Ana Sayfa Blog Sayfa 2751

Homeros’un torunları ‘1.Troya Dünya Görme Engelliler Homeros Okumaları’nda’ buluştu

Troya Antik Kenti’nin UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesine kabulünün 20. yılında  Kültür ve Turizm Bakanlığınca 2018’in, ‘Troya Yılı’ ilan edilmesi üzerine Çanakkale Valiliği ev sahipliğinde antik şehrin destanını yazan görme engelli ozan Homeros anısına dünyadaki kardeşliğe vurgu yapan bir organizasyon da düzenlendi.

20’yi aşkın ülkeden ve Türkiye’nin dört bir yanından 250 görme engelli, Homeros’un Troya Efsanesi’ni anlattığı dünya edebiyatının en önde gelen eserleri arasında gösterilen İlyada Destanı’ndan bölümler okumak için Troya Antik Kenti’nde buluştu.

Dünyadan ve Türkiye’den yüzlerce görme engellinin Troya Antik Kenti’nde buluştuğu 1.Troya Dünya Görme Engelliler Homeros Okumaları’nda , tüm dünyadaki görme engellileri birleştiren bir simge isim olarak kabul edilen Homeros’un İlyada Destanı’nda yer alan Troya Efsanesi bölümü Braille Alfabesi ile özel olarak hazırlandı. Homeros Okumaları için hazırlanan özel kitapçıklar görme engelli katılımcılar tarafından Destan’a ilham veren topraklarda, Troya Ören Yeri’nin geçmişle bugünü buluşturan mistik atmosferinde başladı.

2018 Troya Yılı kapsamında düzenlenen etkinliğe, Çanakkale Valisi Orhan Tavlı, Dünya Görme Engelliler Federasyonu Başkanı Friedrich Schröder, Türkiye Körler Federasyon Başkanı Turhan İçli, Çanakkale İl Kültür ve Turizm Müdürü Kemal Dokuz, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Öğretim Üyesi ve Troya Kazıları Başkanı Prof. Dr. Rüstem Aslan, Türkiye Görme Engelliler Derneği Çanakkale Şube Başkanı İbrahim Batdal, 250 görme engelli ile çok sayıda vatandaş katıldı.

Konuşmaların ardından 1’inci Troya Dünya Görme Engelliler Homeros Okumalarına geçildi. Panelle devam edecek olan 1’inci Troya Dünya Görme Engelliler Homeros Okumalarında, 20’yi aşkın ülkeden ve Türkiye’nin dört bir yanından etkinliğe katılan 250 görme engelli, Homeros’un Troya Efsanesi’ni anlattığı, dünya edebiyatının en önde gelen eserleri arasında gösterilen İlyada Destanı’ndan bölümler okuyarak, dünyaya barış mesajı verdi.

 

(Yeşil Gazete)

Alakır Nehri Kardeşliği: Biz iyiyiz, yangın Alakır Barajı göletinin yanındaki alanda çıktı!

Antalya’nın Kumluca ilçesi Alakır Çayı yakınlarında, bugün saat 10.00 sıralarında orman yangını çıktı. Yangına 5 helikopter ve 2 amfibi uçakla müdahale edildiği belirtildi. Yangın haberini alır almaz iletişime geçmeye çalıştığımız Alakır Nehri Kardeşliği’nden Tuğba Günal ve Birhan Erkutlu  ise yangının kendi yaşam alanlarından çok uzakta çıktığını kaydetti.

Antalya’nın Kumluca ilçesi Alakır Çayı yakınlarında orman yangını çıktı. İhbar üzerine bölgeye sevk edilen Antalya Orman Bölge Müdürlüğü ekipleri, yangına 5 helikopter ve 2 amfibi uçakla müdahale etmeye başladı. 15 arazöz ve 2 dozer de yangın bölgesine sevk edildi. Bölgenin sarp olması nedeniyle kara ekiplerinin güçlükle ilerlediği bildirildi.

Alakır Nehri Kardeşliği: Yangın Alakır Barajı göletinin yanında çıktı

Alakır Çayı yakınlarında orman yangını çıktığı haberi üzerine bölgede yıllardır HES karşıtı doğa hakkı mücadelesi sürdüren Tuğba ve Birhan’a ulaşıp onların durumlarını öğrenmeye çalıştık.

Alakır Nehri Kardeşliği facebook sayfası üzerinden yazdığımız mesaja yanıt ise 13:40 sıralarında geldi.

Yangın bizden 35 km aşağıdaki büyük Alakır barajının sahilinde çıktı. 1 saat kadar önce de kontrol altına alındı. Çok yayılmadan önlendi şükür. Bizden çok uzaktaydı. Çok sağolun düşündüğünüz için. Çok sevgi selam Alakırınızdan ??✌?” yanıtı ile de derin bir nefes aldık.

Tuğba ile Birhan yangına dair de detay bilgi ilettiler.

Büyük rezervuarlı olan Alakır Barajı 80’lerin başında yapıldı. Onun göletinin hemen dibindeki ormanlık alanda çıktı yangın. Bizden 35-40 km aşağıda sahile doğru. Karacaören köyünün sınırlarında. Kumlucaya yakın.

Baraj gölü ve yakın çevresi ise Nitelikli Doğal Koruma Alanı kapsamında bulunuyor

 

(Yeşil Gazete)

Eskişehir Alpu Ovası’na yapılması planlanan termik santral ihalesi 4. kez ertelendi

Türkiye’nin en verimli tarım arazilerinden Alpu Ovası’na yapılması planlanan termik santral projesiyle ilgili bir gelişme yaşandı.

