Ana Sayfa Blog Sayfa 3089

Fosil yakıt devri bitiyor: Britanya 2040 itibarı ile dizel ve benzinli yeni araçların satışını yasaklıyor

Britanya hükümeti hava kirliliği ile mücadele amacıyla 2040 yılından itibaren ülkede dizel ve benzinli yeni araçların yasaklanacağını açıkladı. Doğa savunucuları tarafından yetersiz bulunan hava kirliliği ile mücadele planının değiştirilmesiyle, ülkede her yıl yaklaşık 40 bin kişinin erken ölümüne neden olan hava kirliliğinin önüne geçilmesi hedefleniyor.

Hükümet açıklamasında, hava kirliliği sorununa çözüm bulmak için 255 milyon sterlinlik bir fon oluşturduğunu da kamuoyuna duyurdu. Oluşturulan bu fon sayesinde belediyelerin ülke çapında hava kirliliği ile mücadele etmelerine yardımcı olunması hedefleniyor.

 

Ülkedeki genel azot dioksit oranını yüksek bularak çevrecilere hak veren Yüksek Mahkeme de hükümete, “temiz hava stratejisi”ni açıklaması için 31 Temmuz’a kadar süre vermişti.

İngiltere’de hava kirliliğinin yılda yaklaşık 40 bin kişinin erken ölümüne neden olduğu düşünülüyor. Ülkede halen elektrik enerjisi ile çalışan otomobilllerin toplam satışlardaki payı ise yüzde 1’in altında.

Fransa 3 hafta önce fosil yakıtlarla çalışan araçların yasaklanacağını kararlaştırılmıştı

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron da yaklaşık 3 hafta önce ülkesinin, 2040 yılı itibarıyla fosil yakıtlarla çalışan tüm motorlu araçların satışını durduracağını açıklamıştı.

Alman otomotiv firması BMW, elektrikli araç modeli Mini’nin 2019’dan itibaren Britanya’da üretileceğini bildirmişti.

İsveçli otomobil firması Volvo ise, yine 2019’dan itibaren tüm yeni modellerinde bir elektrik motoru bulunacağını duyurmuştu.

 

(Gazete Karınca, BBC Türkçe)

Buzullar eriyor, insanlığın hiç tanımadığı virüsler ortaya çıkıyor, bilim insanları tedirgin

Küresel ısınmanın etkisiyle Sibirya ve Alaska’da onbinlerce yıldır buz altında kalan topraklar açığa çıktı. Bu topraklarda ‘kış uykusunda’ bulunan ve insanlığın hiç tanımadığı virüsler sağlığı tehdit ediyor.

Bilim dünyası bugünlerde küresel iklim değişikliğinin daha önce hesaplanmayan, insanlığı kısa sürede yok edebilecek bir riskini tartışıyor. Sibirya ve Alaska’daki buzulların altında on binlerce yıldır donmuş vaziyette duran toprakların üzerindeki buzlar ilk kez erimeye başladı. Bu topraklarda onbinlerce yıldır uyuyan insanlık tarihinde karşılaşılmayan virüs ve bakteriler de uyanmaya başladı.

Amerikan Ulusal Uzay ve Havacılık Dairesi NASA, Alaska’da 32 bin yıl önce donan bir bakteriyi hayata döndürdü. Geçen ağustosta Sibirya’da 12 yaşında bir çocuk eşi görülmemiş bir şarbon hastalığı yüzünden hayatını kaybedince ‘teorik tehdit’ ete kemiğe büründü. Bu konuyu çözmeye çalışanlar arasında Türk bilim insanları da var.

Boğaziçi Üniversitesi Çevre Bilimleri Enstitüsü’nden Prof. Berat Haznedaroğlu bu alanda çalışan isimlerden biri. Haznedaroğlu, “Ortaya bir bakteri ya da virüs çıkabilir ancak bunun insanları ya da hayvanları ne kadar etkileyeceğine cevap vermek çok zor” diyor.

Nasıl ilaç bulunacak?

Almanya’daki Max Planck Deniz Mikrobiyolojisi Enstitüsü’nde çalışan araştırmacı Burak Avcı da virüslerin kış uykusundan uyanabileceği uyarısında bulunuyor:”Buzulların alt tabakalarında meydana gelen erime uzun süredir ‘kış uykusunda’ bekleyen mikroorganizmaların yeniden aktif hale gelmesine neden olabileceği için halk sağlığını tehdit edecek sonuçlar doğurabilir. ‘Kış uykusu’ diyebileceğimiz bu durum, mikroorganizmaların çok uzun süre, varlığını sürdürmesine olanak sağlıyor.”

Avcı, başka bir riski daha vurguluyor:

“Dünya Sağlık Örgütü, şubat ayında yaptığı açıklamada, bazı bakterilerin antibiyotiklere dirençli hale geldiğini ve acilen yeni antibiyotiklere ihtiyaç olduğunu vurguladı. Halihazırda insan sağlığını tehdit eden bakterilere karşı koyabilecek antibiyotiğimiz yokken, küresel iklim değişikliğiyle tekrar canlanabilecek ‘eski’ bakterilerle nasıl başa çıkacağımız tam bir muamma.”

“İnsanlık hazır değil”

Prof. Berat Haznedaroğlu’na göre asıl risk günümüz insanının bu hastalıklara hazır olup olmadığı: “Erken zamanlarda ortaya çıkan ve insanları enfekte eden bir virüs günümüze kadar bir evrim sürecinden geçiyor. Bu süre zarfında insan da bir evrim sürecinden geçiyor. Eski insan bu bakterilerle etkileşim sonucu bir bağışıklık kazanmış olabilir fakat şu anda biz kendi evrim sürecimizden sonra bu hastalıklara maruz kalmadığımız için bu bağışıklığı kaybetmiş olabiliriz. Bu bakteri ve virüsler ortaya çıkarsa modern insana hakikaten zarar verme ihtimalleri var.”
Buzulların erimesiyle insanlığın hiç tanımadığı virüs türleri ortaya çıkıyor

Peki böyle bir salgın durumunda Türkiye ne kadar güvende olur? Haznedaroğlu, salgınların günümüzde çok daha hızlı yayılabileceğini söylüyor: “Türkiye’de yılın her mevsimi donmuş halde bulunan toprak yok. Fakat bu risk yok demek değil. Hatırlayın, kısa bir süre önce kuş gribi, domuz gribi gibi vakalar ansızın ortaya çıktı. İnsanların hızla hareket ediyor olması riski Türkiye dahil herkes için geçerli kılıyor. Yani o bölgeden birinin turist olarak ülkemize gelmesi tüm hesapları değiştirebilir. Yine de bu riski ölçmek zor.”

Haznedaroğlu, bu riskle mücadele için Paris İklim Antlaşması gibi yaptırımların önemini vurguluyor.

(Hürriyet)

İzmir’deki yangın Manisa’ya sıçradı; 2 bin kişi tahliye edildi

İzmir’in Bayındır’daki orman yangını Manisa’nın Turgutlu ilçesine sıçradı yaklaşık 2 bin kişi tahliye edildi.

İzmir’in Bayındır ilçesinde çıkan orman yangınını söndürme çalışmaları sürerken, alevler rüzgarın da etkisiyle hızla yayılarak Manisa’nın Turgutlu ilçesinde de etkili olmaya başladı. Turgutlu’daki Kırsal Kabaçınar ve Karaköy mahallelerinde oturan yaklaşık 2 bin kişi, Büyükşehir Belediyesi’ne ait otobüslerle Dağmarmara bölgesindeki Niyazi Üzmez Ortaokulu’nun bahçesinde kurulan toplanma merkezine taşındı. Buradan da vatandaşlar yakınlarının yanlarına yerleşmek üzere, çevredeki kırsal mahallelere götürüldü. Bir kısmı da ilçe merkezine götürülerek öğrenci yurtlarına yerleştirildi.

Yangını söndürme çalışmalarının devam ettiği belirtildi.

Turgutlu Kaymakam vekili Erdoğdu: Zarar gören ev ve vatandaşımız yok

Yunusemre Kaymakamı ve Turgutlu Kaymakam Vekili Ahmet Erdoğdu, İzmir’in Bayındır ilçesinde başlayıp, rüzgarın da etkisiyle Manisa’nın Turgutlu ilçesine kadar sıçrayan ve Karaköy ile Kabaçınar mahallelerinin boşaltılmasına sebep olan yangın bölgesine gelerek bilgi aldı ve çalışmaları takip etti. Erdoğdu, “Orman Bölge Müdürlüğü ekiplerimiz yangına müdahale etmeyi sürdürüyorlar. Her iki köyümüzde de zarar gören ev ve vatandaşımız yok. Ölü ve yaralı söz konusu değil. İhtiyaten 2 yatalak hasta sevk edildi. Ambulanslarımız hazır bekletiliyor. Otobüsler hazır bekletiliyor. Yangınla mücadelemiz sürüyor. Sabaha kadar kontrol altına alınmasını ümit ediyoruz. Yer yer 3-5 metreya yaklaşan yerler var, gerekli tahliyeler yapıldı” diye konuştu.

(Evrensel)

‘Söylediklerim savunma, ifade değil ithamdır’: İşte Ahmet Şık’ın savunmasının tam metni…

11’i Cumhuriyet gazetesi çalışanı ve yöneticisi, biri Twitter kullanıcısı 12 kişinin tutuklu bulunduğu 19 sanıklı Cumhuriyet davasının ilk duruşmasının 3. gününde Cumhuriyet Gazeteci muhabiri Ahmet Şık söz aldı.

İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülmeye başlanan 12’si tutuklu 19 sanıklı Cumhuriyet davasında tutuklular Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Murat Sabuncu, yazar Kadri Gürsel, karikatürist Musa Kart, Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Önder Çelik, Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi avukat Bülent Utku, Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi avukat Mustafa Kemal Güngör, yazar Hakan Kara, Cumhuriyet Kitap eki Genel Yayın Yönetmeni Turhan Günay, yazar Güray Öz, avukat Akın Atalay, Cumhuriyet Gazetesi muhabiri Ahmet Şık ile Tweet’leri nedeniyle yargılanan Ahmet Kemal Aydoğdu duruşmaya getirildi.

Bianet’ten Elif Akgül göre, Ahmet Şık’ın savunması şöyle:

“Devletin sahibi kim olacak?”

Bu iddianamenin saçmalığına, abesliğine, bir hukuksuzluğu inşaa ettiğine dair her şeyi anlattı. Bu dosya üzerinden söyleyeceğim hiçbir şey yok. Ama kasıtlı bir şlekilde yapılmış “hata” ile Cumhuriyet’te aranan örgütün kimler olduğunu ve nerede olduğuna dair yapacağım.

Sözlerime 3 yıl önce, 2014’te yayımlanan ‘Paralel Yürüdük Biz Bu Yollarda’ isimli kitabımın önsözünden bir alıntıyla başlayacağım. AKP ve Gülen Cemaati arasındaki mafyatik iktidar ortaklığının nasıl dağıldığını anlatan bu inceleme-araştırma kitabımın önsözü şöyle başlıyor:

Türkiye’yi siyasal ve toplumsal olarak beraber dönüştüren iki güç olan AKP ile Gülen Cemaati’nin birlikteliği ve yancı desteğiyle sürdürülen, adına iktidar denilen kanalizasyon patladı. ‘Yeni Türkiye’ denilen garabeti inşa eden, amaca ulaşmak için her türlü araca başvurmanın uygun olduğu Makyavelist bir anlayışın hakim olduğu iki güç; AKP ve Cemaat ayrıştı.

Her ikisi de sistemin ve toplumun demokratikleşmesini değil, kendi otoritesini hakim güç kılmak üzerinden, içinde örgütlenmeye çalıştıkları devleti ele geçirmek isteyen güç odakları.

Uzun vadede söz sahibi tek güç olacaklarını düşündükleri devletin otoritesine bağlılığı sarsılmaz kılmaya çalışan bir anlayışa sahip bu iki odak, gördük ki bir yandan ortak düşmanlarla mücadele ederlerken öte yandan birbirlerini yok etmeye dönük hamleler için malzeme biriktirmişler.

Bu malzemelerin kullanılacağı günün yaklaştığı, kanalizasyondaki pis kokunun uzun süredir dışarıya yayılmasından belliydi. Medya köşelerinden yapılan tehditler, el altından yapılan tasfiyeler, zaman zaman sızdırılan telefon konuşmaları, hukuksuzluk üzerine kurulu polis-yargı operasyonlarının, ortak düşmanlardan sonra iktidar bileşenlerini hedef alması yaşanacakların işaretiydi.

