Ana Sayfa Blog Sayfa 2967

Ardanuç’ta küçük üreticiyi desteklemek: Alıç ağacından ismini alan GİRKAT’ın hikayesi

Umut Kocagöz‘ün Girişimci Kadınlar Derneği (GİRKAT) başkanı Leman Albayrak ile yaptığı röportajı paylaşıyoruz

***

Girişimci Kadınlar Derneği (GİRKAT), 2016 yılında Ardanuç’ta kuruldu. Derneğin başkanlığını Ardanuç’lu genç bir kadın araştırmacı olan Leman Albayrak yapıyor.

Leman, bölgenin hem doğal hem de kültürel coğrafyası üzerine çalışıyor. Geçtiğimiz yaz sonu Leman ile beraber Ardanuç’ta bir kaç köyü gezme, Ardanuç’un genel durumu, üretim, dernek ve bölgenin geleceği üzerine bir sohbet yapma şansı bulduk.

Girkat Derneği’nden Leman Albayrak, Gönül Yaşar ve Zeliha Yüksel, röportajı gerçekleştiren Umut Kocagöz ile birlikte

Umut Kocagöz: Merhaba Leman. Öncelikle bize, yaşadığın ve GİRKAT’ın da bulunduğu Ardanuç’u anlatmak ister misin? Nasıl bir yer Ardanuç? 

Leman Albayrak: Ardanuç,  Doğu Karadeniz bölgesinde Artvin’in doğal, tarihi ve kültürel yapısıyla kendine özgü bir ilçesi. Karadeniz iklimi ile karasal iklim arasında geçiş iklimi karakteri özellikleri hâkim. Doğusunda uzanan, yamaçları gür ormanlarla kaplı Yalnızçam dağları, kuzeybatısında ise Karçal dağları arasında engebeli bir topoğrafyada yer alıyor. Akarsu ağının da etkisiyle oluşan vadi sistemleri ulaşım ağını ve yerleşim birimlerinin kuruluş yerlerini belirlemiş. 1.dereceden doğal SİT alanı ilan edilen ve jeolojik çeşitliliğin görüldüğü Cehennem Deresi Kanyonu,  III. Derece Kentsel Arkeolojik Sit Alanı olan Ortaçağ kenti Adakale ilçe merkezinde tarihi, turistik bir mekân olarak dikkat çekiyor. İlçe, şehirsel yerleşme sınıfında yer alsa da genel özelliklerine bakılırsa kırsal bir yerleşme karakterindedir.

Yörenin gelişmesi ve ekonomik kalkınmasının çok yavaş bir seyir izlemesinde sosyo-ekonomik amaçlı yatırımların, özel girişimlerin yok denecek kadar az olmasının etkisi var. 49 köye sahip ilçenin her bir köyü gerek yeryüzü şekilleri, iklimi, bitki örtüsü, gerekse yetiştirilen ürünler bakımından çeşitlilik gösteriyor. Ardanuç havzasının bu doğal özellikleri ile zengin bitki örtüsü, akarsuları ve verimli toprakları üretim faaliyetlerini belirlemiştir. Genel olarak yörenin ekonomisinde tarım, hayvancılık, arıcılık ve mevsimlik orman işçiliği önemlidir. Tarımsal üretimde, tarla bitkileri, sebze, meyve üretimi ağırlıkta ve geleneksel üretimle yapılmaktadır. Parçalı bir topoğrafya nedeniyle tarım yapılan arazilerin yüz ölçümleri küçüktür. Orman alanlarının geniş yer kaplamasının etkisiyle ilçe merkezinde sanayi üretimi orman ürünleri işletmesine dayanan küçük imalathanelerden ibarettir. 

Umut Kocagöz: Çevresini, doğasını, emek gücünü belirleyen şeyler neler? Mesela, HES projesi filan var mı? Bunlar nasıl etkiliyor, etkiliyor mu?

Leman Albayrak: Konuştuğumuz saha dünyada koruma altına alınması gereken biyolojik çeşitlilik açısından zengin 34 sıcak noktadan üçü olarak tanımlanan (Kafkasya, Akdeniz, İran-Anadolu) karasal ekolojik bölge içerisinde yer alıyor.

Yine ilçede Karanlık Meşe ormanları ile Aşağı ve Yukarı Irmak vadilerinin korunmaya alınması, doğal varlıkların korunması açısından son derece önemli görülüyor. Böyle bir doğal yapı ve zengin biyoçeşitliliğe sahip yörede, Karadeniz bölgesinin genelinde olduğu gibi, HES, taş ve maden ocakları projeleri var ve bunlara karşı halk doğa ve kendi adına mücadelesine devam ediyor.

Çoruh Nehri’nin önemli kollarından birini meydana getiren Ardanuç Deresi ve kolları tarımsal faaliyetler için ayrı bir öneme sahip. Kaynak suları içme ve sulama suyu kullanımı için yeter durumda olsa da, yaz aylarında  hemen hemen her köylü tarlasını, çayırını sulamak durumunda olduğundan bazı köylerde su sıkıntısı yaşanabiliyor.

Umut Kocagöz: Genelde bu tür bölgelerde gençlerin pek fazla kalmadığını görüyoruz. Ardanuç’ta durum nasıl?

 Leman Albayrak: Genç nüfusun sosyo-ekonomik durumu eğitim, iş, sağlık imkânlarının daha gelişmiş olduğu şehirlere gitmekle ilçede yaşamaya devam etmek arasında şekilleniyor. Şöyle ki, ilçe nüfusunun % 13,6’sı çocuklar, % 63,7’si yetişkinler ve % 22,7’si de yaşlı nüfus grubunu oluşturuyor.

Aktif nüfusun çoğunlukta olması ve istihdam alanlarının yok derecede az olması gençlerin büyük şehirleri tercih etmesinin bir sebebi.

Diğeri ise eğitim amaçlı. Çok sayıda genç üniversite eğitimleri için İstanbul, Eskişehir, Bursa, Erzurum gibi şehirlere gidiyor.

Köylerde yaşayan genç nüfus ise başta hayvancılıkla uğraşmakla birlikte, arıcılık, marangozluk gibi işlerde, ilçe merkezinde ise günlük ihtiyaçlara cevap veren iş yerlerinde çalışıyorlar.

Umut Kocagöz: Yani, göç eğiliminin yoğun olduğunu söyleyebilir miyiz? İstihdam yaratılmadığı sürece de sanki bu göç geriye çevrilemeyecek, öyle mi?

Leman Albayrak: Kesinlikle göçün yoğun olduğunu  söyleyebiliriz, çünkü göçten dolayı nüfusta sürekli bir düşüş oluyor.

İstihdamın yaratılması da umarım yörenin mevcut potansiyelleri doğrultusunda olur ve mevcut nüfus varlığı korunmuş olur.

Umut Kocagöz: Peki, tarımsal üretimin durumu nasıl? Hangi ürünler bölgenin temel ürünleri? Bu ürünler ortalama ne kadar üretiliyor?

Leman Albayrak: Başlıca yetiştirilen sebzeler fasulye, patates, domates, biber, salatalıktır.

Yörede fasulye ve patates yetiştirildikleri köyün adıyla ünlenmişlerdir ve tüketimde çok tercih edilir. Yıllık fasulye üretimi 8-9 ton, patates ise 14-15 ton civarındadır. Aynı zamanda Ardanuç’ta meyvecilik önemli bir faaliyettir. Elma, armut, ceviz, dut, erik, kiraz, incir, zeytin, Akdeniz hurması gibi birçok tür yetiştiriliyor.

En çok yetiştirilen, elma, armut, erik, ceviz ve türleri güneşte kurutularak kışlık gıda olarak tüketilmektedir. Geçiş iklimi sayesinde aynı meyve farklı köylerde farklı aylarda yetişebiliyor veya mevsimsel etki nedeniyle bir köyde hiç ürün alınamıyorken başka köyde fazlasıyla ürün alınabiliyor.

Meyvelerden yapılan marmelat ve pestiller tek bir meyveden veya karışım halinde de yapılıyor. Buğday tarımı yakın tarihte daha fazla yapılırken günümüzde az sayıda kişi buğday ekiyor. Tahıllardan en çok buğday, mısır ve arpanın ekimi yapılıyor.

Umut Kocagöz: Ne tür bir tarımsal yapıdan söz edebiliriz? Benim gözlemlediğim kadarıyla, küçük aile tarımcılığı söz konusu. Sizin genel gözleminiz nasıl?

