Ana Sayfa Blog Sayfa 2808

Karikatürist Nuri Kurtcebe’ye denetimli serbestlikle tahliye

Çizdiği karikatürlerde “Cumhurbaşkanına hakaret” suçlamasıyla verilen 1 yıl 2 ay 15 günlük hapis cezasının kesinleşmesiyle tutuklanan çizgi roman sanatçısı, karikatürist Nuri Kurtcebe denetimli serbestlik şartıyla serbest bırakıldı.

1 yıl 2 ay 15 günlük hapis cezasının kesinleşmesi üzerine 3 Haziran’da gözaltına alınıp 4 Haziran’da tutuklanan Kurtcebe, 5 Haziran’da serbest bırakıldı.

Avukatı Erdem Akyüz, Nuri Kurtcebe’nin bir gün gözaltında, bir gün de cezaevinde kaldıktan sonra denetimli serbestlik şartıyla tahliye edildiğini belirtti.

“Müvekkilimi, denetimli serbestlik ile özgür bırakmayı sağladık. İki gün, iki gece kalem, boya ve çizgilerinden yoksun kalan müvekkilim Nuri Kurtcebe çalışma, çizgi ve karikatürlerine devam edecek. Tüm sevenlerine, sanatseverlere, Atatürk ilkeleri ışığında sevgi ve saygılarını sunuyor.”

Fethiye 2. Asliye Ceza Mahkemesi, Kurtcebe’nin, 2015 yılının ilk dokuz ayında çizdiği karikatürlerde Cumhurbaşkanına hakaret suçunu işlediği gerekçesi ile 1 yıl 2 ay 15 gün hapis cezasına hükmetmiş, üst mahkemeye [istinaf mahkemesi] yapılan itiraz reddedilmişti.

Denetimli serbestlik

İstanbul Denetimli Serbestlik Müdürlüğü sitesinde denetimli serbestlik şöyle tanımlanıyor:

“Doğrudan doğruya hapis cezası dışında alternatif yaptırıma mahkum edilen kişilerle, Koşullu salıverilen, cezası tamamen veya kısmen ertelenen ya da şartlı cezaya mahkum edilen kişilerin, düzenli olarak belirli bir merkezdeki kişilerin denetimi, gözetimi veya tedavisine tabi olarak belirlenen yaptırımlara tabi tutulması.”

 

(Bianet)

Küresel Barış Endeksi’nde Türkiye 163 ülke arasında 149. sırada yer aldı

Türkiye, 2018 Küresel Barış Endeksi’nde üç basamak daha gerileyerek 163 ülke ve bölge arasında 149’uncu oldu.

Avustralya merkezli düşünce kuruluşu Ekonomi ve Barış Enstitüsü (IEP) 2018 yılına dair Küresel Barış Endeksi raporunu açıkladı. Rapora göre Türkiye, 163 ülke ve bölge arasında 149’uncu sırada yer aldı. Düşünce kuruluşunun 12 yıldır açıkladığı raporda Türkiye geçen sene 146’ncı sıradaydı.

 

Raporda Türkiye’ye “iç ve uluslarası çatışma” kategorisinde 5 üzerinden 3.2 puan verildi. Türkiye’nin “toplum ve güvenlik” kategörisindeki puanı da aynı oldu. Türkiye “askerileşme” bakımından ise 2 puan aldı. Yüksek puanların olumsuz anlam ifade ettiği derecelendirmeye göre, Türkiye en kötü notu “komşu ülkelerle ilişkiler” kategorisinde aldı. Bu kategoride 5 üzerinden 5 alan Türkiye’ye en kötü ikinci not ise 4.5 puan ile “siyasi terör”den geldi.

İlk ve son sıra değişmedi

Raporda ilk sırayı bir kez daha İzlanda aldı. 2008’den bu yana ilk sırada olan İzlanda’yı Yeni Zelanda, Avusturya, Portekiz ve Danimarka izledi.

Endeksin son sırasında Suriye yer aldı. Son beş yıldır bu basamakta olan Suriye’yi sırasıyla Afganistan, Güney Sudan, Irak ve Somali takip etti.

Rapora göre 2017’de küresel barış seviyesi bir önceki yıla göre yüzde 0.27 geriye gitti. Raporda, 92 ülkede durumun kötüleştiği, 71 ülkede ise gelişme gözlemlendiği belirtildi.

Ekonomi ve Barış Enstitüsü’nün başkanı Steve Killelea, son 10 yılda küresel olarak kademeli bir düşüş olduğunu ifade etti. Killelea, söz konusu düşüşün ana nedenini “Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki çatışmalar ve bu çatışmaların diğer bölgelere yayılan etkileri” olarak tanımladı.

 

(DW Türkçe)

Demirtaş’tan sosyal medya mitingi: Ülke sorunlarını barışarak, dayanışarak çözelim!

Edirne’de tutuklu bulunan Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş, sosyal medya üzerinden seçim mitingi düzenledi.

Demirtaş mitingini Twitter’dan “Herkese günaydın. Sanırım dünyada ilk kez, bir cumhurbaşkanı adayı cezaevinden miting konuşması yapacak” sözleriyle duyurdu.

HDP’nin sosyal medya hesaplarından yayınlanan konuşmasına “20 aydır burada yasa dışı bir şekilde, hukuksuz, kanunsuz bir kararla adeta siyasi bir rehine olarak tutuluyorum” sözleriyle başladı.

Kendisi ve arkadaşları hakkında adil yargılama yapılmadığını söyleyen Demirtaş, “Bununla birlikte elim kolum bağlıyken her gün televizyonlarda, gazetelerde hükümet yetkilileri bana yönelik iftira kampanyalarına hız kesmeden devam ediyorlar. Cevap hakkımı kullanmam bile mümkün değilken, her türlü karalamayı yaparak siyasi tezgahlarını sürdürüyorlar” ifadelerini kullandı.

Demirtaş, “Ancak sizler bütün gerçeklerin farkındasınız. Bunu biliyor ve görüyorum” dedi.

‘Devletin işi korkutmak değil, yurttaşların hizmetkârı olmaktır’

Türkiye’de tüm yurttaşların adaletsizliğin mağduru haline geldiğini söyleyen Demirtaş, “Hastanelerden üniversitelere, tarlalardan fabrikalara, devlet dairelerinden sokaklara kadar her gün her yerde herkese karşı adaletsiz uygulamalara tanıklık ediyoruz” dedi.

