Ana Sayfa Blog Sayfa 3150

Anadolu Jam 2017’ye başvurular açıldı: Jam’in bu seneki durağı Mardin!

Bu sene 7.si düzenlenecek Anadolu Jam, ya da kısa tarifi ile “Yaşamı dönüştürenler için bir buluşma”, 23-30 Ağustos tarihleri arasında, Her yerde Sanat Derneği (Sirkhane), Mardin’de gerçekleşecek.

Başvurular için son tarih ise 01 Temmuz 2017. Başvuru formuna buradan ulaşabilirsiniz.

Anadolu Jam, 2011 yılından beri, Türkiye’nin her köşesinden, sosyal, ekolojik, ekonomik değişim için bireysel dönüşüme niyeti olan bireyleri bir araya getiriyor. Buluşmada katılımcılarla birlikte, günlük hayatın telaşesinden sıyrılıp, yavaşlayarak; katılımcılara kalpten konuşma, can kulağıyla dinleme, kendileriyle ve ilişkilerinde yeni bir iletişim yolu deneyimleme ve hayalini kurdukları dünyayı bir topluluk içinde paylaşma alanı açılıyor.

Jam nedir?

Anadolu Jam 2016, 18-25 Haziran tarihlerinde Bayramiç Yeniköy’de gerçekleşmişti

Jam, Anadolu Jam web sitesinde şu şekilde tanımlanıyor:

Bu soruyu yanıtlamak çok kolay olmasa da Jam’in belirlenen bir amaca ulaşmak için düzenlenen bir konferans, seminer, atöyle ya da tipik bir toplantı olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Değişim ve dönüşümün üç farklı seviyede geliştiği bir ortam: kişisel (içsel), topluluk (ilişkisel) ve sistemik (bütünsel). “Jam” ismi, caz müzisyenlerinin bir araya gelip doğaçlama müzik yapmalarından esinlenilerek kullanılıyor.

Yaşam yolunuzla ilgili aklınıza gelip de yanıtlamadığınız, ya da henüz aklınıza gelmemiş soru ve buluşları, aklınızla derinlemesine düşündüğünüz değil, kalbinizle deneyimlediğiniz bir alan Jam. Katılımın esas olduğu Jam, her bir katılımcı için farklı şeyler ifade ediyor, çünkü Jam katılımcıların kişilikleri ve varlıklarıyla Jam oluyor, anlam buluyor.

 

 

(Yeşil Gazete)

 

Manisa’da 828 asker yedikleri yemekten zehirlendi, 1 asker yaşamını yitirdi, 59 asker tedavi altında!

Sağlık Bakanlığı, Manisa 1. Piyade Er Eğitim Tugayı Komutanlığı’nda askerlerin rahatsızlanarak hastaneye kaldırılmasına ilişkin açıklama yaptı.

Manisa 1. Piyade Er Eğitim Tugayı’nda görev yapan 828 asker zehirlendi. Zehirlenen askerlerden biri yaşamını yitirirken, 59 asker hastanede tedavi altında tutuluyor.

Sağlık Bakanlığı’ndan yapılan yazılı açıklamada, 1.Piyade Er Eğitim Tugayı Komutanlığı’ndaki askerlerin 23, 24 ve 25 Mayıs tarihlerinde bulantı, kusma ve ishal şikayetleriyle acil servislere başvurduğu belirtildi.

Olayla ilgili Türkiye Halk Sağlığı Kurumu’ndan biri profesör 10 kişilik uzman heyetin özel uçakla Manisa’ya gittiği aktarılan açıklamada, Manisa Kamu Hastaneleri’nden görevlendirilen 5 hekim ve 5 hemşirenin de katılımıyla oluşan 20 kişilik uzman ekibin çalışmalarına başladığı kaydedildi.

Çalışmaların tamamlanmasının ardından olayın nedenine ilişkin bilgi verileceği bildirilen açıklamada, şu ifadelere yer verildi:

“Bugün itibarıyla olaydan toplam 828 asker etkilenmiştir. 59 askerimiz yatarak tedavi görmektedir. Bir askerimiz yoğun bakımda ancak hayati tehlikesi bulunmamaktadır. Bir askerimiz bugün Merkez Efendi Devlet Hastanesi’nde vefat etmiştir. Vefat eden askerimize İzmir Adli Tıp Kurumunda otopsi yapılacak ve kesin ölüm nedeni tespit edilecektir. Olay yerinde halen iki acil yardım ambulansı hazır bekletilmektedir. Şikayeti olan askerler oluşturulan 150 kişilik revirde sağlık ekiplerimizce değerlendirilerek müşahedeye alınmakta, gerekli görülenler hastaneye sevk edilmektedir.”

(Yeşil Gazete)

Meteorolojiden İstanbul ve 7 şehre yağmur uyarısı

Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nden yapılan uyarıya göre, İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Bursa, Diyarbakır, Antalya ve Erzurum’da sağanak bekleniyor.

Yapılan son değerlendirmelere göre, yurdun genelinin parçalı, yer yer çok bulutlu, Marmara, Ege, Batı Akdeniz, Orta ve Doğu Akdeniz’in iç kesimleri, İç Anadolu, Karadeniz’in iç kesimleri, Doğu Anadolu’nun kuzey ve batısı, Bitlis ve Muş çevreleri ile Adıyaman ve Diyarbakır’ın kuzey kesimlerinin yerel olmak üzere aralıklı sağanak ve yer yer gök gürültülü sağanak yağışlı geçeceği tahmin ediliyor.

Meteoroloji Genel Müdürlüğünden alınan tahminlere göre, hava sıcaklığında önemli bir değişiklik beklenmiyor. Ülke genelinde mevsim normalleri civarında seyredeceği tahmin ediliyor.

Rüzgarın ise genellikle güney ve güneybatı, kuzeybatı kesimlerde kuzey ve kuzeydoğu yönlerden hafif, ara sıra orta kuvvette esmesi bekleniyor.