Leman Albayrak: Evet, tarım faaliyetleri geçim tipi şeklinde sürdürülüyor. Ekim-dikim yapılan araziler küçük yüz ölçümlere sahip olduğundan sermaye birikimi sağlanamıyor ve üreticinin de geçim tipi tarım yapmasıyla ürünün miktarındansa kalitesi ve sağlıklı olması daha çok önemseniyor.

 

Köylerde parçalı arazilerde tarla tarımı yoğunlukta iken ilçe merkezinde daha çok bahçe tarımı yapılıyor. Yörede genel olarak enterkültür tarım (aratarım) sistemi hâkim, yani aynı bahçede, aynı parselde bir çok ürün bir arada yetiştiriliyor. Mısır, fasulye, lahana aynı yerde karışık ekiliyor. Bitkilerin kökleri de gövdeleri de birbirine destek oluyor, besliyor. Meyve bahçelerinin içinde çeşitli sebzeler, mısır, fasulye, patates, lahana, vb. ürünler ekiliyor. Arazi yüz ölçümlerinin küçük olması bunda etkili olsa da toprak ve bitki sağlığı için de uygun bir yöntem.

Tarlaların gübrelenmesi hayvancılık yapılmasının da etkisiyle hayvan gübresi ile yapılıyor. Yeşil gübreler çok daha az kullanılıyor. Tarlanın hasadından arta kalan ürünlerle  humus oluşturuluyor.

Umut Kocagöz: Derneğe gelecek olursak… Nedir GİRKAT? Ne yapmaya çalışıyor?

Leman Albayrak: Ardanuç yöresinde alıç ağacına girkat (kirkat) deniliyor. Dolayısıyla yöredeki bu adlandırma ile derneğin adı bir ağaçtan esinlendi.

Tabii bu ağacın özellikleri, değeri, meyvelerinin yöredeki kullanımı derneğin niyetinin de sembolü oldu adeta. Farklı iklim ve toprak şartlarında yetişen, çayırların ortasında tek başına görülebilen bu ağaç birçok kültürde çeşitli anlamlar yüklenmiştir. Bazı kültürlerde alıç çiçekleri yeniden yeşeren doğayı, bereketi simgelemiş, Romalılar bebeklerini nazardan korumak amacıyla beşikleri alıç dallarıyla süslemişler.

Ardanuç’ta bir alıç türünün endemik tür olarak literatüre geçmesi de esasında derneğin adını koyarken belirleyici oldu. “Türk alıcı” (Crataegus turcicus) olarak adlandırılan endemik tür 2005’te Ardanuç ilçesinin Yolüstü köyünde keşfedilerek literatüre alındı.

Girkat Ağacı ve Girkat

Dernek Ardanuç’ta bulunuyor. Fakat kuruluş niyetiyle aslında mekân dışında bir farkındalığın oluşmasını amaçlıyor. Topraktan, tohumdan insan sağlığına kadar uzanan geniş bir halkadan söz ediyoruz. Ülke ekonomilerinde, kırsal kalkınma stratejilerinde tarım çok yönlü temel bir faktör. Tarımın gelir getirici üretim faaliyeti olması aynı zamanda doğal kaynakların sürdürülebilirliğinin sağlanmasını gerektiriyor. Ancak ülkemiz, tarım ülkesi sıfatını yitirme noktasına gelmiştir. Buna karşı, bütüncül bir bakış geliştirmek gerekiyor.

Doğal yaşam döngülerinin sürekliliğinin bir parçası da tarımda uygulanan yöntemlerle ilişkilidir. Tarımsal ürünlerin diğer doğa bileşenleriyle ilişkisinin bilgisi doğal ortamda yüzlerce yıl uyum içinde olmanın kazanımıdır. Bu bilgeliği destekleyerek bunun sürmesini sağlamak gerekiyor. Dolayısıyla kırsalda yaşayan ve küçük çapta üretim yapan ailelerin, özellikle kadınların kazanç sağlaması hayatidir. GİRKAT derneği, tam da bu düşünce ile hareket ederek faaliyetlerine başladı.

Derneğin şu anda 52 üyesi var. Bu üyelerin bir kısmı sosyolog, organik tarım teknikeri, ziraat mühendisi, kişisel gelişim uzmanı gibi üniversite mezunları, bir kısmı eğitim ve sağlık sektöründen emekliler, diğer bir kısmını ise birçok köyden kadın üreticiler oluşturuyor. Farklı köylerden bir araya gelen üyeler bitkilerin kullanımı, doğal tarım ilaçları, doğal sirke yapımları, meyveleri nasıl değerlendirdikleri gibi birçok konuda bilgi alışverişinde bulunuyor, yerel tohumlarını, fideleri paylaşıyorlar.

Umut Kocagöz: Kadın derneği olması sebebiyle de, dernekte erkek üye yok sanıyorum?

Leman Albayrak: Evet, derneğimizde erkek üye olmamakla birlikte tabii ki bizi destekleyen, aynı niyeti paylaşan, erkek üreticiler de var.

Umut Kocagöz: Dernek kurulduğundan bu güne neler yaptı?

Leman Albayrak: 2016 Nisanında derneğin kurulmasıyla birlikte birçok konuda bilgilendirme çalışmaları yaptık öncelikle. Gönüllü kişilerin katılımıyla seminer ve çalıştaylar gerçekleştirildi. Bunlar daha çok sağlık- gıda ilişkisi, yerli tohumların kullanımı, doğadan toplayıcılığı yapılan bitkileri tanıma ve doğru kullanma gibi konulardı.

Bunlardan biri de tıbbi ve aromatik bitkilerin nasıl toplanacağı, nasıl korunacağı idi. Bu amaçla İsviçre’den Fairwild Derneği[1] Başkanı merhum Klaus Dürbeck ve Elisabeth Rüegg ve doğal tıp uzmanı Şaduman Karaca  ile birlikte Ardanuç’ta bir seminer düzenlendi.[2]

Yerel yönetimlerle doğal üretim potansiyeli ve değerlendirilmesi yönünde toplantılar yapıldı. Sağlıklı yaşam danışmanları ile de şifalı bitkilerden ilaç yapımı, nasıl kişisel şifamızı bulacağımız yönünde eğitimler verildi.  Böylelikle yörede doğadan toplanılan bitkilerin doğru kullanımı aktarıldı.

Dernek faaliyetlerini yörenin mevcut durumu da şekillendirdi: Artvin’in coğrafi yapısının etkisi köy ve ilçelerde ürün çeşitliliğini, farklı üretim ve tüketim şekillerinin gelişmesini sağlamıştır. Yörede çiftçilerin sosyo-ekonomik durumlarında iş imkânlarının kısıtlı olması etkili olmakla birlikte tarımsal destekler tatmin edici bulunmamaktadır. Kırsal alanda ulaşım ve pazara erişim koşulları bazı sınırlılıklar getirmektedir. Kırsal alanlardan göçün bir sonucu olarak aktif nüfusun göç etmesiyle üretim de azalmıştır. Tabi bu durum daha geniş planda küresel kapitalizm bir yansıması olarak, küçük ölçekli üreticinin günden güne zayıflaması ve farklı iş sahaları aramasıyla da ilişkilidir. Tarımsal üretimin çoğunlukla geçim tipi şeklinde yapılıyor olması,  kadınların ücretsiz aile işçisi olarak yer alması,  kırsalda kadın emeğini görünmez hale getirebiliyor.

Velhasıl tohumun saklanmasından, ekim-dikiminden yetiştirilmesine, beslenme sürecine kadar kadının emeği söz konusu. Kadının tarımsal üretimde özel bir konumu var. Hayvancılık yapan ailelerde de aynı şekilde işten arda kalan zamanlarda bahçe-tarla tarımında tohumdan hasada kadar üretimin her bir aşamasında etkin çalışıyor. Her bir mevsime göre yetişme ve çeşitlilik gösteren meyve ve sebzeleri çeşitli şekillerde değerlendirerek gerek aile içi tüketimde gerek köy pazarlarında satış amaçlı hazırlıyorlar. Boş bir zaman bulmalarından söz etmek pek de mümkün değil. Sonbahar aylarında birçoğu büyükşehirlere göç ediyor. Daha da önemlisi, kadınlar, gıda seçimi, üretimi, yetiştirilmesi, hazırlanması ve hasadında merkezi role sahiptir. Tohumları saklayıp korumaları, hayvan üretimi ve ıslahına ilişkin bilgilere sahip olmaları ve biyoçeşitliliği sağlıyor olmaları gibi özellikleri nedeniyle kadınlar tarımsal üretimin biriktirici, koruyucu ve geliştirici beynidirler.

