Jess Shankleman ve Hayley Warren tarafından Bloomberg‘de yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete yazarı Ali Serdar Gültekin‘in çevirisiyle paylaşıyoruz.
***
Bir zamanlar çok pahalı olduğu için sadece uzay mekiklerinde kullanılan güneş enerjisi o denli ucuzluyor ki, kömürü hatta doğal gazı beklenenden dana önce bile iflasa sürükleyebilir.
Bu, 2040 yılında elektrik piyasasının ne yöne evrileceğine dair öngörüde bulunan Bloomberg’in New Energy Finance’sının (Yeni Enerji Finansı) sonucu. Araştırma grubunun hesapladığı üzere güneş enerjisi Almanya ve ABD’de yeni kömür santralleriyle rekabet edebilir durumda ve 2021 yılına gelindiğinden bunu Çin ve Hindistan gibi büyüyen pazarlarda da yapabilecek.
Çin’in kömür enerjisinde kırılma noktası. Kaynak: BNEF
Senaryonun ileri sürdüğü üzere, yeşil enerji birçok uzmanın beklediğinden daha hızlı kök salıyor. Yeşil enerjinin kök salması, Uluslararası Enerji Ajansının gelecek on yıllar boyunca fosil yakıt kaynaklı küresel karbon dioksit salınımlarının artacağına dair öngörünün aksine 2026 yılından sonra salınımlarının azalacağı anlamına gelebilir.
Londra’daki BNEF araştırmacılarından biri ve raporun başyazarı olan Seb Henbest “Yeni teknolojilerin maliyetleri öyle bir şekilde düşüyor ki, artık bu ne zaman değil eğer sorusu” diyor.
Raporun 2040 için öngördükleri:
Çin ve Hindistan enerji üretiminden en büyük pazar haline gelerek 4 trilyon $ başka bir deyişle enerji sektörünün tüm yatırımının %39’unu çekecek.
Şimdiye değin en pahalı ana akım yenilebilir teknoloji olan kıyıdan açıkta rüzgâr çiftliklerinin maliyetlerinin %71 oranında azalması denize kurulu türbinlerin enerji üretiminde bir başka rakip olmasını sağlayacak.
Lityum iyon bataryalara en azından 239 milyar yatırım yapılacak. Bu şekilde enerji depolama birimleri konutları ve güç şebekesini beslemenin etkili bir yöntemi olacak ve elektrikli taşıtların kullanımı yaygınlaşacak.
Doğal gaz 804 milyar $ daha yatarım çekerek üretim kapasitesini %16 arttıracak ve yakıt odaklılığı sürekli olmayan rüzgâr ve güneş gibi kaynaklara gittikçe daha bağımlı hale gelen dengeli bir şebekeye çevirecek.
2040 yılında enerjinin %34’ü güneş ve rüzgardan gelecek. Kaynak: Bloomberg New Energy Finance
BNEF’in yenilebilirler ve onların fosil yakıtlar üzerindeki etkileri hakkında sonuçları çok dramatik. Günümüzde güneş panellerinden elektrik üretimi maliyeti, 2009’daki maliyetin dörtte birine eşit ve büyük ihtimalle 2040 yılında %66 daha ucuzlamış olacak. Karasal rüzgâr jeneratörlerinin maliyetleri geçen 8 yıl içinde yüzde 30 düştü ve BNEF’in öngörüsüne göre maliyetler %47 daha azalacak.
Bu şu anlama geliyor ki, kömürlü termik santralleri süratle inşa eden Çin ve Hindistan gibi yerlerde 2020’li yıllarda güneş ucuz elektrik sağlamaya başlayacak.
“Bu taşma noktaları daha önce de hep yaşanıyordu ve bu teknolojinin önceden düşündüğümüzden daha ucuzladığını inkâr edemeyiz” diyor Henbest.
Güneş enerjisi maliyeti 2040 yılında ABD’de %67, Japonya’da %85 azalacak. Kaynak: Bloomberg New Energy Finance
BNEF’ye göre, muhtemelen iptal edilecek 369 GW’lık projeleriyle en büyük kurban kömür olabilir. Bu değer yaklaşık olarak Almanya ve Brazilya’nın toplam enerji üretim kapasitesine eşit.
Başkan Donald Trump’ın fosil yakıtları destekleme girişimlerine rağmen ABD’deki kömür kapasitesi de altüst olacak. BNEF, eski santrallerin devreden çıkarılması ve daha ucuz ve daha az kirleten gaz ya da yenilenebilir kaynaklarla değiştirilmeleri ardından 2040 yılına gelindiğinde ABD’nin kömür kapasitesinin şimdikinin yarısı olacağını beklemekte.
Çevre yasaları fosil yakıtların tüketim maliyetlerini arttırdıkça, Avrupa’da fosil yakıt kapasitesi yüzde 87 oranında azalacak. BNEF’in beklentisine göre hükümetlerin salınımları azaltmak için Paris İklim Antlaşmasında verdikleri sözleri gerçekleştirmek için çalışmaya başladıklarında, 2026 civarında dünyanın kömüre açlığı azalacak.
Kömürlü termik santral kapasitesi ABD ve Avrupa’da gelecek birkaç on yıl içinde azalacak. Kaynak: Bloomberg New Enegy Finance
“Bir başkanın görev süresinin ötesinde, Donald Trump küresel enerji sektörünün yapısını tek elden değiştiremez” diyor Henbest.
Anlatıldığı üzere, sıfır salınım teknolojilerinin gelişmesi endüstrinin kirlilikle mücadelesini genellikle kabul edilenden hızlı başarmasını sağlayacak. Rapora göre, bu durum küresel iklim değişikliğini yavaşlatırken, yüzyılın sonunda atmosfer sıcaklığındaki artışı 2 Selsiyus derece limitinin altında tutmak için 5,3 trilyon $’lık üretim kapasitesinin devreye alınması gerekiyor.
Veri, geleneksel yakıtlarına rakip olamayacakları bakış açısını kenara iterek rüzgar ve güneşin süratle ana elektrik kaynakları olacağını öneriyor.
BNEF, 2040 yılına geldiğimizde rüzgâr ve güneş dünyadaki kurulu kapasitenin neredeyse yarısını (şu an yaklaşık %12) ve üretilen tüm gücün %34’ünü (şu an %5) oluşturacak diye sonuçlandırıyor.
2040’a kadar yenilebilirler yeni yatırıma hakim olacak. Kaynak: Bloomberg New Energy Finance
Çanakkale‘nin Bayramiç ilçesine bağlı Kurşunlu köyünde, Zafer Madencilik tarafından planlanan feldspat ocağı ve kırma – eleme tesisi kapasite artışı projesinin Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) halkın katılımı toplantısı, köy halkının protestolarına takıldı.
Köyün girişine, üzerinde “Gelme boşuna ÇED’e, doğayı vermeyecek bu köylü size”, köy meydanına “Köyümüzde maden istemiyoruz”, “Kaz Dağlarının üstü, feldspattan değerlidir” yazılı pankartlar asan köylüler, toplantıdan saatler önce köy meydanında toplanmaya başladı. Köyün kadınları en önde yer alarak direnişin sesini ve gücünü çoğalttı.
