Ana Sayfa Blog Sayfa 3162

Yunanistan ile Türkiye arasında yenilenebilir enerji işbirliği

Türkiye ve Yunanistan yenilenebilir enerji alanında işbirliğine hazırlanıyor. Yunanistan, Türkiye’de güneş ve rüzgar santralleri kuracak.

Gazete Duvar’dan Nikolaos Stelya’nın haberine göre son dönemde ikili ilişkilerde, Ege’de ve Kıbrıs’ta sorunlar yaşayan Türkiye ve Yunanistan stratejik öneme sahip bir alanda işbirliği başlatıyor. İki komşu ülke yenilenebilir enerji alanında güçlerini birleştirme kararı alıyor.

Yunanistan’ın resmi haber ajansının geçtiği son habere göre Atina ve Ankara enerji sektöründe önemli bir inisiyatife imza atma kararı aldı. Yunanistan’ın dev elektrik şirketi DEİ, Türkiye’de yenilenebilir enerji sektörüne giriyor.

Atina’ya yansıyan son bilgilere göre DEİ ile PPC Elektrik Şirketi yenilebilir enerji alanında ortak adımlar atma kararı aldı. Buna göre Yunanlı şirket önümüzdeki süreçte Türkiye’de yenilebilir enerji kaynaklarının arttırılması alanında faaliyetlere başlayacak. Önümüzdeki yıllarda DEİ Türkiye’de rüzgar ve güneş enerjisi çiftlikleri kuracak.

Yunanistan’ın resmi haber ajansı’nın ilgili haberine göre, iki tarafın ortak adımlarının ve projelerinin bir an evvel hayata geçirilmesi için DEİ yönetiminden İlias Monaholias PPC Elektrik Şirketinin Yönetim Kuruluna atandı.

Monaholias yeni gelişmenin ardından gerçekleştirdiği ilk açıklamada yeni süreçte DEİ’nin kalkınmakta olan ülkelerdeki enerji sektöründe rol almak istediğini vurguladı. Monaholias yeni süreçte Türkiye ile Yunanistan arasında yenilenebilir enerji ve teknolojik bilgi değişimi alanlarında işbirliğine gidileceğini açıkladı.

 

(Gazete Duvar)

10 köye hayat veren Gönen Çayı’nda kirlilik kırmızı alarm veriyor!

Balıkesir’in Bandırma ilçesinde 10 köye hayat veren, sulamanın yanı sıra içme suyu olarak da kullanılan Gönen Çayı’nda, çevredeki fabrika ve tesislerin kirliliğe neden olduğu belirtildi.

Gönen Çayı’nı mercek altına aldıklarını söyleyen CHP Balıkesir milletvekilleri Namık Havutça ve Mehmet Tüm, nehirden su örnekleri aldı.

Sorunu TBMM’de yaptığı 5 ayrı konuşmada gündeme getirdiğini belirten Namık Havutça, “TÜBİTAK inceleme yaptı veriler korkunç. Aldığım numuneyi bir kez daha tahlil ettireceğim. Çözüm için Cumhurbaşkanlığı’na müracaat edeceğiz” dedi.

Bandırma’da çevresinde 10 köy bulunan ve 150 bin hektar arazinin yanı sıra içme suyu olarak da kullanılan Gönen Çayı’ndaki kirlilik tehlikeli boyutlara ulaştı. CHP Balıkesir Milletvekilleri Namık Havutça ve CHP Çevre Komisyonu Üyesi de olan Mehmet Tüm ile Güney Marmara Doğal Kültürel Çevreyi Koruma Derneği (GÜMCED) Bandırma Şube Başkanı Gültekin Mutlu Gönen Çay’ın aktığı Misakça Mahallesi’ne gelerek buradan su numuneleri aldı. Artık, Gönen Çayı’nda hiç bir canlının yaşamadığını bildiren Namık Havutça, şöyle dedi:

“Bu çay insanların ve toprağın su ihtiyacını karşılıyor. Maalesef zehir gibi akıyor. Burada artık balıklar yaşamıyor. İnsanlar ve çocuklar da mı yaşamasın. Meclis’te daha önceki dönemlerde yaptığım 5 konuşmada burayı gündeme getirdim. Önlem alınmasını istedim. Hiç kimse tedbir almadı. Aslında çayı kirletenler belli ama hiç kimse gerekeni yapmıyor. Aldığımız su numunesini tahlil ettireceğiz. Sonuçları bir kez daha mecliste paylaşacağım. Çözüm için Cumhurbaşkanlığı’na müracaat edeceğiz.”

“Hükümet kör ve dilsiz davranmaktadır”

CHP Çevre Komisyonu Başkanı Mehmet Tüm ise, ortada ciddi bir facia bulunduğunu ifade ederken, “2013 yılında TÜBİTAK gelmiş ve araştırma yapmış Raporda burada ağır metallerin olduğu, burada canlıların yaşamadığı kamuoyu ile paylaşılmış. Böyle bir rapor olmasına rağmen hükümet, kör ve dilsiz davranmaktadır. Bu kirlilik, bölgede yaşayan herkesi tehdit etmektedir” diye konuştu.

Namık Havutça – Mehmet Tüm

GÜMCED Bandırma Şube Başkanı Gültekin Mutlu da Bandırma Devlet Hastanesi’ne bir yıl içinde 500 kanser hastasının başvuruda bulunduğunu söyledi. Zehirli suyun tarımda kullanılmasına da değinen Mutlu, “Bu kirli suyla tarım ürünleri sulanıyor. Bu zehirli sularla yetişen mısır, çeltik, ayçiçeği, domates gibi ürünleri yemek zorunda kalıyoruz. Bandırma’da kanser hastalığı gittikçe artıyor.2016-2017 yılında Bandırma Devlet Hastanesi’ne başvuran kanser hastası sayısı 500’ün üzerinde” ifadelerini kullandı.

Çayın pisliği denize dökülüyor

Köy sakinlerinden olup, uzun yıllar balıkçılık yapan 80 yaşındaki Turgut Kartal da çayın denize döküldüğünü ve çaydaki kirliliğin denize taşındığını söyledi. Geçmiş yıllarda denizden tutulan balıkla, bugünü karşılaştıran Kartal, “Ufak kayıklarla gecede 100 kilo jumbo karidesi alıyorduk. Bunun yanında iri istavrit, zargana, tekir, Misakça kefaline önem veriliyordu. Şuanda kefal satılmıyor, çayın pisliği buraya tesir etmiştir” diye konuştu.

(BirGün)

Yıldırım Holding’e yenilenebilir enerji çalıştayında ‘Kömürü bırak’ protestosu

Türkiye’nin oksijen deposu Kazdağları’na 2 tane kömürlü termik santral projesi yapmak isteyen Yıldırım Holding, katıldığı İklim Değişikliği ve Yenilenebilir Enerji Çalıştayı’nda protesto edildi. Firmanın kömürlü termik santral projelerinden vazgeçmesini talep eden yurttaşlar, Yıldırım Holding’e kömür yerine yenilenebilir ve sürdürülebilir enerjiye yatırım yapmasını önerdi.

Ege ve Marmara Çevre Belediyeler Birliği ve Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği tarafından geçen hafta sonu Edremit’te düzenlenen İklim Değişikliği ve Yenilebilir Enerji Çalıştayı’nda, yerel yönetimler, sivil toplum temsilcileri ve özel sektör temsilcileri, yeşil ve temiz enerji konusunda gelişmeleri, akademisyenler ve uzmanlar ile beraber tartıştı. Çalıştaya katılanlar arasında, bölgede kömür yatırımı planlayan Yıldırım Holding de vardı.

