Ana Sayfa Blog Sayfa 2748

Oxford’ta hayatın mücevherleri tohumlar

Londra’da Oxford Üniversitesi, St Catherine’s College’de gerçekleşen ”Oxford Symposium on Food and Cookery” yaklaşık 40 senedir dünyanın en prestijli yemek sempozyumu olarak kabul görüyor ve dünyanın dört bir yanından akademisyenleri, yemek araştırmacılarını, yazarlarını, bilim insanlarını ve şefleri aynı platform altında buluşturuyor. Yemek üzerine düşünen, yazan, yemeği tasarlayanlar arasındaki iletişimi güçlendirmeyi ve bilgi paylaşımını amaçlayan sempozyumda o senenin konusuna ilişkin yaklaşık 50 sunuma yer veriliyor.

Sunulan bu makaleler bir sene sonra yemek tarihi ve etnolojisi üzerine kitapları ile tanınan yayınevi ‘Prospect Books’ tarafından yayınlanıyor ve dünyada yapılan yemek bilimleri araştırmalarında referans olarak kullanılıyor.

Akçaağaç Tohumları

6-7 Temmuz tarihlerinde gerçekleşen sempozyumun bu yılki konusu ‘tohum’du. Sempozyumda sunumlar kadar önem taşıyan öğle ve akşam yemekleri ünlü şefler Moshe Basson ve Olia Hercules’in ekibi tarafından yapıldı. İki şefin yemeklerinin konsept ve organizasyonu, aynı zamanda sempozyumun yönetim kurulu üyesi olan Gamze İneceli’ye aitti.

Sempozyumda bu yıl farklı olan iki sergi vardı. Tohumu estetik yanıyla gösteren sergideki eserler aynı salonda sergilendi ve birbirini tamamladı. Sergilerin temaları gibi adı da ortaktı; The Jewels of Life / Hayatın Mücevherleri….

Kırmızı Biber
Farklı ülkelerden, farklı şehirlerden gelen, her yaştan sempozyum katılımcısını şaşırtan, hayran bırakan, heyecanlandıran bu sergilerden biri Yenilebilir Boncuklar, Çiçek Yemek, Atıksız Mutfak ve Türk Yemekleri kitaplarının yazarı tasarımcı Gönül Paksoy’un tohumlarla yaptığı takı tasarımlarıydı. Malzemesi tohumdu ama her biri nadir mücevherler gibi eşsiz, tek ve değerliydi. Dünyanın Ortadoğu mutfağı üzerine yazdığı ödüllü yemek kitaplarıyla tanıdığı yazar Claudia Roden’i etkileyen menengiç tohumlarından yapılmış bir gerdanlık oldu.

Diğer sergi, Buğday Ekolojik Yaşama Destekleme Derneği Kurumsal Kimlik Danışmanı ve %100 Ekolojik Pazarlar’ın kurucularından biri olan Lalehan Uysal’ın tohum fotoğraflarıydı. Uysal’ın her tohum fotoğrafı bildiğimiz meyvenin attığımız çekirdekleri, sık sık yediğimiz bir sebzenin bilmediğimiz tohumları ya da çoğumuzun her gün gördüğü bir ağacın yere düşen ve eğilip bakmaya vaktimizin olmadığı tohumlarıydı. Lalehan Uysal bu sergi için hazırlanmış olan broşürde kendini tohum gözlemcisi olarak tanımlıyor ve neden tohum fotoğrafları çektiğini anlatıyor;

Yazılı Karpuz, Çekirdeği Oyalı olarak bilinen yerel bir karpuzun tohumları.
”Çocuk yaştan bu yaşa tohum gözlemcisiyim. Karahindiba (Dandelion) tohumlarının rüzgarla bir coğrafyadan başka bir coğrafyaya uçuşunu, keçilerin yediği zeytin çekirdeklerini dağlara tepelere taşıyıp toprakla buluşturmasını, ağacından yere düşen meyvenin çekirdeğini kırıp yeşermesini hayranlıkla izliyorum. Umutsuzluğa kapıldığımda beni güçlendiren şey; gözümü kapatmak ve bir tohumun bir meyve ağacına dönüşünü düşlemek… O ağacın meyvesine uzanana kadar da gözümü açmamak!

