Ana Sayfa Blog Sayfa 3109

Sanatçılar Gülmen ve Özakça’ya destek için bir günlük açlık grevinde

Sanatçı, şair, avukatların da aralarında olduğu isimler, akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça’nın Kanun Hükmünde Kararname ile ihraç edildikleri görevlerine iade talebiyle başlattıkları açlık grevine destek için bir günlük açlık grevi yapıyor.

Ataol Behramoğlu, Edip Akbayram, Hüseyin Turan, Fatoş Güney, Deniz Türkali, Mustafa Alabora, Orhan Aydın, Burhan Sönmez, İlyas Salman, Selçuk Kozaağaçlı’nın açlık grevine dair mesajlarını sosyal medyada yayınlandı.

Gülmen ve Özakça 23 Mayıs’tan itibaren tutuklu, açlık grevleri 120. gününde. Semih Özakça’nın kendisi gibi ihraç edilen eşi Esra Özakça’nın açlık grevi de 45. gününde.

Sanatçılardan bazılarının videoları Nuriye Gülmen’in tutuklanmadan önce kullandıkları Twitter hesabından paylaşıldı.

Ataol Behramoğlu: 

Bugün 6 Temmuz Perşembe. Nuriye Gülmen ve Semih Özakça yaşamlarını ortaya koyarak başlattıkları haklı direnişin 120’nci gününü geride bıraktılar. Yetkilileri inatlaşmaktan vazgeçerek hukukun, adaletin, vicdanın sesini dinlemeye çağırmak için aralarında Edip Akbayram, Fatoş Güney, Hüseyin Turan ve Deniz Türkali gibi arkadaşlarımın da bulunduğu sanatçılar ve aydınlar, bütün bir gün arkadaşlarımızın yanında olmak için bir yudum su içmeyeceğiz, boğazımızdan bir lokma geçmeyecek.

Edip Akbayram:

İnsanlık onuru adaletsizliği yenecektir. Bugün ben de Semih ve Nuriye için açlık grevindeyim.

Hüseyin Turan:

Tam 120 gün. Nuriye ve Semih’in ölmesini beklemiyoruz. En doğal hakları olan işlerine geri dönmesini bekliyoruz. Nuriye ve Semih için ben de bugün onların açlığını paylaşıyorum.

Fatoş Güney:

İnsanları ölüme mahkum edenler, insanlıktan çıkmıştır. Ben de bugün sevgili Nuriye ve Semih için açlık grevi yapacağım.

Deniz Türkali:

Bugün 120’nci gün. Nuriye ile Semih’in açlığını paylaşıyorum.

Defne Halman:

Bugün 6 Temmuz 2017. Nuriye ve Semih’in açlık grevinin 120’nci günü. Tek talepleri işlerine geri dönebilmek. Onurlu mücadelelerinin yanındayım. Nuriye ve Semih’in açlığını paylaşıyorum. Açlıklarının 120’nci gününde ben de açlık grevindeyim.

Mustafa Alabora:

Nuriye ve Semih’in bunca gündür sürdürdüğü açlık grevine kayıtsız kalmak vicdansızlıktır. Ben bu yüzden, onların işlerine iade edilebilmeleri için bir günlük açlık grevi yapacağım.

Atilla Dorsay

Sevgili Nuriye ve Semih’e karşı bu vicdansız saldırı sona ermeli ve onlar görevlerine geri dönmeliler. Ben de onlar için 1 günlük bir açlık grevi yapıyorum.

 

(Bianet, Diken, Yeşil Gazete)

Mahkeme’den Gezi Parkı Derneği için ‘Park hakkında taraf ehliyeti yok’ kararı

Taksim Gezi Parkı Koruma ve Güzelleştirme Derneği, Gezi Parkı’nda bir süredir İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından yürütülen düzenleme çalışmalarının parka zarar verdiğini ve kaynakların boşa kullanıldığını savunarak bilirkişi talebinde bulundu.

İstanbul 15. Sulh Hukuk Mahkemesi ise tüzüğünde “Taksim Gezi Parkı’nın mevcut ekolojik yapısının muhafazası ve geliştirilmesi” maddesi yer alan derneğin delil tespit talebini ‘taraf ehliyeti’ bulunmadığı gerekçesiyle reddetti.

Doğal çim yerine rulo çim

Taksim Gezi Parkı Koruma ve Güzelleştirme Derneği, İBB’nin parkı güzelleştirme çalışmaları kapsamında parka zarar verdiğini belirterek, 29 Mayıs 2017’de konusunda uzman kişilerden oluşan bir bilirkişi heyeti ile zararın tespitini talep etmişti.

Dernek, parktaki doğal çimlerin sökülerek yerine rulo çimler serildiğini, parktaki ağaçların numaralandırıldığını belirterek, çalışmalar sırasında ağaç köklerinin zarar görüp görmediğinin, sağlıklı çimler yerine neden rulo çim döşendiğinin tespitini de istedi. Dernek, daha önce parktaki çalışmalar üzerine hazırladığı raporda, çalışmalar nedeniyle çok sayıda ağacın köklerinin zarar gördüğünü, mesafe bırakılmadan dikilen ağaçların büyümesinin imkansız olduğunu, gereksiz yere çim dikilerek kamu israfı yapıldığını ifade etmişti.

Delil tespiti talebinde yer alan bir konu da Gezi Parkı’na yapılan ‘ekolojik köprü’ oldu. Aynı yerde, şehir plancısı Henri Prost tarafından tasarlanan ve 2013 yılında yıkılan bir yaya köprüsünün olduğunun hatırlatıldığı başvuruda, yeni köprünün mimarının kim olduğu, hangi firma tarafından, kaç liraya yapıldığının tespit edilmesi talep edildi.

Mahkeme’den ‘taraf ehliyeti yok’ kararı

İstanbul 15. Sulh Hukuk Mahkemesi, “tespit talebinde bulunan mahalli tayini isteyenin talebin tüzel kişiliğin taraf ehliyeti bulunmadığı” gerekçesiyle delil tespiti talebini 1 Haziran 2017’de reddetti. Mahkeme masrafları da  derneğin ödemesine hükmetti.

Taksim Gezi Parkı Koruma ve Güzelleştirme Derneği avukatı Arman Yılmaz, konuyla ilgili olarak “Bu dernek, Gezi Parkı’na özgü kuruldu. Taraf ehliyeti olduğunu İdare Mahkemesi de Danıştay da kabul etti. Tüzel kişiler ‘dava açamaz, delil tespiti isteyemez’ diye bir durum olamaz. Parkta zarar verici çalışmalar devam ettiği için zararın tesit edilmesini istedik. Mahkemenin bu değerlendirmesi doğru değil” dedi.

 

(Hürriyet)

İsveç erkeklerin alınmayacağı müzik festivaline hazırlanıyor

İsveç’te son dönemlerdeki bazı müzik festivallerinde yaşanan cinsel saldırılar nedeniyle, gelecek yıl ülkede ilk kez erkeklerin alınmayacağı bir rock müzik festivali düzenleneceği açıklandı.

Kararı, yeni festivalin organizatörü açıkladı. Festivalin adı ise henüz belli değil.