Holding temsilcisi çalıştayı terk etti

Kazdağları’nın korunması için yıllardır mücadele eden yerel hareketler, çalıştayda pankart açarak, Yıldırım Holding’in bölgedeki kömür yatırımlarını protesto etti. Yurttaşlar, Yıldırım Holding’i, bir an önce kömür madeni ve termik santral yatırımlarını terk edip, sadece yenilenebilir, iklim dostu enerjiye yatırım yapmaya davet etti. Pankart açan yurttaşlar, “Yıldırım Kömürü Bırak, Sadece Yenilenebilir Yap” dedi.

Çalıştay sonunda birlikte çektirilecek fotoğrafa da girmek isteyen Yıldırım Holding temsilcisine, Kirazlıdere Santrali’ni iptal ettikleri ve sadece temiz yatırım yapacaklarını açıklayana kadar sivil toplum temsilcileri tarafından aynı karede olmak istenmediği çevreciler tarafından iletildi. Fotoğraf karesine alınmayan Yıldırım Holding temsilcisi protesto edilince de salonu terk etmek zorunda kaldı.

30 km’ye 9 termik santral!

Kazdağları’nın temiz havası ile bilinen Çanakkale, halihazırda işleyen ve inşaat halinde olan toplam 5 tane kömürlü termik santralin yanı sıra yapılmak istenen yeni projelerle birlikte toplam 16 kömürlü termik santral tehdidi altında. Kirazlıdere Termik Santrali, Karabiga bölgesine yapılmak istenilen 9 termik santralden sadece biri.Bu santrallar yapılırsa, Karabiga ilçesini bir ekolojik feda bölgesine çevirecek, doğal güzellikleri ve tarımı ile ünlü ilçeyi küle boğacak.

 

(Birgün)

Akdeniz sarsılıyor: Adana, Mersin, şimdi de Antalya…

Akdeniz Bölgesi’nde bugün üç ayrı kentte deprem meydana geldi. Depremlerin sırasıyla Doğu’dan Batı’ya komşu illerde gerçekleşmesi dikkat çekti.

Akdeniz bölgesindeki ilk deprem Adana’nın Kozan ilçesinde Richter ölçeğine göre 3.6 büyüklüğünde deprem meydana geldi.

Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’nün merkez üssünü Kozan’ın Postkabasakal Mahallesi olarak saptadığı deprem, saat 05.48’de oluştu. Yerin 5 kilometre derinliğinde olan deprem, hissedilmedi. Depremde ilk belirlemelere göre can ve mal kaybı olmadı.

İkinci deprem ise Akdeniz’de merkez üssü Mersin’in Anamur ilçesi açıklarında gerçekleşti.

Richter ölçeğine göre 3.5 büyüklüğündeki deprem, saat 06.46’da oldu. Yerin 83.4 kilometre altında meydana gelen gelen depremde, ilk belirlemelere göre can ve mal kaybı olmadı.

Bölgedeki son deprem ise Antalya Kumluca ilçesinin 66.7 kilometre açığında, saat 14.34’teki depremin şiddeti, 3.6 olarak ölçüldü. Deprem, 27.4 kilometre derinlikte kaydedildi. Bu depremde de can veya mal kaybı olmadığı belirtildi.

Kırklareli Gençlik Meclisi’nden üniversite öğrencilerine Istranca’da doğa hakları turu

Kırklareli Kent Konseyi Gençlik Meclisi, üniversite gençliğini Istrancalar da yaşanan, yaşanacak ve yapılan planlar konusunda bilgilendirmek amacıyla 13 Mayıs Cumartesi günü bir inceleme gezisi düzenledi.

Gezinin başlangıcı şehir merkezinden hareket ederek oldu. Dereköy Kapaklı bölgesinde içme suyu kaynakları üzerinde, faaliyeti sona eren taş ocağı sahasında incelemelerde bulunan katılımcılar sahada ki faaliyeti sona ermiş olan  işletmenin tüm kirletici atıklarını sahada açılan bir çukura gömerek sahayı terk etmiş olduğunu gözlemledi.

İkinci durak ise Armağan köyü oldu. 2013 yılında Türkiye’de 3. temiz köy seçilerek Çevre Şehircilik Bakanlığınca ödüllendirilen köyün muhtarından köy hakkında bilgi alındı. Gezi sırasında Istrancaların ana kuş göç yolu üzerinde olduğu bilinmesine ayrıca bölgeye RESlerin kurulmaması gerektiği,bilimsel raporlarda yer almasına rağmen köydeki mermer ve RES projelerinin hayata geçirildiğini ve planlandığına ise yerinde şahit olundu.

Armağan köyünde bulunan  TUBİTAK ve Trakya Üniversitesi tarafından yürütülen Avrupa Kırmızı Orman Karıncası yuvasının bulunduğu noktada ise Kırklareli Kent Konseyi Gençlik Meclisi üyeleri karıncaların biyolojik çeşitlilik açısından önemini katılımcılara anlattı.

Armutveren köyü çıkışında ise  eski değirmenlerin mevcut olduğu Balaban (Velika) deresinde verilen kısa molada, dere üzerine planlanan baraj olduğunu ve bu suyun Çerkezköy-İstanbul istikametine taşınacağının yaratacağı olumsuzlukları konuşuldu.

Istrancalarda ki en önemli tabiat varlığı durumunda olan ve her yıl yaklaşık 100 bin kişinin ziyaret ettiğ Dupnisa mağarası da inceleme gezisi sırasında ziyaret edildi.

Gezinin bir sonraki durağı İğneada Longoz Ormanları Ziyaretçi Merkezi’nde ise uzmanlarca gerçekleştirilen görsel sunumların Üniversite yerleşkelerinde de yapılması kararlaştırıldı.

Son durak ise Beğendik Köyü oldu. Entegre Termik Santral kurulması planlanan sahada incelemelerde bulunan üniversite öğrencisi katılımcılar karşı kıyıdaki Bulgaristan’ın urizm ile kalkınmayı amaç edinmesi ve dar bir alanda küçük bir köyde doğal yapıya uygun konaklamalı otel ve pansiyonların deniz turizminden gelir elde etmeye çalışmasından hareketle Karadeniz’in en güzel plajlarından biri olan sahillerimizde termik yada nükleer santraller değil, doğal yapıya uygun konaklama merkezleri oluşturularak balıkçılık ve turizmin geliştirilmesinin geleceğe yapılacak en değerli yatırım olduğu sonucuna vardılar.

 

(Yeşil Gazete)

 

 

Almanya’da eyalet seçimlerinde Berivan Aymaz milletvekili oldu

Almanya’nın en büyük eyaleti Nordhein-Westfalen bölgesinde dün eyalet seçimleri yapıldı. Sağ partilerin oylarında belirgin bir artışın yaşadığı seçimlerde Die Linke barajı geçemeyerek eyalet meclisinin dışında kaldı. Yeşiller Partisi ise, oy kaybı yaşadığı seçimde, yüzde 6.4 oranına ulaşırken, eyalet meclisine 14 milletvekili sokmayı başardı. Meclise giren vekillerden biri de Türkiye kökenli Berivan Aymaz oldu.