Ortalıkta yok edilecek düşman kalmadığına kanaat getirince, devletin sahibinin kim olacağı kavgasına tutuşarak birbirlerini hedef aldılar. Evet ortalığı pislik götürdü, götürüyor. Görünen o ki bir süre daha böyle olacak. Dinin, etik değerlerin alet edildiği bu savaşta tarafların ihtiyaçlarını karşılayan yalanlar, tarafları nezdinde gerçeklerden daha itibarlı. Bu yüzden yapılan savunmalara kimse aldanmasın. Bu savaş, ne demokrasi ve temiz toplum ne de birilerinin iddia ettiği gibi barış ya da sivilleşme için yaşanıyor. Sadece devletin sahibi kim olacak diye savaşılıyor.

15 Temmuz kuşkuları

Bu satırlar yayımlandıktan sonra, AKP ve Gülen Cemaati arasındaki savaş daha da şiddetlendi. 2007’deki Ergenekon soruşturmalarıyla başlayan sahte bir tarih yazımı sürecinin iktidar ve suç ortaklarının devletin ve ülkenin yağmalanmasında kimin daha çok pay alacağıyla ilgili savaş bir darbe kalkışmasına kadar uzandı. 15 Temmuz 2016’da 250 insanın katledildiği kanlı bir kalkışma yaşandı.

Tek failinin Gülen Cemaati olduğuna inanmamız istenen bu kalkışmanın hükümet tarafından önceden bilindiğine yönelik ciddi kuşkular var. Üzerinden bir yıl geçtiği ve çok sayıda soruşturma açılmasına rağmen kuşkular azalmak yerine giderek arttı. İhtiyaç duyulan ‘Kontrollü Kaos’ için yol verildiği zannına kapılmamıza neden olan birçok emaresiyle karanlıkta kalması istenen 15 Temmuz Darbesi son 10 yıla yayılan sahte tarih yazımının da en önemli kilometre taşı oldu. İçinde sıklıkla geçen “demokratikleşme-sivilleşme” sözcükleriyle, yalanlarla kurgulanmış bu sahteliğin tek gerçeği ise darbecilerin katlettiği insanlar oldu.

Darbenin karanlıkta bırakılmak istenen yanlarına dair sorular sormamız, ‘Kontrollü Kaos’ dememiz boşa değil. Kalkışmanın hedefindeki kişi Recep Tayyip Erdoğan henüz ülke kan gölünün ortasındayken niyetini açık eden cümleyi ağzından kaçırmış, “Bu darbe bize Allah’ın bir lütfudur” demişti. Lütuf denilerek kastedilenin ne olduğunu hep birlikte gördük, yaşadık, yaşıyoruz. Hakikati dile getirenlerin, suç düzenine itiraz edenlerin, gasp edilen haklarını talep edenlerin seslerinin kısılıp boğulmaya çalışıldığı ve giderek koyulaşan karanlık günlerden geçiyoruz. Kısaca özetlemekte fayda var.

15 Temmuz sonrası…

Darbe engellenmesine engellendi ama ilan edilen Olağanüstü Hal (OHAL) ile temel hak ve özgürlüklerin tümü askıya alındı.

Onbinlerce insan ‘Darbecilik-FETÖ’cülük’ suçlamasıyla gözaltına alındı, 50 binden fazlası tutuklandı. İşkencelerden geçirilenler oldu.

Kanun Hükmünde Kararnamelerle (KHK) devletin ve toplumun Türk-İslamcı bir biçimde dizaynına hız verildi. ‘Bizden olanlar – olmayanlar’ ayrımının tek ölçüt kabul edildiği kuşkularını haklı çıkaran uygulamalarla kamudan tasfiyeler başlatıldı. 110 binden fazla kamu görevlisi ihraç edildi. Güvenlik, yargı, eğitim gibi devletin temel organları başta olmak üzere kamuda doğan boşluk liyakatin değil biat etmenin temel alınmasıyla AKP kadrolarınca dolduruldu.

Yıllarca öğrenci yetiştirmiş bilim insanları, öğretmenler bir anda ‘terörist’ olduklarına hükmedilerek işsiz bırakıldılar. Hakkı olanı geri almak için mücadelesini açlık greviyle sürdürenlere dahi yanıt hapishane oldu.

Fiili olarak ortadan kalkmış olan güçler ayrılığı prensibini resmi olarak da ortadan kaldıracak düzenlemelerin yolu OHAL koşullarında, sandık güvenliği olmadan yapılan şaibeli bir referandumla açıldı.

Türkiye’de her zaman sorunlu olan, istisnai örneklerle varlığını kanıtlamaya çalışan yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, kendilerini iktidarın menfaatlerine memur tayin eden hakim-savcılar eliyle tamamen ortadan kalktı.

Tutuklama terörüyle gasp edilen kişi özgürlüğünün ihlali, geçerli 6 milyon oy sahibinin iradesini temsil eden Meclis’in üçüncü büyük partisine de uzandı.

[Bu sırada Mahkeme Başkanı “Burada bir yanlışlık var Ahmet Şık. Savunma kapsamında kal. Biz köşe yazısı yazmanızı değl savunma yapmanızı bekliyoruz” demesi üzerine Şık, “Tahammül ederseniz bunun savunma kapsamında olduğunu göreceksiniz” dedi.]

HDP’nin eş genel başkanları, milletvekilleri ve yine seçilerek göreve gelmiş birçok belediye başkanı esir edildi. Ve hatta bu tutuklamaların yolunu açan düzenlenmeyi “teröristleri koruyorlar” tezviratı yapılacak korkusuyla onaylayan ana muhalefet partisi CHP’nin bir vekiline kadar vardı tutuklamalar.

Bir çok sivil toplum örgütü kapatıldı. Hak savunucuları tutuklandı. Onlarca şirkete el konuldu.

Darbenin engellenip demokrasinin taçlandırıldığı söylenen ülkede yazılı, görsel, işitsel yayın yapan onlarca medya organı kapatıldı. Soruşturma, dava, tutuklama tehditleri ve ekonomik baskılara rağmen hâlâ direnmeye çalışan birkaç gazete ve bir avuç gazeteciyi saymazsak hakikati perdelemeden yayın yapan tek bir medya organı ve gazeteci kalmadı. 150’den fazla gazeteci de hapislere tıkılınca Türkiye yeniden ‘dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi’ ünvanına kavuştu. Öyle ki; Türkiye tek başına, diğer bütün ülkelerin hapishanelerinde tutulan gazetecilerin toplamından daha fazla esire sahip konumunda.

Hapiste olmadığı halde tutuklu bulunan, yani sansür ve otosansür kıskacındaki gazetecileri de listeye eklediğimizde tablo daha da karamsar bir hal alıyor. Sansürün koyu gölgesi nedeniyle farklı sermaye gruplarının sahipliğinde yayın yapan çok sayıda medya organı bulunmasına rağmen tek sesli yayıncılık anlayışı tüm ülkeye hakim olmuş durumda.

Cumhurbaşkanı Erdoğan uykusunda konuşsa canlı yayın yapmak zorunda olan televizyon kanallarında, iktidar komiserleri olmadan siyasal program yapmak da yasak.

Medyanın durumu böyle olunca, siyasal eleştiri mecrası olarak sadece sosyal medya araçları kalmış oldu. Eğer erişim engellenmemişse, eğer internet devlet sansürüyle kesilmemişse, eğer AKP’nin kadrolu internet trolleri ve muhbir vatandaşlarının ve savcılarının hoşuna gitmeyecek şeyler yazmamışsanız eleştiri hakkınızı kullanmanın önünde bir engel yok. Ancak, bu hakkınızı kullandığınız için tutuklanmayacağınızın garantisi de yok.

Engellenmiş bir darbe kalkışması sonrasında memleketin içerisinde bulunduğu karamsar tablonun kısa özeti böyle. Aslında bu kadar laf kalabalığını tek bir cümleye sığdırmak da mümkün:

15 Temmuz’da darbe engellendi ama cunta iktidar oldu.

“Gülen’in idealize ettiği modeli yaşıyoruz”

Darbe kalkışmasından sonra hazırlanan iddianamelerde Gülen Cemaati’nin amacı şöyle anlatılıyor:

Türkiye Cumhuriyeti devletinin tüm Anayasal kurumları olan Yasama, Yürütme ve Yargı erklerini ele geçirmek ve bu süreç tamamlandıktan sonra devleti, toplumu ve fertleri FETÖ’nün ideolojisi doğrultusunda yeniden dizayn ederek; oligarşik özellikler taşıyan bir zümre eliyle ekonomik, toplumsal ve siyasi gücü yönetmek.

Bir lütuf olarak görülen kanlı bir kalkışmadan bugüne uzanan süreçte ortaya çıkan, biraz önce özetlediğimiz tabloya baktığımızda, iddianamelerde anlatılan bu amacın gerçekleşmediğini kim söyleyebilir?

Türkiye Cumhuriyeti devletinin tüm Anayasal kurumları olan Yasama, Yürütme ve Yargı erkleri ele geçirilmedi mi?

OHAL ve KHK’ler aracılığıyla devleti, toplumu ve fertleri kendi ideolojileri ve menfaatleri doğrultusunda dizayn etmeye çalışmıyorlar mı?

Devleti ve ülkenin kaynaklarını talan etme niyet ve kararlılığında, oligarşik özellikler taşıyan bir zümre eliyle ekonomik, toplumsal ve siyasi gücü yönetmeye çalışmıyorlar mı?

İşte bu nedenlerle Gülen Cemaati’nin en büyük yenilgisi olan 15 Temmuz Kalkışması, aynı zamanda en büyük zaferidir.

Çünkü, Fethullah Gülen’in idealize ettiği devlet, toplum ve fert modeli 15 Temmuz kalkışması sonrasında hayata geçirilmiş oldu. İnşa süreci hızla devam eden ve demokrasinin yanında yer alan herkesin karşı çıkması gereken sistem kimin elinde olursa olsun, patenti Fethullah Gülen’dedir.

Tam da bu nedenle Fethullah Gülen ve cemaati ne istediyse, Recep Tayyip Erdoğan ve AKP hükümeti vermiştir.

“Amaçları ne olursa olsun iktidarlarını sürdürmek”

Şimdiyse, kanlı bir kalkışmanın ardındaki güçlerden birisi olduğu kuşku götürmez bir gerçek olan Gülen Cemaati’nin, FETÖ diye anılan bir canavara dönüşmesinde hiçbir sorumlulukları yokmuş gibi davranıyorlar.

Suçlu olduklarını söylemeyelim, gerçekleri anlatmayalım istiyorlar.

Darbecilerce katledilenlerin kanlarını ucuz ve sığ bir siyasetin demagoji malzemesi yapıyorlar.

Çünkü gücü elinde tutanların tek bir amacı var: Totaliter iktidarlarını her ne olursa olsun sürdürmek.

Ve bunun için her türlü kötülüğü yapacak, herkesten vazgeçebilecek bir ruh halinde olacaklar. Uzun iktidar yolculukları, birlikte yola çıktıklarından birer birer vazgeçtiklerinin örnekleriyle dolu bir tarihi barındırıyor. İşlerinin bittiğini düşündüklerini, kullanım süresi dolanları, ihtiyaç kalmayanları geride bırakıp yollarına devam ettiler. Destekçilerinden, işbirlikçilerinden, suç ortaklarından ve hatta dava arkadaşlarından vazgeçtiler. Elbette kalanlara da, saflarına ekledikleri yeni kullanışlılara da sıra gelecek.

Medyanın neredeyse tamamını iktidarlarının borazanı haline getirenler, suçlarını ve kötü niyetlerini ortaya koymakta diretenleri ise hapsederek susturmaya çalışıyorlar.

Korkacağımızı, susacağımızı sanıyorlar. Bir kez daha yanıldıklarını göstermek için anlatmaya devam edelim…

“Yatay örgütlenmeden dikey örgütlenmeye…”

45 yıllık geçmişi bulunan Gülen Cemaati’nin, ilk 30 yılda tamamladığı devlet içindeki yatay örgütlenmesinin dikey bir gelişim seyri izlemesi ise son 15 yılda tamamlandı. İktidarına gayrı resmi ortak olduğu AKP hükümetinin sağladığı olanaklarla Gülen Cemaati’nin, adeta devleti kendisine paralel hale getirmek için önünde engel kalmadı.