Gezegenin toprağına her gün akıl almaz sayıda tohum düşüyor. Görmediğim bilmediğim diyarlarda yeşeren, filizlenen, boy atan her tohumun nefesim olduğunu hissediyorum.

Kara Lahana Tohumları
Bazen derin sessizliklerde bu tohumlardan birinin toprağa düştüğünde çıkardığı sesi duyar gibi oluyorum. Kabuğunu çatlatışını, güneşe boynunu uzatan filizin çıtırtısını…

Ben tohumun can seslerini gösteremediğim için fotoğraflarını çekiyorum. Onların bazen narin, ince, kırılgan, uçucu; bazen sert, iri, güçlü; bazen yeşil, kahve, siyah renkleri fark edilsin istiyorum. Tohumların her bir tanesinin inanılmaz tasarlanmış, tarifsiz zenginliklere sahip, birer mucize olduğunu göstermek istiyorum. Fotoğraflarımdaki tohumların göze görünmesini ruhun toprağında yeşereceğine inanıyorum. Her deklanşöre bastığımda toprağına tohum serperken ektiğinin sadece insan için olmadığını, tüm canlılar için olduğunu anlatmak için Anadolu insanın dillendirdiği kadim sözü tekrarlıyorum. Bu tohumlar ‘kurda, kuşa, aşa’… ”

 

Bu yazı bugday.org/ dan alınmıştır

Feminizme indirilen darbe: Kadınlar ve içselleştirilen roller – Gökçe Aydoğan

    ‘Kadın nedir?’ sorusuna feminizm akımı süreci içersinde pek çok cevap verilmiş ve bu konuda pek çok kuram ortaya atılmıştır. Kadınlık hem cinsiyet hem de toplumsal cinsiyet çerçevesi içinde ele alınmış ve bunlar arasındaki kuramsal farklar ortaya konulmuştur. Cinsiyet, kadının üreme ve fizyolojik özelliklerine gönderme yaparken; toplumsal cinsiyet, davranışlara ve cinslere dışarıdan atfedilen kurallar ve özelliklere gönderme yapar. Ancak toplumsal cinsiyetleştirmede karşımıza çıkan kadın ile biyolojik anlamda yani cinsiyet olarak kadın farklıdır. Feministlerin savunduğu gibi, biyolojik ve fiziksel farklar cinslerin birbirlerine olan davranışlarını, toplumsal rollerini etkilememelidir. Toplumsal cinsiyet yapısı ve bunun tanımları, sistemi anlamak için gerekli olsa bile ne yazık ki bu sistem kadın ve erkeği farklı konumlara koyarak kadını ötekileştirir. Ötekileşen kadın her zaman olmasa da, kendi kimliğinden kopar, toplum tarafından kendisine uygun görülen kimliğe bürünür ve yine toplum tarafından kendisine uygun görülen rolleri oynar.

Bu ötekileşme bence, her zaman kadının kendi kimliğine yabancılaşması ile gerçekleşmez. Kadın, kendisine dayatılan rolleri ve kimliği benimseyerek, kendi benliğine yabancılaştığı gibi kendi, kendi hemcinslerine de yabancılaşabilir. Böylece toplumsal cinsiyetçiliği ve toplumsal rolleri, toplumun değişmez normları olarak kabul eder. Yine ataerkil sistem içinde büyüyen, cinsiyet rollerinin bir uzvu haline geldiği kadınlar da, ataerkil rolleri erkeklerle paylaşır.

Feminist hareket; kadınları kendilerine dayatılan rollerden ve kimliklerden arındırıp, kadının her anlamda özüne dönüşünü hedefler. Peki her kadın feminizmle iç içe ya da aynı çizgide midir? Bell Hooks’un da dediği gibi feminizm herkes için midir ve herkes feminizmi benimsemiş midir? Ben feminizmin herkes için olduğunu düşünüyorum. Ancak elbette ki herkes feminizmi benimsemiş değildir. Kadınlara kurtuluş imkanı sağlayan bu hareketle ne yazık ki çoğu kadın arasında ciddi bir mesafe vardır.