Çanakkale Belediyesi, 19 Haziran Pazartesi günü yapılacağı duyurulan ÇED toplantısı için şehir merkezinden araç kaldırdı. Kurşunlu köyünün yanında yer almak, onlara destek olmak için yola çıkıp toplantı saatinden önce köye varan İda Dayanışma Derneği, Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği, Çanakkale Çevre Platformu, Çan Çevre Derneği ve Tüm Emeklisen Çanakkale Şubesi üyeleriyle civar köylerden gelen doğa severleri kadınlar karşıladı.
Madencilere ‘çok sesli’ karşılama
Yaklaşık 200 kişinin doldurduğu köy meydanı, kadınların çaldığı tenekelerle, çıngırak sesleriyle çınladı. Baraj yapıldıktan sonra tarım alanları yok olduğundan ve meraya giremediğinden beri geçimini davulla sağlayan köyün kadın davulcusu 67 yaşındaki Gülsüm Akan, bir adım öne çıktı, davul çaldı. Davul ve teneke sesleri sustu, hep bir ağızdan türküler söylenmeye başladı.
Köylüler toplantıyı yaptırmadı
Bu esnada köye ulaşan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkilileri, toplantının yapılacağı kahvehanenin önünü kapatan kadınların sloganlarıyla karşılandı. Köy halkı madenin verdiği zararları bildiğinden, ÇED toplantısında anlatılacakları dinlemek istemedi ve toplantının yapılmasını engelledi.
Teneke ve davul sesiyle köylülerin kararlı coşkusunun yükseldiği bu anlarda, toplantının yapılamayacağını, köy halkının madeni de toplantıyı da istemediğini anlatan Çanakkale Barosu avukatları ve deneyimli yaşam savunucuları, toplantının yapılmadığının belirtilerek tutanak tutulmasını talep ettiler.
Madenciler gidince köyde bir bayram havası
Yetkililerin tutanağa toplantının yapılamadığı ifadesini yazmamaları, tutanağın ikinci nüshasını vermek istememeleri üzerine köylüler aracın önüne geçerek yolu kapattı. Kurşunlu köyü muhtarı Emrah Güner, tutanağı, toplantının yapılmadığı notunu düşerek imzaladı. Çanakkale Barosu Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu üyesi avukatlar ve sivil toplum kuruluşları, ikinci bir tutanak düzenleyerek imzaladı. Yetkililer köyü terk edince, halaylar, oyun havaları başladı. Köylüler, direnişlerini, madene karşı yeni zaferlerini kutladı.
Üç yıl önce de köyden madeni göndermişlerdi
Kurşunlu köyü halkı, ÇED toplantısına da, köy meydanına çıkıp slogan atmaya da, maden ocağının zararlarına karşı köyünü, doğayı, yaşamı savunmaya da yabancı değil. Aynı firma 2013 yılında, cam, seramik ve boya sanayisinde kullanılan endüstriyel hammadde olan feldspatı aramak için köylerine gelmiş, yaklaşık 8 ay çalışmıştı. Köylüler çıkan tozdan ve gürültüden çok rahatsız olmuş, ağaçların kesilmesine büyük tepki göstermişlerdi. Firmaya karşı hukuk mücadelesi başlatılmış, köyden Bülent Özüren direniş çadırı kurarak 22 gün açlık grevi yapmıştı. Süreç, köylülerin zaferiyle sonuçlanmıştı.
Çanakkale İdare Mahkemesi, Çanakkale Valiliğinin proje ile ilgili ‘ÇED gerekli değildir’ kararı için yürütmeyi durdurma ve maden ruhsatının iptal edilmesi kararı vermişti. Maden sahasındaki çalışmalar böylelikle dururken, Çanakkale Valiliği karara itiraz edince dava Danıştay’a gitti. Danıştay, Çanakkale İdare Mahkemesinin yürütmeyi durdurma kararını onadı. Şimdi köylülerin gözü kulağı, Danıştayın madenin ruhsatı ile ilgili vereceği kararda. Bülent Özüren, Danıştay’ın ocağın ruhsat iptali kararını da onaması halinde Kurşunlu’nun ebediyen madenden kurtulacağını söylüyor.
‘Yine direndik, yine kazandık’
Çanakkale Barosu Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu Başkanı Avukat Ali Furkan Oğuz, geçen dört yıldan bugüne uzanan süreci Yeşil Gazete‘ye değerlendirdi: “Şirket köye 2013’te geldiğinde biz de buradaydık. Köy halkı güzel bir direniş göstermişti. Şirket üç yıl sonra geri döndü. Köy halkı organize olarak, kadınlar en önde tenekelere vurarak, sloganlar atarak, şarkılar söyleyerek köylerinde bu madeni istemediklerini beyan ettiler, ÇED toplantısını yaptırmadılar. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkilileri, tutanağa bu ibareyi ısrarla yazmadılar. Biz de ayrı bir tutanak tuttuk. Kurşunlu direndi, köyüne sahip çıktı. Geçen sefer olduğu gibi birçok STK yine desteğe geldi. Kurşunlu, Çanakkale çevre mücadelesinde sembol oldu. Bundan sonra da sürecin takipçisi olacağız.”
‘Şirkete tavsiyemiz, buralardan gitsin’
İda Dayanışma Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Hicri Nalbant, köy halkının tutanak imzalanana kadar aracın önünde durarak yol vermediği anları anlattı: “Köy, tek yumruk halindeydi. Herkes birlik içindeydi ve güzel bir eylem oldu. Şirket teslim bayrağını çekerek gelmişti. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı yetkilileri de öyle. Köye giremeden tutanak tuttular. Köy, kendiliğinden örgütlendi. Her şeyin tersine gittiği bu dönemde moral oldu hepimize. Duyduk ki, şirket başka bir şirkete satmış ruhsat alanını. Yeni şirketin yerinde olsam, gelip buralarda uğraşmam. Köylü çok kararlı. Siz dışarıdan gelecek, ağaç keseceksiniz, dağı yıkacaksınız, öyle mi? Böyle bir şey yok. İzin vermeyecekler. Şirkete tavsiyemiz, gitsin başka yerde arasın ne arıyorsa.”
‘Kurşunlu köyü kadınları hepimize umut verdi’
Kaz Dağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği Başkanı Süheyla Doğan, sloganlar atılır, tenekeler çalınırken, Kurşunlu köyü kadınlarının arasındaydı: “Kadınlar çok coşkuluydu, çok kararlıydı. Yere oturduk, türkü söyledik, şiirler okundu, teneke çaldık. Toplantı yapılamayıp yetkililer köyü terk edince halay çektik, oyun havalarıyla köyün zaferini kutladık. Bize pilav ikram ettiler. Kadınlar, maden istemediklerini, barajın topraklarını almasından dolayı tarım yapamadıklarını, hayvancılık yaptıkları alanların madenle yok olmasına göz yumamayacaklarını, köylerinden başka gidecek hiçbir yerleri olmadığını anlattı. Maden daha önce çalıştığında sesten ürkmüşler, tozdan rahatsız olmuşlar. Madenin ne olduğunu biliyorlar ve bir daha aynı şeyleri yaşamak, aynı sözleri duymak istemiyorlar. Öfkenin hakim olmadığı, şenlik havasında geçen direniş hepimize umut verdi.”