GİRKAT’ın rolü de esasında burada ortaya çıkıyor. Gerek kadın emeğinin tam karşılığını bulması, gerek sağlıklı yaşam için doğal gıdaya ulaşımın sağlanması amacıyla, geleneksel olarak üretimi sürdürülen tarım ürünlerinin üretiminin desteklenmesi ve ürünün pazara ulaşımı noktasında GİRKAT etkin bir rol oynamayı amaçlamaktadır.

Umut Kocagöz: O halde, GİRKAT’ın küçük ölçekli bir tarımsal modeli desteklediğini söyleyebilir miyiz?

Leman Albayrak: Şu an Ardanuç’un doğal yapısının belirlediği ve üreticilerin farkındalığıyla sağlıklı bir ekosistemde sürdürülen tarımsal bir yapı var. Sürdürülebilir bir tarım ve ekonomi uzun vadede doğal çevre unsurlarının sağlıklı ilişkisine bağlıdır.  Entansif (yoğunlaştırılmış) bir tarımdan ziyade -ki bunu zaten doğal yapı sınırlandırıyor-  doğal olmayan girdilerin kullanılmaması, dolayısıyla gıda kalitesi ve güvenliği, toprağın durumu, ürün çeşitliliği göz önünde bulundurularak yapılan tarımsal üretimi korumak ve desteklemek GİRKAT’ın amaçlarından biri.

Tüketicilerin satın aldıkları gıdaları bilmeleri, tanımaları, ekilen topraktan,  gıdanın sağlıklı tüketimine kadar birçok aşamada güvenirliğinden emin olmalı. Geleneksel üretimde de örneğin yakın geçmişte kırsaldaki üretici gıdalarını en sağlıklı ortamlarda saklamasını becermiştir. Tamamen birbiriyle ilişkili, karşılıklı bir denge mekanizmasıyla ilerleyen bir süreç. Üretimde oluşan bilgi birikiminin korunması ve bunun aktarılmasını sağlamalıyız. Tarım sadece ekonomik anlamda değil sosyal-kültürel yapı açısından da önemli olmuştur. Toplum içinde işbirliğinin yapılması, işe eğlencelerin, sazın sözün dâhil edilmesi, alış-verişler, bilgi ve tecrübenin aktarılması da bu yapının bir parçası olmuştur bizim kültürümüzde.

Nihayetinde GİRKAT, gıdaya ve bu tarım kültürünün enerjisinin tüketiciye ulaşması ve üreticinin bu icraatinde hak ettiği değeri alması üzerine kurulu bir anlayışı benimsiyor. Ve tarımda çalışan kadınların küçük ölçekli üreticiler olarak mevcut değerlerini geliştirecek birlik ve örgütlenmelerin önünün açılması niyetiyle hareket ediyor.

Umut Kocagöz: Bu bahsettiğin meselede, yani üreticinin ürettiği ürünün değerini alması, ürünün tüketiciye ulaşması, ürünlerin doğal olması gibi konularda, GİRKAT nasıl çalışıyor? Üreticilerle nasıl bir ilişkisi var?

Leman Albayrak: Öncelikle herkes gönüllülük esaslı çalışıyor, gönüllü zaman ve emek veriliyor. Üretimin yapıldığı bölgelerde, yerinde gözlemlerimizle belirlediğimiz ve ürünlerini gönderdiğimiz köylerdeki üreticilerle iletişim halindeyiz. Üyelerin bir kısmı bu konularda kendi yaşadıkları köylerinin temsilcisi. Yani hem mevsimsel üretimin takibinde, hem ihtiyaç duyulan bilginin paylaşımında ve nihayetinde ürünlerin gönderiminde iş bölümüyle hareket ediyoruz.

Bu ilk yılımızda yöredeki meyve ürünleri ve en çok talep edilen “Ardanuç şeker fasulyesi” olarak anılan ürünlerle başladık. Elma, armut, erik kurusu, kızılcık ekşisi de diğer ürünler. Öncelikle köylerdeki mevcut üretim potansiyeline baktık. Hangi köylerde en çok ne üretiliyor,  meyvelerin veya tıbbi bitkilerin toplanması nasıl yapılıyor, yani zamanında ve doğru şekilde toplanıyor mu, kimyasal ilaç kullanılıyor mu, üretim ve saklama koşullarında sağlıklı malzemeler kullanılıyor mu gibi sorularla araştırmamızı yaptık.

Kadınların çok olumlu dönüşleri de oldu. Belirlediğimiz 12 üründen en başta numune olarak gönderip analiz sonuçlarının olumlu gelmesiyle ürün ambalajlamaya başladık. Ürün hakkında bilgilerin olduğu ve en güzeli tüketicinin ürün hakkında bilgi alıp üreticiye bizzat ulaşabileceği şekilde bir etiketleme sistemi kullandık. Çalışmalarını takip ettiğimiz örnek bir model olan Kadıköy Kooperatifiyle iletişime geçtik. Bu şekilde ilerleyen bir süreçten sonra Ardanuç kadınlarının yaptığı doğal ürünler tüketiciyle buluşmuş, tanışmış oldu.

Umut Kocagöz: Doğal ürün kriterlerinizi kısaca açıklayabilir misin?

Leman Albayrak: Üretimin yapıldığı doğal ortamın sağlığı en başta olmak üzere insan elinin değdiği andan itibaren birçok faktör gıdanın doğal ve sağlıklı olmasını etkiliyor. Yani toprağın, suyun, havanın temiz olduğunu ve kurutulan, marmelatı yapılan meyve türlerinin nasıl toplandığını, kurutma, saklama ortamı ve kullanılan malzemelerin sağlıklı olduğunu biliyor olmak gerekiyor. Bilmek de bu sahada bulunmayı ve gözlemi, takibi, bütüncül bakabilmeyi gerektiriyor.

Geleneksel üretimde bence sadece ürünün gelenekselliğini değil, üretime dâhil olan her şeyi kapsıyor.  Örneğin, naylon poşet, bidon kullanımından önce ahşaptan, topraktan, deriden yapılan kaplar vardı. Gıda için insan için en sağlıklısıydı ama farklı sebeplerle kullanımı azaldı. Şu an ürünlerimizin herhangi bir sertifikası yok. Burada GİRKAT, bilgi, birikim ve vizyonuyla bir tür güven ilişkisinin garantörü konumunda. GİRKAT’ın bu şekildeki güvencesinin temelinde ve doğal ürün olmasında belki ticari bir kaygının olmamasının, tarımın geçim tipi şeklinde olmasının da etkisi var.

Umut Kocagöz: Son olarak, önünüzde neler var yapılacak?

Leman Albayrak: Kırsal ekonomiyi geliştirmede önemli bir role sahip olan üretici birliklerinin ve kooperatiflerin oluşmasında yerel halkın farkındalığı ve kendi kendine sorumluluk alabilmesi gibi bir takım süreçlerin doğal olarak oluşması gerekiyor. Tabii en başta şu an derneğin çok yönlü çalışmalarının devamlılığı geleneksel bilginin korunmasında kadının yerinin önemini gösteriyor. Gıda konusu üzerinden aslında doğa-insan etkileşimine ait her bir unsurda sahiplenici bir farkındalık gelişmiş oluyor.

Girkat üretimi ve ürünleriyle yöreyi markalaştırma amacımız var. Ürün potansiyelinin artmasıyla farklı kooperatiflere yöresel ürünleri gönderebileceğiz. Girkat gerek yörede farklı şekillerde değerlendirildiğinden gerekse tıbbi kullanımı olduğundan markalaşma ve pazarlanması yönünde çalışmayı planlıyoruz.