Feminist hareketin temelinde kadınlar olsa bile, er kadın feminist değildir. Feminizm toplumsal cinsiyeti, cinsiyetçiliği sorgular ve bunları yıkma mücadelesi verir. Ancak bu tutumu yalnızca erkek egemenliğine karşı değil, cinsiyetçilik yapan tüm bireylere karşıdır. Cinsiyetçi rol ve düşüncelerden sıyrılmış erkek bireyler feminizmle sarmalanmıştır. Fakat çeşitli boyutlardaki ayrımcılık düşüncelerinden kurtulamamış ve ataerkiyi benimsemiş olan kadınlar feminist hareket içinde yer alamaz.

Bell Hooks, ‘Feminizm Herkes İçindir’ adlı kitabında, ‘İster kadın olalım ister erkek, hepimiz doğduğumuz andan itibaren toplumsallaşma vasıtasıyla cinsiyetçi düşünce ve eylemi kabul etmeye yönlendiriliyoruz. Bunun bir sonucu olarak da kadınlar da erkekler kadar cinsiyetçi olabiliyor.’ diyerek, kadınların da tıpkı erkekler gibi cinsiyetçi olabileceğini söyler. Hooks, kadınların diğer kadınlarla aralarındaki farkları da (renk, ırk, etnik köken, kültür) cinsiyetçilik olarak ele alır. Tanım itibariyle  cinsiyetçilik, cinsler arasında görülen bir durumdur. Irk ayrımı, ekonomik ya da sınıfsal ayrımlar cinsiyetçilik olarak tanımlanamaz, fakat Hooks kadınların birbirleri üzerinde yaptığı ayrımları genel olarak cinsiyetçilik olarak ifade etmiştir. Buradaki tanım karmaşasını bir yana bırakırsak, tüm bunlar doğrultusunda kadın ile feminizm arasındaki mesafenin boyutunu görebiliriz.

Bir kadın kendi hemcinsine karşı sosyo-ekonomik yönden olsun, ırksal yönden olsun tutucu bir tavır takınabilir. Aynı sosyal çevreden olmayan, aynı ekonomik düzeyde yer almayan, aynı renkten olmayan ya da aynı kültürü paylaşmayan kadınlar arasında çoğu zaman feminist anlamda bir dayanışma söz konusu değildir. İş yerlerinde, kadınlar arasındaki ast-üst ilişkileri ve bu ilişkilerin, bireylerin yaşam biçimi haline gelmesi, TV ekranlarında yer alan, bilinçli ya da bilinçsiz olarak yapılan ve kadını kadına kırdıran programların yaygın hale gelmesi, bireylerin yetiştikleri ortamda bu tutumu kendi öz benliği haline getirmesi kadınlarla feminizm arasındaki mesafenin varlığını ortaya koyar. Tüm bunlarda görüldüğü gibi ayrımcılık ve cinsiyetçilik sadece erkeklere özgü değildir. Kadınlar da en az erkekler kadar tutucu ve ayrımcı olabilir. Aile ortamında, kimi zaman erkek çocukları ve erkek bireyleri kayıran ve ataerkiyi güçlendiren çoğu zaman kadınlardır. Bu durumda kadınların da cinsiyetçi düşünceyi erkekler kadar benimsedikleri görülür.

Feminist hareket içinde bulunan, fakat kendi çevresindeki kadın sorunları dışında kalan, feminizmin küresel vizyonundan uzakta olan kadınlarla da (feminist hareket içinde olmalarına rağmen) feminizm arasında mesafe vardır. Feminizm tarihinde de çoğu zaman bazı feminist grupların gerek siyah köle kadınların uğradığı suistimallere gerekse maruz kaldıkları diğer aşağılanmalara karşı duyarsız  kaldıkları görülür. Kadınların özgürleşmesinin sadece siyasi hayatta ya da çalışma alanında erkeklerle eşit haklara sahip olunmasıyla sağlanacağı düşüncesi pek çok kadın grubunu dışarıda bırakmış ve onların sorunlarının göz ardı edilmesine neden olmuştur. Yine sadece belli bir sınıfa ait kadınları feminizmin öncülüğünü üstlenmesi ve feminizmi belli bir grubun sorunlarına yönelik olarak ele alması da feminist duruşa aykırı olduğu gibi çoğu kadını dışarıda bırakır.

