Ana Sayfa Blog Sayfa 3033

Trump, BM Genel Kurulu’nda tehdit etti: Kuzey Kore’yi yok edebiliriz!

BM Genel Kurulu’na hitap eden Trump, “roket adam” olarak tanımladığı Kim Jong-un’un geri adım atmaması halinde, Kuzey Kore’yi yok etme tehdidinde bulundu.

Donald Trump, ABD Başkanı unvanıyla ilk kez hitap ettiği Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki konuşmasında Kuzey Kore ve İran rejimlerine yönelik sert ifadeler kullandı. Trump, Venezuela’da ise “sosyalist diktatörlüğün” hüküm sürdüğünü belirtti.

Yaptırdığı balistik füze denemeleri ve nükleer testlerle uluslararası kamuoyunun tepkisini çeken Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’u kastederek, “Roket adam intihar görevinde. Hem kendisi hem de rejimi için” diyen Trump, Pyongyang yönetiminin nükleer girişimlerini sonlandırmaması durumunda, ABD’nin “Kuzey Kore’yi tamamen ortadan kaldırmak dışında seçeneği olmayacağını” söyledi.

BM üyesi ülkelerden Kuzey Kore rejimini tecrit etmeleri için destek isteyen Trump, Kim’in “düşmanca” davranışlarını terk etmesi için birlikte hareket edilmesinin önem taşıdığını sözlerine ekledi.

Trump’ın BM Genel Kurulu’ndaki konuşmasını, Kuzey Kore heyetinden alt düzeyde bir diplomat da dinledi.

 

(DW Türkçe)

Zaman Gazetesi davasında tahliye çıkmadı

22’si tutuklu 31 sanıklı Zaman davasında mahkeme heyeti tüm tutukluların tutukluluk hallerinin devamına karar verdi. Yargılamaya 8 AralıK’ta devam edilecek.

668 Sayılı KHK ile kapatılan Zaman Gazetesi’nin eski yazarları Şahin Alpay, Ali Bulaç, Mümtazer Türköne, Ahmet Turan Alkan, Nuriye Akman ve Mustafa Ünal ve aralarında bulunduğu 22’si tutuklu 30 medya çalışanının “darbe girişimi” ve “FETÖ/PDY üyeliği” suçlamasıya yargılandığı davada tahliye çıkmadı.

Silivri Ceza İnfaz Kurumu’nun dışında kurulan adliyedeki İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen oturumda eski Zaman yazarı Ahmet Turan Alkan savunma yaptı.

Alkan savunmasında şunları söyledi:

“Bu iddianameye göre, savcı beni Nuh tufanının azmettiricisi ve propagandisti olarak da suçlayabilirdi.

“Yolsuzluğu eleştirmek nasıl oluyor da darbeye zemin hazırlamak oluyor?

“Cemaat mensubu değilim, asla da olmadım.

“Zaman gazetesinde yazdığım süre içerisinde FETÖ terör örgütü denen şeyin varlığına, faaliyetine şahit olmadım.”

Avukatların tahliye taleplerinin ardından duruşmada savcı Cem Üstündağ tüm tutukluların tutukluluk hallerinin devamını istedi.

Ara karar veren başkan Mehmet Ali Özcan ile üye hakimler Fahrettin Düzalan ve Kadir Karakoç’tan oluşan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tüm tutukluların tutukluluk hallerinin devamına hükmetti.

Davaya 8 Aralık’ta devam edilecek.

 

(Bianet)

Meksika bir kez daha depremle sarsıldı: Şiddeti 7.1, 100’den fazla ölü

Güney Amerika ülkesi Meksika’da meydana gelen 7.1 büyüklüğündeki depremde hayatını kaybedenlerin sayısı 100’ün üzerine çıktı. Depremde en az 224 kişi hayatını kaybederken, Mexico City’de ise 30’a yakın binanın çöktüğü ve havalimanlarındaki uçuşların durdurulduğu açıklandı.

Meksika Eylül ayının başında da 8.1 büyüklüğündeki bir depremle sarsılmış, en az 90 kişi ölmüştü. Salı günkü deprem ise, 1985’te 10 bine yakın insanın ölümüne neden olan büyük depremin 32’inci yıldönümü için Mexico City’de düzenlenen tatbikatlar esnasında gerçekleşti.

ABD Jeolojik Araştırma Merkezi (USGS), depremin merkez üssünü Puebla eyaletine bağlı Atencingo kenti olarak açıkladı.

Başkentteki bazı binalarda yangın çıktığı ve içeride mahsur kalanların olduğu da kaydedildi. Binlerce insan telaşla soluğu sokaklarda alırken, başkentin birçok bölgesinde telefon bağlantıları ve elektrikler kesildi.

Devlet Başkanı Nieto, yardım ekiplerinin depremden en fazla etkilenen yerlere daha kolay ulaşabilmesi için Twitter üzerinden halka cadde ve meydanlardan kaçınma çağrısı yaptı.

