Ana Sayfa Blog Sayfa 2767

Kanal İstanbul için “yap-işlet-devret” komisyondan geçti

TBMM Plan Bütçe Komisyonu’nda kabul edilen torba kanununa bir madde eklendi.

O maddeyle “çılgın proje” olarak adlandırılan Kanal İstanbul projesinin yap-işlet-devret modeli ile yapılmasının önü açıldı.

Gemilerin Küçükçekmece-Sazlıdere-Durusu koridoru üzerinde 45 kilometrelik güzergahta Karadeniz’e ulaşmasını sağlayacak proje ile ilgili AK Parti İstanbul Milletvekili Hasan Turan’ın verdiği yasa teklifi torba teklifle birleştirildi.

Teklifle yap-işlet-devret projelerini düzenleyen yasaya kanalların da bu yöntemle yapımını içeren bir ifade eklendi.

Böylece tıpkı Avrasya Tüneli, yeni havalimanı ve Çanakkale Köprüsü’nde olduğu gibi Kanal İstanbul’un da yap işlet devret modeli ile gerçekleştirilmesi sağlanacak.

Kanal İstanbul, lojistik merkezleri, manevra alanları ile ilgili yap işlet devret modeli ile yapılabilmesi konusunda ulaştırma bakanlığı yetkili olacak.

Söz konusu düzenlemeyle amaç, özel sektörün rekabet gücünün artırılması ve Kanal İstanbul’un maliyetini aşağı çekmek.

Bu yöntemle 65 milyar liralık yatırımla yaşama geçirilmesi beklenen projede maliyetlerin düşürüleceği belirtiliyor.

“Sağlıksız su kullanımı yaygınlaşacak”

Geçtiğimiz Mayıs ayında Türkiye Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) tarafından hazırlanan Kanal İstanbul Projesi’ne dair teknik inceleme raporunda, projenin su kaynaklarının yok olmasına ve tüm canlılarda sağlıksız su kullanımının yaygınlaşmasına yol açacağı uyarısında bulunulmuştu. Sadece İstanbul ve çevresi değil, Trakya’ya kadar tatlı suların beslediği tarım alanları ve karasal ekosistem geri alınamaz şekilde bozulacağı ve yıkıma uğrayacağı belirtilmişti.

 

Kanal İstanbul Projesi teknik inceleme raporu: Tüm canlılarda sağlıksız su kullanımı yaygınlaşacak

National Geographic Kanal İstanbul’u yazdı: Çevre felaketi mi olacak?

TMMOB’den “Kanal İstanbul” raporu: Yaşamsal bir yıkım ve felaket!

[Özel Haber] Kanal İstanbul ÇED toplantısında içeride tartışma dışarıda protesto vardı

Kanal İstanbul’un güzergahını bisikletle katettiler

Kanal İstanbul projesinin ekolojik sonuçları ne olacak?

10 maddede Kanal İstanbul hakkında bilmeniz gerekenler – Pelin Cengiz

 

(CNN Türk)

İklim Asya’yı vurmaya devam ediyor: Laos’ta heyelan sonucu yüzlerce kişi kayıp

İklim değişikliğinin ölümcül etkileri Güney Asya’da şimdiden hissedilmeye başladı. Bölgede tropikal mevsim yağmurları nedeniyle bir ülkeden diğerine sürekli şekilde doğa felaketleri yaşanıyor. Vietnam’da tropikal mevsim yağmurları sonrası yaşanan sel baskınları ve toprak kaymaları sonucu ölenlerin sayısı 27’ye çıktı. Laos’ta ise aşırı yağışlar sonucu heyelan nedeniyle bir hidroelektrik santrali barajı çöktü.

Ülkede 11 kişinin de kayıp olduğu bildirildi. Geçen hafta So Tinh kasırgasını yaşayan ülkede 24 kişi hayatını kaybetmişti.

6 bin 600 kişi evsiz kaldı

Peşpeşe seller ve heyelan fekaleti altında yaşayan insanlar çareyi çatılara sığınmakta buldu

Bugün bir haber de Vietnam’ın kuzey batısındaki Laos’tan geldi. Aşırı yağışların ardından yaşanan heyelanda bir hidroelektrik santral çöktü. BBC’nin Lao Haber ajansına dayandırdığı rakamlara göre 6 bin 600 kişi evsiz kaldı.

Ajans ayrıca “Felaket nedeniyle yüzlerce insan kayıp” bilgisini geçti.

 

(Bianet, BBC)

[Yeşil İşler] Balabanağa Çiftliği gönüllüler arıyor

TaTuTa ev sahiplerinden, Kastamonu’nun Daday ilçesindeki, 450 yıllık tarihi Balabanağa Çiftliği, 1-10 Ağustos tarihleri arasında saman balyası toplama işi için gönüllüler arıyor.

Balabanağa Çiftliği hakkında daha detaylı bilgi ve gönüllülük başvurusu için tatuta.org/ adresini ziyaret edebilirsiniz.

Yeşil iş ilanlarınız artık Yeşil Gazete’de

Yeşil İşler sayfamız için tklyn

 

(Yeşil Gazete)

Kendi kalesine golü atan Almanlar oldu – Volkan Ağır

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

Almanya, milli takımlarının iki yıldızının Erdoğan ile fotoğraf çektirmesi sürecini çok kötü yönetti. Nereden tutsalar ellerinde kalıyordu ki en sonunda ellerinde kalan ırkçılık tartışmaları oldu. Öyle görünüyor ki 2010’da Mesut’un önderliğini yaptığı spor ve göçmen entegrasyonu politikası 8 yıl sonra ırkçılık tartışmalarıyla sona erdi.