Demirtaş sözlerini şöyle sürdürdü:

“Türkiye bir bütün olarak yarı açık cezaevine dönüştürüldü maalesef. Bununla tam bir korku toplumu, korku imparatorluğu oluşturmak istiyorlar. Oysa devletin işi yurttaşlarını korkutmak değil, hizmetkârı olmaktır.”

Türkiye’nin içeride kutuplaştırıldığını, dışarıda ise yalnızlaşıp itibarsızlaştırıldığını ifade eden Demirtaş, “Elbette hiçbirimiz böylesi kötü bir yönetimi haketmiyoruz. Bu bizim kaçınılmaz kaderimiz değil, buna mecbur ya da mahkum değiliz” dedi.

‘Tam demokrasi ve hukukun üstünlüğünü egemen kılacağız’

Sözlerini “Değerli kardeşlerim bugün umutsuz olmanın, yılgınlığın, korkmanın zamanı değildir” şeklinde sürdüren Demirtaş şöyle konuştu:

“Ülkemizin bütün sorunlarını barışarak, dayanışarak, birlik içinde çözebiliriz. Hiçbir yurttaşımızı düşman gibi görmeden, ötekileştirmeden, örselemeden, yürek yüreğe verip, büyük bir kardeşlik ülkesi olacağız. İnsanlarımızı partilerine göre, kimliğine, mezhebine, cinsiyetine göre ayırmayacağız. Devlette tam demokrasi ve hukun üstünlüğünü egemen kılacağız. Herkese eşit ve adil davranmak da bizim boynumuzun borcudur.”

‘Betona değil alın terine yatırım yapacağız’

Demirtaş, 81 milyonu kucaklayacak yepyeni bir politikayı hayata geçireceklerini kaydetti.

“Türkiye gibi zengin bir ülkede sefalet içinde yaşamaya mecbur bırakılan milyonların utancı, ülkeyi yönetenlere aittir. Ülkemizi bu utançtan kurtacağız” diyen Demirtaş sözlerini şu şekilde sürdürdü:

“Betona ve gereksiz inşaatlara değil, toprağa, emeğe, alın terine, üretime, bilime yatırım yapacağız ve bu yoksulluğu mutalak yeneceğiz.”

Demirtaş, halkın kendisine olan desteğine inancını “Ben burada dört duvar arasındayım ama biliyorum binlerce Demirtaş şimdi tarla çapadadır, fındıktadır, maden ocağında, atölyededir. Derste, anfide, meydanlarda, alanlardadır. İnşaatta, şantiyede, grevde, direniştedir Demirtaş. İşten atılmıştır. İşsizdir, yoksuldur Demirtaş. Gençtir, kadındır, çocuktur, Türk’tür, Kürt’tür, Çerkez’dir, Pomak’tır, Boşnak’tır, Alevi’dir, Sunni’dir ama ille de umutludur, coşkuludur” sözleriyle ifade etti.

Demirtaş seçim konuşmasını şu şekilde sonlandırdı:

“Edirne’de hücrede tutulan değil, sizsiniz Demirtaş. Kendinize güvenin, kendinizi onurlandırın. Kendinize verin oyunuzu. Unutmayın bir oy çok şey değiştirir şimdi daha güzel günler adına değişim zamanıdır. Mutlaka kazanacağız ve özgür günlerde mutlaka görüşeceğiz.”

 

(BBC Türkçe)

Tanzanya ve Mozambik de Paris İklim Anlaşması’nı onayladı, taraf sayısı 178 oldu

Tanzanya ve Mozambik Paris İklim Anlaşması’nı meclisten geçirerek yürürlüğe soktu.

Ulusal meclislerin onayıyla Avrupa Birliği ile birlikte anlaşmaya taraf sayısı 178’e yükseldi.

Bu gelişme ile birlikte anlaşmanın yürürlüğe girmediği ülke sayısı 19’a geriledi.

Türkiye’nin de dahil olduğu bu gruptaki diğer ülkeler arasında Angola, Ekvator Ginesi, Eritre, Gine-Bissau, Güney Sudan, Irak, İran, Kırgızistan, Kolombiya, Lübnan, Liberya, Libya, Özbekistan, Rusya, San Marino, Surinam, Umman ve Yemen bulunuyor.

Türkiye Paris Anlaşması’nı neden mecliste onaylamıyor?

22 Nisan 2016’da Türkiye, Paris İklim Anlaşması’nı, tam olarak gelişmekte olan bir ülke sıfatıyla imzaladığını duyurmuştu.

Fakat Paris Anlaşması, bu şekilde belirtilen ekleri referans almadı.

Yardım alabilecek ya da yardım yapabilecek ülke seçimini ise “gelişmiş” veya “gelişmekte” olan ülke kavramlarıyla tanımladı.

Türkiye de mevcut konumuyla gelişmekte olan bir ülke konumunda olmasına karşın, UNFCCC’ye göre gelişmiş ülke kategorisinde olması nedeniyle Paris Anlaşması’nın belirttiği yardımlardan faydalanamayacaktı.

Türkiye ile Paris Anlaşması’na taraf olan ülkeler arasındaki sorunların kaynağı da buradan çıkıyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 2017’nin Temmuz ayında Almanya’nın Hamburg şehrinde düzenlenen G20 toplantısı sırasında yaptığı bir konuşmada, Türkiye’nin gelişmekte olan ülke olarak kabul edilmedikçe Paris Anlaşması’nı imzalamayacağını söylemişti.

2016 Ekim ayında yürürlüğe giren anlaşma kapsamında sera gazı emisyonu azaltımı hedefleniyor

Paris İklim Anlaşması 2015’in Aralık ayında, Fransa’nın başkenti Paris’te gerçekleşen COP21 zirvesinde 194 ülke ve Avrupa Birliği tarafından imzalanmıştı.

İnsanlık tarihinin en geniş katılımlı mutabakat metni olan anlaşma, 2016’nın Ekim ayında, anlaşmayı ulusal meclislerinde onaylayan ülke sayısının 72’ye, bu ülkelerin küresel sera gazı emisyonlarındaki payının ise yüzde 56,75’e ulaşması ile bu tarihten 30 gün sonra resmi olarak yürürlüğe girmişti.

