Ana Sayfa Blog Sayfa 3090

Geçtiğimiz yıl yaklaşık 200 çevre savunucusu öldürüldü

National Observer’da yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Deniz Menteşoğlu‘nun çevirisi ile paylaşıyoruz

***

11 Temmuz 2017 tarihinde yayınlanan bir rapora göre son zamanlarda, gittikçe artan biçimde çevre aktivizmi bir suç gibi değerlendiriliyor; boru hatları, madencilik gibi kaynak arayışlarına karşı doğayı savunan aktivistler ise şiddet görüyor, öldürülüyorlar.

Şubat 2017’de “Dakota Petrol Boru Hattı” projesine karşı çıkan protestocuların yaklaşık bir yıldır toplandığı kamp, kolluk kuvvetlerince dağıtıldı. Yaklaşık kırk altı kişi tutuklandı. – The Associated Press’in ilgili haberinden bir fotoğraf.

Bu saptama, 2016 yılında “Global Witness” tarafından “çevre savunucuları” üzerine yürütülen kapsamlı bir çalışmada yer alan bulgulardan biri. 2016 yılı, Kuzey Amerika’da petrol ve gaz taşıyacak boru hatlarına karşı eylemlere ve dünyanın birçok yerinde farklı türlerde uzun soluklu çevreci protestolara sahne oldu.

Bu rapora göre, çevre aktivistlerini kriminalize etmek, imar planlarına karşı çıkanların “gerek yargı yoluyla gerekse sivil kaynaklar tarafından uygulanan planlı ve agresif saldırılara maruz kalmasına” neden oluyor.

Rapora göre bu, muhalifleri susturmak, korku salmak, insanların adını karalamak ve öte yandan yargı sistemini istismar etmek anlamına geliyor.

Raporu hazırlayanlar, adli suçlamalar özellikle Latin Amerika’da yaygın olsa da Kanada’nın üzerinde çalıştığı terör karşıtı yasa tasarına da dikkat çekiyorlar. “National Observer” muhabiri Buruce Livesey’in hazırladığı, Kanada Kraliyet Dağ Polisi’nin yerliler ve çevre aktivistlerine uyguladığı baskı ve gözetlemeyi konu alan haber de bu konuya bir örnek.

Livesey’in haberine göre “Kanada’da yerliler ve çevre aktivistleri yeni terör yasasının petrol ve maden projelerine karşı çıkanlar üzerindeki kontrol ve baskıyı artırmak için kullanılacağından endişeliler. Ayrıca Kanada’da, birkaç devlet kurumunun çevreci organizasyonları sistematik olarak gözetlediği ve kayıt altında tuttuğu, daha önce de Kanada medyasında yer bulmuştu.”

Buna karşılık çevreciler hükümetlere, “çevreci aktivistleri ve protesto hakkını haksız şekilde hedef alan” yasaları gözden geçirmeleri çağrısında bulunurken; şirketlere de “çevre savunucularını susturmak için adalet sistemini istismar etmemeleri” uyarısında bulunuyorlar.

Benzer şekilde, Global Witness’ın hükümetlere yaptığı çağrı ise şu şekilde: “Çevrecilerin barışçıl bir biçimde ve tutuklanmaktan korkmadan fikirlerini beyan edebilmeleri ve çevrecilere yöneltilen suçlamalar olduğunda adil bir yargı süreci garanti edilmeli.”

“Global Witness” kendini hammadde arama projeleri ve bunlara bağlı çatışma ve yolsuzluklar konusunda araştırmalar yapan ve bu çalışmaları halka açıklayan bir hukuk organizasyonu olarak tanımlıyor. Bu kâr amacı gütmeyen araştırma grubu, Londra merkezli olarak faaliyet göstermekte.

Kuruluşun son raporunun büyük bölümü ise çevre aktivisti cinayetleri üzerine yoğunlaşıyor.

Son bulgulara göre geçen sene, tüm dünyada madencilik, kerestecilik ve diğer hammadde arama çalışmalarıyla bağlantılı olarak veya milli parkları korumak isterken, yaklaşık 200 kişi öldürülmüş.

“2010 yılından bu yana Global Witness’ın araştırmalarında, yaklaşık 1000 cinayet kayıtlara geçerken, çok daha fazla sayıda insan tehdit, saldırı, taciz, etiketlenme, gözaltı ve tutuklamalarla karşı karşıya kalıyor. Hükümetler açık bir şekilde aktivistleri korumakta yetersiz kalırken, bu konudaki yetersizlik, gelecekteki olası saldırılara da açık kapı bırakmış oluyor. Yerel halkın rızası olmaksızın madencilik ve altyapı projelerinin halka dayatılmasını destekleyerek hükümetler, şirketler ve yatırımcılar bu krizde iç içe rol alıyor.”

Ülkelere göre ölümler (2016 yılında gerçekleşen ve Global Witness Raporlarında yer alan yaklaşık 200 çevre savunucusu cinayetinin dağılımı- Global Witness’ın hazırladığı grafik)

Araştırmaya göre madencilik bu anlamda en tehlikeli sektörlerden biri iken 2016, bu konu araştırılmaya başlandığından beri en çok cinayetin işlendiği yıl olmuş.

Global Witness eylemcisi Ben Leather, 11 Temmuz’da yayınlanan raporla birlikte yayınlanan açıklamasında şöyle diyor: “Bu raporlar bize korkunç bir öykü anlatıyor. Gezegeni koruma mücadelesi gün geçtikçe derinleşiyor ve artık, bu mücadelede ödenen bedel insan hayatıyla ölçülür oldu.”

“Her geçen gün daha fazla sayıdaki ülkede birçok insan, topraklarının gasp edilmesine karşı durmak veya çevrelerinin çöpe dönüşmesine razı olmak arasında seçim yapmaya zorlanıyor. Sıklıkla bu insanlar, politikacılar ve iş adamları tarafından şiddetle bastırılıyor; yatırımcılar ise projelere mali destek sağlarken bu baskıya göz yumuyorlar.”

 

Haberin İngilizce Orjinali

Yeşil Gazete için çeviren: Deniz Menteşoğlu

 

(Yeşil Gazete, National Observer)

Manisa’da arıtma tesisi için 100 ağaç söküldü, köylüler direnişe geçip iş makinelerini alandan çıkardı

Manisa’da arıtma tesisi kurulacak alanda 100 çam ağacı söküldü. Ağaç kıyımına engel olmak isteyen köylüler iş makinelerini alandan çıkardı.

Manisa’nın Yunusemre ilçesi Akgedik Mahallesi’nde arıtma tesisi kurulması planlanan alanda yaklaşık 100 çam ağacı söküldü. Ağaçların iş makineleri ile taşındığını gören köylüler, ağaç kıyımına engel olmak istedi.

Yunusemre ilçesine yaklaşık 10 kilometre uzaklıktaki kırsal Akgedik Mahallesi girişindeki 10 yıllık çok sayıda çam ağacı, Yunusemre Belediyesi çalışanları tarafından köklerinden sökülerek traktör römorklarına yüklendi. Ağaç kıyımına tepki gösteren köylüler, söküme engel olmak istedi. Köylülerin tepkisi üzerine mahallenin girişindeki alana çok sayıda jandarma ekibi sevk edildi.

Tartışmaların yaşandığı alana CHP Manisa İl Başkanı Halil Tokul, CHP Yunusemre İlçe Başkanı Kulibay Koç da geldi. Akgedik Mahallesi’nde ağaçların söküldüğü alana TOKİ ve Yunusemre Belediyesi tarafından yapımı süren toplu konut alanı için arıtma tesisi yapılacağı ve bu yüzden ağaçların söküldüğü belirtildi. Sökülen ağaçların başka bir alana dikimi konusunda ise bir açıklama yapılmadı.

Ağaçların söküldüğü çukurları gösteren Ayşe Samtepeli, “Burası park alanı olacaktı, piknik yapacaktık. Bizi kandırdılar, römorkla ağaçları kaçırdılar. Biz bu ağaçları ellerimizle diktik, bu ağaçları belediye dikmedi. Ağaçları geri dikmelerini istiyoruz” diye konuştu.