Dünya Kupası başlamadan hemen önce Mesut Özil ve İlkay Gündoğan’ın, Recep Tayyip Erdoğan ile poz vermesi üzerine Gazete Duvar’a yazdığım yazıda bu işin ele alınış biçimiyle Almanya’nın o günden Dünya Kupası’nı kaybettiği yazmıştım. Tarihe geçen bu tartışma, tarihe geçen bir sonuca neden oldu ve Almanya daha grup aşamasını bile geçemeden kupaya veda etti. Dünya Kupası tarihinde de ilk kez böylesine bir karneyle sınıfta kaldılar.

Hissedilen ırkçılık

O günden bugüne yaşanan olayları ve tüm tartışmaları da ele aldığımızda özgürlük ve ırkçılık konularında da fena halde sınıfta kaldılar. Öncelikle insanlar istedikleri kişilerle görüşmekte özgürdür. Almanya hükümeti temsilcileri Türkiye’ye tank satmak için Türkiye’deki hükümetin temsilcileriyle poz verebiliyorsa, evine davet edip çay içebiliyorsa, Mesut ve İlkay da hükümetin temsilcisi ile tokalaşabilir. Ancak anlaşılan o ki hükümetin temsilcileri ile hükümetteki partinin kurucu lideri ve mevcut cumhurbaşkanı ile görüşmek farklı değerlendirmelere varabiliyormuş. Bu olayın üzerine böylesine gitmenin ırkçılığa kadar varacağını görememek için de kör olmak lazımdı. Alman medyası bu olayı o kadar çok sadece Recep Tayyip Erdoğan nefreti üzerinden değerlendirip yangına körükle gitti ki sonunda Mesut Özil yaptığı açıklamada, hem futbol federasyonu nezdinde hem de medyada kendisine yapılanlardan dolayı hissettiği ırkçı yaklaşım gerekçesiyle Milli Takım’da oynamayacağını belirtti.

Susması gereken susmadı, ırkçılık hortladı

“Özil’in İlkay’la birlikte Mayıs ayında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile çektirdiği fotoğraf hakkında şimdiye kadar konuşmaması büyük hataydı. Hafta sonunda görüşlerini uzun uzun dile getirdi. Demek söyleyecekleri vardı. Neden kendini derhal savunmadı ve Dünya Kupası sona erene kadar ağzından çıt çıkarmadı? Sükût her zaman altın değildir.” cümleleriyle yorumlamış Christine Kamm RheinPfalz Gazetesi’deki yorum köşesinde.

Sükût öylesine değerli bir altındır ki, eğer Alman medyası, Dünya Kupası öncesinde ve sırasında susmayı becerebilseydi böyle olmazdı. Sahanın en iyilerinden olmasına karşın her maçta Mesut’u günah keçisi haline getirmek, işin ırkçılığa varacağını düşünmeden her maçta Türklüğü üzerinden performans değerlendirmesi yapmak en büyük zararı veren yaklaşım oldu Almanya’ya ve bugün Almanya’da ırkçılığın konuşulmasını beraberinde getirdi. Tam da NSU davasının cezalarının tartışıldığı sırada bu konunun gündeme gelmesi çok daha iyi oldu.

Almanya’nın hangi değerleri

Mesut basına direkt bir açıklama yapmadı bugüne kadar ama bu konu hakkında bir kere Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier ve bir kere de Reinhard Grindel ile görüştü Dünya Kupası öncesinde. Ve Steinmeier’in yaptığı açıklama dolaylı olarak Mesut’un açıklamasıydı aslında. Kupaya konsantre olmak için sustu. Fakat Alman medyası kupaya değil, Mesut’a ve Erdoğan’a konsantre oldu. Mesut’un bugüne kadar susmasının nedenlerinden biri de bu olayların nereye varacağını görmekti belki de. Neyi kovaladı Alman medyası böyle davranarak anlaması mümkün değil. Lothar Matthäus’un Vladimir Putin ile el sıkışması bu kadar tartışma yaratmadı. Fakat Mesut’un fotoğraf çektirmesinin bu kadar tartışılmasının en büyük gerekçesi ise ülkedeki Erdoğan nefreti. Türkiye’ye dair bir çok şeyi Erdoğan üzerinden okuması. Gerçi Almanya eski Devlet Başkanı Gerhard Schröder’in, Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığını kutlamak için Beştepe’ye gitmesi Almanya’nın değerlerine olan zıtlıkla hiç değerlendirilmedi. Schröder’in Mesut kadar Almanya’nın değerlerini temsil etmediği düşünülüyor sanırım.

Almanya’nın Erdoğan nefreti

Almanya’nın Recep Tayyip Erdoğan’ı sevmediğini biliyoruz. Bu konudaki duygular zaten karşılıklı. Ancak tek bir fotoğrafı Erdoğan’a olan nefretle ve ortada olmayan bir propaganda hamlesi olarak yorumlamak sonunda Almanya’nın zararına oldu. Eğer Almanya pasaportu olan birini bir gazeteciyi, Deniz Yücel’i, hapiste rehin tutan biriyle bir başka Almanya pasaportlunun yan yana gelmesi gerçekten Almanya’nın değerleriyle örtüşmüyorsa, Almanya’nın tamamını Nazi olarak nitelemekten çekinmeyen biriyle fotoğraf çektirmek tüm ülkeyi rahatsız etmişse, yapılacak tek bir hamle vardı mayıs ayında: Mesut ve İlkay’ı kadroya almayacaktı Almanya ve bu konudaki tavrını ortaya koyacaktı. Bunu da ırkçılıkla değil “despotizm ve insan haklarını ihlal eden bir liderle poz vermek” olarak açıklayabilirdi. Ancak bunu da yapmadı veya yapamadı. Andre Schürrle ve Mario Götze’yi mevcut performanslarından dolayı kadroya almayan Löw, son 2 yıl içinde çok da üst düzey bir performans sergileyemeyen İlkay ve Mesut’u da pek tabii kadroya almayabilir ve bunu da sportif gerekçelerle açıklayabilirdi, aynı Sane’yi almadığı gibi. Bu dirayeti gösteremeyen Almanya Futbol Federasyonu’dur şu anda içinde düşülen durumun sorumlusu. Belki de Mesut’un zaten son 8 yıldır her sene Erdoğan’la görüştüğünü, son olarak da 2017’de yine Erdoğan’la Cumhuriyet Bayramı Resepsiyonu’nda fotoğraf çektirdiğinden haberdar olduğu için, o gün fazla ses etmediği gibi bugün de etmedi. (Gerekli fotoğrafı linkte açılan sayfada aşağı inerek bulabilirsiniz )

EURO 2024 tehlikeye girer mi?