[1] [1] Fairwild, yabani bitkilerin sürdürülebilir olarak toplanmasını ve değerlendirmesini amaçlayan bir dernektir. http://www.fairwild.org

[2] [2] Bknz: http://www.artvinhaberajansi.com/haber/110/ardanucta-tibbi-ve-aromatik-bitkiler-calistayi-yapildi.html

 

Röportaj ve Fotoğraflar: Umut Kocagöz

[Hayvan Deneyleri] Liberia’nın terk edilmiş şempanzeleri – Yağmur Özgür Güven

İnsanlık tarihi boyunca, insan menfaatine küçük ya da büyük her bilimsel gelişme için mutlaka bir bedel ödenmesi gerekti. Peki bu bedeli kim ödeyecek? [Hayvan Deneyleri] yazı dizisinde bu sorunun cevabını hep birlikte bulmaya çalışacağız

***

Şempanze; insan, goril ve orangutanla birlikte Hominidae ailesine mensup iki maymun türü için kullanılan addır. Şempanzelerle aramızdaki DNA uyuşması (%94) ve insan dışında hepatit B’ye duyarlı olan bilinen tek canlı olması gibi etkenler, bu “en yakın akrabalarımızın” vücutlarının test tüpü olarak kullanılmasına yol açtı ve özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren (AIDS gibi hastalıkların da artmasıyla) laboratuvarların vazgeçilmez hayvan modelleri oldular.

Afrika ve bazı Asya ülkelerinden Avrupa ve ABD’deki laboratuvarlara tacirlik öylesine artmıştı ki, popülasyonun azalmasıyla birlikte bu ülkeler belli türler için ithalat yasağı koymaya başladı. Bunun üzerine, ABD kendi kolonisini yetiştirmek için uzun vadeli programlar başlatırken, bazı araştırma laboratuvarları da bu hayvanların yoğun olarak bulunduğu ülkelerdeki laboratuvarlarla anlaşmaya başladılar.

1964’te kurulan New York Blood Center’ın (NYBC) kuruluş amacı ve çalışma konuları; hematoloji çalışmaları, hücresel terapi ve nakil tıbbını geliştirmek ve ayrıca iyi bir kan bankası oluşturmaktı. 1970’lerde henüz kurulmuş olan Liberian Institute for Biomedical Research ile çalışmaya başlayan NYBC, kanla ilgili ürünler ve hepatit gibi hastalık araştırmaları ve aşı üretimi için 2006 yılına kadar NYBC bilim insanlarından Dr. Alfred Prince tarafından kurulan, Vilab II adı verilen laboratuvar ve laboratuvardaki şempanzeleri kullandı. NYBC, Vilab II’nin kurulması için 1,5 milyon dolar harcamıştı ve Liberia Hukümeti’ne ait bu kompleksi ve içindeki şempanzeleri kullanmak üzere 5 ayrı kontrat yapmıştı.

Amerikan Primatologlar Derneği Bülteni Aralık 2005 sayısında Vilab II’nin müdürü Alfred Prince, merkezi devredecek bir primatolog ve ekip arıyor ve NYBC’nin şempanzelerin ömür boyu bakımları için fon sağlama sorumluluğunun farkında olduğunu da söylüyordu.

NYBC, 2006 yılında araştırmalarına son verdiğini açıklayarak, Liberia’daki laboratuvar çalışanlarını da oradan çekti fakat üzerinde araştırmalar yapılan 66 şempanzenin bakım ve sağlık giderleri için ödeme yapmaya devam etti. Kuruluş aşamasında verilen söz de bu şekildeydi. Hayvanlar, Farmington Nehri civarında, yerlilerin “Maymun Adası” adını verdikleri adada yaşıyorlar ve yıllardır aynı kişiler tarafından düzenli olarak besleniyor, veteriner kontrolünden geçiriliyorlardı. Şempanzeler yüzebilen canlılar olmadığı için, tek yaptıkları yiyecek getiren tekne yanaştığında suya yaklaşmaktı.

Mart 2015’de NYBC’ın (son kontratının tarihinin de yıllar önce bitmesini öne sürerek) şempanzeler için ödeme yapmayı kesmesi üzerine, hayvanlar tuzlu su dışında bir şeyin bulunmadığı adada terk edilmiş durumda kaldılar. Bu arada sayıları da çoğalmıştı. Onca biyomedikal araştırmadan, hastalıktan ve iki iç savaştan sağ çıkmayı başaran ve çoğunluğu laboratuvarda büyümüş olan insana bağımlı bu şempanzeler, bu sefer de açlık ve susuzlukla savaşmaya başladılar. Eskiden beri onları besleyen çalışanlar maaş almamalarına rağmen imkanları dahilinde adaya giderek yardım etmeye çalıştılarsa da şempanzelerin aylık bakım masrafları $30,000’ı buluyordu ve bu, onların taşıyabileceği bir yük değildi. Aslında bu tam da yıllar boyu onlar üzerinden milyonlarca dolar kazanmış NYBC’ın taşıması gereken bir “yük”tü.

Olayın basına yansıması ve hayvan koruma örgütlerinin başlattığı imza kampanyaları neticesinde, NYBC şempanzelerin bakımıyla ilgili herhangi bir sorumluluğu olmadığına dair demeçler vermeye başladı ve protestolar daha da arttı. Kasım 2015’te tanınmış primatolog Bob Ingersoll, New York’a giderek NYBC’nin en büyük destekçilerinden, sigorta şirketi MetLife’a yüzbinlerce imzayı elden teslim etmek istedi ancak onu lobide karşılayan çalışan imzaları teslim almadı, herhangi bir yönetici de aşağıya inmedi. NYBC, web sitesinde soru-cevap şeklinde yaptığı açıklamalarda, “NYBC’nin adadaki şempanzelere karşı ahlaki bir sorumluluğu var mıdır?” sorusuna, “NYBC’nin sorumluluğu burada, New York’taki donörlerine, hastanelerine ve hastalarına karşıdır” cevabı veriliyordu.

HSUS (Humane Society of the United States) Kamerun’da şempanzelerle ilgili bir yardım örgütünde çalışan Agnes Souchal’ı durumla ilgili bir rapor için adaya gönderdi. Souchal’ın ziyaretinin ardından, şempanzeler için yardımlar biraz artmaya başladı (NYBC hala sorumluluğunu inkâr etmekteydi) ve diğer ihtiyaçların yanında adadaki bozuk olan temiz su sistemi tamir edilmişti.

Bu arada NYBC yöneticileri protesto edilmeye, sosyal medyada NYBC etiketleriyle terk edilen şempanzelerin fotoğrafları paylaşılmaya devam ederken, aralarında Jane Goodall Institute’ın da bulunduğu 35 koruma örgütü, acil fon arayışına girdiler. Duke Üniversitesi’nde evrim antropolojisi profesörü ve aynı zamanda Bilişsel Nörobilim Merkezi üyesi Dr. Brian Hare’nin, change.org’da açtığı imza kampanyasına destek 200 bine ulaşmış, internet üzerinden şempanzeler için $150,000 bağış toplanmış ve bakım-beslenmeleri yeniden düzene girmişti. Ancak bu çözüm değildi.

Jane Goodall

Mart 2016’da NYBC destekçilerinden CitiGroup, şempanzelerin bakımı için başlatılan kampanyaya $50,000’lık bağışını açıkladı ve mevcut durumun kabul edilemez olduğunu söyledi.

26 Nisan 2016’da protestocular, MetLife binasını en kalabalık saatinde 30 dakika kadar işgal ettiler. Kısa süre sonra MetLife, şempanzelerle ilgili sorumlulukları olan NYBC’ın HSUS ile görüşerek soruna uzun vadeli bir çözüm bulması gerektiği ve bu çözüm bulunana dek gelecekte fon sağlamayı düşünmeyeceklerini bir basın bülteniyle duyurdu.

Protestolar devam etti ve nihayet 30 Mayıs 2017’de HSUS, NYBC’nin Liberia’daki şempanzelerin bakımı ve adada gereken tertibatın kurulması için $6 milyon vermeyi kabul ettiğini açıkladı. HSUS ve HSI (Humane Society International), yakın gelecekte şempanzeler için Liberia hükumetiyle ortak çalışmalar yapacaklarını da eklediler.

Hayvan hakları savunusu tarihinde, 21. yüzyılda hayvanlar adına zaferle sonuçlanan pek az olaydan biri olan  “Liberia Şempanzeleri”nin mimarı, sabırla ve vazgeçmeden hayvanların hakkı olanı alması için dayanışma ile mücadele eden ABD’deki hayvan koruma örgütleri ve küresel destekçilerdir.

Tarih boyunca, bazı insanların istikrarlı itirazları olmaksızın hayvanların hakettiklerini kendiliğinden alamadıkları gerçeği düşünüldüğünde, hayvan hakları mücadelesinin temelinin (merhamet değil) “adalet” olduğu daha net anlaşılabilir.

