Ana Sayfa Blog Sayfa 2941

İstanbullu bir Rum’dan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a mektup

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Yunanistan ziyaretinde dile getirdiği taleplerin ve Lozan Anlaşması’nı tartışmaya açmasının yankıları sürüyor. İstanbul’da Rumca yayınlanan Apoyevmatini gazetesinde 15 Aralık Pazartesi günü İstanbul doğumlu Aleko Papadopulos’un Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hitaben bir mektubu yayınlandı.

Apoyevmatini gazetesinin genel yayın yönetmeni Mihail Vasiliadis ise bu mektubu Agos okurları için Türkçeye çevirdi.

Türk Yunan ilişkilerinin yakın dönemi ve bugünü hakkında önemli tespitler içeren ve ilk olarak Agos’ta yayınlanan bu mektubu paylaşıyoruz.

Sayın Başkan,

Sana ‘sevgili Başkan’ diye hitap edecektim, ancak bu yaşımda -konvansiyon öyle olsa da- yalan konuşmam yakışık almaz. Bana öyle öğrettiler. Her daim doğruyu söylemeye alıştım, bu bana bazı hallerde pahalıya mal olmuş olsa da.

Sana ‘sen’li hitabımı mazur gör, Ancak bunu daha insancıl, daha içten, daha spontane ve daha samimi buluyorum. Esasen Allah’a da ‘senli’ olarak seslenmiyor muyuz?

İster içimde kala kalan gazetecilik insiyakıyla, ister hem Türk hem Yunan kimliğine sahip basit bir vatandaş olarak, olayı ilgiyle izledim. Türk kimliğim İstanbullu olmamdan gelir. Yunan kimliğine ise, yıllar sonra, sizin oradakilerin tutumundan nihayet sükûtu hayale uğrayan Yunan devletinin bize sahip çıkarak ‘Yabancılar Şubesi’(!) ile ilişkimizi kesmesi üzerine, sahip oldum. Anladın sanırım: ben İstanbullu bir Rum’um, yani ne Yunan ne de Türk. Kökenlerimin nereye dayandığını, ne olup ne olmadığımı, bugüne kadar kimsenin sorumlulukla, bilimsel bir biçimde, bana izah edemediği ve kimsenin de açıkça ve samimi hislerle ‘bizdensin’ diyemediği, sıradan bir vatandaş. Bu belki senin için de geçerli olabilir, ancak bulunduğun konumda, ne dün ne bugün, kimseyle oturup bunu tartışamazsın.

Ben 1934 doğumlu ve senden oldukça yaşlıyım. Hayatımın ilk 30 yılını orada yaşadım. Tahsilimi orada yaptım, orada olgunlaştım, askerliğimi de orada yaptım: Yedek subay olarak Erzurum’da 220. Piyade Alayı’nda. İlk yaşam planlarımı da, doğduğum yerin aynı zamanda benim de vatanım olduğu inancıyla, İstanbul’da hayal ettim. İş hayatıma da orada başladım, başarılı olduğunu düşündüğüm ilk adımlarını orada attım. Başarılı addediyorum, çünkü henüz 21 yaşındayken, o dönemde Rumca olarak İstanbul’da yayınlanan iki günlük siyasi gazeteden birinin yazı işleri müdürlüğü sorumluluğunu yüklendim. Orada evlendim, yuvamı orada kurdum, oğlumuz da gözlerini dünyaya orada açtı…

Tüm bunları neden şimdi sana yazıyorum? Acele etme, bana biraz zaman ver anlatayım. Allah aşkına, ne olur bana “başka zamana erteleyelim” deme, zira kalan zamanımın bu defteri tamamlayıp kapatmaya yetmeyeceğini biliyorum.

Senin son Yunanistan ziyaretinden bahsetmek üzere yazmaya devam ediyorum. Düşün, ne kadar saf ne kadar iyi niyetliyim ki, geleceğin günlerin arifesinde buraya eski bir tanışın, benim bir adamımın geleceğini düşünmekteydim.

Sadece ‘talepkâr’

Ancak bir kez daha yanıldım bu düşüncemde, zira sen buraya bir dost olarak değil, salt bir talepkâr olarak gelmiştin: Trakya’da yaşamakta olan Müslümanların haklarını talep etmek üzere. Hakkındır muhakkak, onlara olan ilgini ortaya koymak, bizimkilerin bize olan genellikle sathi ilgisine benzememek, ancak bu kez kanatlarının altına başkalarını da almak isteğini ortaya koydun. Yunanistan’ın, isteseydi eğer kolayca asimile etmiş olabileceği Pomaklarla Romanların, onlarla herhangi bir ilgin olmadığı halde, bugün hamisi olmak istiyorsun.

Her hâlükârda buna ve buna benzer şeylere değinmeyeceğim, çünkü konu dışına çıkmak, beni direkt olarak ilgilendirmeyen ve uzmanı olmadığım konulara girmek istemiyorum. Kaldı ki geçmişte defalarca olduğu gibi, bunları iki tarafın hazırlamış olduğunu tahmin ettiğim gündem başlıkları üzerinden, ikili görüşmelerde ele alabileceksiniz. O gündem başlıkları ki zaman içinde pek çok sayfası sararmış, hatta yok olmuştur. Aynen bizim, yani İstanbul Rumlarının, doğdukları yerde insanca yaşayabileceklerine olan inancımızın zaman içinde yavaş yavaş yok olduğu gibi.