Cemaat, polis ve yargı teşkilatları ile ordudaki operasyonel birimlerde hayli güç biriktirmişti. AKP iktidarıyla birlikte stratejik mevki ve makamlara yerleşmek de zor olmadı. Sonrasında ise, ele geçirilmesi planlanan resmi ya da sivil tüm alanlardaki alternatif ve rakip olabilecek aktör, kişi ve kurumlar tasfiye edilerek, kendilerinin önceliklerini belirleyen bir nüfuz alanına kavuşmuş oldular.

Doğru ifadesiyle söylersek, Gülen Cemaati’nin devlet ve toplum için en tehlikeli hale gelecek güce erişmesinin en büyük sorumlusu, “Ne istedilerse veren” ve “yaptığı yardımlar için af dileyerek” suçunu da itiraf eden Recep Tayyip Erdoğan ve 15 yıldır tek başına iktidar olan AKP’dir. Dolayısıyla 15 Temmuz kalkışmasının da sorumluları arasındadırlar.

Birkaç somut örnekle açıklayacağım ancak öncesinde bir anımsatmada bulunmakta yarar var.

TSK ve cemaat

Ergenekon ile başlayıp Balyoz, Askeri Casusluk ve başka birkaç soruşturma ile sürdürülen bir dizi kumpas davasıyla Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içerisinden Gülen Cemaati mensubu olmayan çok sayıda subay tasfiye edildi. Tutuklanmaktan kurtulanların terfileri bile çeşitli haysiyet cellatlıklarıyla engellendi.

O dönemde başbakan olan Erdoğan, kendisini bu davaların savcısı olarak ilan etmişti.

AKP hükümeti de siyasal onay makamı olarak bir yandan hukuksuzluklara suç ortaklığı yaparken, öte yandan kumpasların faillerine yönelik eleştiri ve suçlamalara karşı da kendini siper etmişti.

Şimdiyse, o dönemin suç ve günahlarının tüm yükünü Gülen Cemaati’nin sırtına yükleyerek kendi rollerini ve suçlarını gizlemeye çalışıyorlar.

O dönemde cemaatin komplolarıyla hapsedilen, AKP-Cemaat ortaklığının medyadaki tetikçileri tarafından infaz edilmeye çalışılan çok sayıda kişi vardı. Bu kişilerden, aralarında gazetecilerin de olduğu bazılarının, AKP’nin suçlarının gizlenmesinin kolaylaştırıcısı/ortağı haline geldiğini, hatta bu dönemin haysiyet celladı olarak sahnede bulunduklarını da belirtmeden geçmeyelim.

Konumuza dönersek, Gülen Cemaati söz konusu kumpas davalarıyla TSK’deki terfi listesi ve sırasını menfaatleri ve amaçları doğrultusunda şekillendirerek kendi mensuplarının önünü açmış oldu.

TSK’de Cemaat mensubu olmayan subaylar elbette bu davalarla saf dışı bırakılanlardan ibaret değildi. Kalanların saf dışı edilmesi için Cemaat’in yardımına koşan yine AKP hükümeti oldu. Hem de aralarındaki savaş sürerken.

Bakalım neler olmuş…

2012 Mayıs’ında yapılan yasal değişiklikle, askeri personelin 15 yıllık mecburi hizmet süresi 10 yıla indirilmişti. Cemaat böylece, kendilerinden olmayan subaylardan bazılarının ordudan ayrılacağını hesaplıyordu. Öyle de oldu. Kumpas davalarıyla yaratılan korku iklimi ve TSK’nin yaşadığı itibar kaybı nedeniyle istifalar yaşandı.

Bu ilk yasal değişiklikten sonra gerçekleşen önemli bazı düzenlemeler ise ilginç bir şekilde AKP ve Cemaat arasındaki savaş başladıktan sonra yapılmıştı.

AKP ve Gülen Cemaati arasındaki savaşı bir meydan muharebesine çeviren ve aralarındaki ilişkiyi onarılamaz biçimde koparan 17/25 Aralık 2013’teki yolsuzluk soruşturmalarıydı. Suriye iç savaşında rejim karşıtı olarak çarpışan bazı selefi cihatçı gruplara silah ve mühimmat yardımı yapıldığını kanıtlayan MİT TIR’ları operasyonları da bu süreçte gerçekleştirilmişti.

İşte ilişkilerin böylesine kopuk olduğu bir dönemde bazı AKP milletvekillerinin talep, öneri ve oylarıyla gerçekleşen yasal değişiklerle TBMM’de askerlikle ilgili bazı düzenlemeler yapıldı.

İlkin 11 Şubat 2014’te Meclis’in çoğunluk gücü olan AKP’nin benimsemesiyle yapılan düzenleme ile TSK’de terfiler 1 yıl öne çekildi. Böylece aralarında çok sayıda Cemaat mensubu olan 4 yıllık albaylar ve 3 yıllık generaller de terfi kapsamında Yüksek Askeri Şura’ya (YAŞ) dahil edilmiş oldu. Düzenlemeyle aynı zamanda, Cemaat mensubu olmayan ve YAŞ kararlarında terfi alamayan generaller de bu şekilde emekli edilerek TSK dışına çıkarılmış olacaktı.

İkinci değişiklik 2 ay sonra gerçekleşti. 12 Nisan 2014’te yürürlüğe giren TSK Yüksek Disiplin Kurulları Yönetmeliği’yle ordudan ihraçları değerlendirmek üzere yeni Yüksek Disiplin Kurulları oluşturuldu. Bu kurulların çalışma esaslarını belirleyen Subay Sicil Yönetmeliği’nde yapılan değişiklik, irticai faaliyetler nedeniyle TSK’den ihraçların önünü kesiyordu.

Bir diğer değişiklik 37 AKP’li vekil tarafından 30 Aralık 2015’te Meclis Başkanlığı’na sunuldu. Bu kanun değişikliğiyle, albaylıktan generalliğe terfi için bekleme süresi 4 yıla indirilmiş oluyordu. Bu şekilde, Cemaat mensubu olan ancak terfi sırası gelmemiş albayların general olmasının da yolu açılmış oldu.

Son değişiklik 6722 sayılı TSK Personel Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’du.

1988 ve daha önceki yıllarda Harp Okullarından mezun olmuş subaylar, Gülen Cemaati’nin örgütlüğünün en zayıf olduğu gruplardı.

Sözkonusu yasa değişikliği de, orduda hizmet süresini 28 yıla indiren düzenlemeler öngörüyordu.

Böylece Cemaat, kendisinden olmayan subayları en çok sayıda bulunduğu üç devreyi birden topluca emekli ederek TSK dışına çıkarmış olacaktı.

15 Temmuz darbesi girişiminin en önemli aktörleri oldukları öne sürülen generaller Mehmet Dişli ve Mehmet Partigöç’ün hazırladığı bu tasarının, bir madde hariç tümünün, yasa kabul edilir edilmez yürürlüğe girmesi öngörülüyordu. 2016 Ağustos Şurası’ndan sonra yürürlüğe girmesi öngörülen ise, Cemaat’in en az örgütlü olduğu 1988 ve önceki yıllardaki mezunları kapsayan üç devrenin birden toplu olarak emekli edilmesiyle ilgili maddeydi. 23 Haziran 2016 gecesi, tasarının Meclis’teki görüşmeleri sırasında AKP Grubu’nun verdiği bir önergeyle, o maddenin de kanun çıktığı anda yürürlüğe girmesi sağlandı.

AKP hükümetinin sınırsız desteğiyle yürütülen kumpas davaları ve yine hükümet eliyle yapılan yasal düzenlemelerle Gülen Cemaati’nin TSK içinde hedeflediği tasfiyeler büyük oranda gerçekleşmiş oldu. Bunların ne anlama geldiğini de 15 Temmuz sonrasında ortaya çıkan tablo gösterdi.

CHP’nin hazırladığı, “Öngörülen, Önlenmeyen ve Sonuçları Kullanılan Kontrollü Darbe” başlığını taşıyan, TBMM 15 Temmuz Darbesini Araştırma Komisyonu’nun raporuna yönelik muhalefet şerhini içeren raporundan yapacağım alıntı söylemeye çalıştığımı daha anlamlı kılacak.

Raporda yer alan bilgilere göre, kumpas davalarından sonraya rastgelen 2011, 2012 ve 2013 yıllarındaki YAŞ kararlarıyla terfi eden generallerin neredeyse tamamı FETÖ üyesi olmakla suçlanıyorlar. Biraz önce anlattığım AKP hükümetinin yaptığı yasal düzenleme ve değişikliklerden sonraki döneme rastgelen 2014 ve 2015 yıllarındaki YAŞ kararlarıyla albaylıktan generalliğe terfi edenlerin de yüzde 80’ine aynı suçlama yöneltilmiş.

Bu arada 1985’ten AKP’nin iktidara geldiği 2003’e kadar Gülen Cemaati mensubu oldukları iddiasıyla toplamda 400 personelin TSK’den ihraç edildiğini, ancak 2003’ten darbe kalkışmasının yaşandığı tarihe kadar ise herhangi bir ihraç yaşanmadığını vurgulamakta yarar var.

Uygulanmayan 2004 Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararlarından da bahsettikten sonra Gülen Cemaati’nin darbe kalkışmasına girişecek kadar TSK içinde böylesine etkili bir güce ulaşmasında AKP hükümetinin azımsanmayacak katkılarını anlatmaya çalıştığım bu bölümü bitireceğim.

25 Ağustos 2004’deki MGK toplantısı yapıldığında AKP iktidardaki ikinci yılını doldurmak üzereydi. Bildiğiniz gibi MGK, en üst düzeyde asker ve sivil yöneticilerin bir araya gelerek, kurula adını veren milli güvenlik konularının görüşüldüğü, tavsiye niteliğinde kararların alındığı bir toplantıdır. Kararları da mutlaka gizli tutulur.

Ancak 2004 MGK kararları birkaç yıldır biliniyor.

Bugünkü Türkiye’nin inşası sürecine yaptığı katkılarla maruf Taraf gazetesinde 28 Kasım 2013’de manşetten yayımlandı.

AKP-Cemaat savaşının ilk dönemlerinde yayımlanan ve çatışmaların daha da şiddetleneceğinin işaret fişeği olan bu haberle birlikte öğrendik MGK toplantısının kararlarını.

15 Temmuz darbe girişiminden 12 yıl önce yapılan bu MGK toplantısının konusu, Gülen Cemaati’nin gelecekte yaratacağı tehlikeye işaret ediyormuş. Bu nedenle toplantıda, “Fethullah Gülen Grubunun Faaliyetlerine Karşı Alınması Gereken Tedbirler” başlığıyla, Cemaat’e karşı bir eylem planı hazırlanması tavsiye kararı olarak dönemin TSK yönetimi tarafından AKP hükümetine bildirilmişti.

Dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ve 5 ayrı bakanın yanı sıra Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ve MGK’nin diğer asker üyeleri olan kuvvet komutanları Aytaç Yalman, Özden Örnek, İbrahim Fırtına ve Şener Eruygur tavsiye kararının altındaki imzaların sahipleriydi.

Önerinin sahibi olan TSK, karar uyarınca oluşturulacak eylem planı çerçevesinde Gülen Cemaati’nin yurt içi ve dışındaki faaliyetlerinin hassasiyetle takip edilerek, ileride yaratabileceği tehlikelere karşı radikal tedbirler alınmasını öneriyordu. Bu tavsiye kararlarında imzası bulunan komutanlardan üçünün kumpas davalarında tutuklandığını anımsatıp hükümetin neler yaptığını anlatarak devam edelim.

Haberin Taraf Gazetesi’nde yayımlanmasından sonra AKP’nin de seçmen tabanını oluşturan muhafazakar kamuoyunda oluşan tepkiler üzerine hükümetten peş peşe açıklamalar yapıldı. Açıklamaların ortak noktası; kararların tavsiye niteliğinde olduğu ve hükümetçe yok sayılarak hiçbir zaman uygulanmadığıydı.

Dönemin Başbakan Başdanışmanı olan Yalçın Akdoğan twitter hesabından, “2004’teki MGK kararı hükümet tarafınan yok hükmünde kabul edilmiş, hiçbir bakanlar kurulu kararı alınmamış, hiçbir işlem yapılmamıştır” açıklamasını yapmıştı.

Dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da “10 yılda MGK’de kabul edilen hiçbir şey hayata geçirilmediği gibi biz; dindarları, dini grupları mağdur edecek hiçbir şeyi hayata geçirmedik. Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin işlevselliğini biz ortadan kaldırdık” demişti.