Anlaşmanın yürürlüğe girebilmesi için, küresel sera gazı emisyonlarının en az yüzde 55’inden sorumlu, en az 55 ülkenin ulusal meclisleri tarafından onaylanması gerekiyordu.

İmzalanan anlaşmada, küresel sıcaklık artışının yüzyılın sonuna kadar 2 derecenin altında tutulması konusunda uzlaşılmıştı.

Anlaşma, fosil yakıtlarının kullanımının ve sera gazı emisyonlarının azaltılmasıyla bu hedefe varılmasını öngörüyordu.

Uzmanlar, başarı şansı olabilmesi için Paris Anlaşması’nın uygulanmasının hızlandırılması gerektiğini söylüyor.

Geçtiğimiz yıl anlaşmadan imzasını çeken tek ülke ABD, Avrupa ve Çin dünyanın karbon salımlarının yaklaşık yarısını üretiyor.

ABD anlaşma uyarınca karbon emisyonlarını 2025 yılı itibarıyla 2005 seviyesinden yüzde 26-28 azaltacaktı.

ABD, Çin’den sonra dünyada karbondioksit emisyonunda ikinci sırada yer alıyor.

 

(Yeşil Gazete, UN Climate Change)

İzmir’de ‘ekolojik yıkıma ve talana karşı dayanışma var, direniş var’ buluşması

İzmir’deki ekoloji örgütleri tarafından 5 Haziran Dünya Çevre Günü dolayısıyla İzmir Alsancak Vapur İskelesi’nde “Kentte  ekolojik yıkıma ve talana karşı dayanışma var, direniş var” etkinliği gerçekleştirildi. Atölye çalışmaları, yürüyüş ve forumdan oluşan etkinliğe ilgi oldukça  fazlaydı.

Saat 19:30’da Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nden Alsancak vapur iskelesine kadar bir yürüyüş yapıldı. Yürüyüşe demokratik kitle örgütleri, İYİ Parti, CHP ve HDP milletvekili adayları ve bir çok doğa dostu katıldı. Yürüyüşe yol boyunca esnaf ve halk da destek verdi ve ”Kentte ekolojik yıkıma ve talana karşı dayanışma var, direniş var “pankartı açıldı. Bir çok döviz taşındı.

İzmir Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Helil İnay Kınay

Daha sonra ekoloji mücadelesinde yaşamını yitirenler için  saygı duruşu yapıldı ve programa geçildi. Kitle adına açıklamayı İzmir Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Helil İnay Kınay yaptı. Kınay dünya doğal dengesinin korunması ve doğal varlıklara öncelik veren bir anlayışın egemen olması gereği ile Birleşmiş milletler tarafından 5 Haziran tarihinin Dünya Çevre Günü olarak kutlanıyor dedi. 5 Haziran Dünya Çevre Gününün bir kutlama günü olmadığını söyleyen Kınay çevre sorunlarına ve ekolojik yıkıma dikkat çektiğimiz,  mücadeleye çağrı yaptığımız bir gündür bugün dedi. Yıllardır iktidar partilerinin değiştiğini ancak emeğin ve doğa sömürüsünün üzerine kurulmuş olan yönetim politikalarının değişmediğini vurgulayan Kınay, “Ülkemizde ve kentimizde çevre sorunlarıyla toplumsal sorunlar arasında bir ilişki var. Çevrenin korunmayacağı bir demokrasi anlayışı olamayacağı gibi demokrasinin olmadığı bir ülkede de çevre korunamaz” dedi.

İzmir’deki ekoloji sorunlarına dikkat çeken Kınay Aliağa’da termik santral sürecinin devam ettiğini, İZSU tarafından İzmir’in gelecekte su kaynağı olarak planlanan Çamlı baraj havzasında faaliyet sürdüren Efemçukuru altın madenine karşı hukuki sürecin devam ettiğini söyledi.

Gaziemir’de şehir merkezinde okulların yanında 2007 yılında tespit edilen  nükleer atıkların hala alanda durduğunu kaydeden Kınay sözlerine şöyle devam etti. ”İzmir’de tarım alanlarımız, orman alanlarımız doğal sit alanlarımız, yapılan mevzuat değişiklikleriyle yapılaşma kontrolsüz plansız Res’ler le ve kentin her bölgesindeki taş ocaklarıyla elden çıkıyor. Kentin planlanması ve gelişimi adı altında sadece  ekonomik kaygı odaklı bölgenin yaşam kalitesini olumsuz etkileyecek tüm projelerin ÇED süreçlerinde ortak senaryonun tekrarlandığını görüyoruz. İzmir halkı yasal hakkını, sağlıklı yaşam hakkın,ı yaşam alanlarını havasını suyunu toprağını korumak için mücadele ediyor. Doğadan ve yaşamdan yana bu mücadeleyi destekliyor, bu kentte ekolojik yıkıma karşı dayanışma var diyoruz”.

Melih Yalçın

İzmir’e Sahip Çık Platformu bileşenlerinden TMMOB adına Melih Yalçın yaptığı konuşmada kapitalizm kentimizi ve  doğamızı yok ediyor ekoloji örgütleri güç birliği yaparak buna dur diyoruz dedi.

Daha sonra programın 1. kısmına geçildi ve burada kendi bölgelerinde ekoloji mücadelesi veren kadınlar konuştu.

Aydın’ın Efeler ilçesinde bulunan Yılmaz köyünden Aysel Çetin

Aydın’ın Efeler ilçesinde bulunan Yılmaz köyünde JES projelerine karşı acele kamulaştırmaya karşı zeytinliklerini korumak için direnen Aysel Çetin; temiz meyve sebze yetiştirmek, yüzyıllardır olduğu gibi bu bereketli topraklarda tarım ve hayvancılık arıcılık zeytincilik yapmak istediklerini, torunlarına temiz bir doğa bırakmak istediklerini söyledi. Bu memleket bizim değil mi, kanserlerimiz çoğaldı,bütün ovayı JES ler talan etti biz temiz bir doğa istiyoruz, mücadelemiz devam edecek dedi. Bu bölümde Selçuk ve Gülbahçe’de ekoloji mücadelesi veren diğer kadınlar da deneyimlerini aktardılar.

