Ana Sayfa Blog Sayfa 3101

Kimler ajan-casus olur? – Ümit Kıvanç

Bu yazı gazeteduvar.com sitesinden alındı

Büyükada’daki hak savunucuları toplantısının basılmasıyla başlayan komplo ve iftira-kara propaganda rezaletine dair önemli unsurları Evrensel’de Fatih Polat güzelce toparladı, aktardı, benim burada aktaracağım, özetin özeti sayılır. Zaten mevzum başka.

Toplantı önce, Akşam gazetesi aracılığıyla, CHP genel başkanının yürüyüşüyle ilişkilendirildi, “Kılıçdaroğlu İstanbul’a yaklaşırken sinsi plan deşifre oldu,” dediler, Büyükada toplantısında “yeni Gezi provokasyonunun hazırlandığı”nı ileri sürdüler. Kastedilen, inanılması ve ürkülmesi beklenen, herhalde, Kılıçdaroğlu İstanbul’a vardığında, meşum toplantı öncesinde otelden kahvaltı fotoğrafı falan paylaşan gizli ajan ve casus arkadaşlarımızın derhal gerekli talimatları vererek uyuyan hücreleri uyandıracağı, Kılıçdaroğlu hızlı hızlı yürüyerek dikkatleri üzerine toplarken beri tarafta kuytuda hazırlanan yeni Gezi isyanını başlatacağıydı.

Evet, buna inanan çıkar. Kimse, Büyükada’da bulundukları yeri yüz kişinin bildiği, oradan birçok insanla görüşen, toplantı dışında olağan yaşantısını da sürdüren hak savunucularının hangi bağlantılarla kimlere ulaşacağını, kime hangi yetki ve iktidar gücüyle talimat verebileceğini, kimi nasıl sokağa dökeceğini sormaz. Mantık yabancı unsur, muhakeme bu topraklara yabancıdır.

Dolayısıyla, o toplantıdaki her kişinin, gizli yeraltı kanallarından birbirlerine bağlı beş yüzer hücreye mi komuta ettiğini kimse merak etmez. “Yeni Gezi isyanının Bolu Tüneli’nden başlatılacağı tahmin ediliyor” dense mühim bir sorun çıkmaz. (Tünel: karanlık, tekinsiz, çökse, mazallah… “Vandallar milyarlık tüneli kırdı döktü!”)

Ancak CHP’nin “Adalet Yürüyüşü”nün bir noktada bitecek oluşu, nitekim, aksi gibi, bitmesi, daha da aksi gibi, Maltepe mitingine Gezi benzeri herhangi bir isyanın eşlik etmemesi, teşebbüsün dahi olmaması, eğer teşebbüs varsa ve önlendiyse mutlaka bu işin örgütçülerinden birilerinin de yakalanmış olmasının gerekmesi… Kılıçdaroğlu’na ve Adalet Yürüyüşü’ne gerekli çamurun atılmasıyla sınırlı hedefe ulaşıldıktan sonra senaryonun değiştirilmesini zorladı. Büyükada-Maltepe-Gezi bağlantısı terk edildi. (Üstelik Maltepe’den Büyükada gözüküyorken! Dolayısıyla Büyükada’dan da Maltepe gözüküyorken! “Aynayla haberleşmişler!”)

İŞTE SENARYO!

“Harita üzerinde yakalandılar” aşamasına geçildi. “Büyükada’daki sır toplantıya katılanların önlerinde açılmış büyük bir Türkiye haritası üzerinde kaos planı yaptıkları sırada yakalandıkları belirlen[mişti]” Akşam gazetesine göre. “Şüphelilerin, masadaki harita üzerinde İstanbul’dan başlayıp Türkiye geneline yayılacak yeni bir Gezi olayını organize ettikleri tespit edil[mişti]”.

Eyvallah, mantık ve muhakeme yerli-millî değerler değil, lâkin her mânâsızlığın da bir sınırı olmalı: “Büyük bir Türkiye haritası” üzerinde “kaos planı” yapmak nasıl bir işlemdir? Meselâ Nalan Malatya’da şehir merkezini işgal edecek grubun şifreli kodunu harita üzerine işleyip kayısının rengi turuncuyla Malatya il sınırlarının üzerinden mi geçiyordu? Aynı anda İlknur Urfa’da hep beraber Balıklıgöl’e atlayıp birden ıslak ıslak dışarı fırlayarak şehri panik ve dehşete sevk edecek gruba talimat veriyor, maviyle Urfa il sınırlarını belirginleştirmeyi ihmal etmiyor muydu? Ve o esnada masanın öbür ucunda Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye Direktörü İdil, CIA aracılığıyla on beş bin boş şişe getirtmeye, MI6 aracılığıyla bunlara benzin temin etmeye çalışıyor, Özlem telefonda, Denizli, Isparta ve Burdur’daki ayaklanmaları yönetecek teröristlere, “molotoflar tamam, üstüne gül etiketi yapıştıracaksınız” mı diyordu?

Değil. Muhtemelen değil. Zira Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, talimatvârî suçlamasında, Büyükada çalışmasını “15 Temmuz’un devamı niteliğindeki bir toplantı” diye niteledi.

İş değişmişti. Bu durumda arkadaşlarımızın sokaklara dökülecek vandal teröristlerle değil, birinci orduyla, Trakya’daki tank birlikleriyle, Eskişehir Ana Jet Üssü komutanlığıyla irtibatta bulunduğunu varsaymalıydık. Belki Deniz Kuvvetleri Komutanı bir kapalı otoparkta arabasının içinde sabahı beklerken arkadaki arabada da Nejat’la Veli vardı.

Hiçbiri militarist, askerî darbeci veya Fethullahçı falan olmayan insanlar, birdenbire, Büyükada’da toplanıp darbe planlamaya, 15 Temmuz’da yarım kalan işi bitirmeye karar vermişlerdi.

Çünkü hepsi zır deliydi!