Tüm bunlardan yola çıkarak feminizmle arasında mesafe bulunan kadınların, feminist hareket içinde de yer alabileceğini söyleyebiliriz. Bunların sebebi feminist hareket içinde yer alan kadınların feminizmi yeterince özümseyememiş olması, onu belli bir çevreye ait görmesi ya da feminizmin sadece belli başlı sorunlara odaklanan bir hareket olduğunu düşünmeleri olabilir. Feminist hareket içinde hiç yer almamış ve onunla hiç tanışmamış kadınlar ise içinde bulundukları aile, gelenek-görenekler ve yerleşik kültür nedeniyle, bir şekilde ataerkilliği yaşam biçimi haline getirerek hemcinslerine dayatılanları kabullenmiştir. Kadın hareketine en büyük darbe kadın ve feminizm arasındaki mesafeden gelir. Kadın, toplumun erkeğe ve kendisine biçtiği rolleri kabullenir. Sınırlı olan özgürlüğüne boyun eğer, yani ataerkilliği içselleştirir. Bu durumda da feminizmle aynı paralelde olması söz konusu değildir.

Ataerkil geleneğin sürdürülmesi ve beslenmesinde kadının rolü yadsınamaz. Yerleşik geleneksel kadın imgesi ne yazık ki çoğu kadın tarafından benimsenmiş, bu da ataerkil sistemin işine gelmiş ve ona hizmet etmiştir. Günlük hayattaki cinsiyetçi söylemlerin kullanımının kadınlardaki çokluğu, ataerkinin nasıl benimsendiğini ortaya koyar. ‘Kocandır, döver de sever de. Kan kussan kızılcık şerbeti içtim de.’ ve bunun gibi daha pek çok, kadın kısıtlı bir yer biçen söylemler, geleneksel rollerinden sıyrılmamış kadınlar tarafından kendi hemcinslerine aşılanır. Böyle bir durumda bir kadının (örneğin bir annenin kızına ‘Kocandır, döver de sever de.’ demesi) kendi hemcinsine bu tarz söylemlerde bulunması, hemcinsini yerinde tutması çabası mıdır yoksa kendi yaşamışlıklarını, kendisine söylenenleri devam ettirme güdüsü müdür? Bu soruya verilebilecek olan alternatif cevaplardan biri de toplum baskısıdır. Başkaldıran, boşanmak isteyen kadının toplumca zaptedilmesi gereken bir  varlık olarak görülmesi ve bu görevin kadının ailesine, yakın çevresine verilmiş olması kadınları mecburi bir davranış kalıbına yöneltir. Bu mecburiyet, kendisinin de içinde yetiştiği toplum baskısının kendi hemcinsleri üzerinden devam ettirilmesiyle sürekli hale gelir.Tüm bu mecburi durumlar gelenek adı altında toplanır ve toplumda kadının geleneksel rolleri ortaya çıkar. Bu nedenle kadınlar memnun olsun ya da olmasın bu geleneksel rollere boyun eğer ve bunu kendi kuşağından olan ya da olmayan hemcinslerine aşılar. Çocuklarını kendi yetiştiği ortamın kurallarına göre yetiştirir. Kız çocuklarına ve erkeğe çocuklarına toplumun öngördüğü biçimde davranır.

Tüm bunlar çerçevesinde feminizm ve kadınlar arasındaki mesafenin nedenleri anlaşılabilir. Toplum baskısı, gelenek-görenekler, ataerkillik, aile ortamı gibi pek çok durum ve bu durumların kadınlara atfettiği roller ne yazık ki çoğu kadın tarafından içselleştiriyor. Bu durumda da kadınlar ile yenilikler arasına engeller giriyor. Her kadın feminizmle tanışamıyor veya kendisine dayatılanlar ve içselleştirdikleri yüzünden feminizmle arasına mesafe koyuyor.

 

 

Gökçe Aydoğan

[Yeşil Kamp Mektupları] ‘Seviyorum ulen!’ ve ‘Şenlikli Yeşil Kamp!’

Yeşil Kamp bu sene 1-5 Ağustos tarihlerinde Çanakkale Assos, Son Gemi Camping’de gerçekleştirildi önceki 3 senede de olduğu gibi.

2 arkadaşımız Güneş Akçay ve Mikail Taşçı’nın Yeşil Kamp mektuplarını paylaşıyoruz.