Cumartesi günü (1 Temmuz) , İsveç’in en büyük rock müzik festivali olan Bravalla’da dört tecavüz ve 23 cinsel taciz şikayetinde bulunulmuştu.

Bunun üzerine festivalin gelecek yıl yapılmayacağı açıklanmıştı.

Haberlerin ardından radyo spikeri ve komedyen Emma Knyckare Twitter üzerinden, “Bütün erkekler doğru düzgün davranmayı öğrenene kadar, sadece erkek olmayanların kabul edildiği bir festival düzenlemeye ne dersiniz?” demişti.

Fikrin destek bulması üzerine, Knyckare Instagram’dan, “İsveç’in ilk erkeksiz rock müzik festivali gelecek yaz düzenlenecek” duyurusunu yapmış ve yakın zamanda organizatörlerle bir araya geleceğini açıklamıştı.

 

(BBC Türkçe)

Af Örgütü Genel Sekreteri: İnsan Hakları Savunucularını serbest bırakın!

Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Direktörü İdil Eser’in dün (5 Temmuz) Büyükada’daki bir dijital güvenlik ve bilgi yönetimi eğitimi sırasında yedi insan hakları savunucusu ve iki eğitimci ile birlikte gözaltına alınması üzerine Uluslararası Af Örgütü Genel Sekreteri Salil Shetty yazılı bir açıklama yayınladı.

“Kimseyle görüştürülmeden gözaltında tutulan Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Direktörü İdil Eser serbest bırakılmalı” başlığı ile yapılan açıklamada Shetty  yaşanan bu durumdan müthiş bir rahatsızlık ve öfke duyduklarını ifade ederken İdil Eser ve beraberinde göz altına alınanların nereye götürüldükleri henüz bilinmemekte olduğunu da kaydetti.

Büyükada’da insan haklarına dair çalıştayda bulundukları sırada Nalan Erkem ve Özlem Dalkıran (Helsinki Yurttaşlık Derneği), İlknur Üstün(Kadın Koalisyonu), İdil Eser (Uluslararası Af Örgütü), Günal Kurşun ve Veli Acu (İnsan Hakları Gündemi Derneği), Nejat Taştan (Eşit Haklar İzleme Derneği), Şeyhmuz Özbekli ve Ali Garawi gözaltına alınmışlardı.

Yazılı açıklamanın tam metni şu şekilde:

Kimseyle görüştürülmeden gözaltında tutulan Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Direktörü İdil Eser serbest bırakılmalı

Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Direktörü İdil Eser’in de aralarında bulunduğu Türkiye’nin önde gelen insan hakları savunucularının; bariz bir şekilde sebepsizce gözaltına alınmış olmaları nedeniyle müthiş bir rahatsızlık ve öfke duyuyoruz.

“Rutin bir eğitime katılan İdil Eser ile diğer insan hakları savunucularının kimse ile görüştürülmeden gözaltında tutulmaları, abes bir suiistimaldir ve ülkede insan hakları aktivistlerinin karşı karşıya bulunduğu riskli durumu göstermektedir. İdil Eser ve beraberinde gözaltına alınanlar derhal ve koşulsuz serbest bırakılmalıdır.

“Şu anda Hamburg’da bulunan dünya liderleri; Türkiye’de insan haklarının hızlı kötüye gidişi hakkında şimdiye kadar son derece hoşgörülü davranmıştır. Şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan da aralarındayken, bu durumu kararlılıkla gündeme getirmelerinin ve hâlihazırda parmaklıklar arkasında olan tüm insan hakları savunucularının serbest bırakılması için çağrıda bulunmalarının tam zamanı.”

İdil Eser ve beraberinde göz altına alınanların nereye götürüldükleri henüz bilinmemektedir.

Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Direktörü İdil Eser

İdil Eser ve beraberinde gözaltına alınanların  şu ana kadar avukatları ile görüştürülmediği ve yakınları ile iletişime geçerek gözaltında olduklarını haber verme haklarının kullandırılmadığı anlaşılmaktadır. Polisin gözaltılarda 24 saat boyunca avukatla görüştürmeme yetkisi bulunmaktadır ancak gözaltına alınan kişiler yakınlarını derhal bilgilendirme hakkına sahiptir.

Emniyet yetkilileri avukatlara bugün saat 14:30’da bilgi verileceğini açıkladı.

İdil Eser’in yanı sıra gözaltına alınan yedi insan hakları savunucusu şu kişilerden oluşuyor:İlknur Üstün (Kadın Koalisyonu),Günal Kurşun (avukat, İnsan Hakları Gündemi Derneği), Nalan Erkem (avukat, Yurttaşlar Derneği), Nejat Taştan (Eşit Haklar için İzleme Derneği), Özlem Dalkıran (Yurttaşlar Derneği), Şeyhmuz Özbekli (avukat), Veli Acu (İnsan Hakları Gündemi Derneği).

Biri Alman, diğeri ise İsveç vatandaşı olmak üzere iki eğitimci ile otelin sahibi de gözaltına alındı.

İdil Eser ve beraberindeki insan hakları savunucularının gözaltına alınması, Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Taner Kılıç’ın tutuklu yargılanmak üzere cezaevine sevk edilmesinin üzerinden daha bir ay geçmeden gerçekleşti.

 

(Yeşil Gazete)

İklim değişikliğiyle yüzleşmeye hazır mısın Türkiye? – Pelin Cengiz

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

Geçen hafta tüm Türkiye’de sıcaklık rekorları kırıldı, herkes sıcaktan kavruldu, havanın hiç esmemesinden şikayet edildi. Tabi bunun iklim değişikliğiyle ilgisini maalesef çok az insan kurabildi. İklim değişikliği artık gelecekte olabilecekler üzerine kurgusal bir olgu değil, bizzat içinde olarak, yaşayarak deneyimlediğimiz bir gerçeklik… Maalesef, iklim değişikliğine karşı alınması gereken önlemlerin yarattığı çıkar çatışması da epey büyük ve çok boyutlu bir konu…

En yaygın bilimsel uzlaşı raporu olarak kabul edilen Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) 5. İklim Değişikliği Değerlendirme Raporu, bu konuyu detaylandırarak her boyutuyla inceler. Birkaç yıl önce açıklanan son raporda, dünyanın genelinin yanı sıra iklim değişikliğinin mevcut ve gelecekte olası etkileri bölgesel bazda da incelenmişti.

Bir önceki IPCC raporunda, Türkiye’nin de içinde bulunduğu Akdeniz Havzası’nın gelecekte iklim değişikliğiyle ilgili olarak en kırılgan bölgelerden biri olacağı vurgulanmaktaydı. Son rapor da gösterdi ki, artık Akdeni Havzası’nda gelecekte sıcaklıkların artışıyla beraber yağışlardaki azalmanın zaten yetersiz olan su kaynaklarını daha da azaltacağı ve bu durumun havza ölçeğinden ülkeler ölçeğine kadar ciddi sorunlara yok açacağı olgusuyla yüzleşilmesi gerekli.