BANA KAYNAĞINI SÖYLE…

Star gazetesi, iftira-kara propaganda yarışında ‘ben de varım’ çıkışını -nihayet- büyük güçlerin gizli servisleri motifiyle yaptı: “Büyükada’da İngiliz parmağı”. Bu propaganda bülteni, aynı dairede çalıştığı vazifedaşının önceki iddialarını veri kılığına sokarak, “İnsan hakları savunuculuğu görüntüsü altında Gezi benzeri kalkışma planlanan Büyükada’daki ihanet buluşması” hakkında öğrendiği müthiş bilgileri aktarıyordu; “[toplantının] arkasından ABD’nin ‘CIA’ ve İngiltere’nin ‘MI6’ örgütleri çık[mış]tı”. Bilginin kaynağı, ABD ve İngiltere’nin istihbarat örgütlerinden daha sıkı bir merci, AKP Erzurum Milletvekili Orhan Deligöz’dü. Tek adam diktasına geçiş anayasası Meclis’te oylanırken -kapalı olması gereken- oyunu göstere göstere fotoğraf çektiren, bu teşhir çabası kardeşinin “FETÖ”den tutuklanmasına bağlandığında, “Ben FETÖ terörist başının annesinin Ermeni, babasının Yahudi olduğunu söyledikten sonra kardeşim tutuklandı. Ne zaman ki FETÖ terörist başını getirip asacağımızı söyledim, bana gözdağı olsun diye kardeşimi tutukladılar,” diyen milletvekili.

O zaman bu gözdağını verenin kimliğini açıklamamıştı. Şimdi çıkarsayabiliriz: CIA veya MI6 olmalıydı. Nitekim Büyükada’da bir Almanla bir Amerikalı vardı! Alman? Buraya tam oturmuyordu, ama olsun, onlar da Sivas katliamını tertiplemişlerdi.

AKP Erzurum Milletvekili Orhan Deligöz’ün, Büyükada’daki toplantının “arkasında” Amerikan ve İngiliz gizli servislerinin bulunduğunu bilmesinden daha tabiî ne olabilirdi? Kaç defa, Özlem’e uğradığımda kapıyı açan fakat arkasında kıpırtısız duran CIA ajanı bana, “Arka odada MI6 ile görüşüyor, uzun sürer, sonra gelin isterseniz,” demiş, beni arkasından ayrılmadığı kapıdan savmıştı; ben de, bu ajanın ikili oynadığından, her şeyi o esnada karşı dairenin göz deliğinin arkasından sessizce izleyen Orhan Deligöz’e haber verdiğinden şüphelenmiştim.

BİRTAKIM BOYUTLAR

İnsanların ömürlerinden çalıyorlar. Ömürlerinden. Çalıyorlar. Bu büyük suçu -ve günahı- akla-vicdana sığmaz bir gaddarlıkla, belli ki birilerinin hayatını mahvedebilmekten aldıkları kirli ve zehirli zevkle, belli ki en ufak rahatsızlık duymadan işliyorlar.

Giderek insan meselelerini sadece toplum düzenleri, sınıfsal çelişkiler, kültür, ideoloji vs. genel zemin ve çerçeveler üzerinden değil, insan dediğimiz şeylerin nasıl yaratıklar olduğunu kurcalayarak da anlamaya çalışmanın şart olduğunu daha fazla düşünüyorum.

Büyükada komplosunda üzerinde özel olarak durulmaya değer iki boyut var: İlki, iktidarın kara propaganda aygıtından başkasının sesinin ulaşamadığı geniş bir nüfusa en basit hakikati dahi anlatabilme şansından yoksun oluşumuz. Bu olaydaki en basit hakikat, casus-ajan diye gözaltına alınanların pek çoğumuzun uzun yıllardır tanıdığı, bildiği insanlar oluşu. “Yahu bunlar arkadaşlarımız!” diyoruz ya, söyleyebileceğimiz en okkalı laf bu aslında. Fakat duyuramıyoruz. Çünkü kanallar kapatıldı, biz de açmak için yeterli çabayı göstermiyoruz.

Öteki boyut, bu kötülükleri böylesine iştahla yapanların ne tür yaratıklar oldukları. İnsanlar, şüphesiz. Öyleyse insan nasıl bir yaratık? Bunu nasıl yapabiliyor? Pekâlâ aksinin doğru olduğunu bildiği halde başka insanların hayatını karartmayı nasıl göze alabiliyor? Göze almak ne kelime! Bundan özel zevk alıyor.

Bu, ikili bir hayat sürmek, aslında. İş mevki-makam, rütbe-kıdem, maaş artışı, gündelik ve toplumsal iktidar, sahip olduğun kudret araçları ya da çocuğun okul taksidi, arabanın muayenesi gibi konulara geldiğinde hakikatin hakikat olduğunu kabul ediyor, ona göre davranıyorsun, öbür tarafta, kimi zaman uydurulmasına da bizzat katıldığın bir yalanı hayat sayıyor, hattâ saydırmaya uğraşıyorsun.

Bakın şu son iki paragrafta şu ana kadar bazı kişilik özellikleri tarif edebildik: özel olarak başka insanları ezmekten, genel olarak kötülükten zevk alma, ikili gerçeklik algısı, iki ayrı gerçeklik âleminde yaşama, giderek ikili kişilik, kolayca sıçranabilecek ikiyüzlülük…

Uzatmasam da olur sanırım. İnsanları ateşe iterek, bulabildiği her şeyle ateşi harlayarak kendilerine sadistçe bir zevk ve tatmin dünyası yaratanlar, bu kudreti kendilerine bahşeden iradenin kölesidirler. Bir iradeye taammüden köle olmak, alışılabilen, uyarlanılabilen, giderek onsuz yaşanamaz hale gelen bir karakter özelliği. Köle olunan değişebilir, sahipsiz yaşayamama bâki kalır.

En bol bulunan, en ucuz, en kolay harcanan (kullan-at tipi) ajanlar, casuslar, bu tür insanlar arasından çıkıyor olmalı. Herhangi bir yöne döndürmeye kalktığınızda onu yönünde tutacak, herhangi bir kötülük yaptırmaya kalktığınızda elini bağlayacak sigortaları, frenleri bulunmayan, karakterleri tarif edilmeye kalkıldığında birini ötekinden ayırmaya yarayacak laf bulmakta zorlanacağınız yaratıklar.