***

Seviyorum Ulen!

İki hafta önce tamamlanan Yeşil Kamp boyunca hem her birine ayrı ayrı aşk hissettiğim insanların konuşmaları-sunumları- sohbetleri, hem de bu belirlenmiş etkinliklerin yanı sıra bir sürü konuyu orasından burasından çekiştirdiğimiz, düşündüğümüz zamanlarımız oldu.

Genel olarak kamp benim için her sene iple çektiğim bir festival gibi ve bu sefer de genel olarak müthiş iyi geldi. Üstelik üç dört senedir kendimi gitgide aşırı örgütsüz hissettiğim bu aralar olması yeniden kanımı bitlendirdi doğrusu. Ümit ve Savaş’ın artık biz çekildik, siz örgütleyeceksiniz demesi <bu insanlar daha ne kadar taşıyacak bu yükü, hakkaten bir yerlerinden tutmak lazım> hissini de canlandırdı ekstradan. Zaten bütün kamp boyu örgütlenme, birliktelikler, alternatifler, şiddet ve şiddet karşısında biz, son seçim ve sonuçları ve buna dair endişeler, bireysel olarak duygularımız ve paylaşma imkanlarımız ve imkansızlıklarımız gibi konularda hem (biz) konuşadurduk, hem de (ben) düşünedurdum.

En çok ümit ve ümitsizlik üzerine düşündüm. Hayal kurabilme yeteneği gibi bir kavramı mıncıkladım içimde uzun uzun. Duygularımızın ürettiğimiz politikalar üzerine etkilerini düşündüm. Her gün sistematik şiddet mağdurları olarak, bununla nasıl baş edebileceğimizi düşünürken, arkadaşlarımla konuşma, onları ve onlarda bulduğum kendimi gözleme olanağım oluştu.

Kamp çok güzeldi, birlikte olmak müthişti ama herkesin evlerine döneceğini bilmek içime sinsi bir kurt düşürdü. Çünkü yıllardır arkadaşım olan ve çok değer verdiğim sevgilim insanların veya sözlerini okuduğum insanların gözlerindeki ümitsizlikleri, kaygıları gördüm. Birbirimize hiç sorgulamadan sarılacak kadar yakın hissedip gerçekte, birbirimizin acılarına ve kaygılarına dokunamayacak kadar uzak olduğumuzu farkettim. Belki mesafe olarak uzak olduğum için böyle gelmiştir diyorum ama iki telefon etmek ve nasılsın diye sormak o kadar zor olmasa gerek, bunu becerebilirim.

Velhasılı, en iyi örgütlenme biçimi olarak arkadaşlığın önemini vurguladı kafamda bu kamp ve arkadaşlarımın hayal kurma becerisini bugünün koşullarının ele geçirmesine izin vermemek için çabalamam gerektiğini… Her gün seni seviyorum diye mesaj atsam, bir masalın minik bir parçasını anlatsam, bulunduğum yerden bi gırık sevinç, bi topan ekmek, bi tutam deniz kokusu göndersem ve beslesem onların içindeki sevinci, ümidi iyi olacak.

Eğer hayal kurmayı bırakır, asıl en saçma sapan zamanlarda önerdiğimiz alternatiflere insanları ikna etme olanaklarımız* olduğunu unutursak, işte o zaman teslim oluruz ve kendimizi büyük bir boşluğa atarız gibi geliyor. Bugüne dek becerememiş olabiliriz belki ancak belki zamanı gelmemiştir ve belki hamur ekmek olmak için yeterince kabarmamıştır önceden. Belki şimdi tam zamanıdır sözlerimizi yükseltmenin. Herkesin kaçtığı sorumluluklarını başkalarının üstüne atıp hep birilerinin bedel ödemesi veya başka birilerinin sessizce ölmesini bekleyerek zaman geçirip oyalanmaktan çok daha iyi gelecektir. Hiç bir şey beceremesek bile iktidarın sözlerinin ve şiddetinin birbirimizin içine yerleştirmeye çalıştığı kötü tohumları söküp atmış, birbirimize nefes alabildiğimiz alanlar yaratmış oluruz. Birlikte gerçek hayatlarımıza dair çözüm yolları ararken, uzaktan uzağa da olsa, gerçek sorunlarımıza alternatif çözümler üretiriz bir yandan da. Ege’nin dediği gibi: <evler kurulacak ağaçlar büyüyecek, meyveler verecek, çocuklar büyüyecek, etrafta koşturacak, çiçekler açacak…>

*Allah insanı açlık ve çaresizlikle terbiye etmesin deriz ya, ne yazık ki bugün ülke ekonomisinin geldiği durum ortada. Yani Allah değil ama birileri çeşitli yollarla terbiye etmeye çalışıyor insanları. O halde işte alternatiflerimizi mahallede yeşertme zamanı değil mi şimdi tam da?