100 ağaç söküldü

TOKİ’nin arıtma tesisini istemediklerini söyleyen 67 yaşındaki Hacer Uysal, bu ağaçları elleriyle sulayıp büyüttüklerini anlattı. Köylülerden Bayram Ali Güreş ise, şöyle konuştu:

“Buraya arıtma çukurunu yapacaklarmış. Biz bu çamları elimizle diktik, geliştirdik. Onlara başka yer gösterdik. Gelmişler burayı kesmişler. Köylünün haberi yoktu. Kalanları biz gelince kurtarabildik. Ben elimle kazıp diktim bunları.”

Mahalle Muhtarı Mehmet Ali Baykarlar, alanda yaklaşık 100 ağacın söküldüğünü söyledi. Mağdur olduklarını söyleyen Baykarlar, “Aşağı yukarı 10 yıllık ağaçlar köklendi. Burada çalışma belgeleri yok. Bu köy TOKİ alanı değil. TOKİ alanına 1 kilometre uzaktayız. Köylü bu alana arıtma yapılmasını istemiyor” diye konuştu.

Söküm ekipleri alandan ayrıldı

Yunusemre Kaymakamı Ahmet Erdoğdu da, tartışmanın olduğu yere geldi. Kaymakam Erdoğdu, Mahalle Muhtarı Mehmet Ali Baykarlar ve Yunusemre Belediye Başkan Yardımcısı Kılıç Kaya ile konuştu. Başkan Yardımcısı Kılıç Kaya, TOKİ konutları için geçici paket arıtma tesisinin yapılacağını ve birçok kurumdan izin alındığını söyledi. Mahalle Muhtarı Mehmet Ali Baykarlar ise, tesis için başka uygun yer gösterdiklerini, ancak yeni gösterilen yerin keşfi yapılmadan ağaçların köklendiğini söyledi. Baykarlar, “Alanı kaydırma şansı var mı diye araştırdık. Yeni yer gösterdik, biz keşfi beklerken kepçeler geldi. 300 metre ileride gösterdiğimiz yere niye yapmadılar? Bizim burada yetişmiş çamlarımız var” dedi.

Yunusemre Kaymakamı Ahmet Erdoğdu ise, köyden ve belediyen bir heyet ile ortak görüşme yapılmasını istedi. Köylülerin ortak görüşmeden önce kepçelerin çıkmasını istemesi üzerine, ekipler çalışmalarını tamamlamadan kepçeler alandan çıkarıldı. Tartışmaların ardından köylüler alandan yavaş yavaş ayrıldı.

(Evrensel)

Via Campesina 7. konferansı sonuçlandı: Bask ülkesi deklerasyonu

Via Campesina 7. konferansı deklarasyonunu içeren ve Umut Kocagöz’ün dilimize çevirdiği bu yazı karasaban.net/ den alınmıştır

Bask Ülkesi, 16-24 Temmuz 2017

Halklarımızı besliyoruz, hareketimizi dünyayı değiştirmek için inşa ediyoruz”

Kendi ülke ve bölgelerimizdeki örgütlerimizi ve hareketlerimizi temsil eden La Via Campesina delegeleri olarak 16-24 Temmuz tarihleri arasında Euskal Herria’da (Bask Ülkesi) 7. Uluslararası Konferansı’mızı gerçekleştirmek üzere toplandık. Euskal Herria kendine ait bir dili olan, dayanışmanın, mücadelenin ve direnişin çok güzel topraklarıdır. Köylülerin ve balıkçıların iyi gıda üretme geleneği burada güçlü bir şekilde devam ediyor. Biz köylüler, kır işçileri, topraksızlar, yerli halklar, göçerler, kıyı balıkçıları, köylü kadınlar ve kırda çalışan diğer kesimler olarak, halklarımızı beslediğimizi, ve dünyayı değiştirmek için hareketimizi inşa ettiğimizi deklare ediyoruz.

Finansal sermayenin yükselişiyle birlikte sularımızın, tohumlarımınız, toprağımız ve yaşam alanlarımızın dizginsiz bir şekilde tekelleştirilme sürecini yaşıyoruz. GDO, büyük alanlara yayılmış kapalı hayvancılık, ve sentetik biyoloji gibi tehlikeli, ve bazı durumlarda geri dönüşsüz teknolojiler yaygınlaştırılıyor. Spekülatif sermayenin eliyle, gerçek üretken ekonomilerin yerini finansal ekonomiler alıyor. Büyük şirketler arasındaki mega-birleşmeler gıda sistemi üzerindeki şirket egemenliğini daha önce görülmemiş bir düzeye çıkarıyor. Neoliberalizmin yeni bir formülasyonu nefret söylemi ile birleşiyor. Zenginliğin yoğunlaşması ve nefret söylemi halklarımızı bölerek etnik ve dini çatışmalara yol açıyor, göçe zorluyor. Dünya çapında yoldaşlarımızın infaz edildiği, tutuklandığı, işkence edildiği ve tehdit edildiği bir süreçle, insan hakları ihlalleri dalgasıyla karşı karşıyayız.

Kaynaklarımızı gasp edenler bize karşı savaş açıyor. Bunu çoğunlukla DTÖ, Dünya Bankası, IMF, emperyalizm, serbest ticaret anlaşmaları ve müştereklerimizi özelleştiren yasalar; ve artan bombalamalar, askeri işgaller ve soykırımcı ekonomik yaptırımlar yoluyla yapıyorlar. Bu dayatmalara maruz kalan ve direnen Filistin halkı ve diğer halklarla dayanışma içinde olduğumuzu ifade ediyoruz. Milyonlarca göçmen ve mülteci, savaşlar sebebiyle ve temel ihtiyaçlara dahi erişemedikleri için göç etmek zorunda kalıyor. Bir çok ülkede yabancı düşmanlığı, ırkçılık, kökten dincilik ve sınıf düşmanlığının soğuk rüzgarları esmeye başladı.

Göçün ve toplumsal protestoların kriminalize edilmesi aynı zamanda toplumun örgütlü kesimlerini şeytanlaştıran hegemonik şirket medyasının iktidarıyla da ilişkili. Şirket medyası sermayenin çıkarlarını savunmaktadır ve kısa bir süre önce bazı hükümetlerin düşürülmesi ve yenilerinin iktidara gelmesinde bizzat rol oynamıştır. Toplumun geniş kesimlerini manipüle ederek insan hakları ihlallerine zemin yaratmaktadır.

Kapitalist ve patriarkal sistem, insanlığın kendisini içinde bulduğu, halklarımızı yok eden ve Toprak Ana’yı ısıtan krizi tersine çevirmeye muktedir değildir. Gezegen canlıdır, ancak kapitalizm onu öldürebilecek bir hastalıktır.

İnsanlığın karşılaştığı bu durum karşısında bizler:

1. Halkımızı besliyoruz

Yarım yüzyıldan fazla zamandır bizlere, gerçekte ne yeşil ne de devrimci olan “yeşil devrim” masalını sattılar. Kısa-süreli üretkenlik uğruna toprağı zehirlediler, suyu tekelleştirdiler ve kirlettiler, ormanları kestiler, nehirleri kuruttular, bizim tohumlarımız yerine ticari tohum çeşitlerini ve GDO’lu tohumları geçirdiler. Şirket tarımcılığı açlığı bitirmek yerine daha fazla gıda problemi üretti, üstelik insanların kırdan göç etmesine sebep oldu. Şirket tarımcılığı modeli, köylüleri büyük ölçüde tarımdan dışlayan, köylüsüz tarım modelidir. Bu model sübvansiyonlar ve hükümet politikalarıyla desteklene dursun, biz kendi köylü ve yerli tarımımızla yüzyıllardır yaptığımız şeyi yapmaya devam ediyoruz: ailelerimiz, topluluklarımız ve halkımız için sağlıklı gıda üretmek.