Yarın (15 Ağustos) yapılması planlanan Eskişehir Termik Santral Projesi’nin ihalesi 17 Ekim 2018’e ertelendi.

Ertelemeye ilişkin Hazine ve Maliye Bakanlığı Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından açıklama yapıldı. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

“Özelleştirme İdaresi Başkanlığı tarafından Enerji Üretim Alanı’nda kömüre dayalı elektrik üretim tesisi kurulması amacıyla; Eskişehir İli, Alpu İlçesi sınırlarında bulunan ve Elektrik Üretim A.Ş. ye ait olan ER:3360209, S:85839 no.lu ruhsat sahası içerisindeki Kömür Rezerv Alanı’nın 6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanunun 18. maddesinin 5. fıkrası çerçevesinde “İşletme Hakkının Verilmesi” yöntemi ile özelleştirilmesi amacıyla ihale edileceği 27. 09. 2017 tarihinden itibaren yayımlanan ilanlarla duyurulmuştur. Bahse konu ilanda belirtilen ön yeterlilik ve son teklif verme tarih ve saati 17. 10. 2018 günü saat 17:00’ye kadar uzatılmıştır.

 

Aralarında Alpu Ovası’nın da bulunduğu tarım arazilerine Danıştay’dan destek

Eskişehir termik santral projesinde kömür sahasının özelleştirilmesi için teklif süresi uzatıldı

Tarım arazisine termik santral kurulsun diye yönetmelik değişti!

Eskişehir Alpu’ya kurulması planlanan termik santral Meclis gündemine taşındı

Eskişehirli gençlerden Alpu Ovası’ndaki termik santral projesine gaz maskeli protesto

Eskişehir Alpu’ya kurulması planlanan termik santral Meclis gündemine taşındı

Temiz Hava Hakkı Platformu: Alpu Termik Santrali’nin sağlık etkileri neden değerlendirilmedi?

TEMA, ‘Termik Santraller Bandırma-Çanakkale arasında hava kirliliğini %150 artırabilecek’

Eskişehir’de termik santrale harcanacak parayla 11 hastane, 257 okul yapılabilir

 

(Yeşil Gazete)

İtalya’da otoyol köprüsü çöktü: 11 kişi hayatını kaybetti

İtalya’nın Cenova kentinde A10 otoyolu üzerinde bulunan yaklaşık 100 metre yüksekliğindeki Morandi Köprüsü’nün bir kısmı bugün saat 11.15 civarında çöktü.

İçişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, 1’i çocuk 11 kişinin hayatını kaybettiği, 5 kişinin ağır yaralandığı bildirildi.

Köprünün yapısal bir sorun nedeniyle çökmüş olabileceği ancak olayda şiddetli yağmur ve fırtınanın da etkili olduğu düşünülüyor.

Görgü tanıklarından biri köprünün yıldırım düşmesinin ardından çöktüğünü ifade etti.

Enkaz altından iki kişi kurtarılırken arama-kurtarma çalışmaları sürüyor.

Köprünün her iki şeridinin de çöktüğü olayda, çok sayıda aracın yere düştüğü ve bazılarının enkaz altında kaldığı belirtildi.

SKY Italia’nın canlı yayınına bağlanan bir yurttaş 9 tane aracı köprüden aşağı uçarken gördüğünü anlattı.

İtalya Ulaştırma Bakanı Danilo Toninelli’nin sosyal medya hesabından yaptığı son dakika açıklamasında, “Cenova’da olanları büyük bir endişeyle takip ediyorum. Korkunç bir trajedi gibi görünüyor.” ifadelerini kullandı.

İtalya İçişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Salvini ise, “Cenova’daki köprünün çökmesinin ardından durumu takip ediyoruz. Şimdiden hayat kurtarmaya başlayan 200 itfaiye görevlisine teşekkür ediyorum” dedi.

Polcevera Viyadükü olarak da bilinen köprünün inşaatı 1962’de başladı ve 1968’de tamamlandı. Bin 100 metre uzunluğundaki yapının, şimdiye kadar Avrupa’da inşa edilen ilk kablolu beton köprü olduğu söyleniyor.

Morandi Köprüsü alışveriş merkezleri, fabrikalar, bazı yerleşim yerleri, Cenova-Milano tren hattı ve bir nehrin üzerinden geçiyor.

 

(The Guardian, Habertürk)

Flamingoları tehdit eden projenin yürütmesinin durdurulmasına mini kutlama

Gazetemizde dün (13.08.18 Pazartesi) haberini paylaştığımız gibi TMMOB İzmir İl Koordinasyon Kurulu, EGEÇEP ve Doğa Derneği’nin İzmir Körfez Geçiş Projesi karşısında açtığı davada İzmir İdare Mahkemesi tarafından 20.000’e yakın flamingonun yaşam alanının yok edilmesinin önüne set çekilerek yürütmeyi durdurma kararı verildi.