Almanya’nın en büyük eyaleti olan Nordhein-Westfalen bölgesinde, eyalet seçimleri yapıldı. Dün yapılan seçimlerde, Hristiyan Demokrat Parti CDU, oyların yüzde 33’ünü alırken, SPD yüzde 31.2 oranına ulaştı.

Berivan Aymaz – Cem Özdemir

Eş Genel Başkanlığı’nı Cem Özdemir’in yaptığı Yeşiller Partisi Die Grüne ise, oy kaybı yaşayarak yüzde 6.4’te kaldı. Eyalet meclisindeki 14 sandalyeyi kazanan Yeşiller Partisi’ni temsil edecek isimlerden biri de Türkiye kökenli Berivan Aymaz.

1972 yılında Bingöl’de doğan ve 1978’den bu yana Almanya’da yaşayan Berivan Aymaz, 2009’dan bu yana Alman Yeşiller Partisi’nin aktif yürütme kurulu üyelerinden biri. 2014 yılının Mayıs ayında yapılan yerel seçimlerde, Köln’e bağlı Mülhem’in belediye başkanlığı koltuğuna oturan Aymaz, Duisburg-Essen Üniversitesi’nde siyaset bilimi eğitimi aldı.

(Yeşil Gazete)

Şubat ayının işsizlik oranı açıklandı

Yeni yıla yüzde 13 seviyesinde başlayan işsizlik oranı şubat döneminde yüzde 12.6 olarak açıklandı.

Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2017 yılı Şubat döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 676 bin kişi artarak 3 milyon 900 bin kişi oldu. İşsizlik oranı ise 1,7 puanlık artış ile yüzde 12,6 seviyesinde gerçekleşti.

Aynı dönemde; tarım dışı işsizlik oranı 2,1 puanlık artış ile yüzde 14,8 olarak tahmin edildi. Genç nüfusta (15-24 yaş) işsizlik oranı 4,7 puanlık artış ile yüzde 23,3 olurken,15-64 yaş grubunda bu oran 1,8 puanlık artış ile yüzde 12,9 olarak gerçekleşti.

İstihdam oranı yüzde 45,3

İstihdam edilenlerin sayısı 2017 yılı Şubat döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 500 bin kişi artarak 26 milyon 956 bin kişi, istihdam oranı ise değişim göstermeyerek yüzde 45,3 oldu.

Bu dönemde, tarım sektöründe çalışan sayısı 160 bin kişi, tarım dışı sektörlerde çalışan sayısı 340 bin kişi arttı. İstihdam edilenlerin yüzde 18,7’si tarım, yüzde 19,5’i sanayi, yüzde 6,7’si inşaat, yüzde 55,2’si ise hizmetler sektöründe yer aldı. Önceki yılın aynı dönemi ile karşılaştırıldığında tarım sektörünün istihdam edilenler içindeki payı 0,3 puan, hizmet sektörünün payı 0,2 puan artarken, sanayi sektörünün payı 0,4 puan azaldı. İnşaat sektörünün payı ise değişim göstermedi.

İşgücüne katılma oranı yüzde 51,8

İşgücü 2017 yılı Şubat döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre 1 milyon 175 bin kişi artarak 30 milyon 855 bin kişi, işgücüne katılma oranı ise 1 puan artarak yüzde 51,8 olarak gerçekleşti. Aynı dönemler için yapılan kıyaslamalara göre; erkeklerde işgücüne katılma oranı 0,8 puanlık artışla yüzde 71,7, kadınlarda ise 1,2 puanlık artışla yüzde 32,3 olarak gerçekleşti.

Kayıt dışı çalışanların oranı yüzde 32,8 oldu

Şubat 2017 döneminde herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna bağlı olmadan çalışanların oranı, bir önceki yılın aynı dönemine göre 0,7 puan artarak yüzde 32,8 olarak gerçekleşti.

Kamu istihdamı yüzde 1,2 azaldı

Maliye Bakanlığı tarafından derlenen verilere göre, 2017 yılı I. döneminde toplam kamu istihdamı 2016 yılının aynı dönemine göre yüzde 1,2 oranında azalarak 3 milyon 558 bin kişi olarak gerçekleşti.

Mevsim etkilerinden arındırılmış istihdam arttı, işsizlik azaldı

Mevsim etkilerinden arındırılmış istihdam bir önceki döneme göre 143 bin kişi artarak 27 milyon 699 bin kişi olarak tahmin edildi. İstihdam oranı 0,2 puanlık artış ile yüzde 46,5 oldu.

Mevsim etkilerinden arındırılmış işsiz sayısı bir önceki döneme göre 15 bin kişi azalarak 3 milyon 674 bin kişi olarak gerçekleşti. İşsizlik oranı 0,1 puanlık azalış ile yüzde 11,7 oldu.

Mevsim etkilerinden arındırılmış işgücüne katılma oranı bir önceki döneme göre 0,2 puanlık artış ile yüzde 52,7 olarak gerçekleşti. Ekonomik faaliyete göre istihdam edilenlerin sayısı, tarım sektöründe 22 bin, inşaat sektöründe 61 bin, hizmet sektöründe 83 bin kişi artarken sanayi sektöründe ise 23 bin kişi azaldı.

(T24)

Kıbrıs’ın Onur Yürüyüşü halkları da buluşturdu: Hade gene sokaktayık, burdayık!

Homofobi, Bifobi ve Transfobi Karşıtlığı Günü dolayısıyla haftasonu Lefkoşa’da Onur Yürüyüşü düzenlendi. Yürüyüşe, Kıbrıslı Rum aktivistler de destek verdi.

“Cinsiyet kimliği ve cinsel yönelimlere yönelik fiziksel, psikolojik ve ekonomik şiddete karşı eylem günü” olarak kabul edilen 17 Mayıs Homofobi, Bifobi ve Transfobi Karşıtlığı Günü dolayısıyla geleneksel “Onur Yürüyüşü” Kıbrıs’ta Cumartesi günü (13 Mayıs) yapıldı. Onur Yürüyüşü sırasında Lefkoşa Dereboyu, gökkuşağı renklerine boyandı.

İki toplumlu Onur Yürüyüşü, Dereboyu Suitex önünden başladı ve Lefkeliler Hanı’nda son buldu. “Hade gene sokaktayık, burdayık!” sloganıyla düzenlenen yürüyüşün ardından Lefkeliler Hanı’nda “After Party” düzenlendi.

Kuir Kıbrıs Derneği (Queer Cyprus Association) facebook sayfalarından gerçekleştirdiği, “Hade gene rengimizi, çeşitliliğimizi ve mücadelemizi sokağa taşıyalım!” çağrısı ile her iki kesimden birçok kişiyi Kıbrıs’ın başkentinde buluşturdu.

Kendi hak ve özgürlüklerine dikkat çekmek, birlikte çalışmanın ve mücadele etmenin önemini vurgulamak adına gerçekleştirilen etkinlikler kapsamındaki yürüyüşte sloganlar atıldı, pankartlar taşındı.

Yürüyüş esnasında kafelerde oturanların, yürüyüşü fotoğrafladı, bazı araçlar ise yürüyüşe korna çalarak destek verdi.

 

(Kıbrıs Gazetesi)

 

Bonn İklim Müzakereleri: Fosil yakıt şirketleri temsilcileri müzakerelerden çıkarılmalı mı?