Bana ve pek çok hayvan hakları savunucusuna göre adaletin sağlanması; o 66 şempanzeden hayatta kalanların birer “mağdur birey/müşteki” olarak NYBC tıbbi kadrosu ve paydaşlarına, üzerlerinde yaptıkları korkunç araştırmalar için (koruma örgütleri vasıtasıyla) dava açabildikleri bir sistem var olduğunda mümkün olacaktır. Henüz değil…

 

Yağmur Özgür Güven

[Kedi-Siz] Umut Arabacı: Kısırlaştırılan bir kedi- köpek hayatına huzur içinde devam edebilir

Bir İrlanda Atasözü diyor ki; “Kedilerden hoşlanmayan insanlardan uzak durun.” Oysa yazar da konukları da İrlandalı değil. Onlar sadece kedilere gönül vermişler. Tolga Öztorun her hafta kendi sevdiği kedicileri sizin için misafir ediyor.[Kedi-Siz] kedisiz yaşayamayanların toplanma noktası. Her cumartesi sizinle…

***

Ona ben ilk olarak bir Athena konserinde rastlamıştım, sanırım 2012 senesiydi. Bildiğim tüm basçılar gibi bandanası ve kendine has bıyıkları vardı. Halen de var…

Sonra bir sokak köpeği onu sahiplendi… Kendinden daha meşhur bir köpeği vardı. Nazo Hanım.

Kendine haslığın şekil bulmuş hali gibi bir adam. İyi olmanın örnek hali.

Ama biz bugün onunla kedileri konuşacağız. Köşemizin ismi üzerinde Kedi-Siz… Kedili ve iyi basçıları toplama noktamız ?

Çünkü o Umut Arabacı

***

29 – Umut Arabacı: Kısırlaştırılan bir kedi- köpek hayatına huzur içinde devam edebilir

Tolga Öztorun: Evde üç kedi olduğunu söyledin ve sirk çadırına benzettin, biraz anlatsana nasıl bir ev hali var?

Umut Arabacı: Evet evimiz sirk çadırından çok farklı değil. Bir süre önce stüdyomuzu boşaltmak durumunda kaldığımız için her yerde müzik aletleri, amfiler, bir araya toplarlarsa küçük bir orman oluşturacak kadar ağacımız, bir koca sokak köpeğimiz, dört insan ve üç kedi alt alta üst üste yaşıyoruz.

Evimize gelenlerin ilk tepkisi “Ne kadar güzel bir ev!” oluyor genelde, çünkü klasik bir evin salonunda olmaması gereken her ne varsa bizim evde tam olarak onlar mevcut. Ama evi sirk çadırı olarak adlandırmamın en önemli etkeni, evde yaşayan canlıların arasındaki dinamikler.

Bazen sadece salonda oturarak, hiçbir şeye karışmayarak bile kendisini bir çizgi filmin içinde zannedebiliyor insan. Üç kedinin kendi arasında oynanan bir film zaten hâlihazırda varken, iki sene önce Nazo’nun da kadroya dahil olmasıyla ekibimiz tamamlanmış oldu.

Eğlence başlasın!

Tolga Öztorun: Kedilerin gelişinden sonra neler değişti hayatında?

Umut Arabacı: Aslında çocukluğum sokak kedileriyle ve sokak köpekleriyle geçti. 18 yaşıma kadar Zonguldak’taydım, doğayla iç içe, toz toprak içinde oynardım. Neredeyse her gün bir kopeği peşime takar, bir sokak kedisini kucağımda eve getirirdim. Sonra üniversite icin İstanbul’a geldiğimde İstanbul’un karmaşasına o kadar kağılmışım ki, evde hayvan besleme sorumluluğundan çekindim.

Hazır olduğumu hissettiğimde de sokaktaki kedi yavrularından bir tanesini tutup eve getirdim. Böylelikle benim için de ikinci perde başlamış oldu. İlk eve gelen kedimiz Kuntiz, su an 14 yaşında.

Anlayacağınız beraber büyüdük. Şüphesiz ki karakterimin gelişmesinde Kuntiz’in büyük payı vardır. Bilirsiniz ki bir kediyi eğitemezsiniz ve olduğu gibi kabul ettiğiniz sürece geçinebilirsiniz. Bugün durumları olduğu gibi kabul edip değerlendirebiliyorsam, bunun ardında Kuntiz’den aldığım o sıkı eğitim vardır. İlk seneler gerçek bir baş belası idi.

Tolga Öztorun: Kısırlaştırma hakkında ne düşünüyorsun?

Umut Arabacı: Benim bu konudaki düşüncem nettir. Sokak hayvanları aşıları yapılıp kısırlaştırıldıktan sonra ya ait oldukları sokaklara bırakılmalı ya da sahiplendirilmeliler.

Sokak hayvanlarından en çok şikâyet edenlerin daha önce sokaktaki hayvanlara hiç temas etmemiş insanlar olduğunu görebilirsiniz. Aklı başında hiç kimse sokakta yaşam kavgası veren bir canlı görmek istemez. Her gün her semtte bir araba tarafından ezilmiş, bir psikopat tarafından tekmelenmiş, tecavüz edilmiş, gözleri oyulmuş ve nice işkencelere maruz kalmış sokak hayvanlarına şahit oluyoruz.

Bunun önüne geçmemizin iki yolu var; insanları bu konuda bilgilendirmek ve sokak hayvanlarının kontrolsüzce üremesine engel olarak yeni yeni yavruları kâbus gibi bir şehir hayatının içine savunmasız halde bir başlarına atıvermemek.

İnsanlar kendi cinsellikleriyle hayvanların hormonla dürtülerle çiftleşmelerini birbirine karıştırıyorlar. Hayvanlar insanlar gibi zevk için cinsellik yaşamıyorlar, bunu anlayabilmemiz gerekiyor. Kısırlaştırılan bir kedi- köpek, bir insan gibi depresyona girmeden, son derece sağlıklı bir şekilde hayatına huzur içinde devam edebiliyor. Sayısız kediyi mahallemizdeki veterinerimizle tedavilerini ve aşılarını yapıp kısırlaştırdık daha önce.

Evimizdeki bütün hayvanlar da kısırlaştırıldı ve son derece mutlular. Sokak hayvanı sorununu çözmek istiyorsak öncelikle yaşam haklarına saygı duyacağız, sonra kısırlaştırıp bir ev bulacağız, bulamıyorsak kendi sokaklarında yaşamalarına izin vereceğiz. Kısırlaştırmaya karşı olup, üremelerine göz yumup, sonra bir araba altında ezildiğini görünce üzülen insanlara da tek söyleyebileceğim, bunun önüne geçebilirdik.

İnsan-hayvan ayırımı olmadığı, tüm canlıların eşit yaşama hakkı olduğu bir dünya kurabilirsek, kısırlaştırmaya ancak o zaman karşı olabilirim.

Tolga Öztorun: Teşekkür ediyorum, iyi ki varsın.

Umut Arabacı: Sevgiler ve saygılar!

Teşekkürler!

 

 

 

Röportaj: Tolga Öztorun

(Yeşil Gazete)

Feminizm ve erkekler – Sermin Özürküt

Dünyadaki kadınların çoğunluğu, erkeklerin de ezici çoğunluğu, feminizmi yok sayar. Onlar yok sayıyor diye feminizm yok olmaz. Sadece, feminizme ne olduğundan onların haberi olmaz. Bu arada da feminist düşünce sistemi, gelişir ve yol alır. Yol alırken bir adım ileri üç adım geri bir çizgi izler ama ezber bozan girişimlere de öncülük ettiği olur. Örneğin İsveç’in fuhuş yasası bu girişimlerden bir tanesidir.

Yasa, ‘İsveç’ten yine bir ilk’ geleneğini bozmadan çıkarılıyor. Kısaca fuhuş yasası denilen İsveç Ceza Kanunu’ndaki bu madde, fuhuş sektöründeki satıcıyı değil müşteriyi cezalandırıyor. Bu düzenlemedeki tek taraflı cezalandırma önemlidir. Ancak, ceza maddesinin yasalaşma süreci de en az içeriği kadar önemlidir. Çünkü bu sürece öncülük eden feminist kadınlar, yasayı erkekler ile dayanışarak çıkarmışlardır.

Parlamenter kitle partilerinde aktif çalışan feminist kadınlar öncelikle feminizm ideolojisi tanımında birleşiyorlar. Feminizm, toplumsal karar süreçlerinde erkeğin asıl, kadının ise ikincil bıraktırıldığı erk mekanizmasını temel alan bir düşünce sistemidir. Bu tanımda anlaştıktan sonra sıra feministin tanımına geliyor. Feminist ise, bu erk mekanizmasının var olduğunu kabul edendir. Bu tanımda da anlaştıktan sonra teori ve pratik ilişkisi, o günlerin fuhuş sektörüne uygulanıyor.