Projenin yürütmesinin durdurulması ile 20.000’e yakın flamingo da yaşam alanlarını terk etmek zorunda kalmayacak

Mayıs ayı sonunda flamingoların yaşam alanlarını yok edecek projeye karşı kamuoyu duyarlılığını arttırmak amacı ile 62 yaşında bisiklet ile Yalova’dan Mersin’e 20 günde 1.700 km pedallayan Ali Fuat Gülşen ile bir röportaj gerçekleştirmiştik. İzmir Körfez Geçiş Projesi yürütmesinin mahkemece durdurulmasına dair çok güzel haberi kutlu bir tesadüf eseri Gülşen ile Yalova Çınarcık’ta tekrar buluştuğumuz sırada alınca kendisinden bu doğa koruma zaferi ile ilgili duygularını da Yeşil Gazete okurlarına aktarmasını istedik.

Yalova’ya bağlı Çınarcık ilçesinin Yalı Mahallesi’ndeki bir kafede görüştüğümüz Ali Fuat Gülşen bu zaferi sağlayan başta Doğa Derneği mensupları olmak üzere herkese çok teşekkür ederken kendisinin de payının bulunmasından çok mutlu olduğunu söyledi.

‘Bu başarılarımızın devamı da gelecek’

Ali Fuat Gülşen ile ikinci buluşmamız Gediz Deltasını yok edecek otoban prjesinin yürütmesinin mahkemece durdurulduğu haberine denk geldi

Sözü 62 yaşındaki bisiklet kullanıcısı Ali Fuat Gülşen’e bırakalım:

Çok mutluyum. Böyle bir tesadüfle seninle buluştuğumuz sırada bu haberi almış olmakta ayrıca sevindirdi beni.

Kendimle de gurur duydum 62 yaşımda flamingolar için Yalova’dan Mersin’e pedal çevirmiş olduğum için. Bunun sonucunda mahkemenin yürütmeyi durdurma kararı vermiş olması da çok önemli bir gelişme.

Bu haberi de buraya gelirken telefonda ilk önce senden aldım Alper. Ve sen bu güzel haber ile sanki bana dünyanın en güzel haberini vermiş oldun.

Bu kararın alınmasında katkısı olan tüm arkadaşlarıma da teşekkür ederim. Doğa Derneği İzmir Şubesi’nden Eyüp Şimşek’e, İstanbul şubesinden Yeşim Hanım’a. Beni, Doğa Derneği’nin bu projesi ile tanıştırarak bisiklet yolculuğuna çıkmama vesile olan Milliyet Gazetesi muhabiri arkadaşım Gökhan Karakaşa’a ve diğer arkadaşlara.

Umuyorum ki bu başarılarımızın devamı da gelecek ve doğa koruma alanında daha ileriye giden çalışmalara da imza atacağız. Şu an çok mutluyum. Herkese teşekkür ederim.

Ali Fuat Gülşen’i yakalamış iken Doğa Derneği İzmir Şubesi’nden Eyüp Şimşek ile yaptığı görüşmeyi de sorduk;

“Eyüp Bey de çok mutlu idi ama bu karar sonrası karşı tarafın temyiz yoluna gidebileceğini, mücadele kararlılığından taviz verilmemesi gerektiğinin de altını çizdi.

Onlar da beni tebrik etti. Bütün canlıların kendi refahları içinde yaşayabilmeleri için elimizden gelen tüm mücadeleyi vermeye devam edeceğiz”

İzmir Körfezi Otobanı ve Gediz Deltası Koruma Alanı

UNESCO Dünya Mirası kavramı 1975 yılında yürürlüğe giren Dünya Kültürel ve Doğal Mirasın Korunması Sözleşmesi ile uluslararası bir koruma statüsü olarak tanımlanıyor. UNESCO Dünya Mirası alanlarının on kriteri bulunuyor ve bunların altısı kültürel, dördü ise doğayla ilgili. Bir alanın UNESCO Dünya Doğa Mirası Listesi’ne dahil edilebilmesi için Dünya Miras Komitesi tarafından belirlenen olağanüstü evrensel değerini ölçen dört doğal kriterden sadece birini karşılaması yeterli.

Mart 2017’de körfezi güney kuzey yönünde geçmesi planlanan İzmir Körfez Otobanı’nın çevre etki değerlendirme raporu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylanmıştı. Mahkeme tarafından yürütmesi durdurulan İzmir Körfez Otobanı’nın inşa edilmesi halinde dünyadaki on flamingodan birinin yaşadığı Gediz Deltası büyük tehdit altına girecek ve bu koruma alanı geri dönüşsüz olarak zarar görecek.”

62 yaşında flamingolar için Yalova’dan Mersin’e bisikletle 1.700 kilometre katetti

İzmir Körfez Geçiş Projesi’nde hukuk zaferi: Mahkemeden yürütmeyi durdurma kararı

 

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

 

‘İklim değişikliği ile artan hava sıcaklıklarının tetiklediği ozon kirliliği ölümcül seviyelerde’

Tıpta uzmanlık dernekleri, hekim örgütleri ve çevre derneklerini bir araya getiren Temiz Hava Hakkı Platformu (THH), ozon (O3) kirliliğine dikkat çekerek yetkilileri göreve çağırdı. THH, ozon kirliliğinin iklim değişikliğine bağlı artan sıcak hava dalgalarının daha fazla görüldüğü bugünlerde ortaya çıktığının ve ölümcül olabileceğinin altını çizdi.

Güneş altında ve yüksek sıcaklıkta gerçekleşen bir fotokimyasal reaksiyon sonucu oluşan ozon kirliliğinin sıcak hava dalgalarıyla yakından ilişkili olduğuna dair çok sayıda çalışmanın mevcut olduğunu belirten THH, oon kirliliği ve aşırı sıcakların aynı risk grupları üzerinde (özellikle KOAH, astım, yüksek tansiyon, kalp ve damar hastalığı gibi hastalıkları olan kişilerde, yaşlılarda ve çocuklarda) birbirlerinin etkisini güçlendirmekte ve daha tehlikeli hale gelmekte olduğunun da altını çizdi.