Yıllardır huzur içinde yaşadıkları, geçmişleriyle ve gelecekten umutla bağlı oldukları, Kaz Dağı’nın eşsiz doğasında nefes aldıkları köylerinde madene geçit vermeyeceklerini bir kez daha el birliğiyle anlatan, Çanakkale çevre mücadelesine güç katan Kurşunlu köyünün simge isimlerinden Bülent Özüren, bundan sonrası için de kararlılık ve birliktelik mesajı verdi :
“Ümidimizi kaybetmeyeceğiz. Adalete güveniyoruz. Bu ülkede doğayı seven, yeşili koruyan hakimlerin, savcıların olduğuna inanıyoruz. Biz madenin ne olduğunu biliyoruz. Madenden sadece biz değil arılar, ağaçlar, hayvanlarımız da etkileniyor. Toz bulutu, gürültü içinde kalıyoruz. Ankara’da masa başında madene karar verenler bizim burada ne yaşadığımızı bilmiyorlar. Biz buradayız, yaşıyoruz. Maden projesi iptal olana kadar direnmeye devam edeceğiz.”
Yeşil Düşünce Derneği’nin, her yıl gerçekleştirdiği ve bu sene 20-23 Temmuz tarihlerinde Çanakkale Assos Bektaş Köyü Altı Sahili‘nde bulunan Son Gemi Camping‘de düzenlenecek Yeşil Kamp‘ın programı belli oldu.
“Dil, Masal ve Oyun” teması ile gerçekleştirilecek Yeşil Kamp 2017, 20 Temmuz Perşembe günü kampa intikal ve tanışma oyunları ile start alıyor.
21 Temmuz Cuma günü programı ise şöyle:
▸Murat Akhuy Toprağın Yapısı, Mikrobiyojik Yaşam ve Besin Ağı Atma Dönüştür: Uygulamalı Kompost Atölyesi
▸ Özgecan Kara Gülümseyen Bir Bugün İçin Yeşil Düşünce
▸ Sezai Ozan Zeybek Herkesi Okula Götürmek Değil, Her Yeri Okula Çevirmek: Ekolojik Bir Eğitimin İmkânları
▸ Ömer Ongun Dansın Dili, Bedenin Ritmi
22 Temmuz Cumartesi günü programına bakacak olursak:
▸ Güneşin Aydemir Kopuş Çağında Yeniden Bağlanmanın Yolu Olarak Masallar ve Hikaye Anlatıcılığı
▸ Ümit Şahin Neden İklim Değişikliği Umurumuzda Değil? Dil, Söz, Düşünce ve Edebiyatta İklim Değişikliği
▸ Serkan Köybaşı İnsanların Düzeninden Eşitlik Düzenine: Hayvanlara Anayasal Haklar?
▸ Güneşin Aydemir Birlikte Hikaye Örme Atölyesi
Kampın son günü olan 23 Temmuz Pazar gününde ise:
▸ Ahmet Atıl Aşıcı İnşaat Fakirleştirir; Çare Yeşil Dönüşüm
▸ Genç Yeşiller Hayaller Yeşil, Gerçekler Beton… Queer, Adil, Ekolojik Bir Yaşam Mümkün!
▸ Dilek, Temenni, Hatıra Fotoğrafı ve Kapanış
Kamp programı 21 Temmuz Cuma sabahı başlayıp 23 Temmuz Pazar öğleden sonra ise sona erecek. Katılımcılar 20 Temmuz akşamından itibaren campinge giriş yapabilecekler.
İletişim ve bilgi için Yeşil Düşünce Derneği’nden Cihat Demirtaş‘a [email protected] adresinden ulaşabilirsiniz.
Kamp hakkında detay bilgi, başvuru formu, ulaşım, konaklama ve kampa dair tüm merak ettikleriniz için ise Yeşil Düşünce Derneği’nin web sitesini ziyaret edebilirsiniz.
Dün CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu 6 gün önce başlatmış olduğu Adalet Yürüyüşü ile ilgili şöyle bir demeç verdi:
“Ben inatla adalet için yürüyeceğim. 80 milyon için. Dün yağmur altında yürürken, yoldan gelip geçen kamyonlar, minibüsler araçlar belki şöyle düşünmüşlerdir; ‘Bu yağmurun altında bu insanlar neden yürüyor’ diye. İnsan varsa bir yerde adalet olmak zorundadır. Adalet için yürüyoruz.”
Çok eleştirildi Genel Başkan’ın bu eylemi. Siyasetçilere olan güvensizliğin haklı olarak en yüksek boyutlara ulaştığı bu ortamda art niyet arandı, CHP’nin şu zamana kadar yaptığı her şey didik didik edildi. Artık kavga etmekten yorgun düşmüş, sadece memlekette birlikte huzurlu yaşama arzusuyla yanıp tutuşan epey bir grup ise “eleştirmeyi bırakalım biz de dahil olalım” dedi.
Aslında tüm mevzu budur: Korkunun, gelecek belirsizliğinin, önyargılarımızın, güvensizliklerimizin, geçmişten getirdiğimiz ve hala nasıl çözebileceğimizi bilemediğimiz türlü çeşitte travmanın arasında nasıl bir arada yaşamayı başarabileceğiz? Tüm dünyada hakim olan “korku toplumu” çok sinsi bir şekilde içimize işliyor, en açık fikirli olanımız bile korkusuna yenik düşüp öfkeye teslim oluyor. İnsanın “tamam ben oldum!” rehavetine kapılmadan, sürekli kendisini yeniliklere, gelişmelere ve kafasında eskimiş fikirlere meydan okunmasına açık tutması gerekiyor. Yoksa çok çabuk bardağın boş tarafında, kendimizi güçsüz ve çaresiz bir şekilde debelenirken bulabiliyoruz.
O kadar birbirimize güvenimiz kalmamış ki, iyi bir iş yapıldığında bile hemen eleştirmeye başlıyoruz. Yıllardır hiçbir risk almamakla eleştirilen CHP sonunda bir adım attığında bunu göremiyoruz.
Ama halbuki biz o güveni inşa ettiğimiz bir süreç yaşadık! Gezi Direnişi’ne katılan herkes çok iyi biliyor ki biz orada “asla bir araya gelmem!” dediğimiz gruplarla birlikte halay çektik, sohbet ettik, müzik dinledik, kitap okuduk, namaz kıldık, birbirimizi yargılamadan gerçekten anlamaya çalıştık! Biz orada aslında yaşamak istediğimiz ülkeyi kurduk! Kurban olmadığımızı, adım attığımızda nasıl muhteşem güçlendiğimizi fark ettik! Karşıdakini anlamaya çalıştıkça kafamızdaki önyargıların kırıldığını fark ettik! Hala da hayalini kurduğumuz ülkeyi kuruyoruz, hala da bizden farklı olduğunu düşündüğümüz insanlarla, farklılıklarımızı tehdit olarak görmeden nasıl bir arada yaşayacağımızı sorguluyoruz. Demokrasi denen şey de tam olarak bu sürecin kendisi, ulaşılması gereken bir son durak değil! Demokrasi en temelinde hepimizin insan olduğunu, insan olduğumuzdan dolayı değeri, saygıyı, eşitliği ve adaleti ne olursa olsun hak ettiğimizi söylemez mi? O zaman neden adalet diyenleri eleştiriyoruz? Bu çıkarım bir kenarda dursun.
