Antalya’nın Kemer ilçesinde, dün gece saatlerinde bir kömür ocağında metan gazı sıkışması sonucu 8 işçi gazdan etkilendi, 2 işçi de ocakta mahsur kaldı. Mahsur kalan 2 işçinin hayatını kaybettiği öğrenildi.
Antalya’nın Kemer ilçesinde, bir maden ocağında 830 metrede mahsur kalan işçilerden sabaha karşı kötü haber geldi. Kemer ilçesi Ovacık Mahallesi’nde Balyak Madencilik Limited Şirketi’ne ait kömür madeninde, yoğun metan sıkışması sonucu mahsur kalan işçiler Levent Korkmaz (39) ve Esen Çavuş (35) yaşamını yitirdi.
İtfaiye ve AFAD ekipleri saat 03.00 sıralarından 830 metre derinde mahsur kalan iki işçinin cansız bedenine ulaştı. Kurtarma ekipleri tarafından çıkarılan Levent Korkmaz ve Esen Çavuş’un cenazeleri, incelemeden sonra Antalya Adli Tıp Kurumu Morgu’na gönderildi.
Vali Karaloğlu: Yardım çağrısı 19.43’te
Kurtarma çalışmalarını olay yerinde takip eden Antalya Valisi Münir Karaloğlu yaptığı açıklamada, madendeki kazanın saat 19.43’te 112 Acil Çağrı Merkezi’ne bildirildiğini söyledi. Çağrı üzerine Antalya Büyükşehir Belediyesi İtfaiyesi ve AFAD ekiplerinin bölgeye gelerek kurtarma çalışmalarına başladığını kaydeden Vali Karaloğlu, olaya ilişkin şu bilgileri verdi:
“Maden ocağının kendi ekipleri de çalışmaya başladı. İki arkadaşımızın maalesef cesetleri tünelden çıkartılarak morga gönderildi. Göçük, patlama yok ama yoğun gaz sızıntısı var. Arkadaşların gazdan etkilenerek öldüğünü düşünüyoruz. Kesin sonuçlar otopsi raporundan sonra ortaya çıkacak. Yok yoğun gaz sızıntısı sonucu meydana gelmiş bir kaza. Soruşturma başladı, şu anda ekipler burada. Soruşturma olacak. Etraflıca savcılığımız, jandarma soruşturacak. Enerji Bakanlığı Maden İşleri Genel Müdürlüğü olayı inceleyecek”
Vardiyada toplam 14 işçinin çalıştığını, bunlardan 10’unun olayın meydana geldiğinde tünelde olduğunu anlatan Vali Karaloğlu, “Şu anda edindiğimiz bilgiler bunlar. Ama soruşturma sonucu ne olur bilemem. Bu tünel yatay, aşağıya doğru değil. 830 metrede arkadaşlara ulaşıIdı” diye konuştu.
Olay sonrasında maden işçileri büyük üzüntü yaşadı.
Bir günde 110 kuş türünün kayıt altına alındığı Kars, Türkiye genelinde rekor kırarak birinci oldu. Kars’ı Kayseri, Samsun, Bursa ve Ankara takip etti.
Dünyada her yıl 13 Mayıs’ta düzenlenen Küresel Büyük Gün’de (Global Big Day) en çok kuş türü Türkiye’de Kars’ta kayıt altına alındı. KuzeyDoğa Derneği’nden Monte Neate-Clegg, Dr. Mark Chynoweth ve gönüllü Doğa Göreçden oluşan ekip, 13 Mayıs’ta Kars Kafkas Üniversitesi sulak alanında gözleme başladı. İlk gözlemde Saka kuşunu kaydeden ekip 110 kuş türü tespit etti. Ekip, kuşlar arasında Dünya çapında soyu tehlikede olan dikkuyruk ördeği, küçük akbaba, Sibirya kazının varlığını da tespit etti. Kars 110 kuş türü ile Türkiye rekorunu eline alırken, 109 tür ile Kayseri ikinci, 107 tür ile Samsun üçüncü, 106 tür ile Bursa dördüncü, 78 tür ile Ankara beşinci oldu.
KuzeyDoğa Derneği tarafından şimdiye dek 233 kuş türünün kayıt altına alındığını belirten Doç. Dr. Çağan Şekercioğlu, Kuyucuk Gölü’nde 2 saatte 48 kuş türü tespit ettiklerini söyledi. Şekercioğlu, “Önümüzdeki yıl Sarıkamış Ormanı Milli Parkı’nı dahil ederek rekoru yine Kars’a getirmeyi hedefliyoruz” dedi.
Türkiye sınırları içinde yaklaşık 465 kuş türü gözlemlenebiliyor. Gözlemlenen kuşların yaklaşık dörtte biriTürkiye’de yumurtlamayan ve sadece kış aylarında gelen göçmen kuşlardan oluşuyor.
İzmir’de 2003 yılında semt sakinleri tarafından doğal tarım ve sosyal paylaşımı bir araya getirmek için kurulan ve Türkiye’de bir ilk niteliği taşıyan Balçova Ekolojik Komşu Bahçesi, rantın hedefinde.
Gazete Karınca’dan Pelin Özkaptan’ın haberine göre Bahçenin kurucularından Sema Altan, bahçenin kullanım hakkının bahçe sakinlerinde olmasına rağmen Balçova Belediye’si tarafından Ekonomi Üniversitesi’ne kiralandığını söyledi. Altan, “Bahçe ranta kurban ediliyor. Çiçeklerin, ağaçların ve sebzelerin olduğu bir bahçe kimi niye rahatsız eder ki?” dedi.