‘Tek ülke’

Önce anılarımı sonra da arşivimi karıştırıyorum. Eski bir gazete çıkıyor karşıma. O dönemde İstanbul’da yayınlanmakta olan Rumca ‘Vima’ gazetesinin 19 Nisan 1952 nüshası. Kâğıt sararmış. Yazılar solmuş, zorla okuyabiliyorum. Az buz değil, altmış beş yıl geçmiş üstünden. İlk sayfasında, o dönemin Yunanistan başbakanı General Nikos Plastiras, Fransız ‘Le Monde’ gazetesinin Yunanistan muhabiri, o dönemin Basın Bürosu Müdürü, iki yabancı gazete muhabiri, bir de ben varız. Ben daha on sekizinde, bıyığı terlememiş, gazetecilik hayatına ilk adımlarını atan bir muhabir. General hasta. Belirli bir biçimde çökmüş ama bizi yine de kabul etmiş. Pijamasının üstüne ‘robe de chambre’ını giymiş, tüm sorularımızı her zamanki istekli haliyle cevaplıyor. Sorular yıllar içinde sürüp giden bir konu üzerine: Türk-Yunan ilişkileri. Yunan Başbakanının söyledikleri açık ve sarih. Görüşünü bizlere etraflıca anlattıktan sonra, sözlerini bir temenni olarak da algılanabilecek bir cümle ile bitiriyor: “Türkiye ile Yunanistan yakında tek bir ülke oluşturacaktır”. Bu cümlesini başlık olarak kullandığım röportajımla İstanbul’a dönüyorum ve tarihi bir sonucun habercisi olarak görüyorum kendimi. İnanıyorum ki bu gelişme beraberinde, İstanbul’da yaşamakta olan Rum toplumuna çok yönlü olumlu etkiler de getirecektir. Ne kadar safmışım!

Pırlanta sandığım basit bir cammış meğer!

O günden sonra gelişmeler ardarda geldi. İleri doğru atılan her bir adımdan sonra dört adım geri gidildi ve olaylar 6/7 Eylül trajedisiyle taçlandı. Daha bebektin sen o zaman, henüz 14 aylık. Muhakkak ki bunlar hakkında şahsi görüşün olamaz, ancak o kapkara gecede neler olduğu konusunda sonradan bir şeyler okumamış, duymamış olamazsın. Ayrıntılar mı istersin? Ama hayır, hayır bunlara girmeyeceğim. Daha eskilerden bahsetmeyi de gereksiz buluyorum. Ayırımcılık dosyasını da açmayacağım. Vatanın bizi, güya koruyucumuz Yunanistan’ı zayıf telakki ettiğinde, bir günah keçisi konumunda gördüğü ve her fırsatta darbelere maruz bıraktığı tartışmasız bir gerçektir zaten. Böyle böyle, bir zamanlar on binlerce olan nüfusumuz bu gün iki binin altına düşmüş bulunuyor. Çoğu da ileri yaşlarda. Ki, bunun anlamı 10 -15 yıl sonra İstanbul’da Rum bulabilmek için onları mumla aramak gerekeceğidir, bu da bazılarına büyük zevk verecektir. Geriye kalan binlerce yıllık izlerimiz, ambarlara dönüştürülen Anadolu’daki kiliselerimizde olduğu gibi, o günkü kıymetine göre değerlendirilerek AVM’lere, gökdelenlere dönüştürülecek, ancak belki mezarlıklarımız çocuk ve torunlarınıza binlerce yıllık tarihimizi hatırlatacaktır. Tabii eğer onlar da AVM’lere ve gökdelenlere dönüşmeyecekse.

Ve geçen gün sen sayın Başkan, ziyaret etmeyi görev olarak gördüğünü ifade ettiğin soydaşlarına hitap ederken, onlara saflıkla, Türkiye ile Yunanistan arasında bir ‘köprü’ kurmalarını salık verdin. Yunan muhatabın normal olarak sana o anda “İyi de sevgili dostum, bu köprünün öbür yarısına ne oldu?” diye soracağına, sözüne devamla Rum vatandaşlara, yani bize, o eşi bulunmaz nasihatini tekrarlama fırsatını verdi; o her zaman söylediğin “Türkiye’ye geri dönün” davetini. Senin güya ümit ettiğin ve olabileceğine inandığın davetini! (Bu arada, gerçekten, diğerlerine ‘Türk’ derken bize neden ‘Rum’ olarak hitap ediyorsun?)

Sen bizi ne sandın sayın Başkan? Sen Lozan Antlaşması’nın güncelleşebileceğine inanıyor olsan bile, benim orada kalan varlığım nasıl ‘güncelleşecek’? Şişli Rum Ortodoks Mezarlığı’nda yatmakta olan babamı nasıl güncelleştireyim? Bir zamanlar Sinasos mezarlığında yatan ve bugün nerede olduğunu bile bilemediğim büyük babamı nasıl güncelleştireyim? Ondan sonra da oğluma “bugüne kadar yaptıklarını koy kenara, hemen Türkçe öğren ve eşyanı topla, gidiyoruz; karın ve çocuklarınla birlikte Türkiye’ye İstanbul’a dönüyoruz” nasıl diyeyim? Hadi diyelim ki cesaretimi toplayıp da söyledim, bana demeyecek mi ki “yahu baba aptallaştın mı, orda tüm çektiklerinize rağmen hâlâ aklın orada mı” diye?

Dolayısıyla, senin de inanmadığın bu masalları ikide bir tekrarlayıp söyleme. Eğer şartları tersine çevirecek olsak, eminim ki kendi çocuklarına hiçbir benzer tavsiyede bulunmazdın. Zaten geçenlerde, Atina’daki Başkanlık Sarayı’nda “eğer başımıza gelenlerden ders almazsak, her zaman olduğu gibi, tarih tekerrür edecektir” diyen sen değil miydin? Ancak duruma göre sözlerini değiştiriyorsun. Kendine başka ölçüler benimserken, sıra bize geldiğinde bambaşka ölçülerden dem vuruyorsun. Tabii, bizi oraya tarihin tekerrür etmekte olduğunu göstermek için çağırmıyorsan.

Devam edeyim mi? Sevinerek ederim. Ancak söyleyecek, sana anlatacak çok, pek çok şeyim olmasına rağmen kısa kesmeye çalışacağım. Halkımızın dediği “sağırın kapısını istediğin kadar çal” atasözünü kullanmayacağım çünkü sen sağır değilsin, aksine kulakların çok hassas ve her şeyi duyabiliyorsun, hatta sana söylenmeyenleri de, yeter ki ilgini çekiyor olsun.