Yapılan çalışmalara göre, neredeyse son 50 yıldır Türkiye’de her yerde sıcaklıklar artıyor. Yaz sıcaklıkları diğer mevsimlere göre daha fazla artarken, sıcak dönem giderek genişliyor. Aynı dönemde yağışlarda ise çok fazla değişim olmadığı belirtiliyor.

Son 50-60 yıllık dönemde dağ buzullarında yılda yaklaşık 10 metrelik geri çekilme gözlenmiş. Yine son 40-50 yıllık dönemde karla beslenen nehirlerde tepe akımları bir hafta mertebesinde erkene kaymış. Türkiye’yi çevreleyen denizlerde de deniz seviyesinde yükselmeler var. Doğal afet sayıları sıcaklıklara benzer bir artış eğiliminde.

Peki, Türkiye iklim değişikliğiyle mücadele konusunda herhangi bir girişimde bulunmaz, üstelik iklim değişikliğine sebep olan enerji ve ekonomi politikalarını sürdürürse başımıza neler gelecek bir bakalım:

  • Sıcaklıklar her yerde ve her mevsim yükselecek, ama artış miktarı yaz mevsiminde kışa göre daha fazla olacak.
  • Yağış Türkiye’nin güney kısımlarında azalacak. Kuzey ve özellikle kuzeydoğu kısımlarda ise bir miktar artabilir.
  • Rüzgar potansiyeli Türkiye’nin kuzeydoğu kesimlerinde bir miktar artabilir. Doğu kısımlarında ise azalma söz konusu olacak.
  • Güneş enerjisi ülke genelinde bir miktar artacak, ancak artış ülkenin batı yarısında daha çok olacak.
  • Deniz seviyesi yükselmesi nehir deltalarının (Çarşamba, Bafra, Çukurova gibi) ve kıyı kentlerinin düşük kotlu alanlarını etkileyecek.
  • İklimdeki değişimler (artan sıcaklık ve azalacak yağış) Türkiye’de su stresi çeken alanları arttıracak.
  • Doğu Karadeniz bölgesinde artacak yağış heyelan riskini arttıracak.
  • Azalacak kar örtüsü çığ tehlikesini azaltacak.
  • Artacak sıcaklar ve azalacak yağış, kuraklık ve sıcak hava dalgalarının şiddeti ve sürelerinde artışlara sebep olacaktır.

İstanbul Politikalar Merkezi’nden çıkan ve IPCC raporunu inceleyen “İklim Değişikliğinde Son Gelişmeler” başlıklı çalışmada İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Ömer Lütfi Şen, şu noktalara dikkat çekiyor:

“Türkiye, nüfusu, özellikle de genç nüfusunun yüksekliği, önemli bir potansiyel teşkil etmekle beraber nüfusundaki hızlı artış kişi başına düşen su miktarını 1500 metreküplere indirerek Türkiye’yi “su stresi” olan ülkeler kategorisine dahil etmiştir. Nüfus arttıkça bu miktar daha da düşecektir. Doğudan batıya göç ülkede nüfusun belli bölgelerde yığılmasına sebep olmaktadır. Hem göç hem de nüfus artışı batı bölgelerindeki su kaynakları üzerinde önemli oranda baskıya sebep olmaktadır.

Göç edenlerin birinci tercihleri olan İstanbul, su kaynaklarının sınırlı olması sebebiyle zaman zaman sıkıntılı süreçlerden geçmiştir. Bu durum, yetkilileri şehre gittikçe artan mesafelerden su getirmeye zorlamaktadır. Kırsal kesimden kentlere göç aynı zamanda plansız yapılaşmaya da neden olmaktadır. Bunun neticesinde şehir ısı adası etkisi ile şehirlerdeki ısınma artmaktadır. Bu durum yaz mevsiminde gerçekleşebilecek sıcak hava dalgalarına olan kırılganlığı artırmaktadır. Türkiye’de yağmurla beslenen tarım arazilerinin sürdürülebilirliği yüksek değildir. Bu durum tarım sektörünü gittikçe artan oranlarda sulamaya bağımlı hale getirmektedir.

Sıcaklıklardaki artış ve yağışlardaki azalış Türkiye’de çoraklaşmayı artıracaktır. Ülkenin su kaynaklarında önemli bir azalma meydana gelecektir. Ülke ölçeğinde kişi başına su miktarı muhtemelen “su kıtlığı” kategorisindeki ülkeler seviyesine düşecektir.

Türkiye’nin güney havzaları da iklim değişikliğinden olumsuz etkilenecektir. Bu havzalarda yağışların azalması akışı önemli oranda azaltacaktır. Bu durumda suyun, enerji üretimi, tarımsal sulama, hane ve sanayi kullanımı için paylaşımının yeniden değerlendirilmesi gerekecektir.

İklim değişikliği Türkiye’nin güney yarısında çoraklaşmaya neden olacağı için yağışla beslenen tarım bu durumdan olumsuz etkilenecektir. Zaten verimi (örneğin Avrupa ülkelerine nazaran) oldukça düşük olan tahıl üretimi daha da azalacaktır. Son yıllarda başlıca tahıl ülkelerini etkileyen kuraklıklar gıda fiyatlarındaki yükselmenin en önemli nedenleri arasında sayılmaktadır. Gıda fiyatlarındaki artış pek çok ithalatçı ülkede “gıda güvenliğini” tehdit etmektedir. Bu ülkelerin çoğu Türkiye’nin hemen güneyindeki enlemlerde yer alan ülkelerdir.

İklim değişikliği kaynaklı çoraklaşma ve kuraklıkların Türkiye’nin “gıda güvenliğini” artan bir şekilde tehdit edeceğini söylemek yanlış olmaz. Türkiye gelecekte muhtemelen daha fazla sıcak gün ve geceler ve sıcak hava dalgası hadiselerine maruz kalacaktır.

Her ne kadar sevilen Akdeniz iklimi gelecekte İstanbul da dahil daha fazla alanda hakim olacaksa da, şehir ısı adaları ile çakışan sıcak hava dalgaları yazları şehir hayatını dayanılmaz hale getirecektir. Bu durumlar yaşlıların, çocukların ve sağlık problemleri olanların hayatlarını zorlaştıracak, hatta tehdit edecektir. Sıcak hava dalgaları ve sıcak günler orman yangınları için çok uygun koşulların oluşmasına sebep olacaktır.”