Bunların nereye baksalar ajanlar, casuslar görmelerinden doğal şey olamaz. Fır dönerlerken arada gözleri sağlam insanlara takılır, onları fır dönüyor sanırlar.

İnsanlığın en büyük sorunu nedir:

a.) Kötülük
b.) Kötülüğün cezasız kalması.

Ümit Kıvanç – Gazete Duvar

Dünyada 1,2 milyar insan barınma sorunu yaşıyor, 8 yıl içinde rakam 1,6 milyara çıkabilir!

Dünya Kaynakları Enstitüsü (WRI Ross Center for Sustainable Cities)’nün yeni raporuna göre 330 milyon hane ve buna karşılık gelen 1,2 milyar insan sürdürülebilir ve karşılanabilir barınma garantisinden mahrum yaşıyor. Derhal bir aksiyon alınmazsa bu rakamın 2025 yılında yüzde 30 artarak 1,6 milyar insanı bulacağı tahmin ediliyor.

WRI Ross Center for Sustainable Cities Global Direktörü Ani Dasgupta konuyla alakalı olarak yaptığı açıklamada “Şehirler ekonomik büyümenin lokomotifi işlevi görüyor. Geliştirilen çözümlerin önceliklendirilmesi konusunda ise karar vericilerin desteğe ihtiyacı var. Güney yarıküredeki gelişmekte olan ülkelerin daha iyi yönetilmesi ve bu bölgelerde yaşayan insanlara fayda sağlaması için hızla büyüyen kentlere yardımcı olmanın en iyi yollarından biri maliyeti karşılanabilir barınma imkanlarını desteklemek” dedi.

Dasgupta açıklamasının devamında ise şunları ekledi:

“2050 yılına gelindiğinde 2,5 milyar insan daha şehirlerde yaşayacak ve bu artışın yüzde 90’ı Asya ve Afrika kıtalarında gerçekleşecek. Barınma ve konut sıkıntısının insan hayatına etkisinin yanı sıra ekonomi ve çevre üzerinde de ciddi etkileri bulunuyor. Bu yüzden derhal aksiyon almalı ve üretken, verimli ve kapsayıcı olmayan şehirlerin yaratılmasını engellemeliyiz.

“Hizmet alamayan kesimlere temel kentsel hizmetlerin ulaştırılmasının önceliklendirilmesiyle herkes için daha sürdürülebilir ve refahın adil paylaşıldığı kentler yaratılabilir. WRI’ın 12 Temmuz 2017’de yayınladığı Dünya Kaynakları Raporu’nun ‘Daha Adil Bir Şehir’ bölümünde vurgulandığı üzere, barınma hakkı önceliklendirilmesi gereken en temel ihtiyaçlardan birisidir.

“Kamu-özel sektör, resmi-gayriresmi konutlar gibi çok uç kategorilerde tartışılan barınma hakkına dair raporun başyazarlarından ve aynı zamanda WRI Ross Center Bilgi ve İşbirliği Direktörü Robin King konuyu şu şekilde özetliyor: “Biz barınma konusunu mülkiyet, alan, hizmet ve finans gibi farklı birçok unsuru içerisine alan daha geniş bir perspektiften ele alıyoruz. Bu perspektif daha incelikli ve nitelikli bir tabloyu ortaya çıkarmamızı ve gelişmekte olan ülkelerdeki konut piyasasını daha gerçekçi bir biçimde değerlendirmemizi sağlıyor.”

Slum/Shack Dwellers International’ın kurucu üyesi ve yönetim kurulu başkanı olan Sheela Patel ise, “Bu araştırmanın sonuçları tam da ödenebilirlik, yeterlilik ve güvence altında mülkiyet hakkı gibi temaların özellikle üçüncü dünya ülkeleri için kritik bir duruma geldiği son derece önemli bir zamanda yayınlanıyor. Şehirler çeşitli arzular yaratıyor. Fakat bu arzuların içini güvenli bir mahalle, yaşanabilir bir çevre, iyi bir eğitim gibi hizmetlerle dolduramadığımız takdir de sadece memnuniyetsizlik yaratmış oluruz”.

Çalışma şehir yetkilileri tarafından barınma krizine karşı uygulanabilecek, dünya çapında örnekleri de olan üç önemli yaklaşımı ele alıyor:

1. Belli bir bölgede yaşayan kişileri, kent çeperinde yaşamaya mahkum etmeksizin katılımcı bir süreç takip ederek yaşadıkları bölgenin yerinde iyileştirilmesi

Konuta yönelik talep, arzı geçerek gayriresmi ve standardı karşılamayan yerleşimlerinin birden artmasına sebep oldu. Genelde “gecekondusuz şehir” (slum-free) kavramı da yoksul insanların şehir dışında yaşamak durumunda bırakılmaları anlamına gelmektedir. Bu bakış açısı şehre geniş boyutta zararlar vermektedir. Fakat esas yapılması gereken, insanları yerlerinden edip şehrin ücra köşelerine göndermeden onları şehrin içerisinde ortak bir bilinç, ortak bir enerji ve ortak bir sosyal topluluğun parçası haline getirmektir. Bunun başarılı bir örneği Tayland’da gerçekleştirilen Baan Mankong Programı’dır. Bu program mülk sahipleri ile anlaşmalarında kullanabilmeleri için yoksul kesimlere verilen devlet teşvik ve kredisini kontrol eder. Bu teşvik daha sonra resmi bir konut edinmeleri ve konutlarını iyileştirmelerinde kullanılabilir. Program sayesinde 2016 yılına kadar 345 şehirdeki 1,903 yoksul bölgedeki evler yenilenmiş ve 101,224 ihtiyaç sahibi aile sağlıklı bir çevrede konut güvencesine kavuşmuştur.