Gerek sen gerekse Trakya’daki ‘sahibinin sesi’ konumunda olanlar (İstanbul’da Yunan politikacılar için bu konumda olanlar olmuş olsaydı, ‘vay hallerine’ olurdu) son zamanlarda “dinî özgürlüklerinin zevkini çıkarmakta olan İstanbul Rum azınlığından” bahseder oldunuz. Hangi azınlıktan bahsediliyor? Şu an biz küçük bir mahalle oluşturacak sayıda bile değiliz. Talep ediyoruz dedin, Türk azınlığına uluslararası standartlara göre gerekli hak ve özgürlüklerden faydalanma hakkı tanınsın dedin; tanınsın ki bu sorun gündemden kalksın; Türkiye’nin beklentisi budur, dedin. Ve övündün, evet övündün, senin başbakanlık döneminde bizler için güya yapılan önemli açılımlar için; buna örnek olarak da İmroz’da senden öncekilerin kapatmış olduğu okulların açılmış olmasını gösterdin. Onlar ki İmroz’u ağır cezalıların gönderildiği açık hapishaneye çevirerek, Lozan Antlaşması’nın koruması kapsamındaki sakinlerini apar topar pılıyı pırtıyı toplayarak kaçmaya mecbur etti.

Ya Ruhban Okulu?

Heybeli Ruhban Okulu’nu sana sormadım bile. Acaba açıldı da benim haberim mi olmadı? Ayrıca Trakya’daki Müftünün seçimi konusunda da bir bağdaştırma yaptın ve onu Sen Sinod Meclisi’ne katılabilmeleri için bazı Metropolitlere vatandaşlık vermiş olmakla bağdaştırdın, bununla övündün. Acaba, Sen Sinod Meclisi’nde gerçekleşecek oylamanın Patrik seçiminde geçerli olacağı konusunda beni temin edebilir misin? Yoksa adayları yeniden İstanbul Valisi mi belirleyecek? Eğer böyle olacaksa, dünya üzerindeki tüm Ortodoksların liderinin seçimi çok özgün ve demokratik olur herhalde!

Duyduğuma göre Celal Bayar Lisesi’nin tabelasının tahrip olduğu ve yerine yenisinin konulmadığı konusunda şikâyetin oldu. Aksini söyleyecek değilim, şikâyetin yerinde. Ben de aynısını yapardım. Ancak ifade ettiğin gibi hakkı ve mütekabiliyeti savunuyorsan, bana söyler misin acaba, oradaki okullarımızın biri, kırık tabela ile de olsa, Kral Pavlos’un ya da Konstantin Karamanlis’in ya da Georgios Papandreu’nun adını taşıyor mu?

Daha pek çok örnek gösterebilirim ancak bu neye yarayacak ki? Türk-Yunan yakınlaşmasının ve dostluğunun fanatik bir taraftarı ve bir ömür boyu savunucusu oldum; daha bıyığı terlememiş bir delikanlı iken, Yunan Başbakanı General Plastiras “Türkiye ile Yunanistan yakında tek bir ülke oluşturacaktır” dediği ta 1952’den, senin buraya Türk-Yunan ilişkilerini pekleştirmek amacıyla geleceğine, Atatürk’ün dış politikasının temel direği olarak kabul ettiği ‘Yurtta Sulh Cihanda Sulh’ ilkesine bağlılığına inandığım geçen güne kadar –gör saflığımın derecesini– bu inancımdan şaşmadım. Ancak sen buraya koca bir paket “talebimdir” ile geldin.

Herkesin tartışmasız kabul ettiği gibi, karizmatik bir kişisin. Sıfırdan başlayarak, ülkenin en üst makamına ulaşmış olman, onu 14 yıldan beri ve bugüne kadar devamlı yönetmen, ekonomik gelişmesine olan katkının tarihsel olarak nitelenmesi, tesadüf değil muhakkak. Ancak izin ver sana şunu söyleyeyim: bir kimse komşusuna, hele onun çok problemi olduğu ve onlara çözüm bulabilmek için zor uğraşlar verdiği bir dönemde, yalnız “isterim” ve “talep ederim” ile gelmez.

Şahsen ben bunun için sevinmiştim; elinde, dostluk ve barışın sembolü olan bir çift zeytin dalıyla, var olduğunu düşündüğün sorunları görüşmek, onlara çözüm bulmaya çalışmak için geleceğine inanmıştım. Bir savaşın hemen ertesinde Atatürk ve Venizelos’un yaptıkları gibi. Kaldı ki sayın Başkanım (ve burada mektubuma son vermek istiyorum) Türk-Yunan ilişkileri ‘başarı hikâyesi’ malzemesi değildir ve yayılmacı politikalar her ne kadar kâğıt üzerinde cazip görünüyor ise de, fiilde genellikle her iki taraf için de felakete kadar gidebilecek sonuçlar yaratır.”

 

(Agos)

Prof. Kaboğlu’ndan suçlamayı okuyan mahkeme başkanına, “Bu kadarı bile rencide edici”

Anayasa Profesörü İbrahim Kaboğlu, Barış Bildirisi’ne imza attığı için hakkında açılan davada, bugün hakim karşısına çıktı. Mahkeme Başkanı, yöneltilen suçlamayı okuyup, “Hepsini okumama gerek yok değil mi?” diye sorunca Kaboğlu, “Gerek yok. Bu kadarı bile rencide edici” cevabını verdi.

İbrahim Kaboğlu

‘Bu suça ortak olmayacağız’ bildirisine imza atan akademisyenler hakkında ‘terör propagandası yapmak’ suçlamasıyla açılan davaların görülmesine bugün devam edildi. Aralarında KHK ile Marmara Üniversitesi’ndeki görevinden ihraç edilen Anayasa Profesörü İbrahim Kaboğlu’nun da bulunduğu 18 akademisyen bugün ayrı ayrı hakim karşısına çıktı.

Çağlayan’daki İstanbul 36’ıncı Ağır Ceza Mahkemesi’nde Kaboğlu’nun da yer aldığı 10 akademisyenin duruşması yapıldı. 8 akademisyen duruşmada hazır bulurken 2 akademisyen mazeret bildirdi. Duruşmaları, aralarında akademisyen ve öğrencilerin de bulunduğu çok sayıda kişi takip etti.