Mesut Özil’in açıklamasında da belirttiği gibi Reinhard Grindel’in 2004’te söyledikleriyle bugün yaptıkları arasında olan bağ, bugünkü sonucun bir nedeni. Açıkça “… birçok futbolcusu 2 ülke kökenine sahip olan bir federasyonun başkanlığı yapmasına izin verilmemeli…” cümleleri ise oldukça cesur. Grindel hakkında esas problem de burada ortaya çıkabilir. Eylül’de gerçekleşecek EURO 2024 ev sahibi aday ülke oylamasında Türkiye ve Almanya iki aday ülke. UEFA bu sefer ev sahibi ülkedeki insan hakları ihlallerine de bakacağını açıklamıştı. Mesut Özil’in Almanya Futbol Federasyonu Başkanı Grindel hakkında yaptığı açıklamalar bir süreliğine Almanları bu konuda endişeye düşürmüş olabilir. Ancak Almanya Futbol Federasyonu’nun çok kültürlülüğe vurgu yaparak yayınladığı son açıklamayla bu yakıştırmalardan sıyrılmaya çalıştığı ortada. Açıklamada, Türkiye’deki basın özgürlüğü ve insan hakları ihlalleri gibi konulara değinmeleri bu yüzden. Fakat yine oy kaybettikleri aşikâr ancak önümüzdeki eylül ayındaki seçimi ne kadar etkiler göreceğiz.

Erdoğan oturduğu yerden gülüyordur

İlkay Gündoğan ve Mesut Özil, Recep Tayyip Erdoğan’ın Londra’daki fotoğrafı piyasaya çıktığında, bunun bir propaganda fotoğrafı olduğuna sanırım sadece Almanlar inandı. Ve bu yakıştırmadan sonra İlkay’ın yaptığı açıklamaya karşın bunun bir propaganda olduğuna inanmaya da devam ettiler. Hatta hâlâ buna o kadar çok inanıyorlar ki zaten Almanya’da her zaman en çok oyu alan Recep Tayyip Erdoğan ve AKP iken, son seçimlerde çıkan oy oranlarının yüksekliğini bu fotoğrafa bağlıyorlar. Bir şeyi başarmanın yarısı inanmaktan geçer ya hani. Aslında bir gıdım propaganda içermeyen bu fotoğraf ve buluşma, bu kadar yüksek inancın sonunda büyük bir Erdoğan propagandasına dönüştü. Bu sayede Almanya’da Erdoğan destekçisi de daha fazla artmış oldu. Bu Almanya’nın en büyük başarısı oldu! Erdoğan bir kelime bile etmeden Almanya’yı karıştırdı şu anda. En büyük isteği de buydu ve buna en büyük desteği de Alman medyası verdi. Şu anda Erdoğan, oturduğu yerden, her daim ırkçı olduğunu dile getirmekten çekinmediği Almanya’nın kendi kendine içine düştüğü ırkçılık tartışmalarını gülerek takip ediyordur.

Almanya ve medyası bu fotoğrafı İlkay ve Mesut’un kendi kalesine attığı gol olarak yorumlamıştı. Şu anda bu tartışmanın ırkçılık seviyesine gelmesiyle birlikte Almanya ve medyası umarım kendi kalesine attığı golün farkındadır.

Bu yazı gazeteduvar.com.tr/ den alınmıştır

 

Volkan Ağır

Karadeniz’deki ekoloji mücadelesinin hikâyesini konu alan “Gözyaşı Yolu” belgeseli internette  

Başta Yeşil Yol Projesi olmak üzere Karadeniz bölgesinin yaşam alanlarında gerçekleştirilen hidroelektrik santraller, Karadeniz sahil yolu, maden ocakları, Cerattepe gibi doğaya zarar verecek projelerin yöre halkı, kültür, ekoloji, insan, doğa ve yaşam üzerinde etkilerini konu alan “Gözyaşı Yolu” dün (23 Temmuz) internette paylaşıldı.

Yönetmenliğini Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Engin Türkyılmaz’ın yaptığı belgeselin ana temasını “Devlet benim” söylemiyle tanınan ve kamuoyunda ‘Havva Ana’ olarak bilinen Rabia Özcan’dan Sunay Akın’a dek verilen yaşam mücadelesinin hikâyesi oluşturuyor.

Çekimleri İstanbul, Trabzon, Rize, Artvin ve Gümüşhane’de yapılan belgesel festivallerde 12 ödüle layık görüldü. Müzisyen Ayşenur Kolivar’ın söylediği şarkı ile başlayan ve 30 dakika uzunluğundaki belgesel, adını Amerika’da 1830’larda maden şirketine karşı mücadele eden Kızılderili kabilelerinin başına gelen hikâyeden alıyor.

 

(Yeşil Gazete)

Ahmet Şık’ın TBMM’deki konuşmasına AKP’lilerden engellleme

Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Milletvekili Ahmet Şık‘ın Meclis kürsüsünde yaptığı konuşma, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) milletvekilleri tarafından engellendi.

Ahmet Şık’ın konuşması yarıda kesilirken geçtiğimiz günlerde “Sayın Cumhurbaşkanımıza yapılacak en ufak bir harekette karşılarında beni bulurlar” açıklamasıyla gündeme gelen AKP İzmir Milletvekili Alpay Özalan’ın Ahmet Şık’ın üzerine yürüdüğü görüldü. Şık’a 2 oturum ceza verildi.