2. Kira piyasasını her gelir grubundan insanı içine alacak şekilde tekrar düzenlemek

Konut sahibi olmak kent gelişiminde gereğinden fazla üzerinde durulan ve konut sahibi olmaya gücü yetmeyen insanları da bir hayli yaralayan bir konu. Kira piyasasını, kiracıları hukuki anlamda güvence altına alarak her türlü gelir grubundan insanın faydalanabileceği bir hale getirmek hem şehir içerisindeki esnekliği ve piyasa odaklı gelişimi destekleyecek hem de barınma ihtiyacını çözmeye yardımcı olacaktır. Johannesburg’u da içerisine alan Güney Afrika’daki Gauteng Vilayeti, 687,000 kişilik konut eksikliğini normalde yasadışı olan arka bahçe kulübelerini kiralayarak aştı. Bu, düşük gelirli insanların kendilerine yaşam alanı bulmalarını kolaylaştırdı ve hükümet yardımı olmadan çeşitli hizmetlerin geliştirilmesini sağladı.

3. Kullanılmayan merkezi alanlarda ödenenebilir yeni konutlar inşa etmek

Yoksul insanları kent çeperine iten politikalar şehir merkezlerinde az kullanılan ya da hiç kullanılmayan alanlar yaratıyor. Hatta şehre yeni yerleşenler de merkezde ev bulmakta zorlanıyor. Bu nedenle barınma ihtiyacını ele alacak bir siyasi irade günümüzde son derece kritik öneme sahip. Bilhassa bazı kamuya ait arazilerin barınmaya uygun hale getirilmesi, bu bölgelere maliyeti karşılanabilir binalar inşa edilmesi kentselyayılımı engelleyeceği gibi aynı zamanda mevcut kaynakların kullanılması ve ekonomik gelişmenin sağlanması açısından da avantajlar sağlayacaktır. Cochabamba, Bolivia’da, María Auxiliadora Komünitesi’nde yaşayan 420 aile ”Community Land Trust” adında bir yaklaşımı benimseyerek komünite mülkiyetine bağlı bir yaşam sürmektedir. Bu komünitenin yönetimi iki yılda bir kadınlar arasında değişmekte ve komünite içerisindeki ailelere destek sağlanmaktadır. Aile içi şiddet uygulayan erkekler ise bu bu komüniteye hiç alınmamaktadır. Bu komünite anlaşmasına göre arazi kar elde etmek amacıyla satılamamakta ve konutlar mali anlamda karşılanabilir olmak durumundadır.

King, “Bu çözümler karar vericilerin hızlı büyüyen şehirlerde hem ekonomik büyümeyi teşvik etmelerine, hem de yaşanabilir bir çevre oluşturmalarına, bir yandan da barınma ihtiyacını tam anlamıyla karşılamalarına yardımcı olacaktır. Maliyeti karşılanabilir, yeterli ve güvenli barınma olanakları yaratarak konut sıkıntısını ortadan kaldırmak sadece yoksul ve ihtiyacı olanlara değil herkese fayda sağlayacak, şehirleri daha üretken ve sürdürülebilir mekânlar yapacaktır” dedi.

World Resources Institute Hakkında

WRI, 50’den fazla ülkede aktif olan ve ABD, Brezilya, Çin, Hindistan, Meksika gibi ülkelerde ofisler olan global bir araştırma organizasyonudur. 550’den fazla çalışanıyla çevre, ekonomik olanaklar ve insan refahı konusundaki büyük fikirleri gerçeğe dönüştürmek adına çalışmaktadır.

(Yeşil Gazete)

Yargı, Atatürk Orman Çiftliği’nde ‘talan’a izin verdi!

AOÇ’nin Ankara Büyükşehir Belediyesi eliyle talan edilmesine karşı TMMOB’a bağlı beş oda tarafından açılan dava, menfaat ilişkisi olmadığı gerekçesi ile reddedildi.

Ankara 18 İdare Mahkemesi, Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Şehir Plancıları Odası Ankara Şubesi, Ziraat Mühendisleri Odası, Peyzaj Mimarları Odası ve Çevre Mühendisleri Odası’nın AOÇ arazisi içindeki Ankapark’a ilişkin imar planı değişikliklerine karşı açtığı davayı, “meşru kişisel ve güncel bir menfaat ilişkisi olmaması” gerekçesiyle reddetti.

TMMOB’a bağlı odalar, AOÇ arazisi içindeki Ankapark’a ilişkin 1/10000 Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı ve 1/1000 Koruma Amaçlı Uygulama İmar Planı değişikliklerinin kamu yararına aykırı olması nedeniyle iptali ve yürütmenin durdurulması ile ilgili dava açtı.

Bakanlık ve Büyükşehir Belediyesi ortaklaştı

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yapılan savunmada, davacıların menfaat ilişkisi yokluğu ve imar planı değişikliğinde kamu yararına aykırılık bulunmadığı iddiası ile de davanın reddi istendi.

Bakanlığın lehine davaya müdahil olan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı tarafından da dava konusu alanın mutlak tarım arazisi tanımı ile örtüşmediği iddia edilerek, davanın reddine karar verilmesi gerektiği savunuldu.

Bakanlığın ve Büyükşehir Belediyesi’nin talebi doğrultusunda oy çokluğu ile TMMOB’a bağlı odaların “meşru kişisel ve güncel bir menfaat ilişkisi olmaması” gerekçesiyle dava reddedildi.

TMMOB: Kamusal alanları peşkeş çektirmeyeceğiz

TMMOB İKK Sekreteri Özgür Topçu, Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, Şehir Plancıları Odası Ankara Şube Başkanı Emre Sevim, Peyzaj Mimarlar Odası Başkanı Ayşegül Oruçkaptan, genel merkezde bir toplantı düzenleyerek kararı eleştirdi.

TMMOB’a bağlı odalar adına ortak açıklamayı yapan TMMOB İKK Sekreteri Özgür Topçu, “Anayasa ile kurulmuş olan birliğimizin amaçlarından birisi de ülke ve kamu yararı için gerekli gördüğü tüm girişimlerde bulunmaktır. Bizler kentimizi, tarihimizi, değerlerimizi kişisel rantları uğruna kamusal alanları parsel parsel peşkeş çekenlere karşı savunmaktan vazgeçmeyeceğiz” dedi.

Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası ve Peyzaj Mimarları Odası Ankara Şube Başkanlarının konuyla ilgili açıklamaları şöyle:

Mimarlar Odası Başkanı Tezcan Karakuş Candan: “Bu karar hukuksuzluğun ve yargının nasıl siyasallaştığının bir göstergesidir. Karara göre mağdur olabilmemiz için AOÇ’de kesilen ağaç olmamız gerekiyor. Oysa bizim AOÇ’deki mağduriyetimiz, sadece meslek odaları ile sınırlı değil, bir ülke tarihi, bir ulusal bellek alanı ve cumhuriyetin özgürlükçü değerlerinin kurucu mekanının talan edilmesi mağduriyetidir. Hepimiz mağduruz.”

Şehir Plancıları Odası Ankara Şube Başkanı Emre Sevim: “15 Temmuz sonrası bilirkişi raporları aleyhimize gelmeye başladı. Artık bir yargı merci yok, kamuoyunun vicdanına sunuyoruz. Karar baştan sona saçma, bilirkişi raporu lehimize olmasına rağmen bu mahkemenin aleyhimize iki kararında da kopyala yapıştır mantığı görülüyor.”

Peyzaj Mimarları Odası Başkanı Ayşegül Oruçkaptan: AOÇ bugün tamamen yollarla parçalanmış ve kimliğini kaybetmiş bir alan haline geldi.

(BirGün)

Türkiye’de güneş enerjisinden elektrik üretimi rekor kırdı

Türkiye Elektrik İletim A.Ş. (TEİAŞ) Haziran ayı sonu itibari ile Türkiye’nin güncel elektrik üretim kapasitesi rakamlarını açıkladı.

TEİAŞ’ın verilerine göre Türkiye’nin güneş enerjisine dayalı elektrik üretim kapasitesi Haziran ayında 196,9 MW, 2017’nin ilk yarısında ise 530,1 MW artarak toplamda 1.362,6 MW’a ulaştı.

Bu kurulu gücün 1.349,7 MW’lık bölümünü 1.642 lisanssız elektrik yatırım projesi, 12,9 MW’lık bölümünü ise 2 adet lisanslı proje oluşturuyor.

TEİAŞ verilerine göre Türkiye’nin toplam elektrik üretim kapasitesindeki yılın ilk yarısında 1.845,9 MW’lık net artış ile toplamda 80.343,3 MW’a ulaştı.

(Solarist)

Erdoğan’dan OHAL itirafı: Grev tehdidi olan yere OHAL’den istifade ederek müdahale ediyoruz

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Kabul Salonu’nda 15 Temmuz Darbe Girişimi’nin birinci yılı kapsamında düzenlenen etkinlikte yabancı sermayeli yatırımcılarla buluştu.

TOBB’da düzenlenen toplantıda yatırımcılara seslenen Erdoğan, “Grev tehdidi olan yere biz OHAL’den istifade ederek anında müdahale ediyoruz” diyerek, OHAL’i işçilerin anayasal hakkı olan grev hakkını gasp etmek için kullandıklarını itiraf etti.

Erdoğan, şu ifadeleri kullandı:

“Şu anda OHAL ile uğraşıp duruyorlar. OHAL olmamış olsaydı bu kadar rahat, bu kadar huzurlu olarak bu adımlar atılamazdı. OHAL’in sınırlarını da biz belirleriz. OHAL’i biz iş dünyamız daha rahat çalışsın diye yapıyoruz. Soruyorum: İş dünyasında herhangi bir sıkıntınız, aksamanız var mı? Biz göreve geldiğimizde Türkiye’de OHAL vardı, ama bütün fabrikalar grev tehdidi altındaydı. Hatırlayın o günleri. Ama şimdi grev tehdidi olan yere biz OHAL’den istifade ederek anında müdahale ediyoruz. Çünkü iş dünyamızı sarsamazsınız. Bunun için kullanıyoruz biz OHAL’i.”

İşçiler ‘millet’ten değilmiş!

Erdoğan’ın bu itirafına işçi kesiminden tepki yağdı. DİSK Genel Sekreteri Arzu Çerkezoğlu, Twitter’dan yaptığı açıklamada, “’Millete karşı değil’ dedikleri OHAL için şimdi ‘grev tehdidi olan yere müdahalede kullanıyoruz’ diyorlar. Yani işçiler ‘millet’ten değil! Bu samimi açıklamalarından dolayı teşekkür ediyoruz” ifadelerini kullandı.

“OHAL’in acısını çeken biziz”

Erdoğan’a bir tepki de OHAL döneminde Bakanlar Kurulu kararıyla grevi yasaklanan Birleşik Metal-İş’ten geldi. Birleşik Metal-İş Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu, BirGün’e yaptığı açıklamada, “Erdoğan, OHAL gerekçesi olarak terör olaylarıyla, işçilerin demokratik hak alma araçlarından biri olan yasal grev hakkını kullanmalarını bir tutup yıllardır işçilerin, emekçilerin ensesinde boza pişiren AKP zihniyetini açıkça ortaya koydu. OHAL’i ilan ettiklerinde ‘Biz OHAL’i millete değil, devlete ilan ettik’ demişlerdi. İşçiler de en az işverenler kadar bu ülkenin vatandaşları. Ama OHAL’in acısını çeken biziz. Binlerce işçimizin grev hakkı gasp edildi. Sendikal örgütlenmelerde işverenin tutumuna karşı ortaya koyduğumuz mücadele OHAL gerekçesiyle engelleniyor. Valilik genelgeleri nedeniyle hiçbir yerde basın açıklaması yaptırılmıyor, fabrika önlerinde eylem gerçekleştirilmiyor. Kocaeli, Gebze ve Bursa’da biz bunun sıkıntısını çokça yaşadık, hâlâ yaşıyoruz” dedi.

“İşçiler bu gaflet uykusundan uyanmalı”

Serdaroğlu, “Türkiye’de çalışan işçi arkadaşlarımız, hükümetin ve uyguladığı politikaların kendilerine ne kadar zarar verdiğini görmelerine rağmen henüz gaflet uykusundan uyanabilmiş değiller. Uyanmadıkları sürece de devleti yönetenler patron toplantılarında bu kadar cesaretli şekilde bunları dile getirmeye devam edecekler” diye konuştu.