17 sivil toplum kuruluşunun oluşturduğu Platformun uzmanları, kamuoyunda çok fazla bilinmese de birçok sağlık sorununa neden olan ozon kirliliği hakkında bilgi verdi. Ozon kirliliğinin sanayi tesisleri, motorlu araçlar ve termik santrallerden çıkan kirleticilerin sıcak havalarda, güneş ışığı altında reaksiyona girmesi ile oluştuğunu belirten uzmanlar, bu kirliliğe neden olan kirleticilerin ortadan kaldırılması ve önlemlerin alınması gerektiğini ifade etti. Uzmanlar, bu kirleticilerin sadece sanayi tesislerinin yoğun olduğu bölgelerde kalmayarak; çoğu zaman nispeten havası temiz olduğu düşünülen tatil yerlerine de hava yoluyla taşınabileceğini ve UV ile reaksiyona girerek ozon oluşumuna neden olabileceğini vurguladı.

Dünyada her yıl 30 yaş üzerinde 1-1,5 milyon kişinin ozon kirliliği ile ilişkili solunum hastalıklarına bağlı olarak öldüğü tahmin ediliyor. Türkiye’de ise ozon gazının kirletici etkisine dair kabul edilen herhangi bir bilgi ve uyarı eşiği bulunmadığını belirten Temiz Hava Hakkı Platformu, alınması gereken önlemlerin altını çizdi. Havadaki ozon ölçümünün ozon kirliliğine neden olan tüm kirleticiler için ve bütün ölçüm istasyonlarında düzenli bir şekilde yapılması, sanayi ve trafik kaynaklı kirleticileri azaltacak önlemlerin alınması ve aşırı sıcaklardan kaynaklanan ozon kirliliğinin fazla olduğu durumlarda medya kanalıyla uyarılar yapılması gerektiği vurgulandı.

Ozon kirliliğinin kaynakları motorlu araçlar ve sanayi tesisleri

Atmosferin üst tabakalarında (stratosferde) bulunan ozon güneşten gelen tehlikeli ultraviyole ışınları süzdüğü için insan sağlığı ve canlı yaşam için faydalı bir gazdır. Ancak aynı ozon gazı soluk alıp verdiğimiz yer seviyesinde oluştuğu zaman tehlikeli bir kirletici halini alır. Ozon kirliliği özellikle termik santraller (kömür ve doğal gaz), sanayi tesisleri ve motorlu araçlardan kaynaklanıyor. Trafikte dizel araçlar azot oksitlerin, benzinli araçlar ise ozon kirliliğine neden olan kirleticilerden uçucu organik bileşiklerin ve karbonmonoksitin daha fazla havaya salınmasına neden oluyor. Ayrıca fabrikalar ve petrol rafinerileri de önemli ozon kirliliği kaynakları arasında.

Ozon kirliliği sağlığımızı tehdit ediyor

Solunum yollarında tahrişe neden olarak akciğerde ve soluk borusunda iltihap oluşturan ozon, solunum fonksiyonlarını bozuyor ve astım ataklarını tetikliyor. Bu etkiler KOAH, astım gibi kronik akciğer hastalıklarına yakalanmış kişilerde, yaşlılarda ve çocuklarda daha çok görülürken, ozona uzun süre tekrarlayan şekilde maruz kalan çocuklarda akciğer gelişimi bozulup astım ve kronik akciğer hastalıklarının gelişme riski artıyor. Ozon ayrıca damar fonksiyonlarını bozarak ve kan basıncını yükselterek kalp-damar hastalıklarında artışa neden olabiliyor.

Uzmanlar ozon kirliliğine karşı uyarıyor

Temiz Hava Hakkı Platformu adına Çevre için Hekimler Derneği üyelerinden İstanbul Politikalar Merkezi Kıdemli Uzmanı Dr. Ümit Şahin ozon kirliliği ile ilgili bireyler ve kamu kurumlarının alması gereken önlemleri şöyle sıraladı: “Risk grubunda bulunan özellikle yaşlılar, kalp ve akciğer hastaları ve çocuklar, güneşli ve sıcak havalarda trafiğin yoğun olduğu bölgelerde bulunmamalıdır. Aşırı sıcaklarda trafiğin  içinde spor yapılmamalı, bisiklete binilmemelidir. Fosil yakıtlardan enerji üretimi azaltılmalı, motorlu taşıtların kullanılmadığı ulaşım biçimlerine ağırlık verilmeli ve sanayi tesislerinin emisyonları sıkı bir şekilde denetlenmelidir. Havadaki ozonun ölçümü düzenli olarak bütün ölçüm istasyonlarında yapılmalı, trafiğin yoğun olduğu cadde ve kavşaklarda gerektiğinde gezici cihazlarla ozon ölçümü yapılmalı ve sonuçlar anlık olarak açıklanmalıdır. Halk, ozon kirliliği ve aşırı sıcaklardan kaynaklanan sağlık sorunları hakkında bilgilendirilmeli ve kirliliğin fazla olduğu durumlarda medya kanalıyla uyarılar yapılmalıdır.”