Kaboğlu’nu duruşmada 20’ye yakın avukat temsil etti. Ancak Mahkeme Başkanı Hakan Özer avukat sayısını, KHK’yı dayanak göstererek 3’le sınırlandırdı.

Barış hakkı ve ifade özgürlüğünün anayasal bir hak olduğunu dile getiren Kaboğlu, şöyle dedi: “Buradaki çelişki şu; bildiri toplu, fakat davalar tekil. Bu çelişkiyi aşmak, adil yargılanma için kolay olmayacak. Acaba Barış Bildirisi’ne rıza gösterenlere karşı başlatılan linç girişimi cezasızlık sorunundan mı kaynaklanıyor? Bildiriye olur veren kişiler yaşama hakkından yoksun edilme eşiğine kadar linç kampanayasına tabi

İbrahim Kaboğlu

tutuluyor. Onları öldürmeye azmettirme eşiğine ulaşan kişilere herhangi bir işlem yapılmıyor. Burada Anayasa’nın 138. maddesi açısından üzerinde durulması gerekir. Bütün haklardan yoksun kılıcı uygulamalara tabi tutulduk.”

İbrahim Kaboğlu hakkında mahkumiyet kararı verilmesi durumunda hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını istemediğini söyledi.

Kürt illerindeki sokağa çıkma yasakları ve operasyonlar sırasında yayınlan ‘Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiride imzası bulunan bin 128 akademisyen hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlatmıştı. Savcıların hazırladığı iddianamelerle şu ana kadar 148 akademisyen hakkında ‘terör örgütü propagandası yapmak’ suçlamasıyla 7 buçuk yıla kadar hapis cezası talebiyle ayrı ayrı davalar açılmıştı.

 

(Gazete Duvar)

Japonya’nın Nükleer Endüstrisi’nde bir skandal daha!

Japonya’nın Üretim Devi Mitsubishi  bir süredir bakır ve aluminyum parçalarına ait spesifikasyon uyunsuzluklarıyla dünya kamuoyunun gündeminde. Zira bu yıl Ekim ayı itibariyle Mitsubishi Şirketi’nin iştiraki olan Mitsubishi Malzeme Şirketi (Mitsubishi Materials Company)tarafından üretilen ve uçak ve otomobil endüstrisinde kullanılan ürünlerin spesifikasyonlarında  uygunsuzluklar bulunduğu anlaşılmıştı[1] 

Mitsubishi Malzemeleri Şirketi (Mitsubishi Materials)Başkanı Akira Takeuchi (C) yanlış ürün spesifikasyonları için özür dileyerek  basın toplantısı öncesinde eğiliyor , 24 Kasım 24, 2017, @Japantimes AFP PHOTO / Kazuhiro NOGI

Reuters’in haberine göre,  Mitsubishi Malzemeleri Şirketi, ürün spesifikasyonlarında problem olan ürünlerin müşterilere gönderildiğini  Başkan Akira Takeuchi ile  Başkan Yardımcısı Naoki Ono ve Mitsubishi Shindoh Başkanı Kazumasa Hori ile Mitsubishi Kablo Endüstrileri Şirketi Başkanı Hiroaki Murata’nın katılımıyla düzenlenen bir basın toplantısıyla  24 Kasım tarihinde açıkladı[2]

Mitsubishi skandalı nükleer endüstrisine de sıçradı!

Nihayet nükleer endüstrinin aktörlerinden Kansai Elektrik Şirketi de işletmekle yükümlü olduğu iki nükleer santralde Mitsubishi Malzemeler Şirketi tarafından üretilmiş olan ve uygunsuzluğa konu olan bu hatalı kauçuk conta parçalarını kullanmakta olduğunu doğruladı. Sözkonusu  parçalar, Kansai Elektrik Şirketi’nin Sözcüsünün beyanına göre Oi ve Takahama nükleer santrallerinde reaktörlerin  güvenli işleyişini ilgilendiren reaktörlerin  soğutma sistemi gibi hayati önemdeki onlarca yerde bulunuyor.

Takahama Nükleer Santrali

Takahama ve Oi Nükleer santralleri  etkilendi

Japon medyasında çıkan haberlere göre Kansai Elektrik Şirketi’nin Sözcüsü tarafından da  teyit edildiği şekilde diğer tedarikçilerden de kauçuk conta alındığı için Mitsubishi’den tedarik edilmiş olanların ayrıştırılması  büyük güçlük arz ediyor. Bununla birlikte kauçuk contalar nükleer reaktörlerin soğutma sistemlerinde kullanılan ve yüksek ısı ile basınca dayanıklı olması gereken parçalar. reuters’in haberinde Mitsubishi Malzemeleri ve Mitsubishi Kablo şirketlerinin yöneticilerinin konuyla ilgili açıklama yapmaktan kaçındığı ve  şirketin daha önce de 300 tedarikçiye yanlış özellikte ürünler göndediği de belirtiliyor.

Japon nükleer endüstrisinde Mitsubishi skandalı ne tek ne de son!

Mitsubishi Şirketi’nde meydana gelen bu skandal Japonya nükleer sektörünü büyük ölçüde sarsmış bulunuyor. Fakat  Japonya’nın nükleer endüstrisindeki skandallar Mitsubishi dışında da kendini gösteriyor. Zira çok değil 1 ay önce  Fukuşima nükleer felaketinin etkileri hükümet tarafından tam unutturulmaya çalışılırken Fukui Eyaleti’nde Kansai Elektrik tarafından işletilen Oi Nükleer Santrali’nin  3 ve 4 no’lu reaktörlerinin  tekrar devreye alınması işlemi mahkeme kararıyla 2018 yılına ertelenmişti.

Kobe Çelik skandalı reaktörün yeniden devreye alınmasını önlemişti!