OHAL döneminde yasaklanan grevler

OHAL’in 21 Temmuz 2016’da ilan edilmesinden bugüne 5 grev yasaklandı. AKP döneminde yasaklanan grev sayısı ise 13’e ulaştı.

» AKP’nin OHAL döneminde yasakladığı ilk grev Asil Çelik grevi oldu. Birleşik Metal-İş üyesi işçilerin 18 Ocak 2017’de başlatacağı grev yasaklandı.

» Birleşik Metal-İş’in EMİS’e bağlı işyerlerinde 20 Ocak 2017’de başlattığı grev, ‘milli güvenliği bozucu’ nitelikte olduğu gerekçesiyle yasaklandı.

» Akbank’ta BANKSİS üyelerinin grevi, ‘ekonomik ve finansal istikrarı bozucu nitelikte’ olduğu gerekçesiyle 20 Mart’ta daha başlamadan yasaklandı.

» Kristal-İş üyesi Şişecam işçilerinin 24 Mayıs 2017’de başlatacağı grev 22 Mayıs tarihli kararla daha başlamadan yasaklandı.

» Mefar İlaç Fabrikası’nda Petrol-İş’e üye işçilerin başlatacağı grev, ‘genel sağlığı bozucu nitelikte’ görüldüğünden 5 Haziran’da yasaklandı.

(BirGün)

Hasankeyf Kalesi’ni Ilısu Barajı’nın sularından korumak için proje geliştirildi

Batman’ın tarihi Hasankeyf İlçesi, su tutmaya başlanan Ilısu Barajı’nın suları altında kalacağı öngörülüyor. Yıkılma tehlikesi gösteren tarihi Hasankeyf Kalesi’ni korumak için kalenin iki tarafındaki vadilerde bulunan mağaralara dolgu yapılacak.

Hasankeyf kalesinin Roma döneminin en görkemli kalesi olduğunu belirten Hasankeyf Belediye Başkanı Avdulvahap Kusen, “Ilısu barajıyla Hasankeyf ilçesi su altında kalmış oluyor. Hasankeyf’i üç bölümden değerlendirmek gerekir. Aşağı şehir, köprünün diğer tarafı Karşıyaka ve esas Hasankeyf’in bulunduğu yer ise kale bölgesi diye ifade ediliyor. Baraj dolduktan sonra karşıya esas dediğimiz Hasankeyf’in tamamı su altında kalacak. Mağaralarının esas dolgusu konusu ise, yukarı şehir kale bölgesindeki Hasankeyf kalesi Roma döneminin en görkemli kalesidir. Yaklaşık 150 metre yükselti üzerinde etrafı tamamen derin vadilerle çevrili bir ada şeklindedir. İşte göl havzası yükseldiği zaman kalenin etrafı suyla çevrileceği için, tabi Hasankeyf’te 6 bin mağara bulunuyor. Kanyon ve vadilerde çok sayıda mağara var, oralara su basmış olacak.

Hasankeyf’in kale yapısı biraz yumuşak, zamanla su ile temas edilmesi halinde aşınma söz konusudur. İzole edilecek kale etrafının mağaralarla dolu olması kale küçük deliklerle dolu olduğu için suyla temas olması durumda tahrip oluyor. Kalenin kayaları suyla temas etmemesi için izole etme projesidir. Kalede üç bin mağara, saraylar, cami ve kiliseler var. Amaç Hasankeyf kalesinin su altında kalmayan kısmını kalenin kaya yapısına zarar verilmemesi için etrafını izole etmesi çalışmasıdır” diye konuştu.

“Kale, Hasankeyf için önemli bir değer”

Hasankeyf Kaymakamı Faruk Bülent Baygüven ise, Hasankeyf kalesinin turizme kazandırılması için vadi ve yaklaşık 210 mağaraya dolgu yapılacağını belirterek, “Ayrıca eski Hasankeyf’te eski bir değer olan geçmişte yaşanan kayaların yıkılması nedeniyle tam turizme açık olmaması gelen vatandaşların çok gezmek istediği kaleyi turizme açmak adına daha teleferik projesiyle belki tekne ile karşıya geçip rahatça gezebilmeleri, yürüyüş yapabilmeleri için turizme açılacak. Kale Hasankeyf açısından önemli bir değer, yakın zamanda bitmiş olacak. Kale ve o bölgenin rekreasyonu dolgu yenilenme projesi olacak. Bazı düşme riski olan kayaların düşürülmesi, bazı mağaraların doldurulması çökmeye ve herhangi zararlara karşı önlemelik çalışmalardır. Kaledeki tarihi eserlerin güçlendirilmesi, korunması, gelen turistlerin gezmeleri, vakit geçirmeleri için çalışmalar yapılacak” dedi.

Güneşte 49, mağarada 25 derece

Batman’ın tarihi Hasankeyf ilçesinde dolgu yapılacak mağaralarından birini işleten Ömer Güzel, sular altında kalacak olan mağaranın önemini anlatmak için termometre ile güneşte ve mağara içinde hava sıcıklığı ölçümü yaptı. Termometre ile hava sıcaklığı ölçen İşletmeci Güzel, “Mağaranın bizim için çok önemi var. Hasankeyf’te 6 bin mağara var, mağaralardan birisi de yaşadığım evin altındadır. Bunu daha önce killer olarak kullanıyorduk. Çünkü, buranın serinliği neredeyse bir klimalı bir odanın serinliğindedir. Mağaranın özelikleri yazın serin kışın sıcak, şu anda güneşte 49, mağarada ise 25 derecdedir. Eskiden yaşam bu mağaralardaydı. Önümüzdeki günlerde kale bölgesindeki mağaralara dolgu yapılacağını söylüyorlar. Benim de bir mağaram var tapuluydu ancak devlet istimlak etti. Burayı da dolgu yapacaklar bende buradan göç etmek zorunda kalacağım. Göç edince böyle bir yerin sular altında kalması beni üzüyor. Burada doğduk, yaşadık ve büyüdük ailemizin geçmişi geçtiği bir yerdir. Burayı terk etmek gerçekten beni çok üzüyor” diye konuştu.

