksek oranda görülen kanser vakaları, bölge halkını isyan noktasını getirdi.

Ege Çevre ve Kültür Platformu’nun 2014’te düzenlediği panelde söz alarak “Biz ölüyoruz” diye feryat eden muhtar Baki Suna ve eşi Nazan Suna, ‘saç kazıtma’ eylemi yaparak kanser vakalarına dikkat çekme eylemi yapmış. Çalmadık kapı bırakmayan Suna çifti ve mahalle sakinleri, bölgede yapılan ölçümlerde, radyasyon oranının olması gerekenden 450 kat daha fazla olduğunu belirtiyor.

Muhtar Baki Suna, çocuklarının kendilerini ziyarete gelmesini istemediklerini de belirtirken, uzuv kayıplarıyla doğumlar olacağı yönündeki uyarılardan sonra bölge halkının çocuklarını mahalleden uzaklaştırdığını ifade ediyor. Yeni doğum yapan keçisinin yavrusunun arka kısmının olmadan dünyaya geldiğini ifade eden muhtar Suna, zeytin ağaçlarınında dikildikten belli bir süre sonra kuruduğunu ifade ediyor.

Hürriyet’ten Yücel Sönmez’in haberine göre, ‘kanser köy’ olarak bilinen Kisik Mahallesi’nin hikâyesi şöyle:

Aydın-Söke’nin Kisir Mahallesi, Anadolu’nun akla cenneti getiren köşelerinden biri olmasına rağmen ne yemyeşil doğasıyla ne de canayakın insanlarıyla anılıyor. Buranın adı artık -haberlere de konu olduğu haliyle- ‘Kanser köy’. Uzmanlar; 1958’de açılan ve rehabilite edilmeden öylece bırakılan uranyum madeninin bölgede çok yüksek oranda görülen kanser vakalarıyla doğrudan ilişkili olduğunu söylüyor. “Nasılsa bana uzak bir köy” mü diyorsunuz? O kadar emin olmayın. Maden sahasının hemen yanındaki arazide organik sertifikalı üretim yapılıyor. Yine aynı alanın bitişiğinde devasa bir mandıra faaliyete geçmek üzere. Buralardan çıkan ürünlerin sizin sofranıza da gelmeyeceğinden ne kadar emin olabilirsiniz?

Aydın-Söke’ye 15 kilometre mesafedeki Kisir Mahallesi sakinlerinin isyanını ateşleyen; Muhtar Baki Suna’nın 2014’te Ege Çevre ve Kültür Platformu’nun (EGEÇEP) düzenlediği panelde, Menderes Nehri’ndeki kirliliğin ve madenlerin insan sağlığı üzerine etkilerini dinledikten sonra söz alıp “Biz ölüyoruz!” diye feryat etmesi olmuş. Suna’nın; sondaj yapıldıktan sonra rehabilite edilmeden terk edilen uranyum madeninin sebep olduğunu iddia ettiği kanser vakalarına dikkat çekme çabası daha sonra köy meydanında saçlarını kazıtma eylemiyle devam etmiş. Suna’nın eylemine eşi Nazan Suna da başörtüsünü çıkarıp saçlarını kazıtarak destek vermiş.

Suna çifti ve mahalle sakinleri; o gün bugündür çalmadık kapı bırakmamış. Muhtar Suna; Türkiye Atom Enerjisi Kurumu heyetlerinin gelip ölçümler yaptığını söylüyor. “Sonuç” diye sorduğumuzda yüzünde alaycı bir gülümseme beliriyor: “‘OHAL var, açıklayamayız’ dediler.”

Bölgede gezinmek bile tedirgin edici

Kisir’e 700 metre mesafedeki Yusufağalar Mevkii’ndeyiz. Burada 13 sondaj kuyusu bulunuyor. “Radyasyon en fazla burada” diyor Muhtar Suna bir kuyunun başına yaklaşırken. “Ölçüm aletini buraya koyduklarında çıkardığı sesten kırılacağını zannettim” diye de ekliyor.

Biraz tedirginim. Bu bölgede bulunmanın -kısa bir süreliğine bile olsa- halsizliğe neden olduğunu söylüyorlar. Bacaklarımda hissettiğim güçsüzlüğün ‘psikolojik’ olduğunu telkin ediyorum kendime. Muhtar eline aldığı bir taşı sondaj kuyusundan içeri bırakıyor, “Bak” diyor, “su var.” Bu, tehlikenin suya da karışmış olabileceği anlamına geliyor.

Maden bölgesi bir zeytin ormanının içinde. Ancak burada neredeyse hiç yaşlı zeytin ağacı yok. Muhtar durumu “Bir noktaya geldikten sonra kuruyorlar” diye açıklıyor. Bu sırada yanımıza evi maden sahasının hemen bitişiğinde olan Yusuf Çenesiz (67) geliyor. Hemen “Çekinmiyor musunuz burada yaşamaya” diye soruyorum. Sonuçta, 15 yılda 70’ten fazla kişinin kanserden öldüğü bir yer burası. “Ben yaşamıyorum zaten” diye söze giriyor:

“Mezarımı kazdırdım. Mezar taşım olmayacak. Bir tahtaya ‘Bu topraklar çok Çenesiz götürür’ yazsınlar yeter.”

Dört ay önce ağzından kan gelmeye başlamış Yusuf Çenesiz’in. “Hem böbrekte hem de akciğerde var” diyor kanser kelimesini telaffuz etmeden. Bundan sonra söylediklerinin onu sinirlendirdiğini yüzünden okumak zor değil:

“Sobamda yaktığım ağacın külünden radyasyon çıktı. Niye örtbas ediyorlar? Varsa var, yoksa yok. Tek istediğim bir yetkilinin bana ‘Buradan s. git’ demesi.”