Hükümetler, özelleştirmeleri ve ulusaşırı şirketlerin kârını garanti altına alan yasaları dayata dursun, biz kendi atalarımız tarafından üretilmiş, seçilmiş ve geliştirilmiş köylü tohumlarımıza sahip çıkmaya devam ediyoruz. Bizim tohumlarımız, zirai-zehirlerin ve diğer girdilerin gerekmediği, ekolojik yöntemlerle üretim yaptığımız topraklarımızla uyumludur. Bizim köylü ekolojik tarımımız [peasant agroecology] toprağı organik maddelerle besler, biyoçeşitliliğe dayanır, köylü tohumlarını ve hayvan yetiştiriciliğini korur, onarır; halkların ve Toprak Ana’nın bizi besleme bilgisini kullanır. Bu tarım modelinin temel kaynağı, geleneksel, yerel ve yaygın köylü bilgeliğidir. Sürekli gözlem ve deney yoluyla gün be gün biriktirilmiş, kuşaktan kuşağa aktarılmış bu bilgi birikimi günümüzde köylüden köylüye ve örgütlerimiz arasında aktarılmaktadır. Bizim ekolojik tarımımızın köylü ve halkçı bir karakteri vardır; kendisini “yeşil” kapitalizm, karbon pazarı ve “iklime-duyarlı” tarım gibi sahte çözümlere kaptırmaz. Ekolojik tarımın şirket tarımcılığı tarafından her türlü gasp edilmesine karşı çıkıyoruz.

Köylü ekolojik tarımı, dünya halklarının gıda egemenliği için bizim modelimiz ve perspektifimizin temelini oluşturmaktadır. Bu amaçla, sahici, bütünlüklü ve halkçı bir tarım reformunu hayata geçirmek, yerli halkların ve köylülerin yaşam alanlarını savunmak ve yerel gıda sistemlerini onarmak için mücadele etmek zorundayız.

Köylü pazarlarının güçlendirilmesi ve geliştirilmesinin yanında, kır ve kent emekçileri arasında yeni bir ilişki, yeni dağıtım ve pazarlama kanalları inşa etmeli; karşılıklı saygı, dayanışma ve etik temelinde insani ekonomik ve toplumsal ilişkiler modeli inşa etmeliyiz. Tarım reformu, köylü ekolojik tarımı ve gıda egemenliği ile daha insani ve adil toplumlar yaratırken, bir yandan da gezegeni soğutuyoruz.

2. Hareketi inşa ediyoruz

İnsanlık yaşamakta olduğu krize çözümler arıyor. Hareketimiz gün geçtikçe mücadele eden halklar için bir örnek haline geliyor. La Via Campesina büyümeye devam ediyor ve politikamız güçleniyor. Aynı zamanda düşmanımız da güçleniyor, ve hareketimizi inşa ederken daha büyük zorluklarla karşılaşıyoruz.

La Via Campesina’nın merkezinde kitle mücadelesi yatmaktadır. Üye örgütlerimizin kitle tabanıyla yaptığı çalışmalar güçlendirilmelidir. Daha fazla kır işçisi, daha fazla köylü, daha fazla yerli halk toplulukları, daha fazla göçmen, daha fazla Afrika diasporasına dahil halklar, ve kapitalist, su ve maden temelli modelden etkilenen halklar hareketimize katılmalıdır. Yerel, bölgesel ve küresel düzeyde ittifaklarımızı güçlendirmeli, özellikle de kır temelli çalışan sınıflar ile kent temelli çalışan sınıflar arasındaki ittifakı güçlendirmeliyiz.

Patriarka hareketimizin düşmanıdır. La Via Campesina’nın feminist karakteri, mücadele birliğimizi ve mücadeleye olan bağlılığımızı güçlendirmekte, eşit ve cinsiyet eşitliğine dayalı bir mücadele yürütmemizi mümkün kılmaktadır. Kendi örgütlerimizi güçlendirmenin ve daha geniş ittifaklar kurmanın anahtarı La Via Campesina içinde feminist köylü hareketinin inşa edilmesidir. Hareketimiz içindeki bütün alanlarda ve her düzeyde, kadınların politik katılımını güçlendireceğiz. Kadınların uğradığı her türlü şiddete karşı mücadele ediyoruz: fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik. Kendi örgütlerimiz ve ittifaklarımız içinde, cinsiyet meselesine yönelik pozitif alanları anlamak ve yaratmak için kapasitemizi arttırmayı önemsiyoruz. Farklılıklara hoşgörünün olmaması kırsal gençliğin mülksüzleştirilme sürecinin bir parçasıdır. La Via Campesina için farklılığa dayalı, şiddetsiz ve kapsayıcı bir kırsal yaşam alanı temel önemdedir.

Dünyanın her yerinde gençlik çeşitli sermaye biçimleri tarafından kırdan tasfiye ediliyor. Aynı zamanda, erkek egemenliği ve yaşa dayalı ayrımcılık nedeniyle örgütlerimiz içinde görünürlükleri ve örgütlere tam katılımları kısıtlanmaktadır. Biz, kırda ve kendi örgütlerimizde yeni kuşağa bağlı olduğumuzu; gençliğin liderlik alanlarında ve karar verme süreçlerinde, eğitim çalışmalarında ve ekolojik gıda üretim süreçlerinde tam katılımı için mücadele ettiğimizi ifade ediyoruz.

Milyonlarcamız, halk, köylü, kadın veya genç olarak kalmak için, yok olmaya direnmenin bir biçimi olarak göç ediyor. Sınırlara baş kaldırıyor, duvarları deliyor, ve ırkçılığa ve yabancı düşmanlığına karşı çıkıyoruz. Köylüler, kır işçileri ve göçmenler olarak bir araya gelerek bir mücadele inşa ettik, ve bunu yardıma muhtaç olan mağdurlar olarak değil, hak sahipleri olarak yaptık. Bu haklarımızdan bir tanesi de serbest dolaşım hakkıdır.

Müttefiklerimiz ile beraber üzerinde çalıştığımız Birleşmiş Milletler Köylüler ve Kırsalda Çalışan Diğer İnsanların Hakları Deklarasyonu milyonlarca insanın hayatı için asli önem taşımaktadır. Kendi ülkelerimizde bu deklarasyonun uygulanmasına yönelik çalışmalarımızı güçlendireceğiz. Bu deklarasyon kırdaki insanların yaşam alanlarını korumak ve dünyayı beslemeye devam etmek için haklarını güçlendirecek bir araçtır.

Kendi kavramlarımıza dayanan politik, ideolojik, örgütsel ve teknik eğitimlerimize hız vermeliyiz, çünkü örgün eğitim bizim kimliğimizi ve düşüncelerimizi baskı altında tutmaktadır. Bu tarz bir eğitim, kendi kaderimizi tayin etmek için yeni ve mücadeleye adanmış öznelerin oluşması açısından hareketlerimiz için hayatidir. Mücadelelerimiz içinde kendi özerk iletişim araçlarımızı, medyamızı yaratmaya devam etmeli; kendi kültürümüz, onurumuz ve toplumu dönüştürme kapasitemiz konusunda farkındalık yaratmak için müttefiklerimizle beraber alternatif bir medya oluşturmalıyız.

3. Dünyayı Değiştirmek için:

Yol uzun. Hareketimiz büyüyor, ancak vahşi kapitalizm ve kriz içindeki dünya kapitalizminin içindeki savaş hepimizi, topluluklarımızı, örgütlerimizi ve toplumlarımızı tehlikeye atmaktadır. Barbarlık karşısında insanlık için acilen başka bir geleceği inşa etmeliyiz. Böylesi karışık bir süreçte, La Via Campesina toplumsal dönüşüm ve dünya barışı için mücadeledeki güçlerini öne sürmektedir. Kırdaki günbegün yaptığımız çalışmalarda, dünya çapında gıda üreterek, müttefiklerimiz ve gıda egemenliği mücadelemiz ile, dünyada çok sayıda insanın ve hareketin güvenini kazandık. Nasıl ki mücadeleyi küreselleştirdik ve umudu bu dünyanın her köşesine ektiysek, barış tohumlarını da bu gezegene ekmeye devam etme sorumluluğunu üstleniyoruz.

Mücadelemiz köylülüğün yeniden tanınmasına yol açmış, küresel ve ulusal düzeyde gıda, tarım ve kır üzerine yapılan tartışmaların içeriğini değiştirmiştir. Bundan sonra köylülerin sesinin işitilmediği veya köylülerin sözünün net olarak ifade edilmediği politikalar geliştirilemez; köylülerin içinde yer almadığı köylü hakları, ekolojik tarım, tarım reformu ve hepsinden öte gıda egemenliği herhangi bir tartışma masasında konuşulamaz.