Bazı illerde beklenen hava durumuyla günün en yüksek sıcaklıkları ise şöyle:

Ankara: Parçalı ve çok bulutlu, aralıklı sağanak ve yer yer gök gürültülü sağanak yağışlı 20

İstanbul: Parçalı ve çok bulutlu, öğle saatlerinden sonra kısa süreli ve yerel olmak üzere hafif sağanak yağışlı 24

İzmir: Parçalı ve çok bulutlu, öğle saatlerinden sonra ve gece saatlerinde sağanak ve gök gürültülü sağanak yağışlı 26

Adana: Parçalı ve çok bulutlu, öğle saatlerinden sonra iç kesimleri kısa süreli ve yerel olmak üzere sağanak ve yer yer gök gürültülü sağanak yağışlı 28

Bursa: Parçalı ve çok bulutlu, yerel olmak üzere aralıklı sağanak ve gök gürültülü sağanak yağışlı 27

Antalya: Parçalı ve çok bulutlu, öğle saatlerinden sonra kısa süreli ve yerel olmak üzere sağanak ve yer yer gök gürültülü sağanak yağışlı 24

Samsun: Parçalı, yer yer çok bulutlu 18

Trabzon: Parçalı, yer yer çok bulutlu 20

Erzurum: Parçalı, yer yer çok bulutlu, öğle saatlerinden itibaren kısa süreli ve yerel olmak üzere aralıklı sağanak yağışlı 17

Diyarbakır: Parçalı ve az bulutlu, zamanla çok bulutlu, öğle saatlerinden sonra kuzey kesimleri kısa süreli ve yerel olmak üzere sağanak yağışlı 27

Avrupa’nın ve Anadolu’nun en eski yazılı belgesi Acemhöyük’te bulundu

Anadolu’nun bilinen en eski yazılı belgesi, Aksaray ilindeki Acemhöyük kazılarında bulundu. “Kaya kristalinden” bir parça üzerine kazınmış, tek satırlık bu yazıt; yalnız Anadolu’nun değil, Avrupa’nın da var olan en eski yazılı belgesi konumunda…

Tuz Gölü’nün güney kıyısında kurulmuş olan Acemhöyük, Anadolu’nun en eski krallık merkezlerinden biri. Bu merkez (800×700 m) boyutlarında bir tepe ve onu çevreleyen bir aşağı kentten oluşuyor.

Cumhuriyet’ten Sergen Çirkin’in haberine göre, tepe, söz konusu krallığın “akropolü” konumundaydı ve yönetici sınıf burada yaşıyordu. Tüccarların ve halkın yaşadığı aşağı şehir ise bir çeşit uluslararası pazaryeriydi. İlk kez 1962 yılında Prof. Dr. Nimet Özgüç’ün başlattığı Acemhöyük kazılarını, 1989’dan bu yana Prof. Dr. Aliye Öztan yürütüyor.

Bir Ortadoğu metropolü

Kuruluşu yaklaşık 4 bin 500 yıl önceye dayanan Acemhöyük’te, toplam 12 arkeolojik tabaka saptandı. Prof. Özgüç ve Prof. Öztan, yaptıkları kazılardan elde ettikleri sonuçları, yazılı tarihsel belgeler ile kıyaslayıp Acemhöyük’ün, antik “Puruşhattum” kenti olduğunu ortaya çıkardılar.

Kente ilişkin ilk bilgiler, Akad Devleti’nin (Güney Irak) kurucusu Sargon’un zaferlerini anlatan “Şartamhari (Savaş Kralı)” tabletlerinde geçiyor. Tabletteki anlatıma göre, Puruşhattum’da çalışan tüccarlar, kentin yerel kralını büyük kral Sargon’a şikâyet ediyorlar. Bunun üzerine Sargon, Irak’tan Toros Dağları’nı aşarak Anadolu’ya girerek, kenti ele geçiriyor.

Anadolu’nun bilinen en eski yazılı belgesi

Eski Ortadoğu’da tüccarlar, değerli malların ölçümü için hassas bir biçimde hazırlanmış “ağırlıklar” kullanıyorlardı. Anadolu’nun önemli ticaret merkezlerinden biri olan Acemhöyük’te de değişik malzemelerden yapılmış, çok sayıda “ağırlık” bulundu. Ancak geçen yıl açığa çıkarılan bir örnek, kazı heyetinde ayrı bir heyecan yarattı. Çünkü bu ağırlığın üzerinde çivi yazılı bazı işaretler vardı.

“Kaya kristalinden” yapılmış olan “ağırlık”, Erken Tunç Çağı’na ait bir yapının içinde ele geçti. Bu yapının bulunduğu ta- Sergen ÇİRKİN Ark eolog baka, “Karbon 14” ölçümlerine göre İ.Ö. 2250 yıllarına tarihleniyor. Dolayısıyla, bu tabakada açığa çıkarılan bu kristal ağırlık, gerek Anadolu’nun, gerek tüm Avrupa’nın bilinen en eski yazılı belgesi durumuna geçiyor.

Prof. Öztan, yazıtın okunmasına yönelik çalışmaların, çivi yazısı uzmanlarınca hâlâ sürdürüldüğünü belirtiyor. Ağırlık üzerindeki işaretlerin yeterince okunaklı yazılamamış olması, yazıtın çözümünü zorlaştırıyor.

Bu nedenle yazıtın yerel bir Anadolu dilinde mi, yoksa dönemin uluslararası dili olan Akatça mı yazılmış olduğu henüz anlaşılabilmiş değil… Ancak her ne olursa olsun 10,4 gr. ağırlığındaki bu küçük buluntu, “Anadolu’nun bilinen en eski yazılı belgesi” unvanını şimdiden kazanmış durumda…

Ortadoğu’nun gümüş kenti

Kuzey Irak’taki Asurlu tüccarlar, günümüzden 4 bin yıl önce, Anadolu’da uluslararası pazarlar kurmuşlardı. Asurlu tüccarlar Anadolu’ya lüks kumaşlar ve kalay getiriyor, Anadolu’dan ise Asur’a gümüş götürüyorlardı. Yukarıda sözü edilen “ağırlıklar” işte bu tip alışverişlerde gümüş gibi değerli malların ölçümünde kullanılıyordu. Çivi yazılı tabletlere göre, Asurlu tüccarlar arasında Puruşhattum gümüşü oldukça ünlüydü. Pek çok tüccar, elde ettiği tüm kazancını iyi kaliteli Puruşhattum gümüşüne çevirerek Asur’a dönüyordu.

Bu uluslararası ticaret sayesinde giderek zenginleşen Puruşhattum kralları, yaldızlı fildişi mobilyalarda oturuyor, kristalden ya da “obsediyen’den (volkanik cam)” yapma vazolar kullanıyor, ithal Mezopotamya kumaşından elbiseler giyiyorlardı.