 

Temiz Hava Hakkı Platformu

Temiz Hava Hakkı Platformu (THH) doğa koruma ve sağlık alanında çalışan 17 Sivil Toplum Kuruluşu’nun bir araya gelmesiyle 2015 Haziran ayında çalışmalarına başlamış ve aynı yıl Ekim ayında kuruluşunu ilan etti.

Öncelikle işletmede ve inşaat aşamasında olan kömürlü termik santrallerin yarattığı hava kirliliği ve çevre sorunlarına bağlı olarak halk sağlığını, temiz hava ve çevre hakkını savunmak üzere kurulan Platform’un bileşenleri ise Çevre için Hekimler Derneği, Greenpeace Akdeniz, Halk Sağlığı Uzmanları Derneği (HASUDER), İş ve Meslek Hastalıkları Uzmanları Derneği (İMUD), Pratisyen Hekimlik Derneği, Türk Nöroloji Derneği, TEMA Vakfı, Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği (TÜSAD), Sağlık ve Çevre Birliği (HEAL), Türk Tabipleri Birliği (TTB), Türk Toraks Derneği (TTD), Yeşil Barış Hukuk Derneği, Yeşil Düşünce Derneği, Yuva Derneği ve platformu destekleyen kurumlar; 350.org, Avrupa İklim Ağı (CAN Europe), WWF-Türkiye.

 

(Yeşil Gazete)

Kur artışı düşse, sıcaklık artışı da düşer mi? – Elif Gündüzyeli

Bu yazı birgun.net/ den alınmıştır

2018 yazı gündemimize, ikisi de her gün hayatlarımızı doğrudan etkileyen ekonomik ve iklimsel çalkantılarla girdi. Dolar kuru her gün olağandışı artış gösterirken cebimiz yanıyor; küresel sıcaklık artışlarının geldiği nokta ise bizi tümden yakıyor. Tüm dünyayla birlikte biz de kavruluyoruz. Kentlerde bunalıp klimaya sarılanlar ise 1 Ağustos itibariyle geçerli olan elektrik zammı sonrasında bir sonraki faturaya yansıyacak rakamları gözünün önüne getirerek yutkunuyor. Yine de o klimayı çalıştırıyor çünkü ülkemizde büyük bir kentteki beton bir evde ya da ofiste, ısınmış havayı soğurabilecek, ortamı ve etrafını serinletebilecek başka herhangi bir unsur bulunmuyor. Etrafımızı saran beton, asfalt, demir, çelik, plastik ile trafik ve sanayi kaynaklı hava kirliliği zaten olağanın üstünde seyreden sıcaklığı insan tahammülü için zorlayıcı bir seviyeye getiriyor.

Diğer taraftan yaşanan zamansız don, sel ve taşkınlar da ormansızlaşma, betonlaşma, plansız kurulan onlarca HES ve diğer elektrik üretim santralları ile sanayi tesislerinin etkisiyle kırsalda yalnızca tarımsal üretimi değil, doğrudan insanlara, yaşadıkları alanlar ve muhtaç oldukları ekosistemlerine kalıcı tahribatlar getiriyor, ciddi can ve mal kayıplarına yol açıyor.

Şimdiye kadar uzak diyarlarda, tropik bir ülkede veya kutup ayılarının yaşadığı yarım kürede etkilerinin görüldüğü sanılan ve kulağa biraz fazla sofistike, biraz da korkutucu geldiği için iklim değişikliği yalnızca bir takım “bilim insanları”nın veya çevrecilerin derdiymiş sanılıyordu. Beklenen oldu: artık hepimizin her gün hissettiği ciddi bir dert; biraz sofistike, ve evet, biraz da korkutucu bir konu olarak iklim değişikliği herkesin gündelik hayatına girdi. Nasıl kur artışları her yurttaşı ilgilendiriyor, konuyla ilgili yorum yapanlar sürekli olarak bunun sorumlularına işaret ediyorsa, insan kaynaklı iklim değişikliği de dünyanın her tarafındaki her bir yurttaşı ilgilendiriyor ve bu krizin de sorumluları var.

1 derecelik fark, varoluşsal

Yalnızca birkaç hafta içinde önce İsveç’te, sonra Yunanistan’da ve takiben Atlantik’in diğer tarafındaki Kaliforniya’da çıkan ve hızla yayılan vahşi yangınlar ile Kuzey Kutup Çizgisi’nde 32,5 dereceye kadar çıkan sıcaklıklar, iklim bilimcilerin kafasında yeni soru işaretleri oluşturdu: halihazırda dünyayı sanayileşme öncesi döneme kıyasla 1 santigrat derece ısıtarak aslında geri dönüşü olmayan iklim değişikliği döngüsüne sokmuş olabilir miyiz? 1 santigrat derece artışla 2018 yazı gibi kuzey yarım küre ile güney yarım kürede yaşayan insanların farklı ama eşzamanlı, olağanüstü iklim felaketleri ile daha sık karşılaştığını düşünürsek 2 santigrat dereceye geldiğimizde ne olacak?

Paris İklim Değişikliği Anlaşması küresel sıcaklık artışını 2 santigrat, mümkünse 1,5 santigrat derecede durdurmak hedefiyle ortaya çıkmıştı. İklim bilimcilerin kafasını kurcalayan bir derecelik fark sorusu, “mümkünse 1,5 derece” ibaresinin önemini ve bu yarım derecelik farkın bile dünyanın insan yaşamına elverişli bir yer olmaya devam etmesine dair endişelerin altını çiziyor. 1,5 santigrat dereceyi mümkün kılmak bir seçenek değil, bir zorunluluk olabilir. Küresel sıcaklık artışları hızlı bir biçimde sabitlenmezse geri dönüşü olmayan iklim değişikliği döngüsü tetiklenebilir ve artık küresel ekoloji çarkı, insanlığı devre dışı bırakıp kontrolü tamamen ele geçirebilir.