Programın 2. Kısmında foruma geçildi. Serbest kürsüde  partilerin milletvekili adayları ve demokratik kitle örgütleri temsilcileri ve diğer doğa dostları konuşmalar yaptılar. HDP İzmir milletvekili adayı Serpil Kemalbay ekolojik mücadeleyi yükselten herkese selam gönderdi. Dünyanın bir yangın yerine döndüğünü belirten Kemalbay bunun sebebi insanın kendisini doğadan üstün görmesidir dedi. Sermayenin saldırısına karşı topyekun bir mücadeleye ihtiyacımız var, bugün İzmir’deki ekolojik yıkımın aynısı Diyarbakır Sur’da, Hevsel Bahçeleri’nde ve Hasankeyf’te var, mücadele yerellerden başlar diyen Kemalbay sadece yaşadığımız yerde değil bütün coğrafyada mücadeleyi yükseltmeliyiz dedi.

İzmir Yerel Tohum Topluluğu eş sözcüsü Göknur Yumuşak

Daha sonra söz alan İzmir Yerel Tohum Topluluğu eş sözcüsü Göknur Yumuşak enerji santralleri vb. genelde  yapıldığı bölgeyi etkilediğini oysa kapitalizmin çok uluslu canavar şirketlerinin dünyanın en ücra köşesini bile tarım zehri kalıntılarıyla ve kimyasal gübrelerle geri dönüşümsüz kirlettiğini belirtti.

Bütün dünyada ekolojik döngünün bozulmasında tarım zehri kalıntılarının büyük bir önemi olduğunu vurgulayan Yumuşak, toprağın ve bütün suların çok büyük bir hızla geri dönüşümsüz kirlendiğini ve her gün yediğimiz yiyeceklerle sürekli vücudumuza zehir kalıntısı aldığımızı ve bunların birikmesiyle de kanser vakalarını arttığını dile getirdi. Ülkemizde sadece ihracat odaklı  zehir kalıntısı analizi yapıldığını ve o ürünlerin “iyi tarım uygulamalarıyla “ üretildiğini söyleyen Yumuşak, bizim yediğimiz yiyeceklerde “iyi tarım uygulamalarıyla” üretilsin ve kontrol edilsin tahlil edilsin dedi.

Etkinlik kapsamında 19:30 da Kıbrıs şehitleri caddesinden Alsancak vapur iskelesine kadar bir yürüyüş de gerçekleştirildi

İzmir Yerel Tohum Topluluğu olarak tarım zehri karşıtı çalışmalarının çeşitli şekillerde devam ettiğini belirten Yumuşak karşımızdaki güç çok büyük, bu çok uluslu devlere karşı mücadele etmek için hepimiz güç birliği yapmalı ve hep birlikte kapitalizme dur demeliyiz dedi.

Bu bölümde yıllardır İzmir’de hukuksal anlamda çok büyük çevre mücadeleleri veren ve kazanımlar elde eden  “Çevre ve ekoloji “avukatı Arif Ali Cangı da söz aldı.

Arif Ali Cangı

Cangı, İzmir’in 4 önemli çevre ve ekoloji sorunundan söz etmek istiyorum diyerek başladığı konuşmasında bu sorunların Ankara’da meclisten de takip edilmesi ve çözüm bulunması gerekiyor dedi ve sorunları şu şekilde sıraladı.

  • İzmir’in gelecekteki içme suyu havzasında faaliyet gösteren Efemçukuru altın madeni; İzmir’in suyunun kirlenmemesi ve kanser kenti olmaması için mutlaka kapatılmalıdır.
  • İzmir ve kuzey egenin yaşamını tehdit eden Aliağa; yeni yeni kirletici endüstri tesislerle bölgemizi yaşanmaz hale getirecek. Mecliste Aliağa araştırması komisyonu kurulmalıdır. İzmir’den seçilecek milletvekilleri buna öncülük yapmalıdır.
  • İzmir körfez geçiş projesi, İzmir’in ulaşım sorunu ile alakası olmayan birilerine kaynak aktarılmak amacıyla yapılmış bir lüzumsuz projedir. Körfezi ve diğer varlıkları yok edecek İzmir’i İzmir olmaktan çıkaracak bu projeye karşı çıkılmasını bekliyoruz.
  • Cangı, Gaziemir ve Karabağlar sınırları içinde 11 yıl önce tespit edilen nükleer atıklar halen orada duruyor. İzmir’in yaşamı için tehlike saçan bu atıklar bir an önce oradan kaldırılmalıdır. Yasadışı nükleer atık ticaretinin failleri mutlaka bulunup cezalandırılmalıdır. Milletvekillerinden bu sorunları meclise taşımalarını talep ediyoruz. Toplumda farkındalık yaratan çevre günü etkinliği oldukça verimli geçti.

 

 

Haber: Göknur Yumuşak

(Yeşil Gazete)

İklim değişti, 24 Haziran’da bu baraj çöker !

Tekniği ve bilimi araçsallaştırarak gerçekleştirdiği faaliyetlerle doğayı ve doğal olanı kullanıp değiştiren, dönüştüren insanın icatlarından biri de baraj kurmak oldu. Nişanyan sözlüğüne göre “Baraj” kelimesinin kökü Fransızca “barrer”, Türkçe karşılığı ile “engellemek, set çekmek”olan bu kelime kaynağından özgürce akıp gelen suyu ortalarda bir yerde kıstırıp biriktirmeyi  tarifliyor.  Şüphesiz  icatlarına doğayı taklit ederek başlayan insan, nehir üzerine çektiği setle bir göl, bir deniz yaratmayı  istemiştir. Benzer şekilde bu yazının da derdi biraz  Çevre Haftasına da hitap edecek şekilde doğayı vesile ederek düşünmek, kıssadan hisse çıkarmak. Zira  önümüzde seçim yani, yedi kere uzatılmış OHAL dönemlerinden sonra hala geleceği  seçme şansı var…

Türkiye’nin içme -kullanma, endüstriyel sulama amaçlı kurulan ilk barajının (Çubuk Barajı)  tarihi 1936’ya uzanır. Beş yüz doksan yedisi  hidroelektrik santral(HES) amaçlı kurulan barajların sayısı ise Orman ve Su İşleri Bakanlığından geçen sene yapılan açıklamaya göre toplam sayı yediyüz yirmi yedi  olurken gelecek  beş yılda bu sayının ikiye katlanması planlanıyor. Kelimeye ruhunu da veren “cansuyu” nun bile bırakılmasından imtina edilen barajların  neler alıp götürdüğünü  tahlil etmek zor değil. Uzmanlar Dersim’de planlanan yirmi altı  HES barajının  altmış köyü yutacağını, bu şekilde Munzur Vadisi’nde bulunan endemik bitkilerin, yaşayan canlıların yok olacağını açıklıyor. Yatağında akarken  yaşamı yeşerten, cansuyunu kıskandığmız nehirlere takılan beton kelepçelerin haddi hesabı yok…