Bir hareket olarak büyümek ve güçlenmek taban çalışmasına, ittifaklar geliştirmeye, patriarka, emperyalizm ve finansal sermaye ile kararlı ve disiplinli bir şekilde mücadele etmeye özen göstererek mümkün olabilir. Bu mücadele insanlık ve Toprak Ana’nın hayatta kalması için elzemdir. Euskal Herria’dan, bütün dünya halklarına, bizimle beraber mücadele etme çağrısı yapıyoruz. Halklar arasında kardeşlik ve dayanışmaya dayalı bir dünya inşa etmenin zamanıdır.

“Halklarımızı besliyoruz, hareketimizi dünyayı değiştirmek için inşa ediyoruz”

Mücadeleyi küreselleştir!  Umudu küreselleştir!”

İngilizce orjinali

İspanyolca orjinali

Fransızca orjinali

Çeviren: Umut Kocagöz

Çeviri sürecinde İspanyolca ve İngilizce versiyonları kullanılmıştır.

Via Campesina 7. konferansı deklarasyonunu içeren ve Umut Kocagöz’ün dilimize çevirdiği bu yazı karasaban.net/ den alınmıştır

(Karasaban.net)

İzmir’de ağaçlandırma sahasında yangın!

İzmir’in Buca ilçesindeki ağaçlandırma sahasında çıkan yangın, havadan ve yerden yapılan müdahaleler sonrasında kontrol altına alınırken, 1 hektarlık alan zarar gördü.

İzmir’in Buca ilçesine bağlı Yıldızlar Mahallesi’ndeki ağaçlandırma sahasında bugün öğleden sonra yangın çıktı.

Vatandaşların ihbarı üzerine bölgeye 20 arazöz, 2 amfibik uçak, 6 söndürme helikopteri yönlendirildi. Havadan ve yerden yapılan etkili mücadele ile kısa sürede kontrol altına alınan yangında, 1 hektarlık alan zarar gördü. Yangının çıkış nedeniyle ilgili soruşturma başlatıldı.

(Yeşil Gazete)

Nuray Mert’e ‘evrim teorisi’ yanıtı: ‘Teoriyse kanıtlanmamıştır, bilimsel gerçek olmamıştır’ zannı büyük bir cehalet ürünüdür

Cumhuriyet yazarı Nuray Mert’in evrim teorisinin müfredattan çıkarılmasına ilişkin yazısında “Ben de evrim teorisinin bilim yerine konmasına karşıyım” diyerek, evrimin ‘bilim’ olmadığını öne sürdü. İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Psikoterapist Dr. Murat Paker, sosyal medya hesabından Nuray Mert’e yanıt vererek, “Teoriyse o zaman kanıtlanmamıştır, yani bilimsel gerçek olmamıştır’ zannı büyük bir cehalet ürünüdür” ifadesini kullandı.

Nuray Mert’in tartışma yaratan ve alay konusu olan sözleri…

Cumhuriyet yazarı Nuray Mert’in evrim teorisiyle ilgili tartışma yaratan ve sosyal medyada alay konusu olan görüşlerinin ardından, Psikoterapist Murat Paker, kişisel sosyal medya hesabından 5 maddelik bir açıklama yayımlayarak Mert’e yanıt verdi.

Paker, Nuray Mert’e yanıtında, “Teoriyse o zaman kanıtlanmamıştır, yani bilimsel gerçek olmamıştır’ zannı büyük bir cehalet ürünüdür.” derken, bilimde mutlak doğru olmadığını belirterek, “Mutlak doğru arayışının yeri bilim değildir” ifadesini kullandı.

Paker’in Nuray Mert’e yanıtı şöyle:

“Evrim teorisi sonuçta bir teoridir, bilimin yerine konması doğru değildir” lafı üzerine bir kaç düzeltme yapmak gerekir:
1. Bütün bilimsel disiplinler (doğa, insan, sosyal bilimler dahil), zaten “teorilerle” ilerler. “Teoriyse o zaman kanıtlanmamıştır, yani bilimsel gerçek olmamıştır” zannı büyük bir cehalet ürünüdür.
2. Bilimde esas olan yöntemdir, hiç bir şekilde dinde olduğu gibi “mutlak doğru” yoktur. Bilimsel teoriler belli bir paradigma içinde kanıtlanabilirler. Bu durum, onların ileride yanlışlanamayacağı ve başka bilimsel teoriler tarafından yerlerinden edilemeyeceği anlamına gelmez. “Mutlak doğru” arayışının yeri bilim değildir.
3. Evrim teorisi de biyoloji disiplininin kurucu bilimsel teorisidir. Binlerce kez kanıtlanmıştır. Teorinin kendisi Darwin zamanından beri çok ciddi bir evrim geçirmiştir. Canlı, dinamik, yeni bulgularla sürekli yenilenen ve sürekli kendini sınayan bir bilimsel teoridir.
4. Biyolojide evrim teorisinin şimdilik bilim-içi bir rakibi yoktur. “Yaradılış teorisi” gibi hikayeler, isminde teori lafı geçse bile bilimsel yöntemler kullanmayan, dolayısıyla bilimle bir ilgisi olmayan, kurmaca hikayelerdir, daha çok mitolojinin alanına girebilir.
5. Dolayısıyla temel bir bilim olan biyolojinin temeli konumundaki evrim teorisini müfredattan çıkarmak, çocuklarımızın bilimsel düşünceyle ilgilerini kesmek anlamına gelmektedir ve bunun sonuçları vahimdir.

(Yeşil Gazete)

‘Hayatta tek dikili ağaçları çocukları olan gazetecilerle baş edemezsiniz’: Cumhuriyet davası devam ediyor

Cumhuriyet gazetesi yönetici, yazar, muhabir ve avukatları hakkındaki dava, gözaltılardan 9 ay, iddianamenin hazırlanmasından 3 ay sonra önceki gün başladı. 12’si tutuklu 19 kişinin yargılandığı davaya devam edildi.

Dün yapılan duruşmada gazetenin avukatlarından Bülent Utku ve genel yayın yönetmeni Murat Sabuncu, okur temsilcisi Güray Öz ve vakıf yöneticilerinden Önder Çelik ile Mustafa Kemal Güngör suçlamalara cevap verdi.

‘Adeta’larla dolu bir iddianame

Savunmasına davanın başladığı günün Türkiye’deki gazeteciler için önemli bir gün olduğunu hatırlatarak başlayan Sabuncu “Davanın başladığı gün gazetecilerin bayramıdır. Bizler bayram günü yargılanmaya başlanan gazetecileriz. Dün basın bayramıydı, biz gazeteciliği, haberleri savunmak durumunda kaldık. İddianameyi hazırlayan savcılar adetaları çok seviyor. Adetalarla dolu adeta bir iddianame Sayın Başkan” dedi.

“Bağımsız gazeteciliğin bedeli tutuklanmak”

Sabuncu savunmasına şöyle devam etti:

“Türkiye’de bağımsız gazeteciliğin bedeli tutuklanmak, cezaevine konmak ve savunma için 9 ay beklemek. Bir gazeteci herkesle temas eder ama mesafesini korur. ‘Bylock’ kullanan 18.000 kişi varken 13 kişiyle görüşmüşüm. Mehmet Ekinci ile konuştum. Odatv yargıcı idi. Ömürlerinden iki yıl çaldığınız, dokunanın yandığı arkadaşlarımızın görüşmecisi idim. Herkes Ahmet Şık’ın kitabı İmamın Ordusu’nun peşindeydi. Korkusuz 100 kişi tarafından basıldı. O 100 yayıncıdan biri de benim.”

Murat Sabuncu, mahkeme heyetine darbe girişimi sonrası (16 Temmuz) Cumhuriyet’i göstererek şunları söyledi:

“İddianameye girmeyen başyazıyı da göstereceğim. O gece 12.00’de uçaklar uçarken bizim başlığımız hazırdı: Darbeye Karşıyız Çözüm Demokrasi. Gazetenin GYY odasının bir penceresinin mezarlığa diğeri Adliye’ye bakıyor. ‘Cumhuriyet’in hayatı bu arada geçti.”