“Çocuklarımız gelsin istemiyoruz”

Muhtar, büyük bir kayanın çatlağından aşağıya doğru inen sarılığı göstererek “İşte bu uranyum” diyor. Bunu bölgede inceleme yapan üç farklı akademisyenden öğrendiklerini söylüyor. Yusuf Çenesiz oradaki taşlardan birini bana doğru uzatıyor, alıp almamakta tereddüt ediyorum. Aldıktan hemen sonra yere bırakmak istiyorum.

Nükleer fizikçi Prof. Dr. Hayrettin Kılıç, Nükleer Savaşa Karşı Uluslararası Hekimler Birliği’nin Almanya Seksiyonu Üyesi Radyolog Doktor Alper Öktem ve Dokuz Eylül Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Enver Yaser Küçükgül alanda ölçüm yapan uzmanlardan. Farklı cihazlarla farklı ölçümler yapmışlar. Sonuç: Olması gerekenden 450 kat daha fazla radyasyon oranı.

Radyasyon ölçüm cihazı…

“Çocuklarımız köye gelsin istemiyoruz” diyor Muhtar:

“Kızımın bizi ziyarete geldiği gece sabaha kadar gözüme uyku girmedi. Bir an önce gitsin istedim.”

Çocukları köyden uzaklaştırma kararını, ‘Hocaların’ 2020’lerden sonra çocukların eksik uzuvlarla doğabileceğini söylemelerinin ardından almış Muhtar Baki Suna. Yusuf Çenesiz, “Hayvanlarda başladı bile” diye söze giriyor:

“Birkaç hafta önce keçim doğdu, arkası yok.”

Maden sahasından çıktıktan sonra Muhtar Suna bize birer şişe ayran veriyor. Psikoloji bu ya, iyi geldiğini hissediyoruz hemen. Kahvehaneye giriyoruz. Çok geçmeden kimsenin bu konuyu konuşmaya pek hevesli olmadığını fark ediyoruz. Durumu Muhtar açıklıyor:

“Kabullenmiyorlar bu gerçeği. Kanser konusu biri öldüğünde en fazla bir saat konuşulur, sonra hiç yokmuş gibi davranılır. 35 dakikada kazıyoruz, 10 dakikada gömüyoruz ve hemen dağılıyoruz. Psikolojimiz çok bozuk. Mesela ben… Çoğu zaman günde bir öğün yemek yiyebiliyorum, o da gece uyumadan önce. Çünkü uykuda kanserin yemekle birlikte içime girdiği ihtimalini düşünmemiş oluyorum. Uyumadan önce, ‘Allahım beni kaliteli öldür’ diye dua ediyorum. Sabah uyandığımda, ‘Şükür, bugün de ölmedim’ diyorum.”

Kahvehanede Halil Yardan’la tanışıyoruz. 59 yaşındaki Yardan’ın eşi Ferah Yardan sekiz yıldır meme, yumurtalık ve kolon kanseri tedavisi görüyormuş: “O direniyor ama biz kim bilir kaç kez öldük” diye anlatıyor yaşadıklarını. Yardan çifti günü gelmiş koca bir günü, bir kuru simitle geçirmiş. Halil Yardan tedavi maliyetlerini düşünmekten iki çayın hesabını yapar hale geldiğini söylüyor:

“Bu köyde tüm kazanç sağlığa gider. Eşimin raporunda ‘Yüzde 65 geçici engelli’ yazıyor. ‘Geçici’ yazdığı için maaş alamıyor. Ama itiraz etmedik, yeter ki ‘geçsin’.”

Alanda ölçüm ve inceleme yapan uzmanlardan Yrd. Doç. Enver Yaser Küçükgül, alanda çalıştıktan sonra üç gece uykuda burnunun kanadığını söylüyor: “Bu durum radyasyonun kılcal damarları çatlatması nedeniyle oluyormuş.”

“Dünya Sağlık Örgütü’nün kabul ettiği yıllık radyasyon sınırı ‘1 sievert’. Burada bunun 450 katı söz konusu. Bölgedeki kanser vakalarıyla bu durumun bir bağlantısı olduğu çok açık” diye anlatan Küçükgül, tehlikenin boyutlarının sanılandan da büyük olabileceğini ifade ediyor: “Burası Menderes Deltası’nın başında. Yıllardır burada tarım ve hayvancılık yapılıyor. Buradaki sular Menderes’e karışarak denize kadar ulaşıyor. Sorun, burayla sınırlı olmayabilir. Bu durumu bütün yetkililer biliyor ama kimsenin umurunda değil.” Küçükgül, yapılması gerekenleri ise şöyle sıralıyor: “Önce radyasyonun etki alanı tespit edilmeli. Daha sonra bu alana insanların ve hayvanların girmesi engellenmeli. Ardından radyasyonun yeraltı sularıyla, rüzgârla taşınıp taşınmadığı tespit edilmeli. Eğer taşınıyorsa bu da derhal bloke edilmeli. Bunlar yapıldıktan sonra da alanı stabil hale getirmek gerekiyor. Yurtdışında radyasyon yayan maddeleri beş-altı bin metre derinlikte tuz madenlerine gömüyorlar. Bizde böyle bir yer yok, yine de insanın ulaşamayacağı yerlere gömülebilir.”