Dokuz medeniyete beşiklik etmiş on iki bin yıllık Hasankeyf ise iki yüz elli ye yakın höyüğü, beş binden fazla mağarası, tarihi camileri, minareleri, kilise kalıntıları, sahabe kabirleri, türbeler ve tarihi köprüleri ile sular altında bırakılmak isteniyor. Bu icraatlar için vadi içinde dinamitlerin  patlatıldığını  yüreğimiz dağlanarak izledik, izliyoruz. [1]

Dünya genelinde de durum farklı değil,doğal yaşam varlıkları üzerine takılan bu beton kelepçeler küresel ısınmayı arttırırken iklim değişikliğinin de nedenleri arasında. Yetmiş bin büyük baraj olduğunu ve devam eden inşaatların tamamlanmasıyla  on beş yıl içinde  mavi  küre üzerindeki nehirlerin yüzde doksandan fazlasının üzerine  baraj  inşa edilmiş olacağını dikkate alırsak iklim değişikliği bağlamında kaçınılmaz bir döngüye girdiğimizi  anlamak güç olmaz.

Akgün İlhan’ın yazısında açıkladığı gibi, barajlar  vejetasyon, sediman ve toprak gibi organik materyalleri bünyesinde biriktirip çürümesine neden olduğu için önce suya sonra da havaya metan ve karbondioksit salıyor. Bu şekilde  insan kaynaklı metan gazının %23’ünü  salan barajlar iklim değişikliğinin etkilerini de tırmandırıyor.  Barajların kurulması için ormanlık alanlarda yapılan kesimler de cabası. Zira  karbon yutak alanı görevi görecek ağaçların kesilmesi, karbon salımı bir hastalık gibi düşünüldüğünde tedaviyi önleyen  bir durum arz ediyor.[2]

İklim değişikliği felaketi karşısında  barajlara neler olabileceğine dair bir örnek Kenya’dan verilebilir.  Çok değil, daha bir ay önce Başkent Nairobi’nin kuzeybatısındaki Nakuru bölgesinde bulunan Patel Barajı’nın duvarları yıkılmış  ve akıntı baraj gölünün alt kısmında kalan evleri sürüklemişti. [3] Aynı Mayıs ayı içinde Kolombiya’nın en büyük barajının sellere dayanamaması neticesinde altı yüz kişiyi evsiz bırakan, beş bin kişinin tahliyesiyle sonuçlanan bir felaket yaşandı… Tabi bu barajların kapitalist bir mantıkla maliyetleri düşürme gayesi güderken güvenli inşa edimediğini, rüşvetlerin alınıp verildiğini de aklımızın bir köşesinde tutalım.[4]

Kolombiya’da inşası devam eden Ituango Barajı’ndaki göçükler

İklim değişikliği, barajlar üzerinde olduğu kadar aşırı yağmurların neden olduğu sel ve bazı bölgelerde yaşanan uzun süren kuraklıklarla; son yıllarda görülen hortum ve fırtınalarla kendini gösteriyor, adından söz etiriyor. Türkiye’de de kötü yönetimin ve olası felaketlere karşı önlem alınmamasına bağlı olarak , tabiri caizse bin nasihatın yapamayacağı etkiyle müsibetler iklim değişikliği karşısındaki yurttaş bilincini yükseltiyor hatta bu  farkındalık Dünya ortalamasının bile üstünde.

Nitekim, dün İklim Haber tarafından kamuoyuyla paylaşıldığı üzere, Konda’nın otuz il merkezi, yüz ilçe ve yüz kırk yedi mahalle ve köyünde iki bin beş yüz doksan beş kişiyle  yüzyüze mülakatlar yaparak gerçekleştirdiği araştırmanın sonuçlarına göre  katılımcıların %86,2’si küresel ısınmanın gerçek oldu­ğunu düşünüyor. Sonuçlar, seçmen dağılımına göre değerlendirildiğinde  AK Partili Seçmenlerin %57’si kömüre karşıyken, İyi Partililerin %61’i , CHP’lilerde  %48 i kömürlü termik santrallere karşı çıkıyor. MHP’lilerde ise % bu oran 44’e düşüyor. Araştırmaya katılanların %70,5’i güneş santrallarını ve %52,8’i ise rüzgar santrallarını tercih ederken kömür, HES ve nük­leerin  en az tercih edilen enerji yatırımları olduğu anlaşılıyor. [5]

Yurttaşların  uzak düştüğü bu poltikaların çoğu sivil toplumun  sürece müdahil olmasının önlendiği  bir dönemin eseri olurken yedi defa uzatılan OHAL şartlarıyla bu yatırımların iki dudak arasına alındığı bir gerçek. Bu süreç aynı zamanda  Anayasal hakların T.C. tarihinde ciddi manada askıya alındığı dönemdir. Dolayısıyla  bu seçimin uzun vadeli ortak geleceğimizi  tesis etme imkanını içinde barındırmasından hareketle çok net olarak ekolojik  ve demokratik hakların kurtuluşu  ihtimalini taşıdığı  söylenebilir.

Ancak,  AB ülkelerinde %0 ile %5 arasındayken Türkiye’de %10 olan seçim barajı  gerçek temsiliyetin önünde bir engeldir. Zira  araştırmalar baraja tabi tutulan partinin baraj altında kalması endişesiyle seçmenlerin oylarını baraja takılmayacağı öngörülen seçeneklere kaydırdığını gösteriyor. Bu şekilde yüksek barajın marifeti hukuk ve demokrasiyi  çatıştırmak olurken HDP’nin barajın altında kalması, baraj savunucusuna 70 -75 vekil hediye edilmesi ve OHAL’in hiç olmadığı kadar olağanlaştığı bir döneme girilmesi  anlamına gelecektir. [6]

Bu nedenlerle çeşitliliğin korunması için,  can suyunu özleyen topraklar gibi anayasal hakların korunması için oy kullanırken bu “baraj” üzerine düşünmek elzemdir. İklim değişikliğine bağlı hava olaylarının,  beton barajların esaret altına aldığı dereleri, nehirleri  eninde sonunda özgür bırakmak zorunda kalacağı  gibi  hak ve özgürlükler alanında yaratılan baskı ortamının değiştirdiği  sosyal ve siyasal iklim de barajın su tutmasıyla çökecek, su akıp yolunu bulacaktır.