Günümüzün kargo etiketleri

“Silindir mühürler” ve bunlara ait “mühür baskıları” eski Ortadoğu’nun ekonomi tarihi hakkında çok önemli bilgiler verirler. Çünkü ticareti yapılan malların çoğu, günümüze dek ulaşamamışlardır. Ancak söz konusu malların paketi üzerine yapıştırılan “mühür baskıları”, binlerce yıl kolaylıkla korunabilmiştir.

Eski Ortadoğu’da tüccarları, gönderecekleri paketin üzerine bir parça yaş çamur yapıştırıyor ve bu çamura kendi isimlerinin yazılı olduğu mührü basıyorlardı. Bu baskılar, bir anlamda günümüzün “kargo etiketleri” görevini görüyordu.

4 bin yıl öncenin süper güçleri

Acemhöyük’te ele geçen mühür baskıları, kentin Ortadoğu ticaretinde ne denli işlek bir merkez olduğunu gözler önüne seriyor. Bunlar arasında: Kuzey Irak’taki Asur kralı I. Şamşi Adad’a, Suriyeli bir prenses olan Nagihanum’a ve Kargamış kralı Aplahanda’ya ait örnekler bulunuyor. Adı geçen tüm bu kişiler, 4 bin yıl önce dünya ticaretini yürüten süper güçlerdi…

(Cumhuriyet)

Çaresizlik – Cengiz Aktar

Cengiz Aktar’ın yazısı artigercek.com sitesinden alındı

Referandumla birlikte oluştuğu varsayılan “hayır cephesi” bileşenlerinin yapısal nedenlerden ötürü birlikte hareket etmekten çok uzak oldukları üzerine daha önce yazdım. Kürd meselesinin çözümü konusundaki ateşle su misali pozisyonların bir asgarî müşterekte buluşmaları tamamen ihtimal dışında. “Hayır cephesi” bu anlamda bir cephe olmadığı gibi farklı bileşenlerinin kendilerine has herhangi bir ciddî alternatif politika önerisi de duyulmadı bugüne kadar. Muhalefet genel itibariyle, rejimin icraatına karşı, yerine göre kuru, yüzeysel ya da soyut muhalefet olarak tezahür ediyor. Hedefi Erdoğan’dan ötesini kapsayamıyor. 16 Nisan öncesine dönüş yegâne talep sanki.

MHP kökenli muhalifler “sert” beyanlar dışında ne edeceklerini pek bilemiyor.

CHP’nin, üzerinde düşünülmemiş, spontane ve arkası gelmeyen sivil itirazları; Salı günleri “sert” beyanları; İzmir marşlı, 10.yıl marşlı, Anıtkabir ziyaretli protestoları; beyhude soru önergeleri, meclis araştırma talepleri; “hukuksuzluk”, “anayasaya aykırılık” çıkışlarının hiçbir etkisi yok. Bu vızıldamaların, mırıldanmaların ve hırıldamaların dışında ciddî politika önerisi yok.

AB uyum çalışmaları, Avrupa Konseyi vecibeleri, komşularla ilişkiler, ABD ilişkisi, Zarrab dosyası takibi, Kürd politikası, OHAL, çökmüş devlet kurumlarının istikbali, laiklik, Alevilik, kadın-erkek eşitliği, eşit vatandaşlık, anayasal vatandaşlık, eril siyaset, demokraside ordunun konumu, şiddet perverlik, şeffaflık, hesap verebilirlik, cezasızlık, merkeziyetçilik, eğitim sistemi, doğa hakları, kalkınmacı tek düşünce esareti… Bütün bu meselelerde CHP’den politika önerisi işitmiş değiliz.

Genelde işitilen 1923 ile 2017 arasında gidip gelen bir devr-i sabık özlemi. Üstelik çare bekleyen meselelerin en hayatîsi Kürd meselesinde CHP rejimden daha rejimci!

HDP bunaltıcı bir tahakküm altında, HDP’nin siyaset yapmasını sistematik olarak engelliyor rejim. Hapis dâhil enva-i çeşit engelle karşı karşıya olan HDP, bırakın politika üretmeyi ölüm kalım savaşı veriyor. Temsil ettiği seçmen, memlekette hüküm süren sistemli zulmün hedefinde olan kitle.

Sivil toplumdan yükselen şiddet içermeyen itirazların ve pozitif çağrıların boyutlarıile etki kapasiteleri belli; yargı ve yasama devre dışı bırakılmışken bu itirazlardan bir sonuç elde edilebileceğini düşünmek maalesef çok zor. Nitekim toplumun maruz kaldığı zulüm ve tahakkümün bugün gelip dayandığı nokta açlık grevi, yani anti-siyaset.

Bu yapısal çaresizlik hatırı sayılır bir kesimi rejime bir şekilde biat etmeye sürüklüyor. Ama muhalefette kalıp, biat etmeyip iyimser olmaya çalışan “umudu yitirmeyelim” diyen bir kitle de mevcut. Dikkat edilmesi gereken nokta, mesnetsiz iyimserlikle biat arasında “adam o kadar da fena değil” halet-i ruhiyesiyle belirlenen muğlak ve ince çizgi.

İyimserlerden bazısı “her istediğini elde etti artık yumuşayacak” müjdesi veriyor; kuşkucu olanlar rejimin çok korktuğunu ve 16 Nisan’ın sonun başlangıcı olduğunu yazıyor; daha “stratejik” düşünenler AKP içi muhalefetin Erdoğan’ı devireceği beklentisinde; daha ziyade yurtdışına bakanlar “bu sefer artık doğru yola dönecek çünkü Batı’ya ihtiyacı var” tahlilleri yapıyor; kimisi de “barış süreci” hayali görüyor.

Bir yanda gayet istikrarlı şekilde siyasî pozisyon alan bir tek adam var, diğer yanda biteviye niyet okuyan, gündelik gerçeklere rağmen kendi beklentilerini dile getiren, olmayacak dualara âmin demekten çekinmeyen, kendi kendine gelin güvey olan bir heterojen kitle var. Çaresizliğin farklı ve trajik veçheleri.

Daha yakından bakalım. Bir kere değişim ve nedamet bekledikleri politikacı, yıllardır olduğu gibi, yapmayı düşündüğünü gizleyip saklamadan, lafı dolandırmadan faş ediyor, icraatını da aynı kararlılıkla, bazen erteleyerek ama asla vazgeçmeden yerine getiriyor. Tam huzur tesis edilene kadar -yani hiçbir zaman- OHAL kalkmayacak diyor mesela, yumuşama bekleyenlerle alay edercesine.