Gezi Direnişi sırasında bir avuç LGBTİ olarak yaklaşan yerel seçimler üzerine düşünmeye başladık. Oy verdiğimiz, gönül verdiğimiz partilerin bizim haklarımızı savunmakta ne kadar geri düştüklerini tartıştık. Gezi Direnişi bize hali hazırda bildiğimiz bir şeyi tekrar hatırlatmıştı: Haklarının savunulmasını istiyorsan o haklar için adım atman, dahil olman, mücadele etmen ve sabırlı olman gerekir. Keza insan kendisi bile en basit alışkanlığından kolay kolay vazgeçemezken toplumlar, partiler ve kurumlarda değişim epey acılı ve yavaş oluyor. (Ama oluyor!) Biz de bu cesaretle geçen senelerde kaybettiğimiz can kardeşim Boysan Yakar ile birlikte gönül verdiğimiz CHP’den 2014 yerel seçimlerinde LGBTİ kimliklerimizi gizlemeden, hatta LGBTİ haklarının evrensel insan haklarının parçası olduğunu üstüne basa basa belirterek, Şişli ve Beşiktaş’tan Belediye meclis üyesi adayı olduk. Başta ikimiz de çok korkuyorduk yalan yok valla! Ama kıyametin kopmadığını, tam aksine ne güzel dostluklar ve arkadaşlıklar kurduğumuzu ve bunların sayesinde insanların hayatına dokunan ufak da olsa ne önemli işler yapabildiğimizi gördük. Korktuğumuz başımıza geldiğinde de o kadar kötü olmadığını gördük. Keza partiye tabiri caizse “paraşütle” inmiş olmamıza rağmen partide yıllardır emek veren bir sürü arkadaşımız bizi hiç “dışarıdan gelmiş” hissettirmedi, hatta tam tersine kucağını açan o kadar çok insan oldu ki o zaman ne kadar doğru bir adım attığımızı fark ettik. Belediyelerimizde de bu anlayış üzerinde ilişkiler kurduk. Belediyelerin hizmetlerini insan ayrımı yapmadan herkesi kapsayacak şekilde olması için çalışmalar yaptık. Deneyimli aktivistler olarak, siyasetçilerin de insan olduğunu unutmadan, insan denen varlığın bir anda homofobi ve transfobisinden arınamayacağını da biliyorduk. Diyalog kurmanın bu noktada en önemli ve en etkili yöntem olduğunu da biliyorduk. Ama bir yandan da makamın ağırlığının ve sorumluluğunun farkında olmayan kişiler tarafından yönetildiğimiz için, ağızlarından çıkan her lafın birilerinin hayatını kararttığını da çok iyi biliyorduk! Özellikle makam sahiplerinin bu sorumluluğunu hatırlatma görevini biz de yeni yol arkadaşları olarak elimizden geldiğince en demokratik ve en saygılı biçimde yapmaya çalıştık. Anlaşılan sabırlı bir şekilde diyalog kurmaya, demokratik yöntemleri kullanmaya ve makam sahibi kişilerin ön yargılarını kırmaya çalışmaya devam edeceğiz. Savaştan, kavgadan, ölümden bıkmış usanmış insanlar olarak başka şansımız var mı?
Ama izin verin de bir iki noktayı açıklığa kavuşturayım:
Ramazan ile LGBTİ’nin imtihanı bu kadar zor olmamalı! Bu ülkede “Allah’tan geldiyse kabulümdür” diyerek LGBTİ torunlarını bağrına basan nineler var, bu ülkede kendini hem muhafazakar hem LGBTİ olarak tanımlayan insanlar var, bu ülkede namaz kılan, oruç tutan, Atatürk’ü seven LGBTİ’ler de var. Ramazan ayının örgütlenme özgürlüğüne engel olmamasını gerektiğini düşünen insanlar var, içkisini içmek isteyen de var! Bu ülkede “ya çocuğumu ya da elalemi seçecektim, ben çocuğumu seçtim!” diyen anneler var. İktidar partisine oy veren LGBTİ’ler var. “Partilerin canı cehenneme” diyen LGBTİ’ler de var. Bu gruplar da bu memleketin bir gerçeği! Bu gerçeği sindirebildiğimiz ölçüde gerçek anlamda “özgürlükçü, açık siyaset” yürütebiliriz! Bir grubun desteğini almak pahasına başka bir grubu göz ardı etme anlayışından çıkıp gerçek sosyal demokrat anlayışı oturtabilmek için neyi hedeflediğimizi ve bu hedefimize giderken nasıl ilkelerimiz olacağını anlaşılan tekrardan sorgulamamız gerekiyor! Hele memleketin geçtiği bu kritik süreçte bu sorgulamaya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var!
Ayrıca: nasıl başını örtmek, Alevi olmak, Kürt olmak..vs. teşvik edilebilecek bir şey değilse eşcinsellik de teşvik edilebilecek bir durum değildir. Teşvik edilebilen bir şey olsaydı sözüm ona eşcinselliği “tedavi” eden şarlatan psikiyatristlerin sayesinde eşcinsellik diye bir şey kalmazdı. Doğruya doğru, LGBTİ Hareketi’nin teşvik ettiği bir şey var: Özgürlük! Kendini gerçekleştirme özgürlüğü, var olma özgürlüğü, kalbini hızlı hızlı çarptıran kişiye aşık olduğunu söyleyebilme özgürlüğü, elalemin ne diyeceğine bakmadan istediğin kıyafeti giyme özgürlüğü bunlardan sadece birkaçı. Hani o hep kullandığımız düşünce özgürlüğü ve ifade özgürlüğü var ya, işte onu teşvik ediyor LGBTİ Hareketi! Bunu hazmetmek kolay olmuyor, kendi düşüncelerinden kaçan, kaçmayıp bunu ifade edenlere de hayatı dar eden, şiddetten başka çözümün olmadığını düşünen bir devlet anlayışının altında yaşayan bizler başka bir siyaset tarzı düşünemiyoruz bile. Ama hepimiz memleketin şu durumunda başka bir siyaset tarzına ihtiyacımız olduğunu savunmuyor muyuz? Olmadığımız kişiler gibi davranmaktan, değer görmemekten, gelecek endişesi içinde tırnaklarımızı kemirmekten, ağzımızı açıp fikrimizi söylediğimiz için susturulmaya çalışılmasından usanmadık mı?
“Özgürlükçü, açık siyaset” anca LGBTİ Hareketi’nin de büyük bir kararlılıkla savunduğu bu özgürlük çağrısı ve “teşvikiyle” büyüyüp gelişebilir. Örneğin; elalemin ne diyeceğine bakmadan elinde ADALET yazılı pankartla yürümeye başlama cesaretiyle ve geçmişe dair eleştiri hakkımızı saklı tutarak bu ifade özgürlüğünü destekleme cesaretiyle büyüyüp gelişebilir. Korku karşısında umudu seçme cesaretiyle gelişebilir! Ama bunu da birilerinin onayını almak, ilgi çekmek, kahraman olmak, yer kapmak için değil, yapılması gerekenin bu olduğunu bildiğin için, kendine rağmen yapmaya cesaret etmekle mümkün olabilir! Gelin önce bu temel ilkelerde buluşalım, sonra eğlencesine kendimiz dahil kimsenin anlamadığı büyük büyük kelimelerle konuşup siyaset yapmaya devam edebiliriz!