 

Ahmet Şık’ın, bazı kanun ve KHK’larda yapılan değişiklerle ilgili yaptığı konuşma sırasında kullandığı “İktidar olmanın yarattığı kibrinizi yalan ve cehaletle yoğuruyorsunuz. Hakikati söyleyenlere yönelik saldırganlığınızı ise acizliğinizle besliyorsunuz. Ahlaksızlığınızı, yeterli gelmediğini biliyor olsanız da, yüzsüzlükle sıvıyorsunuz” ifadeleri AKP’liler tarafından protesto edildi. Bu sırada araya giren AKP’li TBMM Başkanvekili Mustafa Şentop, “Bir dakika bir dakika sözü kestim sözünü kestim. Böyle şey olamaz 67. maddeye göre. Hakaret etme imkanı vermiyor bu kürsü kimseye. Lütfen sayın Şık bir dakika sözünüzü kestim mikrofonu kapattım böyle şey olamaz” diyerek Ahmet Şık’ın sözünü kesti.

Şentop, birleşime beş dakika ara verirken, Ahmek Şık’a da 2 oturum ceza verildi. ‘Şık’ın bir aylık ödeneği ve yolluğunun üçte ikisi de kesilecek.

Ahmet Şık’ın TBMM kürsüsünde engellenene konuşmasının tam metni

“Öncelikle şunu bilin, kanun teklifinin hukuki dayanaklarına dair içerik tartışmasına girmeyeceğim. Çünkü tartışmamız gereken iktidarınızın meşru ve yapmak istediklerinizin hukuki olup olmadığıdır.

Sahip oldukları güç ve iktidarı sonsuza kadar ellerinde tutabilecekleri yanılgısıyla; yasaları silah, yargıyı da tetikçi haline getirme çabasına girişmiş ne ilk iktidarsınız, ne de son olacaksınız.

Ve önümüze koyduğunuz bu yeni yasa metniyle, darbecilerin basit bir karikatüründen ibaretsiniz. 
12 Eylül cuntası nasıl emir adaletini ürettiyse, darbecilerin halefi olan, sözüm ona demokrasiye geçiş sürecinin hükümetleri de bunu bir fırsata dönüştürmek istediler.

Sandılar ki yargının boynuna geçirdikleri ipi ne kadar kısa ve sıkı tutarlarsa, “hukukun üstünlüğü” vaveylası eşliğinde iktidarları da o kadar güvende olur. 
Peki amaç hâsıl oldu mu? Hayır. Geldikleri gibi gittiler.

Ama geride bıraktıkları miras, tıpkı sizlerin bırakacağı gibi, kimsenin hatırlamak istemediği korkunç bir yeryüzü cehennemi oldu.

Bugüne dek hükmünü sürdüğünüz fiili yönetim biçiminizi daha da şeditleştirmek, kötülüğünüzün iktidarını arşa değdirmek ve zulmünüzü meşrulaştırmak için darbeye karşı tedbir görünümü altında OHAL ilan etmeniz hiç şaşırtıcı değildi.

251 insanın canına mal olan bir kanlı kalkışmayı, “Allah’ın lütfu” diye görmenizin sırrı da burada saklıydı.

Darbeye direndiğini iddia edenlerin darbe hukukuna dört elle sarılması bu yüzden trajikomikti. Ama hem yaşanacak trajediye, hem de düşeceğiniz komik durumlara aldırmadan bunu yaptınız. OHAL’i ilan etmekte zaten hiç vakit kaybetmediğiniz gibi, 2 yıl boyunca bütün lütuflarından yararlanmaya da doymadınız.

Şimdi, yarattığınız toplumsal enkazın üzerine, bir de tüy dikmenin peşindesiniz. 
Yurttaşlara karşı, kelimenin gerçek anlamıyla bir canavara dönüştürdüğünüz hukuku, bu yasal düzenleme ile kalıcılaştırmak istiyorsunuz.

Çünkü artık kirli suç ortaklıklarından menkul rejiminizin derinleşmesi, kökleşmesi ve kurumsallaşabilmesine ihtiyacınız var.

Kanlı bir kalkışmaya ve hemen sonrasında yaratılan hukuksuzluklara karşı, ilelebet sizin aklınızla düşünelim, sizin dilinizle konuşalım istiyorsunuz. 
Çünkü darbeci güruhla suç ortaklığınızı ortaya koyacak hakikatin, sonsuza kadar sır olarak kalmasını istiyorsunuz.

Yağma ve talan üzerine inşa ettiğiniz suç düzeninize yönelik en küçük bir itiraza dahi katlanmak istemiyorsunuz. 
Aksine davrananları önce medyanızla hedef gösterip, trollerinize linç ettiriyor, yargınızla da rehin alıyorsunuz.

Karşınızda diz çökmeyenlere salmak istediğiniz bu ibret ve korku dalgası yetersiz kaldığındaysa, sokakları milislerinizle dolduruyorsunuz.

Devletin sorumlulukları vardır, bireyin ise hakları. Bizde ise devletin her zaman, sadece yetkileri oldu. İktidarınızın devleti ise birey haklarının gaspçısına dönüştü.
Artık ülkemizde, evrensel normlarla tanımlı hukuka uygun yaşama hakkına sahip tek bir yurttaş bile yok.

Yargıyı elinizde bir sopaya dönüştürüp, iktidarınıza yönelik her tür eleştirinin derdest edilmesi ve siyasi rakiplerinizin tasfiyesi için kullanıyor ve hukuk cinayetlerinin altına pervasızca imzanızı atıyorsunuz.

Kimi zaman da, siyasi iktidarınızı besleyen cinayetler, yolsuzluklar, hırsızlıklar ve her türlü çirkinliğiniz ortaya çıkmasın diye, yargının iplerini çekip, üç maymunu oynatıyorsunuz. 
Örnek mi istiyorsunuz?