Nitekim bu yıl Ekim ayında ortaya çıkan Kobe Çelik Skandalı böylece nükleer endüstride bir kez daha hayati önemdeki parçalarda kullanılan  malzemelerin ürün spesifikasyonlarındaki hatalara dikkatleri çekti.  Bu uygunsuz parçaların Japonya genelinde  tedrici tedbir nedeniyle kapatılan nükleer santrallerin yeniden açılması istenen 5 santralin toplam  9 reaktöründe kullanılmakta olduğu açıklandı.*   20 Ocak 2018’e kadar kontrollerinin yapılarak yeniden devreye alınması beklenen Ehime eyaletinde Shikoku Elektrik tarafından işletilen Ikata Nükleer Santrali’nin  yeniden devreye alınması volkanik arazi yapısına uygunluk şartlarının bulunmadığı gerekçesiyle riskli bulunmuş ve  ilk defa  üst mahkemenin verdiği karar  yerel mahkeme tarafından  bozulmuştu.   Shikoku Elektrik ise  kararın kabul edilemez olduğunu ifade ederek  30 Eylül 2018 itibariyle temyize gitme haklarını kullanabileceklerini belirtmişti. [3]

Toshiba yurtdışı nükleer yatırımlarından çekildiğini açıklamıştı !

2017 ‘nin başlarında ise Toshiba’nın ABD menşeili Westinghouse şirketini satın almasının akabinde  nükleer endüstri alanında  yaşadığı 6 Milyar Dolarlık zararını  yazımızda değerlendirmiş,  şirketin yurt dışındaki nükleer projelerinden çekilme kararı aldığını duyurmuştuk.

Sinop’ta uygunsuzlukların müsebbibi olan şirketler  işbaşında!

Nükleer santrallerde kritik önem derecesine sahip yerlerde kullanılan parçaların spesifikasyonlarında uygunsuzlukları bulunan aynı Mitsubishi ise Türkiye’de ikinci nükleer santral projesinin yürütücüsü olarak atanmış durumda. Dahası Sinop’ta 4400 Megawatt gücünde elektrik üretmesi hedeflenen  nükleer santralin reaktörleri, yukarıda bahsi geçen  uygunsuzlukların müsebbibi Mitsubishi  ile  bir başka sorunlu reaktör üreticisi olan Fransa’ya ait Areva tarafından oluşturulan bir konsorsiyumla üretiliyor olacak. (Areva’nın 18 reaktörünün devreden çıkarılmasına neden olan reaktör kazanındaki çelik kalitesi problemine ilişkin yazımıza  buradan ulaşabilirsiniz). Plan işlerse iki şirket henüz dünyada hiçbir nükleer tesiste kullanılmamış olan Atmea 1’i  üreterek Built -Own-operate(BOO) / İnşa et-Sahiplen-İşlet tipi anlaşmayla santralin sahibi olarak işletecekler.

Dolayısıyla halihazırda olağan  üretim prosesleri içinde  skandallara imza atan bu iki şirketin, ortak şekilde  üretecekleri denenmemiş reaktörlerini Türkiye  sınırları içinde siyasi iktidar tarafından tanınan sonsuz yetkiyle kuracak olması da pek çok soru işaretini de beraberinde getiriyor.Türkiye’de siyasi iktidarın uluslararası arenada bu küresel şirketlere verdiği sözler ne olursa olsun korumakla mükellef olduğu yurttaşlarının selameti için bu yanlıştan bir an önce vazgeçmesi gerekiyor.

Son notlar:

 

* Fukui Eyaletinde  Kansai Elektrik tarafından işletilen Takahama  nükleer santralinin 3 ve 4 nolu reaktörlerinde; Kagoshimada Kyushu Elektrik tarafından işletilen Sendai santralinin 1 ve 2 nolu reaktörlerinde;  Fukui eyaletinde Kansai Elektirk tarafından işletilen Oi Nükleer Santrali’nin 3 ve 4 no’lu reaktörlerinde; Saga eyaletindeki Kyushu Elektrik tarafından işletilen Genkai santralinin 3 ve 4 no’lu reaktörlerinde ; nihayet  Ehime eyaletinde Shikoku Elektrik tarafından işletilen Ikata Nükleer santralinin 3 no’lu reaktöründe kullanılmış olduğu anlaşılmıştı. https://steelguru.com/steel/kobe-steel-scandal-nine-nuclear-reactors-in-japan-used-products/495426

[1] https://www.ft.com/content/a023d962-d03c-11e7-b781-794ce08b24dc

[2] https://www.reuters.com/article/us-mitsubishi-ma-scandal-nuclear/japans-kansai-electric-used-possibly-falsified-mitsubishi-materials-products-at-reactors-idUSKBN1EE0J9

[3] https://nuclear-news.net/2017/12/14/japan-court-bars-restart-of-nuclear-reactor-shut-after-fukushima/

(Yeşil Gazete)

Pınar Demircan 

“Gençlik sarsıntısı” yılın kelimesi seçildi

Oxford Sözlüğü, 2017’de yılın kelimesi olarak ‘gençlik sarsıntısı’ (youthqauke) sözcüğünü seçti.

Sabitfikir dergisinin aktardığına göre, Oxford Sözlüğü, sözcüğün anlamını da şu şekilde verdi:

“Gençlerin eylemleri ya da etkilerinden doğan, kayda değer kültürel, politik ya da sosyal değişim.”

‘Youthquake’ ilk olarak 1965 yılında, Vouge dergisinin genel yayın yönetmeni Diana Vreeland tarafından ortaya atılmış ve Vreeland bu kavramı ilk olarak Vouge US’in ocak sayısındaki yazısında dönemin gençlerini tanımlarken kullanmış.

‘Youthquake’ sözcüğü dokuz sözcükten oluşan bir kısa liste içerisinden seçildi. Listede yer alan diğer sözcükler ise ‘antifa’, ‘broflake’, ‘gorpcore’, ‘kompromat’, ‘milkshake duck’, ‘newsjacking’, ‘unicorn’ ve ‘white fragility.’