Bonn İklim Müzakereleri’nde ilk hafta geride kaldı. Climate Tracker tarafından Yeşil Gazete ve Heinrich Böll Stiftung İstabul Temsilciliği ortaklığında İstanbul’da organize edilen “İklim Gazeteciliği Atölyesi” katılımcılarından Elif Cansu İlhan ve Barış Can Sever‘in de yerinden takip ettiği müzakerelerin ilk hafta genel değerlendirmesini de paylaşmak istedik.

8 Mayıs 2017’de başlayan Bonn İklim Müzakereleri’nin ilk haftasındaki en önemli tartışma konusu, “çıkar çatışması” politikasıydı. Birçok ülke temsilcisi ve sivil toplum temsilcisi, fosil yakıt endüstrisinin çıkar çatışması yüzünden zirvelere katılmaması gerektiğini düşünüyor. Bu kapsamda, geçen hafta, ilk defa Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin (UNFCCC) oturumlararası görüşme toplantıları için “çıkar çatışması” politikası uygulamasının doğruluğu tartışıldı.

Mevcut UNFCCC politikaları altında, delegelerin politika seçenekleri ve iklim felaketini engellemenin bir yolunu bulmayı görüştükleri toplantı odalarında, kendi çıkarlarını sert bir biçimde dayatan fosil yakıt endüstrisi de bulunuyor. Bu lobicilere daha da fazla nüfuz kullanabilmeleri ve politika geliştirilme sürecini baltalayabilmeleri için erişim sağlanıyor. 9 Mayıs’ta yapılan toplantıda, çıkar çatışması konusu ele alındı; fosil yakıt endüstrisinden ticari kâr sağlayan organizasyonların BM iklim anlaşması müzakerelerinde bulunmaya devam edip etmemeleri tartışıldı.

Çalıştaydaki tartışmaların büyük kısmının odağında fosil yakıt endüstrisini temsil eden birçok iş dünyası STK’sının, hem UNFCCC düzeyinde hem de ulusal düzeyde, iklim konusunda ilerleme kaydedilmesine müdahale ettikleri konusunda artan endişeler vardı. Şimdi bu tartışma bu hafta itibarıyla hükümetlerarası toplantı hazırlıkları temas grubu tarafından müzakerelerde ele alınacak.

Çıkar çatışması tartışması Paris Anlaşması’nın geleceği hakkında bilgi edinilmesine yardımcı olabilir ve bu süreci, ilerleme sağlanmasını on yıllardır baltalamaya çalışan fosil yakıt endüstrisinin kâr amacı güden çıkarlarından koruyabilir.

Bonn’da yapılan bu toplantıdan önce, Uluslararası Kurumsal Hesap Verilebilirlik (CAI) “UNFCCC’nin İçindeki Büyük Kirleticilerin Lobicileri”  (Inside job: Big polluters’ lobbyists on the inside of the UNFCCC) isimli yeni bir rapor yayımladı.

Çok uzun bir süredir kurumsal ticaret grupları, fosil yakıt endüstrisi temsilcileri ve lobicileri UNFCCC koridorlarını aşındırarak ilerleme kaydedilmesini baltaladı ve geciktirdi. Bu yeni rapor, iş dünyası ve endüstri STK’larının (BINGO) amaçlarının iklim politikaları hedefleri ile doğrudan çatıştığını ortaya koyuyor ve BINGO’ların bu toplantı masalarında yer almalarına artık izin verilmemesi gerektiği sonucuna varıyor. CAI’nin InfluenceMap ile birlikte hazırladığı bu rapor, bu şirket ve ticari birliklerinin iklim değişikliği politikaları üzerindeki etkilerini ölçüyor ve derecelendiriyor.

Bonn’daki çıkar çatışması toplantısı UNFCCC Sekreteryası’nın desteğiyle, UNFCCC Uygulama Yardımcı Organı (SDI) Başkanı tarafından düzenlendi. (http://unfccc.int/meetings/bonn_may_2017/items/10088.php).

Avustralya ve Norveç’ten, ‘fosil yakıt endüstrisi iklim değişikliği toplantılarında kalsın’ müdahalesi

Avustralya Hükümeti fosil yakıt endüstrisinin iklim müzakerelerindeki varlığının devam etmesini destekledi.

Avustralya Hükümeti temsilcileri fosil yakıt endüstrisinin UNFCCC bünyesinde iklim politikalarını etkileme arayışlarında bir çıkar çatışması yaşamadıklarını iddia etti ve sivil toplum ve Tütün Kontrol Anlaşması temsilcilerine nelerin bir çıkar çatışmasını teşkil edebileceği konusunda yanıldıklarını ifade etti.

Hükümet temsilcileri toplantı katılımcılarına fosil yakıt endüstrisinin çözümün ne kadar önemli bir parçası olduğunu görebilmek için tek yapmaları gerekenin Exxon ve Shell’in açıklamalarına bakmaları gerektiğini söyledi.

Avustralya’nın müdahalesini, iklim müzakerelerinde fosil yakıt endüstrisinin varlığının devam etmesini destekleyen diğer bir ülke olarak Norveç’in müdahalesi takip etti.

Avustralya ve Norveç’in bu müdahalesine iklim değişikliği üzerinde çalışan sivil toplum kuruluşları ve aktivistlerin yanıtları ise gecikmedi. İşte o yanıtlar:

CAI’den Tamar Lawrence-Samuel: “Salı günü gerçekleştirilen çalıştayda, Avustralya kimin çıkarlarını temsil ettiğini net olarak ortaya koydu: Büyük Petrol Şirketleri. ExxonMobil’in on yıllardır iklim değişikliği hakkındaki gerçeği sakladığı ve üstüne iklim değişikliği inkarcılığı, aldatmacası ve engelleme çalışmalarına maddi fon sağlamaya devam ettiğini bilmesine rağmen, Avustralya’nın bu şirketi savunmak için devreye girmesi kabul edilebilir gibi değil. Sorunu teşkil eden ExxonMobil ve fosil yakıt endüstrisinden arkadaşlarıdır; iş modelleri bu başarısızlık sürecinden beslenmektedir. Onlara kapıyı göstermeliyiz ve dün yapılan çalıştay bu süreçte atılan ilk adımdı.”

Corporate Europe Observatory’den Pascoe Sabido:  “Birleşmiş Milletler iklim değişikliği görüşmeleri hedeflerinin iddiasını artırmakta ciddiyse, çıkar çatışmalarının ele alındığı süreci devam ettirmesi şart. BM Dünya Sağlık Örgütü tütün endüstrisi ve kamu sağlığı politikaları yetkilileri arasında bir duvar örerek, bunun nasıl yapılacağını gösterdi. İklim politikaları yapıcılarının sadece BM düzeyinde değil, bölgesel ve ulusal düzeyde de fosil yakıt endüstrisine karşı benzer bir korumaya ihtiyacı vardır. Ancak, esas büyük soru Avustralya ve Kanada gibi ülkelerin ya da Avrupa Birliği’nin kendi fosil yakıt endüstrisinin çağrılarına kulak tıkayıp, insanoğlu ve gezegeni kirleticilerin kârlarından önce koyabilecek politikaları destekleyip, destekleyemeyeceği.”

Greenpeace İskandinavya İklim Değişikliği Danışmanı Jens Clausen:  “Büyük Kirleticiler iklim müzakereleri masasında yer almayı hak etmiyor ve Norveç ve Avustralya gibi ülkelerin bunların masada bulunmasını savunması dehşet vericidir.”