Seçimin hemen arifesinde Suruç’ta hastane içinde Şenyaşar ailesinin katledilen üç ferdinin katilleri; onca tanığın, kamera görüntülerinin, ayan beyan delillerin varlığına rağmen korunmadı mı? Ailenin hayatta kalan kadın ve çocukları Suruç’u terk etmek zorunda kalırken hiç mi utanmadınız?
Başta HDP’nin eski Eş Başkanları Figen Yüksekdağ ve Selahattin Demirtaş olmak üzere, seçilmişleri, sudan gerekçelerle hapishanelere tıkıp yok etmeye çalışmıyor musunuz? 
Milletvekilleri Enis Berberoğlu ve Leyla Güven’i hapiste tutabilmek için bin takla atmıyor musunuz?
Siz daha iyi bilirsiniz: Roboski katliamcıları, cezasızlıktan aldıkları güçle, kapalı kapılar ardında yeni katliam planları yapıyor olabilir mi?

Soma’da ve pek çok yerde meydana gelen iş cinayetlerindeki siyasi sorumluluğunuz şaşaalı adalet saraylarınızın koridorlarında örtbas edilmiyor mu? 
Aladağ, Karaman başta olmak üzere tarikat ve vakıf yurtlarında kalan parmak kadar çocuklar, “kurumları yıpratmama” ikiyüzlülüğüne kurban edilmedi mi?
Türkiye artık sadece kâğıt üstünde bir Cumhuriyet. Yani, yurttaşı güdülmesi, yeri geldiğinde dövülmesi icap eden bir sürü gibi gören, hukukun rafa kaldırıldığı sözde bir Cumhuriyet. 
İktidarınızın Türkiye’sinin yeni hukuku, hak kavramının yerini tamamen alaşağı ederek, devlete sahip olduğu orantısız yetkilerinin yanında bir de aşkın haklar manzumesi veriyor. 
Ve bunu, bir kurumsallığa değil tekil bir şahsiyete sunuyor. 
Bu şahsiyet, cumhurunun yarısının inanmadığı bir başkan. Kendisi de aynı şekilde cumhurunun yarısına inanmıyor.

Bu yüzden iktidar olarak, kendinize tetikçi kıldığınız yargınızla birlikte, artık evrensel hukuk normlarına denk düşen yasal sınırlarınıza çekilmelisiniz. Fakat biliyorum ki bu çağrıya riayet etmeyeceksiniz.
O halde en azından ne olduğunuz, bir kez daha yüzünüze karşı söylenmeli:
İktidar olmanın yarattığı kibrinizi yalan ve cehaletle yoğuruyorsunuz. 
Hakikati söyleyenlere yönelik saldırganlığınızı ise acizliğinizle besliyorsunuz. 
Ahlaksızlığınızı, yeterli gelmediğini biliyor olsanız da, yüzsüzlükle sıvıyorsunuz. 
Ve ne acı ki sizi ayakta tutan değerleriniz, sadece ve sadece bunlardan ibaret…
Orwell, “Bir toplum gerçeklerden ne kadar uzaklaşırsa, gerçeği söyleyenlerden o kadar nefret eder” diyor. Bizler seçimlerimizin ve kararlarımızın toplamı olan bu yaşamı sürdürmeye, siz de bizlerden nefret etmeye devam edebilirsiniz.

Ve fakat bilmelisiniz ki; bir yarısı sahiden çoğulcu demokrasi, adalet ve eşitlik talep ediyor, bunun için de mücadele etmeyi sürdürüyorsa; bir toplum, hak etmediği bir hayata ve bunu dayatan diktatörlüklere ancak bir yere kadar mahkûm edilebilir. Bu yer Türkiye için artık, geldiğimiz noktadır.”

 

(T24)

Tarım Bakanlığı klorpirifos zehri konusunda ne yaptığını bilmiyor – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Avrupa Birliği 2016 yılı Ocak ayında tarımsal üretimde klorpirifos kullanılmasını yasakladı. Bu karar ülkemiz için de bir emsal oldu ve Tarım Bakanlığı aldığı bir karar ile klorpirifos ithalini ve üretimini 08 Nisan 2016 tarihi itibariyle durdurdu.  Ayrıca klorpirifos içerikli tarım zehirlerinin 31 Mayıs 2016 tarihine kadar piyasadan toplatılmasına ve satışının da sonlandırılmasına karar verdi. Yani ülkemizdeki meyve ve sebze ürünlerinde klorpirifos kullanımı yasaklandı ve piyasadaki klorpirifos stoklarının da toplatılmasına karar verildi.

Klorpirifos (Chlorpyrifos) bir pestisit. Pestisitler tarımsal üretimde kullanılan zehirli maddeler.

Klorpirifos tarımsal ürünlerin üretiminde böcekleri öldürmek için kullanılan ve organik fosfatlı olarak nitelenen kimyasal gruba ait bir zehir. Organik fosfatlı tarım zehirleri insanlar ve hayvanlarda nörolojik sisteme zarar veriyor. Yani beyin, omurilik, motor gelişim ve bilişsel yetenekler üzerinde olumsuz etkileri var. Olumsuz etkilere en duyarlı olanlar ise bebek ve çocuklar.