Hasankeyfli Çoban lakaplı Ali Ayhan da, yakında suların tutulmasıyla kalenin yıkılmaması için etrafını güçlendirmek için büyük bir dolgu yapılacağını ifade ederek, “Vadinin dolgu yapılacağı bilgileri aldık, ancak umarım iyi bir çalışma ve Hasankeyf’in dokusuna benzer olmasını diliyorum. Bir Hasankeyfli olarak bu doğal mağaralarda çayımı kahvemi içerek duygusunu yaşıyorum. Burada vadiler dolgu yapılacak, suyun kayaya temas etmemesi için büyük bir çalışma yapılacak”dedi.

(T24)

Gazeteci Okay Gönensin hayatını kaybetti

Türkiye basınının en kıdemli isimlerinden gazeteci Okay Gönensin (66), bu sabah saat 04:30’da hayatını kaybetti. Gönensin’in ölüm nedeninin “kalp krizi” olduğu bildirildi.

14 Ekim 1950’de dünyaya gelen Okay Gönensin, Saint-Joseph Fransız Lisesi’nden sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi.

Uzun yıllar Cumhuriyet’te Yazı İşleri Müdürü olarak görev yapan ve Hasan Cemal ile birlikte gazeteyi çıkaran Okay Gönensin bir süredir ciddi sağlık sorunları yaşıyordu.

Gönensin, 1975 yılında Cumhuriyet gazetesi yazı işlerinde çalışma hayatına başladı. Hasan Cemal, 1981’de Cumhuriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni olunca Gönensin gazetenin yazı işleri müdürü oldu. 1992’ye kadar Cemal ile birlikte gazetenin yayımlanmasında önemli roller üstlendi.

1992 yılında Cemal ile birlikte Cumhuriyet gazetesinden ayrıldı, Sabah gazetesinde çalışmaya başladı. Sabah gazetesinde çalışırken grubun içerisinde Yeni Yüzyıl gazetesini çıkaran Gönensin, bu gazetenin genel yayın yönetmenliğini üstlendi. Okay Gönensin’in köşe yazıları, 2004 yılından bu yana Vatan gazetesinde yayımlanıyordu.

Gönensin’in Can adında bir oğlu var.

Gönensin’in vefatının ardından T24 yazarı Hasan Cemal, kişisel Twitter hesabından bir mesaj paylaştı. Hasan Cemal’in tweeti şöyle:

(T24, Yeşil Gazete)

“Gardiyanlar Nuriye’yi uyandırıp ‘Öldün mü yaşıyor musun?’ diye soruyor”

OHAL kapsamında yayınlanan KHK ile birlikte ihraç edildikleri karara tepki göstermek için açlık grevi eylemi yapan ve şuan tutuklu olan akademisyen Nuriye Gülmen ve öğretmen Semih Özakça’nın açlık grevi 127’ıncı gününe girerken avukatlarından Engin Gökoğlu iki müvekkiliyle ilgili son bilgileri paylaştı.

Avukat Engin Gökoğlu, cezaevinde gardiyanların Gülmen’e gece uykusundan uyandırararak “Öldün mü, yaşıyor musun diye kontrole geldik” dediğini aktaran Gökoğlu “Sorunun çözümü için adım atmak yerine bunu yapmaları insanlıkdışı” dedi.

“Moralleri iyi ama sağlıkları kötü”

bianet’ten Ayça Söylemez’in haberine göre Gökoğlu, “Moralleri iyi ama sağlıkları kötü. Artık yürüyemiyorlar, Nuriye görüşe tekerlekli sandalyeyle geldi, mide ve böbreklerinde sorunlar var, bacağında morarma var” dedi.

“Nuriye, kadın gardiyanların her gece hücrelerine gelerek kendisini uyandırdığını anlattı. Bunu neden yaptıklarını sorduğunda da ‘Öldün mü, yaşıyor musun diye kontrole geldik’ cevabını aldığını söyledi.”

“Semih’in hücresine de akşamları 23.00 civarında gidip dokunmadan, uzaktan bakıyorlarmış.

“Sorunun çözümü için adım atmak yerine bunu yapmaları insanlıkdışı. Herhalde sorumluluktan böylelikle kurtulacakları yönünde endişe duyuyorlar. Ama Nuriye ve Semih’in sağlıklarını düşünmüyorlar.”

Gülmen hücrede iki kadın tutuklu ile, Özakça da üç kişlik hücrede bir tutuklu ile birlikte kalıyor.

Son tahliye talepleri de “Hapishanede kalmaları uygun” diye reddedildi

Engin Gökoğlu, yaptıkları son tahliye başvurusunun da Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesince reddedildiğini söyledi:

“Mahkeme 30 Haziran’da tahliye talep dilekçemize ret kararı verdi. Bu karar da bize 11 Temmuz’da, yani dün tebliğ edildi. Mahkeme kararında, ‘hapishanede kalmalarının sağlık açısından uygun olduğu’ ifade ediliyor.

“Artık ikisi de ölüm sınırında, talepleri bir an önce kabul edilmeli. ‘İşe iade edilmeleri’ karşılanması zor bir talep değil. Dünyanın duyduğu direnişi hükümet de duymalı.”

“İkisini de kulakları dışarıda”

Avukat Gökoğlu, iki eğitimcinin de dışarıda kendilerinin taleplerinin kabul edilmesi için yapılan eylemleri yakından izlediklerini anlattı:

“Kulakları dışarıda. Biz de avukatları olarak her görüşte dışarıdaki etkinliklerden bahsediyoruz. Nuriye bugün Tavır dergisi alabilmiş, çok mutluydu.

“Herkese çok selamları var, destek olanlara selamlarını iletiyorlar, Yüksel Caddesindekilere de…”

(Bianet)

Korkutan tablo: Türkiye’ye sığınan bin 660 Suriyeli çocuk kayıp!

Türkiye’deki bin 660 Suriyeli çocuğun kayıp olduğu bin 190 çocuk hakkında da kayıp ihbarı bulunduğu belirtildi. Göç İdaresi, Türkiye’ye giriş yapıp refakatsiz kalan çocuk sayısını ise ‘gizlilik’ gerekçesiyle açıklamadı.