İzmir’in Balçova ilçesinde bulunan ‘Ekolojik Komşu Bahçesi’ bu sorundan yola çıkarak 2003 yılında kuruldu. 2 kişinin girişimi ile kurulan bahçede 13 yıldır gönüllüler tarafından sürdürülebilir ekolojik tarım yapılıyor. Bahçede gönüllülerinin sayısı şu an 40’a yükselmiş durumda.
Fakat apartmandaki insanları toprakla buluşturan bu bahçe bugün yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya.Bahçenin yanında bulunan Ekonomi Üniversitesi bir süre önce etraftaki araziyi okula katmak için Balçova Belediyesi’nden kiraladı.
Bahçenin kurucularından Sema Altan
Altan, bahçenin yanında bulunan Ekonomi Üniversitesi’nin bir süre önce etraftaki araziyi okula katmak için almaya başladığını belirterek, “Hatta ormanın bir bölümünü dahi aldılar” dedi.
Altan, bahçe ile ilgili son durumu ise, “Şimdi de belediyesinin Fen İşleri Müdürlüğü 3 gün önce bahçe gönüllülerinden Ercüment Düşünceli’yi çağırarak Bahçe’nin Ekonomi Üniversitesi tarafından 20 yıllığına kiralandığını söylemiş.
Ben şu an yurt dışında olduğum için görüşemedim ancak Balçova’da bulunan arkadaşlarımız yetkililerle görüştü ve sadece, “15 gün içerisinde çıkmazsanız dozerle gelip bahçeyi yıkarız” demişler. Onlar da yasal evrakları görmek istemiş belediye çalışanları hiç bir evrak gösterememiş. Bu tamamen kanunsuz, işgale yönelik bir tutum.” sözleriyle özetledi.
Altan, Bahçe gönüllülerinin bahçeyi korumak için üniversite rektörüyle de görüşmek dahil her kapıyı çalacaklarını ifade ediyor.
Burası bomboş bir araziydi şimdi ise ağaçlar, çiçekler, sebzeler var her yanda diyen Sema Atan, “Dozerle gelmek nedir böyle bir alana? Eğer gerçekten dava sonuçlandıysa ve resmi olarak üniversiteye kira verildiyse, üniversite yönetimi ile Bahçe’nin kalması için görüşebiliriz.Bir insan neden böyle bir bahçeyi yıkmak ister ki?” şeklinde konuştu.
Bilgisayar ekranlarında fidyeciden gelen “dosyalarınız şifrelenmiş, onları geri almak için 300 Dolar ödeyin” mesajları çıkıyor.
İngiltere’deki Ulusal Sağlık Hizmetleri (NHS) sistemi felç. Hastane randevuları iptal ediliyor, röntgenler bile çekilemiyor.
Rusya’da İçişleri Bakanlığı’nda işler durdu.
Almanya’daki tren istasyonlarının bilgi ekranlarında fidyecilerden gelen mesajlar var; trenlerin kalkış saatleri kara tahtalara yazılıyor.
Yaklaşık 300 bin bilgisayar “WannaCry” ya da “WanaCryptOr2.0” solucanıyla enfekte olmuş durumda. Solucan, bilgisayardan bilgisayara kendi kendine geçebilen kötü niyetli bir programdır.
Ancak bu saldırı arkasında bir süper beyin, süper zeki ve kötü bir hacker yok. Perde arkasında devletlerin istihbarat kurumlarının kötü niyeti, kapitalist mantıkla çalışan hükümetlerin kısa vadeli hesapları ve tabii ki Microsoft’un kendi hatalarından bile para kazanma açgözlülüğü var.
Söz konusu solucan, Windows işletim sisteminin bir güvenlik açığını kullanıyor. Bu işletim sistemin kurulu olduğu bir bilgisayara internetten belli ama beklenmeyen formatta bir mesaj gönderilirse bilgisayarı ele geçirmek mümkün. Ondan sonra o bilgisayardan başka bilgisayarlara benzer mesajlar gönderiliyor. Bu kötü niyetli program böylece yayılıyor.
Saldırının haritası
İstihbarat “açığı”
Aslında bu güvenlik açığı epey eski. Öyle ki Windows’un XP versiyonunda bile mevcut. Üstelik bu açık yıllar önce ABD Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA) tarafından tespit edilmiş. Ancak NSA yöneticileri bulunan açığı bilgisayar kullanıcılarına ya da Microsoft’a haber vermek yerine, kendi amaçları için kullanmaya karar vermiş. Bulunan güvenlik açıkları gizlenerek bir ispiyonculuk program seti (toolkit) hazırlanmış. Bu program setini kullanarak istedikleri bilgisayarlara girecek çeşitli programlar üretmek mümkün.
İstihbarat örgütlerinin bu yaklaşımı dışında bir sorun daha var. Devletlerin her alanda taşeronlaşmaya gidiyor olması. Bu durum, güvenlik hizmetleri için bile geçerli. ABD’de bir dizi bilgi sızması bu yüzden oldu. Örneğin Edward Snowden taşeron bir firmanın elemanıydı. Tam nasıl sızdırdığı bilinmiyor ama NSA’nın hazırladığı ispiyonculuk program seti 2017 Nisan ayında “Shadow Brokers” isimli bir ekip tarafından kamuya sızdırıldı. Taşeronlardan şüpheleniliyor. Set içinde bulunan programların isimleri hayli ilginç: Örneğin ENGLISHMANSDENTIST. Geçen günlerdeki saldırıda kullanılan program ise ETERNALBLUE. Sızdırılan programlarda arasında STUXNET solucanı bulunan bazı kod parçalarına rastlandı. STUXNET İran nükleer silah programında kullanılan santrifüjlere saldırmak için kullanılmış bir solucan.
İlk “fidye” isteyen Microsoft!