Not:  Bu yazı ne iklim değişikliğini, ne yağmur suları veya başka nedenlerle barajların yıkılarak afetlerin yaşanmasını, ne de insanlarla , canlıların yaşamını kaybetmesini olumlar.  Bilakis “baraj”ların neden olacağı hiç bir yıkımın yaşanmaması için daha fazla barajın kurulmaması ve doğanın su hakkının korunması temennisini taşır .

Son notlar: 

[1] https://yesilgazete.org/blog/2017/09/17/hasankeyfde-sular-durulmuyor-12-bin-yillik-yasayan-tarih-yok-mu-olacak/

[2] https://yesilgazete.org/blog/2018/01/20/daha-fazla-baraj-mi-sizin-kafaniz-iyi-mi/

[3] https://yesilgazete.org/blog/2018/05/10/kenyada-siddetli-yagis-baraji-yikti-en-az-27-olu/

[4]https://www.theguardian.com/world/2018/may/16/colombia-tens-of-thousands-of-ordered-to-evacuate-after-floods-at-dam

[5] Türkiye’de İklim Değişikliği Algısı ve Enerji Tercihleri Araştırması, İklim Haber

[6]http://www.ankarabarosu.org.tr/siteler/ankarabarosu/hgdmakale/2015-1/07.pdf

Pınar Demircan  

(Yeşil Gazete)

Türkiye-Irak arasındaki Ilısu Barajı sıkıntısı: “Dicle’nin debisindeki düşüşün nedeni kuraklık”

Irak’taki su krizi Bağdat-Ankara yönetimini karşı karşıya getirdi.

Türkiye’nin Dicle Nehri üzerine yaptığı Ilısu Barajı’nı İngiliz The Times gazetesi “Irak Türkiye’yi Ilısu Barajı gölünü doldurmakla suçluyor” başlığıyla gündeme taşıdı.

Bu yıl doldurulmaya başlanan Ilısu Barajı gölü nedeniyle Dicle Nehri’ndeki su seviyesinin aniden azalmasında Türkiye suçlu olarak gösteriliyor.

Binlerce yıl önce Mezopotamya uygarlığının doğmasına neden olan iki nehir Dicle ve Fırat’tan beslenen Irak’taki su seviyesindeki ani düşüş, Bağdat yönetiminin başarısızlığı olarak görülüyor.

Ülkesinde yaşanan su sıkıntısından Türkiye’yi sorumlu tutan Irak Su Bakanı Hasan El Canabi, konuyla ilgili mecliste bir toplantı düzenledi.

Ilısu Barajı’na Türkiye’de tarihi Hasankeyf ilçesini sular altında bırakacağı için itiraz ediliyor.

“Türkiye baraj gölünü 1 Haziran’dan itibaren doldurmalıydı”

Hükümetin sorunun farkında olduğunu ve sorunla başa çıkabilmek için 24 adımlık bir plan hazırlandığını ifade eden Bakan El Canabi, “Irak ve Türkiye arasında baraj gölünün doldurulmasının koordine edilmesi için bir anlaşma yapıldı. Ancak Türkiye baraj gölünü 1 Mart’tan itibaren doldurmaya başladı” açıklamasında bulundu.

Irak Meclisi’nde yapılan toplantının ardından Ankara’yla görüşme yapma ve baraj gölünün doldurulmasının üç ay ertelenmesinin istenmesi kararı alındı.

Barajın, tarım ürünleri için gereken suyun sağlanması için 1 Haziran’dan itibaren doldurulması gerektiği belirtiliyor.

“Suyun önemli bir kısmı halen Irak’a verilmeye devam ediyor”

Konuyla ilgili ilk açıklama Türkiye’nin Bağdat Büyükelçisi Fatih Yıldız’dan geldi.

Türkiye’nin Irak Büyükelçisi Ankara’nın politikasını savunarak, Türkiye’nin de son 40 yılın en kötü kuraklığından etkilendiğini söyledi.

Bağdat’ta büyükelçilik binasında basın toplantısı düzenleyen Yıldız, Irak tarafıyla geçen mayıs ayında, 1 Haziran-1 Kasım tarihlerinde Ilısu Barajı’nda su tutulmasına ilişkin nasıl bir yol izleneceğine dair  mutabakata vardıklarını söyledi.

“Ilısu Barajı’nda su tutmaya başladığımız zaman suyu tamamen keseceğimiz anlamına gelmiyor. 15 Mayıs’ta üzerinde mutabık kalınan husus da suyun akış düzeninin nasıl olacağına dair. Dolayısıyla su kesilmiyor, akmaya devam ediyor. Suyun önemli bir kısmı halen Irak’a verilmeye devam ediyor.

“Dicle’nin debisindeki düşüşün nedeni kuraklık”

Barajın dolumunun 5 yıl süreceği yönündeki haberleri yalanlayan Yıldız, bir yıl içinde barajın hidroelektrik santrali olarak tam çalışabilmesini sağlayacak suyun depolanacağı ve su seviyesi türbinlerin düzeyine gelmeye başladığı zaman da barajdan elektrik üretilmeye başlanacağı  bilgisini verdi.

Dicle Nehri’nin debisindeki düşüşün yeni bir durum olmadığını ve geçen yılın son derece kurak geçtiğini vurgulayan Yıldız, “Dicle’nin debisindeki düşüşü daha cuma günü başlayan su tutmaya bağlamak, çok makul değil. Bu yıl içinde gördüğümüz bir trendi doğrudan Ilısu’yla ilişkilendirmek adil değil” ifadesini kullandı.

Geçtiğimiz ay kamuoyuyla paylaşılan İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi’nin (İSKİ) 2017 yılını kapsayan faaliyet raporuna göre Türkiye genelinde son 44 yılın en kurak döneminde olmamıza rağmen 765 milyon metreküplük bir su rezervimiz var.

Ortalama günlük su tüketimimiz ise 2 milyon 800 bin metreküp.

 

(Yeşil Gazete, The Times, Milliyet)

Guatemala’daki yanardağ patlamasında ölü sayısı 75’e yükseldi

Orta Amerika ülkesi Guatemala’da geçtiğimiz Pazar günü meydana gelen yanardağ felaketinin bilançosu artıyor.