Oysa mevcut durum bu bilincin çok uzağında olduğumuzu gösteriyor. Maden sahasının bitişiğinde, 225 dönümlük bir alanda organik tarım yapılıyor. Sahanın biraz aşağısına inşa edilen mandıra da faaliyete geçmek için gün sayıyor.

“Bazı şeyleri toprak altında bırakmak gerek”

Bölgede inceleme yapan bir başka uzman Radyolog Doktor Alper Öktem de, “Büyük bir sorumsuzluk örneğiyle karşı karşıyayız. Bu işin saklanması değil, üzerine gidilmesi lazım. Bu maden milyonlarca yıldır durduğu yerden açığa çıkarılmış, oysa bazı şeyleri toprak altında bırakmak gerek. Çünkü böyle hiçbir tedbir alınmadan öylece bırakılıp gidilmiş olması toprak, hava, su ve canlılar için büyük bir felaket demek. Acilen sudan, araziden ve bitki ve hayvanlardan numune alınıp tahlili yapılmalı. Daha önce Manisa Köprübaşı’nda yapılan TÜBİTAK destekli çalışma burada da bir an önce gerçekleştirilmeli, durum vatandaşlara izah edilmeli ve ihtiyaç halinde bazı evler tahliye edilmeli” diyor.

(Hürriyet)

Türkçe Wikipedia’nın engellenemez sürümü yayında…

Türkiye’yi Suriye iç savaşına destek vermekle suçlayan İngilizce iki içeriğin kaldırılmaması nedeniyle, 29 Nisan’da Ankara 1. Sulh Ceza Hakimliği tarafından Başbakanlık’ın talebi üzerine erişim engeli getirilen Wikipedia’nın engellenemez bir sürümü yayınlandı.

Hacktivistler, Wikipedia’nın Türkçe versiyonunun bir kopyasını hazırlayarak web içeriğinin yeni gösterim protokolü IPFS (InterPlanetary File System) üzerinden yayınladı.

Donanımhaber.com’da yer alan habere göre, hükümetin bu kopyayı engelleyemeyeceği, çünkü formatın bir dizi açık kaynak teknolojisi kullanarak tarayıcılarımızın veri alma şeklini değiştirdiği belirtiliyor. IPFS temelde, aynı veri kümesinin birden fazla yerde bulunmasını ve tarayıcıların bunlardan herhangi birini yalnızca tek bir adresle bulmalarını sağlayan bir sistem olarak tanımlanabilir.

IPFS ekibinin yayınladığı ilk Türkçe Vikipedi kopyasına buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

(Politik Yol, Donanım Haber, Yeşil Gazete)

Dünyayı sen mi kurtaracaksın? – Berkay Erkan

Toplum olarak büyük bir karamsarlık ve umutsuzluk içinde olduğumuz malum. Referandum sonrasında ise toplumsal muhalefetin ruh hali biraz değişmeye başladı. Bir kesim gelecek için hayli umutlanırken diğerleri açısından durum çok daha vahim. Hamlet  gibi söylersek, umutlu olmak ya da olmamak, şimdi bütün mesele bu.

Elbette umut yaşamımızda son derece önemli bir yere sahip. Onsuz yaşamak çok zor, belki de mümkün olamazdı. Ama neden hepimiz aynı düşünmüyoruz? Umutlu olmamızı ya da umutsuz, belirleyen şey ne? Ne oluyor da üstelik birbirine yakın siyasi anlayışlara sahip olmalarına rağmen insanlar aynı olay ve olgulara bakıp birbirinden çok farklı sonuçlara varabiliyor?

Bunu anlamak için kendimizi biraz daha iyi tanımak zorundayız.

Bizler bir güvenlik duygusu olmadan yaşayamayız. Bu, en temel ihtiyaçlarımızdan biri. Dolayısı ile gelecek beklentimiz hayatta son derece önemli . Hiç kimse ileride kötü bir şey olacağını, varlığını tehdit eden bir tehlike olduğunu bile bile normal bir yaşam sürdüremez.

Böyle bir durumda iki davranış tarzı ortaya çıkıyor. Ya sadece olacaklardan kaçmaya, bunun için çeşitli yollar aramaya çalışıyoruz ya da olacakları değiştirmek, koşulları daha iyi hale getirmek için uğraşıyoruz. İşte tam bu noktada karar verirken pek çokları arasında, bir soruya verdiğimiz cevap belirleyici rol oynuyor. Geleceği etkileme kapasitem(iz) var mı? Buna ne yanıt verirsek ona göre bir gelecek beklentimiz oluşuyor. Var diye inanırsak umutlu, tersine umutsuz oluyoruz. Dolayısı ile umutsuzluk hissetmek, aslında geleceği etkileyecek hiç bir potansiyelinin olmadığına inanmak, kendini güçsüz ve zayıf görmek demek. Bunun için karar verirken şartları değerlendirdiğimiz bilişsel bir süreç sonucunda kendimizi ikna ediyoruz.

Aslında  beynimiz sürekli hep böyle bir ölçüp biçme ile meşgul. Çünkü yaşamımızı sürdürürken  davranışımızın sonucunu önceden bilmeye, daha doğrusu bir öngörüye ihtiyaç duyarız. Bu anlamda bir bilgi edinmeden harekete geçmeyiz. Bardağa uzanan elimle onu tutabileceğimi, önüme çıkan bir çukurdan atlayabileceğimi, çalışınca sınavı geçeceğimi, üstüme yürüyen birinden kaçarsam kurtulabileceğimi ya da mücadeleye girersem onu alt edebileceğimi bildiğim için elimi uzatır, atlamaya karar verir, sınava çalışır, tehlikenin üstüne yürürüm. Yaşamımızda mikrodan makroya her ölçekte bunu yaparız.