Program seti (toolkit) sızdırıldığında artık bu güvenlik açığından herkesin haberi olmuştu. Bundan sonra iki şey oldu: Birincisi, bu toolkit kötü niyetli program karaborsasında, özellikle ETERNALBLUE açığını istismar eden kısmı kullanılarak, bazı şantaj programları olarak satışa çıkarıldı. Kullanıma hazır bir program 600 Dolara satışa sunuldu. Geriye sadece çalınan paranın toplanmasını örgütlemek kaldı. Parayı toplamak, tabii, suç işleyen için her şantaj operasyonun en tehlikeli kısmı. Bu yüzden teknik bilgisi olanlar doğrudan suç işlemek yerine bilgilerini satmayı tercih ederler.
İkincisi Microsoft şirketinin bu güvenlik açığını kapatan bir yama üretip dağıtması. Aslında bu tam program setinin NSA’dan sızdırıldığı zaman ve Shadow Brokers tarafından kamuya açıklandığı zaman arasında olmuş. Büyük ihtimalde bu sefer NSA Microsoft’a haber vermiş.
Microsoft desteklediği Windows işletim sistemleri için ayda bir yama seti dağıtıyor. Mart ayında çıkan set içinde bu açığı kapatan bir yama vardı. Ancak Microsoft “son kullanım tarihi geçmiş” eski sistemlerini desteklemek için “Premium Service Agreement” adı altında büyük paralar istiyor. Eski işletim sistemleri arasında Windows XP de var. Yani Windows XP doğuştan bozuk, ama Microsoft, XP’yi tamir etmek için para istiyor. Bu yüzden bu “fidye”yi ödemeyenler için XP’ye yapılacak yama verilmedi.
İngiliz sağlık sistemi neden çöktü?
Hikaye İngiltere’de devam ediyor. Muhafazakar hükümet, Ulusal Sağlık Hizmetleri sistemini kaynak aktarmayarak batırmakla meşgul. Ulusal Sağlık Hizmetleri içinde Windows XP kullanan sistemler yaygın. 2015 yılına kadar bu sistemlere güvenlik yamaları tedarik etmek için Microsoft’a her yıl milyonlarca dolar veriliyordu. İngiltere Ulusal Sağlık Hizmetleriyle yapılan anlaşmaya göre, Windows XP desteği için, birinci sene her bilgisayar başına 200$, ikinci sene 400$, üçüncü sene 800$ ödenecekti.
Sağlık bakanı birinci senenin sonunda anlaşmayı iptal etti, ancak yeni yazılımların alınması için hastanelere kaynak verilmedi. Yamaların temin edilmesi yerel hastaneler ve sağlık kuruluşlarına bırakıldı. Tabii ki kaynaktan yoksun bu sağlık kuruluşları paralarını daha acil ihtiyaçlar için kullandılar. Dolayısıyla onbinlerce bilgisayar korunmasız kaldı.
Sonunda geçen Cuma günü olan oldu. Sistemler çöktü. Hastaneler çalışamaz hale geldiler. Ancak bu felaket olduktan sonra Microsoft Windows XP gibi eski sistemler için elindeki yamaları ek para ödemeyenlere de dağıtmaya başladı.
At ahırdan kaçtıktan sonra…
Microsoft NSA’yı Windows’taki güvenlik açıklarını geç haber vermekle suçluyor. Ancak eski Windows işletim sistemleri için Cuma günü dağıtılan yamalar şu dijital imzaları taşıyor:
Windows 8 RT (64-bit x86): 13 Şubat 2017
Windows 8 RT (32-bit x86): 13 Şubat 2017
Windows Server 2003 (64-bit x86): 11 Şubat 2017
Windows Server 2003 (32-bit x86): 11 Şubat 2017
Windows XP: 11 Şubat 2017
Windows XP Embedded: 17 Şubat 2017
Yani güvenlik yamaları felaket öncesi hazırlanmış ama sadece para verenlere dağıtılmış. Ta ki Cuma günkü felaket olunca kadar. Microsoft ancak at ahırdan kaçtıktan sonra ahır kapısını kapatmaya çalışıyor. Tabii boşuna değil! Microsoft bu yamalardan tatlı para kazandı.
Nükleer XP!
Halen Windows XP kullanmakta olan çok önemli kuruluşlar var. Örneğin her biri nükleer 16 füze taşıyan İngiltere’nin dört Trident denizaltısında XP kullanılıyor. Her füze ayrı ayrı hedefleri vurabilen 14 kadar WG88 atom bombası taşıyor. Ve bu denizaltıların bilgisayarlarının işletim sistemi Windows XP. ABD donanmasının Microsoft’a bir yıllık destek için 32 milyon dolar ödediği biliniyor. İngiliz hükümetinin Microsoft’a böyle bir “fidye” ödeyip ödemediği ise kamuoyunca bilinmiyor.
“Karanlık internet”te ABD Ulusal Güvenlik Ajansı’ndan sızmış olan EsteemAudit güvenlik açığını kullanan yeni fidyeci toolkitler satışa çıkartıldı. Bu kitleri satın alıp kullanmak çocuk işi. Yakında sonuçları görürüz.
“Şaltersiz” versiyon da çıktı
Wannacrypt’in daha fazla yayılmasının engellenmesi İngiltere’de hala anne-baba evinde yaşayan 22 yaşında bir hackere bağlı. Wannacrypt’in kodlarını inceleyerek içinde bir “öldürme şalterini” fark etti. Internette ismi çok karışık belli bir domain açıldığında solucan yayılmayı durduracaktı. Bu genç hemen 10$ vererek domain ismini satın alıp açtı. Böylece bütün solucanlar o siteyi aradığı için bu genç bütün solucanların yerlerini tespit edebildi. Ve solucanın yayılmasını engeledi.