Her istediğini elde ettiği için yumuşayacağını ve rejim kalemlerinin propagandasını yaptığı reformlara yöneleceğini düşünenlere önce yumuşamadan ve reformdan ne anlandığını sormak gerek. Olumlu anlamda reform, rejimin hukuk devletine geri dönmesi ise, bunun cevabı önce kuvvetler birliği oldu bittisi ve sonra OHAL’in ebediyetidir.  Aynı bağlamda rejim kendini garantide hissetmiyor olabilir ve 16 Nisan da bir milat olabilir. Ne var ki tek elde temerküz eden muazzam bir yetki ve kolluk ile savunma güçlerinin tam ve denetsiz kontrolünü elinde tutan bir rejimden bahsediyoruz. Bugüne kadar görülmemiş ve eksiksiz bir asimetri!

Gelelim yıllardır Godot gibi beklenen AKP içi muhalefete… Godot’nun gelmeyeceği zira Godot’nun varolmadığı hâlâ anlaşılmadı mı? Şimdi Erdoğan’ın yeniden genel başkanlığa gelmesiyle başlayacak temizlik en ufak başkaldırı ihtimalini dahi yok ediyor.

Gidelim Avrupa’ya ve oradan beklenen havuçlara, sopalara. Avrupa’nın elinde havuç artık yok. AB üyeliği rafa mafa kalkmadı, bitti, daha doğrusu elbirliğiyle bitirildi. Dolayısıyla sopanın bir manası yok. Rejimin ekonomik çıkar nedeniyle muhafaza etmek istediği bir zayıf ilişki kalabilir ama bu, Türkiye’de siyaseti ve toplumu 2000-2005 arasında olduğu gibi olumlu yönde teşvik edecek, dönüştürecek, demokratikleştirecek boyutta olmaz. Rejim bu çeşit “olumlu teşvik”lere içişlerine müdahale ve dış denge denetleme gözüyle bakıyor. Yani düşman gözüyle… Bu anlamda Avrupa’ya ve Batı’ya ihtiyacı yok, tam aksine. AB’ye, Avrupa Konseyi kurumları ve başta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni de ekleyin.

Avrupa’nın ise “Türkiye demokrasisini kurtaralım” gibi bir meselesi yok; stratejik hata ama öyle…

Ve son olarak Kürd meselesi ve barış süreci. Bunalmış HDP haklı olarak barışa çağrıda bulunuyor ancak bu çağrının içinin doldurulması, yani anayasal ve yasal reformların gerçekleşmesi söz konusu bile değil. Başkan HDP’ye “terörle mesafe koymayanları çok daha zor günler bekliyor, bu böyle biline” diyor. Vekiller hapiste, seçilmiş yerel yönetici kalmadı, şehirler dümdüz edildi, yarım milyon insan yerinden oldu, dil yasaklı… Barış süreci?

Rejimin kavruk vizyonunda, “kendi Kürdleri”, TOKİ, yol, köprü, teşvik ve zapt-u rapttan ibaret bir “çözüm” var, barış süreci filan değil…

Yukarıda yazılanlara yine ve her zaman olduğu gibi kötümserlik, umudu yitirmek, yılgınlık, moral bozuculuk, karamsarlık diyerek itiraz edenler olacak. Çaresizlik üzerine bir sentez yapmamın nedeni mesnetsiz iyimserliğin tehlikesini gözler önüne sermek. Türkiye faşizmi tanımıyor, faşizm kendiliğinden dönüşen bir şey değildir. Ancak doğru teşhisler doğru çözümleri getirir, hayaller değil.

Cengiz Aktar – Artı Gerçek

Cenazesini teslim alan Kemal Gün açlık grevini sona erdirdi

Oğlunun cenazesini almak için 90 gün açlık grevi yapan Kemal Gün’e cenaze bugün teslim edildi, Gün açlık grevini bıraktı. Hozat Cemevi’nden kaldırılacak cenazenin ardından tedaviye başlayacak.

Bianet’den Ayça Söylemez’in haberine göre 70 yaşındaki Kemal Gün, oğlunun kemiklerini alabilmek için başlattığı açlık grevini 90 gün sürdürdü ve bugün kemikleri almasıyla sona erdirdi.

Gün’e cenaze bu sabah Hozat Cemevi’nde teslim edildi.

Cenazenin ardından tedaviye başlayacak

Avukat Engin Gökoğlu, cenazenin bugün Hozat Cemevi’nden Hozat Merzarlığına defnedileceğini, kemiklerin defnedilmesinin ardından Kemal Gün’ün tedaviye başlayacağını söyledi.

Gökoğlu, “Hangi hastanede tedavi olacağına henüz karar vermedi ancak tedaviye başlayana kadar fiilen açlık grevindeki gibi besleneceğini” söyledi.

Hozat Cemevi’ndeki tören için ailenin diğer üyelerinin de Dersim, Hozat’a ulaşması bekleniyor.

Valilik: Kemikler teslim edildi

Tunceli Valiliği de kemiklerin Hozat ilçesinde Kemal Gün’e teslim edildiğini, resmi internet sitesinden yaptığı açıklamayla duyurdu. Valilik aynı açıklamayı sosyal medya hesaplarından da paylaştı.

Açıklamada, “Kemik parçalarının geç teslim edilmesinin sebebinin adli tıp kurumunda yapılan DNA incelemesinin uzun sürmesinden kaynaklandığı” belirtildi.

 

(Bianet)

Taksim Dayanışması: 31 Mayıs’ta Taksim’den Gezi Parkı’na yürüyoruz

Taksim Dayanışması, Gezi Parkı eylemlerinin 4’üncü yıldönümünde Taksim’den Gezi Parkı’na yürüyüş düzenleyeceğini duyurdu.

Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Karaköy Binası’nda düzenlenen basın toplantısında Taksim Dayanışması Sekreteryası adına Mücella Yapıcı, Gezi’nin 4’üncü yılı programı çerçevesinde 31 Mayıs saat 19.30’da Taksim’den Gezi Parkı’na gideceklerini açıkladı.