 

 

 

 

 

Güneş Akçay

 

 

 

***

Şenlikli Yeşil Kamp

Bu yıl 1-5 Ağustos tarihleri arasında, Yeşil Düşünce Derneği’nin Çanakkale Assos’da,  Son Gemi kamping’de gerçekleştirdiği kampa katılma mutluluğuna nail oldum.

Bu yıl Assos’taki dördüncü kamp olduğunu öğrendiğim ve önceki yıllarda gerçekleşmiş olan üç kampı kaçırdığım için üzüldüğüm Yeşil Kamp, hem öğretici bir o kadar da keyifliydi.

Sabah yoga ile güne başlayan, gündüz atölyeler ile devam eden, akşam ise denizden gelen esinti eşliğinde sabahlara kadar süren sahil sohbetleri ile günü dolu dolu yaşadığını hissettiren bir kamp oldu Yeşil Kamp.

Çeşitli konularda atölyelerin yapıldığı, birlikte dans edip şarkıların söylendiği verimli, renkli mi renkli, şenlikli mi şenlikli bir kamp hem de.

Doğanın ve diğer bütün canlıların haklarını gözeten, çeşitlilik ve sürdürülebilirlikten yana,  ekolojist, özgür, sıcak,  samimi insanların buluşması diyebilirim.

Hiyerarşinin ve ötekileştirilmenin hissedilmediği, herkese her konuda söz hakkı tanınan, insanların birbirlerini dinlediği ve anlamaya çalıştığı, her türlü şiddet karşıtı bir topluluk düşünün…

İletişimden demokrasiye, eğitimden örgütlenmeye, enerji politikalarından doğanın haklarına kadar birçok konuda güncel vegeniş bir yelpazede konuşan, tartışan ve bunu eğlenerek gerçekleştiren bir topluluk…

Bu güzel kampın organizasyonundan atölye çalışmalarına kadar gerçekleşmesinde emeği geçen herkese teşekkür ederim.

Bir sonraki Yeşil Kampta görüşmek dileği ile, hoşça kalın.

 

 

 

Mikail Taşçı

Yürümenin Felsefesi, Frédéric Gros – Ergi İşbilen

Yalın bir tabirle bu kitap; ünlü düşünür, şair ve sanatçıların insan hayatındaki en temel pratiklerden biri olan yürüme alışkanlıkları üzerinden yazma alışkanlıklarının kesiştiği noktaları inceleyerek cesur bir bağ kuruyor.

Kitabın çevirisi nitelikli, içeriği kısa bölümler halinde sıkmadan akıyor. Gros, yürümenin felsefesinin temellerini Nietzsche, Rousseau, Thoreau, Kant ve Gandi gibi düşünürlerin hayatlarından tanıklıklarla oluştururken, siyasi düşünsel geçmişimizin özetini de sunuyor.

 “Yürümek öncelikle erteleme özgürlüğü sunar. Şöyle bir dolaşmaya çıkmak bile endişelerin ağırlığını hafifletmeyi, işleri bir süreliğine unutmayı sağlar” Yorumuyla başlıyor ikinci bölüm “Özgürlükler.” Bu aslında çok içten, çekici ama biraz havada bir başlangıçken ilerleyen bölümlerde derinleşerek insanın içine öyle bir işliyor ki, kitabın her bir sayfası yürüyüş eylemine dönüşüyor.

Bu kitapla birlikte çevredeki negatif faktörlerin ağırlığına boğulduğumuz kent yaşamı içinde yürümek yeni bir anlam kazanıyor. Baktığı ama görmediği tonlarca yeni bilgi ve duyguyu fark etmeye başlıyor insan.