 

(BBC Türkçe, Reuters)

Laboratuvar eti gerçek mi, yutturmaca mı? – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

İnsan hayal kuran bir canlı.

Ülkemizde televizyon yayınlarının ilk başladığı 1970’li yılların en popüler dizilerinden biri olan “Uzay Yolu” dizisinin gösterildiği zamanları hatırlayanlar, muhtemelen dizinin de etkisiyle o yıllarda halk arasında sıklıkla dile getirilen “Bir gün bir hap yapacaklar ve sadece o hapı yutarak beslenecekmişiz!” şeklinde ifade edebileceğim konuşmaları hatırlayacaktır.

Her türlü besin ihtiyacımızı karşılayacak bir hap ya da mucize yiyecek üretilemedi. Ama gerçek yiyeceklerin yerini tutacak, laboratuvar ortamında üretilmiş yiyeceklerle ilgili araştırmalar da hız kesmedi. Geçtiğimiz günlerde ülkemiz medyasında da geniş bir şekilde yer alan laboratuvar eti ya da yapay et üzerine yapılan tartışmalarda olduğu gibi.

Sherlock Holmes laboratuvar etini yediğinde

“Elementary” dizisinin “How The Sausage is Made” ismini taşıyan bölümünde (Sezon 5-Bölüm 8) yapay et ya da laboratuvar eti araştırmaları yapan bir şirket bir cinayet soruşturmasının fonunda yer alır.

İnsan etinden yapılmış sosisteki kimyasal bir maddeye alerjik reaksiyon gösterdiği için ölen bir insanla ilgili soruşturmadan elde ettikleri deliller, Sherlock Holmes ve Dr. Watson’u laboratuvar eti üreten bir şirkete yönlendirir. Şirket laboratuvarında çalışan ve yapay et üretmeye çalışan bir bilim insanı öldürülerek sosis yapılmıştır.

Şirket yetkilileri ile görüşen Sherlock, büyük bir merakla üretilen laboratuvar etinin tadına bakarken bir yandan da endüstriyel hayvancılık sektörünün yol açtığı problemleri dile getirir. Laboratuvarda üretilen etin iklim krizine yol açan karbon ve metan gazı salımını azaltacağını, endüstriyel hayvancılık sektörünün yol açtığı ormansızlaşma ve su kirliliği sorunlarına engel olacağını söyler. En önemlisi de hayvanlara yapılan eziyetin önüne geçilecek olmasıdır.

Bizim bildiğimiz Sherlock kesinlikle bunları söylemezdi. Ama önce laboratuvar eti ya da yapay et demekle ne kastediyoruz ona bakalım.

Laboratuvar eti ya da yapay et nedir?

Akademik literatürde “laboratuvar eti”, “yapay et”, “sentetik et”, “hücre kültürü eti”, “test tüpü eti” gibi çeşitli isimlerle anılıyor. Kök hücrelerden doku üretmekte kullanılan doku mühendisliği teknikleri laboratuvar eti oluşturma çalışmalarının esasını oluşturuyor.

Laboratuvar etlerinin üretiminde sığır, koyun, domuz, tavuk gibi hayvanlar; toprak, çayır ve meralar, su ve yem bitkileri gibi hayvansal üretimin esasını oluşturan şeyler kullanılmıyor. Onların yerine mekanik ve elektronik çeşitli laboratuvar cihazları kullanılıyor.

Bu konuda son yapılan çalışmalardan birinde ineğin kas dokusundan alınan hücreler laboratuvarda uygun bir “besi ortamında” çoğaltılarak birkaç hafta içinde yaklaşık bir santim uzunluğunda ve birkaç milimetre kalınlığında küçük kas iplikçikleri elde edildi. Elde edilen iplikçiklerin çoğaltılıp bir araya getirilmesi ile daha fazla laboratuvar eti elde edileceği umulabilir.

Önümüzdeki 20-30 yıl içinde ticari ölçekte laboratuvar eti üretimine geçilebileceği düşünülüyor. Böylece iklim krizinin önlenmesi, hayvan refahı ve vejetaryen beslenme konularında önemli gelişmeler sağlanabileceği öne sürülüyor.

Bazı tespitler

Endüstriyel hayvancılık uygulamaları iklim krizi üzerinde ciddi etkilere sahip. Tahminler küresel sera gazı salımının yüzde 18’inin endüstriyel hayvancılık uygulamalarından kaynaklandığı ve yeryüzündeki tarımsal arazilerin üçte ikisinin hayvan yetiştiriciliği için kullanıldığı yönünde. Aşırı su tüketimi ve sularda yol açılan kimyasal kirlenme de cabası.

Laboratuvar eti üretiminin Avrupa’daki hâlihazırdaki hayvancılık üretimi ile kıyaslandığı bir çalışmada hangi hayvandan elde edildiğine bağlı olarak laboratuvar eti üretiminin yüzde 7-45 oranında daha az enerji kullanımına; yüzde 78-96 arasında daha az sera gazı salımına neden olacağı ve su kullanımını da yüzde 82-96 arasında azaltacağı dile getiriliyor.