“Dört yıl önce bugünlerde Taksim Meydanı ve Gezi Parkı başta olmak üzere, yaşam alanlarımıza amansız ve hukuksuz bir şiddetle saldıranların karşısında omuz omuza mücadele verdik” ifadelerini kullanan Yapıcı şöyle konuştu:

“Gençlerimizin yaratıcı zekâsıyla, annelerimizin kucaklayan şefkatiyle, işçi kardeşlerimizin emekten gelen gücüyle, kadınlarımızın gür sesiyle, LGBTİ bireylerimizin ‘Biz de varız’ çığlığıyla el ele verip dayanışmamızı ve direnişimizi büyüttük. Bu onurlu direniş ve evrensel dayanışma karşısında çaresizlerin ve korkakların günden güne daha da kirlenen politikalarına, günden güne tırmandırılan şiddetine, adaletsizliğine karşı biz ‘Gezi’nin çapulcuları’ onlarca ayrı dille, sesle, renkle bir arada durduk, nefes aldık.”

Yapıcı, hukuksuzluğa ve polis şiddeti sonucu hayatını kaybedenlerin davalarındaki cezasızlığa dikkat çekerek şunları söyledi:

“Ne Anayasa’nın ne uluslararası sözleşmelerin, ne de AİHM kriterlerinin dikkate alındığı, hukuksuzluk ve keyfiliğin kutsandığı bir siyasal iklimde yaşıyoruz. Bu keyfiliği biz Gezi sürecinden iyi tanıyoruz. İktidar sahiplerinden güç alan, hukuk ve kural tanımaz polis şiddetinin yaşamlarımızı nasıl kararttığını unutmuş değiliz. Onlarca arkadaşımızın gözlerini kaybetmesinin, binlercesinin yaralanmasının, bunun ardından faillerin ve azmettiricilerin cezasız bırakılmasının böylesi bir kural tanımazlıktan beslendiğine şahit olanlarız. Ethem Sarısülük ile Medeni Yıldırım’ı öldüren polis ve jandarma kurşunlarının, Ali İsmail’e yönelen ölümcül tekmelerin sahiplerinin, Abdullah Cömert’i, Ahmet Atakan’ı, Berkin Elvan’ı yaşamdan koparan biber gazı fişeklerinin, Hasan Ferit’i vuran mafya bozuntularının ve Mehmet Ayvalıtaş’ı bizden alan pervasızlığın bu hukuksuzluktan güç aldığını bilenleriz.”

Yapıcı geçtiğimiz günlerde tutuklanan iki eğitimci Nuriye Gülmen ve Semih Özakça ve oğlunun cenazesi için açlık grevi yapan Kemal Gün’ün durumunu da hatırlattı:

“Özgürlükten, demokrasiden, barıştan ve doğadan olan herkesin açlıkla, ölümle ve hapisle sınandığını, hırsızlığın, yolsuzluğun, katliamların, taciz ve tecavüzlerin cezasızlıkla ödüllendirildiğini; bir insanı katletmenin bedelinin mahkeme masraflarından daha az olduğunu; 80 gündür çocuğunun kemiklerini alabilmek için açlık grevi yapan babaya oğlunun kemiklerinin kargoyla gönderildiğini görenleriz.”

Yapıcı tutuklamalara ve ihraçlara da dikkat çekti:

“Gezi’de barıştan, özgürlükten, doğadan eşitlik ve dayanışmadan yana kurduğumuz hayatın peşinde olanların KHK’larla, ihraçlarla, açlıkla, tutuklamalarla sınandığı bu karanlıkta, dayanışmamızdan ve birbirimizden vazgeçmiyoruz. OHAL adı altında yerleştirilen bu karanlığa, haksızlığa, talana, şiddete, cezasızlığa Gezi’den aldığımız güç ve kazanımlar ışığında hayır diyoruz.”

Gezi’nin kriminalize edilmesine izin vermeyeceklerini belirten Yapıcı şöyle devam etti:

“Bilinsin ki Gezi direnişi bu toplumun tarihinde bir onur sayfası olarak yerini almıştır. Dünyaya örnek olan Gezi direnişi, en temel hak taleplerinin hukuksuzca cezalandırılmaya çalışıldığı davalarda suç unsuru olarak gösterilip kriminalize edilmeye çalışılmaktadır. Bunu reddediyor, kendi hukuksuz ve onursuzluklarının yarattığı korku ve kâbusları nedeniyle bu sayfanın karalanmasına izin vermiyoruz. Dört yıl önce bir parkta birlikteliğimizden yarattığımız gücümüzle tekrarlıyoruz; Başta Taksim Meydanı ve Gezi Parkı olmak üzere yaşam alanlarımızın, ormanlarımızın, parklarımızın, meydanlarımızın, kentlerimizin, insan hakları anıtımızın dahi abluka altına alınmasını ve yok edilmesini, ülkemizin bir cezaevine dönüştürülmesini hiçbir zaman kabul etmiyoruz, kabul etmeyeceğiz.”

Yapıcı, Gezi’nin 4’üncü yılında 27 Mayıs günü saat 20.00’da İstiklal Caddesi’nde Yeryüzü Sofrası’nda buluşacaklarını, 31 Mayıs günü saat 19.30’da da Taksim’den Gezi Parkı’na yürüyüş gerçekleştirileceğini açıkladı.

(Diken)

Gezi Parkı’ndaki köpekler iğneyle bayıltılarak toplandı

Taksim Gezi Parkı’nda Beyoğlu Belediyesi Veteriner İşleri Müdürlüğü ekipleri, sokak köpeklerini iğneyle bayıltarak topladı. Bazı kişiler, duruma tepki gösterdi.

Beyoğlu Belediyesi Veteriner İşleri Müdürlüğü ekipleri, Gezi parkında yaşayan bir kadının baktığı sokak köpeklerinin yoldan geçenleri ısırdığı ve rahatsızlık verdiği ihbarını değerlendirdi. Öğle saatlerinde parka gelen ekipler, köpekleri bayıltmak için iğne attı. Bayıltıcı iğneyle vurulan köpek yerde yatan kadının yanına gitti. Uykudan kalkan kadın köpeğin vurulduğunu görünce veteriner ekiplerinin yanına geldi. Belediye görevlisi kadına “Şikayet var köpekleri alıp aşılarını yaptıktan sonra tekrar bırakacağız” dedi. Kadın “Bu köpeklerin aşısı var, hiç kimseye de saldırmıyorlar, herkes saldırdı diye yalan söylüyor, bütün aşıları yeni yapıldı” diyerek köpekleri vermek istemedi.