Oxford Sözlükleri Başkanı Casper Grathwohl, ‘youthquake‘ seçimini şöyle açıkladı:

“Youthquake, yılın sözcüğü için belirgin bir tercih gibi görünmeyebilir ve Amerika topraklarında henüz belirgin bir biçimde görülmediği de doğrudur. Ancak İngiltere’deki güçlü örnek, sözcüğün yükselişini gösteriyor. Youthquake sözcüğünü bulgular ve dilsel çıkarımlara göre seçtik. Fakat bana göre en önemlisi dilimizin derinleşen huzursuzluğumuzu ve bitkin sinirlerimizi yansıttığı bir dönemde politik bir sözcüğün umut verici gelişi nadir bir durum.”

 

(Diken)

Kadıköy “iklim elçilerini” arıyor!

“Kadıköy Belediyesi Bütüncül ve Katılımcı İklim Eylemi Projesi” ile Nisan ve Mayıs aylarında gerçekleştirilecek toplantılara katılacak 300 iklim elçisinin belirlenmesi için başvurular başladı.

Yapılan duyuruya göre 3 hafta sonu ve 2 tur olarak düzenlenecek toplantılara iklim elçisi olarak katılmak isteyenler, Kadıköy Belediyesi’nin web sitesi ve iklim eylemi web sitesi olan iklim.kadikoy.bel.tr adresinde bulunan “Kadıköy’ün İklim Elçilerini Arıyoruz Başvuru Formu”nu doldurarak başvurabilir. Son başvuru tarihi 15 Mart 2018 olarak belirlenirken, 300 kişilik ekip, başvurular alındıktan sonra belirlenen kriterlere göre değerlendirilip oluşturulacak.

Kadıköy Belediyesi ise projeye iklim elçisi olarak destek vermek isteyen herkesi şu sözlerle davet etti: “Sizler de İklim değişikliğinin dünyamız üzerinde etkilerini azaltmak, farkındalık oluşturmak, sürdürülebilir ve yaşanabilir bir Kadıköy yaratmak için Kadıköy’ün İklim Elçisi olmak istiyorsanız başvuru formunu doldurarak ‘Kadıköy Belediyesi Bütüncül ve Katılımcı İklim Eylemi Projesi’ne destek olabilirsiniz”.

 

(İklimhaber)

Dünyaca ünlü Burning Man Festivali’nden Selda Bağcan’a davet

Türk halk müziğinin ve protest müziğin ülkemizdeki en önemli temsilcilerinden Selda Bağcan, Nevada’daki çölde 31 yıldır düzenlenen, bu sene 26 Ağustos-3 Eylül tarihlerinde yapılacak Burning Man 2018’de sahne alacak.

Habertürk’ün yazarı İpek Durkal’ın haberine göre Selda Bağcan, ABD’nin Nevada Eyaleti’ndeki Black Rock Çölü’nde 31 yıldır düzenlenen ve dünyanın her yerinden 70 bine yakın müzikseveri ağırlayan Burning Man 2018’e davet edildi.

Dünyanın en çılgın festivali olarak bilinen etkinlikte geçen yıl ‘Sivas Ellerinde Sazım Çalınır’ türküsü çalınan sanatçı bu kez çölde sahneye çıkıp şarkılarını canlı canlı seslendirecek.

 

(Birgün)

Güney Kore’nin 2030 için yenilenebilir enerji hedefi 47 GW

Güney Kore Ticaret, Sanayi ve Enerji Bakanlığı ülkenin 8. Uzun Dönemli Elektrik Arz ve Talep Planı’nın taslağını yayınladı. Plana göre 13 yılda 30,8 GW’lık güneş 16,5 GW’lık rüzgar yatırımı planlanıyor.

Bakanlıktan konu ile ilgili yapılan açıklamaya göre plan ile ülkenin elektrik üretimindeki kömür ve nükleer payının çok önemli oranda geriletilmesi, başta rüzgar ve güneş olmak üzere yenilenebilir kaynakların payının yükseltilmesi hedefleniyor.

Enerji verimliliği ve dördüncü sanayi devrimi kapsamında yapılacak çalışmalar sayesinde de ülkenin tepe noktadaki elektrik talebi oransal olarak yüzde 12,3, güç olarak ise 14,2 GW daha düşük gerçekleşebilecek.

Açıklamadaki bilgilere Güney Kore’nin yenilenebilir enerji kaynaklarına dayalı mevcut 11,3 GW’lık elektrik üretim kapasitesi 2030 yılında, çoğunluğu rüzgar ve güneş enerjisine dayalı santrallerden oluşmak üzere, 58,5 GW’a ulaşacak.

Aynı dönemde sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) kullanan santrallerin gücü 37,4 GW’dan 47,5 GW’a, kömürlü termik santrallerin gücü ise 36,8 GW’dan 39,9 GW’a yükselecek. Bu dönemde ülkede 11 nükleer reaktörün devreden çıkmasına karşın beş yeni reaktörün devreye girecek olması ile Güney Kore’nin nükleer enerjiye dayalı elektrik üretim kapasitesi 20,4 GW’dan 22,5 GW’a yükselecek.

Kurulu güçte yenilenebilir payı yüzde 33,7 olacak

Güney Kore’nin elektrik üretim kapasitesinde halihazırda yüzde 50,9 olan kömür ve nükleerin toplam payı bu dönemde üçte bir oranına kadar düşecek.

Bununla birlikte yenilenebilirin payı yüzde 9,7’den yüzde 33,7’e yükselecek.

Ülkenin 2030 yılı elektrik üretiminde kömür yüzde 36,1 ile ilk sırada, nükleer enerji ise yüzde 23,9 ile ikinci sırada gelecek. Bu tarihte elektrik üretimindeki yenilenebilir enerjinin payı yüzde 20, doğal gazın ise yüzde 18,8 olacak.

Bununla birlikte plan ülkenin sera gazı azaltım hedeflerine de çok önemli katkı sağlayacak ve Güney Kore’nin 2030 yılı sera gazı emisyonları belirlenen 258 milyon tonluk hedefine altına inerek, 237 milyon ton olarak gerçekleşecek.

 

(Yeşil Ekonomi)

Ekoloji Almanağı’nın tanıtım toplantısı 23 Aralık’ta

2005-2016 yıllarını kapsayan ‘Ekoloji Almanağı’ yayımlandı. Cemil Aksu ve Ramazan Korkut tarafından hazırlanan almanak, Yeni İnsan Yayınevi etiketiyle çıktı.