Laboratuvar eti konusu ile ilgili haber ve yazılarda sıklıkla karşımıza çıkan bir çalışma bu. Çok atıf var. Oysa basit bir tahmin olmaktan öte bir anlamı yok. En önemli kusuru endüstriyel hayvancılık sektörünün şu an sadece deneysel bir teknik olan, yani sadece laboratuvar ölçeğinde icra edilebilen laboratuvar eti üretimi ile kıyaslanıyor olması. Oysa bu ciddi bir kusur; çünkü laboratuvar ölçeğinde, test tüplerinde yaptığınız çalışmaları büyütmeye, ticari üretim ölçeklerine dönüştürmeye başladığımızda akla hayale gelmeyen sorunlar ortaya çıkar.

Hem malzeme ve hem de enerji kullanımını artıran sorunlardır bunlar. İklim krizine katkı yapan sorunlar. Bazılarına biraz detaylı değineceğim.

Steriliteyi sağlamak

Doku kültürü işlemlerinde besi ortamının steril olması zorunlu. Yani besi ortamının bakterilerle bulaşması engellenmeli. Tek bir bakteri bile böyle zengin bir besin ortamında hızla çoğalacaktır.

Ticari ölçekte örneğin 20 tonluk bir biyoreaktörde yapılacak bir laboratuvar eti üretiminde bulaşmayı kontrol etmek, bir prosesten diğerine hijyeni sağlamak ciddi bir ilave maliyet getirecektir. Mesele sadece patojen bakterilerin bulaşması da değil. Her türlü bakterinin bulaşması engellenmeli ve bunu sağlamak ise çok esaslı bir mesele ve çok pahalı bir iştir.

Hayvan refahı ve vejetaryen beslenme açısından durum

Yazı boyunca laboratuvar etlerinin bir besi ortamı içinde üretildiğini söyledik. Peki bu ortam gerçekte nedir?

Besi ortamı olarak kullanılan madde akademik literatürde “sığır fetüsü serumu” (fetal bovine serum) olarak geçiyor. Aslında bu bile tam olarak ne olduğunu ifade etmiyor.

Doğru ifade şöyle bir şey: “Hamile bir ineğin karnından çıkarılan buzağı cenininin kanından elde edilen serum” demek besi ortamının ne olduğunu tam olarak ifade ediyor.

Hamile bir inekten çıkarılan buzağı fetüsünün bütün kanı bir enjektör ile çekiliyor ve bir takım laboratuvar işlemleri ile serum elde ediliyor. En iyi ihtimalle inek et parçalarına ayrılıyor; karnından çıkarılan cenin ise…

Kök hücre çalışmalarında bu serumu besi ortamı olarak kullanmak zorunludur.

Laboratuvar ölçeğinde birkaç litrelik biyoreaktörlerde yapılan üretim işi ileride ticari ölçeğe çevrilir ve 20 tonluk biyoreaktörlerde yapılırsa ne kadar serum gerekeceğinin hesabını ise yapmak istemiyorum. Literatürde çeşitli hesaplar mevcut.

Zamanla buzağı fetüsü serumu yerine geçecek başka bir şey bulunur belki; bilemiyoruz.

Ama sadece serumla da iş bitmiyor; antibiyotikler, hormonlar, amino asitler gibi pek çok makromolekül gerekli ve her üretim periyodu sonrasında açığa çıkacak atıkları ne yapacağız sorusunu hesaba katmak da şart.

Hayvan refahı ve vejetaryen beslenme konusundaki tartışmalar için sadece buzağı fetüsü serumu örneğinin yeterli olduğunu düşünüyorum.

Başkaca biyolojik zorluklar?

Et dediğimiz “yiyecek” yaşayan bir hayvanın bedenidir. Yeryüzündeki hayatın içinde milyonlarca yıldır var olan bir canlının dokusu ya da o hayvanın bedeninin bir parçası.

Hiçbir canlı tek başına var olamaz.

Hayatı yapay bir ortamda simüle etmek, laboratuvar ortamında “tıpkısını”, “gerçeğini”, “aynısını” oluşturmak çok zor. Aslında bu konuda edindiğimiz bilgiler bunun olanaksız olduğunu söylemeyi gerektiriyor; ama bilimsel ihtiyat gereği çok zor demekle yetiniyoruz. Yine de şunu söylemeli: Olanaklı olduğu durumlarda da yapılan şeyin hayatla ya da canlılıkla bir ilgisi olmayacak; üretilen şey “başka bir şey” olacaktır.

Mutfak kültürü de hesaba katılmalı

Laboratuvarda üretilen etin insan metabolizmasına olan etkileri konusunda herhangi bir bilgimiz yok.

Önemli bir diğer problem üretilen etin nasıl kabul göreceğidir. Mutfak kültürü dediğimiz şey binlerce yıla yayılan, kuşaktan kuşağa devredilen geleneklere yaslanır.