“Pensilvanya’ya hiç gitmedim”

Murat Sabuncu, Mahkeme Başkanı’nın sorularına şöyle cevap vererek savunmasını noktaladı:

“Ben Pensilvanya’ya hiç gitmedim. Gülen bana koku hediye etti, kalem hediye etti diyen gazeteci olmadım. Gülen’i öven tek yazım yok.”

Sabuncu’nun ardından gazetenin avukatlarından Bülent Utku’nun savunmasına geçildi.

Utku ‘Zamanın koşullarını, ruhunu sadece 15 Temmuz Darbe Girişimi ve bu darbe girişimine karşı alınan önlemlerle açıklamak yetersiz kalır. 15 Temmuz’a gelene kadar, kişisel olarak hem ben hem de Cumhuriyet gazetesi, bu ‘siyasal İslam-muhafazakâr’ örgütlenmeye muhalif yerde konumlandık’ dedi.

Çizim: Murat Başol – BirGün

“Gazetecilik cesaret işidir”

Gezeteciliğin cesaret işi olduğunu aktaran Utku şunları söyledi: “Herkesin cesur davranması beklenemez. Ama bazı kişiler için bu hak, bir görevdir. Bu görevleri yerine getireceklerin başında da hukukçular ve gazeteciler gelir. Davetim onlaradır.”

Utku soruşturmanın çok önceden planlandığını ifade ederek “Savcı Murat İnam resen soruşturma başlatma tutanağında, operasyona 18/08/2016 tarihinde başlandığını yazmışsa da, Cumhuriyet gazetesine operasyon fikri aslında daha önceki bir tarihe dayanıyor, 29 Mayıs 2015 tarihine. Bu tarih, Can Dündar’ın MİT TIR’ları ile ilgili haberinin Cumhuriyet gazetesinde yayımlandığı tarihtir. Dava açıldığında ortaya çıkar ki yayımlanan haberden başka hiçbir delil dosyaya konulmamıştır. Nitekim Anayasa Mahkemesi dosyada haberden başka bir delil olmadığı için Can Dündar-Erdem Gül’ün tutuklanmasını hak ihlali sayar” diye konuştu.

“Yayın politikası okuru ilgilendirir”

Bülent Utku savunmasına şöyle devam etti:

“Benim ifadem savcı Özgür Metin tarafından alındı. Oda TV’de Ahmet Şık’ın avukatıydım. Karşımda Zekeriya Öz, Nihat Aşkın, Mehmet Ekinci, Fikret Seçen otururdu. Telefonlarıyla oynar, havalara bakarlardı. Ama davalarına hâkimlerdi. İddianamenin ‘Yayın Politikası Değişimi bölümüne verilecek tek cevabın, ‘Sana Ne!’ olduğunu düşünüyorum.”

Hiçbir delil yok

Utku’nun savunmasının ardından Cumhuriyet gazetesi okur temsilcisi Güray Öz’ün savunmasına geçildi. Kendisine yöneltilen suçlamaları tek tek yanıtlayan Öz, “Laik, demokratik bir Cumhuriyet için çaba gösteren gazetecilik ilkelerine ömrü boyunca sadık kalmış bir gazeteci olarak şeriatçı, darbeci terör yöntemlerini benimseyen örgütleri desteklediğim, ‘üye olmamakla birlikte örgüte bilerek isteyerek yardım ettiğim’ iddiasını şiddetle reddediyorum” dedi.

Gazetelerin yayın politikalarını değiştirebileceğini ifade eden Öz şunları söyledi:

“Üzerinde durulması gereken bir diğer temel iddia yayın politikasının değiştirilip değiştirilmediği iddiasıdır. Gazeteler zaman zaman yayın politikalarını değiştirebilirler. Bunun Türk Ceza Kanunu ile cezalandırılması gereken bir suç olarak görülemeyeceği kanısındayım. Hakkında FETÖ’den soruşturma yapılan bir kişiyle iletişim kurduğum iddiası da biraz ya da belki birazdan fazla komiktir. İletişim kurduğum iddia edilen kişi Çankaya’da bir pidecidir, ben arada bir pide ısmarladığım pidecinin hakkında soruşturma yürütülen bir kişi olduğunu bilme şansına nasıl sahip olayım ki. Savcıların hakkımdaki iddialarını tek tek ele almaya gayret ettim. Hiçbir delile, kanıta rastlamadım. Tüm iddiaları reddediyorum. Tahliye edilmemi ve beraatimi talep ediyorum. Gazetecilik yargılanamaz, mahkûm edilemez, insanların özgürlüğüne ket vurulamaz. Bugün başarılı olsa bile yarına kalmaz”

“Bu kadar olmaz”

Öz’ün savunmasının ardından Cumhuriyet Vakfı yöneticilerinden Önder Çelik savunmasını yaptı. Çelik, vakıf seçimi nedeniyle ceza davası açılmasının hukuka aykırı olduğunu vurgulayarak “Vakıfta ele geçirme yok, seçilme var” dedi. 6 yıl önce oto tamir parası olarak 345 TL gönderdiği hesap sahibinin, 8 yıl önce çalıştığı şirket hakkında işlem yapıldığı için kendisinin şüpheli sayıldığını anlatan Çelik “Bu kadar olmaz” dedi.

“Rehin savcı”

Dünkü duruşmada son sözü Cumhuriyet avukatlarından ve vakıf yönetim kurulu üyesi Mustafa Kemal Güngör aldı. Güngör, savcı Murat İnam hakkında ağırlaştırılmış müebbet istendiğine işaret ederek “adeta rehin bir savcının” açtığı soruşturmada tutuklu olduklarını vurguladı. Savcılığın, geçerli olmayan bir hükümle kendilerini suçladığını söyleyen Güngör “Toplu cezalandırma anlayışı engizisyon döneminde bile yok” diye konuştu.

“Gazetecilik suç değildir”

Cumhuriyet Davası Koordinasyonu davanın ikinci gününde davaya dair açıklama yaptı. Koordinasyon tarafından yapılan açıklamada şöyle denildi:

“Bu davanın sonucu, Türkiye’de halkın haber alma hakkının önündeki engellerin ya daha da perçinlenmesine ya da yıkılıp geçilmesine yol açacağı için de önemli. Türkiye’de 150’nin üzerinde gazeteci tutuklu. OHAL şartlarında çıkarılan kanun hükmündeki kararnamelerle yüzlerce gazete, televizyon, radyo ve internet sitesi kapatıldı. Binlerce gazeteci bu süreçte işsiz kaldı. İktidar medya kuruluşlarını ya ele geçirdi ya da boyun eğdirdi. Ahmet Şık, hakime dedi ki: Tek dikili ağacım kızım Mina’dır. Hayatta tek dikili ağaçları çocukları olan gazetecilerle baş edemezsiniz. Gazetecilik suç değildir.”

(BirGün, Yeşil Gazete)

Gülpınar köylüleri jeotermale karşı nöbette: Vermeyiz vermeyiz zeytinlerimizi vermeyiz!

‘Gülpınar’a hoşgeldiniz’ tabelasını geçmeden sağa ayrılan toprak yolun başındaki ‘Zeytin dündür, bugündür, yarındır‘ yazısını takip ederek ilerliyoruz. Etrafımızda göz alabildiğince uzanan zeytin ağaçlarının rüzgara bıraktığı açıklı koyulu yeşil dalgalar arasında biraz daha gittikten sonra, jeotermal sondaj çalışma sahasına ve yanı başındaki nöbet alanına varıyoruz.

70 yaşındaki Dildar Mollalı ile 73 yaşındaki Günnaz Şimşek‘e bir traktör kasasının arkasında rastlıyoruz girişte. Zeytin nöbetini devretmişler, evlerine dönüyorlar dinlenmeye. ‘Vermeyiz kimseye zeytinliklerimizi’ diyorlar. Bunlar ne zaman gider, o zamana kadar buradayız.”