Her ne kadar pek çok iklim modeli, insanlığın hâlâ bir miktar karbon salabilmesi için küresel bütçede yer olduğunu söylese de şimdiye kadar atmosfere salınan karbon ve diğer sera gazlarının etkisinin bugün yol açtığı can, mal kaybı ile tahribatın maddi ve manevi bedel analizi yapılabilirse aslında karbon bütçemizin tükendiğini söyleyebiliriz. Bundan sonra atmosfere karbon salmak, ormansızlaşma, betonlaşma, plansız ve yanlış arazi kullanımı ile mevcut karbonu tutmamak gibi bir lüksümüz yok.

Açığı kapatmak için sorumluluk seferberliği

2018 yazı, herkesin ekonomik jargona ve kendi geleceğini planlayabilmek için yeterli bilgi birikimine hakim olmasını sağlamışken karbon bütçe açığını kapatabilmek için de en iyi çözümün kriz sorumlularının inisiyatif alarak, almazlarsa yurttaşlar tarafından mecbur tutularak, seferberlik içinde harekete geçmek olduğunu belirtelim.

1 santigrat derece artışın insanlığa faturası pahalıya çıksa da hâlâ kontrol bizim elimizde. Küresel sıcaklık artışlarını bir an önce durdurmak, sonra da hızlıca düşmesini sağlamak için şu an başımıza gelenleri otuz beş yıl önce bilen ve buna rağmen harekete geçmeyen gerçek sorumluların, başta devletler ve şirketlerin gerçekçi, hızlı ve birlikte harekete geçmeleri elzem.

Bu, şu demek: uluslararası iklim müzakerelerinde emisyon artırma yolunda devam etmek için pazarlık yapan tarafların, yerin altındaki fosil yakıt kaynaklarını çıkarıp yakmaya devam eden şirketlerin, kendi ülkelerinde iklim değişikliği ve sağlık nedenleri yüzünden fosil yakıt kullanımını azaltırken gelişmekte olan ülkelere kirli teknoloji gönderen devlet ve şirketlerin, kentlerde ve kırsalda iklim kaynaklı afetlere adaptasyon için gerekli adımları atmayan yerel yönetimlerin, fosil yakıt lobisinin finansal desteği yüzünden yüksek karbon politikalarını destekleyici çalışmalar yapan bilim insanlarının, kısa vadeli kâr güderek yeni iklim etkileriyle bağdaşmayan yatırımları ön plana alan politika yapıcıların insanlık suçlusu olarak damgalanmaları mümkün. Yurttaşların; yaşam hakkı talebiyle iklim krizinin gerçek sorumlularına işaret etmesi, onları inisiyatif almaya ve hatta seferberliğe çağırması elzemdir.

Bu yazı birgun.net/ den alınmıştır

 

Elif Gündüzyeli

Avrupa İklim Ağı (CAN Europe) İklim ve Enerji Politikaları Koordinatörü

Hindistan hükümetinden canlı hayvan ihracatına süresiz yasaklama kararı

Hindistan hükümeti hayvanlara zulmedildiği gerekçesiyle, ülkede canlı hayvan ihracatı yapılmasını süresiz olarak yasakladı.

The Indian Express’e konuşan Hindistan Gemicilik Bakanı Mansukh Mandaviya, “Koyun ve keçilerin Tuna Limanı’nda ihraç edildiğini öğrendik. Tüm limanlarda hayvancılık ihracatını yasakladık. Söz konusu hayvanların nakliyesi Dubai’ye sevk edilmişti. Hayvanların Dubai’ye yönlendirilmesi katliam için ihraç edildikleri anlamına geliyordu. Halkın katliama karşı hayvan ihracatının durdurulması talepleri vardı” dedi.

Bakanlık çalışanlarından Gopal Krishna ise Maharashtra ve Gujarat gibi çeşitli yerlerde hayvancılık ihracına karşı halk protestolarının yapıldığını bu yüzden kamu düzeninin korunması adına bu kararın alındığını söyledi.

Dubai’ye Kurban Bayramı için nakledilen hayvanlar arasında deve ve büyükbaşların dışında keçi ve koyunların da bulunduğu belirtildi.

 

(Indian Express, Yeşil Gazete)

Glifosat sorunu ve siyaseten felç olma hali – Bülent Şık

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

Gıda güvenliğini sağlamaya yönelik çalışmalar hukuki mevzuatını iyi oluşturmuş ve iyi organize olmuş bir kamu sistemi gerektirir.

Gıda güvenliği özetle gıda kaynaklı hastalıklara neden olan biyolojik, fiziksel ve kimyasal etkenleri bertaraf edecek ya da önleyecek şekilde gıdaların işlenmesi, hazırlanması, depolanması ve son tüketiciye sunulması sürecinde yapılması gereken işlemleri tanımlayan bilimsel bir yaklaşımdır. Güvenli gıda ise her türlü bozulma ve bulaşmaya yol açan etkenden arındırılmış, sağlık açısından bir sorun oluşturmayan bir gıda olarak tanımlanabilir.