Bilmek ya da inanmak, bizim güvenlik duygusunu korumamızı  ve dolayısı ile yaşamımızı sürdürmemizi mümkün kılar. Umudun kaynağı da bu inançtır.

O zaman şimdiki umutsuzluk hali de böyle bir bilgi ya da inanç yüzünden var. Yani kimse geleceği etkileme potansiyelini yeterli görmüyor ve bu anlamda çabalarının sonuç vermeyeceğine inanıyor. Bu durumda da bir gelecek inşa etmek için çabalamıyoruz. Peki neden aynı koşullarda yaşanmasına rağmen herkese göre bu bilgi, inanç çok farklı ?

Hepimiz biliriz, bizler yer yüzündeki en sosyal varlıklarız. İçinde bulunduğumuz sosyal çevre ile var oluruz. Algılarımız ve beklentilerimiz gibi, yaşam faaliyetimizi ve anlamlandırmamızı da bu çevre ile kurduğumuz ilişkiler belirler. Kendimizi  bu çevreye, başka bir deyişle “sürü”ye ait hissederiz. Sürü kavramı hem bir metafor hem de kelime anlamı ile, oluşturduğumuz bu sosyal topluluk ve ilişkileri en iyi açıklayan ifadedir. Doğal olarak içinde bulunduğumuz bu sosyal yapının yani sürünün davranış ve tercihleri, ruh hali bizi doğrudan etkiler. Ayrıca bir tek sürü de yoktur. Büyük sürü içinde etnik, kültürel vb. farklılıklara göre  başka sosyal gruplar ve alt kimlikler oluştururuz. Toplumun her bir unsuru sürü aidiyetini bu kimlikler üzerinden ilişkilendirir. Olayları değerlendirişimiz , algılarımız tamamen bu ilişkiler çerçevesinde belirlenir. Böyle olunca geleceğe bakışımız ya da umutlu olup olmayışımız da bu ilişki çerçevesinde ulaştığımız bir sonuçtur.

İşte seçimlerimizdeki farklılıkların en önemli kaynağı buradan, yani sosyal bağlarımızdan geliyor. Gelecek açısından kavrayış ve davranış farklılıklarımız da. Temel belirleyici olan elbette aidiyet bağının en güçlü olduğu büyük sürüdür. 70 li yıllar buna çok iyi bir örnektir.

O yıllar ülke tarihinde özel bir yere sahiptir.  Bu dönemde Eritre’den Nikaragua’ya , Küba’dan Çin  ve Vietnam’a emperyalizm ve kapitalizme karşı zaferler kazanıldığı yıllardı. O zaman, Nazım Hikmet’in deyişi ile büyük insanlık, kendisini dünyadaki  benzerlerinin parçası olarak hisseder, onlardan güç ve ilham alırdı. Ülkemizde de bu durum özellikle gençliği etkileyerek içine çekmişti. Onlar dünyadaki bu dalganın etkileri ile gelecek umutlarına büyük bir inançla bağlıydılar. Buna karşın onların realite ile pek uyuşmayan bu fedakarca kendilerini öne atışları karşısında en sık karşılaştıkları soru şu olurdu:  “Dünyayı sen mi kurtaracaksın?”

Bu soruya nasıl cevap verdiklerini tahmin etmeden önce, şairin dizelerinde çarpıcı bir anlatım bulan dönemin duygusal atmosferine bakmak yeterli:

“Sen yanmasan,

Ben yanmasam,

Nasıl çıkar

Karanlıklar aydınlığa?”

Yani onlar böyle inanıyorlardı gerçekten ve işte onlara bunu hissettiren, söyleten sosyal etki, işin püf noktasıdır. Eğer böyle hissettiren bir aidiyet olmasaydı feda etmeyi göze alacak kadar güçlü bir beklenti, güçlü bir umut da olamazdı. (Hemen belirtmek gerekir ki bunun günümüzde yaygınlaşan intihar eylemlerinin motivasyonu ile hiçbir benzerliği yoktur.)

70 lerden sonra durum değişmeye başladı, dünyada toplumsal muhalefet sermayenin saldırılarına daha fazla dayanamadı ve büyük insanlığın gelecek ideali kayboldu. Doğal olarak biz de aynı duruma düştük, artık ideallerimizi yitirmiştik, üstelik yalnız kalmıştık.

Bu gün toplumsal mücadelede politik motivasyon  açısından eksik olan şey de bu. Bütün dünyanın kaosu buradan besleniyor. O zaman yeniden umutlanmaya ihtiyacımız var. Yoksa geleceği kurmak için değil bugünü kurtarmaya çalışırken tükeneceğiz.

Burada henüz nasıl çözeceğimizi bilemediğimiz bir çelişki ile de yüz yüzeyiz ve aşmak durumundayız. Değiştirebileceğimize inanmadığımız bir gelecek için harekete geçemiyor ama gidişin verdiği korku ile kendimizi güvende de hissetmiyoruz. Bu boşluk bizi huzursuz ediyor. Son zamanlarda sık sık duyduğumuz gibi iktidar gücü karşısında yapılan “zaten …” ya da “nasıl olsa ..” diye başlayan ve  gelecekten bir beklenti taşımayan tespitler buna bir örnek. Eğer gelecek için bir beklenti yoksa bir şey yapmak için de bir neden olmuyor. Geriye kalan tek çare eldekini korumak oluyor. Buna uygun siyasi tutum ise uzun zamandır yaptığımız gibi, direnmek, her alanda elimizde ne varsa onu korumaya çalışmak.