8 Temmuzdan bu yana orada, yaşlı bir zeytin ağacının gölgesinde, zeytin yaygısının üzerinde, kendiliğinden oluşan nöbet alanında Gülpınar halkı. ‘Zeytinlikler içinde sondaja hayır’ sloganlarıyla jeotermal enerji sondaj sahasına traktörlerle gelerek makinelerin önüne geçip sondaj faaliyetlerinin başlamasını önlediklerinden beri yalnız bırakmıyorlar birbirlerini ve zeytin ağaçlarını.

Gülpınar kadınları zeytin nöbetinde

‘Onlar buraya kurdu, biz de önüne.’ diye anlatmaya başlıyor Fatma Özdemir bir zeytin ağacı ötede, sondaj makinalarının önünde oturan işçileri göstererek. ‘Bu konteynırlar tırların içindeydi. Çalışmıyoruz, bıraktık dediler, inandık. Döndük eve, o gece beklemedik burayı. Bizim arkamızdan hepsini indirmişler. Biz de geceli gündüzlü bekliyoruz artık, onlar da orada bekliyorlar.’

Zeytinliklerin ortasında sondaj

Pınarkale Enerji tarafından Çanakkale‘nin Ayvacık ilçesine bağlı Gülpınar köyünde, zeytinliklerin orta yerinde planlanan 7 adet jeotermal enerji sondaj arama faaliyetinin proje tanıtım dosyasını inceleyen Çanakkale Valiliği, “Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir” kararı almıştı.

Tek geçim kaynakları, dede yadigarı zeytin ağaçlarının jeotermal enerji santrali ile yok olmasını istemeyen Gülpınar halkı, Gülpınar Muhtarı Ünal Karagöz ve Çanakkale Barosu Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu Başkanı Avukat Ali Furkan Oğuz‘la birlikte kararın iptali ve yürütmenin durdurulması talebiyle Çanakkale İdare Mahkemesi’ne dava açmışlardı.

“Tek geçim kaynağımız zeytin”

Davanın, zeytinlikler lehine sonuçlanacağına emin, sonucu bekleyen Gülpınarlılar, şirketin sondaj sahasında hareketlendiğini görünce traktörlerin arkasına doluşup soluğu makinaların önünde almışlardı. 77 yaşındaki Hatice Şinas, o günden beri nöbette: ‘Zeytin ağaçlarımızı ellemesinler, gitsinler. Zeytinciliği de elimizden alırlarsa, kalırız böyle elimiz koynumuzda.’

“Nereye gidelim?”

‘Zeytin çok emek ister’ diye söze karışıyor Hanife Gerçek. ‘On beş dönüm zeytinim var burada. Oğlanım bir gecede iki yüz tane dikti, diplerini elleriyle açtı da suladı. Sondaj oldu mu gidecek zeytinler. Zeytin olmasa biz ne yiyeceğiz? Yok ki başka gelirimiz. Zeytin olmadı mı aç kalırız. Onların arkası kuvvetli. 70 yaşından sonra nereye gidelim?’ diye soruyor.

Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği‘nden Süheyla Doğan, Filiz Can Oran ve Deniz Özturan‘la birlikte oradayız. Daha önce iki otobüsle gelmişler zeytin nöbetçilerine desteğe. Kadınların direnişi sahiplenmesine seviniyor dernek başkanı Süheyla Doğan. Anneleriyle birlikte zeytin nöbeti tutan çocuklar için götürdüğümüz oyuncakları bırakıyoruz zeytin yaygısının üzerine. Birden cıvıl cıvıl sesleriyle rengarenk düşlere dalıyor, oyunlar kuruyorlar zeytin ağacının gölgesinde.

“ÇED gerekli değildir kararından vazgeçilmeli”

Savundukları enerji kaynaklarından olan jeotermalin burada çok kötü bir şekilde uygulandığını söyleyen Süheyla Doğan, ‘Yanlış yerlere ruhsat verildiği için savunduğumuz enerji kaynaklarına bile karşı çıkar hale geldik’ diyor. ‘Zeytinliklerin ortasında, jeotermalden elektrik üretmek üzere sondaj çalışması yapmak istiyorlar. Başka bölgelerden biliyoruz ki, jeotermal enerji üretirken buharı ve atık suları tarım alanlarına zarar veriyor. Burada nasıl ÇED gerekli değildir kararı veriliyor, anlamak güç. Jeotermal temiz enerji olarak görülse de ÇED dosyasının hazırlanması istenip, bölgeye etkileri araştırılmalı. Çanakkale Valiliği, ÇED gerekli değildir kararından vazgeçmeli.”

“Şehirdeki kardeşim zeytin yemek istiyorsa…”

Çayın dumanı tütüyor az ötede. Yırca’dan da biliyoruz ki çay, koyu sohbetli, iyi bir direnç yükselticidir nöbette. Birer bardak ikram ediyorlar. Acıkınca yanlarında getirdikleri zeytinlerden yiyorlar ekmek ve domatesle. Gülpınar’ın zeytinlerinden bize de uzatıyor Hanife Erol. ‘İlk günden beri buradayım. Daha önce hiç direnişin içinde olmadım. Beni buraya vicdanım getirdi’ diyor ve ekliyor: ‘Şehirdeki kardeşim zeytini sofrasında ucuza ve organik yemek istiyorsa bizi destekleyecek.”

‘Ezelden beri zeytincilik var Gülpınar’da’ diye söze giriyor Mukadder Evci: ‘Eşeklerle su taşındı da yetişti bu zeytinler.  Dedelerimiz çok zahmet çekmiş bunları yetiştirirken. Şimdi işçilik çok basit. Bu dededen kalma zeytinlerimizi niye bağışlayalım? Zeytin öldü mü biz de ölürüz.”

Kadınlar nöbette, erkekler tarlada, evde iş bölümünde

Zeytin nöbetinde tam bir kadın erkek dayanışması var. Gündüzleri çoğunlukta kadınlar nöbet alanında, erkekler ya evdeki işleri yapıyorlar ya da tarladalar. Akşam erkekler devralıyor nöbeti, sondaj işçilerinin mesaisi bittikten sonra da gençler. Orhan Kaya gündüz nöbetçilerinden. 83 yaşında. Doğuştan zeytinci. ‘Toprağın kıymetin biliriz kızım’ diyor.

Gülpınar Muhtarı Ünal Karagöz zeytin nöbetiyle köyün işleri arasında mekik dokuyor. Nöbet alanına gitmek isteyenler için köyün minibüsünü hazır tutuyor. ‘Artık daha profesyonel nöbet tutmalıyız.’ diyor. Akşamları  Gülpınar halkını ve çevre köyleri jeotermal enerjiyle ilgili bilgilendirmek için belgesel gösterimleri düzenleniyor.

Muhtar Karagöz: “Bu bir halk hareketi”

‘Ben muhtar olarak vatandaşımın destekçisiyim’ diyor Ünal Karagöz. ‘Sondajı durdurmak istiyoruz. Çevre bizim, zeytinler bizim, su bizim, herşey bizim. Sahip çıkmak zorundayız.” Gülpınar’ın, organik zeytinciliğin yapıldığı ilk yerlerden biri olduğunu hatırlatıyor. Dört kilometre ötelerindeki Tuzla’daki iki jeotermal enerji santralinin Ayvacık’ın sulanabilir tek tarım alanı ve on iki köyün geçim kaynağı olan Tuzla Ovasına, orada yetişen Kösedere domatesine ve fasulyeye zarar verdiğini anlatıyor. ‘Gülpınar halkı, zeytinine suyuna sahip çıkıyor. Haklıyız, haklılığımız anlaşılana kadar nöbet alanındayız.’

“Vermeyiz, vermeyiz, zeytinlerimizi vermeyiz”

Kolay değil tüm gün güneşin altında, tozun içinde oturmak. Müzik morali, enerjiyi, neşeyi yükseltmek için şart. Dina Ensemble müzik grubundan Çiğdem Ergun Güvenç ve Feryal Günal yalnız bırakmıyor kadınları. Darbuka ve akordeonla müzik yapıyorlar. Birlikte şarkı bile uyarlamışlar. ‘Sevenleri sevdiğine versinler’ sözleri olmuş ‘Zeytinlerimizi vermeyiz.’ Bir akşam işçileri almaya gelen otobüsü ‘Gitsinler, gitsinler, sondajcılar gitsinler’ diye şarkı söyleyerek uğurlamışlar.