Christian Aid, Kıdemli İklim Değişikliği Danışmanı Mohamed Adow:  “BM iklim değişikliği görüşmeleri fosil yakıt kirleticilerinin yol açtığı zararın telafi edilmeye çalışıldığı bir yerdir ancak buna rağmen bu endüstrinin lobicilerinin masada yer almasına müsaade ediliyor ve biz de bu kişilerin etki alanlarının en kısa zamanda kısıtlanması çağrısı yapıyoruz.”

“Norveç ve Avustralya’nın büyük kirleticilerin müzakerelere katılmasını desteklemesinin savunulacak tarafı yok. Fosil yakıt endüstrisi müzakerelerde yer almayı hak etmiyor ve etkilerinin en kısa zamanda kısıtlanması için çağrı yapıyoruz.”

Oxfam Almanya, Kıdemli İklim Değişikliği Politikaları Danışmanı Jan Kowalzig:  “Fosil yakıt endüstrisinin UNFCCC iklim müzakerelerini etkilemesine müsaade edilmesi olacak şey değil. Naif olmayalım: Onların burada bulunma sebepleri fosil yakıtların geride bırakılacağı geçiş dönemini hızlandırmak değil. Onların motivasyonu, milyonlarca kişinin yaşamını ve geçim kaynaklarını tehlikeye sokan iklim değişikliğine yol açan bir iş modelini korumak için birlik içinde yürütülen iklim değişikliği karşıtı hareketi yavaşlatmak, ertelemek ve aksatmak. Norveç ve Avustralya gibi bazı ülkelerin görünürde büyük kirleticilerin görüşmelerde yer almalarını savunuyor olmalarını son derece üzücü buluyorum. UNFCCC’nin fosil yakıt şirketlerinin etkilerini sınırlandırabilmek için çıkar çatışması konusunda güçlü politikalara ihtiyacı var.” 

 

(Yeşil Gazete)

 

Prof. Kaboğlu: Çift başlılığı kaldıracağız derken üç başlılık getirildi

Kendilerine “Yurtta Sulh Konseyi” adını veren cuntacıların 15 Temmuz’daki darbe girişiminden sonra ‘FETÖ’yle mücadele’ gerekçesiyle ilân edilen Olağanüstü Hâl (OHAL) Kanun Hükmünde Kararnamesi (KHK)’yle akademiden ihraç edilen Profesör İbrahim Kaboğlu, “Neden parçalı bir geçiş öngörüldü? Cumhurbaşkanı’nın partili olması ve yargının yapısının değiştirilmesi neden ilk sıraya alındı? Uyum yasaları neden altı aya sıkıştırılıyor? 2019’a nasıl hazırlanmalı?” sorularını yanıtladı.

Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde Anayasa Kürsüsü Başkanı olarak görev yaparken OHAL KHK’sıyla ihraç edilen İbrahim Kaboğlu, “Neden parçalı bir geçiş öngörüldü? Cumhurbaşkanı’nın partili olması ve yargının yapısının değiştirilmesi neden ilk sıraya alındı? Uyum yasaları neden altı aya sıkıştırılıyor? 2019’a nasıl hazırlanmalı?” gibi soruların yanı sıra, hakim atamaları, Danıştay Başkanı’nın açıklamaları ile Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın kritik eşiği aşan açlık grevi karşısındaki Hükümet tutumunu da değerlendirdi.

YSK’nın “Mühürsüz oylar geçersiz sayılır” kararıyla üzerine gölge düşen 16 Nisan referandumundan önce iktidarın yaptığı “Çift başlılık ortadan kalkacak” propagandasına da değinen Kaboğlu, “Çift başlılık değil, üç başlılık olacak” diyor.

Prof. Kaboğlu, Evrensel’den Serpil İlgün’ün sorularına şu yanıtları verdi:

Referandumda evet çıktı ve öngörüldüğü gibi Erdoğan vakit kaybetmeden partisine üye oldu. Eş zamanlı olarak da HSYK’nin HSK haline getirilmesi süreci başladı. HSYK ile başlayalım ve anımsatmak için soralım; HSYK yapısı neden değiştiriliyor? Ve neden bu aciliyet?
Bilindiği gibi anayasa değişikliğinin en tartışmaları konulardan biri yargı ayağı oldu. Her ne kadar yasama, yürütme, yargı bağlamında hiçbir ülkede olmadığı şekilde cumhurbaşkanına aşırı yetkiler verilse ve parlamentonun sahip olduğu yetkiler hiçbir şekilde gerekçelendirilmeden tek kişiye, yani cumhurbaşkanına devredilse de, bağımsız olması gereken yargının üst örgütünün bu şekilde yürütmeye, özellikle de tek kişiye güdümlü hale getirilmesi ayrıca dikkat çeken bir konu. Burada, tarihimizde -Kanun-i Esasi dahil olmak üzere- bugüne kadar hiç olmadığı derecede yürütmenin yetkilendirilmesi söz konusu.

Yargı, 2010 anayasa değişikliğinde Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu olarak yeniden yapılandırılmıştı. Bu kez o yapılandırmayla hiç ilgisi olmayan bir düzenleme yapılıyor. Bu az tartışıldı, çünkü 7 yıl önce yapılandıran da aynı iktidardı. Şimdi de bunu tamamen değiştirdi.

Referandum sürecinde üye sayısı, üyelerin belirlenmesi gibi hususlar da tartışma konusu olmuştu ancak HSYK’deki “yüksek” nitelemesinin çıkarılarak, Hakimler Savcılar Kurulu haline getirilmesinin anlamı ne?

Niçin yapıldığı sorusuna anayasa metni doyurucu bir yanıt vermiyor ama bunu bütününden hareketle açıklamamız mümkün. Şöyle ki; yürütmenin bütünüyle kendisine verildiği tek kişi bütün kurumların garantörü, amiri, denetleyicisi olmak konumunda. O açıdan bakıldığında yüksek olan riyaset makamıdır. Yani bugünün Külliyesi’dir. Benim bulabildiğim en mantıksal gerekçe bu. Yani, “Yüksek olan benim, benim altımda başka bir yüksek olamaz!” Burada yargı boyutunun fazla tartışılmayan bir diğer yönü daha var. Tarafsızlık vurgusunun eklenmesi. Gerek yoktu ama konmuş olması sakıncalı değil.

Fakat şöyle bakmak lazım; tarafsız yaptın, güzel ama cumhurbaşkanını tarafsızlıktan çıkardın. Neden taraflı bir cumhurbaşkanına, tarafsız dediğin yargının üst örgütünü belirleme yetkisi veriyorsun? Söz konusu olan herhangi bir organ değil, koca Türkiye Cumhuriyeti’nin 15-20 bin hakim ve savcısı hakkında tasarrufta bulunan bir örgütü. Ve bu örgütü taraflı bir cumhurbaşkanı belirleyecek. Ya doğrudan, ya dolaylı belirleyecek.

Cumhurbaşkanının partili olmasına yönelik eleştirilere iktidar cephesi şu savunmayı yapıyordu; “Cumhurbaşkanının partili olması hakim ve savcıları atarken mutlaka taraflı olacağı anlamına gelmez!”

Evet ama o zaman da biz diyorduk ki “hayır, bu olamaz.” Tam da bizim kaygılarımız çıktı. Cumhurbaşkanı hemen partisine üye oldu, yine hiç beklemeden partisinin genel başkanı olacak. 2019’a kadar, ‘82 Anayasa’sı yürürlükte ama cumhurbaşkanının partisine üye olması ve HSYK’nin lağvedilmesi, doğrudan yürürlüğe giren hükümler. Yani bir eş zamanlılık söz konusu. Dolayısıyla “cumhurbaşkanı partili olsa da nihayet tarafsız kişileri getirecek” savunması da çöktü. İşte hakimlerin atanmasıyla ilgili nasıl seçimler yapıldığını görüyoruz.