Ancak 14 Mayıs Pazar günü öldürme şalteri olmayan yeni bir solucan, Wannacrypt’in “Uiwix” versiyonu, Danimarkalı bir araştırmacı tarafından bulundu. Ve bu, tabii ki, son olmayacak!
Cuma günü yaşanan paniğin kaynakları şöyle özetlenebilir:
ABD NSA’nın güvenlik için değil; vatandaşın güvensizliği için çalışması.
Devletin taşeronlaşması.
Microsoft’un açgözlülüğü.
İngiltere’deki hükümetin NHS’i batırma çabaları.
Kısacası, kapitalizm iyi çalışmıyor; bilgisayar sistemlerini bile iyi yönetemiyor.
Başka bir işletim sistemi mümkün
Çok şükür ki internete bağlı sunucu (server) bilgisayarların ezici çoğunluğunda Windows yerine Linux kullanılıyor. Google’ın milyonlarca bilgisayarı Linux ile çalışıyor. Bu nedenle Cuma günü yaşananların boyutları sınırlı kaldı.
Linux’ta da güvenlik açıkları olabiliyor. Ancak güvenlik açıkları çok daha hızlı çözülüyor. Çünkü Linux sadece üretici firmanın bildiği kapalı kodlar yerine açık kodlarla yazılıyor ve topluluklar tarafından yönetiliyor. Böylece hem açıklar daha hızlı bulunuyor hem de yamalar bir ay sonra değil saatler içinde üretilip dağıtılıyor.
Masaüstü bilgisayarlar için kişisel bir kurtuluş arayan okuyuculara Linux bir çözüm olabilir. Kullandığın Android cep telefonunun işletim sisteminin Linux olduğunu biliyor musunuz? Cepte güvenilebilir ise masaüstünde neden olmasın?
Yüzlerce farklı Linux var ve çoğu bedava. Acemiler için Ubuntu ya da Linux Mint tavsiye edilir.
Windows’un alternatifi olan Linux işletim sistemleri başka bir yolun mümkün olduğunu gösteriyor.
Avrupa Müzeler Gecesi etkinliği kapsamında, 18 Mayıs 2017 Perşembe günü, Türkiye’nin birçok yerinde müzeler 23.00’e kadar ziyarete açık. Üstelik normal kapanış saatlerinden itibaren girişler herkese ücretsiz.
İş saatlerinizden dolayı müzeye gidemiyorsanız ya da müzeleri akşam gezmenin daha güzel olacağını düşünüyorsanız, 18 Mayıs Müzeler Gecesi belki de tek şansınız.
Avrupa Konseyi, UNESCO ve ICOM’un himayelerinde düzenlenen “Avrupa Müzeler Gecesi” etkinliği kapsamında, 18 Mayıs 2017 Perşembe günü Bakanlığa bağlı 36 müze, kapanış saatinden itibaren saat 23:00’e kadar ücretsiz olarak ziyarete açık olacak.
Avrupa’da 13. , Türkiye’de ise 12. kez kutlanacak olan Avrupa Müzeler Gecesi etkinliğinde herkes müzelere bekleniyor.
18 Mayıs 2017 Perşembe Avrupa Müzeler Gecesi’nde Türkiye çapında 23.00’e kadar açık olan müzeler;
1- Amasya Müzesi
2- Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi
3- Ankara Etnografya Müzesi
4- Antalya Müzesi
5- Alanya Müzesi
6- Side Müzesi
7- Demre Likya Uygarlıkları Müzesi
8- Aydın Müzesi
9- Burdur Müzesi
10- Çorum Müzesi
11- Edirne Müzesi
12- Edirne Türk-İslam Eserleri Müzesi
13- Eskişehir Eti Arkeoloji Müzesi
14- Gaziantep Arkeoloji Müzesi
15- Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi
16- Hatay Arkeoloji Müzesi
17- İstanbul Arkeoloji Müzeleri
18- İstanbul Ayasofya Müzesi
19- İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi
20- İzmir Arkeoloji Müzesi
21- İzmir Atatürk Müzesi
22- İzmir Efes Müzesi
23- İzmir Ödemiş Müzesi
24- Kahramanmaraş Müzesi
25- Kastamonu Müzesi
26- Kocaeli Müzesi
27- Konya Mevlana Müzesi
28- Konya Karatay Çini Eserler Müzesi
29- Muğla Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi
30- Muğla Fethiye Müzesi
31- Muğla Marmaris Müzesi
32- Niğde Müzesi
33- Sivas Müzesi
34- Sinop Müzesi
35- Şanlıurfa Müzesi
36– Şanlıurfa Haleplibahçe Mozaik Müzesi
Özgür Gündem Gazetesi Nöbetçilerinden Murat Çelikkan 1 yıl 6 ay, Beyza Üstün ise 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Üstün’ün cezası ertelenirken, Çelikkan’ın cezası “pişmanlık göstermedi” gerekçesiyle ertelenmedi.
Murat Çelikkan ve Profesör Beyza Üstün
Kapatılan Özgür Gündem’in Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenlerinden insan hakları savucusu gazeteci Murat Çelikkan ile profesör Beyza Üstün’ün “terör örgütü propagandası” iddiasıyla ayrı ayrı yargılandığı davaların karar duruşması görüldü.
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada mahkeme Çelikkan’ı “terör propagandasına” ilişkin Terörle Mücadele Kanunu 7/2 maddesince 1 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırdı.
Mahkeme Başkanı Bülent Dalkıran, Pınar Gezen Atanian ve Kadri Arslan’dan oluşan mahkeme heyeti, “Sanığın duruşmadaki davranışları ile yeteri kadar pişmanlık göstermemiş olması nedeniyle” diyerek cezada indirime gitmedi.
Cezanın ertelenmesi yönünde bir karar da vermedi.
Aynı mahkeme, Üstün’ü ise 15 ay hapis cezasına çarptırdı, ceza ertelendi.