Klorpirifos kullanımı son bulmadı

Geçen yıl 7 Mart 2017 tarihinde yazdığım bir yazı ile 2016 yılı mayıs ayından itibaren, yani yasaklama ve toplatma kararından aşağı yukarı bir yıl sonra klorpirifos kullanımının geçmiş yıllara kıyasla kat kat daha fazla olduğunu tespit ettiğimi belirtmiştim. Okumak isteyenler için yazının linki burada Link1

Bu yazı üzerine Mecliste Tarım Bakanlığı’na 9 Mart 2017 tarihinde bir soru önergesi verildi.  Soru önergesinde özetle Avrupa Birliği’ne ihraç edilen gıda ürünlerinde klorpirifos kalıntısının çok çıktığı, klorpirifos geçen yıl yasaklanmış ve piyasadan toplatılmış olmasına rağmen neden hala gıdalarda kalıntısının çıktığı soruluyordu. Yazılı ilk soru önergesinin tam metnini okumak isteyenler Link2’ye tıklayabilir. Link2

Bu soru önergeleri verildiğinde Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanı Faruk Çelik idi. Bakanlığın verdiği 22 Haziran 2017 tarihli yanıtı okumak isteyenler Link3’e tıklayabilir. Link3

Bakanlığın verdiği yanıt metninde yer alan bir ifadeyi aşağıya kopyaladım. Yanıtta klorpirifos kullanımının 08 Nisan 2016 yılında yasaklandığı net bir şekilde ifade ediliyor. Bu ifade aklımızda kalsın. Yazı ilerledikçe klorpirifos ile ilgili olarak verilen başka soru önergelerine Bakanlığın verdiği diğer yanıtları da aktaracağım ve ne kadar çelişkili açıklamalar olduğunu göstermeye çalışacağım.

Klorpirifos sorunu 2017 yılı Mart ayından bu zamana sürekli gündeme geliyor. Gıdalarda klorpirifos kalıntıları çıkması ile ilgili sorun son 2 yıldan fazla süredir hiç çözülemedi. Aksine klorpirifos kalıntıları gıdalarda daha çok çıkmaya başladı. Bu konuda aşağıdaki yazılara bakılabilir:

Cumhurbaskanı’nın Yemediği Zehirli Gıdaları Çocuklarımız Yiyor mu?

Şerli ve Killi Klorpirifos Zehri Sorunumuz

Geçtiğimiz 2 yıl içinde Mecliste bu konuda verilen benim bildiğim 4 ya da 5 adet soru önergesi var. Ancak bu önergelerdeki sorulara Tarım Bakanlığı tarafından verilmiş tek bir doğru düzgün yanıt yok.

Konunun TBMM’deki takipçilerinden biri olan CHP İzmir Milletvekili Murat Bakan gıdalardaki klorpirifos zehri kalıntıları sorununu Faruk Çelik’ten sonra Tarım Bakanı olan Ahmet Eşref Fakıbaba’ya da sormuştu. 16 Kasım 2017 tarihli soru önergesini ve verilen yanıtı okumak isteyenler Link4’e bakabilir. Link4

Soru önergesine Bakanın verdiği yanıt kısa olduğu için bütünüyle aşağıya alıyorum.

16 Kasım 2017 tarihli bu yanıtın önemi şurada: Bakanlık geçen bir buçuk yıl içinde klorpirifos kullanıldığını kabul ettiği gibi, piyasadan toplatmadığını da dile getirmiş oluyor. Bu süre zarfında sadece etiket düzeltmeleri yapılmış!

Avrupa Birliği ülkelerinde çok az sayıda meyve çeşiti ile birkaç tane tahıl ürünü dışarda bırakılırsa gıda ürünlerinde özellikle de sebze ve meyvelerde klorpirifos kullanımı hala yasak. Bakanlık Avrupa Birliği ülkelerinde klorpirifos kullanımı devam ediyormuş gibi bir izlenim veriyor ama bu hiç de doğru değil. Yalan.

Klorpirifos konusu geçtiğimiz Mart ayında tekrar gündeme gelmişti. Bir soru önergesi daha verildi ve bütün metni okumak isteyenler için Bakanlığın 13 Haziran 2018 tarihli yanıtı da burada: Link5

Bakanlığın verdiği 13 Haziran tarihli cevap metninden aldığım paragraf ise aşağıda:

16 Kasım 2017 tarihinde verdiği yanıtta klorpirifos satışını ve kullanılmasını yasaklamadığını, klorpirifos içeren tarım zehirlerini piyasadan toplatmadığını söyleyen bakanlık bu kez tam aksini dile getiriyor.

2017 yılı Mart ayından günümüze klorpirifos ile ilgili 3 farklı soru önergesine altışar ay aralar ile Bakanlığın verdiği yanıtların özeti: “Yasakladık ve topluyoruz”; “Yasaklamadık ve toplamadık sadece etiketleri düzenledik”; “Yasakladık ve topladık.”

Devlet ciddiyetiyle bağdaşmayan, pespaye açıklamalar. Hangisine inanılır. Hiçbirine.

Biz tüketiciler için ciddiye alınması gereken asıl gösterge piyasada satılan gıda ürünlerinde özellikle yeşil biber, taze biber, kırmızı biber ve dolmalık biber gibi ürünlerde klorpirifos kalıntılarının hala çıkıyor olmasıdır. Ülkemizden Avrupa Birliği’ne ihraç edilen gıda ürünlerinde kalıntısı en çok tespit edilen pestisitlerin başında klorpirifos geliyor son 2 yıldır.

Gıdalardaki pestisit kalıntılarını bütünüyle gidermenin bir yolu yok. Bazı pestisitler yüzeye sıkılıyor ve gıdayı iyice yıkayarak ve kabuğunu soyarak bu tip pestisitleri bir ölçüde uzaklaştırmak mümkün. Bazı pestisitler ise bitkinin kökleri vasıtasıyla alınıyor ve yenilen ürünlerin bünyesine girdiği için gidermenin bir yolu yok.

Klorpirifos konusu basite alınmamalı. Ülkemizde tarımsal üretimde kullanılan 350 civarında pestisit var ve klorpirifos bunlardan sadece biri. Sakıncalı olduğu bilinen, yasaklanmış bir pestisitin kullanılması, üstelik, Mecliste bu kadar gündeme getirilmesine rağmen engellenemiyorsa gıdalardaki pestisit kalıntıları konusundaki genel durumun kaygı verici boyutta olduğunu söyleyebilirim.