“84 yaşına geldim, zeytin ağaçları kesilsin, görmedim.”

Nöbet esnasında kadınların vakit geçirdiği şeylerden biri de örgü örmek. Bahriye Çoban yeşil bir çorap örüyor. Halini, hatırını sorunca, ‘Buraya eğlenmek için, üzüntü için geldik işte’ diyor. Nasıl yani deyince beni yamacına oturtuyor: “Üzüldük, ağaçlarımız, yerimiz yurdumuz gidiyor. Hem de eğleniyoruz, bak. Kalabalığız, bir aradayız. Zeytinsiz hiçbir şey yapamayız. Tavayı ocağa koyamayız. Harcamamız da ondan, yememiz de. Çok değerli zeytin. 84 yaşındayım, zeytin ağaçlarının kesildiğini hiç görmedim. Tamam ağaçlara tımar yaparız, iri yapsın diye aklarız, temizleriz ama böylesini görmemiştim hayatımda.”

“Temiz enerji olabilir ama buraya göre değil”

Önem Erol Usta da ilk günden bu yana nöbet alanında. Konuşurken bir ara kimliğini çıkarıyor çantasından, doğum yerini gösteriyor. Gülpınar yazıyor. Meğer birkaç yazlıkçı eylem yapıyor diye söylenti çıkmış. ‘Babadan, dededen zeytinciyim ben’ diyor. ‘Bir buçuk yıl önce başka bir zeytinlik arazide yüz ağaç kesildi. Oraya jeotermal sondaj yapılacağını öğrenip şikayet ettik. Halk istemiyorsa vazgeçiyoruz dediler, durduruldu. Şimdi yine geldiler. Bayramdan önce ağaçların kesildiğini, arazilerin düzlendiğini,  sondaj çalışması yapılacağını haber aldık. Gülpınar Sürdürülebilir Yaşam Derneği ile bayramda toplantı planladık, bilgilenelim birlikte dedik, nedir bu jeotermal. Çok katılım oldu. Toplantıyı yaptığımız gün burası düzlenmiş, beton dökülmüş. Suç duyurusunda bulunduk.’

‘Baktık süreç devam ederken faaliyete geçecekler, nöbete başladık. Zeytin yasasının 20. maddesine (*) göre ÇED almaları ve bunun için de halkın olurunu almaları gerekiyor. Buradan ÇED çıkmaz. Tarım arazilerine zarar vermeyeceklerine dair rapor almaları da gerekiyor ki onu da alamazlar. Hukuksuz bir yola başvurmuşlar. Zeytin burada yaşam biçimi. Zeytinliklerin yok olacağını bilmek, zeytine gitmemek korkunç bir şey Gülpınarlılar için. Temiz enerji olabilir ama bize zararlı. Biz burada istemiyoruz. Kanun bizden yana, yürütmeyi durdurma kararının çıkmasını bekliyoruz.’

Çanakkale İdare Mahkemesi’nden ara karar çıktı

Jeotermal sondaj projesine karşı zeytinliklerini ve yaşamı savunan Gülpınar halkının zeytin nöbetinin 17. gününde, ‘ÇED gerekli değildir’ kararının yürütmesinin durdurulması istemiyle açılan dava ile ilgili Çanakkale İdare Mahkemesi’ndan ara karar çıktı.

Ara kararda, davalı idareden, dava konusu jeotermal amaçlı sondaj arama projesi ile ilgili olarak hazırlanan proje dosyası ve ekleri ile “ÇED gerekli değildir” kararının onaylı bir örneğinin  dava dosyasına sunulması istendi. Mahkeme heyeti oy birliği ile aldığı kararda, davacının yürütmenin durdurulması isteminin, davalı idarenin birinci savunması alındıktan ve ara karar gereği istenilen belgeler sunulduktan sonra görüşüleceğine hükmetti. 

Dava sonucunu beklerken bir gün yol boyunca sıralanan tırları görünce, hep en kıymetli bildikleri zeytin ağaçlarını, yaşamı savunma refleksiyle jeotermal sondaj sahasına koşan, makinaların önüne geçerek sondaj çalışmalarının başlamasına engel olan Gülpınar halkının kendiliğinden başlayan zeytin nöbeti büyüyor umutla günden güne. Gülpınarlılar haklı oldukları anlaşılıncaya, zeytin ağaçları sondaj tehlikesinden kurtulana kadar kararlı nöbeti sürdürmeye.

Kadınlarla, çocuklarla, oyunla, dayanışmayla zeytin ağaçlarının gölgesinde, sesinde, bilgeliğinde, yeşilinde… 

(*) Zeytin Koruma Yasası 20. Madde: Zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede zeytinyağı fabrikası hariç zeytinliklerin vegatatif ve generatif gelişmesine mani olacak kimyevi atık bırakan, toz ve duman çıkaran tesis yapılamaz ve işletilemez.

Röportaj Haber: Güneş Dermenci

(Yeşil Gazete)
 

Yaşam için su yaz kampı 25-26-27 Ağustos’ta Büyükada’da: Başvurular başladı

Su Hakkı Kampanyası’nın Kartal Belediyesi’nin desteğiyle geçen yıl ilkini düzenlediği Yaşam İçin Su Yaz Kampı bu yıl 25-26-27 Ağustos tarihlerinde yine Büyükada Kartal Belediye Tesisleri’nde gerçekleşecek.

Bu yıl bir kez daha Kartal Belediyesi’nin desteği ile düzenlenecek yaz kampında Adalar Kent Konseyi de yer alacak. Film gösterimlerinin, atölyelerin, ve toplantıların yapılacağı yaz kampında yerel hareketlerden ve çeşitli kurumlardan konuşmacılar yer alacak.

Üç gün boyunca hem su hakkı mücadelesini nasıl büyütüleceğinin konuşulacağı hem de deniz kıyısında, ağaçların arasında birlikte güzel vakit geçirilmesi planlanan yaz kampına katılımın ücretsiz olacağı duyuruldu. Kampa 60 kişi katılabilecek.
Katılım sınırı nedeniyle başvuru formuyla müracaat edileceği duyurulurken, katılımcılar, başvuru formunu dolduranlar arasından seçilecek. Başvurular için son tarih 6 Ağustos. Katılımcıların belirleneceği tarih ise 11 Ağustos olarak duyuruldu. Kampta konaklama, Kartal Belediyesi’nin Büyükada Sosyal Tesisleri’nin çay bahçesi alanında herkesin kendi yanında getirdiği çadırlarda olacak.

Kampın programı şöyle:

25 Ağustos Cuma
19.00-19.30 Tanışma
19.30 – 20.30 Akşam yemeği
20.30 – 22.00 Dünya’da ve Türkiye’de su krizi
Konuşmacılar: Özer Akdemir (Çevre muhabiri), Nuran Yüce (Su Hakkı Kampanyası)
22.00 Film gösterimi: Şişelenmiş Hayat / Bottled Life (2012)

26 Ağustos Cumartesi
08.30 – 10.00 Kahvaltı
10.00 – 11.30 Suyun metalaştırılması ve ambalajlı su sektörü
Konuşmacılar: Caner Gökbayrak (Doğader), Akgün İlhan (Su Hakkı Kampanyası)
12.30 – 13.15 Öğle yemeği
13.30 – 15.30 Atölye: Mavi Topluluklar: Suyun ticarileştirilmesine hayır!
Kolaylaştırıcı: Nuran Yüce (Su Hakkı Kampanyası)
16.00 – 18.00 Su gaspının farklı boyutları ve mücadeleler
Konuşmacılar: Melda Onur (Sosyal Haklar Derneği), Agit Özdemir (MEH), Nusret Türkkan (DAYKO)
18.15 – 19.30 Pankart ve çanta boyama atölyesi
19.30 – 20.30 Akşam yemeği
21.00 Film gösterimi: Belo Monte: Selden Sonra / Belo Monte: After the Flood (2016)

27 Ağustos Pazar
08.30 – 10.00 Kahvaltı
10.00 – 12.00 Su hakkı ve su mücadeleleri
Konuşmacılar: Özdeş Özbay (Su Hakkı Kampanyası), Akgün İlhan (Su Hakkı Kampanyası)
12.30 – 13.15 Öğle yemeği
13.30 – 14.30 Tarihten günümüze Büyükada’da su
Konuşmacılar: Halim Bulut (Adalar Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı)
14.45-15.45 Gezi: Sürgün Kayıkları/ Gül Bolulu, Adalar Müzesi
16.00-17.00 Kapanış Forumu

Başvuru formuna ulaşmak için tıklayın

(Yeşil Gazete)

Halkın gıda politikası: Gıda ve tarım taban örgütleri daha adil bir gıda sistemi arıyor

Bu yazı Sıla Özkavaf tarafından iklimadaleti.org/ için çevirilmiştir

Brexit müzakerelerinin başlamasıyla, gıda ve tarım taban örgütlerinden oluşan bir koalisyon, AB’den tamamen ayrılma durumunda İngiltere’nin daha ilerici bir gıda politikası geliştirmesi gerektiği hususunda çağrıda bulunarak “Halkın Gıda Politikası” isimli bir belge yayınladı. İskoçya şimdiden ulusal gıda siyasaları oluşturma sürecinde ve bu günlerde “Ulusal İyi Gıda Yasa Tasarısı” geliştirmek ile meşgulken, İngiltere şu ana kadar herhangi bir ilerleme kaydedememiştir.