Arınç’ın açıklamasında, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ne vurgu yapılması da önemli. Zira, Milli Güvenlik Siyaset Belgesi, devletin iç ve dış tehdit olarak belirlediği grupları tanımlar. Gülen Cemaati de 2010 yılına dek bu belgede, devlet güvenliğine yönelik iç tehdit grupları arasında sayılıyordu. Ancak, Arınç’ın da vurguladığı üzere Gülen Cemaati, bizzat AKP hükümeti tarafından tehdit listesinden çıkarıldı.

Eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, 2004 MGK kararlarının uygulanmaması üzerine bakın nasıl bir tespitte bulunmuş: “İfade edilen çeşitli saiklere rağmen 2004 MGK kararının, siyasi ve hukuki yönlerden zamanın iktidarınca tedbirler yönünden değerlendirilmeyişi, Gülen Cemaati’nin sadece Türk Silahlı Kuvvetleri’ni değil, Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve kurumlarını da işgal etme sürecine ivme kazandırmıştır.”

MİT’te üst düzey yöneticilik yapmış olan Öneş’in devletin dinci bir örgüt tarafından işgal edilmesi sürecinin önemli sorumlularından biri olarak AKP hükümetini işaret ettiği açıklaması böyle. AKP hükümetinin konuyla ilgili yaptığı ve bir suç itirafı olan açıklamaları da ortada.

Cemaat kendilerini hedef alana dek uyarı ve eleştirileri dinlemeyip, devleti tüm kurumlarıyla birlikte bu çeteye teslim eden, suçlarına ortaklık yapanlar şimdi “kandırıldıklarına” inanmamızı istiyorlar.

Hayır kandırılmadınız. Aksine, birlikte kandırmaya çalıştınız.

Yıllardır bunu söylememize rağmen,Cumhuriyet Gazetesi’nden örgüt, bizlerden FETÖ’cü çıkarmak için beyhude bir çabaya girişen Türkiye yargısının “kandırıldık” açıklamasını yeterli görerek şüpheliler hakkında herhangi bir soruşturma açmadığını da belirtelim.

Yargı ve cemaat

Şimdi yargının AKP eliyle Cemaat’e nasıl teslim edildiğine bir göz atalım. CHP’nin 15 Temmuz kalkışmasıyla ilgili hazırladığı raporundan yine bir alıntı yapacağım.

Darbe girişimi sonrasında, Gülen Cemaati’nin hatırı sayılır bir ağırlığı olan yargı teşkilatından birkaç bin hakim-savcı “FETÖ’cü oldukları” gerekçesiyle ihraç edildi. Birçoğu tutuklandı.

CHP’nin raporu, ihraç edilen yargı mensuplarının kadrolaşmalarına dair çarpıcı tespitler içeriyor. Raporda darbe sonrasında KHK’lerle ihraç edilen yargı mensupları arasında kıdemi en eski olanın 1980’de mesleğe girdiği belirtiliyor. 1980’den AKP’nin iktidara geldiği 2002’ye kadar, farklı hükümetler tarafından toplamda 7 bin 672 hakim ve savcının ataması yapılmış. Bunlar arasından darbe kalkışması sonrasında ihraç edilenlerin sayısı bin 210 kişi. Oransal olarak ifade edersek, 23 yıllık bir süreç içinde göreve başlayan yargı mensupları arasında FETÖ bağlantısı olduğu iddiasıyla ihraç edilenlerin oranı yaklaşık yüzde 16.

Şimdi bir de AKP’nin iktidar olmasından sonraki dönemlere bakalım.

Raporda 2003-2010 yılları arası ilk AKP Dönemi olarak adlandırılmış. Bu dönemde ataması yapılan 3 bin 637 hakim-savcıdan ihraç edilenlerin sayısı bin 255 kişi. Oransal ifadeyle, toplam atamalar içinde ihraç edilenlerin payı yaklaşık yüzde 35. Bu dönemin adalet bakanları ise Cemil Çiçek, Mehmet Ali Şahin ve Sadullah Ergin.

Yargıdaki vesayete son verdiği demogojisi yapılan 2010 Anayasa Referandumu sonrası ile AKP’ye yönelik yolsuzluk soruşturmalarının yapıldığı 17/25 Aralık 2013 tarihleri arası ise raporda ikinci AKP Dönemi olarak incelenmiş. Bu dönemin adalet bakanları ise yine Sadullah Ergin ve Bekir Bozdağ. Bu iki bakanın döneminde ataması yapılan 2 bin 876 hakim/savcıdan bin 192 kişi ihraç listelerine girmiş. İhraçların toplam atamalar içindeki payı ise yaklaşık yüzde 42. Neredeyse yarısı.

AKP’nin Cemaat’le ortaklığının sona ermesinden sonraki, 2014’den 15 Temmuz 2016 darbesine kadar geçen süre ise üçüncü AKP Dönemi başlığı ile ele alınmış. Adalet Bakanı ise yine Bekir Bozdağ. AKP – Cemaat savaşının şiddetlenmesi nedeniyle bu dönemdeki yargı atamalarında Cemaat payında belli bir düşüş göze çarpıyor. Atanan 2 bin 281 Hakim-savcıdan 582’si ihraç edilmiş. Yani yaklaşık yüzde 26’sı.

AKP’nin bu üç dönemine dair toplam sayıları kıyaslamalı olarak verirsek; 1980-2002 arasındaki 23 yılda yargıdaki Cemaat kadrolaşması yaklaşık yüzde 16’iken, AKP’nin kesintisiz olarak hükümet olduğu 2003-2016 arasındaki 14 yılda ise bu oran yüzde 35 olmuş. Bu 14 yılda ataması AKP tarafından yapılan 8 bin 794 hakim-savcıdan 3 bin 29’u ihraç edilmiş. Oransal ifadesiyle toplam atamalar içinde FETÖ bağlantısı nedeniyle ihraç edilen yargı mensubu yüzde 35 olmuş.

AKP hükümetinin kendisini suçtan muaf tutmak için sığ bir kurnazlık örneğiyle, FETÖ adına yürütülen soruşturmalarda milat olarak kabul ettiği 17/25 Aralık 2013 sonrasındaki döneme ilişkin ihraç oranları bile 1980-2002 arasındaki dönem ortalamasının üzerindedir. Geçen haftaya kadar Adalet Bakanı olan Bekir Bozdağ’a ayrıca bir parantez açarak bu konuya nokta koyalım.

Bekir Bozdağ, AKP hükümetinin 14 yıllık iktidarında Adalet Bakanı olarak görev yapan 4 isimden biri. 24 Mart 2011’de Meclis’te yaptığı konuşmada Fethullah Gülen’den “Bu ülkenin yetiştirdiği değerli bir kıymet, bilge bir insandır. Herşeyi açıktır” diye bahseden Bozdağ, 9 Haziran 2012’de de “Muhterem Hoca Efendiye Antalya’dan selamlarımı iletiyorum” mesajını kişisel twitter hesabından paylaşan kişidir. 15 Şubat 2012’de de CNNTURK televizyon kanalında katıldığı bir programda, “Yargıda cemaat örgütlenmesi var mı?” sorusunu “böyle bir şey mümkün olmaz” diyerek yanıtlayan da Bekir Bozdağ’dır. Cemaat ile aralarındaki savaşın başlangıç zamanlarında, 15 Ağustos 2013’te, “Cemaat’le AKP arasında bir fitne ateşi yakmayı başaramayacaklardır” şeklindeki twitter mesajının sahibi de Bekir Bozdağ’dır.

Yargıda Cemaat’in örgütlenmesi olduğuna yönelik iddialara “mümkün değil” yanıtını vermiş olan Bekir Bozdağ’ın 2013’ten günümüze kadar uzanan bir Adalet Bakanlığı serüveni var. Bu 4 yılda 15 Temmuz darbesine gelene kadar Bozdağ, toplam 3 bin 614 hakim-savcı ataması yapmış. Yani AKP’nin 14 yıllık iktidarında gerçekleştirilen toplam 8 bin 794 atamanın yüzde 41’ini Bakan Bozdağ 4 yılda yapmış. Yargıda Cemaat örgütlenmesini mümkün görmeyen Bozdağ’ın atamasını yaptığı hakim-savcılardan 1228’i, yani yaklaşık yüzde 34’ü FETÖ’cü oldukları iddiasıyla ihraç edilmiş. Bu sayı ve oranların bize söylediği şudur:

Bekir Bozdağ, yargının Cemaat’e teslim edilmesinin baş sorumlularından birisidir.

Ancak bizler FETÖ’cü suçlamasıyla hapsedilmişken, Bekir Bozdağ görevinin değiştirilmesine karar verildiği geçen haftaya kadar Adalet Bakanı sıfatıyla Hakim-Savcılar Kurulu’nun başındaki kişi olarak, kendisi tarafından ataması yapılan yargı mensuplarının teşkilattan ihraçlarını yönetiyordu.

MİT ve cemaat

15 Temmuz darbesini saatler önce haber aldığı halde kanlı kalkışmayı engelle(ye)meyen Hakan Fidan’ın müsteşarı olduğu Milli İstihbarat Teşkilatı’nda (MİT) durum ne imiş ona da bakalım.

Meclis 15 Temmuz Darbesini Araştırma Komisyonu’na ifade veren isimlerden birisi de bir önceki MİT Müsteşarı olan Emre Taner’di.

İfadesinde, görev yaptığı 2005-2010 yılları arasındaki dönemi kast ederek şunları söyledi emekli Müsteşar Taner:

“Benim çalıştığım dönemde MİT’e FETÖ’nün sızması sıfıra yakındır. İstemezseniz almazsınız. İyi incelersiniz almazsınız. Ondan sonrasını bilemem. Daha sonraki yönetim cevaplayacaktır. Şimdi, ‘70-80 kişi MİT’ten FETÖ bağlantılı diye ayrıldı’ dendiği zaman dahi yadırgamamak mümkün değildir. Geçmiş döneme ait değildir. Belki 2, 3, 5 kişi olabilir. Ona bir itirazımız yok. Ama son dönemde bu girmelerin daha rahat ve net olduğuna dair bir izlenim vardır. Bunu rahatlıkla söyleyebilirim. MİT, devlet kurumları içerisinde FETÖ anlamında ve diğer yıkıcı örgütler anlamında en temiz kalmış örgüttür.”

Cemaat’in MİT’e sızmaları konusunda açık bir biçimde Hakan Fidan’ı suçlayan eski müsteşar Taner’in, MİT’in FETÖ bağlamında “en temiz kalmış örgüt” olduğu düşüncesi ne kadar doğruyu yansıtıyor bakalım.

Meclis 15 Temmuz Komisyonu’na ifade vermeye dahi gitmeyen ya da gitmesine izin verilmeyen MİT Müsteşarı Hakan Fidan, talep üzerine, MİT’teki FETÖ bağlantılı personelle ilgili bir rapor gönderdi. Cemaat kumpasıyla, Ergenekoncu olduğumuz yalanıyla tutuklanıp birlikte hapsedildiğim “eski örgüt arkadaşım” gazeteci Müyesser Yıldız, Oda TV isimli haber portalında bu raporun içeriğini anlatmış.

MİT’in raporuna göre; 17 Aralık 2013’ten 15 Temmuz 2016’ya kadar olan 2,5 yıllık dönemde 181, darbe kalkışmasından sonraysa 377 personel hakkında işlem yapılmış. Yani, “devletin temiz kaldığı” iddia edilen kurumunda toplam 558 personelin FETÖ bağlantısı tespit edilmiş. Bunlardan 167’si kamu görevinden çıkarılmış. Sözleşme feshi ya da istifa gibi nedenlerle de 70’inin teşkilatla ilişiği kesilmiş. TSK/Emniyet personeli olan 272’sinin geçici görevlendirilmesi de sonlandırılmış. Toplamda 509 MİT personelinin teşkilatla ilişiği kesilmiş, kalan 49 personelle ilgili çeşitli işlemler sürerken, 5 kişinin de göreve iade edildiği belirtilmiş. Bahsedilen 558 personelden kaçının, Hakan Fidan’ın müsteşar olarak atandığı 2010’dan sonra MİT’te göreve başlayıp başlamadığına ilişkin bir bilgi yok. Ancak, eski müsteşar Emre Taner’in, Cemaat’in MİT’e yönelik sızmalarıyla ilgili halefi, müsteşar Hakan Fidan’ı suçladığını bir kez daha anımsatalım.

Hakan Fidan’a yönelik suçlama ya da kuşkularını dile getiren sadece eski müsteşar da değil. Başbakan Binali Yıldırım da kuşkularını dile getirenlerden biri.