Kapadokya, görkemli, gizemli ve büyüleyici bir coğrafya. Buraya geldiğiniz andan itibaren başka bir gezegene inmiş gibi hissediyorsunuz. Gittikçe daha da yaşanmaz hale gelen çirkin kentlerden geldiğiniz takdirde daha da iyi anlıyorsunuz ‘başka bir gezegen ‘de olduğunuzu. Dünya gezegeni üzerinde kendinizi evrenle bütünleşmiş hissettiğiniz ender noktalardan birisi Kapadokya.
Çok güzel vadileri, şahane yürüyüş rotaları var. Kapadokya’yı yürümek ve adım adım bu şahane coğrafyayı keşfetmek gerekir. Fakat tüm bu büyüleyici atmosferde en çok etkilendiğim Kapadokya’nın kendisi değil, bu periler ve vadiler ülkesinde bir kadının kendini var etme öyküsü oldu.
Kadın konusunu ele alırken hep negatif yönlerini vurguluyoruz. Pek fazla konuşacak pozitif önermemiz olmadığı için elbette. Bu kez onca zorluğa rağmen başarıya ulaşmış bir kadının başarı öyküsünü anlatmak istiyorum. Tesadüfen seçtiğimiz Roc of Cappadocia (Kapadokya’nın Zümrüt-ü Anka Kuşu) oteline varır varmaz bizi otelin kapısındaki tabelada adı bulunan Fatma Hanım karşılıyor. Otelin kapısındaki tabelada bu otelin Tarım ve Kırsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu(TKDK) projesi olarak, Avrupa Birliği Fonu ile desteklendiği yazıyordu. Tabi ki Fatma Hanım’ın adı ile.
Bir kadın girişimcinin Avrupa Birliği Fonu’na ulaşmış olması ve girişimini gerçekleştirmiş olması elbette çok etkileyici. Üstelik Fatma Hanım bu girişimde bulunan ilk ve tek kadın girişimci. Fakat asıl hikayeyi Fatma Hanım ile yaptığımız sohbet sırasında öğreniyoruz. Bu hikaye sadece bir kadın girişimcinin, bir hibe ile girişimini gerçekleştirme öyküsü değil, erke karşı ezilen bir kadının şahane başarı öyküsü. O kadar bilindik bir öykü ki, baba, koca, erkek kardeş, erkek yöneticiler, erkek devlet görevlileri ve tüm o yapamazsın edemezsinlere rağmen mücadele eden bir kadının öyküsü. Burada ki en güzel fark, Fatma Hanım’ın başarıya ulaşmış olması!
Tıpkı Oteline verdiği ad gibi kendisi de bu örnekler arasında adeta bir Zümrüt-ü Anka Kuşu. Eşine az rastlanır ve efsane gibi. Fatma Erdoğan’ın’ın başarı hikayesini kendi sözleri ile aktarmayı isterim.
Fatma Erdoğan otelinin önünde
Menekşe Kızıldere: Fatma Abla bize kendini tanıtabilir misin ve otelinin hikayesini anlatabilir misin?
Fatma Erdoğan: Bu otel aslında, babamdan kalma bir ev. Bir otelde house keeper olarak çalışıyordum. Bayağı uzun bir süre çalıştım orada, tam 13 yıl. Eski ev babamdan miras kalınca, satmak ve yaptırmak arasında kaldım. Eski bir evdi. İçinde de oturamıyordum. Satmayı düşünmedim. Çok seviyordum bu evi çocukluğum burada geçti benim. Doğduğum, büyüdüğüm evdi benim için. Çok önemliydi. Buraya geldiğimde, huzur buluyordum.
Otele dönüştürmeye bir günde karar verdim. Arkadaşlarıma söyledim. Mimar arkadaşlar yardım ederiz dedi hatta bir arkadaşımız Fatma Abla öyle bir yerin varsa mimarlık projeni ben çizerim dedi. Destek oluruz dediler. Biz de hadi yapalım diyerek sıfırdan yapmaya başladık.
Onlar mimari projeyi çizdiler. Allah razı olsun. Daha sonra annemle konuştum. Annem de dedi ki “Kızım baba’nın malı batırırsan batır!”. (Gülüşmeler) Sıfırdan yaptım. Hiçbir şeyim yoktu. Ya batıracaktım, ya yapacaktım. Üstelik paramız da yok. Fakat Anıtlar Kurulu‘ndan proje tek seferde geçti.
Bu bölge 1. Derece sit alanı dolayısı ile buradan inşaat izni almak çok zordur. Geçti ama para yok. Nasıl para buluruz diye düşünürken. İnternette ‘hibe’ diye aratırken Avrupa Birliği fonlarına ve TKDK’ya ulaştık. Oldukça yardımsever, cana yakın insanlar ilgilendi bizimle ve projemi iletmemi istediler. Projeyi TKDK’ye sunduk ve oradan da geçti. Rüya gibiydi! Böylece inşaat başladı. Fakat hala paramız yeterli değildi.
Menekşe Kızıldere:Nasıl karar verdin bu işe girişmeye?
Fatma Erdoğan: Bir gecede karar verdim ve bu iş için para bulmanın yolarını araştırmaya başladım.
Menekşe Kızıldere:Fatma Abla sen bu bölgede bu girişimi yapan ilk kadınsın. Nasıl tepkiler ile karşılaştın? Sıfırdan bir hibe fonu ile otel kurmaya çalışan bir kadın olarak destek gördün mü çevrenden?
Fatma Erdoğan: Destek olan pek çıkmadı. Kadın başıma ve bu parasızlığa rağmen bu işe giriştiğim için etrafımdakiler alay ettiler hep. Yaptır bakalım, kalanı nasıl satacaksın dediler hep. Boş hayallere kapılıyorsun kadın başına dediler. Hayal gücünü boşuna kullanma, daha faydalı işler yap, kadınsın evinde otur dediler. Yapamazsın, beceremezsin. Yapsan bile otel işletmeciliği kolay değil, işletemezsin dediler.
Çok zorluk çektin bu bakımdan, destekten yoksun başladım bu işe. Bir annem destek oldu ve çevremdeki birkaç kadın. Ama çok şükür açtım ve iki yıldır da iletiyorum. Babamın malını batırmadım işte! ( gülüşmeler)
Menekşe Kızıldere: Peki teşviki aldıktan sonra, bu işin idari işlemleri kısmında devlet kurumlarıyla, belediyeyle ve bankalarla nasıl ilerledi süreç? Onların sana karşı tutumu nasıldı?
Fatma Erdoğan: Bu bölgede projeyle iş yapmada yeni bir şey aslında. Herkes bu işlere yeni yeni girmekte. Dolayısı ile bizim projemizde de bir çok hata ve uyumsuzluk çıktı. Hatta TKDK’nın kriterlerine bile uyumsuzluk çıktı proje devam ederken.