Dolayısıyla tarafsızlık daha ilk pratiklerde rafa kaldırılmış oluyor. Zira değindiğiniz hakim atamalarıyla ilgili CHP’li Barış Yarkadaş’ın bir süredir kamuoyuyla paylaştığı listenin neredeyse tamamı AKP il ve ilçe başkanlıklarında görev alan kişilerden oluşuyor.

Geçen yıllarda, hükümete, (tıpkı KPSS sınavlarında olduğu gibi) “hakim ve savcı atama işinde liyakat, uzmanlık, bilgi yerine referans arıyorsunuz, o da cemaat referansı” eleştirileri yöneltildiğinde “siz darbe ortamı mı oluşturmak istiyorsunuz, siz ülkenin istikrarını bozmak istiyorsunuz” savunması yapılıyordu. Ama sonuçta o günün müttefikleri darbe yaptı. Türkiye’yi 15 Temmuz’a Anayasa değil, tam tersine Anayasa’ya saygısızlık götürdü. Özellikle 70. Madde. Yani kamu hizmetlerine girişte liyakat ilkesi. 24. Madde, yani dinin politikaya alet edilmesi yasağı. Bu kurallar boşuna konmuş değil. Yargı bağımsızlığını düzenleyen 138. Madde boşuna konmuş değil. Bu nitelikleri gerekli kılan yüce bir meslek hakimlik.

Şimdi ise partizanlığın iyice palazlanması söz konusu. Bunlar nasıl temizlenecek?

Zannediyorum bizi gelecekte bekleyen tehlike burada. O nedenle Barış Yarkadaş ve diğerlerinin ortaya çıkardığı tablolar kamuoyuna sürekli teşhir edilmeli. Şu hakim il başkanlığı yapmış, şu gençlik kolları başkanlığı yapmış… Çünkü sen eğer tarafsızlığı Anayasa’ya koyduysan, o zaman onu sağlamak zorundasın. Tarafgir bir kişiyi getireceksen, bu hükmü neden koydun? O zaman açık açık söyle “parti hakimi olacak bu kişi” de, biz de kimin tarafından yargılanacağımızı bilelim.

AKP, Türkiye’nin içinde bulunduğu çok derin bunalımlı dönemden yararlanarak yüklü gündem karşısında bunu böyle geçiştireceğini düşünüyor. Oysa bunun peşini bırakmamak lazım.

Nasıl?

Yapılanları teker teker teşhir etmek gerekiyor. Halka, “bakın işte bu metin tümüyle yürürlüğe girdiğinde artık partinin yargıcı, partinin hakimi, partinin savcısı, partinin öğretim üyesi olacak ve bütün kazanımlar ortadan kalkacak” diye anlatmak; muhalefet partilerinin halkı periyodik bilgilendirme bültenleri gibi bunu sürekli işlemeleri gerekiyor.

Benim referandum sırasında üzerinde en çok durduğum husus, anayasal bilgilenme hakkı ya da anayasal kamuoyu oluşturulmasıydı. Yani seçmenin ne kadarının bu metnin içeriğinden haberdar olduğu konusu. Bu önemli. Bilgilendirme aralıksız sürdürülmeli. Kamuoyu oluşturma konusunda siyasi partiler, medyadaki büyük sansürü bir şekilde delme ve kendilerini ifade etme olanağına sahipler. Bu nedenle ne yapıp edip, kamuoyunu -özellikle ‘Hayır’ı haklı kılacak bilgiler desteğinde- sürekli bilgilendirmeliler.

“Kişi, parti, devlet birleştiriliyor”

Erdoğan başta olmak üzere evet cephesinin meydanlarda en fazla propagandasını yaptığı argüman, değişiklikle çift başlılığın ortadan kalkacağıydı. Ancak önce üyelik, 21 Mayıs’taki kongrede de partinin başına geçmesiyle yaşanacak durum ne peki? Asıl şimdi çift başlılık söz konusu olmuyor mu?

Esasen iki de değil, üç başlılık olacak. Çift başlılık demokratik bir rejimde sorgulanması gereken bir durum değildir. Çünkü demokrasinin doğuşu, gelişimi, parlamenter rejimin ortaya çıkışı çift başlılığı temsil, denge ve denetim düzeneği olarak beraberinde getirmiştir. Demokratik rejimin doğal bir sonucudur ve çağdaş demokrasiler bu, anayasal denge ve denetim düzenekleri içerisinde yürüyor. Bu bakımdan çift başlılığı ortadan kaldırma gerekçesi zaten zayıftı. Ama şimdi yapılmak istenen ve dikkat çekilmesi gereken esas çelişki, çift başlılığı ortadan kaldıracağız derken üç başlılığın getirilmesidir. Yani, cumhurbaşkanlığı, parti başkanlığı, hükümet başkanlığı. Bu aslında farklı açılardan dile getirdiğimiz çelişkiler yumağının yeni bir halkasıdır.

“Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi diye bir şey yok, cumhurbaşkanlığı adı altında parlamenter rejim kaldırılıyor ama bunun yerine konan hükümet biçimi, başkanlık değildir” diyorsunuz. Neden değildir?

Şöyle, siyasal rejim veya sistem ister parlamenter, ister başkanlık veyahut da yarı başkanlık olsun, bunların ortak özellikleri var. Yargı bağımsız olur ama diğer iki organ yani yasama ve yürütme hangi görev ve yetkilere sahiptir, nasıl işliyor, nasıl sona eriyor..? Bu konularda belirli asgari standartlar var. İkinci aşamada ise bunların arasındaki ilişkiler nasıldır, karşılılık var mı soruları devreye girer. Bu açıdan bakıldığı zaman, mesela başkanlıkta bağımsızlık ilkesi öne çıkıyor. Yürütme, yasama bağımsızdır. ABD’de gördüğümüz gibi Başkan seçiliyor, bir süre sonra senatonun üçte biri yenileniyor vs.

O halde bizde cumhurbaşkanı ve milletvekili seçiminin aynı gün yapılıyor olması da bir yere uymuyor?

Evet. Getirilmek istenen sistemi hiçbir siyasal sistem veya rejime sokamadığımız gibi, başkanlığa zaten sokamıyoruz. Çünkü bunların nitelikleri anayasa kitaplarında, siyaset bilimi kitaplarında belli, sizin “hayır, budur” demeniz bir şey ifade etmiyor. Demokrasi dışı yönetimler “biz demokrasi dışıyız” demiyorlar zaten. O nedenle burada başkanlık olmadığı gibi, bu söylendiği gibi “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” de değil. Adına “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” diyebilirsiniz, iyi de hükümet yok. Cumhurbaşkanı var mı, cumhurbaşkanı da artık yok.

Cumhurbaşkanı devletin başında tarafsız konumda olan bir kişidir. Ama bir kişi hem hükümet başkanlığı, hem cumhurbaşkanlığı, hem de parti başkanlığı yapıyorsa O artık cumhurbaşkanı değil. Sistem de yok çünkü “ben şu kişiyi cumhurbaşkanı seçeceğim, o da iki tane yardımcı atayacak, 12 de bakan atayacak, görev ve yetkileri şunlardır” diye belirlenmiş bir durum söz konusu değil. Diyelim 2019’a üç yardımcı seçti, 2023’te de 13 yardımcı seçebilir çünkü önünde hiçbir engel yok. Öngörülebilir, belirlenmiş bir durum olmadığına göre, bunu bir sistem olarak nitelendirmek mümkün değil.