Anlatalım…

İhbarcı Binbaşı O.K.’nin Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatılan soruşturmada verdiği ifadesinde, 15 Temmuz 2016 günü saat 14:00’de MİT’e giderek darbe yapılacağını söylediğini artık hepimiz biliyoruz. Ancak MİT Müsteşarı Hakan Fidan, yapılan ihbarın darbe kalkışması olmadığını ısrarla söylemeye devam ediyor. Genel Kurmay Başkanı Hulusi Akar da, Müsteşar’ın karargaha gelerek, MİT’e bir hava operasyonu yapılarak kendisinin kaçırılmasına yönelik bir plandan bahsettiğini söyleyerek Hakan Fidan’ı doğrulayan bir ifade vermişti. Orgeneral Akar, her ne kadar “Daha büyük bir planın parçası olduğunu değerlendirdik” dese de, MİT’e ihbar yapılmasından yaklaşık 7 saat sonra tanklar sokağa indi. Savaş jetleri Meclis’i bombaladı. Her ne kadar başarısız kılınmış olsa da 250 kişi darbecilerce katledildi. Çünkü, savaş helikopterleriyle MİT’e askeri operasyon düzenlenip Müsteşar Hakan Fidan’ın kaçırılmak istendiği planın, bir darbe kalkışmasının parçası olduğunu anlamamışlar.

Ya da bizi inandırmak istedikleri bu.

Şimdi biz bunları, kuşkularımızı söyleyip, yazdığımız için hapisteyiz. Ama böyle bir planı, bir darbe kalkışmasının parçası olduğunu anlayabilecek kapasitede olmadıklarını itiraf edenler, orduyu ve MİT’i yönetmeye devam ediyor.

Darbe kalkışması başladıktan sonra birkaç saat süreyle, Hakan Fidan’a kimsenin ulaşamadığını biliyoruz. Üstelik, Müsteşar Fidan’ın ne Başbakan Binali Yıldırım’ı ne de kendisine “Sır Küpüm” diyen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı darbe ihtimaline karşı neden bilgilendirmediği de sırrını koruyor.

2 Ağustos 2016 gecesi, CNNTürk ve Kanal-D televizyon kanallarının ortak yayınına konuk olan Başbakan Binali Yıldırım, “MİT Müsteşarına bana neden haber vermediğini sordum. ‘Başbakanın, Cumhurbaşkanının haberi yok. Nasıl olur? dedim.’ Genelkurmay Başkanına söylemeniz doğal ama Başbakana da söylemeniz gerekirdi’ dedim. Cevap veremedi” demişti. Yani Başbakan da darbe kalkışmasında MİT’in sadece istihbarat zaafiyeti yaşamadığının altını çiziyordu.

Yıldırım, kalkışmadan bir yıl sonra, kendisiyle yapılan söyleşide kuşkularımızı arttıran bir bilgiyi satır aralarına sıkıştırıyordu. Hürriyet gazetesinin “15 Temmuz Yıldönümü” ekinde Fikret Bila’nın Başbakan Yıldırım’la yapılmış bir söyleşisi yayımlandı. Söyleşide Yıldırım, Ankara ve İstanbul emniyetiyle yapmış olduğu görüşmeler sonunda 15 Temmuz’da bir darbe kalkışmasıyla karşı karşıya oldukları kanaatine ulaştığını anlatıyor. Yani kimseye ulaşamamışlar. Kendisi polis müdürlerini aramış ve bir darbeyle karşı karşıya olduğunun kararını vermiş.

MİT Müsteşarı Fidan’la kalkışma başladıktan 2 saat sonra 22.30 – 23.00 arasında iletişim kurabildiğini belirten Yıldırım şöyle devam ediyor:

“Bilgiler bize intikal etmedi, ne bana ne de Cumhurbaşkanına. Müsteşar da (Hakan Fidan) o anda söylemedi. O anda darbeyle ilgili de bir şey söylemedi. Ben kendisine sordum, ‘Darbe oluyor, ne yapıyorsun?’ dedim. ‘Yok’ dedi. ‘Bir şey yok, normal. Biz çalışıyoruz’ dedi bana. Oradaki iş farklı bir şey.”

MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Başbakan Yıldırım’a “Bir şey yok, normal” dediği saatlerde neler olmuş ya da neler oluyormuş bir anımsayalım.

Saat 21:00: Darbeciler Genelkurmay Karargahını ele geçirerek komutanları esir almışlar. Kendilerine direnenlerle de çatışmaya başladıkları için silah sesleri duyulmaya başlamış.

Saat 22:00: Genelkurmay karargahında silah sesleri duyuldu ve helikopter dışarıda bulunanların üzerine ateş açtı.

Saat 22:05: Genelkurmay başkanının uçuş yasağı emrine rağmen, Ankara’da savaş jetleri ses duvarını aşarak uçuş yapmaya başlamışlar.

Saat 22:28: İstanbul’da tanklar, Boğaz Köprülerini kapatmış.

Saat 22:35: İstanbul Atatürk ve Sabiha Gökçen Havalimanları darbeciler tarafından işgal edilmiş.

Tüm bu gelişmeler ilk önce sosyal medyadan, kısa süre sonra da ulusal yayın yapan televizyon kanalları tarafından duyurulmaya başlanmış. Başbakan Yıldırım’ın, Müsteşar Fidan’la konuştuğunu söylediği saatlerden kısa bir süre sonra da, 00:02’de MİT’in Ankara Yenimahalle’de bulunan genel merkezine savaş helikopterleriyle saldırı düzenlendiğini de belirtelim. Ama Hakan Fidan’ın, Başbakana söylediğine göre ise “bir şey yok, normal”.

Başbakanın da dediği gibi “Oradaki iş farklı bir şey” gerçekten de. Ve o farklı şeyin ne olduğu sorusunun yanıtını aramaya devam edeceğiz. Çünkü, canlarını ortaya koyarak bir darbeyi engellemeye çalışanların yaslı ailelerin başta olmak üzere herkesin gerçekleri bilmeye hakkı var.

Polis ve cemaat

Gülen Cemaati’nin devlet içindeki kalelerinden biri de, kuşku yok ki polis teşkilatı. Cemaat mensubu polislerin Ergenekon, Balyoz, Devrimci Karargah, KCK, Şike, Oda TV ve benzer bir çok kumpas soruşturma ve davalarındaki ortaya çıkan rolleri bu iddiamızın tek başına kanıtı.

15 Temmuz sonrasında 13 binden fazla polis FETÖ bağlantısı iddiasıyla meslekten atıldı. Büyük çoğunluğu tutuklandı. Ancak, Emniyet Teşkilatı’ndaki cemaat mensubu polis sayısının, bu rakamın çok daha üzerinde olduğunu belirtmek gerek.

Cemaat’in polis teşkilatındaki örgütlenmesi 1980’li yılların başına kadar uzanıyor. Dolayısıyla bundan sadece AKP iktidarı sorumlu değil. Ancak AKP iktidarı döneminde ortaya çıkan, polis adaylarının girdiği sınavlarda kopya çekilmesi ya da soruların sınavdan önce Cemaat’in dershanelerine sızdırılması olaylarına yönelik etkin soruşturma yapmamaları, eleştirileri kulak arkası etmeleri kendilerini tek başına sorumlu kılıyor.

Birkaç örnekle açıklayalım:

-26 Ağustos 2007’de yapılan ve Türkiye genelinde 71 binden fazla adayın katıldığı polislik sınavı sorularının önceden çalındığı ortaya çıktı. Konunun medyaya yansımasından sonra sınavda kopya çekildiği, Cemaat kast edilerek, soruların önceden belli gruplara verildiği iddiaları ortaya atıldı. Dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay, sınav sorularının önceden bazı kişilerce bilinmesi veya sınava giren adaylara verilmesinin mümkün olmadığını iddia etti.

-Beşir Atalay’ın iddialı açıklaması 8 ay sonra çürüdü. 13 Eylül 2009’da yapılan Polis Meslek Yüksek Okulu sınavı soruları, sınavdan birkaç gün önce Cemaat’e ait FEM Dershaneleri’ne sızdırılmış ve bazı öğrencilere yanıtlarıyla birlikte dağıtılmıştı. Konu medyaya yansıyınca 60 binden fazla adayın girdiği sınav iptal edildi.

-Emniyet Genel Müdürlüğü’nün ara kademe amir açığını kapatmak için 5 Mart 2012’de yaptığı ve 50 binden fazla polisin katıldığı sınavda kopya çekildiği belirlendi. Kazanan adayların 68’inin akraba olduğu belirlenen sınavda Cemaat’in teşkilat içinde en güçlü olduğu personel, istihbarat ve kaçakçılık birimleri ile Başbakanlık Koruma Müdürlüğü ve Bakanlık Özel Kalem Müdürlüklerinde çalışan 485 kişinin 85-90 aralığında puan aldıkları belirlendi. 2011’de yapılan aynı sınavda da kazanan adayların tümünün hatalı olduğu mahkeme kararıyla tescillenen 19 soruya doğru yanıt verdikleri ortaya çıktı.

1980’lerde polis okullarına girenler arasında örgütlerine eleman devşiren Cemaat, AKP iktidarı dönemindeyse önceden çaldıkları sınav sorularıyla kendi elemanlarını doğrudan Emniyet Teşkilatı’na sokuyordu. Sınavların yapıldığı dönemde şikayet konusu olan, medyada haberleştirilen bu olaylarla ilgili AKP hükümeti eleştirileri kulak arkası etmeyi tercih etti. Cemaat’in kendilerini hedaf aldığı 17/25 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmalarından sonraysa bu sınavlarla ilgili adli ve idari soruşturmalar açıldı.

Darbe kalkışmasına girişip kendi halkına silah sıkan ordu ile yargı, Polis Teşkilatı ve MİT’teki durum ve AKP hükümetlerinin sorumluluğuna dair buzdağının görünen yüzünde var olanların özeti böyle.

“Cemaat uyarılarına ‘paranoya’ diyorlardı”

Şurası kesin ki, Gülen Cemaati AKP iktidarda bulunduğu 14 yıl boyunca herhangi bir engelle karşılaşmadan nihai hedefine doğru yol almaya devam etmiştir. Hatta AKP’ye dönük niyetlerini de açık eden 7 Şubat 2012’deki MİT soruşturması ve 17/25 Aralık yolsuzluk operasyonlarına rağmen caydırıcı bir engelle karşılaşmak bir yana, sistem içindeki kazanımlarını koruyup, büyütmeye devam etmiştir.

Büyüyen tehlikeyi görerek AKP’yi eleştiren ve uyaranlara hükümetin verdiği yanıtların toplamını tek bir alıntıyla özetlemek mümkün. Dönemin AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, 20 Şubat 2012’de NTV kanalındaki mülakatında, Cemaatin devlet içindeki örgütlü gücüne yönelik eleştirilere şöyle yanıt vermişti: “Cemaat devleti ele geçirmiş, devlete sızmış diyorlar. Bunlar kargaları güldürür. Bu paranoyaları bir yana bırakalım.”

“Tarih bir kez daha bizden yana”

Anımsatmadan geçmek istemediğim bir anekdot daha var. 2011 yılı Gülen Cemaati’nin gücünün doruğunda olduğu zamanlardı. AKP iktidarı mensuplarının, medyanın büyük çoğunluğunun, şimdilerde en cevval FETÖ düşmanı olduğunu kanıtlama çabasıyla herkesi tutuklayan yargı mensuplarının ezici çoğunluğu, ne Fethullah Gülen’den ne de Cemaat’inden adıyla dahi bahsedemiyorlardı. Korkuyorlardı.

Şimdi Recep Tayyip Erdoğan ve AKP’ye yaptıkları gibi o dönemde de devletin kudretli gücü Cemaat’e menfaatleri gereği biat ediyorlardı. O zaman da, Cemaat kumpasıyla tutuklananlar arasındaydım. Nedeni ise bugün olduğu gibi yine bir mesleki faaliyetti.

Cemaat’in polis ve yargıdaki örgütlü çetesinin, Ergenekon sürecindeki soruşturma ve davalardaki rolünü irdelemek niyetinde olan bir kitap çalışması yapıyordum. Herkesin Cemaat’ten korktuğu, biat ettiği, adını bile anamadığı o dönemde kitabımın adı “İmamın Ordusu” idi.

Recep Tayyip Erdoğan ise dönemin başbakanıydı. Ve “Bazı kitaplar bombadan tehlikelidir” diyordu. Hapiste tutulan gazeteciler için, şimdi de sıkça yaptığı gibi o zaman da, “Gazeteci değil, teröristler” diyordu. Elbette böyle bir beklentimiz yok ama Erdoğan kitaplarla, yazarlarıyla, gazetecilerle arasındaki ilişkiyi kriminal düzeyde tutmak yerine okuyup, dinleyip, anlamaya çalışsaydı, kuvvetle muhtemel bugün hiçbirimiz burada olmayacaktık.