Ne proje işini ne de fon ile proje yönetmeyi hiç bilmediğimiz için büyük sıkıntılar ile karşılaştık. Örneğin bu fon için her harcamada teklif almak zorundaydım fakat kimseden teklif alamadım. Yerli malı belgesi istendi onu edinmekte çok zorluk yaşadım. Proje danışmanım bile yoktu benim. Mimarlık stajyeri genç bir kadın arkadaş destek oldu bu konuda hep. Tüm evrakları ben kendim topladım. O da projemi yazdı. Dosyalarımı hazırladı, çok sağ olsun. Gittiğim devlet dairelerinde, bankalarda evrak vermek bir yana önce beni kovuyorlardı. Hatta bazen ara verip öyle gidiyordum ki, gözlerine görünmeyeyim de beni unutsunlar, ikinci gittiğimde sorun çıkmasın diye (gülüyor). Özellikle adamların gözüne gözükmemeye çalışıyordum. Bir de devlet dairelerinde her iş eksik yapılıyordu. İmza atıyor diyelim, tarih atmıyor yada tam tersi. Böylece tekrar gitmek zorunda kalıyordum hep. Aslında Onların kendi hataları ama Beni tekrar tekrar görmekten rahatsız oluyorlardı. (gülüyor) Ne bileyim ben evrak tam mı, değil mi. Mimar değilim, mühendis değilim. Tekrar tekrar gidince de kızıyorlardı.
Menekşe Kızıldere:Fatma Abla tüm bu zorlukları yaşarken hiç vazgeçtiğin oldu mu? Yapamıyorum artık bırakacağım dediğin oldu mu?
Fatma Erdoğan: Asla! Hiçbir zaman vazgeçmedim. Bilakis zorluklar çıktıkça, insanlar benimle alay ettikçe, beni görmezden geldikçe daha da hırslandım. Yapacağım, bu işi başaracağım dedim hep. Biri kötü bir şey dediğinde sabahlara kadar gözüme uyku girmiyordu. Nasıl yapsam da bu işi başarsam diye.
Onların bu tavırları bana hep cesaret olarak geri döndü.
Menekşe Kızıldere:Eşin destek oldu mu?
Fatma Erdoğan: Eşim ilk başta inanmadı. Paramız yok, pulumuz yok. Nasıl yaparız diye inanamadı hiç bu işe. Hiç girişme dedi bu işe. İnşaat işi kolay değil bırak dedi. Sat başka şekilde değerlendirelim dedi. Ben de satmadım tabi ki. Eşim ilk başta destek olmadı yani (gülüyor)
Menekşe Kızıldere:Daha sonra oldu mu?
Fatma Erdoğan: Şimdi geliyor tabi. Başardıktan sonra.
Menekşe Kızıldere:Sana başta başarmazsın diyenler, şimdi ne diyor? Görüyor musun onları?
Fatma Erdoğan: Görüyorum tabi ki hep çevremdeki insanlar bunlar çünkü. Şimdi tebriğe geliyorlar bir bir. Bana kredi vermeyen banka müdürlerinden tut, belediye başkanına hepsi takdir etti. Gurur vericiydi tabi benim için.
Menekşe Kızıldere:Senin başarın bu yöredeki başka kadınlara ilham kaynağı oldu mu? Senden sonra bu işlere girişen kadınlar çıktı mı?
Fatma Erdoğan: Benden sonra birçok kadın da bu işlere kalkıştı tabi. Ben çok girişken değildim ve çok da konuşmayı beceremiyorum. Fatma becerdiyse biz niye beceremeyelim diyorlardı hep.
Ama yarı yolda kalan da oldu, kolay bir iş değil. Hatta erkekler ‘bu teyze başardıysa biz niye başaramayalım’ diyorlardı ama başaramayan erkek çok oldu (gülüyor). Sonra gelip zor bir işmiş nasıl becermişsin, seni çok takdir ediyoruz diyen de çok oldu.
Menekşe Kızıldere:Şimdi işler nasıl? Oteli yönetmek kolay mı gerçekten?
Fatma Erdoğan: Biz burada bir aile gibi olduğumuz için, otele gelen konukları, müşteri değil de evime gelen misafir olarak görüyorum. Bu yüzden buraya gelen misafirimin mutlu olması gerek. Baktığımda misafirimi mutlu görmeyi istiyorum hep. Onlar mutlu olup güldükçe ben de çok mutlu oluyorum.
Mutsuz, asık yüzlü misafirim olunca benim gözüme uyku girmiyor. Bir kez bir kadın misafirimiz oldu, konaklaması boyunca hiç yüzü gülmedi. Çok mutsuzdu. Bir gün dayanamayıp yanına gidip sordum. Eşiyle sorunu olduğunu anlattı. Biraz olsun destek olsun diye elimizden geleni yaptık burada.
Menekşe Kızıldere: O zaman sorunları olan kadınlar, biraz olsun kafa dağıtmaya sana gelmeli.
Fatma Erdoğan: Buyursunlar gelsinler, elimizden ne geliyorsa yaparız. Mutlu edersek biz de mutu oluruz. Bu kadar sıkıntıdan sonra bu başarıya ulaşınca maddiyatın bir önemi kalmıyor aslında. Burada kar amacından daha fazlası var benim için. Bu yüzden bunu herkesle paylaşmak isterim.
Hayallerimi gerçekleştirdim. Doğduğum büyüdüğüm evde yaşıyorum.
Menekşe Kızıldere:Turizm krizi sebebi ile Kapadokya’ya gelen ziyaretçi sayısı da çok azalmış gibi görünüyor. Bu sizi etkiledi mi?
Fatma Erdoğan: Kriz sebebi ile yurt dışından gelişler oldukça azaldı. Genellikle, çoğunlukla hafta sonları yerli misafirlerimiz var. Bayramlarda dolu oluyor. İdare ediyoruz bir şekilde. Umarım bu kriz biter kısa sürede.
Menekşe Kızıldere:Fatma Abla sen hayallerini gerçekleştirmiş bir kadın olarak, bir şeyler başarmak isteyen kadınlara ne tavsiye edersin?
Fatma Erdoğan: Kadın olmak kolay değil. Kadın olarak bir şeyler başarmaya çalışmak hiç kolay değil. Hele hele bu bölge gibi kadınların başarılarına alışık olmayan bölgelerde.
En başta söyleyeceğim şu; Pes etmeyecekler! Bir kadının başarılı olmasının en önemli şartı direnmek ve pes etmemek. Hayallerinin peşinde koşmaktan korkmasınlar. Vazgeçmesinler. Kadın kendine güvenir ve güçlü olursa hiç kimse ezemez. Ne en yakınındakiler ne de çevresindekiler.
Kadın güçlü olmak zorunda. Bir de kimseye değil kendine güvenmeli. Maddiyat yönünden bağımsızlık bir kadın için çok önemli. Ne babaya ne kardeşe ne de kocaya bağlı olmamak gerekli. Kadın kendi ayaklarının üstünde durmalı başarı için.
***
Fatma Hanım, görkemli başarısını aslında çok mütevazi bir biçimde anlatıyor. Onunla uzun uzun yaptığımız sohbetler sonucu hikayesinin aslında çok daha derin olduğunu öğreniyorum. Hikayesinin başından bahsetmek için kendisinden izin istiyorum. Kendisi röportajda anlatmıyor ama bana yaz diyor. Yaz ki aynısını yaşayan tüm kadınlar görsün ve başarabileceklerini anlasınlar ve vazgeçmesinler.
Fatma Hanım’ın babası kendisine karşı oldukça ayrımcı ve katı davranıyor. Birçok kadın gibi eğitim hakkından yoksun bırakıyor. 18’ine geldiğinde evlendirip başından atmak istiyor. Mirasını yalnızca erkek evlatlarına bırakacağını söyleyip, kadın olduğu için miras hakkından mahrum bırakmaya çalışıyor. Tüm bunlara rağmen Fatma Hanım hep babasını ne kadar sevdiğini söylüyor ve baba evi olarak kalan bu anıyı ne kadar çok korumak istediğini vurguluyor.