Bonn’da iklim müzakereleri tüm hızıyla devam ediyor. Özellikle Paris Anlaşması’nın uygulanmasına dair yapılacak olan adımları, dünyanın dört bir yanından gelen müzakereciler tartışıyor.
Bonn’da herkesin merak ettiği konuların başında ise, yeni ABD yönetiminin iklim konusundaki bakış açısının süreç üzerinde etkisi. The Climate Action Tracker’in son analizi, iklim değişikliği konusunda küresel liderliğin değişmeye başladığını, Hindistan ve Çin’deki olumlu gelişmelerin sayesinde iklim değişikliği ile mücadele sürecinin yavaşlamayacağını gösteriyor.
ABD Başkanlık yarışı sırasında kömür endüstrisi Trump’a sesleniyor: Trump, kömürü çıkart!
Bonn iklim görüşmeleri sırasında, Climate Action Tracker’ın açıkladığı analize göre, Çin, Hindistan ve ABD analiz raporuna göre, Başkan Trump’ın yakın zamanda yaptığı çok kapsamlı ve geri adım atan politika değişikliklerinin 2030 yılına kadar küresel emisyonlar üzerinde çok büyük bir etki yaratması ise beklemiyor.
Analizi yorumlayan NewClimate Institute’den Profesör Niklas Höhne, “Trump hükümetinin ABD iklim politikalarında attığı son derece olumsuz geri adımların tamamı uygulandığı ve diğer aktörler tarafından telafi edilmediği takdirde, projeksiyonlar ABD emisyonları grafiğindeki düşüş trendinin devam etmeyeceği, emisyon çizgisinin düz çizgi olarak devam edeceği yönünde”, dedi.
Trump hükümetinin etkileri grafiği
Bu arada, hem Çin hem de Hindistan’ın Paris Anlaşması taahhütlerinden fazlasını gerçekleştirmeleri muhtemel. Çin’de kömür tüketimi son üç yıldır düşmekte (2013-2016) ve bundan sonrası için de sürekli ve yavaş bir düşüş bekleniyor. Hindistan ise planlanan kömürlü termik santrallerine artık ihtiyacı olmayabileceğini açıkladı. Kısa süre önce açıkladığı politikaların tamamının uygulanması halinde, önümüzdeki on yıl içinde Hindistan’ın CO2 emisyonu artışında önemli bir yavaşlama meydana gelecek.
Climate Analytics’ten Bill Hare’e göre, “Bundan beş yıl önce Çin ya da Hindistan’ın kömür kullanımını durdurması, hatta yavaşlatması, üstesinden gelinemeyecek bir engel olarak görülmekteydi zira kömürlü termik santrallerin bu ülkelerin enerji ihtiyaçlarını karşılamak için gerekli olduğunu düşünen birçok taraf vardı. Yakın zamanda yapılan gözlemler ise, Çin ve Hindistan’ın bu zorluğu aşma yolunda olduklarını ortaya koyuyor”.
Çin ve Hindistan’daki olumlu gelişmeler, ABD’de Trump hükümetinin teklif ettiği politikaların emisyonlar üzerindeki olumsuz etkilerinden (2030 yılına kadar tahmini 0.4 gigaton CO2) çok daha etkili.
Ecofys’ten Yvonne Deng “Son on yılda, enerji piyasası değişti; rüzgar ve güneş kaynaklı yenilenebilir enerji fiyatları çok önemli derecede düştü. Yenilenebilirler artık kömürlü termik santrallerle maliyet açısından rekabet edebiliyor ve daha süratle inşa ediliyor”, açıklamasında bulundu.
Trump hükümeti Paris Anlaşması’na dair pozisyonunda hala kararsız. ABD’nin Ulusal Katkı Beyanı’nda (NDC) bir azaltma yapması ya da Paris Anlaşması’ndan tamamıyla çekilmesi, Paris Anlaşması’nın ruhuna ve anlaşmanın iklim değişikliğine karşı önlemleri arttırma ihtiyacıyla çelişkili.
Climate Action Tracker’ın (CAT), Trump hükümetinin mevcut politikalarını bir Ulusal Katkı Beyanı (NDC) olarak değerlendirmesi gerekseydi, ABD’yi derecelendirmede bulunduğu “Orta” kategorisinden “Yetersiz”e kaydırırdı.
Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği, 13-14 Mayıs’ta Kadir Has Üniversitesi’nde Futbolda Cinsel Şiddet ve Cinsiyet Ayrımcılığı konulu bir sempozyum düzenledi.
Futboldaki cinsiyetçiliğin ve cinsel şiddetin tartışıldığı sempozyumda; kadınların ve LGBTİ+’lerin futbolla ilişkisinde yıllardır süregelen ön yargılar, kadın futbolunun gerektiği kadar önemsenmemesi, son dönemde gündeme gelen cinsel istismar ve cinsel şiddet tartışmaları ve tribünlerden eksik olmayan cinsiyetçi söylemler gündeme getirildi.
Sempozyumun açılış konuşmalarını Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nden Hilal Esmer, Kadınlar için Spor ve Fiziksel Aktivite Derneği’nden (KASFAD) Prof. Dr. Canan Koca ve Kadir Has Üniversitesi Spor Çalışmaları Merkezi’nden Emir Güney yaptı.
Kadınlar için Spor ve Fiziksel Aktivite Derneği (KASFAD) ve Kadir Has Üniversitesi Spor Çalışmaları Merkezi’nin de düzenleyici olduğu sempozyumda iki gün boyunca çeşitli paneller, atölyeler, forum ve dostluk maçları yapıldı.