Yiyecek seçimlerimiz ve o yiyecekleri nasıl pişirdiğimiz, yemek için nasıl hazırladığımız üzerinde rasyonel bakış açılarından ziyade duygular ve alışkanlıklar daha baskın rol oynar. Yapay ya da sentetik olana karşı içgüdüsel olarak da bir çekimserliğimiz vardır yiyecekler söz konusu olduğunda. Düşünülenin tam aksine piyasaya sürülen laboratuvar eti gerçek ete yönelik talebi misliyle artırabilir. Öyle de olacaktır.

Bilimsel gelişmeye karşı mıyız?

Değiliz. Eleştirel tartışmaların sıklıkla dile getirilen bu önemli savına karşı söylenebilecek şey bilimsel bilgi birikimindeki artışı, ilerleme ya da gelişme olarak görmenin zorunlu olmadığıdır. Esasen bu iki şey arasında pek az ilişki vardır.

Bu tip çalışmalar akademik ölçekte yapılabilir elbet; bilimsel bilgi birikimimizi artırmak için yapılmalı da. Ama mesele bu tip çalışmaların daha en baştan piyasaya arz gözetilerek ya da ticari amaçlarla yapılıyor olması. Daha kötüsü kamuoyu yapılan işin detaylarına vakıf olmadan, doğru düzgün bir kamusal tartışma yürütülmeden insanlarda rıza oluşturulmasıdır.

Yazının başında “Elementary” dizisinde dile getirilen görüşleri ve ülkemiz (ve yabancı ülke) medya organlarında bu konunun hangi başlıklarla sunulduğunu hatırlayalım. Bu konu ülkemiz medyasında “laboratuvarda yüzde 100 gerçek et üretildi”, “hayvan kesmek tarih mi olacak?”, “vejetaryenler de et yiyebilecek”, “açlık sorununa çare”, “iklim krizine çözüm”, “orijinali ile aynı tadı veren et üretildi” şeklindeki haber başlıkları ile yer aldı.

Oysa bunların hiçbiri doğru değil.

Yazının başında insan hayal kuran bir canlı demiştik; ama hayal kurmaktan ziyade gözünün önündeki gerçeklere bakmasının daha “akıllıca” olduğu zamanlar var. Aklı, rasyonel düşünmeyi bir şeyi hayal edebilme, tasarlama ve yapabilme becerisi üzerinden ele almaktan uzaklaşıp yaptığımız şeylerin ortaya çıkardığı sonuçlarla yüzleşme becerisi olarak ele almanın mutlak bir gereklilik olduğu zamanlar. Şu an içinde olduğumuz zamanlar gibi. Bir örnek üzerinden meseleye açıklık getirmek iyi olacak.

Gıda adaleti

Geçen yıl atmosferdeki karbondioksit miktarı 400 ppm’i aştı. Bu kritik bir eşik değerdi ve bir dizi yıkıma yol açacağı düşünülüyor. Örneğin okyanusların asitlik seviyesi daha çok artacak. Dünyanın yoksul ülkelerinde yaşayan bir milyar insanın ana protein kaynağını su ürünleri oluşturuyor ve okyanus asitliğinin artışı bu insanların protein alımına ciddi darbe vuracak.

Oysa bu insanların asitlik artışı sorunundaki payları yok denecek kadar az. Meseleye “asitlik artışına neden olan etkenleri sınırlamak, kontrol altına almak, bu soruna yol açan siyasal süreçlere müdahil olmamızı sağlayacak akademik bilgiyi nasıl üretiriz” sorusuna değil de; “asitlik artışı nedeniyle düşecek protein alımını laboratuvar etleriyle telafi edebiliriz” seçeneğine odaklanarak yaklaşmak çözüm içermeyen, sorunları büyüten bir yaklaşımdır.

Her şey bir yana et tüketimi ülkeler bazında muazzam farklılık gösteriyor. Bazı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi kişi başına yılda 80-100 kg et yiyeni de var; Hindistan’da olduğu gibi yılda 5 kilogram eti bulamayanı da.

Gıda adaletini, paylaşımı öncelikli mesele yapmayacak mıyız?

Bilim yapmak

Önümüzdeki 25-30 yıl içinde yeryüzündeki canlı türlerinin en az dörtte birinin yok olacağı tahmin ediliyor. Bir tarafta bu yaşanırken yine aynı süre içinde laboratuvar eti üretilerek endüstriyel hayvancılığın iklim krizi üzerindeki payının azaltılacağını iddia etmek meseleyi çok dar bir çerçeveye sıkıştırmaktır. Bilimin kamusal rolünü, uyarıcı söz üretme nosyonunu bütünüyle dışlayan bir içerikle bilim yapmaktır. Zaten bir adım ötesi de “junk” bilimdir; yani sahte bilimdir, ıvır zıvır bilgidir.

Bilim dilinin karmaşıklığı kamusal eleştiriden muaf olmasına neden olan etmenlerden biri ve bilim insanları ile -bambaşka bir işleve sahip olabilecekken- mevcut berbat haliyle medyanın bu konudaki payları da az değil.