Babasının ani vefatından sonra erkek kardeşi mirasın çoğunu alıyor. Ancak annesine kaldığı için baba evine sahip olabiliyor. Çok zor ve acı bir hayatı oluyor evi otele dönüştürme kararına değin. Yalnızca babası değil, hayatı boyunca neredeyse tüm erkek yakınları Fatma Hanım için destek olmak bir yana hayatını zorlaştıran, engel olan, üzüntü veren yükler oluyor. Başarı için mücadele eden kadınlara ne kadar da tanıdık geliyor değil mi?
En büyük desteği annesi veriyor. İki kadın tüm bu erkek zalimliği karşısında dayanışarak ayakta kalıyor. Fatma Hanım’ın hikayesinde aslında çok daha fazlası var fakat kendi mahremiyetine saygım sebebi ile daha fazlasını aktaramıyorum. Fatma Hanım tüm cana yakınlığı ve güzel sohbeti ile elbette dinlemek isteyen herkese hikayesini kendi aktaracaktır. Giderseniz benim için de sıkı sıkı sarılın ve hikayesini dinleyin.
Bu gerçek kadın başarı öyküsü beni o kadar umutlandırdı, o kadar mutlu etti ki. Bunu herkesle bu şekilde paylaşmak istedim. Fatma Hanım bir kez daha kanıtladı ki, en gerçek aşk vazgeçmemektir. Direnmek ve başarmak en çok kadına yakışıyor. Bu hikaye tekrar kanıtlıyor ki bir kadın olarak bir hayaliniz varsa, kadınlığınızdan ötürü ne kadar zorluk yaşasanız da, hayalinize sahip çıkın. Başaracaksınız!
Sınırın Ötesinden Sesler (2017), 21 Haziran Çarşamba saat 19:00’da SALTGalata’da gösterilecek.
Müzik, bir arada yaşam kültürünün inşasında bir zemin oluşturabilir mi? Evrim Hikmet Öğüt ile Umut Sülün’ün dört video röportajdan oluşan Sınırın Ötesinden Sesler , Türkiye’ye göç eden Suriyeli müzisyenlerin buradaki deneyimlerini müzik bağlamında tartışmaya açıyor, kültür temelinde ortaklaşma imkânına dikkati çekiyor. Projenin tematik bir özeti olarak SALT Galata’da gösterilecek olan bu video, Suriyeli göçmenlerin yetenek ve birikimleriyle bu coğrafyaya getirdiği zenginliklere odaklanıyor.
Gösterimin ardından, aynı zamanda bir etnomüzikolog olan Öğüt ile müzisyenler Sadim Alzafari ve Hussain Hajj, projenin oluşum sürecinin yanı sıra, göçlerin müzik ve kültüre katkılarına dair söyleşecek.
Yönetmenler Öğüt ve Sülün ile SALT’ın iş birliğinde gerçekleştirilen bu program herkesin katılımına açıktır. Söyleşi dili Türkçe ve Arapça’dır; her iki dile ardıl çeviri yapılacaktır.
Pera Film, 25. İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası kapsamında “Aşk Doğudan Yükselir: Kuir Çin Sineması” programına ev sahipliği yapıyor. Pekin merkezli gezici festival Love Queer Cinema iş birliğiyle gerçekleşen program, Türkiye’de ilk kez gösterilecek üç belgesel ve bir kurmaca filme yer veriyor.
“Bizim Hikayemiz”
Pera Film’in Kuir Çin Sineması’na yer verdiği “Aşk Doğudan Yükselir” adlı program, Çin’de eşcinselliğin 1997 yılında yasallaşmasına rağmen bireylerin karşılaşmaya devam ettikleri zorlukları sinema ile dile getirdikleri başlıca örnekleri görünür kılıyor. Program kapsamında, Gökkuşağı Baba (2016), Bizim Hikâyemiz (2011), Lezbiyen Pornosu Çekmek İstiyorum (2014) adlı üç belgesel ile Gece (2014) adlı kurmaca film gösteriliyor.
Aşk Doğudan Yükselir film programında yer alan, yönetmenliğini Popo Fan’ın yaptığı Gökkuşağı Baba, LGBT çocuklarının cinsel yönelimleri hakkında onlarla açıkça ve özgürce konuşan altı Çinli babaya yer veriyor. Belgesel, çocuklarını oldukları gibi kucaklayan ve daha eşit ve çeşitli bir toplum için savaşan babaların hikâyesini beyaz perdeye taşıyor.
“Gökkuşağı Baba”
Pekin Kuir Film Festivali’nin (BJQFF) 10 yıldır sansüre karşı sürdürdüğü “gerilla savaşının” hikâyesini konu edinen Bizim Hikâyemiz, organizasyon ekibinin her yıl kaydettiği ve topladığı görüntüler ile röportajlardan oluşuyor. Belgesel, Çin’deki tek sürekli, toplum-temelli, devletten bağımsız, cinsiyet ve cinsellik odaklı film festivalinin hikâyesini izleyiciye birinci ağızdan aktarıyor. Bizim Hikâyemiz’in yönetmenliğini Yang Yang üstleniyor.
Kadınların cinsel arzuları ve kadın vücuduyla ilgili film çekmek isteyen yönetmen Da Jing’in, gerekçelerini de içeren Lezbiyen Pornosu Çekmek İstiyorum, kurmaca ve belgesel arasında gidip gelen bir kısa film. Programda yer alan tek kurmaca film Gece ise izleyicileri karanlık ve dar bir sokakta çalışırken arkadaş olan, biri erkek, biri kadın iki seks işçisiyle içlerinden birine kalbini kaptıran genç bir adamı konu ediniyor. Aynı zamanda filmin başrolünü üstlenen 21 yaşındaki genç yönetmen Zhou Hao, yakınlaşma arayışındaki bu üç uyumsuzu tanımladığı bu ilk filminde, Jean Genet’vari bir şiirsel yoğunluğu gözler önüne seriyor.
Pera Film’in Love Queer Cinema iş birliğiyle gerçekleştirilen “Aşk Doğudan Yükselir: Kuir Çin Sineması” programı, 24 – 30 Haziran tarihleri arasında ücretsiz izlenebilir.
Gösterim programı ve filmler hakkında detay bilgi için Pera Müzesi web sitesini ziyaret edebilirsiniz.
Uluslararası Whitley Doğa Koruma Altın Ödülü bu yıl Akdeniz Koruma Derneği’inin Gökova Körfezi’nde yürüttüğü “Deniz Koruma Alanları Yönetimi Projesi”nin oldu.
İngiltere Prensesi Anne, Kraliyet Coğrafya Derneği’nde yapılan özel törende ödülü Zafer Kızılkaya’ya takdim etti. Proje Whitley Fund for Nature, Fauna Flora International, rahmetli işadamı Mustafa V. Koç ve Avrupa Birliği Bakanlığı Sivil Toplum Diyaloğu tarafından destekleniyor.
İnşaat Mühendisi, sualtı fotoğrafçısı ve deniz araştırmacısı Zafer Kızılkaya aynı zamanda projenin yürütücüsü olan, doğal yaşam alanlarının korunmasını ve tahrip edilen kıyı ekosistemlerinin iyileştirilmesini amaçlayan Akdeniz Koruma Derneği’nin başkanlığını yapıyor.