Bu sırada ekipler ikinci köpeği de iğneyle vurdu, köpeğin vurulduğunu gören bir kadın “Bu köpekleri nereye götüreceksiniz, kimseye zarar vermezler bunlar. Utanıyorum ben bir bayan olarak ben yıllardır buradayım” dedi.

https://www.youtube.com/watch?v=jXLANzogP-o&feature=youtu.be

Esnaf olduğunu söyleyen bir kişi de tepki gösteren kadına “Bu köpekler her gün birine saldırıyor burada. 1 Mayıs’ta dört polisi ısırdı alsınlar götürsünler” dedi.

İğneyle vurulan köpeklerden biri biraz ileride kaldırımda bayıldı, köpeği almak isteyen ekiplerle simitçilik yapan kişi arasında da tartışma yaşandı. Simitçi “Ben bu köpeği 8 yıldır tanıyorum bu saldırgan köpek değil sıkıntılı köpekler parkın içinde.” dedi.

Belediye görevlisi “Sen simitçisin simidini sat karışma ekmeğinden olma ben bu köpekleri alıp barınağa götürmek ve 10 gün müşahede altında tutmak zorundayım” diye cevap verdi. Köpekler Belediye veteriner ekipleri tarafından alınarak götürüldü.

(Artı Gerçek)

İklim değişikliği ile mücadele Türkiye’de lüks mü?

Bilim insanları, küresel ısınmanın etkilerinin yıkıcı sonuçlarının yaşanmaması için 1.5 derecenin sınır olduğunu söylüyor. Ancak ülkelerin niyet beyanları(küresel ısınma ile mücadele için her ülkenin yapacağını beyan ettiği emisyon azaltımları) tam olarak yerine getirilse bile hesaplara göre artış 2.7 – 3 derece aralığına ulaşıyor[1].

Emisyon azaltım hedefindeki bu yetersizliğe, emisyon açığı(emmisions gap) deniyor. Bonn’da, UNFCCC görüşmelerinde, emisyon açığının kapatılması ve niyet beyanlarının arttırılması için iki eylem yapıldı.

UNFCCC Konferansı, Bonn.
(Fotoğraf: Arthur Wyns)

Emisyon açığı ve 1.5 derece talebi gibi soyut bir konu üzerine eylem yapmak, bizim için şu aralar biraz lüks gibi görünüyor.

Neredeyse hepimiz, bir şekilde direniş halinde, direnişin içindeyiz. Ama küresel ısınma ile mücadele, verdiğimiz yaşam mücadelesinde, daha acil, daha somut sorunlarımızın yanında her zaman yer bulamıyor.

Pek çok araştırma kuruluşuna göre 1.5 derece hedefi, acil önlemler alınırsa, hala mümkün. İklim değişikliğinden daha fazla etkilenen kırılgan ülkeler ve sivil toplum kuruluşları, ülkelerin niyet beyanlarını 1.5 dereceyi hedefleyerek yeniden düzenlemeleri için çalışıyorlar.

Peki 1.5 derece hedefi tutturulamazsa ne olacak? Ya da sıcaklık artışı 1.5 dereceyi geçmezse küresel ısınmadan etkilenmeyecek miyiz?

Her koşulda etkileniyoruz. Aslında en özet hali ile 1.5 derece kötü, 2 derece ve 3 derece daha kötü.

Konuştuğumuz sınır değer 3 derece, çünkü 3 derece geri dönülemez nokta olarak tanımlanıyor. 3 derece sıcaklık artışı, insanlığın daha önce karşılaşmadığı farklı bir gezegene geçiş anlamına geliyor. 3 derece sınırına ulaşılırsa, gezegendeki pek çok türün yok olacağı öngörülüyor[2].

2-3 derece arasındaki artış durumunda(şu anki beyanlar sonucu beklenen 2.7), dünyadaki fotosentezin %10’unu sağlayan Amazon Ormanları’nın yangına dayanıklılığı yok olacak. Mega yangınlar sonucu çöle dönüşecek ormanda, yanan ve çürüyen ağaçlardan çok ciddi miktarda karbondioksit açığa çıkacak ve küresel ısınma hızı daha da artacak[2].

Bonn, UNFCCC’de emisyon açığı için eylem[12]

2.5 derecede, bitki ve hayvan türlerinin yüzde otuzunun yok olması ihtimali var[3].

2 derece artışta, Avrupa’da, 2003 yılında 22 ile 35 bin arasında insanın ölmesine neden olan sıcak hava dalgasının iki yılda bir tekrar yaşanması bekleniyor. Akdeniz’de ise yağışların %20 düşmesi ile kuraklık ve kontrol edilemeyen yangınlar yaşanacak[2].

Küresel sıcaklık artışı talep ettiğimiz gibi, endüstri öncesi dönemlere oranla, 1.5 derecede kalsa bile(şu anda 0.8 derece), günümüzde nadir görülen aşırı sıcak hava dalgaları, beklenmedik kuraklıklar, aşırı yağış gibi olağanüstü doğa olayları, sıradan olaylar olacak[4].

Türkiye’de durum nasıl?

42 yıldır Türkiye’nin her yerinde sıcaklıklar artıyor. Son 50-60 yılda, dağ buzulları yaklaşık 10 metre geri çekimiş. Türkiye’de sıcaklıkların daha da artacağı ve ülke genelinde Akdeniz İklimi’nin hakim olacağı görülüyor. Türkiye’yi çevreleyen denizlerde deniz seviyesi yükseliyor. Doğal afet sayıları da sıcaklıkla benzer şekilde artıyor[5,6].

1961-1990 ve 2080’ler Türkiye Sıcaklık Haritaları [5].
Türkiye’de nüfusun büyük kısmı kıyı bölgelerinde, İstanbul ve çevresindeki illerde yaşıyor. Bu bölgelerde yaşam alanı deniz seviyesinin yükselmesi ile daralacak. Akdeniz iklimini görülmeye başlanacak. Hem sıcaklıkların hem de yağışın artacağı bölgelerde sıtma gibi salgın hastalıklar artmaya başlayabilir. Ayrıca yüzeyin aşırı ısınması sonucu oluşan sağanaklar, kentsel su baskınlarına neden olarak kentsel yaşamı tehdit edebilir[5].