Bakış açılarını çoğaltmak

Laboratuvar eti üretimi çalışmaları Cargill gibi endüstriyel hayvancılıkta, iklim krizinde en büyük payı olan şirketlerden birinin sağladığı fonlarla yürütülüyor. Durum bu kadar sorunluyken iklim krizi ile mücadele etmeye yarayacak bir teknik geliştirildiğini söylemekte ise ciddi bir akademik tutarsızlık görüyorum.

Bakış açımızı sorunları büyütecek bir perspektiften uzaklaştırmalıyız. İklim krizi, biyoçeşitlilik kaybı, kimyasal kirlilik gibi olumsuz etkileri yıldan yıla artan sorunlar insanlığın tarih boyunca karşı karşıya kaldığı en yıkıcı değişiklere yol açacak. Bu değişimlerle nasıl baş ederiz, nasıl uyum sağlayabiliriz, ulusal, bölgesel veya uluslararası düzeyde işbirliğini nasıl sağlarız? gibi sorulara yanıtlar aramak en önemli sorumluluğumuzu oluşturuyor.

Bilimsel bilgi üretimi süreçlerinin, özellikle uygulamalı bilimlerde gündelik hayatta karşı karşıya olduğumuz yakıcı sorunlarla hiçbir bağ kurmadan da işleyebildiğini bir yurttaş olarak hesaba katmalıyız. Bilimsel çalışmaların kamusal erişime açık olması ve içerdiği karmaşıklığın kamusal tartışmaları mümkün kılacak ölçüde sadeleştirilmesi ise her bilim insanının asli sorumluluklarından biridir.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

Bülent Şık

KESK’ten Gülmen, Özakça ve Yiğit’e destek eylemi

Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) İstanbul Şubeler Platformu, Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kamudan ihraç edildikten sonra açlık grevine başlayan, ardından gözaltına alınıp tutuklanan akademisyen Nuriye Gülmen, öğretmen Semih Özakça ve Eğitim-Sen Genel TİS-Hukuk Sekreteri Ebru Yiğit’e destek amacıyla dün Bakırköy Özgürlük Meydanı’nda oturma eylemi yaptı.  31’inci haftasına giren eylemde Eğitim-Sen Genel Başkanı Feray Aytekin Aydoğan, Eğitim-Sen İstanbul 5 Nolu Şube Başkanı ve KESK İstanbul Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü Ata Esen de hazır bulundu. Yeşil Gazete’ye konuşan Ata Esen, “OHAL’e karşı, KHK’lara karşı, ülkede yaşanan tüm adaletsizliklere karşı ekmeğimizi, emeğimizi savunuyoruz. Bu direnişi yönetenler ihraç edilen arkadaşlarımızdır. Zorlukları birlikte göğüslemeye çalışıyoruz. Kazanıncaya kadar devam edeceğiz.” dedi.

“KHK ile işten çıkarıldığınızda özel sektörde çalışma imkanınız yok”

25 yıl emek verdiği İstanbul Vergi Daire Başkanlığı’ndan, 22 Kasım’da çıkan 679 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameyle (KHK) işten çıkartılan Büro Emekçileri Sendikası (BES) İstanbul 1 Nolu Şube Başkanı Dursun Doğan, “KHK ile işten çıkarıldığınızda özel sektörde çalışma imkanınız yok. Diyelim ki yurt dışına çıkmak istiyoruz, burada yaşayamıyoruz, burada çalışma imkanları bizim için bitti, ama yurt dışına çıkma yasağımız var. Ama hala sokakta gezebiliyoruz. Bu kadar arkadaşımızla 8 aydır sokaklarda eylemler yapıyoruz. Devlet de bizi seyrediyor. Bu süreci anlatmak da zor, insanları ikna etmek de zor. AKP’nin yandaş medyası güçlü. Kendi propagandası üzerinden halkı da etkiliyor. Halk bizi burada gördüğünde kaçıyor. Bu psikolojik bir baskıdır. En azından halka korkmamalarını, yılmamalarını, bu ülkede direnenlerin de olduğunu, yalnız olmadıklarını anlatmaya çalışıyoruz.” dedi. Doğan, İstanbul Güngören Defterdarlığı’nda Mal Müdürlüğü’nde çalışan eşi Filiz Doğan ile aynı zamanda işten çıkartıldığını ifade etti.

“Çalmadık, çırpmadık, kandırılmadık”, “Karanlığa Teslim Olmayacağız”, “Nuriye-Semih Yaşayacak”, “AKP’ye Boyun Eğmeyeceğiz” sloganlarının atıldığı eylemde, KHK ile meslekten ihraç edildikten sonra açlık grevine başlayan ve gözaltına alındıktan sonra geçen 23 Mayıs’ta tutuklanan ve 195 gündür açlık grevinde olan akademisyen Nuriye Gülmen, ilkokul öğretmeni Semih Özakça ve Eğitim Sen MYK üyesi Ebru Yiğit’e destek mesajları verildi.

Basın açıklamasının tam metni:

Geleceğimiz için direniyoruz.