Whitley Altın Ödülü dünyada “Yeşil Oscar” olarak anılıyor. Aynı zamanda 2017 Whitley jürisine de davet edilen Kızılkaya, Whitley ödülüne başvuran 165 projeden finale kalan altı başarılı projenin de seçiminde görev aldı.
Özel Çevre Koruma Bölgesi olan Gökova Körfezi, içlerinde Akdeniz fokları ve kum köpek balıklarının da bulunduğu çok sayıda önemli korunan türe ev sahipliği yapıyor. Kızılkaya, Whitley Altın Ödülü’nün Gökova örneğini Fethiye Körfezi’nde tekrarlamak için başlayacak olan proje ve Gökova’deki çalışmaların devamı için kullanılacağını belirtti.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun öncülüğünde, partinin İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu’nun tutuklanması sonrası başlatılan “adalet yürüyüşü” bugün altıncı gününe girdi. Parti yetkilileri, yürüyüşe günde en az 2 bin kişinin katıldığı bilgisini verdi.
Geride bırakılan beş gün boyunca çok sayıda siyasetçi, sanatçı ve vatandaş “adalet yürüyüşü”ne destek verdi. 25 gün sürmesi planlanan 432 kilometrelik yürüyüşte, toplam 97 kilometre yol katedildi.
Korteje bugün, Eski CHP Genel Başkanı ve gazeteci Altan Öymen ile DİSK Genel Başkanı Kani Beko ve Genel Sekreter Arzu Çerkezoğlu da katıldı.
Partisinin Çamlıdere yol ayrımında gerçekleştirdiği grup toplantısında konuşan Kılıçdaroğlu, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “adalet yürüyüşü”ne yönelik olarak kullandığı “Unutmayın ki 138’inci madde sadece siyasetçiler için çalışmaz, A’dan Z’ye herkes için çalışır ve yargı yarın eğer sizi de bir yerlere davet ederse şaşmayın” ifadesine tepki gösterdi. Kılıçdaroğlu, “Senin ve hükümetinin hakimlere, mahkemelere talimat verdiğini ispat edersem ben, sen namuslu bir insan gibi görevinden istifa edecek misin?” diye konuştu.
Artvin’in Hopa ilçesine bağlı Kemalpaşa beldesine bağlı Köprücü Köyü’ndeki Hopa Çay Kooperatifi, birinci sürüm çay alımlarının sona ermesi ile birlikte, kuru çay paketleme işlemlerine başladı.
İki ay öncesine kadar üniversiteli öğrencilerin, öğretmenlerin ve bölge halkının gönüllü çabası ile faaliyet yürüttüğü fabrikada şuan çoğunluğu kadınlardan oluşan emekçiler de görev başında. “Bizden gelen bizim lezzet” diyen Hopa Çay çalışanları, kooperatifin devam edebilmesi için Türkiye halklarından destek bekliyor.
Hopa Çay Fabrikası’nda yaklaşık 24 çalışanın emeği ile günde iki tona yakın çay paketleniyor ve sipariş edilen yerlere gönderiliyor. İlk sürümde yaklaşık 200’ün üzerinde çay üreticisi üye, çaylarını kooperatife sattı ve bunun karşılığında 120 bin lira aldı. İlk sürümde alınan 60 ton çayın parası ödenmiş oldu. Üstelik özel sektörün indirimli fiyatlarının aksine, indirimli fiyattan değil, ÇAYKUR’un verdiği ücret üzerinden çay parası üreticiye ulaştırılmış oldu.
‘Kooperatifin önemi ÇAYKUR satıldığında anlaşılacak’
Şu ana kadar parça parça satışların yapıldığı çay kooperatifine yüksek orandaki sipariş de şimdilik İstanbul’dan gelmiş. 10 tonun üzerinde çayın İstanbul’a önümüzdeki günlerde İstanbul’a gönderileceği belirtilirken, fabrikada çalışanlar yarın öbür gün Katar veya başka bir konu üzerinden ÇAYKUR’da bir sorun çıktığında bu kooperatifin öneminin ortaya çıkacağı görüşünde.
İlk hedef borçları ödemek
Hopa Çay Kooperatifi son günlerde gündeme gelse de aslında yeni kurulmuş değil. Kooperatif 1959 yılında Hopa Kemalpaşalı çay üreticileri tarafından kurulmuş. İlk başta kooperatifin marketi ile birlikte halkın yoğun ilgisi varken, zamanla kooperatifin borçlanmasından dolayı halkın ilgisi de azalmış. Kolektif bir anlayış ile yönetilen kooperatifin yöneticileri, şimdilik ilk amaçlarının kooperatifin borçlarını ödemek olduğunu söylüyor.
Kooperatifin geçmiş dönemde bir de marketi vardı. Çay üreticileri, sattıkları çay karşılığında temel gıda maddelerini bu marketten hiçbir üret ödemeden çay karşılığında alabiliyordu. Zamanla bu market hiper markete dönüştü ve zarar etti. Bunun üzerine de kapandı.
Hopa Çay Kooperatifi’nin şimdiki yöneticileri, yeniden böyle bir sistem kurmak istediklerini belirtiyor. “Ancak amaç bu sefer hiper market değil temel gıda madde satmak” diyen yöneticiler, bu şekilde Türkiye’nin farklı bölgelerinden de ürünün değiş tokuşu yapılabileceğini söylüyor. “Çanakkale’den zeytin, Dersim’den nohut gelirse çok daha anlamlı olur” diyen yetkililer, “Paranın kullanılmadığı ya da çok az kullanıldığı değiş tokuş usulü ile ticaretin yapıldığı bir market nihai amaç” diyor.
‘Kadınlar çay taşıyamaz’ diyenlere inat
Türkan Gümüşkaya isimli kadın çay paketleme işinin başında. “Kadınlar çay paketleme işini yapamaz, çayları taşıyamaz diyenlere inat bu fabrikada çalışıyorum” diyen Türkan, kooperatifte tanık olduğu dayanışma ruhunun tüm sorunların üstesinden geleceğini düşünüyor. “Kooperatifin borçlarını ödeyeceğiz sonra da kooperatifi eskisi gibi çay üreticilerinin en gözde merkezi yapacağız” diyen Türkan, “Bizim bu sorunları aşabilmemiz için önce ürünlerimizin satılması gerekiyor. Hopa Çay’ı bulunduğunuz yerden sipariş ederseniz kargo ile size gönderiyoruz” diye sesleniyor.
‘Hopa Çay’ı alsınlar’
Melis Altunsoy isimli başka bir kooperatif çalışanı ilk kez fabrikada çalıştığını belirterek, “Çok güzel bir duygu burada çalışmak. Sonuçta bizim bahçeden topladığımız çayın burada üretiminde olmak çok güzel. İlk kez fabrikada çalışıyorum ve çok mutluyum” diyor.
“Herkese tavsiye ediyorum Hopa Çay’dan alsınlar” diyen Melis, çayın sağlıklı koşullarda üretildiğini de belirtiyor.
Hopa Çay’ı içmek veya denemek isteyen çay tiryakileri Hopa Çay Kooperatifi’nin sosyal medya hesaplarındaki iletişim bilgilerinden istedikleri oranda çayı sipariş ederse, sipariş edilen çaylar hiçbir kargo ücreti ödemeyen tüketiciye ulaşıyor.