Görüldüğü üzere, iklim değişikliği açısından Türkiye’nin kırılgan yapısı iklim değişikliğinin olumsuz etkileri ile mücadele etmek için ileriki günleri beklemeden hemen harekete geçmeyi gerektiriyor. Elbette iklim değişikliğinin etkilerini azaltmak için küresel ölçekte, kararlı bir mücadelenin sürdürülmesi son derece elzem. Ancak, Türkiye en kötü senaryo için hazır olmalı ve Türkiye’yi iklim değişikliği etkilerine karşı daha dirençli yapacak uyum politikalarına ağırlık vermeli. Liste çok daha uzun ancak bazı çözüm önerilerini sıraladım. Türkiye’nin yüzleşmesi gereken önemli bir mücadele alanı olarak iklim değişikliğinin etkilerini azaltmak için temel yapılacaklar aslında belli:

  • Türkiye’de su ve enerji israfı maalesef yaygın. Türkiye, her şeyden önce iklim değişikliğine olan kırılganlığı artıran bu tip israfı azaltmayı öğrenmelidir.
  • Türkiye’de nüfusun belli bölgelerde yığılması doğal afetlere olan kırılganlığı artırmaktadır. Doğru politikalar ile nüfusun şehir ölçeğinden ülke ölçeğine kadar daha düzenli dağılımı teşvik edilmelidir.
  • Şehir ısı adası etkisi küresel ısınma ile beraber gerçekleştiğinde kent yaşam koşullarını kötüleştirecektir. Bu nedenle şehirleşme şehir ısı adası etkisini minimize edecek şekilde planlanmalıdır.
  • Şehirlerin altyapısı suyun tekrar tekrar kullanımına imkan verecek şekilde geliştirilmelidir.
  • Ürün desenleri iklim değişikliği hesaba katılarak düzenlenmelidir.
  • Sıklığı, süresi ve şiddeti gelecekte değişebilecek olan kuraklık olayları geniş alanları etkisi altına alarak Türkiye’de “gıda güvenliğini” tehdit edebilir. Türkiye bu tip durumların ortaya çıkarabileceği olumsuzluklara karşı tedbirli olmak amacıyla tahıl üretim alanlarını mümkün olduğunca değişik bölgelere yaymalıdır.
  • Kuraklıklar dünyada başlıca tahıl üretim alanlarını etkileyerek rekoltenin düşmesine sebep olabileceğinden küresel ölçekte kuraklık izlemesi yapabilmek artan bir şekilde önemli hale gelmektedir. Kuraklıkları önceden öngörebilmek, gerekli tedbirleri önceden almak ve artacak gıda fiyatlarından en az şekilde etkilenmek için önemlidir.
  • Artmakta olan sıcaklıklar yangınlara sebep olarak Türkiye’nin orman kaynaklarını tehdit etmektedir. Kuraklığa ve sıcaklığa dirençli ağaçların olduğu orman alanları artırılmalıdır.
  • Türkiye enerji arz istikrarını sağlamak şartıyla yenilenebilir enerji potansiyelini en üst seviyede değerlendirme yoluna gitmelidir.

 

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

 

Pelin Cengiz

STK’lar ile küresel ekonomi kuruluşlarından G20’ye ‘İklim için harekete geçin!’ çağrısı

Almanya’nın Hamburg şehrinde yapılacak olan G20 Zirvesi öncesinde, 1.2 milyar insanı temsil eden sivil toplum kuruluşları ve yerel yönetimler ile küresel ekonominin 3’te 1’ni temsil eden ve 200 trilyon ABD dolarlık varlığı yöneten 400 yatırımcı kuruluşu temsil eden kurumlar, G20’ye çağrı yaptı.

C40 CitiesCDPFinancial Sustainability Board, Ceres gibi kurumların yaptığı çağrı, küresel ekonominin yüzde 80’ni temsil eden G20 zirvesinden, iklim değişikliği konusunda daha etkin ve aktif olmasını talep ediyor.

Yayınlanan çağrı metni aynı zamanda, son bir haftada bu paydaşların iklim değişikliği konusunda G20 Zirvesi’ni hedefleyerek yaptıkları faaliyetlere dair bilgiler de içeriyor. Bu bilgiler arasında, 24 trilyon dolar varlığı olan 100 şirketin çağrısı ve İstanbul, Barcelona, Londra, New york gibi mega şehirlerin de paydaş olduğu C40 Cities girişiminin G20 liderlerinden çağrısı gibi örnekler de sıralanıyor.

Çağrı metninde yer verilen G20’nin bu yıl içinde yeşil dönüşümün önünün açılmasını sağlayacak ve Paris Anlaşması’yla uyumlu olacak bir dizi yenilikçi politika ve icraatı destekleyerek önemli ilerlemeler kaydedebimesi için belirlenen politika ve icraatlar şöyle:

  • Mevcut iklim taahhütleri ve insanların güvende olmalarını sağlayacak taahhütler arasındaki farkı kabul etmek
  • En geç 2018 yılına kadar, 2020 ulusal katkı niyetlerinin revize edileceği ve çıtanın yükseltileceğine dair siyasi vaatte bulunmak
  • Paris Anlaşması’nın uzun dönemli hedefleriyle uyumlu bir 2050 patikası geliştirmek için ulusal, altulusal, yerel yönetimler ve diğer devlet dışı aktörler arasında işbirliği ve ortaklıklar yapılması
  • Altulusal yönetimler, devletler, bölgeler ve şehirlerin iklimle mücadele konusundaki öncü ve uygulamacı rolünün G20 tarafından tanınması
  • Finansal İstikrar Kurulu (FSB) tarafından kurulan İklimle Bağlantılı Finansal Bildirim Görev Gücü’nün (TCFD) önerilerinin desteklenmesi ve uygulamaya geçirilmesi
  • Fosil yakıt sondajı ve kömür üretimine verilen tüm teşvikler başta olmak üzere, 2020’ye kadar tüm fosil yakıt teşviklerinin adil bir şekilde kademeli olarak sonlandırılmasına dair net bir zaman çizelgesi sunulması
  • Karbon fiyatının, toplumsal maliyetine orantılı bir biçimde fiyatlandırılması,
  • Düşük karbonlu yatırımın önünü açacak ve hızlandıracak bir dizi sıkı önlemler alınması ve finans sisteminin karbondan arınmasına yönelik çalışmalara devam edilmesi
  • Enerji ihtiyacının 100%’ünün yenilenebilir kaynaklardan üretilmesini sağlayacak sürecin hızlandırılması

 

(Yeşil Gazete)

Haziran ayı kadına yönelik şiddet raporu: 35 cinayet, 47 cinsel şiddet!

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, kadına yönelik şiddete dair haziran ayı raporunu açıkladı. Platform, haziran ayında erkekler tarafından 35 kadının katledildiğini, 47 kadına cinsel şiddet uygulandığını ve 17 çocuğun istismara maruz bırakıldığını belirtti.

BirGün’de yer alan habere göre açıklamada, “Haziran ayında daha önce karşılaştığımız vakalara tekrar tekrar şahit oluyoruz. Ayşegül Terzi de olduğu gibi kadınların yaşam tarzına yönelik saldırılar artıyor, çocuklar Irmak gibi istismara uğradıktan sonra öldürülüyor. Kadın cinayetleri vahşetiyle beraber artıyor, koruma altındaki kadınlar öldürülüyor, kadın cinayetlerindeki vahşetin bir başka boyutu olan faili meçhul cinayetler artıyor. Bu yıl kadın cinayetlerinde en yüksek rakamları görüyoruz” denildi.

“Kadınlar boşanmak istediği için, kendi hayatına dair karar vermek istediği için, başka bir kadını korumak isterken ya da koruma altındayken öldürülüyor” denilen raporda, “Bu ay öldürülen kadınların yüzde 33’ünün faili belli değil. Basında bu kadın cinayetleri için intihar süsü verilebiliyor. Bizim şüpheli ölüm kapsamında ele aldığımız bu cinayetlerin üzeri örtülmeden, açığa çıkartılması gerekiyor” ifadeleri kullanıldı.