Dahası Erdoğan okuyan birisi olsaydı, Salvador Allende’nin Şili’nin Faşist cuntacılarına söylediği; “Tarih bizden yana ve tarihi haklılar yazar” sözünden de haberdar olacaktı.

Evet, tarih bir kez daha bizden yana. Dolayısıyla ne Cumhuriyet Gazetesi’nden bir illegal örgüt ne de bizlerden terörist çıkaramayacaksınız.

“Söylediklerim savunma veya ifade değil, itham”

Buraya kadar anlattıklarımdan anlamışsınızdır. Söylediklerim savunma veya ifade değil. Aksine ithamdır. Çünkü;

Bu siyasi operasyonun kanuni kılıfını hazırlayan metnin başında “iddianame” yazması, çöp muamelesi yapılması gereken bu utanç vesikasını hukuki kılmıyor. Tıpkı, öncesi ve sonrasıyla bu siyasi operasyonda görev ve rol üstlenen kimi kişilerin adlarının önünde hâkim – savcı yazmasının kendilerini hukukçu kılmadığı gibi.

Bizlere yönelik bu operasyon; düşünce ve ifade hürriyetini, basın özgürlüğünü hedef alan bir pogromdan başka bir şey değildir. Ve kimi yargı mensupları da bu pogromun linççileri olma görevini üstlenmişlerdir.

Gelişmiş demokrasilerde yargı, hukukun evrensel normlarıyla hareket eder. Adaleti sağlamakla görevli denetleyici bir güçtür. Ancak Türkiye’de yargının kimi mensupları, bizatihi adaletin mezar kazıcıları olmuşlardır. Demokrasinin denetleyici bağlarından koparılmış bir sistem inşa etme peşindeki diktatörlük heveslilerinin iktidarda olduğu bir ülkede, siyasi ve entellektüel bir sefalet içinde kıvranan yargının bu hali elbette şaşırtıcı değil.

Hukuktan; hak, adalet, vicdan ve liyakati çıkardığınızda geriye kalan ne ise, Türkiye yargısı şu an odur.

Yaşadığımız tecrübelerden yola çıkarak gayet iyi biliyoruz ki hak, adalet, hukuk, insanlık çağrıları size ulaşmıyor. Dolayısıyla, hiç bir talebim de olmayacak. Ancak, sizi bir zırh gibi kuşatan üzerlerinizdeki cüppelerin, insan hayatından ve özgürlüğünden yapılmış olduğunu söylemekle yetineceğim.

Cumhuriyet Gazetesi’nde aradığınız örgüt, siyasi parti kılığında ülkeyi yönetiyor. Sahibinin sesi olmuş medyası da bu organize kötülük örgütünün yalanlarını gerçekmiş gibi sunuyor. Suçlarını perdeleyip, kötülüğün yaygınlaşıp sıradanlaşması görevini yerine getiriyor. Yani örgüt propagandası yapıyor.

“Suç en güçlü zamktır”

Çünkü en bilinen hakikat tüm çarpıklığıyla bir kez daha karşımızda duruyor: Suç dünyanın en güçlü zamkıdır.

Siyasi iktidar, bürokrasi, yargı, talancı sermaye ve sahibinin sesi olmuş medyayı birbirine yapıştıran da bu zamktır.

Bu kirli düzen, bu suç hanedanlığı hep sürecek zannedenler yanılıyorlar. Tarihin sayfalarını karartan tüm diktatörlüklerde olduğu gibi, kinlerinin ve hırslarının doymak bilmez açlığıyla yol almaya çalışanlar her zaman kendi sonunu hazırlar. Taşlarını kendi döşedikleri cehennemlerine vardıklarındaysa o görkemli küstahlıktan, akılları kör eden kibirden eser kalmaz.

Kimsenin kuşkusu olmasın, tüm kişi ve kurumlarıyla organize kötülük örgütünün bu ablukası da dağıtılacak.

Çünkü bu ülkede;

– Demokrasi düşmanlarına inat, kalıcı ve yaygın bir demokrasi için mücadele edenler var.

– Hukuku katledenlere inat, hukukun üstünlüğünü savunmaya devam edenler var.

– Menfaat düzenlerini sürdürmek için savaşı ve ölümü kutsayanlara inat, barışı ve yaşamı esas kılmaya çalışanlar var.

– Çocukları katledenlere, pedofilleri koruyanlara inat çocukların düşlerini gerçek kılmak için çabalayanlar var.

– Ve hakikati boğmak isteyenlere inat gazetecilik yapmaya devam edenler var.

“Hiçbir zalimlik, tarihin akışını engelleyemez”

Gazetecilik faaliyetlerimin suç olarak gösterilmeye çalışıldığı bir operasyona karşı söyleyeceklerim bundan ibarettir. Ve hiçbir şekilde savunma değildir. Ki bunu gazeteciliğe ve mesleğimin etik değerlerine hakaret sayarım.

Çünkü gazetecilik suç değildir.

Gazetecilik faaliyetlerini suçlama konusu yapmak, totaliter rejimlerin ortak özelliğidir. Tecrübemle biliyorum ki mesleki faaliyetlerim nedeniyle her siyasal iktidarın ve her dönemin yargısının “kötüsü – suçlusu” olmayı başardım. Kızıma bırakacağım bu mirastan gurur duyuyorum.

Biliyorum, bu iktidarın da, yargısının da benimle ilgili sorunları var. Çünkü gazetecilik yapmaya çalışıyorum. Bugün, Türkiye’de yaygın bir şekilde olduğu gibi siyasal iktidara, çeşitli güç odaklarına değil hakikatin gücüne sırtımı dayayarak gazetecilik yapıyorum.

Çünkü, Türkiye gibi demokrasiyle sıkı bağlar kuramamış ve giderek daha da totaliterleşen rejimlerde gazetecilik yapmak demek çizgiyi aşmak demektir. Ve gazetecilik hizaya gelerek yapılmaz. Hizaya gelerek yapılanın adına da gazetecilik denmez. Eğer icazetle yazıp söylersen, onursuzluğun acizliğiyle ezilirsin.

Bu yüzden söyleyeceğim o ki, dün gazeteciydim. Bugün gazeteciyim. Yarın da gazetecilik yapmaya devam edeceğim. Yani hakikati boğmak isteyenlerle aramızdaki bu uzlaşmaz çelişki hiç bitmeyecek.

Bu karanlık günlerde ihtiyacımız olan daha fazla hakikat kaybı değil. Her şeyden çok ve daha fazla gerçeklere ihtiyacımız var. Bu yüzden hakikate kendimden daha fazla saygı duymaya da, inkarcı biat kadrolarına dahil olmayı reddetmeye de devam edeceğim.

Bunun için bir bedel ödemek gerektiği ortada. Ama sanmayın ki bu bizi korkutuyor. Ne ben, ne de dostları olmaktan onur duyduğum “Dışarıdaki Gazeteciler”, her kim olursanız olun hiç birinizden korkmuyoruz. Çünkü zorbaları en çok korkutanın cesaret olduğunu biliyoruz.

Ve zorbalar da şunu bilsin ki, hiçbir zalimlik, tarihin akışını engelleyemez.

Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet.

(Bianet)

Türkiye madenlerine Artvin’den bir bakış – Defne Gönenç

Artvin halkı 20 yılı aşkın süredir Cerattepe’de altın ve bakır çıkarılmasına karşı yaşamsal bir mücadele veriyor. Maalesef Danıştay geçtiğimiz haftalarda Rize İdare Mahkemesi’nin maden şirketi için ÇED raporunu iptal etmeyen kararını onayladı. Böylece Artvin Cerattepe’de maden çalışmaları da hemen başladı. Maden çalışmaları başlar başlamaz da korkulanlar gerçekleşmeye başladı.

Daha maden çalışmaları ilk ayını bile doldurmadan bölgede sular kirlenmeye başladı. Cerattepe maden sahasının kuzey ve güney galeri bölgesinden çıkan atıklar bölgede suları kirletmeye başladı. Su kirliliği, özellikle sudan içen birçok hayvanların hastalanmasıyla tescillendi. Hayvanlardan numune alan Yeşil Artvin Derneği numune sonuçlarını bekliyor. Zira aynı su, tarım ürünlerinin sulanmasında da kullanılıyor.

Artvin halkının şanlı direnişine rağmen açılmasında ısrar edilen maden, Türkiye madenciliğine genel olarak kısaca bir göz atmayı teşvik ediyor.

Türkiye’de madenciliğe dair ilk bulgular MÖ 7.000 kadar eskilere dayanmaktadır. Finike, Hitit, Lidya ve Frigyalılar bizim kullandığımız madenlerin bazıları taa o zamanlar kullanıyorlarmış! Osmanlı dönemine geldiğimizde ise bakır üretimine 1812, kömür üretimine 1849 yıllarında başlandığını, krom yataklarının 1848 yılında keşfedildiğini görüyoruz. 1861 Osmanlı Maadin Nizannamesi ile 1862 Paris Antlaşması ile Osmanlı madenlerinin işletilmesi Batılı şirketlere açılmıştır. Zaman içerisinde yabancı sermayenin maden işletmesindeki payı artmıştır.

Lozan görüşmeleri esnasında düzenlenen 1923 İzmir İktisat Kongresi’nde Türkiye’nin liberal bir ekonomi politikası izlemesine ve Türk kanunlarına uymaları koşuluyla yabancı sermayenin de Türkiye’de maden işletebilmesine karar verilmiştir. Bunun sonucunda yabancı sermayedarlar özellikle bakır, taşkömürü ve krom işletmeciliğine ortaklıklar yolu ile girmiştir ve Türkiye’deki madenlere yoğun ilgi göstermişlerdir. 1920-1930 yılları arasında kurulan 20 anonim şirketin 11’nin hissedarı, kurucusu veya yönetim kurulu üyelerinden birisi yabancıdır.

Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü (MTA) 1935 yılında kurulmuş, ülkenin doğal kaynaklarının tespiti ile görevlendirilmiştir. Aynı yasa ile Etibank da kurulmuş, MTA’nın tespit ettiği madenleri bakanlığın onayı ile işletmek ile görevlendirilmiştir. Bu durumda, 1930’lar küresel ekonomik krizi sonucunda, 1934 yılında özel sektördeki maden işletmelerinin büyük bölümünün kapanmasının da etkisi vardır.

1980 sonrasında ise madencilik sektörü iki önemli etki altında kalmıştır. Birincisi neo-liberalizmin etkisiyle piyasaların serbestleşmesi, yabancı sermayenin önünde engellerin kalkması ve de özelleşmenin hız kazanmasıdır. 1985 yılında çıkan 3213 sayılı maden yasası ile MTA ve Etibank’ın rolü azaltılmış, yerli ve yabancı özel sermayenin daha fazla faaliyet göstermesinin yolu açılmıştır. İkincisi ise çevre kanunun yürürlüğe girmesidir. Çevre kanunu ve yönetmelikler madenlerin işletilmesini sınırlandırmaktadır.

İlk direnişler

Ülkemizde çok uluslu şirketler özellikle altın madenciliği sektöründe etkindir. Özellikle bu sektördeki girişimler “beklenmeyen” bir toplumsal direnişle karşılaşmaktadır. İlk direniş Balıkesir’e bağlı Harran-Küçükdere’de faaliyet göstermek isteyen “Preussag” şirketine karşı, ikincisi ise Bergama’da maden işletmek isteyen “Eurogold”a karşı ortaya çıkmıştır.

Özellikle Bergama direnişi, tüm Türkiye’ye yayılan ilk ulusal çevre hareketi olarak değerlendirilmektedir. Artvin-Cerattepe’de de “Cominco” isimli şirket faaliyet göstermek istediyse de Artvinlilerin etkin direnişi sonucunda şirket Türkiye’den çekilmiştir. Fakat Artvin’deki bakır madenini şu anda işleten yerli şirketin arkasında da yabancı bazı şirketlerin olduğu bölgede dolaşan bilgiler arasındadır.

Türkiye şu anda maden ithal eden bir ülke konumundadır. MTA’ya göre ihracatın itaalatı karşılama oranı 2016 itibariyle %85 civarındadır.  Türkiye’deki madenleri toptan ele alırsak dünyada işletilen toplam 90 çeşit madenden 77’si Türkiye’de bulunmaktadır. Bu durum birçoklarını yerli madenlerimizin yeteri kadar etkili kullanılmadığını düşünmeye yönlendirmektedir.

