Ana Sayfa Blog Sayfa 3164

[Kedi-Siz] Buket Uzuner: Kedilerle kurgu yazarlarının karakterleri birbirine benzer

Bir İrlanda Atasözü diyor ki;

Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.

Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.

[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Çok seneler önceydi, internet yeni yeni girmiş hayatımıza, öyle bakınıyorum, henüz Buket Uzuner’in iki kitabını okumuşum, nasıl da hayranım…

Kitaplardan birinin kapağında, bir e posta adresi gördüm. Hemen yazdım. Kısacık bir süre sonra bir sonraki kitabın 5 sayfası e posta kutumda duruyordu. Böylece bana ilk sürprizini yaparak hayatıma girdi.

Seneler seneler geçti o yazdı ben okudum. Hatta Uyumsuz Defne Kaman’ın maceraları- SU kitabının içinde hayvan kurtaran bir karakter olarak buluverdim kendimi.

Hayat çok güzelsin…

Çünkü o Buket Uzuner

***

5 – Buket Uzuner: Kedilerle kurgu yazarlarının karakterleri birbirine benzer

Tolga Öztorun: Kumral Hanım ile başlayalım istiyorum sohbete, Moda’daki eve Fındık ’tan sonra gelen hükümdar kedi. Beraber yaşanan her kediden bir şeyler öğreniliyor. Nasıl bir karakteri var?

Buket Uzuner– Tolga öyle gönülçelen bir giriş yapmışsın ki, şimdi bir kedi gibi keyiften pırlayabilirim. İçten düşünce ve duygularına teşekkür ederim, umarım bunlara lâyık olmaya devam edebilirim.

Tabii hemen bu pırlamak konusundan Kumral kedi kızımıza giriş yapabilirim, çünkü sanıldığı gibi kediler sadece keyifli ve mutlu olduklarında pırlamıyorlar. En azıdan bazıları bu konuda acayip numaracı. Bizim yıllar önce kanserden ölen Fındık ve şimdi Kumral kedimizin, bizden kurtulmak ya da bizi idare etmek istediğinde sahte olarak pırladığını keşfettik.

Örneğin kucakta kalmak istemediği sırada eğer ısrar edersek, bizimle itişip kakışmaya kalkmıyor, onun yerine âniden aşırı bir pırlama içine giriyor. İlk anda insan bayılıyor, kucağında pırlayan mutlu bir kedi var. Ama gerçek öyle değil. Yüzüne bakınca bıkkın ve tiksinmiş bir ifadeyle oturan bir kedi görünüyor ki, insan aşağılanmış hissediyor ve zaten kucak mucak istemiyor. Zaten yere atlayınca hemen pırlama bitiyor ve üzerine insan eli değmiş yerleri yalayarak temizlemeye başlıyor. O anda ben daima “Aman haspa!” diye bağırıyorum. O da dönüp küçümseyen bir bakışla başarısını kutluyor.

Fındık, bebekken sokakta  kötü muamele görmüş olmalı ki, Kumral’a göre daha çekingen ve ürkek bir kediydi. Kumral’ı evin kapısında kardeşi Osman ile bulduğumda daha dört aylıktı, eve aldıktan sonra serpildi, güzelleşti ve şımardı.

Tolga Öztorun: Benim için ne olursa olsun değişmeyecek bir gerçek var ki, en iyi Buket Uzuner kitabı her zaman “İki Yeşil Su Samuru, Anneleri, Babaları, Sevgilileri ve Diğerleri” olacaktır. Ilk okuduğumda, Mint ile tanışmıştım. Mint benim hep en sevdiğim üç renkli kız kedilerdi. On beş sene geçti ama ben ne zaman üç renkli bir kız kedi görsem aklıma Mint geliyor. Belki de Nilsu ve Mint gerçekten vardı. Bazen kedi karakterler öyle baskın oluyor ki, romanda en akılda kalanlardan olabiliyor. Ne dersiniz?

Buket Uzuner:  “İkİ yeşil Susamuru”unda aslında iki kedi vardır, kimi okurlar ailesi dağılınca kahrından evi terk mi yoksa intihar mı ettiği (!) belli olmayan Elvis’i hatırlar, kimi de senin gibi Nane’yi . Bu arada İngilizce çevirisinde bile Nane‘nin adı Türkçe kaldı ama sen onu Mint olarak hatırlıyorsun. Kimbilir neden?. Psikoanaliz yapmayacağım emin ol ama tabii bazı senaryolar geldi aklıma.

Kumral Ada-Mavi Tuna” romanında da kedi Kumral vardır. “Uyumsuz Defne Kaman’ın Maceraları” Su’da kedisi Dört, Toprak’ta Üç adlı kediler var. Ama son romanlarımda  yunus ve geyik, kedileri gölgede bırakacak kadar önemli yer tutuyor galiba? Hava’da kedi yok. Hava, dörtlemenin ilk iki romanından çok daha gerilimli ve hayvan karakteri de kartal.

Tolga Öztorun: Artık değişik bir okur kitleniz var. Yedi yaşın üzerindeki tüm kedici çocuklar için ise “Ah bir kedi olsam” çıktı. Yedi yaşını azıcık geçtiğim için ben de hemen aldım. Hikaye ve çizimler harika olmuş. Fındık ve Can’ın hikâyeleri sanki çocukken pazar sabahları izlediğimiz aile sinema saatleri tadında. … Bir sabah kedi olma isteği ile yanıp tutuşan Can. Hayatta kedi olmak diye bir düş var değil mi?

Buket Uzuner: Kedileri seven hemen herkesin aklından mutlaka kedilere çok özenip, “şu hayatta kedi olmak varmış” düşüncesinin en az bir kere geçtiğine inanıyorum. O derece keyiflerine düşkün, bencil, sakin, soğukkanlı ve dünyada tembellik hakkını en güzel kullanan canlılar.Aynı zamanda gece canlıları (noktörnal) olmaları ve yalnızlıktan hoşlanmaları da dünyada kurgu yazarlarının neden daha çok kedilerle iyi geçindiğine dair iyi bir işarettir bence.

Yani kedilerle kurgu yazarlarının karakteri benzer. Öte yandan insanların en eski evcilleştiridikleri hayvanlardan biri olarak zavallı kediler insan zulmünden çok çekmişler. Şeytan diye yakılmaktan, âyinlerde öldürülmeye kadar, günümüzde bile hâlâ  süren tacizlere maruz kalmış, kalmaktadırlar.

Barınaklar ve sokak kedileri konusuna başka zaman gireriz. Ancak “Ah Bir Kedi Olsam!” yedi yaş üstü tüm çocuklara hayvanların canlı hakları konusunda bilinç (idrak) vermesi için insancıl dokunuşlar yapmaktan çekinmedim.

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsınız.

Buket Uzuner: Ben de hayvan ve kitap sevgin için teşekkür ederim. Aslında tüm canlılar birbirimize muhtaç ve bağımlıyız. Benim ve senin gibiler insan kibrinden biraz arınma şansına sahip olabilmişiz belki de…

 

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

 

 

Ilgın’ın hamilelik ve annelik günlükleri 2

Hamileliğinden itibaren ikiz bebeklerinin hayatına dahil olduğu her anı kendine özgü üslubu ile adım adım paylaşan Ilgın Aloha ile sosyal medyadan arkadaşı olmayanlara dev hizmet! Ilgın’ın hamilelik ve annelik günlükleri ayağınıza geldi. Ilgın, Uzay ve Gece adındaki bebelerini anlatmaya, biz ise okurken kah ağlayıp kah gülmeye devam ediyoruz.

***

4 Nisan 2017

Büyüme atağı diye bişey var. Pezevenkler gülmeyi öğrenecekler diye uykular tırt memeler pert. Neymiş atak haftasındaymışız. Hayır, garibanlara da üzülüyorum. Tez dönemi gibi bi dönem galiba, öyle stresliler. Uykuları kaçıyor falan. Düzelti yapıcam diyip kendini barda bulan eleman gibi son kertede memeye girişiyorlar. Memeyi bulamazlarsa da teslim tarihine iki gün kala harddiski yanmış gibi doktora öğrencisi gibi davranıyorlar, memeyi yumruklamalar, osuruktan korkmalar..

Bebek olmak zor azizim.