Yürümenin tanımıyla başlayan yolculuk, yürümenin felsefesine tarihin yürürken düşünen ve üretenlerinin zihninden geçerek devam ediyor. Örneğin; Nietzsche’nin “yazarlığının değişmez refakatçisi” yürümek. Kitaplarının çoğunu yürüyüşleri esnasında yaratır. Yazmak için yürümek zorundadır, çünkü yürüyüşler onun yaşamının en temel parçasıdır.  Saatlerce masa başında oturmak veya kitaplar arasında düşünmektense doğanın içinde, hareket halinde üretir. Benzer bir şekilde Rousseau da düşünmek için yürürken, Kant düşüncelerden kaçmak için her gün aynı saatlerde düzenli yürüyüşler yapar.

 “Doğaya dalıp gitmek dikkatinizi dağıtır. Her şey sizinle konuşur, sizi selamlar, sizden ilgi ister: ağaçlar, çiçekler, yolların rengi. Rüzgarın iniltisi, böceklerin vızıltısı, derelerin çığıltısı, adımlarınızın sesi… Hepsi varlığınıza yanıt veren mırıltılardır.”

İnsanlara sivil itaatsizliğin farklı boyutlarını gösteren David Henry Thoreau’nun da ‘muazzam bir yürüyüşçü’ olduğunu anlatır Gros. Eserlerine de yansıttığı bu tutku; insanın insan olduğunu hatırlatma çabasıdır. Gros’a göre gerçek anlamda yürümek; doğanın parçası olduğunu hissedebilmek, özgür olmaktır.

“Dünyaya sahip olunca kim yalnız hissedebilir ki kendini? Görmek, egemen olmak, bakmak sahip olmak demektir. Hem de mülkiyetin külfetleri olmadan; dünya manzarasından adeta çalarak faydalanırız.”

Yürümenin Felsefesi

Frédéric Gros

Türkçesi: Albina Ulutaşlı

Kolektif Kitap, Ocak 2017

 

 

Ergi İşbilen

[Babil’den Sonra] Harula, Loizos şarkıları söylüyor

Yunanistan’da sevenleri Haris Alexiou’ya konserlerinde “Harula” diye seslenirlermiş. Harula ismini ilk kez Asteriks’ten duymuştum. Asteriks, şu çizgi roman kahramanı olan Asteriks değil tabi. Kod adıydı o. Asıl adı İsmail Karataş’tı. Yedikuleli bir ağabeyimdi.

1980’lerin ortalarında CB yani halk bandı telsizler yaygınlaşmaya başlamıştı. Ben de Beşiktaş’ta, AKM gibi büyük salonlara ses ve ışık sistemleri kuran bir firmada çalışıyordum. Patronum Bay Albert Fresko’ydu. Radyoya program yapmaya başladığım günlerde Fresko ailesinin de radyonun dinleyicileri ve aynı zamanda program destekçileri olduğunu öğrendiğimde çok mutlu olmuştum. 30 küsur yıl sonra yollarımızın bu kez Açık Radyo’da kesişmesi beni çok mutlu etmişti.

Bay Fresko o günlerde ses ve ışık sistemleri dışında dünyanın en iyi halk bandı telsizlerini de Türkiye’ye getirmişti. İsmail Karataş’ı da telsiz kullanıcımız olarak tanımıştım. İsmail aynı zamanda abimin ve yengemin de Yedikule’den yakın arkadaşıydı. Çok iyi bir telsiz operatörü ve çok iyi bir sesçiydi. En son görüştüğümüzde Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerine ses mühendisi olarak hizmet veriyordu ve Mayıs Sıkıntısı filminin çekimlerini tamamlamaya çalışıyorlardı. Şimdi onun da izini kaybettim. Umarım bir gün onu yeniden görmenin, yeniden müzik ve sinema muhabbetleri yapmanın keyfini yaşayabilirim…

İsmail abi bir gün “Harula’yı dinledin mi?” diye sormuştu ve bir konser kaydının yer aldığı bir kaset vermişti bana. Harula’nın şarkılarındaki ve belki tüm Yunan şarkılarındaki, coşkuyu ve hüznü aynı anda yaşatan büyülü tada ve Harula’nın nefis sesine vurulmuştum adeta. Günümüzde artık bu ses kayıtlarına ulaşmak çok zor değil ve ben de Haris Alexiou’nun bütün külliyatını zaman içinde tamamladım ve yıllardır bıkmadan-usanmadan da dinliyorum.