Kitap tanıtım toplantısı Cumartesi günü Kadıköy’de

Kitap tanıtım toplantısının 23 Aralık Cumartesi günü, saat 18.00’de İstanbul Kadıköy’deki Barış Manço Kültür Merkezi’nde gerçekleştirileceğini duyuran yayınevi, şu bilgi notunu paylaştı:

“Yayınevimiz yeni yılı Ekoloji Almanağı ile karşılıyor. Çevre, ekoloji ya da ‘yaşam savunusu’ olarak adlandırılan bu hareketlerin söz ve eylem kapasiteleri, uzun zamandan beri siyasetin gündemini işgal eden ‘kriz tartışmalarının’ satır başlarını oluşturan ‘temsiliyet, yatay örgütlenme, iletişim tekniklerinin siyasete etkisi, doğa-kültür/insan çatışkısı’ gibi konuların da daha içeriden tartışılmasını sağladı, sağlıyor. 90’lı yıllarda bir iki yayınevi, dergi ve bir iki dernekle sınırlıyken, 2005’ten sonra birçok yerel platform kurulması, ekolojik temalı sitelerin, sosyal medya hesaplarının açılması, yayınevlerinin dizi başlıklarına ‘ekoloji’yi eklemeleri, belli başlı haber sitelerinin ana sayfalarına ‘ekoloji’ butonu eklemeleri hız kazandı. Artık ‘ekoloji’ gündelik yaşamımızın ana gündem maddelerinden biri…”

Aksu: Hafızayı canlı tutmak, ağları sürdürmek isteyenler için faydalı olacak

Cemil Aksu ise Facebook hesabından yaptığı açıklamada şunları kaydetti:

“Ekoloji Almanağı çıktı! Nihayet ? Yaklaşık iki yıllık bir zamanı alan, 2005-2016 tarihlerini kapsayan bir çalışma oldu. İklim krizi, madencilik, enerji politikaları, gdo, hayvan hakları, afetler, kentsel dönüşüm… Bütün bu başlıklar altında 5N1K ekoloji günlüğü. Neler oldu, kesintiler, süreklilikler, özneler, yapılar… 12 yılın ekoloji hareket(ler)ine bütünlüklü bir bakış atmak, hafızayı canlı tutmak, ağları sürdürmek isteyenler için faydalı olacağını düşünüyorum.”

Ekoloji Almanağı’nın içindekiler ve sunuş bölümüne buradan ulaşabilirsiniz.

 

(Gazete Karınca)

AYM, Selahattin Demirtaş’ın başvurusunu reddetti

Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, HDP Eş Genel Başkanı Demirtaş’ın seçme ve seçilme hakkının ihlal edildiğine dair başvurusunu “açıkça dayanaktan yoksun” bularak kabul edilemez olduğuna karar verdi.

AYM daha önce de HDP Mardin Milletvekili Gülser Yıldırım’ın Anayasa Mahkemesi başvurusu “kabul edilemez” bulmuştu.

Selahattin Demirtaş, 4 Kasım 2016’dan bu yana Edirne Cezaevinde tutuklu bulunuyor. Ayrıca, vekilliği ve HDP üyeliği düşürülen Figen Yüksekdağ ile Nursel Aydoğan’ın da aralarında bulunduğu dokuz HDP’li vekil de halen tutuklu.

Hakkında düzenlenen 31 fezlekeden dolayı Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan Demirtaş’ın ilk duruşması 7 Aralık’ta görülmüştü. Duruşmaya getirilmeyen, bu nedenle Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) ile ifade vermeyi reddeden Demirtaş’ın avukatları yasama dokunulmazlığı gerekçesiyle davanın düşürülmesini talep etmişti. Tüm talepleri reddeden mahkeme, 14 Şubat’a bıraktığı duruşmada bizzat Demirtaş’ın hazır edilmesine karar verdi.

HDP Urfa Milletvekili Osman Baydemir de basın açıklamasında, AYM’nin Balbay kararını hatırlatmıştı.

“AYM’nin daha önce verdiği Mustafa Balbay kararı ortadayken, bir içtihat kararı varken halen mahkemenin karar vermemiş olmasının önündeki engel nedir? Kim bu kararlaşma sürecini önlüyor? Eğer bir önlem mekanizması yoksa mahkeme neden hala karar vermedi?”

 

(Bianet)

 

Doğrulama yaparak kurumları harekete geçirmek – Ali Osman Arabacı

Bu yazı teyit.org/ dan alınmıştır

Kasım ayında Türkiye ve Avrupa’da yayın yapan medya kuruluşları, Rusya’dan geldiği iddia edilen ve insan sağlığı açısından zararlı olduğu belirtilen radyoaktif Rutenyum-106 maddesini taşıyan bulutlar hakkında yayınlar yaptı.

29 Eylül’de İtalya, Avusturya ve Almanya’da tespit edilen, 6 Ekim’de de Fransa Nükleer Güvenlik Enstitüsü (IRSN) tarafından doğrulanan Rutenyum-106 yüklü bulutların kimsenin ruhu bile duymadan İstanbul üzerinden Avrupa’ya geçtiği basında geniş yer buldu.

Radyasyon yüklü bulutlar hakkındaki haberler teyit.org’a pek çok kişi tarafından ihbar olarak gönderildi ve takipçiler teyit.org’un konu hakkında bir çalışma yapması konusunda ısrarcı oldu.

Rutenyum-106 değerinin normalden bin kat fazla olduğu iddia edildi

Rusya basınına yansıyan haberlerde sızıntının kaynağı olarak Rosatom şirketinin Çelyabinsk ve Ozersk kasabalarındaki nükleer artık işleme fabrikaları gösterildi. Ölçümlerde elde edilen Rutenyum oranının Urallar’ın güneyindeki Agrayaş istasyonunda 986, Novogorny istasyonunda 440 kat fazla olduğu belirtildi.