Kadın cinayetlerinde silah kullanım oranının da arttığını belirten platform, haziran ayında kadınların yüzde 45’inin ateşli silahla öldürüldüğü açıkladı. Platform, bunun yanı sıra haziran ayında öldürülen kadınların yüzde 43’ünün de 25 yaşın altında olduğunu vurguladı.

 

(Birgün)

Adalet Yürüyüşü’nde 22. gün: İstanbul’a 49 kilometre kaldı

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu‘nun öncülüğünde, partinin İstanbul Milletvekili Enis Berberoğlu‘nun tutuklanması sonrası başlatılan “adalet yürüyüşü” yirmi ikinci gününe girdi. 420 kilometrelik yürüyüşte bugüne dek yaklaşık 371 kilometre yol katedildi.

Yürüyüş öncesi açıklamalarda bulunan Kılıçdaroğlu, zaman zaman kortejin “protesto edildiğini” hatırlatarak “Biz Türkiye’nin en barışçıl eylemini yapıyoruz. 450 kilometreyi kimsenin burnu kanamadan, tek bir kötü söz söylemeden, bizim gibi düşünmeyenleri alkışlayarak yolumuza devam ediyoruz. Bazı çevrelerde ciddi endişeler yarattı bu” dedi. Kılıçdaroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Biz, bu yürüyüşü adalet adı altında yapıyoruz. 80 milyon için yapıyoruz. Adalet ihtiyacı hepimizin orak ihtiyacı. Yine bazı çevreler ‘Siz yürüyorsunuz ama biz izin veriyoruz’ diyorlar. Ne demek sizin veriyorsunuz? Bu bizim anayasal hakkımız. Adalet istemek ne zamandan beri birilerinin iznine, lütfuna bağlı? Pazar gününe yaklaşıyoruz. İnşallah hiç kimsenin burnu kanamadan hep birlikte Maltepe’de olacağız. Bu yürüyüşü niçin yaptık, ne istiyoruz; bunları anlatacağız.”

Kılıçdaroğlu’nun konuşmasının ardından Adalet Yürüyüşü’nün 22. gün etabı saat 09:15’de başladı.

Yol kapatıldı

Yürüyüş nedeniyle Kocaeli Emniyet Müdürlüğü, D-100 Karayolu’nun İstanbul istikametini kapatma kararı aldı. Ankara’dan bu yana yirmi bir gündür süren yürüyüş nedeniyle ilk kez verilen “yol kapatma” kararı dikkati çekti.

 

(T24)

Danıştay ‘Cerattepe’de madencilik yapılabilir’ kararını onayladı

Artvin’in Cerattepe mevkiinde yapılması planlanan madencilik faaliyeti için Danıştay kararını açıkladı. Artvin’in yok oluş ve insansızlaştırma projesi olan “Cerattepe’de madencilik projesine” karşı Yeşil Artvin Derneği öncülüğünde açılan çevre davasında Rize İdare Mahkemesi’nin “madencilik yapılabilir” yönündeki kararı Danıştay tarafından da onandı.

Yeşil Artvin Derneği Danıştay’ın bu kararını, “Şaşırdık mı? Hayır! Adaletsizliğin tescillenmiş kararı çıktı. Cengiz Holding, siz de Cominco ve Inmet Mining gibi bir gün bu toprakları terk etmek zorunda kalacaksınız çünkü son söz Artvin halkınındır!” sözleri ile duyurdu.

Yeşil Artvin Derneği’nden yapılan yazılı açıklama şu şekilde;

“Danıştay, Cengiz’in Artvin’i yok etme planını onayladı!!!

Artvin’in Cerattepe mevkiinde yapılması planlanan madencilik faaliyeti için Danıştay kararını açıkladı. Artvin’in yok oluş ve insansızlaştırma projesi olan “Cerattepe’de madencilik projesine” karşı Derneğimiz öncülüğünde açılan en büyük çevre davasında Rize İdare Mahkemesi’nin “madencilik yapılabilir” yönündeki kararı ne yazık ki Danıştay tarafından onandı.

Çok mu şaşırdık! Tabii ki HAYIR… Ama en azından aynı Danıştay’ın 2009 ve 2015 yılında verdiği “Cerattepe’de Madencilik Yapılamaz” kararlarına dayanarak ÇED iptal kararı verebileceğini ümit etmiştik. Şaşırmadık, çünkü; şirketler lehine delik-deşik edilen Maden Kanunu ve ÇED Yönetmeliği, sürekli değiştirilen hakimler, Cengiz’in istediği şekilde karar verilene kadar tekrar edilen keşifler ile bilirkişi raporları ve Artvin İl genelinde OHAL’e ek olarak uygulanan adeta sıkıyönetim yasakları ile bu “kararın” geleceği belliydi.

Ama bu mücadelenin burada bitmeyeceğini bizler gibi onlar da biliyor.. Bu kadar karşı güce ve Bizans oyununa karşı Artvin Halkının 25 yıllık destansı Cerattepe savunması diğerlerinde olduğu gibi Cengiz şehrimizden gidene kadar devam edecektir..

Danıştay’ın sadece bir-iki cümle ve herhangi bir gerekçe göstermeden vermiş olduğu bu yanlış kararı kamuoyuyla üzüntüyle paylaşıyor ve en yakın zamanda daha geniş bilgilendirmenin yapılacağını tüm Artvinlilere ve bizimle bu mücadelede yer alan güzel ülkemizin tüm çevre dostlarına duyuruyoruz.

Yeşil Artvin Derneği

 

(Yeşil Gazete)

Amerika kirli enerjiye karşı bağımsızlığını nasıl ilan edebilir?

Grist ekibi tarafından Grist‘de yayınlanan yazıyı Yeşil Gazete yazarı Ali Serdar Gültekin‘in çevirisiyle paylaşıyoruz.

***

Amerika kirli enerjiye karşı bağımsızlığını kazabilecek mi?

Grist / Amelia Bates

4 Temmuz bunu sormak için doğru zaman gibi görünüyor – özellikle de sloganı “Amerika’yı yeniden kömür emici yapalım!” olan bir yönetim altında ilk Bağımsızlık Gününü kutladığımız bu zamanda.

Fakat bundan öte, iklim ve enerji çalışan bilim insanları arasında başlamış heyecanlı bir tartışma vesilesiyle de bunu sormanın iyi bir zamanı. İki grup da Amerika Birleşik Devletlerinin iklim değişikliği ile mücadele ettiğini, fosil yakıtları sepetlediğini ve yenilenebilirleri arttırdığını görmek istiyor. Fakat bunun nasıl gerçekleşeceğine dair aralarında amansız bir fikir ayrılığı bulunuyor.

Her şey 2015 yılında Stanford profesörü Mark Jacobson ve bazı çalışma arkadaşlarının yayınladığı, ABD’nin bu yüzyıl ortasında tüm gücünü temiz enerji kaynaklarından sağlayabileceğini tartışan makalesiyle başladı ve burada temiz olarak bahsettiği gerçek anlamda temiz olanlar (rüzgâr, güneş, hidroelektrik), öyle sadece kömürden daha temiz doğal gaz, nükleer ve biyoyakıt değil.