AB parlamenteri Marianne Eriksson

Kadınlar, bu uygulamaya, fuhuş konulu yerel ve güncel olayları parti örgütlerinin gündemine aldırmakla başlıyorlar. Böylece, seçilen alana ilişkin parlamenter politikanın her düzeyinde farkındalık yaratılıyor. Örneğin AB parlamenteri Marianne Eriksson fuhuş konusunu, Avrupa Birliği (AB)’ne taşıyor. Eski adı Sol Parti Komunistler olan Sol Parti (Vänsterpartiet)’den AB parlamenteri seçilen Eriksson, katıldığı parlamento toplantısında, ’fuhuş yasaklanmalıdır’, diyor. Şaka yaptığını sanıyorlar. Bundan daha saçma bir şey duymadığını söyleyenler oluyor. Strazburg’daki bu politik yaklaşımın tersine İsveç Sosyal Demokrat Kadınlar Birliği (S-kvinnor) konuyu, gündemine alıyor.

Fuhuş yasa taslağı, parti önergesi biçiminde düzenleniyor. Önerge, Sosyal Demokrat İşçi Partisi (Socialdemokratiska Arbetarpartiet)  1987 yılı kongresine gönderiliyor. Parti yönetimi, genel kurul oylamasında önergeye hayır diyeceğini bildiriyor. Bu görüşü savunmak üzere, daha sonraki kadın dışişleri bakanları arasında yer alacak olan Laila Freivalds görevlendiriliyor. Freivalds’ın önerge aleyhine yaptığı kongre konuşması üzerine her kadın delegeden sonra bir erkek delege söz istiyor. Erkek delegeler, sırayla kürsüye gidip önerge lehinde konuşuyorlar. Kimi babalığını öne çıkarıyor; kimi demokrat olmanın önemini. Kimi de fuhuş endüstrisinin neden sadece kadınları değil; erkekleri de nasıl ilgilendirdiğini anlatıyor. Ancak, önerge lehinde konuşan erkek delegelerin hepsi, bu toplumsal sorunun çözümünde erkeklerin de sorumluluk alması gerektiğini vurguluyor.

Sosyal Demokrat Kadınlar Birliği (Socialdemokratiska Kvinnoförbundet)’nin kongre öncesi yaptığı örgütlenme, sonuç veriyor. Delege çoğunluğu yönetimin ‘hayır’ına, karşı çıkarak teklifi onaylıyor. Parti yönetiminin oylama kaybedişi, pek de alışılmış bir durum değil. Ama oluyor. Çünkü o günün feminist kadınları, kongre gündemindeki seçimlerden çok feminizmin gündemini partiye onaylatmaya odaklanıyorlar.

Önergenin kabul edildiği parti, aynı zamanda hükümet partisidir. Sol Parti ile Çevreci Yeşiller Partisinin destek verdiği sosyal demokrat azınlık hükümeti, önergeyi parlamentoya taşıyor. Meclis adalet komisyonu, önerge içeriği ile örtüşen bir yasa tasarısı hazırlıyor. Meclis tasarıyı oylayarak yasalaştırıyor. Böylece, 1999 yılında yürürlüğe giren fuhuş yasası, bugüne gelindiğinde ise, yeni bir aşamaya giriyor. Yurtiçinde verilen cezanın yurtdışında da verilmesi isteniyor. Sol Parti’nin başını çektiği bu ceza maddesi kapsamına ek önerisi, zaten sosyal demokratların da gündemlerinde yer alıyor.

Adalet Bakanı Morgan Johansson

Sosyal demokratların bu ek maddeyi yasalaştırma olanakları var.  Çevreci Yeşiller Partisi ile birlikte kurulan sosyal demokrat koalisyon hükümeti azınlıkta kaldığı için Sol Parti, dışardan destek veriyor. Yeşiller ile birlikte yürüyüp dışarıdan da destek alarak meclis çoğunluğunu sağlayan hükümet, öneriyi inceletiyor. İsveç vatandaşlarına yurtdışında da uygulanması planlanan ceza maddesi, Adalet Bakanı Morgan Johansson tarafından savunuluyor. Bu konuda yoğun bir çalışma yürüten Johansson diğer devletlerin de benzer yasalar çıkarmasını öneriyor. Neden olarak da, bu yasaların dünyadaki insan ve seks köleliği ticaretini azaltacağını gösteriyor.  Ancak, ilk ceza maddesine karşı çıkan İsveç sağ kanat partileri, bu ek önerisine de ‘hayır’ diyorlar.

Sağ kanadın muhalefeti, sol kanat partilerini pek etkilemiyor. Sol kanat, fuhuş yasasının uygulamadaki olumlu sonuçlarına dikkat çekiyor. Olumlu sonuç alındığı için diğer kuzey ülkeleri ile birlikte Kanada ve Fransa da İsveç’i örnek alarak fuhuş yasaları çıkarıyorlar. Ayrıca, AB Cinslerarası Eşitlik Komisyonu’nun 2014 yılı raporunda İsveç modeli örnek olarak gösteriliyor. Sol kanattaki bu kararlılığı, Sosyal Demokrat Kadınlar Birliği Başkanlığı ve Cinslerarası Eşitlik Bakanlığı yapmış olan eski parlamenter Margareta Winberg, şöyle açıklıyor:  …Yasa çıkarmadaki tek amaç, ceza vermek değildir. Yasaların cezalandırma ile birlikte caydırıcılık amacı da vardır. Fuhuş yasasının caydırıcı özelliği, bu alandaki toplumsal değer yargısını etkiler ve değiştirir. Önemli olan da budur…

 

Sermin Özürküt

İsveç Sol Parti eski Milletvekili

İsveç Sol Parti MYK eski Üyesi

 

Son dönemin Yeşil Kitapları

Dünya Gemisi

Doğa, Çevre ve Uygarlığın Sınırları

Dünya Gemisi” insanoğlunun gelmiş geçmiş bütün yükünü taşıyan biricik mavi gezegenimizi temsil etmektedir. Kitapta, farklı ülkelerden doğa tutkunu üç gencin maceraları vasıtasıyla uygarlığı tehdit eder boyutlara ulaşmakta olan çevre sorunları ele alınmaktadır.

Şahit oldukları şiddetli doğa olayları yüzünden bazı küresel risklerin yaşayarak farkına varan gençler, adını mitolojik yeryüzü tanrıçası Gaia’dan alan kurgusal web sitesi sayesinde tanışmışlardır. Sydney’de bir gençlik konferansında bir araya geldiklerinde burada tanıştıkları ilginç karakterlerden de ilham alırlar ve daha dayanıklı, sürdürülebilir bir uygarlık için nasıl katkıda bulunabileceklerini keşfetmeye çalışırlar.

Kitapta, meraklı okuyucular için küresel iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik, fosil yakıtlar, yenilenebilir enerji, genetiği değiştirilmiş organizmalar, doğal afetler, ekolojik ekonomi gibi çeşitli konularda özet bilgiler de sunulmaktadır.

 

Dünya Gemisi

Doğa, Çevre ve Uygarlığın Sınırları

Nükhet Barlas

Pan Yayıncılık

2017

 

Doğa ve İktidar- Global Bir Çevre Tarihi

 

İnsanlığın çevre sorunlarıyla mücadelesinin tarihi, sanıldığı gibi yeni değil, binlerce yıllıktır ve insani pratiklerin çevre açısından sürdürülebilir olup olmaması tarihi şekillendiren en temel unsurlardan biridir. Değişen insan-doğa ilişkisini dünya tarihini anlama çabasında merkeze koyan bu kitap, kapsamlı bir dünya çevre tarihidir; ekolojik krizlere insanların nasıl cevap vermeye çalıştıklarını, bunların devlet iktidarı ve maddi menfaatlerle ilgili meselelere nasıl bağlandığını ele almaktadır.

Türkçede önemli bir açığı kapatacağını umut ettiğimiz bu seçkin tarih çalışması 2009 yılında World History Association ödülüne layık görülmüştür.

 

Doğa ve İktidar- Global Bir Çevre Tarihi

Joachim Radkau

Çeviren: Nafiz Güder

Türkiye İş Bankası Yayınları

 

Hayvanların Ne Kadar Zeki Olduğunu Anlayacak Kadar Zeki miyiz?