Öyleyse, altını çizmek bakımından, getirilen sistemi nasıl tanımlarsınız?

Hukuk devletinin bir “Parti Devleti” haline getirildiği ve mahkemelerin AKP tarafından denetlendiği bir döneme giriyoruz. Parti devletini kurma yönünde erklerin bir kişide toplandığı ve partisinin de bu toplamada araç olarak kullanıldığı; kişi, parti, devlet birleşmesinin söz konusu olduğu bir sistem.

“Fikri çabaların eylemsellikle desteklenmesi şart”

2019’da yüzde 49’un adayının kim olacağı, 49’un nasıl korunacağı vs yönündeki tartışmaları nasıl izliyorsunuz?

Şöyle; Türkiye 16 Nisan’a bedel ödeyerek geldi. Yani 16 Nisan’daki başarı durup dururken alınmadı. Sadece siyasal partilerin çabalarıyla da alınmadı. Burada halk var, sivil toplum örgütleri var… Bütün Türkiye var. Bu açıdan önemli olan şu: Acaba 16 Nisan’da ortaya çıkan tabloyu demokratik kazanım olarak değerlendirerek 2019’a giden yolda kurgulanan oyunu bozarak mı ilerlenecek, yoksa 16 Nisan’da bir kazanım ortaya çıkmamış ve evet kazanmış kabul ederek, “Oyunun kuralları artık belli, biz de 2019’a iktidarı elde etmek için koşalım” mı denecek?

İkinci yol çok tehlikelidir. Bu, halkın, seçmenlerin, milyonlarca insanın emeklerine hakarettir. Bana göre, Ankara’daki muhalefet bu sermayeyi ucuz harcıyor. Meşruluk sorununu sürekli kılmak lazım. Ama buna karşı mücadeleyi sadece sözle veremeyiz.

Nasıl bir yöntem izlenmeli?

Mücadeleyi demokratik anayasanın ne olduğunu ortaya koyarak vermemiz lazım.

OHAL dışındaki konuları OHAL KHK’si ile düzenliyorsan, bu nedenle de çok büyük tahribatlara neden olarak, dünya çapında büyük skandallara, büyük haksızlıklara, büyük mağduriyetlere yol açarak… Çünkü hukuk kıyıldı, bilim kıyıldı, insan kıyıldı… ‘Evet’i bu büyük operasyona rağmen kıl payı aldı. Ortam saydamlaşırsa, düzelirse biliyor ki ‘Evet’in büyük kısmı da kaçacak. Belirttiğim gibi, referandumda hile olmadığını varsaysak bile ‘Evet’in aldığı sonuç zafer değildir. Bu kıl payıdır. Bu denge hassas bir dengedir ve bu dengenin demokrasi hanesine çevrilmesi yönünde, eylemsellikle de desteklenen fikri çabaların sürekliliği şart. Yani duruma göre açlık grevindekilerin desteklenmesi, 1 Mayıs’a veya başka bir gösteriye katılınması gerekir. Muhalefet, “Anayasa’ya göre, insan haklarına dayanan demokratik devleti korumak için direnme hakkımı ve gösteri hakkımı kullanıyorum” diyebilmeli.

“Anayasal kaos, dilediği projeyi yürürlüğe koyma olanağı sunuyor”

Başkanlık esas olarak 2019’da yürürlüğe girecek ama HSYK’nin değiştirilmesi, cumhurbaşkanın partili olması ve askeri yargının sivilleştirilmesi hemen uygulamaya geçiriliyor. Diğer yandan çoğu teknik düzenlemeleri içeren uyum yasaları altı ay içinde hazırlanacak… bu parçalı geçiş neden? Ve nasıl sonuçlar üretir?

Anayasal kaos üretir. Bu anayasal kaos da kişisel iktidarın bu kaotik ortamda dilediği projeyi yürürlüğe koyma olanağı sunuyor. İşte ne yapıyor, şu anda üye seçiyor, yarın onun kanalıyla birilerini tutuklatacak. Ondan sonra da “ben değil, yargı tutukladı!” diyecek. Bu süreçte de terörist tanımını sürekli genişletecek ve daha muğlak bir hale getirilecek.

Diğer yandan askeri yargıyı Danıştay’a veya Yargıtay’a bağlamak ilk bakışta olumlu görünüyorsa da burada yine tartışılmayan bir husus var, o da şu : Askeri Yargıtay’ı, Yargıtay ve Danıştay’a geçirmeniz yeterli değil, Çünkü burada sorun, Danıştay ve Yargıtay’ı reforma tabi tutmadığınızla ilgili. Askeri yargıyı hukuk adına skandal diyebileceğimiz bir demeç veren Danıştay’a bağlayarak kontrol alanınızı daraltıyorsunuz. Dolayısıyla ince hesaplamalar var. Bu nedenle parçalı geçiş. Çünkü bunlar tartışılmayacak, oldu bittiye getirilecek ve kendilerinin hakim olduğu bir yargı düzeni ile 2019’a gidilecek.

Diğer soru da, uyum yasalarının neden iki yılda hazırlamak yerine altı aya sıkıştırıldığı?

İnce hesaplar orada da geçerli. Cumhurbaşkanlığı seçimi 3 Kasım 2019’da yapılacak ama TBMM seçimleri erkene almadığı takdirde. Belki altı ay sonra genel ortam ve koşullara bakılacak. Uyum yasaları da hazırlandığına göre o zaman neden seçimler erkene alınmasın? Yani yol temizliği yapılmış olacak. Uyum yasalarına birkaç açıdan bakabiliriz. Bir teknik açıdan. Nerede başbakan ifadesi geçiyorsa orada “başbakan”ları temizlemek. Yani sözcük ayıklaması yapmak. Onu torba kanun yoluyla da yapabilir. Esasen uyum yasalarının bunun ötesindeki düzenlemelerine bakmak gerekir. Orada iki şeye dikkat etmek lazım, birincisi, örneğin yüzde 10 seçim barajı inecek mi inmeyecek mi? Bazıları “olumlu bir şeyler olabilir mi” beklentisini dile getiriyor fakat bu İktidarın iyi bir şey yapmayacağı iyice belli oldu. İyi bir şey yapacak olsaydı “anayasayı değiştiriyorum, hiç değilse HSK’yı oluştururken biraz dikkat edeyim” derdi. Bu bakımdan bence “CHP- HDP yardımcı olsun, olumlu şeyler olabilir…” beklentisi geride kaldı. 16 Nisan’a giden yoldaki meşru olmayan zeminle, şimdi onun altının doldurulmasının gayri meşru oluşunu hiçbir zaman unutmamak gerekir. Bu bakımdan meşruluk tartışmasını sürekli sıcak tutmak lazım.