Bana sorarsanız sorun ithalat ve ithalat arasındaki açıkta değil. Madenlerin hangi sektörde kullanıldığının, kullanılan son ürüne ne kadar “ihtiyacımız” olup olmadığının değerlendirilmesi gerek! Örneğin bir otomobilin yapımında alüminyum, cam, demir, çelik, petrol türevleri, çinko, kurşun ve bakır başta gelmek üzere aşağı yukarı 5 ton maden kullanılıyor. Türkiye, özellikle büyük illerimiz, bir araba mezarlığı haline geldi. Trafik sıkışıklığı ve park sorunu ise cabası.

İkinci adımda ise madenlerin olabildiğince geri dönüşümlü kullanılması, her hammadde için ayrı ayrı geri dönüşüm tesislerinin desteklenmesi gerek. Bu iki basamaklı işlem sonucunda hem endüstride kullanılan hammadde miktarını hem de bu hammaddelerin birincil maden kaynaklarından elde edilmesini azaltabiliriz. Bunların olması için ekonomiyi sektörel bazdan ziyade bir değer yaratma zinciri olarak ele almalı ve planlama yapmalıyız. En önemlisi de bu planlamayı yaparken geniş katılımı sağlamalı, halk sağlığını ön planda tutmalıyız.

Artvin’de açılan bakır madeni maalesef bu vizyonun tam tersi bir örnek. Türkiye’de ciddi bir bakır eksikliği yok, Artvin halkı madeni istemiyor ve maden halk sağlığını tehdit ediyor. Ayrıca madenlerden kamuya ve en önemlisi de yerel ekonomiye kalan paralar komik rakamlar. Gelişmiş ülkelerde kişi başına daha fazla maden tüketilse de (ABD’de Türkiye’de kişi başına tüketilen miktarın 4, Avrupa Birliği’nde ise aşağı yukarı 3 katı tüketiliyor) madencilik ile kalkınmış zenginleşmiş bir tek ülke yok. İsviçre ise tüm madenlerini taa 1967 yılında kapatmış. Artvin’de çalışmaya başlayan madenin de en kısa zamanda daha fazla tahribata sebep olmadan kapatılması gerekiyor.

Referanslar 

“Artvin’de Maden Çalışmaları Başlar Başlamaz Su Kirlendi” (2017) Birgün Gazetesi. 25 Temmuz 2017. http://www.birgun.net/haber-detay/artvin-de-maden-calismalari-baslar-baslamaz-su-kirlendi-171466.html

Keskin, Özkan (2011). Osmanlı Devleti’nde Maden Hukukunun Tekamülü (1806-1906). OTAM, 29/Bahar. http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/19/1682/17940.pdf

Mencik, Duygu (2009). Türkiye’de Madencilik. İstanbul Ticaret Odası. Yayın No: 2009-5.

Özen, Şükrü ve Hayriye Özen (2010). Kamu Siyasaları ve Toplumsal Hareketler: Türkiye’de Protesto Hareketlerinin Kamu Siyasasına Etkileri. Amme İdaresi Dergisi, 43(2), 33-64.

 

Defne Gönenç

Cerattepe’de başlayan madencilik faaliyetlerinden sonra hayvanlar hastalandı, sular kirlendi!

Danıştay’ın “madencilik yapılabilir” yönündeki yerel mahkeme kararını onamasının ardından madencilik faaliyetlerinin başladığı Artvin’in Kafkasör Yaylası Cerattepe bölgesinde, büyükbaş hayvanların hastalanmaya başladığı iddia edildi. İddialara göre, Cerattepe maden sahasının kuzey ve güney galeri bölgesinden çıkan atıklar su kaynaklarına bırakıldığı için sular kirlendi.

CNN Türk’te yer alan habere göre bölge sakinleri sudan içen hayvanlarının hastalandığını belirtti, sudan numune alan Yeşil Artvin Derneği yönetimi bunun bir felaket başlangıcının sadece bir kısmı olduğunu söyleyerek tepkisini dile getirdi.

Yeşil Artvin Derneği su numunelerini tahlile gönderdi

Cerattepe bölgesine çıkan Yeşil Artvin Derneği Başkanı Nur Neşe Karahan ve yönetimi kirlenen su kaynaklarını inceledi, hayvanları hastalanan çiftçilerle görüştü. Heyet, farklı bölgede su numuneleri alarak tahlile gönderdi.

Cerattepe’deki kuzey galerinin hemen altında bulunan merada geçimini hayvancılıkla sağlayan Fikret Beyaz, 11 hayvanının hastalandığını belirterek maden şirketinin çalışmaya başlamasının ardından su kaynaklarının kirlendiğini öne sürdü.

“Maden çalışmaları başladı, su kaynakları kirlendi”

Beyaz, “ben burada beş altı yıldır aynı merada hayvan besliyorum. Maden şirketi çalışmaya başlayana kadar her an gibi bir sıkıntımız sorunumuz yoktu. Şirketin çalışmalarının ardından artık suyu mu veriyor, tünelin içini mi boşaltıyor bilmiyorum benim yaklaşık 27 tane hayvanım zehirlendi. Hayvanlardan hiç bir türlü verim alamıyorum. Hayvanlar cansız kaldı, ishali durmuyor, ağrıları, sancıları durmuyor. Yatıyor ama kalkmıyor” dedi.

“Bu suyu hiç böyle görmedik”

Bölgede 100’e yakın büyükbaş hayvan olduğunu ve hayvanlarının geviş getirmediğini de ifade eden Fikret Beyaz, “Ben bu maden çalışması başlayana kadar böyle bir şeyle karşılaşmadım, görünen bu meranın tamamı tapuludur, bizim dedelerimiz de gelir şahitlik yapar, biz bu suyu böyle görmedik. Bizim normal yolumuz kapalı ve o bölgeden geçmemize zaten izin vermiyorlar. Görevliler geldi numune aldılar, burada benim büyük zararım var, ben bir maden şirketi yüzünden bu merayı terk edemem. Terk edecekse maden şirketi terk etsin. Kurban bayramına şurada ne kalmış ben ne yapacağım” dedi.

Çalışmaların güney galeri bölümün alt tarafında bulunan Hatila Köyü sakinlerinden Mevlüt Altuntaş ise derelerin tamamen beyaz renkte büründüğünü ifade ederek “sebze ve meyveleri sulamak için kullandığımız su kirlendi. Biz yıllarca böyle bir şeye tanık olmadık” ifadelerini kullandı.

(CNN Türk)

Aydın’da JES tehdidi: Sayısı 200’ün üzerine çıkacak, yöre halkı tepkili

Aydın’ın Davutlar Ovası ve Didim’e kadar olan bölgesinde 200’ün üzerine çıkarılması planlanan jeotermal enerji santrallerine tepki büyüyor. Ağaçlı-Davutlar bölgesinde kurulması kesinleşen ve “ÇED gerekli değildir” onayı verilen santrale karşı Güzelçamlı, Caferli, Davutlar, Ağaçlı, Kuşadası halkı bir araya geldi.

Kalamaki ismi altında bir araya gelen bazı çevre örgütleri, yürütmeyi durdurma ve “ÇED gereklidir” kararı çıkartılması istemiyle dava süreci başlattı.

Platformdan yapılan açıklamada, Aydın’da Büyük Menderes havzasında JES’lerin çoğalmasıyla birlikte sorunların kendini göstermeye başladığı kaydedildi.

Bölhge halkı, “Havadaki çürük yumurta kokusu”nun yanısıra, incir, zeytin ve narenciyede verimin düşmesi, Pınardere Köyü’nde 450 kovandaki arıların ölmesi, sadece bir bahçede 150 incir ağacının kurumasından yakındı.

“Çölleşme” tehdidi

Bilim insanlarının JES’lerin “çölleşme” tehdidi yarattığına ilişkin tespitlerine dikkati çeken platform, itiraz gerekçelerini şöyle sıraladı:

*Öngörülen kuyu alanları Çevre İl Müdürlüğü haritasında “doğal koruma alanı” olarak görünüyor. Yani ekolojik olarak hassas bir bölge. Aynı zamanda ağırlıklı olarak zeytinlik tarım arazisi.

*Yasada ‘yerleşim yerlerine en az 3 km mesafede olması gerekli’ denilmesine rağmen öngörülen kuyu alanları yerleşimlere çok yakın.

*Organik tarım yapan çiftlikler, zeytin, narenciye, şeftali bahçeleri, termal sağlık ve turizm sektörü JES’lerden olumsuz etkilenecek.

*JES’lerin derinlerden suyla birlikte gelen çok çeşitli ağır metal ve kimyasalı içeren akışkanların bir damlasının bile toprağa, havaya, suya salınmayacağı şekilde kurulmuş olmaları gerekir. Bölgedeki JES’ler çevre dostu değildir.

Kalamaki Çevre Platformu, ender özelliklere sahip alanı korumak için Caferli Güzelleştirme ve Dayanışma Derneği’nin de desteği ile 5 Ağustos’ta Caferli’de “Kalamaki Çevre Buluşması” etkinliği düzenleyecek.

Kısa filmle itiraz

Kuşadası Caferli Güzelleştirme ve Dayanışma Derneği, JES’lere karşı kamuoyu oluşturmak için bir de tanıtım videosu çekti. Bölge halkı, “Jeotermal istemiyoruz, halkın yakarışı” başlıklı videoda itirazlarını dillendirdi.

(BirGün)

Türk Toraks Derneği: Fikirtepe’deki kronik hava kirliliği sağlık için ciddi riskler oluşturuyor

Türk Toraks Derneği, Kadıköy Belediyesi Tarafından Fikirtepe bölgesinde yapılan hava kirliliği ölçümleri üzerine yazılı bir görüş yayınladı.

Kadıköy Belediyesi ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yapılan ölçümlerdeki tutarsızlığa da atıfta bulunan açıklamada ölçümlerin yapıldığı Fikirtepe’de, Dünya Sağlık Örgütü’nün (DSÖ) sağlığa zararlı kabul ettiği hava kirliliği değerinden 38 kat daha fazla kirlilik olduğu bilgisi de paylaşılıyor.

Türk Toraks Derneği tarafından yapılan açıklamanın tam metni şu şekilde:

“Kadıköy Belediyesi tarafından, 28 Haziran 2017 ve 20 Temmuz 2017 tarihleri arasında; Halil Türkkan Ortaokulu ve Onikiler Camii alanında kurulu iki istasyondan, hava kirliliği ile ilgili olarak önemli kirleticilerden olan PM10 ve PM 2.5 ile ilgili ölçüm yapıldığı, belediyenin basın bülteninden ve eklerinden öğrenilmiştir. Halil Türkkan Ortaokulu bahçesindeki istasyonda 22 gün yapılan PM10 ölçümlerinde, ulusal sınır (70 mikrogram/m3 ) değer 15 kez, DSÖ sınır değeri (10 mikrogram/m3) ise 22 kez aşılmış, en yüksek değer 29.6.2017 tarihinde 387.3 mikrogram/m3) olarak ölçülmüştür. Bu değer DSÖ’nün, sağlığa zararlı kabul ettiği değerden 38 kat daha fazladır. Aynı tarihler arasında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yapılan 17 ölçümün (www.havaizleme.gov.tr. 25.7.2017 tarindeki veriler) hepsi ulusal sınır değerin altında iken, 16 günde DSÖ sınırlarının üzerindedir. Halil Türkkan Ortaokulu bahçesinde en yüksek ölçümün yapıldığı 29.6.2017 tarihinde, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı istasyonunda ölçüm sonuçlarına rastlanılmaz iken, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından aynı tarihler arasında yapılan en yüksek PM10 ölçümü 44 mikrogram/m3 ile 9.Temmuz.2017 tarihinde gerçekleşmiştir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Kadıköy Belediyesi tarfından yapılan ölçümlerin aynı veya benzer metodoloji ile yapıl ması halinde her iki istasyon ölçümleri arasındaki ölçümlerde çok yüksek farklılıklar dikkati çekmektedir. Benzer bir durum Onikiler Camii alanına kurulan istasyonlar için de söz konusudur.

Kadıköy Belediyesi tarafından yapılan ölçümlerde, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından rutin olarak ölçülmeyen PM 2.5 olarak adlandırılan kirletici de ölçülmüştür. Bu kirletici için ise Halil Türkkan Ortaokulu istasyonunda 29.6.2017 tarihinde 365,4 mikrogram/m3 en yüksek değer saptanmıştır. Bu kirletici için ulusal mevzuatımızda bir limit bulunmazken, DSÖ tarafından 24 saatte 25mikrogram/m3’ün üzeri sağlıksız olarak kabul edilmektedir. Kadıköy Belediyesi tarafından her iki istasyonda bu kirletici 23’er kez ölçülmüş, 22’sinde DSÖ limitlerinin üzerinde sonuçlar elde edildiği gözlenmiştir.