Tahmin edebileceğiniz üzere temiz enerjiden heyecanlananları oldukça heyecanlandırdı. (Bernie Sanders, Mark Ruffalo, büyük yeşil gruplar, Grist’ten David Roberts. Ve biz de istisna değiliz – editörlerimiz Jacobson’u Ezber Bozucular ve Gezegen Koruyucuları Grist 50 listesine dâhil ettik.) Daha da iyisi Jacobson’un ayrıntılı planı politika tartışmalarını, yüzde yüz yenilebiliri ciddiye alan ciddi insanlarla haberdar etmeye başladı.

Yine de bu kısa bir sürede aşılması gereken uzun bir yol (rüzgâr, güneş, hidroelektrik eklemek ve bunların ADB enerji arzında mevcut kapasiteleri sadece yüzde 13). Birçok uzman Jocabson ve çalışma arkadaşlarının çizdiği aydınlık tablo hakkında ufak kaygıları var.

Geçen ay bunu, bir sustalı bıçağın bilimsel karşılığı ile yaptılar. Yirmiyi aşkın araştırmacı Ulusal Bilimler Akademisinin konferans bildirilerinde Jacobson’un asıl makalesinde “geçersiz modelleme teknikleri kullanıldığı, modelleme hataları içerdiği, mantıksız ve yetersizce desteklenmiş varsayımlar içerdiğini” tartışan bir çalışma yayınladılar (aynı dergide yayınlandı – ahh).

Bunlar araştırmacı tiplerin saldırgan sözleri. Jacobson karşılık verdi ve bu karşılığı bir başka cevap aldı. Dışarıdan bakanlar için tüm bu olanlar büyük ihtimalle oldukça kötü görünüyor. Aslında detaylara boğulmayan birisi için bu kavga büyük ihtimalle, tüm ABD’yi temiz enerjiye dönüştürmek ve iklim değişikliği ile mücadele etmek mümkün mü şeklinde görünüyor.

Ancak öyle değil. Jacobson’un yol haritasında bazı kestirmeler kullanmış olsa da iki taraf da fosil yakıtların memesinden kesilmemiz ve sera gazı salınımlarını durdurmamız hedefi mümkün. Soru şu ki, hedefe ulaşmak için en iyi yol hangisi.

Her iki taraf için de öldürücü olan hır güre odaklanmak yerine en akıllı altı enerji uzmanıyla konuyu görüştük ve onlardan Amerika’nın temiz enerji geleceğinin GPS koordinatlarını programlamalarını istedik.

Temiz enerjiyi durdurmak için artık çok geç

Ramez Naam

Ramez Naam, eski bir Microsoft bilgisayar bilim insanı, teknolog ve bilim kurgu yazarı.

Doğru: Rüzgâr ve güneş sürekli değil. Peki, bununla nasıl başa çıkılır? Gerçekten üç seçeneğiniz var.

Birincisi, o kadar çok rüzgâr türbini ve güneş paneli inşa edin ki azıcık bir rüzgâr ya da güneş olduğunda bile Amerika’nın enerji talebini karşılasınlar. Bundaki sorun, bunun pahalı olması. Çoğu zaman ihtiyaç duymayacağınız çok yüksek bir kapasiteye sahip olursunuz.

İkincisi, rüzgâr ve güneş enerjisi için bir depo inşa edersiniz. Fakat mevsimsel depolama için güvenilebilir bir teknolojiye sahip değiliz. [Editörün notu: Birileri onu çalışıyor.]

Üçüncüsü ise rüzgâr ve güneş olmayan bir şeyleri çalışır tutmak – bir miktar nükleer ya da doğal gaz belki.

Eğer ekonomiyi ve bugün sahip olduğumuz teknolojiyi bir kenara bırakırsak, üçüncü seçeneğin en ucuzu olduğunu söyleyebiliriz. Teknolojinin düşen maliyetleri gelecekte bu ekonomiyi değiştirebilir fakat iklim değişikliği buna bel bağlanamayacak kadar önemli.

Gelecekte temiz enerji dünyasının nasıl olacağına dair en iyi tahminim: Amerika’nın Büyük Düzlükleri, Teksas ve kıyıdan açıkta rüzgâr türbinleri. Batıda, güneybatıda ve güneyde çok sayıda güneş paneli. Rüzgâr ve güneş birlikte elektriğimizin yüzde 70’ini karşılıyorlar. Hidroelektrik bir yüzde 10 daha sağlıyor. Ve çok sayıda uzak mesafe iletim hattı.

İnsanlar, rüzgâr ve güneşin şebekeden ayrılmak ya da şebekeye daha az bağımlı hale gelmek olduğunu düşünüyor ancak bunun aksi doğru. Daha çok şebeke yatırımı ve enerjinin güneşli ve rüzgârlı yerlerden (üretiminin en ucuz ve güvenilebilir olduğu yerden) tüketildiği yerlere aktarımına ihtiyaç var.

Gelecekte, büyük ihtimalle, uzun süreli depolama sorununu çözeceğiz. Büyük ihtimalle nükleer santraller hala çalışıyor olacak ve hatta tam kapasite çalışmayan ancak yeteri kadar güneş ve rüzgâr olmadığında hızla devreye girebilecek doğal gaz santralleri de. Bununla birlikte şu an fosil yakıtlarla çalışan çoğu şeyi elektrikli hale getirmiş olacağız.

Birçok kişi Trump’ın bizi felakete sürüklediği yönünde kaygılı. Ben böyle olduğunu düşünmüyorum. Politika yapıcıların temiz enerjiyi durdurma fırsatını kaçırdık. ABD’de şu an temiz enerjinin en büyük güdücüsü ekonomi ve eyaletler. Ülkede en çok temiz enerji üreten bölgelerin neredeyse tamamı Cumhuriyetçi. İklim değişikliği oldukça kutuplaştırıcıyken temiz enerji iki partili ve meclisin çoğunluğu tarafından seviliyor.

Asıl soru, çoğunlukla temiz bir şebekeye sahip olabilecek miyiz değil en zaman sahip olacağımız.

Parlak Gelecek

Krishna Kolluri

Varun Sivaram, enerji güvenliği ve iklim değişikliği programı Dış İlişkileri yönetici direktörü (ve bu yılın Grist 50 üyesi)

ABD’de güneş ve rüzgâr, enerji kullanımında yüzde 10 barajını aştı. (Ve bizler nükleer ve hidroelektrik sayesinde yüzde 10’un çok üstündeyiz.) Fakat fosiller hem elektrik tüketiminin gem de temel enerji yüzdesinin büyük bir bölümünden sorumlu ve yakın bir gelecekte bu değişmeyecek.

Ve biz yüzde 100 yenilenebilir hedefliyoruz. Sıfıra yakın sera gazı salınımı ya da “derin karbonsuzlaşma” (deep decarbonization) hedefliyoruz. Görme eğiliminde olduğumuz hedef elektrik sektöründe 2050 yılına kadar sera gazı salınımlarında yüzde 80 ila 100 arasında olması. Kafamızdan geçirdiğimiz hedef bu. Hedef şunun gibi görünüyor: Elektriği neredeyse karbonsuzlaştır, ve sonra mümkün olan tüm son kullanımları elektrikli hale getir. Ulaşımı elektrikle çalışır yap, endüstriyi elektrikle çalışır yap ve voila, ekonomiyi derin karbonsuzlaştırmaya başladınız bile.