5 Nisan 2017

Bu it sürüsü geceleri godzillaya dönüşüyor. Ben de geri kalmıyorum, üç çoçuğunu kör testereyle kesip etlerinden gulaş yapan nataşa paşoviç’e* dönüşüyorum. “Anneniz kurban olsun size” kafasından “hacı çakalım mamayı uyusunlar geceleri” kafasına gelmem epeyce kolaylaşıyor. Rüyamda çocuklara antibiyotikli tavukla, Çin pirinci yedirip derin uykulara dalıyorum.

Sonra sabah ezanı okunuyor ve bizim evdeki dindar nesil uyanıyor.

Yeni bir güne daha “allaaam akşam olsa da yatsak” diye uyanıyoruz.

İkiz değil götüz.

*yok öyle biri.

6 Nisan 2017

“Çocukları babalarına bırakıp çıktım şekerim!” diyeceğim günler gelecek ve ben yağmur ormanlarında yetişen bir tür mantarın peşine düşüp geri dönmeyeceğim. Beni Müge Anlı’da arayın, Hakan Ural’la çekiştirin, Seda Sayan’la evlendirin! Aha yandı devreler. Ört televizyonu ört!

6 Nisan 2017

Çocuklar sakin değil. Benim göbeğimde çatlaklar var. Serhat hamile gibi göbekli. Kordon kalabalık. Hava da yaz gibi değil, filtre koydum.

7 Nisan 2017

Hem gerçek hem de mecazi anlamda boka batmak isterseniz çocuk sahibi olun, böylece “iyi bok yedim” lafı gediğine oturmuş olur.

Allah gündüz uykusu seven çocuk nasip etsin.

Amin.

9 Nisan 2017

Ben bizim evin en küçüğüyüm. Hep çok gözetildim. Abim hayattaki en önemli dayanaklarımdan biri. Ablam annem gibidir. Babamın hayattaki en iyi dönemine gelmiş çocuğuyum ve bunun kaymağını hep yedim. İçimde fena halde aileci bir yan vardır ve ne zaman başım sıkışsa “ailem var lan” der rahatlarım.

Doğumdan sonra evime döndüm.ve bu sevimli tatlı ailem ben döndükten sonra çok yorulduğumu da görerek -galiba zora gelmediğimi de bilerek- bana sinsi sinsi sorular sordu. Seviyor muydum çocuklarımı? Uyumasalar bile çok tatlılar mıydı? Belki de bunalıma girmemden falan korktular bilmiyorum.

Ben de hep düşündüm. Bu 75 gün boyunca kendimi sorguladım.

Evet, çocuklarımı çok seviyorum. Belki de hiçbişeyi bu kadar çok sevmemişimdir. Onlar dünyanın en güzel şeyleri. Uyumasalar da bağırsalar da ağlasalar da artık benim en kıymetlilerim.

Ama pişmanım. Oh be. Pişmanım.

Ve sevmekle pişman olmak arasında zannedilen korelasyon yok. Köpek gibi de seviyorum ama köpek gibi de pişmanım.

Bundan sonra hayat bir daha hiç eskisi gibi olmayacak. O kafa rahatlığı bitti. Öyle büyüsünler falan değil. Büyüseler de olmayacak. Aklımın gerisinde düşünüp endişeleneceğim iki tane varlık var ve bu benim için çok zor. Ne kadar içersem içeyim o denli sarhoş olamam mesela. Ya da artık dünyanın tüm çocukları içim üzüleceğim gerçeğini değiştiremem. Savaştan göçmekten korkumun sekize katlanmasını değiştiremem.

Otuzbir yaşında sevişecek vaktim, takatim ve isteğim yok mesela. Yada karnımdaki çatlakları geçirecek bi krem yok. İç bacaklarımı dalga dalga yapan selülitlerimi düzeltmek için spor yapmaya vaktim yok. Bazen banyo yapmaya da vaktim yok. Bunlar geçici olabilir ama aynı zamanda dönüştürücü de olan şeyler. İnsanı, ilişkisini ve bakış açısını dönüştürüyor.

Sevgim de pişmanlığım da kederim de sevincim de gerçek ve bu duyguların hiçbirinden rahatsız değilim. Bunlar benim gerçeklerim. Ama tüm bu duyguların öcü gibi görülmesinden rahatsızım. Gizlice ayıplanıyor olmasından da.

Bu çok ulvileştirilen kavramlar üzerine daha çok konuşmalıyız bence. Eğer yeterince konuşursak o kara lohusalıklar, gizli ağlama/ağlatma nöbetleri, kapı arkasında sinsice çocuk sarsmalar falan çok azalır gibi geliyor bana.

Gustav evimize geldikten birkaç ay sonra bir gün bizimle en az on yıl vakti olduğunu düşünüp “keşke ölse” demiştim. Beni kötü bir hayvan sahibi yapmadı bu. Her zaman onun sorumluluğunu bildim. Sevdim. Gezdirdim. Çocuklar olana kadar -tabi ki biraz papucu dama atıldı- hep ilk önce onu düşündüm. Sadece onun psikolojisi bozulmasın diye hamileliğimin son haftalarını kocamsız geçirdim, Serhat’ı çanakkaleye yolladım. Ama ölsün de demiştim. Pişman olmuştum. Bunu da ilk kez itiraf ediyorum mesela..

Daha çok itiraf etmeye davet ediyorum. Daha çok konuşmaya daha rahat dillendirmeye ve olabildiğince daha az ayıplamaya.

Bu sabah komik tarafımdan uyanmadıysam demek.

Öperim.

10 Nisan 2017

Beni de salla, ben de senin oğlunum!

Gustav
Nisan’2017

13 Nisan 2017

Benim poposu üşümesin diye kalorifer üzerinde ıslak bez ısıttığım bebelerime üçer tane aşı yaptılar ya. Kollarını bacaklarını haşaladılar yavrularımın. Götler.

Yanağından makas alırken tırnağı çizeni piçaklarım. Net konuşayım.

14 Nisan 2017

Bebeksen kafan rahat, sadece kendi ihtiyaçlarına odaklanabiliyorsun. Uyumak mı çekmiyor canın, anan taş yesin, sana ne! Uyumazsın. Ha ille uyutacaklar mı, bas yaygarayı. Ohhh sefan olsun!

15 Nisan 2017

Beni annelik değil, uykusuzluk bozuyor. Uykumu alınca Adile Naşit gibi oluyorum yeminle.

Kuzucuklarım benim :)

Dipnot: alkışlar bebelere değil, babaya gitsin

17 Nisan 2017

Sonuçta bir yatak ve üç erkek var. Güya yatağın en rahat yeri ortası ve bana bırakılmış durumda! Sağıma dönüyorum “memeea!” Soluma dönüyorum “memeea!” Ayağımı uzatmam mümkün değil, orada bir damla daha uyku için küçük parmağını vermeye hazır bir sevgili var. Bu cendereden çıkayım diyorum, solumdaki uyanıp gülüyor. Ulan diyorum bugün de dünyanın diğer ucuna uçak bileti alamayacağım

18 Nisan 2017

Evladım ağlamıyor, anırıyor.

25 Nisan 2017

Bizim büyük çaresizliğimiz : )

1 Mayıs 2017

khk ile atak geçiren bebekler kış uykusuna yatırılsın. buna da bi el atsınlar. sonuçta bu yavrular geleceğimiz değil mi?

ılgın yetmezamaevet

3 Mayıs 2017

Konu meme ise şunu da söylemeden geçemeyeceğim: aman erkekler duymasın diye diye kamusal alanda emziremiyoruz anacım. Çünkü meme ayıp. Çünkü meme pornografik.

Emzirmenin meme sağlığı ve meme kanseri önlemekle de birebir bağlantısı var canım.

Yemin ederim memelerimi açıp çığlık atasım geliyor.

4 mayıs 2017

Sonra bi bakıyorsun, büyümüşler :)

Şaka lan şaka, hala altına sıçan bebe nihayetinde. Ne kadar büyümüş olabilir?!

5 Mayıs 2017

Kırk hıdrellez dileğim olur, birini seçip Gül ağacının altına çizemezdim. Onu mu çizsem bunu mı çizsem diye dertlenirdim. Bu sene tek dileğim var.

Olum, çoluğuma çocuğuma sağlık sıhhat diliyorum da nasıl çizicem lan?