Gıdalardaki biyolojik etkenler arasında hastalık yapan mikroorganizmalar ve parazitler en başta gelir. Gıdanın doğal yapısında bulunmayan taş, cam ve metal parçacıkları gibi etkenler fiziksel etkenleri oluşturur. Kimyasal etkenler ise  pestisitler, ağır metaller, dioksin ve PCB’ler gibi toksik etkili, sayısı binlerce olarak ifade edilebilecek kimyasal maddelerdir. Gıdalarda çeşitli amaçlar için kullanılmasına izin verilen gıda katkı maddelerinin mevzuatça izin verilen miktarın üzerinde kullanılmaları da sorun yaratan kimyasal etkenler kategorisinde değerlendirilir.

Değişen gıda güvenliği anlayışı

Dünya genelindeki gıda güvenliği anlayışı 1990’lı yılların ortalarına kadar büyük ölçüde son ürün kontrolü esasına dayanmaktaydı. Yani tüketime sunulmuş gıda maddelerinin bir sorun oluşturup oluşturmadığını belirleme ve eğer bir sorun varsa ilgili gıdayı tüketimden çekme ve gereken yasal takibatı yapma esasına dayanıyordu. Ancak bu yaklaşım bir sorun tespit edildiğinde geriye dönük düzeltme yapma imkânı tanımaz; yani elde mevcut tek çare sorunlu gıdayı tüketimden çekmek ve imha etmektir.

Bu kolayca fark edileceği üzere bu bir israftır. Dahası, tüketim aşamasına gelmiş bir gıda maddesinde sorun tespiti yapmanın ve o gıdayı imha etmenin akıllıca bir tarafı da yoktur. Daha doğru bir yaklaşım bir gıda maddesinde son üründe sorun yaratacak bütün etkenlerin üretim tüketim zinciri içinde bertaraf edilmesini sağlayacak önlemleri geliştirmek ve uygulamaya koyabilmektir. Bu önleyici-koruyucu yaklaşımın şu an geçerli gıda güvenliği anlayışımızın özünü oluşturduğu söylenebilir. Ancak amaçlanan hedeflere ne kadar ulaşılabildiği konusu epeyce tartışmalıdır ve tartışmaların odak noktasında da kimyasal etkenler yer alır.

Bir gıda maddesinde bulunan bir kimyasal maddenin sağlığa zarar verdiğinin belirlenmesi durumunda doğal olarak o kimyasal maddenin gıdalara bulaşmasının engellenmesi, eğer tarımsal üretimde ya da gıda imalatında kullanılan bir kimyasalsa kullanılmasının sonlandırılmasını ya da yasaklanmasını beklemek akla uygundur.

Ama akla uygun kararların alınması ve uygulamaya konması o kadar kolay değil. İşin aslına bakılırsa akla en uygun davranış bir kimyasal maddenin sağlık zararına yol açıp açmadığını belirledikten sonra kullanılmasına izin vermek olurdu. Ancak uygulamada tam aksi gözlenmektedir. Bir kimyasal madde önce kullanıma girmekte sağlık zararları ise açığa çıktıktan sonra önlem alınmakta; çoğu kez önlem almakta da çok geç kalınmaktadır. Bu konuya verilebilecek güncel örneklerden biri glifosattır.

Glifosat davası

Glifosat tarımsal üretimde ot öldürücü olarak kullanılan bir zehirli kimyasal madde. Uluslararası Kanser Ajansı (IARC) 2015 yılında yaptığı bir açıklama ile glifosatı muhtemel kanserojen olarak nitelemişti.

Dünya genelinde son 20 yıl içinde kullanım miktarı aşırı artan glifosatın gıdalarda bıraktığı kalıntı ciddi bir tartışma doğurmuş ve insanların glifosata ne düzeyde maruz kaldığını belirlemeye yönelik çeşitli çalışmalar gerçekleştirilmişti. Glifosat sular için de önem arz eden bir kimyasal kirletici olarak niteleniyor.

Birkaç gün önce Amerika Birleşik Devletleri Kaliforniya eyaletinin San Francisco Yüksek Mahkemesi Dewayne Johnson’ın Monsanto (Bayer) firmasına karşı açtığı davada onu haklı bularak firmayı 289.2 milyon ABD doları tazminat ödemeye mahkum etti. Bir park bahçe görevlisi olan Johnson çalışma hayatında glifosata maruz kaldığı için kanser olduğunu iddia ederek glifosat üreticisi Monsanta (Bayer) firmasına karşı dava açmıştı. Davada alınan karar glifosatın zararlarının hukuken tanınması ve benzeri pek çok dava için bir emsal oluşturması nedeniyle çok önemli. Bu kararın glifosat kullanılmasını sınırlama ya da yasaklama çalışmalarına destek sağlayacağı beklenebilir.

Ülkemizdeki durum

Peki ülkemizdeki durum nedir? Glifosat ülkemiz tarımında ne kadar kullanılıyor? Gıdalarda kalıntı bırakıyor mu? Sulara bulaşıyor mu?

Bu önemli soruların yanıtı yok ne yazık ki.

Ne kadar glifosat kullanılıyor bilmiyoruz. Glifosat kullanımı bundan 15-20 yıl önce 200-300 ton civarındaydı; şimdi en az 5 ya da 6 bin ton seviyesinde olduğunu tahmin ediyorum. En son 2013 yılı verisi var elimde ve o yıl ülke genelinde kullanılan glifosat miktarı 4500 ton.