Bugünün teknolojileriyle bu uygulanabilir değil. Eğer yeniliklere yatırım yaparsak uygulanabilir olabilir. Bunlar daha iyi nükleer santraller, daha iyi enerji depolama biçimleri, daha iyi güneş panelleri gibi teknolojik iyileşmeler olabilirler. Bugünün alternatif akım şebekeleri yerine daha verimli olan bir takım doğru akım mikro şebekeye sahip olabiliriz. Devasa bir süper şebekeye sahip olabiliriz. İkisine birden sahip olabiliriz!

Çok ucuza solar kaplama malzemelerine sahip olduğunuz bir dünya hayal edin. Bu kaplamalar günümüzün güneş panelleri gibi güneş ışınlarını elektriğe çeviriyor fakat öylesine sudan ucuz, esnek ve rengârenk ki onlardan istediğiniz her şeyi yapabiliyorsunuz. Gökdelen camlarını, evinizi onunla boyayabilirsiniz ve onlar güneş parladıkça sadece güç üretecekler. Ve bunlarla birlikte güneş ışınlarını alıp onları eriyik tuz gibi bir şeyi ısıtarak dönüştüren ve 7/24 elektrik üretmek için ısı depolayan süper verimli yoğunlaştırılmış güneş santrallerine sahipsiniz. Hepsini bir araya getirin ve çok güveniler güce sahip olun.

Hepsinin üstünde uçaklarınız, gemileriniz, arabalarınız ve kamyonlarınız için yakıt istiyorsunuz. O zaman futbol sahalarının üzerine örtülen muşamba gibi görünen bir teknolojiye sahipsiniz. Güneş ışığını emen ve dışarı hidrojen veren ve bunu arabalar, gemiler için kullanıyorsunuz.

Bu, yeni teknolojilerin, sahip olduğumuz her şeyi güneş ışığı ile çalıştırmaya olanak sağladığı bir gelecek öngörüsü.

Maliyet Meselesi

UC Berkeley

Meredith Fowlie, Kaliforniya Üniversitesi enerji ve çevre iktisatçısı

Sera gazı salınımlarını azaltma hedeflerini sağlamak için birden çok yol bulunuyor ve bazıları diğerlerinden çok daha maliyetli. Karbonsuzlaşmanın uzun soluklu uygulanabilirliği, düşük maliyetli bir çözüme bağlıdır.

Elektrik arzının marjinal maliyeti zaman içinde değişir. Ara sıra, talep gerçekten yüksek olduğunda, aniden yükselir.

Geleneksel olarak, talebin yüksek olduğu saatlerde talebi karşılamak için gaz santralleri kurarız. Bunun yerine talebin yükseldiği zamanları kısmak için teşvikler sağlayabiliriz. Birçok tüketici için – mesela, klimasını pencere açıkken verimsiz bir şekilde çalıştırmak isteyen biri için – ücret saatten saate, hatta tüketilen ekstra elektrik yeni koca bir santralin devreye alınmasını gerektirse bile, değişmez. Bu iktisatçıları üzüyor.

Düşünmesi çılgınca bir şey: Tüketicilere elektrik arzının ne zaman pahalı olup ne zaman olmadığı bilgisi gönderilmez.

Güneşin doğup battığı, rüzgârın esip durduğu çok sayıda yenilenebiliri olan bir dünya hayal edin. Arzı talep ile dengelemeniz gerekiyor. Esnek gaz santrallerine ya da arzı depolayan ve ihtiyaç duyulan yere taşıyan pillere yatırım yapabilirsiniz. Fakat burada, kullanmamız gereken önemli başka bir kaldıraç yer alıyor. Eğer çokça rüzgâr ve güneş olduğu zaman ücretleri düşürür (elektrik arzının çok ve ucuz olduğu zaman) ve olmadıkları zaman yükseltirsek, elektriğin kısıtlı olduğu zamanlarda tüketimi azaltırlar.

Bir deneyde, insanlara daha çok ödedikleri talebin yüksek olduğu zamanlarda fiyat sinyali göndermeyi denedik ve gözlemlediğimiz üzere insanlar fiyatlar yüksekken daha az elektrik harcadılar.

Bu istenmeyen otlar arasında olabilir ancak önemli. Maliyeti düşünmeden hedefimize ulaşamayız.

Yukarıdakilerin tamamı

Fatima Ahmad

Fatima Maria Ahmad, İklim ve Enerji Çözümlerim Merkezinde araştırma görevlisi, ABD İç İşleri Bakanlığı eski çalışanı.

Başkan Trump bizi Paris Antlaşmasından çektiği zaman bunun, karbon salınımını azaltma sözü vermiş birçok vali, belediye başkanı ve rektör için “Biz hâlâ içindeyiz” (We Are Still In) kampanyası yapmak için cesaret verici bir işaret olduğunu düşünmüştüm.

Tam zamanını söylemek zor fakat ben hâlâ, bu yüzyılın ikinci yarısında, Paris Antlaşmasının hedefi olan sıfır salınıma ulaşabileceğimize inanıyorum. Bu başarılabilir. Fakat fosil yakıtlar hâlâ enerji talebini karşılamak için bir kaynak olacaklar ve bu sebeple bu hedefi tutturmanın tek yolu karbon yakalama teknolojisi.

Derin karbonsuzlaşmaya hızlı ve mümkün olan en ucuz şekilde geçmek istiyoruz. Ve ben karbon yakalamanın bunun uygun maliyetli yöntemi olduğunu düşünüyorum.

Politik olarak mantıklı da. Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasında enerji hakkında birçok fikir ayrılığı bulunuyor fakat CO2 yakalama ve depolama ile iki partinin de desteğini alıyorsunuz. Başka ne kömür şirketlerinin, bazı çevreci gruplarının ve işçi sendikalarının desteğini alabilir? Eğer herhangi bir şey üstüne iki partinin desteğini sağlayabiliyorsak, bunu almalıyız.

“Yukarıdakilerin hepsi” stratejisinin kesinlikle bir destekçisiyim. Bir gümüş kurşun var mı yok mu bilmiyorum. Enerji için birden çok kaynağa ihtiyacınız var – rüzgâr, güneş, doğal gaz. Nükleer enerjimizi korumak temiz enerji hedefine ulaşmak için önemli.

Aynı zamanda bu iş federal ve yerel hükümetlerden istikrarlı bir politika ve araştırma geliştirme için özel sektör önderliğine ihtiyaç duyuyor. Bana göre NRG Energy ve diğer şirketlerin kömürlü termik santrale karbon yakalama teknolojisiyle donattıkları Petra Nova Teksas’ta olduğu gibi kamu-özel sektör ortaklığına ihtiyacımız var. Bu dünyadaki en büyük karbon yakalama projesi. Proje ABD ve Japonya şirketlerinden, teknoloji Mitsubishi tarafından yaratılmış ve aynı zamanda Kurtarma yasasından yatırım aldı.