Ilgın Garibanam

 

Derleyen: Ceylan Yurdakuler

Fazlalık eşyaları getirin takas yapacağız

Çok iyi bildiğim ama hep unuttuğum bir bilgi var ”Dünya malı dünyada kalır”. Mal mülk edinmenin, iyi giyinmenin, şık bir evde oturmanın gerekliliğinden bahsediliyor çokça. Bu kadar naif konuşmayayım; bu hayat tarzının başka şansım yokmuş gibi gözüme sokulduğu, nefessiz kalana kadar beni sıkıştırdığı, beni seç beni seç dediği çok an oluyor. Böyle zamanlarda bazen yoğun baskıya yenik düşüp “Ne olacak şu halim, yetişkin olamadım, bir dünyalık edinmedim” diye hayıflanıyorum. Çoğunlukla yaşadığım bu atak, mala mülke duyduğum sevgiden değil de belki de tatmin edilemeyen sahip olma isteği ve güvensizlik hissinden geliyor.

Lefevbre şöyle demiş “Gündelik hayata dair kurnaz imgeler gün be gün hayatımıza servis ediliyor, o imgeler ki, çirkini güzel, paragözü soylu, içi boşu derinlikli, gudubeti göz alıcı göstermekte üstlerine yok. Bu imgeler ‘modern’ insanın tatminsizliğini ve arzularını o kadar ikna edici bir şekilde ve mahirce sömürüyor ki, onlar tarafından baştan çıkarılmamak, gözlerin onlardan kamaşmaması, katı bir püriten haline gelmeden, hazları ve hayatı toptan reddetmeden neredeyse imkânsız hale geliyor.”

İşte ben de hazları ve hayatı toptan reddedemeyen bir fani olduğum için bu his sömürüsüne karşı hiçbir şeyin garantisinin, kefenin de cebinin olmadığını kendime sürekli hatırlatmam gerekiyor. Hatırlayınca da hoşuma gidiyor bu fikir; “Birçok arkadaş ve deneyim biriktirdim, dünyada yaşadığım müddetçe dünya benim ve gidince de herkes eşit”.

Neticede şanslıysak sadece bir dikili taşımız olacakken, bu gerçeği unuttuğumuzdan hayatımızı bir sürü gereksiz ıvır zıvır edinerek geçiriyoruz. Şu an dünyada gıda harici üretim dursa, yani koltuk, ayna,don, şapka düğme, bardak üretilmese bana öyle geliyor ki halihazırda var olan eşya eşit bir dağıtımla insan evladını 3-4 nesil belki daha fazla idare ettirir. Mesela kendi kıyafetlerimi düşünüyorum, yaklaşık üç yıldır çok az yeni eşya aldığım, elimdekinin de çoğunu çıkardığım halde hala ömür boyu giyecek kıyafetim var. Benim yoksa da arkadaşlarımın var, yani güçlerimizi birleştirebiliriz.

Dünya’da Mekan’da 2. Takas

Bugün Dünya’da Mekan’da 2. takas etkinliğimizi düzenliyoruz. Bizim takas pazarının belli kuralları yok, illa aldığınız kadar vermeniz gerekmiyor, verdiğimizin aldığımızın hesabını yapmıyoruz. Verecek eşyanız yoksa paylaşmak için yiyecek getirebilirsiniz, tohum ya da çiçek de olabilir ya da hiç bir şey getirmeyebilir sadece alabilirsiniz. Almada vermede sınır koyup o eşyaları yine bir hesap meselesine, arzu nesnesine çevirmeyen bir takas yapıyoruz. Dediğim gibi, zaten tahminlerim üzere birkaç kaç nesil yetecek eşya var dünyada, yani o kadar büyütmeye gerek yok bu eşya işini.

Bu takası biz şimdi etkinlik şekline soktuk, üzerine de bu yazıyı yazıyorum ama eşyanın değeri ne kadar azsa onu paylaşma etkinliği de o kadar gündelik bir şey olmalı. Aslında her yerde her zaman yapılabilecek bir etkinlik; akrabalarla, arkadaşlarla ev buluşmalarında, iş yerinde. “Fazlalık eşyaları getirin takas yapacağız” demeye bakıyor iş.

Ben takası hayatıma bir kaç yıl önce alışveriş yapmadığım bir yıllık sürecin içinde soktum. Güçleri birleştirme ve ortak kullanım meseleleri üzerine düşünüp taşınırken hem elimdeki fazlalıklardan kurtulmak, hem satın almama fikrini biraz yaymak, hem de kendime bir iki parça değişik üst baş edinmek için altı ayda bir evde takas yapmaya başladım. Daha sonra arkadaşlarımla da her buluşmamız bir mini takasa dönüştü.

Diyeceğim o ki herkes mini takaslar yapsa evde barkta, ihtiyaçlar başkalarının artık ihtiyacı olmayanlarla karşılansa, yılda bir iki kere kullanacağımız eşyaları ortak kullansak, ortak kullanım ve paylaşım hayatımızda temel ihtiyaç karşılama aracı olsa herşey çözülmez evet ama en mikro düzeyde mülkiyete bakışımız değişir. Ben de kendi adıma söyleyeyim bunun verdiği güvenle mal biriktirmedim diye hayıflanacağıma dünyada kalan zamanımda günümü gün ederim.

Son olarak,  dünya malı geçici deyip deyip de etkinliği  Dünya’da Mekan’da yapıyor olmamız bir çelişki değil  tam tersi Dünya’da Mekan’ın buraya tıklayınca göreceğiniz gibi tam da paylaşım ve dayanışmanın adresi, şahane bir mekan olmasındandır.

 

Selma Hekim

Son dönemin Yeşil Kitapları

Ekolojin Kızıl Hattı

İktisadi aklın belirleyiciliğini reddeden bir hayat üzerine kafa yormuş düşünürlerden André Gorz’la Marksizmden fenomenolojiye, varoluşçuluktan eleştirel düşünce ve ekolojiye uzanan geniş bir yelpazede yapılmış bu derinlemesine mülakatlar, Gorz’un güncelliğini koruyan fikirlerini özlü bir şekilde sergiliyor. Gorz’un “serbest zaman” ütopyası, güvence altına alınmış ve çalışma süresinden kopartılmış bir gelir sayesinde kişinin kendi özerkliğini kurmasına yönelik yaratıcı ve militan faaliyetlere katılımını öngörmektedir. Reform ve devrim seçenekleri arasında gidip geldiğimiz günümüzün neoliberal dünyasında hayatlarımızı anlamlı kılmanın; sosyalizmi iktisadın belirleyiciliğinden kurtularak düşünmenin ve ekolojik bir mücadele hattını “kızıl” bir çizgiye dahil etmenin yolları üzerine kafa açıcı fikirler, mücadele yolları ve yaşam tarzları arayanlara…  (Tanıtım bülteninden)

Ekolojin Kızıl Hattı
Andre Gorz
Çeviren: Nihan Özyıldırım
Sel Yayıncılık
2017

 

Bitki Zekası

 

Bitkilerin gayet zeki olduğu ve iletişim kurabildiği bir gezegen hayal edin.

Bu hayali gezegende bitkiler kendi aralarında bilgi alışverişi yapabiliyor. Köklerinden en tepesindeki yaprağa kadar her türlü bilgiyi aktarabiliyor. Çevresinde kendi türünden olanlarla diğerlerini ayırabiliyor. Tuzak kurarak avlanabiliyor. İklim geçişlerine, kuraklığa ya da aşırı yağmurlara karşı tedbir alabiliyor.

Daha da ileri gidip, diğer bitkilerle ve bazı hayvanlarla ağ kurabiliyorlar. Kendilerini korumak ve otçullardan sakınmak için, başka canlılardan yardım alabiliyorlar. Üremek için işbirliği geliştirebiliyorlar.

Bu sessiz, pasif ve savunmasız gözüken bitkilerin en küçük kök solucanından insanlara kadar, etraflarındaki herkesi yönlendirerek ve onlarla iletişime geçerek yaşamlarını organize ettiği bir gezegen hayal edebiliyor musunuz? Boşuna uğraşmayın, bu gezegen zaten var: Dünya’ya hoş geldiniz.