Ayrıca, Açık Rusya Gazetesi sızıntının bulutlarla izlediği güzergahı gösteren bir harita da paylaştı. Daha önce Fransa Nükleer Güvenlik Enstitüsü tarafından yayınlanan harita ile benzerlikler gösteren görselde Rutenyum-106 yüklü bulutların Karadeniz üzerinden geçerek İstanbul’u etki altına aldığı da görülüyor.

Rusya Meteoroloji Merkezi de yaptığı açıklamada Eylül ve Ekim aylarında yapılan ölçümlerde Rutenyum-106 kaynaklı yüksek kirlilik tespit edildiğini doğruladı.

teyit.org konuyu aydınlatabilmek için birçok isim ve kurumla irtibata geçti

Kamuoyunda oluşan belirsizliği gidermek için teyit.org konu hakkındaki analizini 28 Kasım’da yayınladı. Analizde yer alan “Türkiye sızıntıdan etkilendi mi?” başlıklı bölümde iki kamu kurumu ve iki uzmandan alınan bilgi ve görüşlere yer verildi.

teyit.org’un görüştüğü meteoroloji mühendisi Bünyamin Sürmeli ve İstanbul Teknik Üniversitesi Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Orhan Şen, Rutenyum-106 yüklü bulutların Türkiye’yi etkilemesinin mümkün olmadığını ve kesin bulguların bulunmadığını ifade etti.

Kullanıcıların paylaştığı iddia metninde birkaç hafta süresince yağan yağmurlara çıkılmaması gerektiği de belirtilmişti. Bunun üzerine teyit.org Meteoroloji Genel Müdürlüğü’ne konu hakkında bilgisi olup olmadığını sordu. Meteoroloji Genel Müdürlüğü konu hakkında yapılan bir uyarı ya da acil durum çağrısı olmadığını belirtti.

teyit.org, son adres olarak Türkiye Atom Enerjisi’ne (TAEK) telefonla ulaşarak bilgi talep etti. Yetkililer Eylül ve Ekim aylarında bu konu hakkında bilgilendirildiklerini ve Rutenyum-106 maddesinin İstanbul ve Ankara’da az miktarda ölçüldüğünü belirtti. TAEK teyit.org’a bu açıklamayı yaptığı sırada herkesin erişimine açık bir beyanatta bulunmamış veya çalışma bulgularıyla ilgili bilgi paylaşmamıştı.

Yeşil Gazete, TAEK’e Rutenyum-106’yı sordu

Kendisini ekolojik, politik, katılımcı ve şenlikli bir internet gazetesi olarak tanımlayan Yeşil Gazete, teyit.org’un yayınladığı analizden bir gün sonra, 29 Kasım’da, “Radyasyon sızıntısından haberiniz olduğu ve Türkiye’de de tespit ettiğiniz halde neden bu bilgiyi kamuoyuyla paylaşma gereği duymadınız?” sorusuna yanıt bulmak amacı ile TAEK’i aradığı ve açıklama talep ettiğini belirttiği bir haber yayınladı.

Habere göre söz konusu görüşmede, TAEK yetkilisinin internet üzerinden edinilen bilgilerin paylaşılması durumunda bilgi verebileceğini belirtmesi üzerine, Yeşil Gazete teyit.org’da yer alan açıklamayı kaynak gösterdi. Bunun üzerine yetkili, haberin ve teyit.org’un açıklamasındaki bilgilerin doğru olduğunu belirtti.

Bu durumun neden kamuoyu ile paylaşılmadığını, bunun için belirledikleri bir radyasyon seviyesi bulunup bulunmadığı hakkındaki soruya ise TAEK yetkilisinin, “Bu konuya dair bir genelge yayınlandığı için size bilgi vermem mümkün değil. Başkanımız ve ilgili bakanımız bununla ilgili kararı verebilir” yanıtını Yeşil Gazete’ye ilettiği de görülebiliyor.

Tüm bu süreçlerin sonunda TAEK aynı gün bir basın bildirisi yayınladı. Bildiride, “Son zamanlarda medya ve sosyal paylaşım sitelerinde yer alan Rutenyum-106 içeren radyoaktif bulutların ülkemiz üzerinden geçtiğine yönelik haberler nedeniyle açıklama yapılmasına gerek duyulmuştur” ifadeleri yer aldı. Herhangi bir isim verilmese de teyit.org’un hazırladığı analizin ardından başta Yeşil Gazete’nin çabasıyla açıklamanın yayınlandığını söylemek mümkün.

Kurumları harekete geçirecek alanı yaratmak

16 Nisan 1986 tarihinde yaşanan Çernobil Faciası insanların belleklerinde halen yer ediyor. Türkiye’de insanlar Rusya’dan gelen herhangi bir bulutu bile şüpheyle karşılamaya hazır.

Radyoaktif Rutenyum-106 maddesinin Türkiye’de bu kadar gündem olup, kafalarda soru işareti bırakması ve insanların bu konuda bilgi talep etmesinin eski endişelerden kaynaklandığı söylenebilir. Devlet kurumlarının geçmişte yaşanan olaylar sırasında ve sonrasında iyi bir sınav verememiş olması, insanların bu gibi “felaket haberleri” nedeniyle kendilerini güvende hissetmediklerini söylemek yanlış olmayacaktır. Bu noktada kurumlara düşen görev toplumdaki bilgi kirliliğini giderici adımlar atmak ve şeffaflığı ön plan tutmak olmalı.

Yaşanan son olayla beraber görüldüğü üzere, teyit.org’un açtığı yeni kanalların, insanları ve kurumları daha fazla sorumluluk almaya ittiğini söylemek mümkün. Sonuç olarak teyit.org’un ortaya koyduğu bilgiler bir aktivizm alanının açılmasını ve kamu kurumlarıyla uluslararası örgütlerin hesap vermesini sağlayabilir. Basının “hesap sorma” mekanizmasının zayıfladığı bir ortamda teyit.org’un sorumlulukları hatırlatması, belki basının da kurumlara kendi sorumluluklarını hatırlatmasına sebep olabilir.

Bu yazı teyit.org/ dan alınmıştır

 

 

Ali Osman Arabacı