Bunu biliyoruz, çünkü bütün dünyada büyük insanlık çok uzun zamandır  hak ve özgürlüklerden, doğanın talanına, yoksulluğun artmasından baskı ve şiddete, daha pek çok alanda hep direniyor. Oysa güvenli ve yaşanır bir gelecek perspektifi  olmadan, sadece olanı korumaya çalışmak hiçbir ilerleme sağlamıyor ,tersine sürekli mevzi kaybediliyor. Bundan kurtulmak için geleceğin bizim de etkilediğimizi yeniden hatırlamamız gerek. Bu potansiyele sahip olduğumuza  inancımızın yeniden güçlenmesi gerek.

Ama nasıl ?

Bize yeni bir sürü lazım!

Ülkemiz yakın geçmişinden verdiğimiz örnek bütün dünya için geçerli. O yıllarda dünyanın her yerinde kendisine güvenen, geleceği kendi istediği yönde değiştireceğine inanan bir toplumsal hareket vardı. Evet yüzyılın sonuna doğru bu değişti, zayıflayarak, gücünü kaybetti ama bu etkinin nasıl bir değişim yaratma gücü olduğunu biliyoruz. Bu gün yine böyle inançlı bir toplumsal gücün parçası olduğumuzu bilseydik, dünyanın her yerinde bizim gibi düşünen, hisseden insanlardan oluşan büyük toplulukların olduğunu bilseydik umutsuz olurmuyduk?

Şimdiki kötü gidişin ülkemizdeki kolu olan iktidarın böyle bir dayanağı var mesela. İktidar, arkasında sıkı bağları olan , birlikte hareket eden birleşik bir tabana sahip. Tersine muhalif kesim birleşik değil. Dağınık ve düzensiz gruplardan oluşuyor. Böylece iktidar her zaman arkasındaki destekle istediğini yaparken, yapabilme gücü, “sürünün” bütün unsurları tarafından hissediliyor, içselleştiriliyor. Bu da onları gelecek inançlarına elbette daha sıkı bağlıyor. Dolayısı ile muhalif kesim de en azından böyle bir potansiyel güce sahip olunduğunu hissettirecek çareler bulmak zorunda.

Bunun nasıl olacağının bir formülü yok. Ama örneğin referandum bu bakımdan ilham verici bir tecrübe oldu. Birbirinden çok farklı siyasi eğilimler, kendisini aynı ortak kaygıda hissedince davranışları da aynı yönde oldu ve HAYIR oyu verdiler. Bu deneyim çok farklı olsalar da insanların ortak bir şey için yanyana gelebildiklerini, hep birlikte hareket  edebildiklerini bir kere daha göstermiş oldu. Bunun nedeni elbette korkuydu. İktidar da bunu, yani korku ile tabanını yönlendirme işini bilinçli olarak kullanıyor. Bu sefer kendi dayanağı olan kesimi bir araya getirmeye çalışırken yarattığı korku, karşıtlarını da birleştirdi. Ama korku tek başına zaten sürüyü uzun süre bir arada tutamaz. Korku ve sürekli tehdit altında olmak zamanla sürünün ruh halini ve davranışlarını bozar. Büyük kitleleri devamlı bir arada tutacak şey yukarıda da değindiğimiz yapabilme gücü ya da potansiyeline kendisini sahip hissetmektir.

Dünyanın ekolojik bir çöküşe doğru gidişi, sermayenin küresel hegemonyasının şiddetle yaygınlaşması, zaten geleceği yeterince korkutucu yapıyor. Bu korkular bizi bir araya toplanmaya teşvik edebilir ama bu kaçınma refleksi hep birlikte bir gelecek idealini paylaşmaya dönüşürse, bir inanç haline gelirse kalıcı olabilir. Öyle ya da böyle, inandığımız bir gelecek olmalı.

Peki bu gün toplumun paylaşacağı, büyük toplulukları bir araya getirecek bir gelecek ideali var mı? Ülkemizde mesela,iktidarın dayandığı kesimin var ama bizim topluma anlatacak bir gelecek idealimiz var mı? İdealimiz yoksa nerede, ne için birlikte olunacak?  Egemenlerin bütün baskı ve talanı karşısında tek söylenen onların kötülükleri,kötü sonuçları, acıların ve kayıpların yarattığı öfkenin feryatları, geleceğin nasıl kötüleştiği vb. Kötü ve korkutucu olanın daha da korkutucu olmasını sağlamaktan başka bir şey anlatmayan bu dil ve tutumla nasıl bir gelecek ideali oluşabilir?

Bir şeye ulaşmak için insanlar eğer yeterli kapasiteye sahip olduklarına inanırsa değişim için onu kullanmaktan çekinmezler. Bu her zaman böyledir. Umut, gelecekten bir beklenti olduğuna göre, bu beklentimizin yüksek olması için önce bizi bir araya getirecek bir ideal, ulaşmayı çok istediğimiz bir şey ortaya koymalıyız. Ulaşacak bir ideal yoksa umut da olmaz. İnsanları heyecanlandıracak, bu gün havaya çöken karamsarlığı dağıtacak kadar parlak, çekici bir gelecek hayali ile bir vizyona oluşturmak  ona ulaşma umudunu da doğurur. Bu, insanları bir araya getirir, büyük sürüyü toparlar. Kendimizi böylece daha güçlü hissederek vizyonumuzu geliştirir, ona ulaşmak için bütün potansiyelimizi kullanmaya, varımızı yoğumuzu ortaya koymaya istekli olabiliriz. İşte o zaman, büyük insanlık  “bir şafak vakti ağır ellerini toprağa basıp doğrulur” ve dünyanın kaderini değiştirebilir. Ancak buna inanırsak  “dünyayı biz değiştireceğiz “ diye hisseder ve yola çıkabiliriz.