Deniz seviyesi yükselmesi nehir deltalarının (Çarşamba, Bafra, Çukurova gibi) ve kıyı kentlerinin düşük kotlu alanlarını etkileyecek. İklimdeki değişimler (artan sıcaklık ve azalacak yağış) Türkiye’de su stresi çeken alanları artıracak ve Doğu Karadeniz bölgesinde artacak yağış heyelan riskini artıracaktır[6].

Bütün bu değişimler sonucunda, iklim değişikliğinin Türkiye’de 21. yüzyılda gıda güvenliğini giderek daha çok tehdit edeceği söylenebilir[5].

Gıda güvenliği tehdidi ile köyden kente göç oranları daha da artacak, doğal afet ve salgın hastalıklarla sosyal problemleri daha fazla görüyor olacağız. 2012 yılında, dünya genelinde, yaşam alanlarını terk edip başka yerde yaşamaya başlama zorunluluklarının %98’i iklim değişikliği ve hava olayları kaynaklıymış[7].

Türkiye’de başka sebeplerin yanında, insanların değişen iklim şartları yüzünden tarımla hayatta kalamaması sonucu köyden kente göç etmesi veya mevsimlik tarım işçisi olarak çalışmak zorunda kalması düşünülünce iklim değişikliği yüzünden göç bize yabancı bir kavram değil.

Çok uzak olmadığımız bir sonraki aşama için maalesef önümüzde çok açık bir örnek var, Suriye. İklim değişikliğinde son gelişmeler: IPCC (Intergovernmental Panel on Climate Change – İklim Değişikliği için Hükümetler arası Panel) 2013 raporu:

“William Polk anlatıyor: 2006’da başlayan büyük kuraklık, ülkede kıtlığa ve gıda fiyatlarının yükselmesine yol açtı. Kitleler kırsaldan şehirlere göç etti ve varoşlarda seyyar satıcılık, çöpçülük yapmak, Filistinli ve Iraklı göçmenlerle rekabete girmek zorunda kaldı. Sonunda, Deraa’da küçük bir protestoyu Esad yönetimi hunharca bastırınca olanlar oldu [Polk, 2013]. Dante’nin Cehennemi’nin iç halkasını andıran yıkım sürecini başlatan “şey”, işte bu kadar “basitti.””[6]

Köyden şehre göç eden kitleler, kitleler arası rekabet, hatta saldırılar bizim için maalesef çok tanıdık. Türkiye’de yaşanacak olan küçük bir protestonun nasıl bastırılacağını ise sanırım hepimiz biliyoruz.

1.5 derece ve küresel ısınmayı ikinci plana koyabileceğimizi sanıyorken, Türkiye’de şimdiden gezici tarım işçisi sayısının, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre, fiilen kayıt dışılar ve çocuklar ile birlikte en az bir milyonluk bir nüfusu kapsadığı tahmin ediliyor[8].

Gezici tarım işçilerinin maruz kaldığı saldırılar bir yana, yaşam şartları için Hayata Destek Derneği’nin raporuna bakarsak: “Araştırmaya katılan ailelerin yüzde 80’inin çadırda yaşadığı; yüzde 56’sının elektriğe erişimi olmadığı; yüzde 62’sinin içme suyunu çeşmeden temin ettiği ve zor banyo ve tuvalet koşullarında yaşamlarını sürdürdükleri tespit edilmiştir.”[9]

Bütün bu insani olmayan şartlara rağmen iklim mücadelesi ve sınıf mücadelesinin birbirinden ayrı tutabilmemiz mümkün mü?

Evrensel’in haberi ise 9 yaşından beri, 18 yıldır gezici tarım işçisi olarak çalışan Gülistan’ı anlatıyor : “Bizim de normal hayatımız olsa” diyor Gülistan, “Rahatça oturabileceğim bir ev istiyorum. Ateşi yakacağım, yemeği koyacağım diye bir sürü zorluk çekiyoruz. Bütün hayatım çadırda geçti. Bu hayattan kurtulmak istiyorum” diye anlatıyor dertlerini.”[10]

Fotoğraf: Evrensel Gazetesi

Nereye gidiyoruz konusunda bir dönem örneğimiz olan Mısır’ı, yine IPCC raporu’nda Ömer Madra anlatıyor:

““Mısır’daki askerî darbe ve ardından gelen soğukkanlı katliama gelince. Yazar Chris Hedges, katliamın hemen ardından yazdığı makalede olayı sıcağı sıcağına şöyle analiz ediyordu: “Mısır’da olup bitenler, dünya elitleri ile dünya yoksulları arasındaki daha geniş kapsamlı küresel savaşın habercisi: Azalan kaynakların, müzmin işsizlik ve eksik istihdamın, nüfus fazlalığının, iklim değişikliği yüzünden mahsul verimindeki düşüşün ve yükselen gıda fiyatlarının yol açtığı bir savaş bu… İnsanlığın gezegen üzerindeki ikametinin son merhalesine mührünü vuracak olan şey, ölüm kalım savaşlarıdır. Bu savaşların neye benzeyeceğini merak edenler varsa, Kahire’deki şehir morglarından herhangi birini ziyaret etmeleri yeterli olacaktır.” [Hadges, 2013] (vurgular bizim – ÖM)””[6]

1.5 dereceyi sağlarsak yaşamak ve mücadeleye devam etmek  için biraz daha vaktimiz olabilir.

Küresel ısınma 1.5°C dereceyle sınırlı kalırsa Türkiye’de deniz seviyesinde tehlikeli artış riski önemli ölçüde azalacak; ancak, ısınma 2°C  derece olursa 1.3 milyon kişinin yaşam alanı sular altında kalacak. Küresel ortalama sıcaklıkların 3°C  derece artması durumunda ise, deniz seviyelerinin 6 metreye kadar artma riski bulunuyor. Türkiye’de ise 1.9 milyon insanın yaşadığı yerlerin su altında kalma riski olduğu  belirtiliyor[11].

Küresel ortalama sıcaklık artışının 1.5° derecede sınırlandırılması, 2°C derece ile karşılaştırıldığında, Türkiye’de uzun vadede birçok kentsel alanda riskleri yarıdan fazla düşürüyor[11].

İklim değişikliği ile mücadele, yaşam mücadelesi ve sınıf mücadelesi ayıramayacağımız bir bütündür. 1.5 derece talebi ve bunun için mücadele etmek bizim için ne lüks ne de bunu erteleme, ikinci plana koyma şansımız var.