Bu kitapta yazılanları bize çok önce öğretilmiş bilgilerle anlamamız imkansız. Yeni bir perspektif ve zarif bir bakış açısıyla bilindik bitkilere yönelik bütün yargılarınız temelden sarsılabilir. Dünyanın her yanında ses getirmeye aday bu yepyeni kitap, şimdiden pek çok dergiye kapak oldu ve insanlık bir kez daha doğru bildiklerini kenara itmek zorunda kalacak gibi. (Tanırım bülteninden) 

Bitki Zekası
Stefano Mancuso&Alessandra Viola
Çeviren: Almıla Çiftçi
Yeni İnsan Yayınevi
2017

 

 Dakhumn

Üst üste yığılı cesetler… Az önce ne kadar şişkinse damarlar, sinirler ne kadar gerginse, şimdi her şey o kadar sakin, serin. Ölüme karşı savaşmıyor ölüler. Kopan bacaklar, sarkan eller, akan kanlar… Hiçbir şeyin farkında değil yüzleri. Yıldızların altında koyun koyuna yatıyorlar. Kimisi dostuna sarılı, kimisi düşmanına. Yaşam akıp gitmiş. Suları kımıltısız bir göl, yüzünde ayı resmetmiş; ay ışığı altında ölüler, yüzlerinde o gölü…

Kurt yavrusunun yüzünde Ölüm’ün parmakları geziyor şimdi. Tüylerine dokunuyor, dişlerine, kulağının diplerine… Eğiliyor kurdun yüzüne. Kurda değil de sanki o ilk zamanda karanlık sularda gözlerini açan, karanlık ormanlarda beyaz mantarlar toplayan, adı Ölüm olarak doğan çocuğun; o kendi karanlık çocukluğunun yüzüne…

Her şeyi tüketen, harcayan, yok eden ve bütün bunları yaşamına kattığı anlamlar ile meşru kılan insan… Bütün hikâyeler insanı ve onun dille, sözle ördüğü yaşamı kutsadı. Peki ya ayın karanlık yüzünde ne var? Yazılmayan hikâyelerde neler var? Ölü topraklarda, ölü bir hikâyeden yola çıkan Dakhumn, okura örmek, anlamlandırmak yerine yüzleşme ve arınmaya varan bir yolculuk sunuyor. Avcının da av, yaşamın da ölümcül olduğunu, kurt adamın önce insan değil kurt da olabileceğini hatırlatarak.

 

Dakhumn
Erdem Şimşek
Sokak Kitapları Yayınları
2017

 

Derleyen: Barış Gençer Baykan

Annemin çocukluğu nerede? – Tuğba Gürbüz

Tuğba Alaybeyoğlu, Anneler Günü için hem çocuklar hem de büyüklere oyun oynamanın önemini anlatan “Annemin Çocukluğu Nerede?” kitabını yazdı.

***

Tek çocuklu ailelerin sayısı giderek artıyor. Evde akranı olmayan çocuk, açığı dışarıda da kapatamıyor çünkü sokaklar bizim çocukluğumuzda olduğu kadar güvenli değil. Küçülen aile yapısı içinde, kardeşi olmayan, sokakta yaşıtlarıyla enerjisini atamayan çocuk, anne babasının oyun arkadaşı olmasını bekliyor ancak işler her zaman umduğu gibi gitmeyebiliyor. Anne ya da baba gerçekten oynamak yerine, oynarmış gibi yapabiliyor. Gazetenin ardından dinlermiş gibi gözükebiliyor, bir gözü akıllı telefonun ekranına kayabiliyor, bir an evvel oyunu bitirme telaşına kapılabiliyor. Oysa oynamak ciddi bir iştir, ne aceleye gelir ne de ertelenebilir. Altı yaşındaki kızımın dediği gibi “Eğer bir çocuk iki saat boyunca oyun oynamazsa ölebilir.”

 

Dilge Güney, Mart ayında Yakın Kitabevi tarafından yayımlanan Annemin Çocukluğu Nerede? adlı kitabında bizlere tam da bu noktadan sesleniyor.

Kitabın anlatıcısı Ze, yedi buçuk yaşında, ikinci sınıfa giden bir kız çocuğu. Renklerden kırmızıyı, hayvanlardan zürafayı seviyor. Yumurtaya bayılmıyor ama annesi eğer yumurtanı yersen, kahvaltıdan sonra hep beraber oyun oynarız dediği için annesinin sözünü ikiletmiyor, gözlerini yumuyor, az sonra oynayacakları oyunun hayalini kuruyor ve bir lokmada yumurtayı yutuyor. Kahvaltı bitince, babası olta takımını seriyor sehpanın üzerine; annesi geceki düğün için kıyafet seçmeye koyuluyor. Ze, onlara verdiği sözü hatırlatınca annesi çay partisinde Kuş Hanım olmayı kabul ediyor ancak Kuş Hanım’ın kafasını çay fincanının içerisine batırıp lıkır lıkır demekle yetiniyor, Zürafa Hanım’ın söylediklerine ise hiç kulak vermiyor. Reelde bir çay içimi kadar süreyi aşmadan, Zürafa Hanım’a çay için teşekkür ediyor, Kuş Hanım’ı oyuncak sepetine fırlatıyor ve gidiyor. Ardından Zürafa Hanım teşhisi koyuyor.

“Annen çocukluğunu kaybetmiş. Böyleleri oyun oynayamaz!”

Oyunsuz bir hayat. Ne de sıkıcı!

Annesini çok seven Ze, onun çocukluğunu aramaya koyuluyor. Zürafa Hanım bu macerada en büyük yardımcısı. Dolaptaki karnaval, labirentteki utangaç kız Jüjü, kilitli odadaki eski kutular, Patenya ormanında çekilen bir fotoğraf… Annesinin çocukluğunu bulmakta kararlı olan Ze, titiz bir dedektif misali her bir ipucunu tek tek değerlendirerek ilerliyor. Ve sonunda aranan bulunuyor.

Annemin Çocukluğu Nerede? günümüz ailelerine eleştirel bir bakış açısı getiriyor. Dilge Güney meseleye çok içeriden bakarak başarılı bir çocuk kahraman yaratıyor. Oyunu, çocukların yaptığı gibi gerçek dünyayla hayal dünyası arasındaki geçişlerde bir köprü gibi kullanıyor. Bu sayede gerçek ve gerçeküstü geçişler son derece başarılı ve akışkan hâle geliyor. Gerçeküstünün imkânlarından sonuna kadar faydalanıyor ve bize keyifli bir dünya sunuyor.

 

Annemin Çocukluğu Nerede?
Yazan Dilge Güney
Resimleyen Berna Erözkan Akan
Yaş grubu +6
Yakın Kitabevi
56 sayfa karton kapak

 

Tuğba Alaybeyoğlu

Çok taraflı değerlendirme toplantısı: Kanada örneği ve Türkiye için dersler – Barış Can Sever

Bonn 2017 İklim Değişikliği Görüşmeleri tüm hızıyla devam ediyor. Konferansın hızı ve yoğunluğu tüm katılımcıları içine çekmiş durumda. 12 Mayıs cuma günü sabahı, yine böyle bir atmosferin başlangıcı Çok Taraflı Değerlendirme Toplantısı – Multilateral Assessment (ÇTD) ile gerçekleşti. Bu sırada diğer salonlarda, iklim değişikliği ile ilgili çeşitli konular üzerine odaklanan oturumlar ve değerlendirmeler devam ediyordu. Genel amacı, farklı ülkeleri bir araya getirip, iklim değişikliği konusunda bireysel olarak ülkelerin neler yaptıklarını öğrenmek üzerine kurgulanmış ÇTD’nin bugünkü katılımcıları şu ülkelerdi: Belarus, Kanada, Fransa, Yunanistan, İzlanda, İrlanda, Kıbrıs/Güney Kıbrıs, Japonya, Kazakistan, Lüksemburg, Monako ve Portekiz.

Toplantının ilk sunumunu Kanada temsilcisi gerçekleştirdi. Yapılan sunumun tam adı Kanada’nın İklim Değişikliği için Aksiyonları ve Hedefleri – Canada’s Climate Change Actions and Targets idi. Sunuma başlarken Kanada temsilcisi, toplantının farklı uygulamalara ve koşullara sahip çeşitli ülkeleri bir araya getirmesinden dolayı memnuniyetini dile getirdi. İklim değişikliği konusunda umut verici fakat atılacak adımlar bağlamında somut detayların merak edildiği sunumda, Türkiye’nin de kendi adına çıkaracağı dersler vardı. İster istemez bu yazı, toplantı formatı gereği bu buluşmayı izleyici olarak takip eden Türkiye adına daha da önemli bir hale geldi.