“İşimize, geleceğimize, yaşam alanlarımıza, onurumuza, emeğimize ve ekmeğimize saldıran iktidara karşı, geleceğimiz için direniyoruz. İktidar olduğu yıllar içinde ülkeyi adım adım gericiliğe ve diktatörlüğe yaklaştıran AKP, son bir yılda açık faşizm koşullarını dayatarak, eşitliği, adaleti, hukuku ve insan haklarını rafa kaldırmıştır. 15 Temmuz’da yaşanan ve hala siyasi ayağı gizlenen darbe girişimini bahane ederek kendisinden farklı düşünen herkesi düşman ilan etmiştir.

Her zaman emeğin ve emekçinin sesi olan KESK de, iktidarın talan, yalan ve sömürü politikalarına karşı geldiği için bu süreçte hedef haline getirilmiştir. Tarihi boyunca darbelere, tarikatlara ve savaşa karşı olan sendikamız baskı altına alınmaya çalışılmaktadır. Üyelerimiz açığa alınıyor, sürgün ediliyor, ihraç ediliyor ve tutuklanıyor. Bizler onların iddia ettiği gibi terörist değil, her zaman emekten ve demokrasiden yana olmuş, onurlu kamu emekçileriyiz. Öğretmenler, sağlık emekçileri, büro çalışanları, mühendisler, akademisyenleriz. Bizleri, bugüne kadar savunduğumuz değerler ve yürüttüğümüz sendikal faaliyetler nedeniyle ihraç ettiğinizi biliyoruz. Ve eğer adaleti, hukukun üstünlüğünü, güvenceli çalışmayı, eğitimin ve sağlığın parasız olmasını, barışı savunmak iktidarın gözünde suçsa, bu suçu işlemeye devam edeceğiz.

Bugün, bunun için alanlardayız. Bizler KHK denilen bir kağıt parçasıyla, emeği, alın teri yok sayılarak ihraç edilmiş kamu emekçileriyiz. Ve susmuyoruz, bizi işimizden, ekmeğimizden edenlere boyun eğmiyor, direniyoruz. Bizleri ihraç ederek ve tutuklayarak korkutamazsınız. Bizlerle aynı değerleri savunan ve aynı talepler için açlık grevinde olan KESK üyesi arkadaşlarımız Nuriye Gülmen ve Semih Özakça mücadelemizin onurudur. Sağlıkları kritik aşamada olan arkadaşlarımızın derhal serbest bırakılmasını ve taleplerinin karşılanmasını istiyoruz.

Gün umutsuzluk günü değil, ülkeyi OHAL/KHK rejimiyle yönetmeye çalışan iktidarın yaydığı karanlığa inat, aydınlığı ve umudu büyütmenin günüdür. Umut birliğimizde, örgütlülüğümüzde ve mücadelemizdedir. Bizi iktidarın kölesi yapamayacaksınız ve hakkımızı alana kadar direneceğiz. Zulmün ve zorbalığın önünde asla diz çökmeyecek ve işimize mutlaka geri döneceğiz.

KESK İstanbul Şubeler Platformu”

 

(Yeşil Gazete)

 

Referandumun hemen öncesinde Katalonya yönetiminin mali kaynaklarına el kondu

İspanya Maliye Bakanlığı, Katalonya özerk yönetiminin tüm mali kaynaklarına el konulduğunu açıkladı

İspanya’da Maliye Bakanlığı, 1 Ekim’de bağımsızlık referandumu gerçekleştirmeye hazırlanan Katalonya özerk yönetiminin mali kaynaklarına el koydu. Hükümetin kararı, yasadışı ilan edilen referandum kararının geri çekilmesi için Katalonya yönetimine verilen 48 saatlik sürenin dolmasının ardından geldi.

Katalonya 1 Ekim’de bağımsızlık referandumuna gideceğini açıkladı

Yapılan açıklamada, Katalonya’daki eğitim, sağlık, sosyal hizmetler ve memur maaşları gibi tüm temel kamu harcamalarının bundan böyle doğrudan İspanya maliyesi tarafından karşılanacağı belirtildi.

Katalonya yönetimi ise merkezi hükümetin aldığı kararı Yüksek Mahkeme’ye taşıdı. Konuya ilişkin açıklamada bulunan Katalonya Başkan Yardımcısı ve Ekonomi Bakanı Oriol Junqueras, “Hükümetin bu adımı, özerk yönetimler için belirlenen bütçe istikrarını riske atmaktadır. Ne olacak bilmiyoruz. Onların da bildiğini zannetmiyorum. Çünkü bu bir ilk. Böyle bir uygulamanın haklılığı olamaz. Ama şu bilinmelidir ki, bu tip girişimler referandumun olmasını kesinlikle engellemeyecektir. Sadece istikrarı ve ekonomiyi etkiler.” dedi.