Heinrich Böll Stiftung Derneği’nin ana sponsorluğunda gerçekleşen sempozyumda öne çıkan başlıklar ise şöyle:
Yenmenin erkeklik yenilmenin kadınlıkla temsil edilmesi
Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nden Yrd. Doç. Dr. İdil Elveriş, 25 Ekim 2015’te Fenerbahçe-Galatasaray maçı sırasında bir grup taraftarın tribünde şişme bebeğe Galatasaray forması giydirerek tecavüz etmesinin ve yakmasının ardından çalışmalarını futbol alanına da yönelttiklerini belirtti.
İdil Elveriş
Cinsel suçların her geçen gün daha da artığına dikkat çeken Elveriş, “Yenmenin “erkeklik” ve yenilmenin “kadınlık” ile simgelendiği, gol sevincinin tecavüz marşıyla kutlandığı bir kültürle karşılaştık” dedi. Elveriş, dernek olarak farkındalık yaratmak amacıyla çalışmalara başladıklarını, birçok spor kulübüyle görüştüklerini, stadyumlarda cinsiyetçi söylem içeren birçok olay hakkında şikayetçi olduklarını, bazı davalarda sonuç aldıklarını ve önemli ilerlemeler kat ettiklerini söyledi.
Dernek avukatlarından Aynur Tuncel ise “Futbolda cinsel şiddet içeren suçlarla ilgili suç duyuruları üzerine soruşturma açılması öğretici ve sorgulayıcı. Takip ettiğimiz manken yakma davasında taraftara hem hakaretten hem de kadınları kitlesel olarak aşağıladıkları için ceza verildi” dedi.
Tribünlerde cinsiyetçi söylem önlenebilir mi?
Daha sonra konuşma gerçekleştiren Taraftar Hakları Derneği Başkanı Burkal Efe Sakızlıoğlu “Tribünlerde kullanılan cinsel şiddet dili önlenebilir mi?” sorusuna cevap aradı.
Cinsel şiddet dili sorununun çok boyutlu bir mesele olduğunu ve öncelikle sorunu görünür kılmanın gerekliliğinden bahseden Sakızlıoğlu, “Eğer bir çözüm yolu geliştireceksek bu ancak konuya temas eden tüm kurumların ortak çalışmalarıyla yapılabilir” dedi. “Taraftar Hakları Derneği olarak tribünlerde kullanılan cinsel şiddet dilini önlemeye çalışıyoruz. Taraftarların ayrımcılık içeren tezahürat ve pankartlarıyla ilgili olarak, dönüştürmek istediğimiz taraftar gruplarıyla iletişim halindeyiz” “Erkek egemen futbol yapısını değiştirmek için kadınların sahalarda ve tribünlerde yer alması gerekiyor” dedi.
Kenan Başaran: Spor erkekliğin yeniden üretildiği bir alan haline getirilmiştir
Kenan Başaran
Hürriyet Gazetesi Yazarı Kenan Başaran ise “Çoğulcu olmayan ve tek taraflı yayın yapan bir medyamız var. Spor alanında cinsiyetçilikten nefret suçuna dair bir sürü suç işleniyor. Spor erkekliğe dair tüm değerlerin yeniden üretildiği bir alan haline getirilmiştir.” “Taraftarın çoğunluğu milliyetçi muhafazakar kesim ve en çok kutsal saydıkları annelere küfür ediyorlar.” “Taraftarın tatmin olduğu şey maçı kazanmaktır. Bir nevi günlük yaşamda tatmin edemediği erki sahalarda tatmin etmeye çalışır.” dedi. Başaran ayrıca sosyal medyanın da “sanal kimlikler” aracılığıyla cinsel şiddet dilinin artmasına olanak sunduğuna dikkat çekti.
“Türkiye’de aileler çocuklarını kulüplere ‘eti senin kemiği benim’ diyerek emanet ediyor.
Avukat/Arabulucu Mert Yaşar “Sporda Çocuk İstismarı ile Mücadelede Karşılaştırmalı Hukuktan Örnekler” başlıklı konuşmasında; “Türkiye’de aileler çocuklarını kulüplere ‘eti senin kemiği benim’ diyerek emanet ediyor. Kulüplerle ailelerin yakın ilişkileri yok. Bu konuda ‘Hakikat ve Araştırma Komisyonu’ kurulabilir. Fakat kurulduğunda da hazırlanan raporların kamuoyundan çekilmemesi gerekir. Sporla ilgili, Adalet ve İç İşleri Bakanlıklarının, akademi ve spor bilimleri fakültelerinin ayrıca cinsel şiddet alanında çalışan STK’ların beraber çalışması gerekiyor. Ayrıca çocuk koruma programları mevzusunda yurtdışından alınacak örneklerin yerelleştirilmesi gerekiyor.” dedi.
Mert Yasşar
Mert Yaşar ayrıca “TFF gelişim liglerinde yer alan takımlar için çocuk koruma programı hazırlamak zorundadır. Ancak sorumluluğu tamamen kulüplere atmış durumda. Çocuk istismarı vakalarında kendisine ihbar edilen vakaların sayısını vermiyor. Kim neden ceza aldı kaç çocuk koruma altına alındı ve soruşturma süreci nasıl işliyora dair bilgiye sahip değil.” dedi.