Başkent Guatemala City’nin 40 kilometre güneybatısındaki Fuego Yanardağı’nın patlaması sonucu şimdiye kadar 75 kişinin öldüğü, en az 192 kişinin de kaybolduğu belirtildi.

Yamaçlardaki köyler volkanik kül ve çamur altında kaldı.

Yanardağın yeniden sıcak gaz ve erimiş kaya parçaları püskürtmesi arama kurtarma çalışmalarını kesintiye uğratıyor.

1,7 milyon kişinin etkilendiği yanardağ patlamasının ardından üç bin kişi tahliye edildi.

Uzmanların, yanardağda yakın gelecekte yeni faaliyet olmasını beklemediklerini söylemesi nedeniyle, son patlama görevlileri hazırlıksız yakaladı.

Guatemala Ulusal Sismoloji Enstitüsü Başkanı Eddy Sanchez “önümüzdeki bir kaç gün içinde patlama olmayacak” tahmininde bulunmuştu.

Felaket Yardım Kurumu Başkanı Sergio Cabanas AFP Haber Ajansı’na yaptığı açıklamada “Şu anda insanların kaybolduğu kasabalardaki isimleri sayıyoruz. Ulaşılamayan 192 kişi var” dedi.

Cabanas, yanardağın patlamasından önce tahliye alarmı verilmediğini, bölge halkının acil durum eğitimi almasına karşın patlamanın çok çabuk gerçekleşmesi nedeniyle bunları uygulama fırsatları olmadığını anlattı.

Patlama sonucu sıcak gaz ve volkanik maddeden oluşan ve hızla hareket eden volkanik akıntılar oluştu.

Yamaçlardan aşağı giden akıntılar El Rodeo ve San Miguel Los Lostes köylerinin etrafını sardı.

Yanardağ uzmanı Dr. Janine Krippner BBC’ye yaptığı açıklamada, “Fuego çok faal bir yanardağ. Çok büyük miktarda gevşek volkanik madde ortaya çıktı ve bölge çok yağmur alan bir yer. Yoğun yağış, çamur akıntılarına neden olabilir ve bunlar da aşırı derecede tehlikeli ve ölümcül olabilir” dedi.

 

(BBC Türkçe)

Artvin hariç tüm illerin havası Dünya Sağlık Örgütü standartlarına göre kirli

Tıpta uzmanlık dernekleri, hekim örgütleri ve çevre derneklerini bir araya getiren Temiz Hava Hakkı Platformu (THH) Türkiye’nin hava kirliliği sorununa ve sayısı gün geçtikçe artan kömürlü termik santrallere dikkat çekti.

Platformun açıklamasına göre Türkiye’de hava kirliliği her yıl 32 bin erken ölüm vakasına sebep oluyor.

THH üyelerinden Türk Toraks Derneği tarafından yapılan güncel analize göre ise, Artvin dışında kalan tüm illerin havası Dünya Sağlık Örgütü referans değerlerine göre kirli.

Kaynak: Temiz Hava Hakkı Platformu

Çanakkale hava kirliliği tehdidi altında

Temiz Hava Hakkı Platformu (THH) yaptığı açıklamada, Çanakkale ili genelinde ve Çan ilçesi özelindeki hava kirliliği sorununa ve sayısı gün geçtikçe artan kömürlü termik santrallere özellikle dikkat çekti.

Çanakkale’de 2017 Aralık ayına kadar üç adet kömürlü termik santral işletmedeyken Biga’da Cenal Termik Santrali’nin devreye girmesiyle kömürlü termik santrallerin sayısı dörde çıktı.

Hava kalitesinin oldukça kötü olduğu Çan ilçesinde inşaatı biten ve Haziran 2018’de devreye girmesi beklenen Çan-2 Termik Santrali’yle birlikte toplamda beş kömürlü termik santralin çalışacağı Çanakkale’de termik santraller yılda toplam 10 milyon ton kömür yakacak.

Platform yaptığı açıklamada ülke çapında evlerde ısınma amaçlı yılda 11,4 milyon ton kömür yakıldığına dikkat çekti.

 

Hava kirliliği Türkiye’de 32 bin erken ölüme yol açıyor

Neredeyse aynı miktardaki kömürün sadece Çanakkale il sınırları içerisindeki termik santrallerde yakılması hava kirliliğini geri dönüşü olmayan şekilde olumsuz etkileyecek.

Platformun yaptığı açıklamada “Hava kirliliği, Dünya Sağlık Örgütü tarafından hem kanserojen hem de dördüncü en önemli sağlık tehdidi olarak tanımlanıyor. Özellikle felç, kalp krizi, kalp yetmezliği gibi öldürücü hastalıklara yol açmanın yanı sıra gebelik sırasında maruz kalınma ile çocukların akciğer gelişiminde bozukluğa neden oluyor ve alerjik astım hastalıkları, erişkinlerde KOAH ve astım atakları gibi birçok kronik hastalığa davetiye çıkarıyor. Türkiye’de hava kirliliğine bağlı her yıl 32 bin erken ölüm gerçekleşiyor” denildi.

Türkiye’de hava kirletici emisyonlara ilişkin sınır
değerler

Türkiye’de hava kirletici emisyonlara ilişkin sınır değerler hem Dünya
Sağlık Örgütü (DSÖ)’nün hem de Avrupa Birliği
(AB)’nin sınır değerlerinden daha yüksek. Türkiye kirletici emisyonlara daha fazla izin veriyor.

Yeni termik santraller bin 130 erken ölüme yol açabilir

520 bin nüfuslu Çanakkale’nin Biga ve Çan ilçelerinde toplam 3.245 MW kapasiteli dört adet kömürlü termik santral aktif olarak çalışmakta iken Çanakkale Biga’da bulunan Türkiye’nin en büyük hurda demir-çelik işletmesi hava kirliliğinin artmasına neden oluyor.

Çan ilçesinde linyit kömürü ile çalışan 18 Mart Termik Santrali’nin hemen yanına inşa edilen ve yine linyit kömürü kullanacak olan 330 MW kapasiteli Çan-2 Termik Santrali’nin ise Haziran ayında devreye girmesi bekleniyor.

Hava kirliliğinin Çanakkale’nin en önemli çevre sorunu olduğu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından 2016 yılında yayımlanan Türkiye Çevre Sorunları Ve Öncelikleri Değerlendirme Raporu’nda yer alıyor.