 

(İleri Haber)

Aung San Suu Kyi: Bangladeşe sığınan Arakan müslümanları ülkeye geri dönebilir

Myanmar’ın fiili lideri Aung San Suu Kyi insan hakları ihlallerine kayıtsız kalmayacaklarını duyurdu. Suu Kyi Bangladeş’e sığınan Müslümanların ülkeye dönebileceklerini söyledi.

Myanmar hükümeti Bangladeş’e sığınan Arakan müslümanlarının ülkeye geri dönebileceklerini duyurdu. Myanmar’ın fiili lideri Aung San Suu Kyi başkent Naşpiydaw’da yaptığı konuşmada komşu ülkeye sığınan Rohingyaları ülkeye kabul etmeye hazır olduklarını söyledi ve yabancı devletlerin temsilcilerini durumu bizzat inceleyebilmeleri için huzursuzluklara sahne olan Arakan vilayetine davet etti.

Aung San Suu Kyi

Bölgedeki köylerin çoğunun şiddet olaylarından etkilenmediğini belirten Nobel Barış Ödüllü Aung San Suu Kyi Arakan sakinlerinin büyük bölümünün kaçış kervanına katılmadığını söyledi. Aung San Suu Kyi karşılıklı suçlamaların bulunduğunu ve toplu kaçışın nedenlerini araştıracaklarını bildirdi. Myanmar’ın fiili lideri ülkedeki her türlü insan hakları ihlalini kınadıklarını sözlerine ekledi.

Asi Rohingyalar 25 Ağustosta polis karakollarıyla kışlalara saldırmış ve Myanmar ordusu resmi ifadeyle ‘tahliye operasyonu’ başlatmıştı. Bangladeş’e sığınan Arakan Müslümanları ordu birlikleriyle silahlı çetelerin köyleri ateşe verip insanları gelişigüzel katlettiklerini bildirmişlerdi. İnsan hakları örgütleri ve BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Myanmar hükümetini etnik temizlik yapmakla suçluyor. 1982 yılında Birma vatandaşlığının ellerinden alındığı Arakan Müslümanları vatansız sayılıyorlar.

Myanmarlı lider ‘anlayış’ bekliyor

Suu Kyi ülkenin kuzey batısındaki mülteci krizini barışçı yollardan çözmeye çalışacaklarını belirtti ve ‘herkesin savaş değil barış istediğini’ söyledi. Myanmar lideri insan hakkı ihlallerine seyirci kalmayacaklarını ve din, etnik aidiyet ya da siyasi görüş farkı gözetmeksizin insan haklarını ihlal eden herkese ‘bir şeyler yapılacağını’ duyurdu.

Kaçış ve sürgün nedeniyle 400 bin dolayında Arakan Müslümanının komşu Bangladeş’e sığınmasından sonra Myanmar yönetimi yoğun uluslararası eleştiri almış ve Aung San Suu Kyi BM genel kurul toplantılarına katılmayacağını açıklamıştı. Hükümetinin ‘barışı sağlamaya çalıştığını’ söyleyen Myanmarlı lider uluslararası toplumdan anlayış beklediklerini ifade ederek “Genç ve kırılgan bir demokrasimizin sayısız sorunla boğuşmak zorunda olduğu unutulmamalı” dedi. Aung San Suu Kyi Myanmar ordusunun uygulamalarına ise değinmedi.

 

(DW Türkçe)

Tuğluk’un cenazesine saldıranlardan 3 kişi tutuklandı

Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un cenazesine yönelik saldırıyla ilgili soruşturmada 3 kişi tutuklandı. Tutuklananlar arasında İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile fotoğrafı bulunan Murat Alp de bulunuyor.

HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Aysel Tuğluk’un annesi Hatun Tuğluk’un cenazesine düzenlenen saldırının ardından gözaltına alınan 3 kişinin tutuklanmasına karar verildi. Tutuklananlar arasında İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’yla fotoğrafı ortaya çıkan Murat Alp’in de bulunduğu belirtildi. 4 kişi ise serbest bırakıldı.

İfadesi alınan 19 kişi, önceki gün tarafından serbest bırakılmıştı. Gözaltına olan 7 kişinin işlemleri bugün tamamlandı. Adliyeye sevk edilen şüphelilerden 3’ü tutuklanırken, 4 kişi adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Saldırı anına ilişkin görüntülerde, tutuklanan 3 kişinin grubu provoke ettiği, cenazeye ve yakınlarına yönelik ağır hakaretlerde bulunduğu da öne sürüldü. Tutuklanan 3 kişinin, “İnanç, düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasını engelleme” ve “Toplantı ve yürüyüş kanununa muhalefet” kapsamında tutuklandığı belirtildi.

Tutuklananlar arasında İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile karakolda çekilmiş fotoğrafı bulunan Murat Alp’in de bulunduğu öğrenildi.

 

(Hürriyet, Gazete Duvar)

79 günde bisiklet selesi üzerinde devr-i alem

Mark Beaumont isimli bisikletçi, dünya çevresinde bisikletle dolaşma rekorunu 44 gün farkla kırmayı başardı. 34 yaşındaki İngiliz bisikletçi yaklaşık 29 bin kilometre süren yolculuğu, aynı Jules Verne’nin efsanevi romanı “80 Günde Devr-i Alem”in kahramanı  Phileas Fogg gibi  planlanandan bir gün önce bitirerek toplam 79 günde tamamladı.