 

“İnsanlar neden hayvan zekâsını küçümsemeye bu kadar hevesli? Kendimiz söz konusuyken hiç sorgulamadan kabul ettiğimiz becerileri hayvanlar söz konusu olduğunda sürekli reddediyoruz. Bunun ardında ne var? Diğer türlerin hangi zihinsel seviyede işlediğini bulmaya çalışırken, esas zorluk sadece hayvanlardan değil aynı zamanda bizim kendimizden de kaynaklanıyor. Hayvanların belli bir tür zekâya, özellikle de kendimizde takdir ettiğimiz türden bir zekâya sahip olup olmadıklarını sormadan önce üstesinden gelmemiz gereken, bu olasılığı düşünmemize bile karşı çıkan içsel direncimizdir.”

Son yıllarda hayvanların bilme yetisi konusunda yapılan araştırmalar, insan zihnini hayvan zihninden çok ayrı, “özel” bir yere koyma eğilimimizi gözden geçirmemize neden oluyor. Ahtapotların alet kullandığını, daha iyi bir yiyecek geleceğini bildiklerinde karga ve kuzgunların önlerindeki yiyeceği yemeden dakikalarca bekleyebildiğini, şempanzelerin olağanüstü hafızalarıyla insanlara parmak ısırttığını gösteren bu araştırmalar hayvanların sandığımızdan çok daha zeki, yaratıcı ve kavrayışlı olduğuna işaret ediyor. Hayvanlarla ilgili çalışmalarda insanmerkezci yaklaşımın değişmesinde önemli bir rol oynayan Hollandalı primatolog Frans de Waal kargalar, yunuslar, papağanlar, koyunlar, eşekarıları, yarasalar, balinalar ve elbette primatlarla ilgili son araştırmalardan faydalanarak hayvan zekâsının gerçek boyutlarını keşfe çıkıyor. İnsanların en tepede olduğu bir bilişsel hiyerarşiyi reddeden de Waal, onun yerine insan dahil her hayvanın kendine özgü zekâ, yeti ve yetenekleriyle değerlendirilip takdir edildiği daha objektif bir model öneriyor.

 

Hayvanların Ne Kadar Zeki Olduğunu Anlayacak Kadar Zeki miyiz?

Frans de Waal

Çeviren: Ahmet Burak Kaya

Metis Kitap

2017

 

Derleyen: Barış Gençer Baykan

ODTÜ’de LGBTİ+ etkinliğine müdahale, Pera Müzesi’nde LGBTİ+ filmlerine erteleme

ODTÜ LGBTİ+ dayanışmasının kampüs içindeki etkinliğine özel güvenlik ekipleri müdahale etti. LGBTİ+ film gösterimini engellemek için salonun elektriklerinin kesildiği de gelen haberler arasında.

Boğaziçi Üniversitesi LGBTİ+ Çalışmaları Kulübü sosyal medya hesabından,

“ODTÜ’deki Öğrenci Toplulukları herkesi 19.30’dan itibaren 5. Yurt önünde acil dayanışmaya ve yürüyüşe çağırıyor.r!

LBTİ+fobiye Hayır! Eril şiddete  Hayır! ODTÜ, 3-5 Eeril yöneticinin değil öğrencilerindir! ODTÜ Lgbti+ Dayanışması’nın Yanındayız! ” açıklamasını yaptı.

Öte yandan bir haber de Pera Müzesi’nden geldi.

Pera Film web sayfasından yapılan açıklamada. “Pera Film, British Council ve KuirFest ortaklığı ile 25 Kasım Cumartesi günü saat 14:00’de Pera Müzesi Oditoryumu’nda gösterilecek “Kuir Kısalar” filmlerinin Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından müzeye gönderilen resmi yazı neticesinde daha sonra açıklanacak ileri bir tarihe ertelendiği belirtildi.

Önce Alman LGBTİ Film Günleri’ni yasaklayan Ankara Valiliği, hemen ardına kentteki tüm LGBTT ve LGBTİ etkinlikleri için yasaklama kararı almıştı.

 

(Yeşil Gazete)

Mısır’da camiye bombalı saldırı: 235 ölü

Mısır’da, Sina yarımadasının kuzeyindeki El Ariş kentinin batısında Bir el-Abid kasabasındaki El Rawda camiine bombalı saldırı düzenlendi, savcılığın verdiği bilgiyi aktaran devlet televizyonuna göre en az 235 kişi öldü.

Sağlık Bakanlığı yetkilileri yaralı sayısının 130’u aştığını söylüyor.

Yetkililer saldırganların, patlamadan sonra cemaatin üzerine ateş de açtığını kaydediyor.

Devlet televizyonu Mısır Devlet Başkanı Abdül Fettah el Sisi’nin saldırıdan kısa süre sonra bir güvenlik toplantısı düzenlediğini ve hükümetin üç günlük yas ilan ettiğini duyurdu.

Sağlık Bakanı Halid Megahid televizyonda yaptığı açıklamada en az 25 ambulansla yaralıların El Ariş’in hastanelerine taşındığını söyledi.

Saldırı, polis yetkililerinin verdiği bilgiye göre Gazze sınırına yakın olan bölgenin yönetim merkezi El Ariş civarında, Cuma namazı kılındığı sırada, kalabalık bir camiye yöneldi.

Bir haberde, saldırıya uğrayan camiye, Sina’da güvenlik güçlerini destekleyen cemaatin ve bizzat bir kısım güvenlik mensubunun gittiği kaydedildi.

Mısır güvenlik güçleri Sina yarımadasının kuzeyinde son yıllarda IŞİD militanlarıyla çatışma halinde. IŞİD 4 yıl içinde bu bölgedeki saldırılarında yüzlerce polis ve asker öldürdü.

IŞİD şüphesi

Saldırılarını şimdiye kadar daha çok güvenlik güçlerine ve onlarla işbirliği yapmakla suçladıkları sivillere yönelten IŞİD, aynı zamanda Mısırlı Hristiyanların kiliselerine ve hacılarına yönelik eylemlerle Sina’nın dışında da güçlenmeye çalışıyor.

IŞİD’in hedefleri arasında Sufiler de var ve bölgede cihatçılara karşı savaşan Bedevi milislerin aşiret liderlerinden biri, saldırıya uğrayan camiin Sufilerin gittiği bir ibadet yeri olarak bilindiğini söyledi.

Cihatçılar daha önce yaşlı bir Sufi lideri kaçırarak onu büyü ile uğraşmakla suçlayıp başını kesmişler, kaçırdıkları bir kısım Sufi sivili ise ‘pişmanlık getirdiğini’ söyleyerek serbest bırakmışlardı.

Mısır IŞİD’in yanısıra komşusu Libya’da üslenen El Kaide bağlancılı cihatçılarla da çatışıyor. Ensar ül İslam grubu Ekim ayında Mısır’ın batısındaki çölde kurduğu pusuda 16 polis öldürmüştü.

 

(BBC Türkçe)

55 yazar ve akademisyenden Cumhurbaşkanı’na, Osman Kavala’yı serbest bırakın mektubu

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Başkan Erdoğan’a açık mektup yazan dünya çapında 55 yazar ve akademisyen, Osman Kavala’nın medyada yürütülen iftira kampanyası nedeniyle tutuklandığını belirtti.

ABD, Avustralya, Kanada, Avrupa ve Ortadoğu’nun çeşitli ülkelerinden 55 akademisyen ve yazar, Osman Kavala’nın serbest bırakılması için Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a açık mektup yazdı

“Biz aşağıda imzası bulunanlar sizden Osman Kavala’nin bir an önce salıverilmesini talep ediyoruz.”

Osman Kavala’nın Türkiye’nin en tanınmış iş insanı ve kültürel figürlerinden biri olduğu ve medyada yürütülen iftira kampanyası nedeniyle tutuklandığı belirtildi. 55 imzacı, farklı etnik gruplar arasında sanat ve kültür alışverişi yoluyla barışçı köprüler kurmayı amaçlayan Anadolu Kültür ‘nin kurucusu olduğunu belirttikleri Kavala’nın insani değerlere, hoşgörüye, demokrasiye, barışa ve hukukun üstünlüğüne yorulmadan bağlılığı temsil ettiğini vurguladılar.