Temiz Hava Hakkı Platformu’nun 2017’de yaptığı bir çalışmaya göre Çanakkale’de 2017 yılında planlanan toplam 16 termik santral işletmeye geçerse Bandırma-Çanakkale arasındaki bölgede PM2.5 kirliliği yüzde 150, İstanbul’da ise yüzde 25 artabilir; bu santrallerin yaratacağı hava kirliliği yılda 1.130 erken ölüme yol açabilir.

Gacal: Linyit kömürü de dahil tüm kömürler kirleticidir

Konuyla ilgili HEAL Türkiye Danışmanı Funda Gacal, “Linyit kömürü de dahil tüm kömürler kirleticidir, evsel ısınmada kömür kullanımından vazgeçerken enerji üretimi gibi büyük bir sektörü göz ardı edemeyiz” diye konuştu.

Çalışır: Dünya Sağlık Örgütü standartlarına göre Artvin dışındaki tüm illerimizin havasının kirli olduğunu tespit ettik

Türk Toraks Derneği’nden Doc. Dr. Haluk Çalışır, hekimlik görevinin en temel ilkesinin toplum sağlığının korunması, yani hastalık oluşmadan nedenlerinin ortadan kaldırılması olduğunu vurgulayarak “Bölgedeki toplum sağlığının korunması ve hastalık yükünün azaltılması; ancak ısınma amaçlı kömür kullanımının kontrol altına alınması, mevcut santrallerin çevre yatırımlarının tamamlanması ve Çanakkale’deki yeni kömürlü termik santral projelerinin sonlandırılması ile mümkün olabilir. Türk Toraks Derneği olarak 2017’de gerçekleştirdiğimiz analizde Dünya Sağlık Örgütü standartlarına göre Artvin dışındaki tüm illerimizin havasının kirli olduğunu tespit ettik. Ulusal mevzuattaki değerler bakımından ise Türkiye’de 78 ilden 52’sinin (%67) havasının kirli olduğu göz önüne alınırsa, ülkemizde hava kirliliğinin önüne geçebilmek için hızlı harekete geçmemiz gerektiği çok açık” dedi.

Çanakkale nefessiz kalmasın

Temiz Hava Hakkı Platformu, Çanakkale’nin işletmedeki 4 kömürlü termik santrale ek olarak 16 santralin daha yapılması tehdidi ile karşı karşıya olduğunu hatırlatarak açıklamasını şöyle noktaladı: “Halihazırda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından da hava kirliliğinin ildeki en önemli çevre sorunu olarak tanımlandığı Çanakkale’de, halk sağlığını ve ekolojik dengeyi her yönüyle tehdit eden hava kirliliğini daha da artıracağı bilinen yeni kömürlü termik santrallerin yapılması kabul edilemez. Sağlık Bakanlığı ile Çevre ve Şehircilik başta olmak üzere tüm kurumların bu duruma izin vermemelerini talep ediyoruz. Çanakkale nefessiz kalmasın!”

Türkiye’de Android işletim sistemi kullanıcıları bulundukları şehrin hava kalitesini ölçmek için “Nefesiniz Cebinizde” uygulamasını ücretsiz buraya tıklayarak ücretsiz indirebilir.  

Türkiye’de IOS işletim sistemi kullanıcıları bulundukları şehrin hava kalitesini ölçmek için “Nefesiniz Cebinizde” uygulamasını ücretsiz buraya tıklayarak indirebilir. 

Havanın ne kadar kirli olduğunun farkında mısınız? İşte İstanbul’un havası en kirli ve en temiz semtleri

Hava kirliliği sperm kalitesini düşürüyor, apandisit vakalarını artıyor

 

(Yeşil Gazete)

Yüzünü güneşe ve rüzgara dön: Türkiye’nin öncelikli tercihi güneş santralleri

İklim Haber ve Konda Araştırma işbirliği ile Türkiye genelinde 2595 kişiyle yüz yüze yapılan anket çalışmasına göre Türkiye toplumunun öncelikli tercihinin güneş ve rüzgar santralleri olduğu ortaya çıktı.

Araştırmaya katılanlar, “Farzedelim ki yaşadığınız yerin yanında bir enerji santralı yapılacak, hangi iki santralı öncelikli olarak tercih edersiniz?” sorusuna yüzde 70,5 oranında güneş santralları cevabını verirken, %52,8 oranında ise rüzgar santralları cevabını verdi.

Kömür, HES ve nükleer ise en az tercih edilen santrallar arasında yer aldı.

Her 10 kişiden yedisi yaşadığı yerin yakınına nükleer enerji santralı yapılmasını istemiyor

Anketin sonuçları özellikle güneş enerjisinin kullanımı konusunda toplumda önemli bir destek olduğunu ortaya koyuyor.

Aynı soru siyasi parti tercihleri, hayat tarzı kümesi, kır, kent ve yaş bağlamında incelediğinde de tercihlerin anlamlı oranlarda değişmediği görülüyor.

Aynı soru bir kez de en çok karşı çıkacakları enerji santrallarını söylemelerini isteyerek sorulduğunda ise her iki kişiden biri yaşadığı yerin yakınına kömür santrali, her 10 kişiden yedisi ise yaşadığı yerin yakınına nükleer enerji santralı yapılmasını istemediğini belirtiyor.

Toplumun sadece yüzde 1,6’sı güneş, yüzde 2,1’i rüzgar santrallarine karşı çıkıyor.

AK Parti’ye oy vereceğini söyleyenlerin yüzde 62’si nükleer santrale karşı

AK Partililer, İyi Partililer ile birlikte kömür santraline en çok karşı çıkanların başında geliyor.

AK Partililerin yüzde 57’si, İyi Partililerin yüzde 61’i kömür santrallarına karşı çıkıyor.

CHP’lilerde bu oran yüzde 48 iken MHP’lilerde ise  yüzde 44’e düşüyor.

Nükleer santrala karşı çıkanların oranı yüzde 80 ile en yüksek CHP’liler arasında görülüyor.

AK Parti’ye oy vereceğini ifade edenlerin yüzde 62’si de yaşadığı yerin yakınında nükleer santral istemediğini belirtiyor.

Raporun tamamına ulaşmak için buraya tıklayabilirsiniz

 

(Yeşil Gazete)