Okuldaki Cinsiyetçilik: Beden Eğitimi Dersi
Kadınlar için Spor ve Fiziksel Aktivite Derneği (KASFAD) Başkanı Prof. Dr. Canan Koca, “Sporda Cinsiyet Ayrımcılığı Karşıtı Politikalar” adlı sunumunda tarihsel süreçte dünyadan ve Türkiye’den örnekler vererek kadınların sporda yaşadığı ayrımcılıkları anlattı. Eğitim kurumlarında cinsiyetçiliğin önemli yer tuttuğunu belirten Koca, “Beden eğitimi öğretmenlerinin erkek öğrencilerle etkileşimi çok daha fazla. Bu durum kız öğrencilerin beden eğitimi derslerine yönelik tutumlarının olumsuz ve bu derslere katılımının düşük olmasına yol açıyor” dedi. Kadınların spor alanındaki mücadelesinin toplumsal alandaki mücadelesi ile tarihsel bir paralellik izlediğine vurgu yapan Koca, farklı dernek ve kurumların bu alandaki mücadelelerinden ve sporda kadın rol modellerinden söz etti. Canan Koca ayrıca “Kadınlar 1900’lerin başında uzun süre olimpiyatlara alınmadılar. Kadınların olimpiyatlara dahil olabilmesi için ‘Uluslararası Kadınlar Spor Federasyonu’ kuruldu. Lobicilik çalışmaları yapıldı. Tarihte Cinsiyet testine tabi tutulan kadın sporcular da mevcuttur.” dedi.
Tribünlerdeki Hegemonik Erkeklik
Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Doç. Dr. Itır. Erhart ise “Tribünlerde Hegemonik Erkekliği Aramak” sunumunu gerçekleştirdi. Erhart, “Hegemonik erkekliğin inşasını ve yeniden üretimini en iyi gözlemleyebileceğimiz mekanlardan biri futbol stadyumu. Erkek taraftarların çoğu küfürsüzlüğü kadınsılık olarak gördükleri için, küfürlü tezahüratlara devam ediyorlar” dedi.
Itır Erhart
Erkeğin üstünlüğünü ve kadının itaatkarlığını devam ettirmek üzere saldırganlık, fiziksel güç dayanıklılık üzerinden kendini var eden hegemonik erkekliğin stadyumlarda heteronormatif davranışlarla kendisini gösterdiğini belirten Erhart, “Bu özellikler erkeklerin sporu olarak sunulan futbolun doğasıyla ilişkilendirilir. Karşı tarafın erkekliği sorgulanır. Karşı taraf kadınlık ve eşcinsellikle küçük düşürülmeye çalışılır” dedi. Böyle bir stadyum ortamında kadın taraftarların da önemli bir kısmının hegemonik erkekliğin standartlarına uyma baskısı hissettiğine değinen Erhart, kadın taraftarların kadınsı davranışları reddettiğini, erkek söylemi ve davranış biçimlerini benimseyerek eşit olduklarını ispatlamaya çalıştıklarını ve taraftarlık standartlarını hegemonik erkekliğin belirlediğini söyledi.
“Erkek Futbolu” “Kadın Futbolu”
Pınar Öztürk
Sempozyumun ikinci günü “Futbolda Ayrımcılık: Cinsiyet ve Cinsel Yönelimler” konulu panelde söz alan Hacettepe Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi Araştırma Görevlisi Pınar Öztürk, futbolun erkekler tarafından icat edilmesinin sonucu olarak erkeklerin beğenisiyle geliştiğini belirtti. Öztürk, “Kadınların futbol gibi sert bir sporda bedenlerinin deforme olmasını istemeyen bir erkekler topluluğu ortaya çıktı. Kadınların annelik misyonu yüzünden futbol oynaması istenmiyordu” dedi. Öztürk ayrıca, Kanada, İngiltere gibi ülkelerde lezbiyen kimlikleriyle var olan futbolcuların anti ırkçı, anti homofobik kimlikleriyle topluma rol model olduklarından bahsetti.
Türkiye’nin ilk Kadın Futbol Hakemi Lale Orta
Okan Üniversitesi Spor Yöneticiliği Bölümü Başkanı ve Futbol Hakemi Doç. Dr. Lale Orta “Futbolda Kadın Hakemler, Deneyimlerimiz ve Yönetim Sorunları” sunumunda meslek hayatında yaşadığı deneyimleri aktardı.
Lale Orta
“Benimle beraber başlayan erkek arkadaşlarıma süper ligde maç verildi fakat bana verilmemişti. Bana ayrımcılık yapmanızı istemiyorum, hakkım olanı istediğimi ve ayrımcılık yapılmasını istemediğimi söyledim. Ve Türkiye birinci liginde ilk kadın hakem oldum.” dedi.
Futbolda LGBTİ+’lara Yönelik Ayrımcılık ve Dava Süreci
Futbol Hakemi, Radyo Program Sunucusu ve İnsan Hakları Aktivisti Halil İbrahim Dinçdağ
“LGBTİ+’lara Yönelik Ayrımcılık ve Dava Süreci”ni anlattı. Dinçdağ, “Eşcinsel kimliğimden dolayı hakemlikten atıldım ve TFF’ye dava açtım. Hukuk mücadelemde 2009-2010 yılı arasında futbol federasyonuyla sürekli yazışmalarım oldu. Fakat hiç geri dönüş alamadım. Benim hayatımla oynandı.” dedi. Bu mücadeleyi ötekileştirilen herkes için verdiğini belirten Dinçdağ, “Merkez hakem kurulu başkanlığına adaylığımı koydum. Bir hakem bu işi yapacaksa bunu yapan neden ben olmayayım.” dedi.
“Sahaya çıkan kız çocukları toplumun yapamazsın dediğini yaptığı için çok güçlü hissediyor.”
Sempozyumun son konuşmasını Kızlar Sahada projesinin kurucularından Dönüşüm Girişimcisi Melis Abacıoğlu Sezener yaptı. “Erkek Egemen Futbol Sahasına Binlerce Kadın Çıkartmanın Tescilli Reçetesi” konulu sunumuyla Kızlar Sahada projesinin gelişimini anlattı. Kızlar Sahada projesinin kız çocukları için önemli bir dönüştürücü güç olduğunu belirten Sezener, “Kız çocuklarına futbolu sevdirmeye çalışıyoruz. Sahaya çıkan kız çocukları toplumun yapamazsın dediğini yaptığı için çok güçlü hissediyor. Bu bizce çok önemli bir güç. Kızlar sahada çalışmasının dönüştürücü gücüne çok inanıyoruz.” diyerek projenin amaçlarına dikkat çekti.