Kanada’nın sunumuna biraz daha yakından bakacak olursak, kömür kaynaklı enerji üretimine oldukça pay ayıran ülkelere örnek olacak nitelikte bir planları olduğunu söyleyebiliriz. İklim değişikliğinde rolü bulunan fosil yakıt kullanımı ve karbon salımını azaltmaya yönelik stratejileri bulunuyor. Bu olumlu planlardan bahsederken kısaca şunu da belirtmeden devam etmeyelim: Katran kumu ve petrol hatları çalışmaları nedeniyle Kanada’da uzun süredir devam eden, çok ciddi bir yerli halklar mücadelesi var. Öte yandan, 2030 yılına gelindiğinde kömürden elektrik üretimini tamamen sonlandırabileceklerini belirtirken, aynı zamanda düşük karbon ekonomisine geçiş yapmak istediklerini vurguluyorlar. Harekete geçme ve uluslararası politik-ekonomi gibi faktörleri (ne kadar engel olacak) yakından takip edip, süreci izleyeceğiz. Bu noktada Kanada’nın kağıt üzerindeki stratejilerini benimsemesi gereken ülkelerden biri de Türkiye. Kömürlü termik santrallere yapılan ısrarlı yatırım, iklim değişikliğini engellemekten ziyade karar alıcıların başka amaç ve düşüncelere sahip olduğunu akla getiriyor.

Kanada’nın, metot olarak çeşitli alternatifleri devreye sokmaya çalıştıklarını görmekteyiz. Kanada, Paris Anlaşmasına önem atfediyor ve yaptıkları çalışmanın Paris anlaşmasıyla uyumlu ilerleyeceğinden bahsediyor. Umuyoruz teorideki sözler, pratik olarak da gerçekleşir. Bahsedilen bir başka yöntem; yereldeki insanlara danışarak onlarla birlikte iklim değişikliği konusunda harekete geçmek. Yerelde yaşayan insanların tecrübe ve bilgilerinden yararlanmak küresel bağlamda gerçekten çok değerli. Pratikte zaman zaman tersi gerçekleşse de, Kanada gibi diğer ülkelerin de bu tarz söylemlere sahip olması çok önemli. Söylemden de öte bunu uygulayabilmek, sadece iklim değişikliğine değil, demokrasi, sosyo-politik haklar vb. koşullar adına umut verici olacaktır. Bu noktada, demokratikleşme süreci içerisinde belli problemler yaşayan Türkiye adına, bu yöntemi uygulamak bireylerin ve halkların sosyal psikolojileri açısından olumlu bir hava yaratacaktır.

 

Barış Can Sever / Bonn-Almanya    

[Babil’den Sonra] Çimen Türküsü

Bu hafta cumartesi 16:00’ da Açık Radyo’ da “Babil’den Sonra” programının 3. bölümünde Çimen Türküleri çalacağım.

Kır ve çimen deyince ortaokul yıllarımda okuduğum bir kitap hemen aklıma geliyor: Amerikalı Yazar Truman Capote’ nin Çimen Türküsü kitabı.

Kitap Çimen türküsü sözünü ilk önce ne zaman duymuştum? Gidip ağaçta oturduğumuz güzden önce olacak; birkaç güz önce deriz söz gelişi, çimen türküsü adını Dolly takmıştı, zaten böyle bir ad başka kimin aklına gelirdi?

Kasabadan çıkarken, kilise yolunu tutarsanız çok kalmaz bembeyaz yamaçlar üzerinde, çiçeklerin sert renkleriyle alacalı bir tepecikten geçersiniz: Baptist mezarlığıdır orası. Soyum sopum, yani Talbo ailesi ve Fenwick ailesi orada yatar. Annemin yeri babamın yanındadır. Sayısı yirmiyi aşan akraba mezarları da, yıllanmış bir ağacın sere serpe yatmış kökleri misali, bu ikisinin mezarı etrafında dizilidir. Tepeceğin dibinde, uzun uzun çimenler vardır, mevsime göre renk değiştirirler. Güz vakti, hele eylül sonlarında bir gidip görün. Gün batışı gibi kırmızıdır o vakit. Ateş parıltısını andırırcasına kızıl gölgeler gezinir üstlerinde. Güz rüzgârı da çimenin kuru yapraklarını döğerek eser, onlardan iç çekişlerine benzer bir müzik, insan seslerinden oluşan nağmeler çıkarır…” cümleleriyle başlıyor ve “…Kırların ötesinde ormanın karanlığı başlar. Yanılmıyorsam kök toplamak için ormana gittiğimiz eylül günlerinden bir gündü. Dolly: «Duyuyor musun?» demişti. «İşte bu çimen türküsüdür. Durmadan masal söyler. Bu tepecikte yatan bütün insanların hayatını, şimdiye kadar yaşamış herkesin hayat masalını bilir. Biz ölünce bizimkini de söyleyecek». cümleleriyle sona eriyordu.

Kitabı okuduktan sonra, yeşilin bin bir tonuyla iç içe, kırda geçen çocukluk günlerimde eskiden kalma masalları toplayan- anlatan çimenlerin türküsünü çocukluk merakıyla duymaya çalıştığımı hatırlıyorum.  

Küçükçekmece, Sazlı Dere Sulak Alanı ve Altınşehir Köyü/ 1960

Yaş kemale erdikçe kayıplarımız da çoğalıyor tabi. Doğduğum ve bugün de yaşadığım köyümde ne kadar çok insan göçtü- gitti. Bugün de o insanların, sevdiklerimin türkülerini çimenler söylüyorlardır da, bu kentin ve bu ülkenin sıkıcı ve pastoral duyguları örseleyen atmosferinde bunları duymaya mecali kalmıyor insanın.

Hoş artık daha çok beton adalarının arasında sıkışan kırlarda, çimenler de üzgün.

Rüzgarlar da devasa binaların arasında geçerek çimenlere ulaşabilecekleri yolu bulamıyorlar artık, tıpkı her ilk baharda güneyden kuzeye göç eden leylekler gibi veya batıdan doğuya doğru sürüler halinde uçan turna sürüleri gibi.

Topraktan artık ağaçlar, çimenler yerine beton bloklar fışkırıyor. Zaman ne getirirse getirsin bir an önce bu duygulardan sıyrılıp, kentin epey dışında kalan kırlara çıkmanın, çimenlere uzanıp türkülerini dinlemenin mevsimindeyiz yine de. Hepimiz bir fırsatını yaratıp bunu yapalım ya!

Ben bu pazar tıpkı çocukluğumun börtü- böcek- çimen günlerinde yaptığım gibi önce kendimi Küçükçekmece Gölü’ nün kıyısındaki çimenlerin üzerine atacağım, sonra sırtımı gölün karşı kıyısında yükselen beton kulelere verip Sazlıdere boyunca kuzeye doğru yürüyecek, baraj göletinin yamaçlarında gümrah açan sarı Katırtırnaklarının kokusunu içime çekeceğim. Bir süre sonra onlar da tıpkı çocukluk anılarım- düşlerim gibi Kanal İstanbul’ un inşaat molozları arasında yok olup gidecekler ne yazık ki.

 

https://www.youtube.com/watch?v=tfZHftKZpmg

Sizler de bugünlerde kırlara çıkıp çimenlerin türküsünü dinlersiniz belki. Ama olur da fırsat bulamazsınız, ben her ihtimale karşı bu cumartesi 16:00’ da Açık Radyo’ da Babil’ den Sonra programımda sizlere çimen türküleri dinletmeyi düşünüyorum. 

“Babil’ den Sonra” programının ilk bölümünde daha çok barış, adalet ve gezegende bir arada yaşamanın gereği ve güzelliği üzerine şarkılar söyleyen çok ülkeli bir bandodan örnekler dinletmiştim. Gelecek programlarda da The Playing for Change Band i sık sık dinleyeceğiz.

Geçen hafta da Dünya Akordeon Günü’ ne özel bir program yapmış, Türkiye’ den ve dünyadan akordeon müziğinin ustalarını sizlere dinletmiştim.

https://youtu.be/dIrVQKi6pq8

Babil’ den Sonra programında dünyanın dört bir tarafına yayılan ve kendi dillerini, kültürlerini yaratan çeşitli halkların ortak dili olan, rüzgârın önünde günümüze ve buralara kadar ulaşan müzikleri yakalamaya, çalmaya devam ediyorum.