Yenilenebilirleri ve karbon yakalamayı fonlamaya yardımcı olacak federal mali politikalar var. ARGE harcamalarımızı katlamalıyız. Ve açık bir şekilde, karbon üzerinde uygulanacak ücretlendirme şirketleri buna odaklayacaktır.

Birçok eyalet yenilenebilir portfolya standartlarına sahip. Bazı eyaletler, birkaçı, temiz enerji standartlarına, bazen anıldığı şekliyle alternatif enerji standartlarına sahip. Rüzgâr ve güneşten genişler ve nükleer ile karbon yakalamayı da içerebilirler. Massachusetts karbon yakalamayı içeren bir taneye sahip. Utah ve Michigan benzer standartlara sahip. Eğer eyaletler bunu genişletebilirlerse, yatırım çekmek için çok yardımcı olur.

Haydi, hesabını yapalım

Saul Griffith

Saul Griffith, mucit ve MacArthur araştırma görevlisi (fakat ona dahi demeyin – kızıyor.)

Eğer sera gazı salınımlarını ortadan kaldıracaksak en büyük iki fırsat, ulaşım ve elektrik. Bunlar birbirlerini tamamlıyorlar. Eğer ulaşımı tamamen elektrikli hale getirirsek ve onu yenilebilir ya da nükleer ile çalıştırırsak, ulaşımdan kaynaklı tüketimin üçte iki oranında azaltırız.

Peki, bunun için ne ödemeliyiz? Amerika yaklaşık olarak 3,5 terawatt enerji tüketiyor. Eğer ulaşımı ve diğer her şeyi elektrikli hale getirirsek sadece 2 terawatta ihtiyacımız olur. Güneşin maliyeti, en çok güneşi aldığınız zaman yaklaşık olarak watt başına 1 $, tüm gün boyu güç istiyorsanız beş katı kadar pahalı. Yani 24 saat yenilebilebilire geçmenin maliyeti 10 trilyon $. Elektrikli araçları da buna ekleyin ve haydi buna 15 trilyon $ diyelim.

Bu çok miktarda para fakat böyle bir yatırımı daha önce de yaptık. Amerika’da 8,6 milyon şerit mil yol var ve bunun bir şeridini inşa etmek 1,5 milyon $’a kadar çıkabiliyor. Eğer hesaplamayı yaparsak, ABD’nin mevcut yol sisteminin maliyeti 13 trilyon $civarında. Bu yatırım geçen yüzyıl boyunca yapıldı. Eğer teşvikleri doğru verirsek, özel sektör bunu yüzde 90’ı için yatırım yapacaktır. Bu durum kamuya kalan maliyet 1 trilyon $’a düşürür.

Eğer önemseseydik bunu bir on yıl önce yapardık. Daha pratik olmak için, sistemimizdeki bir bileşenin değişim süresini düşünün. ABD’de araba filosunun değişim süresi yaklaşık olarak 10 yıl. Yani eğer herkes yeni bir araba aldıklarında elektrikli bir araba alırlarsa gelecek on yıl içinde tüm araçların %95’i elektrikli olur. Eğer insanların yarısı alırlarsa 30 yıl içerisinde tüm arabaların %87’si elektrikli olur. Ve eğer değiştirmek için tüm güç santrallerinin ömürlerinin bitmesini beklersek bu 25 ila 50 yıl arasında sürecektir.

Altyapının sistemden çıkan her bir parçasını fosil yakıt ile çalışan bir başkasıyla değiştirdiğimiz her seferinde bizler kendimizi kötü karbon tutumuna mahkûm ediyoruz. Aslında yapmamız gereken, arabalar ve güç santralleri gibi büyük satın almalara odaklanmak ve insanlara, daha iyi karar verebilmeleri için ihtiyaç duydukları bilgi ve finansı sağlamak.

Politika önce gelir

UC Berkeley

Andrew Campbell, Exxon Mobil eski mühendisi, Haas Enerji Enstitüsü yönetici direktörü

Fosil yakıt bağımsızlığını tek başına bir hedef olarak görmüyorum. Sera gazı salınımlarını azalmak hedef. Ve oraya ulaşmak için buna temel teşkil eden politikalar koymalıyız. Karbon dioksiti ücretlendirmek büyük bir adım ve onu, birçok alanda araştırma ve geliştirmeyi agresifçe fonlayarak katlamak.

Teknoloji nötr ya da birden çok seçeneği kovalayan politik yaklaşımlar hakkında coşkulu değilim. Karbon yakalamak ya da ayırmak bunun önemli bir parçası olabilir. Nükleer olabilir. Güneş ya da rüzgâr pekâlâ olabilir, depolamayla birlikte.

Salınımsız bir geleceğe ulaşmak araştırma ve geliştirmeye, teknoloji geliştirmeye ve piyasaya sürüldüğünde teknolojinin desteklenmesine ARPA-E gibi fakat daha büyük ölçekte gerçek bir adanma gerektirecektir. 12 farklı teknolojinin süreç boyunca desteklendiğine ve sonunda iki ya da üçünün ciddi bir fark yarattığını hayal edebiliyorum.

Paris antlaşması büyük ölçüde cesaret verici, ABD çekilmiş olsa bile. Paris Antlaşması neredeyse tüm ülkelerin iklim değişikliğinin tarif edilmesi gereken bir sorun olduğunu kabul ettiği uluslararası ilk antlaşma. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki bazı salınımları sınırla ve ticaretini yap piyasalarının da sağladığı bir başarı var. Anladığım kadarıyla Çin’de salınımları sınırla ve ticaretini yap piyasalarına doğru ilerliyor. Bunun ABD dışında yayıldığını görmek oldukça cesaret verici bir gelişme.

Ulaşım sektöründe oldukça karamsarım. Çoğunlukla tüketici tarafından şekillendiriliyor, insanlar ve işletmeler nerede yaşayacaklarına, nerede çalışacaklarına, kullanmak istedikleri ulaşımın karakteristiğine karar veriyorlar.

Şehirler bir şeyleri olduğu gibi tutmayı severler ve gerçekten insanların seyahatini azaltacak işletme ve konut gelişimini ön plana çıkarmıyorlar. Taşıt tarafında, siyasetçiler akaryakıt vergilerinden çok korkuyorlar – dönüşümü başlatacak temel bileşen.

2050 yılında salınımsız olmak mümkün mü bilmiyorum, ve bir şey kesin ki ABD içinde yasaları kovalamak konusunda ciddi şekilde geri adım atıyoruz. CAFE standartlarını daha saldırgan hale getirmek ve Temiz Enerji Planına yönelmek gibi. Bir şey akılda tutulmalı, gerçi, bu dört yıllık başkanlık dönemi gelecek 35 yılında bir göz açıp kapama anı.

 

Haberin İngilizce orijinali

Röportajlar: Nathanael Johnson, Matthew Craft, Nikhil Swaminathan ve Amelia Urry

Yeşil Gazete için çeviren: Ali Serdar Gültekin

(Yeşil Gazete, Grist)