Tezahüratta Mağdursuz Küfür Atölyesi
Panellerin ardından futboldaki şiddet ve cinsiyetçi söylemlerin kırılması ve çözüm önerilerinin tartışılması amacıyla atölyeler gerçekleştirildi. Sosyal Güçlendirme için Spor ve Beden Hareketi Ağı(BoMoVu)’dan Nil Delahaye ve Başak Ülgen’in katılımıyla “Tezahüratta Mağdursuz Küfür Atölyesi” düzenlendi. Atölyenin sonunda çok renkli ve ilginç sloganlar ortaya çıktı: “Azınlığız ama galibiz”, “Kara kedi burada sen neredesin”, “Neredesin aşkım tribündeyim aşkım.”
Aynı anda gerçekleşen diğer parelel atölyelerde ise “Medya, Cinsel Şiddet, Dil ve Çözüm Önerileri Atölyesi”nde Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği’nden Şehlem Kaçar moderatörlüğünde spor medyasında kullanılan dilin sorunları ve kulüplerin ve futbolcuların cinsiyetçi davranışları tartışılarak çözüm yolları arandı.
Atölye sonucunda spor medyasındaki sorunlar şu şekilde belirlendi:
4-Kadın sporcuların başarılarının medyada yer bulamaması
5-Kulüp ve spor kanallarında spikerlerin çoğunlukla heteronormatif güzellik algısına uygun kadınlardan oluşması.
6-Cezalandırma mekanizmasının işlememesi.
“Kadın ve LGBTİ+’lerin Tribündeki Temsili” isimli üçüncü atölyede ise İrem Kavasoğlu ve Gizem Eroğlan’ın moderatörlüğünde, kadınlar ve LGBTİ+’ler için tribünlerin mücadele alanları olduğu ve buralarda var olabilmek için neler yapılabileceği konuşuldu.
Kavasoğlu, “Tribünler; ayrımcılığa, ötkileştirmeye, homofobiye, transfobiye ırkçılığa, militarizme karşı mücadele alanlarımız.” dedi.
Sempozyum, atölyelerin sonuç bildirilerinin paylaşılmasının ardından değerlendirme forumuyla sona erdi.
Sempozyumun ardından Atletik Dildoa, Sportif Lezbon, Lezyonerler, Karşı Lig ve Kızlar Sahada takımlarının katılımıyla dostluk maçları düzenledi.
Mersin Onur Haftası 2017’nin teması “Mozaik” olarak belirlendi. 5-11 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirilecek 3. Mersin Onur Haftası’nın hazırlıkları ise tam gaz devam ediyor!
Kaos GL’den Zarife Akbulut’un haberine göre Mersin 7 Renk LGBTİ Derneği çağrısı ile bir araya gelen demokratik kurum, siyasi partiler ve bağımsız feminist, LGBTİ aktivistleri ile gönüllülerin oluşturduğu Mersin Onur Haftası Komisyonu üçüncü toplantısını gerçekleştirdi.
Onur Haftası Komisyonu, Mersin’de bu yıl üçüncüsü düzenlenecek olan Mersin Onur Haftası tarihini 5-11 Haziran olarak duyurdu.
Onur Haftası Komisyonu bu yıl “Mozaik” teması ile etkinlikler düzenleyecek. Tekçilik anlayışının hakim kılınmaya çalışılmasına karşı; tek cinsiyet, tek cinsel kimlik, tek ırk, tek dil anlayışına karşı, bir mozaik gibi bir arada yaşamın mümkün olduğunu vurgulamak için bu temanın seçildiği belirtildi.
Belirlenen tema çerçevesinde çalışma hazırlıklarını başlatan Onur Haftası Komisyonu, haftanın programını çok kısa bir süre içinde açıklayacağını duyurdu.
Bonn’da gerçekleştirilmekte olan iklim müzakereleri 13 Mayıs Cumartesi günü ikinci eylemi gördü. Gençlik örgütleri birleşimi YOUNGO, “Close the emissions gap!” (Emisyon açığını kapatın!) sloganı ile eylem yaptı.
Bilim insanları küresel ısınmanın yıkıcı etkileri ile karşılaşmamamız için küresel sıcaklık değişiminin, endüstri öncesi dönemlere oranla 1.5 dereceyi aşmaması gerektiğini söylüyor. Bunu sağlamak için yapılan çalışmalarda, ülkeler yapackları katkıları tanımlayan Ulusal Katkı Beyanları(NDC)’nı sundu. Ancak bu beyanlar eksiksiz yerine getirilse bile sıcaklık artışımın 1.5 dereceden fazla olacağı hesaplanıyor. NDC’lerdeki bu açık, emisyon açığı(emissions gap) olarak tanımlanıyor.
Çeşitli ülkelerden gençlik temsilcilerinin UNFCCC ve COP’taki çatı organizasyonu olan YOUNGO, bugün “Emisyon açığını kapatın!” sloganı ile eylem yaptı. 1.5 derece mümkündür diyen YOUNGO, bu hedef tutturulmazsa küresel ısınmadan şimdiden etkilenmeye başlayan küçük ada ülkelerinin sular altında kalabileceğini hatırlattı.
Gelecek yıl COP ‘a (Taraflar Konferansı) başkanlık yapacak olan Fiji de bu ada ülkelerinden biri, YOUNGO, Fiji ve diğer ada ülkelerinin yok olmaması için, bütün ülkelere NDC’lerini 1.5 dereceyi hedeflereyek yükseltme çağrısı yaptı.