Babil’ den Sonra programımın 3. Bölümünde bugün sizlere Amerikan Halk Müziğinin bir alt türü olan Bluegrass müziğinden beğendiğim şarkıları dinleteceğim.  Bu türü, daha çok ABD’ nin güneydoğusunda yaygın olan beyaz Amerikalı çiftçilere özgü Country müziğinden ayıran en önemli özellik şarkılarda Banco ve köy kemanının öne çıkmasıdır.

Adını Apalaş bölgesinde sıkça rastlanan mavi bir çimen türünden alan Bluegrass müziğinin kökeni 18. Yüzyıla kadar uzanıyor. Hatta bu çimen türünün en çok görüldüğü eyaletlerden Kentucky bugün de Bluegrass State adıyla anılıyormuş.

Apalaş Bölgesi, Kuzey Amerika’ da, Kanada- Newfoundland’ den başlayarak güney batıya, ABD’ nin Alabama bölgesine kadar 2400 kilometre boyunca uzanan Apalachian Dağları ve bu dağları çevreleyen, genişliği yer yer 480 kilometreye kadar ulaşan bereketli ovalara- yaylalara sahip devasa bir plato. Türkiye’ yi boydan boya kat eden, yer yer 480 kilometre genişliğe ulaşan bir bölgeden söz ediyorum. Bluegrass müziği bu geniş- yeşil coğrafyada boy vermiş.

Buralara 18.yy’ da yerleşen İrlanda kökenli göçmenler arasında ortaya çıkan bir halk müziği türü olan Bluegrass müziğinde, doğayla iç içe yaşayan Apalaş Köylüleri, sevinçlerini, sıkıntılarını, hayata dair düşüncelerini, umutlarını yüzyıllar boyunca bu şarkılarla anlatmışlar. Önceleri Avrupa’ dan getirdikleri müziği çalan bu göçmenler daha sonra Afro- Amerikan Caz müziğinden de etkilenerek kendine özgü bir form olan Bluegrass’ i yaratmışlar. Bu şarkılara uç duyguların müziği demek de mümkün. Yani hüzünlü şarkılarla duygulanabilir veya neşeli ezgilerle dans etmek isteyebilirsiniz. Özgürsünüz yani…

Bill Monroe & Bluegrass Boys

Programa Bluegrass müziğine adını veren Bill Monroe ile başlayacağım. Bu müzik türünün adı Bill Monroe’ nun ilk grubu olan Bluegrass Boys’ dan geliyormuş. Programda Bluegrass müziğinin çeşitli dönemlerinden geleneksel ve çağdaş şarkılar dinleteceğim. Programda Wasepi Bluegrass Gospel Singers, Bluegrass Gentlemen, The Bluegrass Band, Bluegrass Albüm Band, Stanley Brothers, Bluegrass Tribute ve Bluegrass Diamond gibi gruplara yer vereceğim.

Bu hafta ve her hafta cumartesi günleri 16:00’ da Açık Radyo’ da Babil’ den Sonra programında ben ve teknik masadaki arkadaşım Barış Demirel ile dünyanın bir başka yerinden, rüzgâra bırakılmış seslerle- sözlerle- şarkılarla Açık Radyo’ da olacağız. Sizleri de Açık Radyo’ ya bekliyoruz.

Bana [email protected]’ dan ulaşabilirsiniz…

Kulağımız her zaman Açık Radyo’ da ve gözümüz her zaman Yeşil Gazete’ de olsun.

Hepimize güneşli, şarkılı, türkülü, çimenler üzerinde geçecek bir hafta sonu diliyorum.

 

Ercüment Gürçay

 

 

‘301 canın katilleri adil cezalandırılırsa Türkiye’de yurttaşların kaderi değişecek’: Soma Katliamı’nın 3. yıl dönümü…

Yarın, Manisa’nın Soma ilçesinde yaşanan madenci katliamının 3. yıl dönümü. 301 işçinin hayatını kaybettiği, 162 işçinin yaralandığı katliama ilişkin 13 Nisan 2015’te başlayan yargı sürecinde sona gelindi. Soma’da hayatını kaybeden işçilerin ailelerinin avukatlarında Can Atalay, “Soma’da 301 canın katilleri, adil bir cezayla cezalandırılırlarsa, Türkiye’de emeğiyle geçinen yurttaşların gelecek yıllardaki kaderi değişecek” diyor.

Soma Katliamı’na ilişkin açılan davada beklenen savcılık mütalaası, Ocak ayından bu yana erteleniyor. Mahkeme heyeti, savcıdan 11 Temmuz’da karara ilişkin mütalaa vermesini istedi. Aileler ve avukatları ocak ayından beri ertelenen mütalaanın artık çıkmasını talep ediyor.

Kamu görevlileri yargılanmıyor

Bianet’ten Nilay Vardar, iki yıllık dava sürecinde yaşananları özetlediği haberinde şu bilgilere yer verdi:

İş cinayetinina ardından başlatılan adli süreçte, aralarında Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Can Gürkan, Genel Müdür Ramazan Doğru ile İşletme Müdürü Akın Çelik’in de bulunduğu sekiz kişi tutuklandı. Savcının patron Alp Gürkan hakkında takipsizlik kararı verilmesi tepki çekti.

Eylül 2010’da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, Soma’daki madeni inceleyip olumlu rapor veren 2 müfettiş ile kamu çalışanlarına soruşturma izni vermedi.

Pek çok ihmal, önlenebilir bir kaza

Eylül 2014 tarihli bilirkişi raporunda iş cinayetinin pek çok ihmal ve kusurun bir araya gelmesi sonucu meydana geldiği ve kazanın önlenebilir olduğu, otopsi sonuçlarına göre ölümlerin büyük çoğunluğu CO kaynaklı COHb (Karboksihemoglobin) zehirlenmesi sonucunda meydana geldiği belirtildi.

4 Aralık 2014’te Meclis Soma Araştırma Komisyonu raporunu açıkladı. Raporda ihmale, denetim eksikliğine dikkat çekildi.

İddianameden

2 Mart 2015’te, iddianame Akhisar Ağır Ceza Mahkemesi’nce kabul edildi.

İddianamenin sonuç bölümünde şu noktalara dikkat çekildi:

* Soma linyit kömürünün kolay yanma özelliğine sahip olduğunun maden sektöründe çalışanlarca bilindiği,

* Bir önceki işletmeci Park Teknik’in ocak yangınlarının oluşturduğu risk nedeniyle taahhüt ettikleri miktarda üretim yapılamadığını belirtip ocağın işletmesini devrettiği,

* Ancak Soma Kömür İşletmeleri A.Ş.’nin önceki işletmecinin kurduğu teknik üretim alt yapısını kullanmaya devam edip yeniletmediği, işçi sayısında artışa gittiği, olay tarihi itibariyle 2017 yılı üretim miktarına ulaştığı,

* Sabit sensör cihazları ile seyyar ölçüm cihazlarının olaydan önce tespit ettiği CO (karbonmonoksit), O (oksijen) ve sıcaklık değerlerinin ocakta risk oluşturacak kömür yangınının başladığını ortaya koyduğu,

* İşçilerin kendilerine kadar ulaşan ocağın ısındığa, sıcaklık artışı ve havalandırmanın yetersiz olduğuna ilişkin yakınmaları,

* Farkına varılan yangın riskinin beyan yoluyla ocağın sevk ve idaresinden sorumlu olanlar arasında paylaşılarak değerlendirilip ona göre hareket edildiği.

Oluş şekli

Mahkemenin bilirkişi raporunda iş cinayetinin oluşu şu şekilde özetlenebilir; U3 ve kurve bölgesinin ezikli, kırıklı yapısının etkisine, eski üretim alanlarında biriken gazlar ve bu alanlarda meydana gelen göçük ve kaymalar eklendi, bu kaymaların elektrik kablosunda yarattığı ark, metan parlaması ile birleşerek yangına sebep oldu. Sorunlu olduğu tartışmasız olan havalandırma nedeni ile S panosundaki işçilerin tamamı (257 kişi) hayatını kaybetti.

6’sı tutuklu 46 sanık

İddianamede, tutuklu 8 kişi için, “Olası kastla öldürme” suçundan 301 kez 20-25 yıl, “Neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama” suçundan 162 kez 2-6 yıl hapis cezası istendi.