Tarım ve Ormancılık Bakanlığı 2014 yılına kadar hangi toksik kimyasalın hangi ilde ne düzeyde kullanıldığı bilgisini açıklıyordu; daha doğrusu bu konuda tutulan kayıtlara erişmek mümkündü. Ama artık bu bilgiler gizli. Herhangi bir erişime açık değil. Dolayısıyla ülkemize ithal edilen glifosat miktarı nedir? Hangi ilde ne düzeyde glifosat kullanılıyor bilmek mümkün değil.

Glifosat gıdalara ve sulara bulaşıyor mu onu da bilemiyoruz. Tarım Bakanlığı gıdalarda glifosat kalıntısını araştırmıyor. Sağlık Bakanlığı da sularda glifosat kalıntılarını araştırmıyor. Yüzümüzü nereye çevirsek çöken bir ülke fotoğrafı var karşımızda. Oysa sorunları tespit etmek ve önleyici-koruyucu yaklaşımları geliştirebilmek ve kamu adına iş gören kurumların işlerini iyi yapıp yapmadıklarını denetleyebilmek için bu bilgilere ihtiyaç var. Artık bir kamudan, kamu idaresinden söz edebilir miyiz, o da başka bir tartışma elbette.

Sadece glifosat üzerinden giderek bile mevcut devlet organizasyonunun zaaflarını, halk ve çevre sağlığını koruma çalışmalarındaki berbat hallerini; kamu idaresinin nasıl darmadağın edildiğini görmek ya da gösterebilmek olanaklı. Bu tip konular eskiden de problemliydi ama bu düzeyde bir başıboşluk ve çökme olmamıştı.

Umutsuzluk saçmak istemem. Çünkü ekonomik krizden, ekolojik yıkıma, halk sağlığını koruma çalışmalarından, kamu kurumlarının yeniden organize edilmesine değin pek çok sorunun çözümleri olduğunu düşünüyorum. Halk ve doğa sağlığı dikkate alarak gıda güvenliği ve güvencesi sağlanabilir örneğin. Elde mevcut bilgi birikimi yeterlidir. Olmayan şey bilgi değil siyasal irade. İşbaşındaki siyasal iktidarın nasıl bir yıkıma yol açtığı ve açıyor olduğu kadar aşikâr olan bir başka şey de ülkede mevcut muhalefetin sorunları teşhis etme ve çözüm önerileri ortaya koyma konusundaki felç olmuş halleri. Muhalefet partilerinde bu düzeyde bir siyasal irade yoksunluğu da hiç gözlenmemişti. Umut yaratması beklenen siyasal oluşumlar umutsuzluk saçıyor.

Siyasal partiler, sendikalar ve meslek örgütleri üzerinden giden siyaset yapma pratiklerinin işlevini yitirdiğini düşünmek ve yüz yüze olduğumuz sorunlara başka oluşumlar üzerinden çözüm yolları aramak ya da elde mevcut bu oluşumları şiddetle silkelemek gerekiyor belki de. Bir toplum olarak bir arada durma vasfımız ne kadar aşındırılmış olursa olsun içinde yaşadığımız coğrafyadan buharlaşıp gitmeyeceğimize göre “ne yapacağız ve ne yapmalıyız” sorularına yanıtlar üretmekten vazgeçmemek gerekiyor.

Bu yazı bianet.org/ dan alınmıştır

 

 

Bülent Şık

9. Uluslararası Uzunyayla Çerkes Kültür Festivali 22-23 Ağustos’ta

Kayseri Kafkas Derneği tarafından ilki 1998 yılında Kayseri’nin Pınarbaşı Büyükgümüşgün Köyü’nde yapılan Uzunyayla Festivali’nin dokuzuncusunu 22-23 Ağustos tarihlerinde düzenleyecek.

Derneğin 50. yılına denk gelen festival bu yıl Pınarbaşı’nın Kaynar Mahallesi’nde yapılacak. Kafkasya başta olmak üzere Çerkeslerin yoğun yaşadığı bölgelerden katılım beklenen festivalde Ürdün, Suriye, İsrail ve ABD’den konuklar ağırlanacak.

Festivalin düzenleme komitesi sözcüsü Mutlu Akkaya, dernek binasında gazetecilere yaptığı açıklamada, dünyanın en büyük Çerkes festivallerinden birini organize etmenin mutluluğu ve heyecanı içerisinde olduklarını ifade etti.

Akkaya “Binlerce insanın bir araya geleceği 9. Geleneksel Uzunyayla Çerkes Kültür Festivali’ne herkesin katılımlarını bekliyoruz” dedi.

Akkaya etkinliğe, yurt dışından gelecek bilim insanlarının katılımı ile kültürel konferans da düzenleyeceklerini sözlerine ekledi.

Kayseri Kafkas Derneği’nin düzenleyeceği festivalde sahne alacak isimler söyle:

-Çerkes Halk Ozanı Kuşha Doğan Özden

-Çerkes sanatçılar Nehush Cherim ve Sati Kazanova,

-Kelime Oyunu programı sunucusu Ali İhsan Varol

-Hatti Müzik Grubu

-Abhaz Devlet Sanatçısı Erik Mika

-Elbruz Halk Dansları topluluğu

-Sozraz Halk Dansları Toplulkuğu

-Pşinavoe Berkuk Kaynak

-Surhay Göç

-Şinaho Betül Bilgin

-Aşemez Halk Dansları Topluluğu

-Maze Müzik Gurubu

-Psine Çocuk Dans Topluluğu 

 

(Bianet)