Haziran 2017 sonunda, Halkın Gıda Politikası’nın yayınlandığını görüyoruz- İngiltere’deki halkın gıda ve tarım vizyonunu tasvir eden bu çarpıcı manifesto, 80’den fazla gıda ve tarım örgütü tarafından desteklenmektedir.

Rapor, 18 ay boyunca kapsamlı bir şekilde ve ülke genelinde taban örgütleri, sivil toplum örgütleri, sendikalar, topluluk projeleri, küçük işletmeler ve bireylerle yapılan istişarelere dayanmaktadır. Çalışma, bir dizi politika önerisi ve mevcut gıda sistemindeki başarısızlıklardan en çok etkilenen insanların yaşamış olduğu deneyimlere ve onların ihtiyaçlarına dayanan değişim vizyonu ve politika önerileriyle sonuçlandı.

Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılmasının bir sonucu olarak, tarımın belirsizlikle en çok karşı karşıya kalacak olan sektörlerden biri olduğu yaygın bir şekilde bilinmektedir. Yükselen gıda fiyatları, Brexit bağlamında defalarca irdelenen bir konu; ancak göç kısıtlamaları, tarım sektöründe çalışanların varlığı üzerinde çok büyük bir etkiye sahip.

Bu belirsizlik karşısında rapor, “gıda üretim, sağlık, işçi hakları, arazi kullanımı ve planlama, ticaret, çevre, demokratik katılım ve topluluk refahı” gibi bölümlere ayrılmış politika alanlarını bütünleştiren bir yasal çerçeve, politika ve yeni bir Gıda Kanunu’na artık ihtiyaç duyulduğunu vurgulamaktadır.

Halkın Gıda Politikası’nı geliştiren koalisyonun bir parçası olan Küresel Adalet Şimdi (Global Justice Now)’de gıda kampanyacısı olan Heidi Chow şunları söylüyor:

“İngiltere’deki tarımın artan kurumsal kontrolünden, son on yılda 33.000’in üzerinde küçük ve orta ölçekli çiftliğin kapanması ile küçük çiftçilerin saldırgan bir şekilde pazarın dışına itilmeleri vasıtasıyla gerçek ücretlerin yükselişini aşan temel gıda maddelerinin fiyatlarına kadar çizilen resim, İngiltere’nin gıda üretim, dağıtım ve satımı konusunda ciddi krizlere tanıklık ettiğini gösteriyor. Hükümet’in bu problemleri ele alma biçimi en iyi haliyle bölük pörçük, en kötü hali ise öyle bir yaklaşımın olmaması.

Yeni Çevre Sekreteri Michael Gove, geçenlerde İngiltere’nin Brexit’den sonra hem daha ucuz hem de daha kaliteli gıdaya erişimi olabileceğini ancak birçok çiftçi ve yetiştiricinin deneyiminden yola çıkarak, ucuz gıda fiyatlarına tarım sektöründeki çevresel ve sosyal standartların azaltılmasıyla ulaşıldığını öne sürüyor. Bunun yerine, her çiftçiye ürettiği ürünler için adil bir ücret ödenmesini sağlamak adına gıda perakende sektörünün daha fazla düzenlendiğini görmek istiyoruz.”

Yeni Çevre Sekreteri geçtiğimiz hafta Birleşik Krallık’ın hem daha uzun hem de daha iyi kalitede gıdaya Brexit sonrasında erişebileceğini ama bir çok çiftçi ve yetiştiricinin deneyimi ucuz gıda fiyatlarının, tarımsal sektörde çevresel ve sosyal standartların düşürülmesi ile elde edildiğini belirtiyor.

Genç kiracı bir çiftçi, Landworkers’ Alliance’ın üyesi ve aynı zamanda Halkın Gıda Politikası koordinatörü olan Dee Butterly‘e göre;

“İngiltere’de tutarlı, bütüncül bir gıda politikası çerçevesinin olmaması giderek daha fazla sorun haline geliyor. Bu ülkede, gıda güvenliği konusundaki utanç verici bir seviyedeyiz, gıda bankası kullanım miktarı her geçen yıl artmakta ve şu anda sekiz milyondan fazla kişinin yiyecek bulamadığı maddi güvencesizlik durumu içerisinde olduğu tahmin edilmektedir.” UNICEF ​​geçtiğimiz hafta, İngiltere’de şu anda 15 yaşından küçük her beş çocuktan birinin gıda güvencesi bulunmamasına dayanarak İngiltere’nin dünyanın en zengin ülkeleri arasında çocuk açlığı ve yoksunluğunun en yüksek oranlarından bazılarına sahip olduğuna dair bir kanıt sunan “Geleceği İnşa Etme” raporunu yayınladı.

Gıda sistemimizin işleyişi ve yönetim biçimi kökten değişmelidir. Önümüzdeki yıllarda gıda sistemimizi dönüştürerek eşitlik, dayanıklılık ve adaleti ön plana çıkaran ulusal bir gıda politikası geliştirmeliyiz. Brexit görüşmeleri başlarken, siyasetçileri, gelir, statü ya da geçmişe bakılmaksızın herkesin her zaman yeterli gıdaya erişebileceği, aynı zamanda insan refahından, çevrenin sağlığından ve gelecek kuşakların kendilerine gıda sağlama yeteneğinden ödün vermeyecekleri bir gıda sistemini destekleyen ilerici ulusal bir gıda politikası için bu yeni planı ciddiye almaya çağırıyoruz. ”

Avrupa’daki ve dünyanın dört bir yanındaki ülkeler, daha istikrarlı ve adil bir gıda sistemi oluşturmak için gıda egemenliği, tarımsal ekoloji ve gıda hakkı gibi yenilikçi çerçeveleri bölgesel ve ulusal mevzuatlarında benimsemeye başlamıştır.

Halkın Gıda Politikası, 100 sayfa boyunca yönetişim, gıda üretimi, sağlık, toprak, emek, çevre, bilgi ve beceri, ticaret ve finans konularını dokuz tematik bölümde inceleyen ve İngiltere’deki gıda sisteminin dönüşümü için bunların her birini derinlemesine analiz ve politika önerileri ile anlatan geniş kapsamlı bir rapordur.

Politika belgesine şu bağlantıdan erişebilirsiniz.

 

(İklim Adaleti.org)

[Yeşil İşler] Türk Deniz Araştırmaları Vakfı (TÜDAV) proje asistanı arıyor

Türk Deniz Araştırmaları Vakfı (TÜDAV), Antalya kıyıları ve denizinin iklim değişikliğine adaptasyonu projesinde (Project on Climate Change Adaptation for the Sea and Coasts of Antalya) görev yapmak üzere proje asistanı arıyor.

İlgili pozisyona dair aranan genel nitelikler ile iş tanımı hakkında detay bilgi almak için TÜDAV Vakfı’nın web sitesindeki ilan sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

 

Yeşil iş ilanlarınız artık Yeşil Gazete’de

Yeşil İşler sayfamız için tklyn

 

(Yeşil Gazete)