Gerek Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, gerekse de Kadıköy Belediyesi tarafından yapılan yapılan ölçümlerde, PM10 ve PM2.5 kirleticileri için elde olunan değerler DSÖ sınır değerlerinin üzerindedir. Kadıköy Belediyesi tarafından yaptırılan ölçümlerde kirliliğin çok ileri boyutlarda olduğu, insan ve çevre sağlığı açısından ciddi riskler oluşturması söz konusudur. PM10 ve PM 2.5 adlı kirleticiler gerek kısa süreli maruziyetlerde, gerekse de uzun süreli maruziyetlerde önemli sağlık sorunlarına yol açmaktadırlar. Özellikle bu derecede yüksek düzeyler, ani kalp krizleri, felçler gibi kalp damar sistemini ilgilendiren hastalıklara neden olduğu bilinmektedir. 23 gün yapılan ölçümlerde 22 günün DSÖ limitlerinin çok üzerinde olması, günlük yüksek değerlerin dışında kronik bir kirliliği de göstermektedir. Uzun süreli maruz kalma halinde başta akciğer kanseri, kronik obstriktif akciğer hastalığı, damar tıkanıklığı gibi hastalıklara yol açtığı, özelliklerde çocuklarda akciğer gelişimini bozarak sık sık akciğer enfeksiyonu ve allerjik hastalıkların çıkmasına yol açtığı bilimsel olarak gösterilmiştir.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından ülkemizde her ilde en az bir olmak üzere yaygın hava kirliliği ölçüm istasyonları ağı kurulmuştur. Buradan ulusal bilgi ağına veriler akmaktadır. İstasyonların kurulduğu yerler, bütün bir il ya da ilçedeki hava kirliliğini her zaman yansıtmamaktadır. Yukarıda verilen örnekte de görüldüğü gibi, yapılan ölçümlerde ciddi farklılıklar gözlenmektedir. Kadıköy belediyesi tarafından ölçümlerin yapıldığı alanın, Kadıköy’deki bakanlığın ölçüm istasyonunun bulunduğu, Söğütlüçeşme Metrobüs istasyonu bölgesinden çok daha yüksek değerlerde olduğu ve ölçümlerin yapıldığı Fikirtepe bölgesindeki halkın daha yüksek sağlık riskine sahip olduğu açıktır.

Ülkemizde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından işletilen ölçüm istasyonlarının 200 civarında olmasına rağmen kirlilik verilerini toplamada yeterli olmadığı, ağın daha da genişletilmesi, yaygın olarak ölçümü yapılmayan ve sağlık açısından tehlike arz eden PM2.5 kirleticisinin de ölçümün yapılması, istasyon ağı genişletilirken, yerel belediye v.b kuruluşlar ile sivil toplum örgütleri ile birlikte çalışılması gerektiğini bu örnek oldukça açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak, Kadıköy Belediyesi tarafından iki bölgede yapılan ölçümlerin insan sağlığı konusunda hem kısa süreli hem de uzun süreli sağlık riskleri oluşturması nedeniyle acil önlem alınması gerektirdiğini göstermektedir.

Doç.Dr. Haluk C.ÇalışırYrd.Doç.DR.Nilüfer Aykaç

Türk Toraks Derneği Hava Kirliliği Görev Grubu Eş Başkanları

 

(Yeşil Gazete)

Hepimiz birbirimize bağlıyız – Özge Doruk

İstanbul yaklaşık iki hafta önce büyük bir sıcaklık rekoru kırdı. Bundan üç gün önce ise, şehri tabiri caizse sel alıp götürdü. Sosyal medya üzerinden ‘geyik ve eleştiri’ malzemesi olarak kullandığımız bu hava olayları tam da içinde yaşadığımız anda olağanlaşmaya başladı. Yakın bir gelecekte ise normalimiz haline gelecek. İklim değişiyor. İklim değişikliğini tam da şu anda sel basan her mahallede ve her yıl bir öncekini geçen sıcaklık rekorlarında fark edebiliriz. Esasında bunlar sadece başlangıç. Doğanın “alışmaya başlasanız iyi edersiniz” sinyalleri.

Tüm bu olaylar iklim değişikliği ile ilgili korkumu tetiklerken neler yapacağız, bu yeni duruma nasıl adapte olacağız sorularını aklıma üşüştürüyor. Bireysel hareketlerimizin ve farkındalığımızın çok önemli olduğunu biliyorum ama bu noktada ‘acilen’ inisiyatif alması gereken politikacılarımızın ‘absürd’ kararlarının durumu daha da kötüleştireceği konusunda düşünmekten de kendimi alamıyorum. İçinde yaşadığımız dünya büyük bir yıkımın eşiğinde ve hep beraber harekete geçme konusunda geç kalma lüksümüz yok.  Derin bir nefes alıp bana halen umut veren sözleri tekrarlıyorum kendime: “Birlikte değişmek hep beraber mümkün.”

Gelgelelim maalesef günümüz dünyasında ve pratikte işler bu şekilde ilerlemiyor. İklim gündemimizdeki en önemli konulardan birisi de enerji. Zira nüfusumuz konusunda olası tahminlerden birisi 2075 yılında 9,22 milyar olacağı yönünde iken, şehirleşme oranında ise dünya nüfusunun 2030 yılında şehirlerde yaşayacak kısmının 3,9 milyara ulaşacağı öngörülüyor.

Sürdürülebilir olmayan şehirler daha fazla enerji talebini ortaya çıkarmakta. Mevcut enerji kaynaklarını kullanarak dünyanın kaldırabileceğinden kat be kat daha fazla! Sanayi devriminin başından itibaren yaşamaya başladığımız ‘şehirleşme’ bizi hep fosil yakıt kullanımına yönlendirmiştir. Buharlı tren, fabrikalar, büyük büyük bacalar yaklaşık iki yüz yıldır dünyamızda. Kömür ise bu noktada baş aktör. Sanayinin gelişmeye başladığı ve şehirleşme ile başa baş ilerlediği dönemden itibaren hem yakıt hem de enerji kaynağı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Kullanımı gitgide artarak yirminci yüzyıl içinde tavan bir seviyeye ulaşmıştır. Güncel olarak bu yoğun fosil yakıt kullanımının iklim değişikliğinin başat sorumlusu olarak sonuçlarını yeryüzünde yaşamaya başladık. Ve henüz çok masum bir noktadayız.

 

Türkiye enerji konusundaki politikası ve stratejisinde önceliği fosil yakıtlara vermiş durumda. Akabinde ise nükleer enerji ve son olarak da yenilenebilir enerji gelmekte. Bartın, Çanakkale, İzmir ve Malatya gibi ülkemizin pek çok şehrinde, kömür madenciliği konusundaki işletmeler devletten destek almaktadır ve hali hazırdaki kömür madenlerinin yanı sıra, bir o kadar da planlama aşamasında maden bulunmaktadır.

Şehirde yaşayan bir insan olarak sürekli enerji tüketimi halinin nasıl benimsenmiş ve olağan bir durum haline gelmiş olduğunu gözlemleyebiliyorum. Ama aynı zamanda buzdağının öteki yüzünü de biliyorum. Fosil yakıtların ve bitmeyen enerji ihtiyacının sonuçları arka bahçemde (!) yaşanmıyor. Tam da evim dediğim yerde, ‘dünyada’ karşı karşıya kalıyorum. Kömür madenlerinin olduğu şehirlerde alınan her soluk, aynı zamanda madenden yayılan tozların içindeki partikül maddeleri de içinde barındırmakta. Aldığımız nefes, içtiğimiz su ve ektiğimiz toprak sadece yereldeki insanları değil hepimizi zehirliyor.

Ekolojinin ‘hepimiz birbirimize bağlıyız’ ilkesinden yola çıkarak, yaşanan ve yaşanacak sonuçların tabi ki sadece insan türünü kapsadığını söylemiyorum. Açtığımız ve açmayı planladığımız her bir kömürlü termik santral ya da fosil kaynaklı enerji santralleri içinde bulunduğu doğayı tamamen değiştirmekte. Nehirleri, dolayısıyla içinde yaşayan balıkları, ormanları ve içinde pelit peşinde koşan sincapları yavaş yavaş ya da belki de ölümcül bir hızla… Sonuç değişmiyor: “Zarar görüyoruz. Hep beraber.”

Günümüzde yaşamakta olduğumuz iklim değişikliğinin en büyük nedeni insan faaliyetleri ki burada başı kullanmakta olduğumuz fosil yakıtlar çekmekte. Hâl böyle iken fosil yakıt temelli bir enerji politikasında ısrarcı olmanın bizi bir yere götüremeyeceği aşikâr.  ‘İlerleme halimiz’ şimdiye kadar bilimin ‘yeniliklerine’ ayak uydurmakla gerçekleşti ve bilimin artık fosil yakıtlar olmadan da enerji ihtiyacını karşılamak konusunda harika bir yöntemi var. Yeryüzünün yenilenebilir enerji kaynaklarından yararlanmak!  Eğer biz de küreselleşen dünyanın kurallarına göre şekillenen ilerleme sürecinin bir parçası olmak istiyorsak gözümüzü yenilenebilir enerjiye çevirmenin tam sırası. Yarın çok geç olabilir. Bu noktada COP sürecinde Türkiye’nin bir kez daha günün fosili ilan edilmesinin hiç de ‘karizmatik’ bir hâl olmadığını belirtebilirim.

Yüzümü yakan güneşe dönüyorum. İliklerimde hissettiğim güneşe gülümsüyorum. Güneş enerjisi konusunda çok büyük bir potansiyele sahip olduğumuzu gösteren bir şehirde Adana’dayım. Tam burada güneşe ateş etmek (!) yerine onunla uzlaşabilecek büyük bir potansiyel görüyorum. Mevcut halinin kat be kat fazlasıyla hem de. Bu potansiyel hemen hemen ülkenin her köşesinde bulunuyor. Güneş bu topraklara oldum olası cömerttir. Yenilenebilir enerji politikasında teşviklerin daha da arttırılması ve önceliğin yenilenebilir enerjiye verilmesi, bizi bu cömertliği sürdürülebilir bir şekilde değerlendirmeye sevk edecektir. Bu noktada teknolojinin güneşle buluşması da harika bir nimet! Sadece elektrik, ısı gibi temel ihtiyaçların yanı sıra özellikle şehir içlerinde umulmadık alanlarda güneş enerjisinden faydalanan uygulamaları görebiliriz. Sadece biraz daha teşvik, bizi çok daha ileriye taşıyacak.

Bir önceki paragrafta yenilenebilir enerji kaynağı olarak size güneşi anlatsam da, sadece güneşin değil rüzgarın, dalgaların yani yeryüzünün dinamik pek çok halinin bize enerji olarak dönebileceğini biliyoruz. Dünya değişiyor ve hepimiz bu değişim sürecinde birbirimize bağlıyız. Dünya evimiz ve yenilenebilir enerji bu evin en sürdürülebilir hali için gerekli artık. Beşeri coğrafya içinde böldüğümüz dünyaya fiziksel olarak tekrar bakıp sorumlulukları hatırlamak son treni yakalamak için son bir fırsat.

Kaynaklar:

* Dünya Önemlidir – Bir Ekoloji Ansiklopedisi, David de Rothschild

* Türkiye’nin Yenilenebilir Gücü – Türkiye İçin Alternatif Elektrik Enerjisi Arz Senaryoları, WWF 2014 Raporu

* Eko IQ 2014 Ocak Sayısı

* World Wide Views on Climate and Energy – İklim ve Enerji Bilgi Kitapçığı, Mayıs 2015

 

Özge Doruk

 

Yeni düzenleme: Lisanssız elektrik üretimine yerel teşvik uygulanabilecek

Lisanssız elektrik üretimi yatırımlarına yerel teşvikler uygulanabilecek.

Yatırımlarda Devlet Yardımları Hakkında Kararın Uygulanmasına İlişkin Tebliğ’de değişiklik yapıldı.

Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yer alan düzenleme ile lisanssız elektrik üretim yatırımları yerel birimlerce teşvik belgesi düzenlenebilecek sektör ve konular arasına dahil edildi.

İlgili düzenlemeye buradan ulaşabilirsiniz.

(Solarist)