55 imzacı arasında Uluslararası Soykırım Çalışmaları Akademisyenleri Birliği Başkanı Henry C. Theriault, yayıncı Ragıp Zarakolu, Colgate Üniversitesi’nden Peter Balakian, Clark Üniversitesi’nden Taner Akçam, yazar James Caroll, Clark Üniversitesi Holokost tarihi çalışmalarından Deborah Dwork, Columbia Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat bölümünden Marianne Hirsch gibi isimler bulunuyor.

Osman Kavala 19 Ekim’de Antep’te Goethe Enstitüsü ile birlikte gerçekleştirilmesi planlanan bir projenin toplantısından döndüğü sırada İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan gözaltına alınmış ardından da tutuklanmıştı.

Kavala’nın gözaltına alınmasından bugüne Dünyanın ve Türkiye’nin çeşitli hak örgütlerinden, akademisyen, yazar ve gazetecilerinden Kavala’ya destek açıklamaları yapıldı. ADB, Kavala’ya desteği ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Heather Nauert aracılığıyla verdi:””Bu gibi durumlar toplumun özgürce tartışma ve fikirlerini beyan etme haklarını ortadan kaldırıyor”.  Avrupa Parlamentosu’ndan ise Türkiye Raportörü Kati Piri’den destek açıklaması geldi.

 

(Bianet)

Ankara’daki yasak kararına tepki: LGBTİ’lerin özgürlüğü, hetero bireyleri de özgürleştirir

LGBTİ bireyler, Ankara Valiliği’nin LGBTİ örgütlerinin etkinliklerini süresiz yasaklamasına tepki gösteriyor. LGBTİ bireyler, toplumdan yasağa karşı dayanışma beklediklerini anlattı.

DW Türkçe’den Hilal Köylü’nün haberine göre Ankara Valiliği’nin hafta sonu ‘kamu güvenliği ve genel ahlak’ gerekçesiyle LGBTİ (Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Transgender, İnterseks) ve LGBTT (Lezbiyen, gay, biseksüel, transseksüel veya travesti) örgütlerin etkinliklerini süresiz olarak yasaklaması sonrası yasağa karşı ortak açıklama yapan LGBTİ örgütleri yasağın ‘ayrımcı ve keyfi’ olduğunu belirterek, yasak kararına karşı hukuki işlem başlattı.

Örgütler bir yandan yeni yıl için hazırladıkları etkinlikleri sürdürürken bir yandan da yasağın kaldırılması için uğraşıyor. Ancak bu yasağın yeni olmadığı, yine ‘genel ahlak’ gerekçesiyle LGBTİ örgütlerinin düzenlediği onur yürüyüşlerinin engellenmesi ve bu yürüyüşlerde polisle yaşanan çatışmalar hala akıllarda.

28 yaşındaki R.Ç. LGBTİ topluluğu üyesi yasakların nasıl ortaya çıktığını anlatırken bunun bir ‘yönetim stratejisi’ de olabileceğine dikkat çekiyor.  R.Ç “Çünkü biz -LGBTİ bireylerin özgürlüğü, hetero bireyleri de özgürleştirir- sloganımızdan hiç vazgeçmedik. İnsanların bu konu üzerinde düşünmesi özellikle engelleniyor, çünkü insanların özgürleşmesi tehlikeli bulunuyor. Bu yüzden de yasakların arkası kesilmiyor. Türkiye’de böyle bir yönetim stratejisi var” diyor. R.Ç’ye göre ‘genel ahlak’ gerekçesiyle sadece toplum aldatılıyor. R.Ç. sözlerini “Yasak koyanların derdi genel ahlak düzenini kurmak değil, insanların özgürlük kavramı üzerinde düşünmelerini engellemek” diye sürdürüyor.

32 yaşındaki aktivist U.G. ise Türkiye’de Lezbiyen Gay Bisesküel Transgender İnterseks (LGBTİ) gerçeğine toplum nezdindeki yaklaşımı  “Xenobofik” olarak niteliyor. Yani insanlar bilmediği, bilmek istemediği şeylerden kaçıyor. Empati eksikliği gün geçtikçe artıyor.” Ona göre toplumda kadın ve erkek rol kalıpları içinde büyümüş insanlar okulda, sokakta, iş hayatında sadece kendilerine benzeyenleri kabul etme davranışı gösteriyorlar. Bu yüzden de iki erkeğin ya da iki kadının birlikteliği söz konusu olduğunda akıllara hemen cinsellik geliyor.

U.G., “-Erkek adam bunu yapar mı, erkek erkekle yatar mı- gibi kınama, ayıplama cümleleri de dalga dalga yayılıyor. Gaylerin –güçlü, maço, hakeden, her şeyi yapabilen, muktedir olan- erkek algısını kırdığını düşündükleri için de müthiş bir tepki geliştiriyorlar. Aynı durum elbette ki lezbiyen ve transseksüeller için de geçerli” diyor.

Türkiye’de LGBTİ örgütlenmesi

Türkiye’de LGBTİ bireylerin haklarını savunmak adına ilk örgüt İstanbul’da Lambda İstanbul adıyla kuruldu. 1994’te de Ankara’da KAOS GL kuruldu.

2003’te İstanbul’da düzenlenen ilk onur yürüyüşüne 30 kişi katıldı. 90’ların sonu ve 2000’li yılların başlarında LGBTİ dernekleri Türkiye’nin her yanında faaliyet göstermeye başladı.

2011’de İstanbul’da o güne kadarki en büyük onur yürüyüşü yaklaşık 10 bin kişinin katılımıyla gerçekleşti. Bu aynı zamanda Güneydoğu Avrupa’da düzenlenen en büyük LGBTİ onur yürüyüşü oldu. 2013’te İstanbul onur yürüyüşü, Gezi Parkı olaylarının da etkisiyle 100 bin kişinin katılımıyla gerçekleşti.

Ankara’da ilk onur yürüyüşünün düzenlenmesi de 2006’ya rastlıyor. Onur yürüyüşlerine dönük valilik yasakları OHAL uygulamasıyla birlikte genişlemeye başladı. Derneklerin Ankara’da geçen yıl ve bu yıl düzenlemek istedikleri yürüyüşler yasaklandı.

Türkiye genelinde, üniversitelerdeki topluluklar da dahil 100’den fazla LGBTİ derneği bulunuyor. Sadece LGBTİ bireyler değil, onların aileleri de birbirlerine destek olmak amacıyla ülke genelinde dernekler kuruyor.

Türkiye genelinde LGBTİ nüfusunun 10 milyonu aştığı söylense de bu konuda kesin rakam verilemiyor.

 

(DW Türkçe)

Cumhurbaşkanından, “Ekosistemi tahrip eden her adımın sonu felakettir” özeleştirisi

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “İçinde bulunduğumuz ekosistemi tahrip eden her adımın sonu felakettir. Acilen bir öz eleştiriye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum” dedi.

Semih Kaplanoğlu’nun yönetmenliğini yaptığı “Buğday” filminin galası, Beştepe’de yapıldı. Galada konuşan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Kaplanoğlu’nu tebrik ederken “Elbette zaman zaman haddini bilmeyen, kaliteyi hazmedemeyen nezaket fukarası şahıslar da çıkabiliyor. Bunlara verilecek en güzel cevap seviyeyi korumak işini en güzel şekilde yapmaya devam etmektir” şeklinde konuştu.

“Her platformda adaleti, dayanışmayı, kardeşliği savunuyoruz” diyen Erdoğan, “Sadece teknolojik ve ekonomik büyümenin bir ülkenin geleceği için yeterli olmadığını beşeri kalkınmanın da elzem olduğunu ifade ediyoruz. Çevreye zarar veren her teknoloji ne kadar hayatı kolaylaştırıcı olursa olsun, aslında namlusu insana dönmüş bir silahtır” diye konuştu.

Yönetmen Semih Kaplanoğlu’nun (solda) son filmi “Buğday”ın galası, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da katılımı ile Beştepe’de yapıldı.

Doğaya verilen zararların felakete yol açacağını söyleyen Erdoğan, konuşmasında “İçinde bulunduğumuz ekosistemi tahrip eden her adımın sonu felakettir. Acilen bir öz eleştiriye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Sayın Kaplanoğlu’nun filmini bu açıdan da son derece anlamlı buluyorum” ifadelerine yer verdi.

Cumhurbaşkanı, üç gün önce elektrik santrallerinin açılışında yaptığı konuşmada da “Nükleere giriyoruz, birilerini rahatsız ediyor. Rahatsız olsanız da olmasanız da biz nükleer enerjiyi yapacağız” açıklamasında bulunmuştu.

 

(T24, Yeşil Gazete)