Tutuksuz 38 sanık için de, “Bilinçli taksirle birden fazla kişinin ölümü ile birlikte birden fazla kişinin yaralanmasına neden olma” suçundan 2-15 yıl hapisle cezalandırılmaları istendi. Ancak bu kişilerden, 25’inin cezalarının, kusur durumundan dolayı 3’te 1 oranında artırılması talep edildi.

25 Aralık 2015’te tutuklu sanıklardan maden mühendisleri Hilmi Kazık ve Yasin Kurnaz, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Alp Gürkan da hakim karşısına çıktı

Ağustos 2016’da ikinci bilirkişi raporu hazırlandı. Bu raporda da “Yaşanan olayın faciaya dönüşmesi önlenebilirdi” vurgusu yapıldı.

Aralık 2016’da son bilirkişi raporundaki suçlamalardan dolayı, hakkında “bilinçli taksirle ölüme sebebiyet vermek” suçundan 15 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açılan patron Alp Gürkan ile şirket yöneticileri Hayri Kebapçılar, Mustafa Yiğit, Murat Bodur, Haluk Sevinç ilk kez hakim karşısına çıktı.

Sabotaj soruşturması

Şubat 2017’de, Manisa Cumhuriyet Başsavcılığı’nca iş cinayetiyle ilgili 2016 yılında sabotaj soruşturması başlatıldığı ortaya çıktı. Dava başladığından beri Can Gürkan başta olmak üzere pek çok sanık ve sanık avukatı savunmalarında sabotaj iddiasını dile getirmişti.

Nisan 2017’deki duruşmada da savcı Şükrü Akyıl’ın mütalaa vermemesi aileler ve avukatlar tarafından tepki çekti. Savcı Şükrü Akyıl, FETÖ tarafından madende sabotaj yapıldığı iddiası kapsamında Manisa Cumhuriyet Savcılığının yürüttüğü soruşturmayı gerekçe göstererek ek süre talep etti. Mahkeme Başkanı, bu talebi reddederek 11 Temmuz’da savcının mütalaa vermesini talep etti.

Davanın sanıkları

Cezalandırılmaları istenen sanıklardan tutuklu olan 6 kişi: Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Can Gürkan, Soma Kömür İşletmeleri A.Ş. Genel Müdürü Ramazan Doğru, Maden Mühendisi, İşletme Müdür Yardımcısı İsmail Adalı, İşletme Müdürü Akın Çelik, maden mühendisi Ertan Ersoy ve emniyet teknikeri Mehmet Ali Günay Çelik.

Tutuksuz yargılanan 45 sanık ise maden mühendisleri Alp Gürkan, Hayri Kebapçılar, Mustafa Yiğit, Murat Bodur, Haluk Sevinç, Yasin Kurnaz, Hilmi Kazık, Yalçın Erdoğan, Harun Güneş, Fuat Ünal Aydın, emniyet teknikerleri Ergün Yılmaz, Coşkun Derici, Necati Karadeniz ve Harun Yılmaz, Erdem Cambaz, Serkan Kocaman, Soner Günay, Ümit Şahin, Nazmicem Nesemioğulları, Hüseyin Alkan, Adem Ormanoğlu, Burhan Karabaş, Sertaç Büyükgüney, Nimetullah Uğurlu, Efkan Kurt, Mehmet Bayri, Sertan Günay, Batuhan Ünlüyol, Ozan Sezer, Erdoğan Cinoğlu, Halil Sarı, Serhat Dinç, Saltuk Alp Demir, Uğur Karabulut, Serdar Günay, Mehmet Uçgun, Ömer Değirmenci, Fahri Pançar, Olcay Erşin, Mehmet Avcı, Halil Burhan, Hüseyin Ergin, Hilmi Karakoç, Mehmet Erez ve Caner Uysal’dan oluşuyor.

Avukat Can Atalay

Yeşil Gazete’ye konuşan avukat Can Atalay, Adalet Bakanlığı’nın davayı uzatmak için elinden geleni yaptığını belirterek, “Dosyada kararın çıkmasını istemiyorlar.” diye konuştu. Atalay, “Soma’da 301 canın katilleri, adil bir cezayla cezalandırılırlarsa, Türkiye’de emeğiyle geçinen yurttaşların gelecek yıllardaki kaderi değişecek.” ifadelerini de kullandı.

Can Atalay’ın Soma Davası’na ilişkin görüşleri şöyle:

“Ailelerin kararlılığı ve mücadelesiyle, dava belli bir aşamaya geldiği an itibariyle, mahkemeyi tehdit etmeler, mahkeme heyetini baskı altına almaya çalışmalar arttı. Sanıklar, iktidarın kendilerini desteklediğini iddia ederek, duruşma salonunda mahkeme heyetini tehdit edip, baskı altına almaya çalışıyorlar.

“Tüm kamuoyunu şunu bilerek hareket etmesi gerekir: Soma’da 301 canın katilleri, adil bir cezayla cezalandırılırlarsa, Türkiye’de emeğiyle geçinen yurttaşların gelecek yıllardaki kaderi değişecek.

“Savcılık, Ocak ayındaki duruşmada mütalaayı verecekti, bir ihtiyaç molası verildi, o arada vazgeçti. Şubat’ta verecekti, vazgeçti. Nisan’da vermedi. Adalet Bakanlığı’nın Taşra Teşkilatı, davayı uzatmak için elinden gelen her şeyi yapıyor gibi gözüküyor. Dosyada kararın çıkmasını istemiyorlar.”

(Bianet, Yeşil Gazete)

Gezi Parkı raporu: Park, düzenleme adıyla tahrip edildi

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) Taksim Gezi Parkı’nda ‘düzenleme’ adı altında yürütülen çalışmalarda, bölgedeki yeşil alanların tahrip edildiği ortaya çıktı.

Taksim Gezi Parkı Koruma ve Güzelleştirme Derneği, düzenleme çalışmalarının Gezi Parkı’na büyük zarar verdiğini belirterek, sorumluları derhal bu yanlıştan dönmeye davet ederek, konuyla ilgili bir rapor hazırladı.

BirGün’den Rabia Yılmaz’ın haberine göre, raporda; çalışmalar sırasında çok sayıda ağacın köklerinin zarar gördüğüne, mesafe bırakılmadan dikilen yeni ağaçların büyümesinin imkânsız olduğuna, gereksiz yere yeni çimler dikilerek kamu israfı yapıldığına dikkat çekildi.

Bu yanlıştan ivedilikle dönülmeli

Parkın yenilenmesi çalışmalarının bilimsellikten uzak gerçekleştirildiğini ifade eden Dernek Başkan Yardımcısı Ceren Arslan, parkın doğal dengesinin bozulduğunu belirterek, şu ifadeleri kullandı:

“Dernek olarak Gezi olayları öncesinden itibaren parkımıza sahip çıkmaya çalışıyoruz. Derneğimizin temel kuruluş amacı Taksim Gezi Parkı’nın mevcut ekolojik yapısının muhafazası ve geliştirilmesidir. Ancak Büyükşehir Belediyesi ciddiyetten uzak bir şekilde, düzenleme çalışmaları adı altında parkımıza adeta tahrip ediyor. Kendilerine konuyla ilgili yaptığımız sorulara tatminkar cevap alamadık. 17 Mart tarihinde yaptığımız yazılı dilekçede şu soruları sorduk: Yapılan işler rehabilitasyon çalışmaları doğrultusunda yapılıyor ise, bununla ilgili bir peyzaj rehabilitasyon projesi ve raporu var mıdır? Parktaki yalnızca geniş olmayan bazı alanlarda bitki örtüsünde kelleşmeler olduğu ve yalnızca bu alanlara yönelik iyileştirme çalışmaları yeterli olacağı halde, ne sebeple parkın sağlıklı tüm çimlerinin sökülerek yenilenmesine karar verilmiştir? Dernek olarak hazırladığımız bu rapor Gezi Parkı’nın Belediye eliyle tahrip edildiği açıkça ortaya koymaktadır. İlgili uzmanların, sivil toplum örgütlerinin görüşleri alınarak, bu yanlıştan ivedilikle dönülmeli ve Gezi Parkı’yla bu şekilde ilgilenilmelidir. Gezi Parkı hepimizin koruması gereken büyük bir değerdir.”