Belirttiğiniz gibi bir de, referandumun meşruiyeti tartışması var. Evet’e YSK’nın kazandırdığı, sonucun tanınmayacağı söylendi ama altı doldurulmadı. Bu nedenle de haksızlığa uğramışlık hissiyatı devam ediyor…

Devam ettiği gibi sanki halk oylaması sonuçları iktidar lehine bir zafermiş gibi sunularak, hak ve özgürlükler ihlallerinin yaygınlaştırılmasına tanık oluyoruz. Oysa yürütülen halk oylaması kampanyası karşısında İktidarın aldığı sonuç -varsayalım ki bu sonuçlar dürüst sonuçlardır- bir mağlubiyettir. Çünkü çok büyük bir operasyon yürütüldü. Operasyonda kim var? Partiler var. MHP var, MHP’den çok AKP var, AKP’den çok Hükümet var, Hükümetten çok Külliye var. Bir de bütün bunların altını dolduran valiler, kaymakamlar, belediye başkanları, muhtarlar, kolluk güçleri var. Üniversiteler var, rektörler var… Öbür tarafta da hayır broşürü dağıttığında başına bir şey gelmesine hazır halk var. Bu, anayasasında “insan haklarına dayanan demokratik devlet” yazan bir ülkede ilk kez oluyor.

“En üzücüsü; yüzbinlerce kişi sokağa çıkıp ‘istifa et’ diyememek”

Geçtiğimiz hafta yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı bahsinde skandal olarak değerlendirilen bir gelişme daha yaşandı. Danıştay Başkanı Zerrin Güngör, referandumla kuvvetler ayrılığı ilkesinin daha da belirgin hale getirildiğini; OHAL ve KHK’lerle kişilerin hak ve özgürlüklerine amaç dışında sınırlama getirilmediğini savundu. Danıştay Başkanı’nın konuşmasını dinlediğinizde ne hissettiniz?

Diyecek bir şey bulamadım. Çünkü bu sözlerin tartışılacak hiçbir yanı yok. Bu konuşmanın ardından binlerce, yüz binlerce yurttaş sokağa çıkıp, “istifa et, senin yerin orası değildir, orası birilerine dalkavukluk etme makamı değildir” biçiminde haykıramayış belki de en üzücü yanıdır. Danıştay üyelerinden kaçının onu protesto edebildiği bir diğer husus. Güngör’ün kendisinin ya da yakınlarının güçlülerle ne tür irtibatları olacak, izlenmesi gerekir. Ancak onu izlemek de muhalefet partilerinin görevi olsa gerek.

“KHK’lar hukuku katletme aracı olarak kullanılıyor”

Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın işe iade talebiyle sürdürdükleri açlık grevi 70’inci günlere dayanmak üzere. Ancak AKP diyaloğa geçme çağrılarına, eylemin sürdüğü Yüksel Caddesi’ne sürekli operasyon yaparak yanıtlıyor. İki eğitimcinin eylemini ve Hükümet tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu yapılanın ne kadar vahim bir haksızlık olduğunu ve haksızlığın düzeltilmesi için insanın ölümü bile göze alabileceğini göstermeleri bakımından her iki açlık grevcisi mağduru desteklemek gerekiyor. Fakat onlara şunu da söylemek gerekiyor; aslolan yaşamdır. O bakımdan tabii bize, demokrat kesime de görevler düşüyor. Birinci olarak onları açlık grevinden vazgeçirip, dayanışma halkalarını genişletmek, yeni seçenekler oluşturmak gerekiyor. İkincisi, iktidarı teşhir etmek gerekiyor. “Siz başka ülkelerde ölüm olduğu zaman onu iktidarınızı pekiştirme aracı olarak kullanıyorsunuz ama içerdeki insan yaşamını hiçe sayıyorsunuz. Veyahut da ancak size biat edenlerin yaşamını değerli görüyorsunuz” dememiz gerekiyor. KHK’ler, hukuku katletme aracı olarak kullanılıyor. KHK’leri bir fırsat olarak muhalifleri ölesiye cezalandırmak için kullanıyorsanız o zaman siz hiç inançlı değilsiniz. Çünkü hukuka inanmayan insan kesinlikle inançlı değildir. İnançlı olmayan insanlardan çok büyük zararlar gelebilir.

“İncinme telafi edilemez”

7 Şubat’taki OHAL KHK’si ile siz de üniversiteden, öğrencilerinizden koparılan bilim insanlarına dahil oldunuz. Haksız, hukuksuz ihracın sizin hayatınıza yansımaları nasıl oldu?

Olumlu denemez ama teselli bulacağım tek konu, anayasa çalışmasına “eylemsel olarak ivme kazandırmamı” sağlamış olması. Tabii ki o haysiyet kırıcı, rencide edici ihraç işlemi kesinlikle kabul edilemez, meşrulaştırılamaz. Bu kaldırılıncaya kadar mücadele edilmesi gereken bir husustur. Çünkü benim gibi binlerce meslektaş, kamu görevlisi aynı durumda. Belki “işsiz kalmam” halkla anayasa buluşmasına ivme kazandırdı ama onun ötesinde sağlığımı, psikolojimi nasıl etkiledi, bunlar önümüzdeki dönemde ortaya çıkacak. Ama incinme hali temel. Ve o kolay kolay telafi edilecek gibi değil.

Hükümetten gelecek tutuma göre hukuki mücadelenizi belirleyeceğinizi söylemiştiniz. OHAL komisyonu hala kurulmadı, Anayasa Mahkemesi yolu kapalı, Danıştay “benim işim değil” diyor, geriye bir tek AİHM mi kalıyor?

Onu da “komisyon kuruyoruz” diye oyalıyorlar. O nedenle biz başvurularımızı yapacağız. Sen ‘bir ay içinde komisyon kuracağız’ dedin, üç ay geçti kurmadın o zaman ben başbakanlığa başvururum, beklerim makul bir süre. Sora, bakın bizi oyalıyorlar. Türkiye’de bütün yolları tükettik ama hiçbir gerekçe yok, hiçbir gelişme de yok, bizi mağdur ettiler ve bunu devam ettiriyorlar artık ulusal ölçekte bir çare kalmadı” şeklinde bir yol izlenerek uluslararası hukuka başvurulabilinir.

“Adil yargılama bütün hakların güvencesidir”

Cezaevlerinde en fazla tutuklu gazetecisi olma liderliğini sürdüren Türkiye’de AKP İktidarı liderliği pekiştirecek adımlar atmayı sürdürüyor. Son olarak Cumhuriyet internet sitesi Yayın Yönetmeni Oğuz Güven gözaltına alındı. Diğer yandan OHAL’le ilgisi olmayan pek çok düzenleme KHK’ler yoluyla hayata geçirilmeye devam ediliyor. Binlerce hakim ve savcı ya ihraç edildi ya da tutuklandı. Hukuk, adil yargılanma bahsinde gelinen tabloyu nasıl değerlendirirsiniz?

Adil yargılanma hakkı, her ortam ve koşulda geçerli olması ve korunması gereken bir hak.

Adil yargılanma güvencesi, özellikle OHAL ilanıyla çok daha gerekli hale geldi. OHAL’in bir an önce sona erdirilerek olağan anayasal düzene geçiş ile adil yargılama arasında doğrudan ilişki var. Ne var ki, diğer kitlesel ağır hak ihlallerinin yanı sıra en çok ihlal edilen hak, adil yargılanma hakkı oldu. Oysa, adil yargılanma, usule ilişkin bir hak olarak, bütün hakların güvencesidir.

Eğer yargı mensupları bu güvenceye sahip değiller ise, iktidar partisi mensupları dışında hiç kimse bu güvenceye sahip olamaz. Ne var ki, bu hukuk dışı ve adil olmayan bu fiili uygulama sürdürülebilir değildir.

(Evrensel)