Yazıyı kötü bir tespit ile bitirmek istemem. Bu gibi durumlarda en çok sorulan ve ilk anda akla gelen soru “Ne yapacağız?” sorusu oluyor doğal olarak. Bu konuda bana gelen okur sorularına da yanıt vermeye çabaladığım ayrıntılı bir yazı yazmaya çalışıyorum. Henüz bitiremedim.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

Bülent Şık

Ruhunu mısralara döken şair Didem Madak 7 yıl önce aramızdan ayrıldı

Türk edebiyatının ünlü şairlerinden Didem Madak’ın hayatını kaybetmesinin üzerinden 7 yıl geçti.

24 Temmuz 2011’de 41 yaşındayken kolon kanserinden yaşamını yitiren Madak, bireysel ve toplumsal özgürlük vurgulu şiirlerinde kadının iç dünyasını yansıtarak 90’lı yıllara şiirleriyle damgasını vurmuştu.

Annesiyle aynı sebepten yaşama veda eden Didem Madak, annesine duyduğu özlemi “Sevgili Anneciğim” şiiriyle dile getirmişti.

Sevgili Anneciğim

Binlerce kez açıldım, binlerce kez kapandım yokluğunda

Kocaman bir dağ lalesi gibi

Ve kapkara göbeğini dünyaya fırlatacakmış gibi duran.

 

Şimdi mucizevi bir yerdeyim

Muc’un ucuz evinde

Sanki mürekkebi rutubet olan bir kalem

Duvarlara hep senin resmini çiziyor

Dili geçmiş zamanda birçok resim,

Hep gülümsüyorsun

Aklının ortasında mavi bir yıldız varmış gibi

Ve o yıldız karanlık bir şubat akşamında

Durmadan soluyormuş gibi.

 

Hatırlar mısın?

Mavi saçlı bir Tanrı gibi severdim Burdur gölünü

O göl şimdi içimde kocaman bir anne ölüsü

Vişne bahçeleriyle dolu,

Neşeli bir şehre benzerdi senin sesin.

Bazen ölmek istiyorum.

Beni yeniden doğurman için

İri, ekşi bir vişne tanesi gibi

 

Kışbaşında bir ton kömür yığarlardı kapıya

Bazen görülen rüyalar gibi kapkara

Bir ton rüya çıtırdarken

Sen kar yağmadan önce başkaydın,

Kar yağdıktan sonra bambaşka.

Sanki hep buluğ çağındaydın.

Kuşlar zaptederdi sonra her yeri, sabahları

Binlerce kez söylerlerdi, söyleyeceklerini.

Bizim hiç anlamayacağımız bir şeyi.

 

Senin şarkıların aç kuşlara buğday saçardı.

Kediler yusyuvarlak dururdu karın ortasında

Kar manzaralı bir resmin ortasında durur gibi

Gri kediler sarmıştı etrafımızı, gri dağlar…

Bir tek senin çocuklar üşüyecek rengi saçların vardı.

 

Ben bu eve Muc’un ucuz evi diyorum.

Yokluğunda böyle oldum.

Mucize öldükten sonra, buraya taşındım.

Ve inan

Muc bu evi bana ucuza verdi.

 

Yaşasaydın, hayatının ortasına

Güller yığan bir adam olsun isterdim babam.

Sen bir çocuk romanı annesi ol isterdim.

Ölü mısır tarlaları hışırdıyordu

Ve kalbimde çıngıraklı yılan sürüleri

diye başlayan bir çocuk romanında…

Şalına sarınırdın, toprağa sarınır gibi

Erken öleceğini biliyordum bana bırakmak için,

bu acımasız ölü anne sesini.

 

Şimdi mucizevi bir yerdeyim

Zaman bir salyangozun vücudunda yaşıyor burda

Ve çok ağır ilerliyor.

Yüzümdeki çillerden başka

İsyan eden biri yok hayatımda.

 

NOT: Ölen her kadın için bir şiir yazdım.

Onları Muc’a evin karşılığında verdim

Çok ucuza.

Artık bütün üzgün oluşlarımın adı:

Anne.

 

Madak aynı zamanda, Wayne Miller ve Kevin Prufer’ın yayıma hazırladığı “New European Poets” (Yeni Avrupalı Şairler) adlı antolojide “Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım!” şiiriyle Türkiye’yi temsil etmişti:

Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım!

‘Zenciler prensesi olacağım.
Hayat işte asıl o zaman başlayacak.’
Pippi Uzunçorap

Çiçekli şiirler yazmama kızıyorsunuz bayım
Bilmiyorsunuz. Darmadağın gövdemi
Çiçekli perdelerin arkasında saklıyorum.
Karanlıkta oturuyorum. Işıkları yakmıyorum.
Çalar saat zembereği boşalana kadar çalıyor
Acı veren bir sevişmeyi hatırlıyorum.
Bir bıçağın gereksiz yere parlaması bu.
Yıllardır kendini bulutlarda saklayan illegal bir yağmurum.
Bir yağsam pahalıya malolacağım.
Ben bir bodrum kat kızıyım bayım
Yalnızlıktan başka imparator tanımaz bodrumum
Bir süredir plastik vazolar gibi hiç kırılmıyorum
Fakat korkuyorum. Birazdan da
Kırküç numara ayakkabılarınızla
Bahçede oynayan çocukların üstüne basacaksınız
Bu iyi olmaz bayım!

‘Gün akşam oldu’ diyorum
Ekmek kırıntıları atıyorum kuşlara
Cam kırıkları yiyorlar
Rüyamda; bir kase dolusu suyun içinde
Rengarenk yap-boz parçacıkları
Anlatmak istiyorum, dinlemiyorsunuz.
Hayır, sanırım sabahı bekleyemem
Bilmiyorum.
İnsanlar rüyalarım acilen anlatmalı.