Fotoğraflar: Diken.com.tr

Çınar ağaçları zarar gördü

Taksim Gezi Parkı Koruma ve Güzelleştirme Derneği üyesi peyzaj mimarı Faruk Dığış’ın belediyenin parktaki çalışmalarıyla ilgili hazırladığı raporda dikkat çeken noktalar şu şekilde sıralandı:

•Parkın Cumhuriyet Caddesi tarafındaki geçen aylarda tesis edilen çim alandaki çökmelerin tamiri ve yamalarının yapılması adına alanın tamamına mini ekskavatör sokarak tüm çim alanın kazındığını gördük. Bu işlem sırasında maalesef alanda bulunan yetişmiş Çınar ağaçlarının (Platanus orientalis) saçak kök sistemlerinin büyük ölçüde zarar gördüğünü tespit ettik.

•Çim alanın sulanması için kurulmuş olan sulama sisteminin de bu kazıma işlemi esnasında parçalandığını ve kullanılamaz hale getirildiğini gördük. Köklerin bu şekilde zarar görmesi, yetişmiş bitkilerin kök-sak dengesini olumsuz yönde etkileyeceğinden, bu ağaçların önümüzdeki vejetasyon döneminde ya çok ciddi bir hayatta kalma mücadelesi içine girecekleri ya da yenik düşüp kuruyacakları aşikardır.

•Köklerini bir şekilde bu makine ile kazıma işleminden korumuş olan diğer çınarların ise toprağın üzerinde gezen tonlarca ağırlıktaki makinenin toprağı sıkıştırmasından dolayı kök stresi yaşaması olasıdır.

•Kazınan üst toprağın geri dönüştürülüp kompost yapılmak yerine, şehir çöplüğüne gidiyor olması sürdürülebilir ve ekolojik şehircilik açısından ayrıca değerlendirilmesi gereken bir durum oluşturmaktadır.

•Parkın içinde bulunan çocuk oyun alanın hemen arkasında bulunan duvarın önüne Cupressocyparis leylandii’ler dikilmiş. Yaklaşık 50 cm aralıkla dikilmiş olan bu bitkiyi sağlıklı bir şekilde büyüyemeyeceği bir ortama hapsedip sonrasında ölümünü seyretmek, özellikle peyzaj mimarlığı açısından sorgulanması gereken bir harekettir.18-21 metre boya 400-450 cm çapa ulaşabilecek bir bitkiyi 50 cm aralıkla dikmekse tam bir cehalettir.

•Park genelinde bütün toprak yüzeyler (sağlıklı çimler de sökülmek suretiyle) yeniden rulo çim ile döşendi. Çim alanların ağaçların gövdelerine tamamen yakınlaştırılması öncelikle köklerin hava almasına engel olmakta uzun vadede ise çimin periyodik bakımı esnasında ağaç gövdesinin yaralanmasına, zarar görmesine ve ölümüne sebep olmaktadır. Çim alan içinde kalan bütün ağaçların kök boğazı çevresindeki çim kaldırılmalı toprak çapalanarak havalandırılmalıdır.

•Park genelinde pek çok kırılmış zarar görmüş kurumuş ağaç var. Bunların tamamen kurumuş olanlarının kaldırılması yaralı ve kırık olanların ise budanması ve şekil verilmesi gerekmektedir.

•Taksim Gezi Parkı’nı Asker Ocağı Caddesi üzerinden karşıya bağlayan ve Prof. Henri Prost tarafından tasarlanan 70 yıllık yaya köprüsü, İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından Şubat 2013’te yıkılmıştı.

Bundan üç yıl sonra, 16 Kasım 2016 da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş Belediye bütçesini açıkladığı toplantıda Gezi Parkı’na “ekolojik köprü” yapılacağını söyledi. Bu “ekolojik” köprünün temsili panoları parkın diğer tarafında bulunmakla birlikte, mevcut durum inşa edilen köprüye benzememektedir. Esas sorun şudur ki, yapılmakta olan köprü bu boyutları ile ilerlemeye devam ederse parkın meydana bakan tarafındaki iki büyük çınar ağacının hayatı tehlikeye giriyor. Zira köprüye verilen eğim yüzünden bu ağaçların büyük zarar göreceği belki de kesilmesi gerekeceği aşikar. Ekolojik köprü yapacağız derken mevcut ağaçların hayatını tehlikeye atmak kabul edilemez.

(BirGün, Diken)

Seferihisar’da 7.si düzenlenecek: Sağlıklı gıda için yerel tohumlar elden ele…

İzmir’in Seferihisar Belediyesi, 7’nci Tohum Takas Şenliği’ni düzenliyor.

2006 yılında çıkan yerli tohum satışının yasaklanmasını öngören yasaya karşı ilçede ilki 2011 yılında yapılan tohum takas şenliğinin 7’incisi Seferihisar’a bağlı Ürkmez Mahallesi’nde yarın başlayacak. Şenlikte, ilçede kurulan Can Yücel Tohum Merkezi’nde üretilen tohumlar küçük üreticiler ile paylaşılacak.

BirGün’den Serbay Mansuroğlu’nun haberine göre, şenlik kapsamında ‘Yerel Tohumu Yaşatıyoruz’ etkinliğinde, Seferihisar’dan çıkıp Türkiye’de büyüyen yerel tohumların meyve ve sebzelerinden oluşacak ‘Anadolu Aşı’ adı verilen büyük bir sofra kurulacak. Seferihisar’ın köylerinde üretim yapan köylülerin açacağı standlarda hazırlanan lezzetler şenliğe katılanlarla buluşacak. Yeni Türkü de sahneye çıkarak şenlikteki yerini alacak.

Çiftçilerle paylaşıldı

Can Yücel Tohum Merkezi’nde üretilen tohumlar son yıllarda ilçeyi aştı. Küçük çiftçiye ve sağlıklı gıdaya dikkat çekmeyi amaçlayan Seferihisar Belediyesi, bu merkezde üretilen binlerce paket tohum ve fideyi yurdun çeşitli noktalarındaki küçük çiftçilere yolladı.

Torbalı’da başlayan ancak Seferihisar Belediyesi’nin 2011 yılında düzenlediği şenlikle kamuoyu gündemine taşıdığı ve Türkiye’ye yayılmasına öncülük ettiği tohum takas şenliklerinin sayısı son 5 yılda 50’yi aştı. AKP’nin yasakladığı yerel tohumlarla ilgili şenlikler AKP’li belediyelere de taşındı.

Özkaya: Bakanlık bile tohum şenliği düzenledi

Ege Üniversitesi Tarım Ekonomisi Profesörü Tayfun Özkaya: Tohum takas şenliği Torbalı’da başlamıştı. O zaman Torbalı Belediyesi destek olmuştu. Ancak Seferihisar Belediyesi bunu kamuoyuna taşımayı başaran, farkındalık oluşturan ve bugüne kadar devam ettiren kurum oldu. Yerel tohumların altının çizilmesi gereken tarafı besleyici ve sağlıklı olmaları. Yıllarca bunu vurguladık. Ancak tohum şirketleri karşı propaganda yaparak ve hükümete baskı kurarak yerel tohumları hedef alıyor. Hükümetin yöneldiği yeni politika ile sertifikalı tohum kullanmayan çifçilere destek yapılmaması planlanıyor. Kemalpaşa’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan ile Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik’in katıldığı tohum şenliği düzenlendi. Bu bir çelişki. Hem yasaklayacaksınız hem şenliğini yapacaksınız! Seferihisar bütün bu süreçte buna karşı farkındalık oluşturdu, şimdi de bunu sürdürüyor.

Çetin: Farkındalığı başardık

Seferihisar Belediyesi Tarımsal Hizmetler Müdürlüğü’nden Şevket Meriç: GDO’lu gıdanın insan sağlığına zararları artık bilinen bir gerçek. Beslenme kaynaklı hastalıklar ortada. Çiftçi yerel tohumu kullanamaz hale getirildi. Biz bu bilinçle buna karşı çıkıp sağlıklı ve yerel gıdaya dikkat çekmek için şenlik düzenlemeye başladık. Şenliğin yanı sıra Türkiye’nin her yerine tohum ve fide dağıtıyoruz. Bu iş Seferihisar’ı aştı. Zaten bizimle birlikte düzenlenen tohum takas şenliklerinin sayısı 50’yi geçti. Can Yücel Tohum Merkezi’nin ardından Muğla’da bir tohum merkezi daha kuruldu. Bu konuda belli ölçülerde farkındalık oluşturmayı başardık.

(BirGün)