Resmi rakamlar, Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılarla ilgili sarsıcı bir gerçeği ortaya koydu. Asayiş Daire Başkanlığı verilerine göre, geçici koruma altında bulunan bin 660 Suriyeli çocuk kayıp. Diğer ülkelerden Türkiye’ye gelen mülteci ve sığınmacı kayıp çocukların sayısı ise bilinmiyor. CHP İstanbul Milletvekili Onursal Adıgüzel, sığınmacı ve mülteci çocuklarla ilgili resmi verileri elde etmek üzere Başbakanlık İletişim Merkezi (BİMER)’ne başvuruda bulundu.

Göç İdaresi ‘gizli’ diyerek sayı vermedi

Adıgüzel’in, sorumlu bir yetişkinin refakati olmaksızın Türkiye’ye gelen ve giriş yaptıktan sonra refakatsiz kalan çocuk sayısıyla ilgili sorusuna Göç İdaresi Başkanlığı verilerin “gizli” olduğu gerekçesiyle yanıt vermedi.

Göç İdaresi’nin yanıtında, ilgili yasalara atıfta bulunularak “Uluslararası koruma talep eden çocukların, kayıt işlemlerinin ardından Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı bünyesindeki uygun konaklama yerlerinde barındırıldığı” belirtilerek Suriyeli çocuklar için de aynı prosedürün uygulandığı kaydedildi. Kayıt işlemleri sonrası çocukların barınmayı sağlayan kuruluş yetkililerine teslim edildiği belirtildi.

1190 çocuk hakkında kayıp ihbarı

BİMER’in yazısında Adıgüzel’in sorularına Asayiş Daire Başkanlığı’nın verdiği yanıt da yer aldı. Buna göre Mayıs 2017 itibariyle Suriye uyruklu kayıp çocuk sayısı bin 660 olarak açıklandı. Ancak geçici koruma altında bulunan Suriye uyruklu çocuklar dışında, diğer ülkelerden gelen mülteci ve sığınmacı kayıp çocuklara ilişkin soru yanıtsız bırakıldı. Yazıda son beş yıl içerisinde resmi makamlara ulaşmış, haklarında kayıp ihbarı bulunan Suriye ve diğer uyruklu çocuklardan bin 190’ının bulunduğu da belirtildi.

“Fuhuşa ve çocuk işçiliğe zorlanıyorlar”

Türkiye’de geçici koruma altında bulunan Suriyeli veya diğer uyruklu mülteci ve sığınmacı refakatsiz çocuklara ilişkin büyük belirsizlik yaşandığını aktaran Onursal Adıgüzel, “Kayıt altında bulunan refakatsiz kaç çocuk var? Kurumlarda barındırılan çocuk sayısı kaç? Kayıt altında olmayan Türkiye’ye kaçak yollardan girmiş veya zorla getirilmiş çocuklara ilişkin nasıl çalışmalar yürütülüyor? Özellikle, refakatsiz çocukların fuhşa ve çocuk işçiliğine zorlandığı, insan kaçakçıları ve organ mafyası tarafından istismar edilmeye daha açık olduğu düşünüldüğünde, refakatsiz çocuklara ilişkin bu soruların yanıtlanması, gerekli çözüm yollarının üretilmesi daha elzem bir hal alıyor” diye konuştu.

“En ağır bedeli çocuklar ödüyor”

“Büyüklerin savaşında en ağır bedeli çocuklar ödüyor” diyen Adıgüzel, şu ifadeleri kullandı:

“Türkiye bugün geçici koruma altında bulunan Suriyeliler ile birlikte diğer ülkelerden gelen sığınmacı ve mülteciler ile birlikte 3.5 milyondan fazla bir nüfusuna ev sahipliği yapıyor. Bu nüfusun büyük çoğunluğunu ise çocuklar oluşturuyor. Refakatsiz çocuklar da dahil olmak üzere, bütün çocukların yüksek menfaatinin gözetilmesi, fiziksel ve ruhsal gelişimlerinin önüne geçecek engelleri ortadan kaldıracak çözüm yolları üretilmesi gerekiyor. Bunun aksinin yaratacağı sorunların faturasını gelecekte toplum olarak hepimiz öderiz. Bunun en öncelikli adımı ise, coğrafi çekincenin kaldırılarak, Avrupa Konseyi üyesi olmayan ülkelerden Türkiye’ye sığınan nüfusa mülteci statüsünün verilmesidir.”

(BirGün)

Çanakkale’de orman yangını: Çocuklar alevleri söndürmeye çalıştı, büyükler helikopterleri izledi!

Çanakkale’nin Bayramiç ilçesinde çıkan yangında 10 hektardan fazla tarım alını, ormanlık alan, 1 hayvan ağılı ve 1 saman deposu yandı.

Çanakkale’nin Bayramiç ilçesi Alikabaklar Köy Başakmezarı bölgesinde tarım arazilerinden başlayan yangın, hayvan ağılları ve saman depolarına sıçradı. Yangın söndürme çalışmalarına Bayramiç, Ayvacık, Çan ve Yenice ilçelerinden gelen 12 arazöz, 4 su ikmal aracı, 3 helikopter, 1 amfibik uçağı, 4 ilk müdahale aracı, 3 dozer ve iki greyder iş makinesi katıldı.

Yangın söndürme çalışmaları ile ilgili bilgi veren Bayramiç Orman İşletme Müdürü Ali Bacak, “Yangın kontrol altına alındı. İlk belirlemelere göre, yangın tarım alanlarından çıkmış ve yaklaşık 10 hektar tarım alanı, sınır boylarında bulunan ağaçların, 1 ağıl ile 1 saman deposu yanmış. Ayrınca, 9 gün önce de aynı bölgede yangın çıkmıştı ve ormanlık alan ile tarım arazileri zarar görmüştü” dedi.

Çocuklar su taşıdı, büyükler izledi

Bölgede oyun oynayan çocuklardan biri dumanları görür görmez, köye gelerek yangını haber verdiği bildirildi. Kontrol altına alınan yangında soğutma çalışmalarına başlandı. Alevlere küçük çocuklar su dökmeye çalışırken büyükler ise helikopterlerin sortilerini izleyerek yorum yaptı.

(Cumhuriyet)