Beaumont 2008 yılında aynı yolculuğu 184 günde tamamlayarak rekor kırmıştı. Ancak o günden sonra rekor tekrar tekrar kırılarak 123 güne çekilmişti. Mark Beaumont’ün rekor hedefine ulaşabilmek için günde ortalama 386 kilometre yol yapması gerekiyordu. Beaumont, Paris’te sonlanan yolculuk boyunca 16 saat bisiklet sürdü ve her akşam yalnızca 5 saat uyudu.

Ünlü Fransız yazar Jules Verne’in 80 Günde Devr-i Alem romanından ilham alan Beaumont, yolculuğuna 2 Temmuz’da Paris’ten başladı ve Avrupa, Rusya, Moğolistan, Çin rotasında ilerledi.

Son etapta ‘hızlı final’ yaptı

Daha sonra uçakla geldiği Avustralya’yı batı – doğu istikametinde baştan başa geçti ve Yeni Zellanda’yı da tamamladıktan sonra Kuzey Amerika parkurunu bitirdi.

Son olaraksa Portekiz, İspanya ve Fransa rotasındaki “hızlı finali” gerçekleştirerek rekor hedefine ulaştı.

Turun bitiminde konuşan 34 yaşındaki İngiliz bisikletçi, “Bu kesinlikle vücuduma ve beynime yaptığım en acı verici deneyim oldu. Her gün yeniden başlamak için gerekli olan fiziksel ve ruhsal kuvveti sağlamak başlı başına bir mücadeleydi” dedi.

 

(BBC Türkçe, BBC)

Fındık yürüyüşü ikinci gününde devam ediyor

Fındık üreticilerinin yaşadığı sorunlara dikkat çekmek için CHP tarafından başlatılan “Fındık için adalet” yürüyüşü ikinci gününde devam etti. Bugün, Piraziz Belediyesi önünden başlatılan yürüyüşte 16 km yol katedildi. Emekçilerin, “Ekmek demek fındık demek” sloganları hiç susmadı.

Cumhuriyet Halk Partisi  (CHP) öncülüğünde fındık üreticilerinin dikkatini çekmek için dün Ordu Belediyesi  önünden başlatılan “Fındık için adalet” yürüyüşü bugün de devam etti. “Ekmek demek fındık demek” sloganları ile Piraziz Belediyesi önünden yürüyüşe başlayan yüzlerce kişi 16 km yol katederek, Kerasus’a ulaşacak. “Fındık ezilmesin” yazılı dövizleri taşıyan grup, ilk molasını tır duraklarında verdi. Burada, yemek ve su ihtiyaçlarını gideren yüzlerce kişi sloganlar eşliğinde yeniden yola çıktı. Bulancak’a kadar yürüyen grup bu kez Bulancak’ta karanfillerle karşılandı. Emekçilerin, “Ekmek demek fındık demek” sloganları hiç susmadı.

 

Fındık üreticilerinin de yoğun olarak katıldığı yürüyüşte, “Emek demek fındık demek”, “Şirketlere değil kooperatife güven” sloganları atılıyor.

 

Molalarda, yemek su gibi ihtiyaçlar karşılanırken yürüyüşe katılmayan bölge halkının alkışlarla yürüyüşe evlerinin penceresinden destek verdiği görülüyor.

Muhtarlar Derneği de destek verdi

Bulancak’taki ikinci molada gruba Giresun Muhtarlar Derneği’ne üye muhtarlar da destek verdi. Alana, bando eşliğinde söyledikleri sloganlar ile giren muhtarlar, “Üreticisinin sesini duyurun” mesajı verdi. CHP Milletvekili Özgür Özel burada yaptığı konuşmada, fındık üreticisinin mücadelesinin hiçbir siyasi parti ile özdeşleştirelemeyeceğini bütün partilerin bu mücadeleye destek vermesi gerektiğini belirtti. Özel, herkesi yarın Giresun’da Cumhuriyet Meydanı’nda düzenlenecek olan mitinge de davet etti.

‘Biz marketten fındık alamıyoruz’

Fındık üreticisi Ahmet Yücel

Fındık üreticisi Ahmet Yücel, “Fındıktan aldığımız gelir ile kendimiz marketten fındık alamıyoruz. Biz ürünümüze sahip çıkıyoruz yetkililer de bizim emeğimize sahip çıksın” dedi. Yücel, yarın yapılacak mitingin çok önemli olduğunu belirterek, “Bu mitingle sesimizi duyurma şansımız olacak. Bu mitinge tüm üreticiler katılmalı” diye konuştu.

Bugünkü yürüyüş, akşam saatlerinde Kerasus ilçesinde sona erecek.

 

Haber ve Fotoğraflar : Evrim Kepenek

(Yeşil Gazete)