O günden önce yapmamız gereken, sadece bu günün getirdiklerine hayıflanmak, şikayet etmek değil. Bir an önce nasıl bir gelecek aradığımıza karar vermek, ortak bir ideal oluşturmak zorundayız. Ancak ondan sonra bir yön belirleyebilir ve engelleri nasıl aşabileceğimizi görebiliriz.

 

Berkay Erkan

Geleneksel Bitki Bilgeliği – Kapıdağ Yarımadası belgeseli için toplum destekli kampanya başlatıldı

Çekimleri halen devam etmekte olan ve Balıkesir’in Erdek ilçesinin Kapıdağ Yarımadası’nda çekilmekte olan uzun metraj bir doğa belgeseli, “Geleneksel Bitki Bilgeliği – Kapıdağ Yarımadası“nın yapımcıları belgeselin tamamlanabilmesi için  toplum destekli bir kampanya başlattı.

Fongogo üzerinden başlatılan kampanya sayfasında belgeselin amacı, yönetmenin görüşleri de belirtiliyor. Kampanya aracılığı talep edilen tutar için, “Hedefimiz olan bütçe; yemek, yol, konaklama ve post-prodüksiyon (kurgu, ses ve müzik) masraflarımızın karşılanmasını sağlayacak” bilgisi de kampanya sayfasında aktarılıyor.

Belgeselde biyolog Soner Oruç, Kapıdağ Yarımadası’daki kullanılabilir bitki trülerini ve halkın geleneksel bitki bilgeliğini araştırıyor.

Belgeselin yönetmeni Utkan Bugay, filmi şu sözlerle tanımlamış:

“Çocukluğumdan beri sinemayla ilgili olsam da, belgesel film çekme fikri aklımda olmamıştı. Son birkaç yılda hem yaşadığım ülke ve toplum, hem de kendim o kadar hızlı ve fazla değiştik ki… Git gide büyüyen ama büyüdükçe silikleşen dev bir hafıza balonu gibi…

2016 Şubat’ında, arkadaşım Gizem’le, kuzenim Soner’in bitkilerden yaptığı krem, merhem ve sabunlarla alakalı bir tanıtım filmi çekmek için gitmiştik Kapıdağ Yarımadası’na. Aklımızda üretimi kaydetmek olsa da; kendimizi doğada; Soner bitkilerin, biz Soner’in peşinde; elde kamerayla koştururken bulduk.

Gezerken köylü bir kadın “Ne çekiyonuz? Buralar çok güzel, buraları çeksenize.” gibi bir muhabbetle geldiğinde, aklımıza attığı tohumları henüz fark etmemiştik. Gerçekten de oralar çok güzeldi ve Soner’in bitkilerle ilgili anlattıkları, güzelliğe güzellik katıyordu. Artık geriye sadece ekran başına geçip çektiklerimizi izlemek kalmıştı. Kaydettiklerimizi öyle heyecanla izledik ki, bu yolculuğu bir belgesele dönüştürmeye karar verdik ve hemen o gece filmin ana hatlarını oluşturduk.

Geleneksel Bitki Bilgeliği, Kapıdağ’ın kaybolmaya yüz tutmuş bitki bilgisini yeniden canlandırmak, aktarmak ve onu korumak için bir araç olurken; benim de doğayla bütünleşme ve onu anlama yolculuğuma ışık tutuyor.

Bu belgesel, 29 Ekim 2016’da kaybettiğimiz ses tasarımcımız, dostumuz, yoldaşımız, Cemriş’imiz;
Cemre Mavioğlu’na adanmıştır!

Kampanyaya bu link üzerinden destek olmak mümkün.

 

(Yeşil Gazete)

Doğayı ve yaşam savunucularını katledenler aynı

Finike’de (Antalya) mermer ve taşocaklarına karşı çevre mücadelesi veren Ali Ulvi ve eşi Aysin Büyüknohutçu 9 Mayıs 2017’de evlerinde katledildi. Olayın ertesinde gözaltına alınan Ali Yumaç cinayeti hırsızlık kastıyla işlediğini söylese de bunun adi bir gasp vakası olmadığı yönünde kuvvetli iddialar var. Büyüknohutçu çifti çiftliklerinin bulunduğu civardaki sedir ormanlarına musallat olan taş ocaklarına karşı verdikleri mücadeleyle tanınıyordu.

Hatta Bartu Mermer Ocağı firması, Youtube ve Facebook üzerinden ormana verdikleri zararları fotoğraflarla belgeleyen bir video hazırlayıp paylaştığı için Ali Ulvi Büyüknohutçu’ya 2014’te 100 bin liralık tazminat davası açmıştı. Davacı firma Büyüknohutçu’nun firmanın ‘ticari faaliyetlerini engellediği ve iftira attığı’ iddiasında bulunuyordu. Mahkemedeki savunmasında Büyüknohutçu “Anayasa’nın 56. maddesi ‘Çevreyi korumak her vatandaşın ödevidir’ der. Ben Anayasa’nın bana verdiği bu ödevi yapıyorum” demişti[1]. Tehditler ve göz ağları ile geçen üç senenin sonunda 1 Mart 2017’de Antalya 9’uncu Asliye Hukuk Mahkemesi bu tazminat talebini reddetmişti. Cinayetten sadece dört gün önceyse çiftin yaşadıkları evin etrafındaki ormanda mevsimsel olmayan bir yangın çıkmıştı. Yangının kasti olarak çıkarıldığını düşünen Büyüknohutçu, dört gün sonra katili olacak Yumaç’tan şüphelenmişti ve hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunmayı planlıyordu.