Ondört yaşındaydı ruhum bayım
Bir mermer masanın soğukluğunda yaşlandı.
Protez bacaklar taktılar ruhuma ince ve beyaz
Gıcırdaya gıcırdaya dolaştım şehri
Protez bacaklarıma bile ıslık çaldılar
O ara içimde çiçeklerden oluşmuş
bir silahsız kuvvet ablukaya alındı
Sinemalarda da ‘organzm gıcırtıları’ oynuyordu.
Kaçmaya çalıştım. Olmadı.
Bu nedenle, çiçekli şiirler yazmayı
Ruhum açısından faydalı buluyorum bayım.
Neyse işte
Ben her filmi hatırlarım
Sinemaların hiç bitmeyen gecesine sığındığım çok oldu.
‘Sofı’nin tercihini’ seyrederken çok ağlamıştım.
Öpüşen Guramilerle ilgili bir film yapsalar
Onu da mutlaka hatırlardım.
İnsan içinde çevrilen bir çıkrığın sesini unutur mu?
Hem sonra ben hatırlamaya alışkınım
Bir ‘eşya toplayıcısıyım’ bayım.

Büyük gemiler de yok artık bayım
Büyük yelkenler de
Büyük kağıtlar yakmak istiyor şimdi canım.
İşte az önce bir karabatak daldı suya
Bir süredir de kayıp
Dünyayı yutmuş olarak çıksa da ortaya
Ölüm çok iri bir sözcük değil bayım.
Kasımpatları kadar acı kokuyorum biliyorum.
Ama siz sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen
Yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz?
Bir gül, bir güle derdi ki görse
Yalan söylüyorum
Güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım.

Didem Madak kimdir?

1970 İzmir’de dünyaya geldi. Lise eğitimini İzmir’de tamamladı. Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Türkiye’deki ilk öğreniminin ardından, babasının diplomatik görevle gittiği Cenevre-İsviçre’de, College Calvin lisesinde orta öğretimini tamamladı. 1980-84 yılları arasında Amerika’da California State University, Long Beach Üniversitesi’nin Felsefe Bölümü’nden mezun oldu. Türkiye’ye döndükten sonra, ODTÜ’de yüksek lisansa başladı ve önce ODTÜ’de, sonra da Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. İlk şiirleri Sombahar ve Ludingirra dergilerinde yayımlandı. İlk kitabı Grapon Kâğıtları ile İnkılâp Kitabevi Şiir Ödülü’nü aldı. Sonraki yıllarda iki kitabı daha yayımlandı: Ah’lar Ağacı ve Pulbiber Mahallesi. 2008’de kızı Füsun dünyaya geldi.

Eserleri:

Grapon Kağıtları, 2000

Ah’lar Ağacı, 2002

Pulbiber Mahallesi, 2007

 

(Yeşil Gazete)

Japonya’da hava sıcaklığı 41,1 derece ile ülke tarihinde rekor düzeye ulaştı: 77 ölü

Orman yangınları ve yüksek sıcaklık dalgaları iklim değişikliği konusundaki endişeleri her geçen gün daha da artıyor.

Son olarak Japonya’nın başkenti Tokyo’nun kuzeyindeki Kugayama’da 41.1 derece ölçülen hava sıcaklığı, ülke tarihindeki en yüksek sıcaklık değeri olarak kayıtlara geçti.

Bundan önceki sıcaklık rekoru 2013’te Koçi prefektörülüğündeki Şimanto’da 41.0 derece olarak ölçülmüştü.

Japonya Yangın ve Afet Yönetimi Ajansı ve Kyodo News’in aktardığına göre, ay başından beri etkili olan sıcak hava dalgası 77 kişinin ölümüne, 30 bini aşkın kişinin de hastanede tedavi altına alınmasına yol açtı.

Japonya Meteoroloji Ajansı düzenlediği basın toplantısında olağanüstü bir sıcaklıkla karşı karşıya kalındığını ve bunu doğal afet olarak gördüklerini açıkladı.

Kavurucu sıcaklıkların 2 hafta daha etkisinin sürebileceği uyarısında bulunan yetkililer, halkı sıcak çarpmasına karşı önleyici tedbirler almaları konusunda uyardı.

Fosil yakıtların kullanımı, arazi kullanımı değişiklikleri, ormansızlaştırma ve sanayi süreçleri gibi insan etkileriyle atmosfere salınan sera gazı birikimlerindeki hızlı artışın doğal sera etkisini kuvvetlendirmesi sonucunda yerkürenin ortalama yüzey sıcaklıklarındaki artışı iklim değişikliğine yol açıyor.

(Yeşil Gazete, Bangkokpost.com)

BM ve Google küresel iklim değişikliğinin etkilerini araştıracak

Dünya barışını, güvenliğini korumak ve uluslararası ekonomik, toplumsal ve kültürel bir işbirliği oluşturmak için kurulan Birleşmiş Milletler (BM) ve arama motoru Google ortaklığı ile iklim değişikliğinin etkileri araştırılacak.

BM ve Google ortaklığı, stratejik ve teknolojik olarak iki farklı alanda ilerleyecek.

Bilinçsiz tüketim, fosil yakıt kullanımı, çevreye verilen zararlar küresel ısınma ile iklim değişikliğine neden oldu.

Şu anda birçok Avrupa ülkeleri ve gelişmiş birçok ülke yenilenebilir enerji kullanımını artırarak ve dizel araç kullanımını yasaklayarak çevreye verilen zararı azaltmaya çalışıyor.

Ancak geçmişte yapılan bilinçsiz tüketimler, bugün iklim değişikliği ile mücadele edilmesini zorunlu kılıyor.

Bunun için Birleşmiş Milletler ve Google ortaklığı kapsamında, BM araştırmacıları için Google tarafından gerçek zamanlı uydu verileri sunulacak.

Araştırmacılar, bulut ağı üzerinden bu verilere anlık olarak ulaşabilecek.

Böylelikle dünyanın dünü ve bugünü araştırılarak, gelecek hakkında simülasyonlar aracılığıyla tahminlerde bulunulabilecek.

Verilerde özellikle dağlar, göller, nehirler ve tatlı su kaynaklarına odaklanılacak. Böylelikle canlı çeşitliğinin de korunması hedefleniyor.

 

(Techinside)