1.5 derece talebi, diğer bütün taleplerimizin çok somut, çok acil  bir parçası ve daha insani yaşam koşulları için bütün platformlarda bu talebi dile getirmek hem hakkımız hem de zorunluluğumuz.


[1] http://www.asiasentinel.com/econ-business/global-climate-change-goals/
[2] http://www.climatecodered.org/2010/09/what-would-3-degrees-mean.html
[3] https://earthobservatory.nasa.gov/Features/GlobalWarming/page6.php
[4] Implications of the 1.5 limit in the Paris Agreement for climate policy and decarbonisation
[5] http://climatechangeinturkey.com/tr/c3.html
[6] İklim değişikliğinde son gelişmeler: IPCC 2013 raporu
[7] http://www.businessinsider.com/terrible-effects-of-climate-change-2014-10
[8] Mevsimlik İş Göçü İletişim Ağı(MİGA),Tarımda Mevsimlik İş Göçü Türkiye Durum Özeti
[9] Hayata Destek Derneği, Mevsimlik Gezici Tarım İşçiliği 2014 Araştırma Raporu
[10] https://www.evrensel.net/haber/320467/milyonlarca-mevsimlik-tarim-iscisi-unutuldu
[11] https://zete.com/yarim-derecelik-sicaklik-farki-yalnizca-turkiyede-1-3-milyon-insani-etkileyecek/

[12] https://yesilgazete.org/blog/2017/05/15/yesil-gazete-bonndan-bildiriyor-iklim-muzakerelerinde-soz-genclerde-fiji-bogulmasin/


 

Elif Cansu İlhan

Türkiye Ormancılar Derneği: İstanbul’da kişi başına düşen yeşil alan 1 metrekare

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin de içinde yer aldığı araziye imar değişikliğinin ardından 10 katı büyüklüğünde inşaat yapılabileceği öne sürüldü.

Mimarlar Odası Trakya Bölge Temsilciliği Başkanı Mustafa Fazlıoğlu, arazinin kentin nefes alabildiği bir alan olduğunu, imar değişikliğiyle 1 milyon 500 bin metrekarelik inşaat yapılabileceğini söyledi.

Türkiye Ormancılar Derneği Denetleme Kurulu üyesi Yüksel Erdoğan da İstanbul’daki yeşil alanların azlığına değinerek, “Belediyenin beş sene önceki verilerine göre İstanbul’da kişi başına düşen yeşil alan miktarı 6.2 metrekare. Bizim tespitlerimize göre ise 1 metrekare” dedi.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin de yer aldığı yaklaşık 1 milyon metrekarelik alana yönelik yaptığı imar planı değişikliğinin ardından, meslek odaları süreçle ilgili bilgi vermek üzere toplantı düzenledi.

Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin yer aldığı ormanlık arazide Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Lepra Deri ve Zührevi Hastalıkları Hastanesi, İstanbul Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Tıp Müzesi ve Bakırköy Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu bulunuyor.

Bakırköy Altan Erbulak Sahnesi’nde düzenlenen toplantıya Mimarlar Odası Trakya Bölge Temsilciliği Başkanı Mustafa Fazlıoğlu, İstanbul Tabip Odası adına Dr. Vahap Karabulut, Arkeologlar Derneği İstanbul Şube Sekreteri İlknur Türkoğlu, Şehir Plancıları Odası İstanbul Şube Yönetim Kurulu Üyesi Oktay Kargül katıldı.

Toplantıda dile getirilen görüşler şöyle:

Fazlıoğlu: “Arazinin kentin en değerli bölgelerinden biri. İmar rantının İstanbul’da çok yüksek olduğu bölgelerin, ulaşım akslarının ortasında bir alan. Kentin merkezinde ormanlarıyla kentin nefes alabileceği bir alan. Bu anlamda çok önemli bir kent parçası. Şimdiki verilerle yeni plandaki verileri kıyaslarsak araziye 1 milyon 500 bin metrekarelik inşaat yapılabilecek. Burada en az 5 bin yataklı bir şehir hastanesi planlayabileceklerini düşünüyoruz. 5 bin yataklı bir yer bu bölgeye yaklaşık 40 bin kişinin girip çıkması demektir. Projeyle ilgili süreçler şeffaf yürütülmüyor. Gerekli bilgilendirmeler yapılmıyor. Bu büyüklükte bir tesisin konaklama tesislerine, restoranlara, kafelere ihtiyacı olacak. Bütün bunlar özel ortak tarafından işletilecek. Aynen köprülerde olduğu gibi bakanlık yüzde 70 doluluk garantisi verecek. 5 bin kişilik bir hastaneye devlet 3 bin 500 hasta garantisi verecek. Bu büyüklükte hastanelere kentin içinde ihtiyaç yok. Yeşilin içerisinde hep birlikte kullandığımız, spor da yapabildiğimiz, kamusal sağlık hizmeti veren 2 bin yataklı bir sağlık hizmeti var. Buradaki hastaların çoğu uzun vadeli tedaviye ihtiyaç duyan hastalar. Onlar için yeşil alan çok önemli. Buradan siyasal iktidara sesleniyoruz: ‘Burayı iyileştir, teknolojinin ve tıbbın gerekleriyle donat. Ancak kamusal sağlık hizmeti olarak İstanbul halkına hizmet vermeye devam etsin.’”

Erdoğan: “2015 yılında orman ve harita mühendislerinden oluşan bir ekiple Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin de yer aldığı araziyi 13 ayrı parçaya bölerek inceledik. 2015 yılında .bu bölgede yer alan ağaçları cinsine, özelliklerine göre tek tek tespit ederek bölgenin ağaç envanterini hazırladık. Anıt ağaçlardan meyve ağaçlarına kadar 17 bin 685 ağaç tespit ettik. Belediyenin beş sene önceki verilerine göre İstanbul’da kişi başına düşen yeşil alan miktarı 6.2 metrekare. Bizim tespitlerimize göre ise 1 metrekare. Bugün kişi başına düşen yeşil alan Stockholm’de 86, Londra’da 66, her tarafı beton gibi görünen New York’ta bile 23 metrekare. Avrupa’da hiçbir ülkede 15 metrekarenin altında kent yok. İstanbul’da Bakırköylüler olarak şanslıyız; 7-8 metrekare civarında. Yeşil alanlarımıza, yaşam alanlarımıza sahip çıkmak zorundayız.”

(Diken)