Büyüknohutçu çiftinin Finike’deki evlerinin önü çiçeklerle bezendi

Bu cinayetin nedenlerinin ortaya çıkarılması adalete susamış Türkiye için büyük önem arz ediyor. Zira bu ülkede taş ve maden ocakları, barajlar, HES’ler, yol, köprü, havalimanı ve kentsel dönüşüm projeleri yüzünden evinin önünde nefes alamayan, toprağı ve suyu gasp edilen yüz binler yaşıyor. Bu ülkede en temel yaşam hakkını savunduğu için tehdit edilen, mahkemeye verilen, jandarma ve polis tarafından gazlanmadan üzerlerine mermi yağdırılmasına kadar şiddete maruz bırakılan, gözaltına alınan ama yine de mücadele eden yüz binler yaşıyor. Metin Lokumcu[2] ve Büyüknohutçu çifti gibi yaşam savunucularının öldürülmesi ve ölümlerinin ardındaki sırların üzerinin örtülmesi devletin muhalif sesleri kısma geleneğini daha da güçlendiriyor.

Günümüzde devlet-şirket şiddetine en fazla maruz kalan gruplardan biri çevreciler   

Yaşanan bu vahim cinayetin ardından yaşam savunucularına karşı işlenen suçlar yeniden gündeme geldi. Global Witness’in 2016 yılında yayınladığı On Dangerous Ground[3] (Tehlikeli Sularda) meselenin dünya boyutunu gözler önüne seriyor. 2015 yılı içersinde 16 ülkede işlenen 185 çevreci cinayetlerini ele alan raporda cinayetlerde 2014 yılına göre %59 artış olduğu söyleniyor. Tabi bu sayılar medyaya yansımış ölümleri içeriyor. Ölüm nedeni belli olmayan, yaralanan, topraklarını kaybettikleri için göçe zorlanıp yoksullaşan ve tehdit altında yaşayan insanların sayısı bu verilere dâhil değil.

Yaşam savuncularının en fazla öldürüldüğü bölgeler Güney Amerika ve Güney Doğu Asya olarak belirlenmiş. Bu ülkeler doğal kaynaklar bakımından zengin ama adalet bakımından yoksul ülkeler. Öldürülen insanların üçte birinden fazlası yerli halklardan geliyor. Bu insanlar için doğanın sunduğu toprak ve su kaynakları kimliklerini sürdürebilmenin ön koşulu. Yani toprak ve suyun varlığı ya da yokluğu, yaşam ya da ölümü belirliyor.

Dünyanın en zengin su varlıklarına sahip Brezilya’da 2015 yılında 50 çevre cinayetiyle ilk sıraya otururken, onu 33 cinayetle Filipinler izliyor. Dünyada benzer cinayetlerin yaşandığı başka ülkeler de var. Örneğin çevreci cinayetleri olmasına rağmen Türkiye bu raporda yer almıyor.

Büyüknohutçu çifti neyi savunuyordu?

Türkiye’ye dönecek olursak, dev bir şantiyeye dönüşen ülkenin en önemli çevre sorunlarından biri de bunca inşaat için gereken taşı ve kumun çıkarılması faaliyetleri sırasında ortaya çıkan ekolojik ve sosyal yıkım. Türkiye genelinde sayıları on binleri bulmuş açık taş ocağı işletmeciliği, deprem etkisi yaratan patlatmalarla yeraltı sularını yok ederken, çıkardığı toz ile döllenmeyi önleyerek meyve ağaçlarını verimsizleşmesine, balıkların ölümüne neden oluyor.

Antalya’da bir taş ocağı

Tüm ekolojik katliamın sonucunda kırsal kesimin geçimlik tarım olanakları ortadan kalkıyor. Sonrası zorunlu göç ve şiddeti artan bir yoksullaşma. İşte Büyüknohutçu çifti tüm bunlara dur diyordu. Yaşamı savunduğu için sayısız tehdit aldı, tazminat davası ve yangınla korkutulmaya çalışıldı. Bu da yetmedi  en sonunda canları alındı.

Geleceğimiz kararmasın diye…

Türkiye’nin 2023 Kalkınma Hedefleri’ni düşünecek olursak doğa katliamının hızlanacağı ve yaşam savunuculuğu mücadelesinin daha çetinleşeceği kesin. Yırca’da, Alakır’da, Cerattepe’de, Bergama’da, Hasankeyf’de ve Türkiye’nin daha binlerce kentinde pek çok yerde insanlar sadece topraklarını ve yaşamlarını kendilerine zorla dayatılan projelere karşı savunuyor. Yetkililerin her fırsatta yaşam savunucularını “terörist” ve “kalkınma karşıtı vatan hainleri” olarak karalaması, bu insanlara uygulanacak şiddetin meşrulaştırılması ve teşviki anlamına geliyor. Kalkınmayı kaç cana mal olursa, ne kadar doğa kıyımına neden olursa olsun yapacağını söyleyenler, bu gidişata itiraz edene “teferruatsınız” diyenler bu şiddetin esas failleri.

Bu hikâyeler çoğalmasın, başka canları almasın, doğal mirasımızı yok etmesin ve geleceğimizi karartmasın diye Ali Ulvi Büyüknohutçu ve Aysin Büyüknohutçu cinayeti aydınlatılmalı. Esas faillerin kim olduğu ortaya çıkarılmalı. Aksi takdirde uzak olmayan bir gelecekte Global Witness raporlarında Türkiye’nin de adının sıkça geçmesi kuvvetle muhtemel.

Son notlar

[1] Radikal (10.07.2014). Bu ‘kare’ için 100 bin lira tazminat isteniyor. http://www.radikal.com.tr/cevre/bu-kare-icin-100-bin-lira-tazminat-isteniyor-1201192/

[2] Ekin Karaca (31.05.2011). Hopa’da gaz emekli öğretmeni öldürdü. Bianet. http://bianet.org/bianet/ifade-ozgurlugu/130381-hopa-da-gaz-bombasi-emekli-ogretmeni-oldurdu

[3] Global Witness (2016). On Dangerous Ground. https://www.globalwitness.org/en/campaigns/environmental-activists/dangerous-ground/

 

Akgün İlhan

Doğa gözlemine başlama rehberi ‘Doğadabuan’ın lansman toplantısı Pera Müzesi’nde

Hüseyin Çağlar İnce‘nin doğa gözlemine başlama rehberi alt başlıklı kitabı “Doğadabuan” kitabının lansman toplantısı 16 Mayıs Salı günü İstanbul Pera Müzesi‘nde. Toplantı 18:00 ile 20:00 saatleri arasında gerçekleştirilecek.

Gazetemizin haftasonu ve kitap eki [ha-ki]‘de Barış Gençer Baykan‘ın derlemesi ile 50 haftadır okurlarımızla paylaştığımız Son Dönemin Yeşil Kitapları köşemizin 49. sayısında da “Doğadabuan”a yer vermiştik.

Magma Dergisi yayın yönetmeni Özcan Yüksek‘in, “Doğadabuan”ın lansman toplantısına yaptığı çağrıyı aynen paylaşıyoruz.

“Magma’nın doğa gezgini Hüseyin Çağlar İnce, günün sürpriz bir saatinde, hepimizin büyüsü bozulmuş bir anında, “doğada bu an” diyor ve fotoğrafıyla ya da canlı videosuyla bize doğamızı anımsatıyor.

Doğada Bu An paylaşımlarının kalabalık bir seçkisi kitap oldu. En güzel örneklerinin yer aldığı fotoğraflar, bitki ve hayvan örnekleri ve tanıtıcı bilgileri bu rehber kitabın içinde.

Doğada pazartesi yoktur diyerek, her hafta başı size doğayı anımsatan Magma, zamanın akışı içinde, sürpriz bir anda, size “doğada bu an” demeye devam edecek.

Sürprizin, şaşırtmanın, heyecanın kaynağı doğa ise eğer, zaman ölçüsü de “an” olmalıdır.

Doğada Bu An kitabının tanıtım buluşmasını, o anı, bizimle paylaşmanızı istiyoruz.

Doğada bu an, buluşmak üzere.

Özcan Yüksek
Magma Yayın Yönetmeni

 

(Yeşil Gazete)

Bunun bir gasp cinayeti olduğuna inanmıyorum – Melis Alphan

Bu yazı Hürriyet.com.tr den alınmıştır

Yaşam savunucuları Aysin ve Ali Ulvi Büyüknohutçu evlerinde kurşunlandılar.

Ali Ulvi Büyüknohutçu ve Aysin Büyüknohutçu

Bir şüpheli yakalandı. Cinayeti evden para çalmak için işlediğini söyledi.

Ama konu kapanmadı, kapanmamalı. Zira bu cinayetin üzerindeki şüphe bulutu dağılmadı.

Hangi hırsız bir eve av tüfeğiyle girer? Hırsız hafif girer, kendini belli etmeden girer. Bir eve, kaçmak üzere girer. 2 bin lira çalmak için hangi hırsız öldürmeye programlanır?

Cinayeti aydınlatmak polisin, savcının görevi ama demeden edemeyeceğim, ben bu hikâyeyi hiç inandırıcı bulmadım.

Ali Ulvi Büyüknohutçu Finike’de çevre katliamlarına karşı mücadele yürütüyordu. Taşocaklarının Kızılcık Yaylası’nda özel mülkiyetleri de pervasızca ihlal ettiğini anlatıyordu. Dediğine göre, işletmeler şahıslara ait arazilerin ortasından izin almadan yol geçiriyordu; taşocakları izinli bölgenin dönümlerce dışına taşmışlardı.

Yazının geri kalanını Hürriyet.com.tr adresinden okumaya devam edebilirsiniz

 

Melis Alphan

Soma Emekçi Kadınları, Şişli Meydanı’nda kurulan anneler günü kermesinde

Şisli Belediyesi 10 – 16 Mayıs Engelliler Haftası kapsamında engelli hakları üzerine faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları yararına Şişli Meydanı’nda Anneler Günü Kermesi düzenliyor.

Kermese ürünleri ile katılanlar arasında Soma Emekçi Kadınları da dahil oldu.  Şişli Meydanı’nı ziyaret edip Soma’lı kadınların el emeği göz nuru ürünlerini alarak onlara destek verebilirsiniz. Anneler Günü Kermesi pazar akşam (14 Mayıs) saat 19:00’a kadar devam edecek..

Soma Emekçi Kadınlar faaliyetinin kurucusu Aysun Gökçe, gönüllü danışman ve işletme mühendisi Sare Feyza Alaybeyi de dayanışma ve destek için sizleri bekliyor.

Soma Emekçi kadınlarının ürünlerine İstanbul Şişli meydanındaki kermesi ziyaret ederek ulaşabilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)