Sevdiklerinin ona seslendiği adıyla Harula veya bildiğimiz adıyla Haris Alexiou 1950’de Yunanistan, Thebes’te dünyaya geldi. Şarkıcı kimliğiyle olduğu kadar söz yazarı ve besteci olarak da bilinen Alexiou 1970 yıllardan itibaren karizmatik sesiyle ünlenmeye başladı. 1972’de Yorgos Dalaras ile birlikte yer aldıkları ve Apostolos Kaldaras şarkılarını yorumladıkları “Küçük Asya” albümüyle büyük sükse yaptı. Müzik yaşamı boyunca 30’dan fazla albüm yaptı ve albümleri tüm dünyada milyonlarca sattı. Çok sayıda ödüller kazandı.

Haris Alexiou dünyanın birçok yerinde sayısız konserler verdi. 1999 ve 2000’de Türkiye’ye de geldi. İstanbul ve İzmir’de sahne aldı. Yeni Türkü’den Müslüm Gürses’e kadar birçok Türkiyeli sanatçı onun şarkılarını Türkçe’de seslendirdi.

Haris Alexiou ve Manos Loizos

Yunanistan’ın birçok önemli şarkı yazarı ve bestecileri ile çalışan Haris Alexiou’dan bugün, ağırlıklı olarak 1973 yılında hayat boyu sürecek bir dostluğa ilk adımlarını atıp, birlikte çalışmaya başladıkları Manos Loizos’dan söylediği şarkıları dinleteceğim. Şarkıları konser kayıtlarından seçtim.

Yunan müziğini yıllardır tutkuyla dinliyorum ve programımda da zaman zaman bu müziğin büyük ustalarına yer veriyorum. Daha önce Manos Hacıdakis, İmroz ve adalar denizi Ege’nin iki yakasından şarkılar, Eleni Karaindrou, Marcos Vamvakaris, Yorgo Dalaras şarkılarını sizlerle paylaştığım programlar hazırlamıştım. En son birkaç hafta önce Leros Adası’nda düzenlenen Leros-İmroz barış buluşması gününde Leros Adası’ndan şarkılar dinletmiştim. Bundan sonra da Yunan şarkılarına programımda zaman zaman yer vermeyi düşünüyorum. Bir sonraki programı Manos Loizos’a ayırmayı düşünüyorum.

İklim krizleri, ekonomik krizler vs.… Yine kötü bir hafta geride kaldı. Her şeye rağmen umudumuzu yitirmemek, sevdiklerimize, dostlarımıza sıkı sıkıya, aşkla sarılmak belki de en güzeli…

Bugün 15.00’de, Açık Radyo (94.9) Babil’den Sonra’da buluşalım…

 

Ercüment Gürçay

Omuz omuza veren işçilerin romanı: Wedding Barikatları

“Hiçbir şey anlamıyordu. İnsanlar nasıl oluyor da sanki hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam ediyorlardı? Tramvaylar her zamanki gibi çalışıyordu. Metro trenleri, altında dikilmekte olduğu köprülerin üstünden geçiyor ve uğultulu demir kirişlerin çekiç gürültüsü bu sabahın dayanılmaz sessizliğinde Kurt’un kulağına müzik gibi geliyordu. Ortalık inlemeli, her şey çatırdamalı, yok olmalıydı! İşçiler bu yalanları yayan rotatif makinelerini neden parçalamıyor, neden sadece konuşup sövüyor, ama sonra hiçbir şey olmamış gibi günlük işlerine gidiyorlardı?”

Berlin’de, 1 Mayıs 1929 zamanlarında genç çimento taşıyıcısı Kurt Zimmermann, insan onuruna yakışan ücret ve şartlarda çalışmak için mücadele eder ve Wedding barikatlarında yoldaşlarına omuz vererek direnirken, insanların nasıl da yalanlara ve adaletsizliğe karşı kayıtsız kaldıklarını sorguluyor bu düşünceleri ile.

Wedding Barikatları sıradan işçilerin dayanışmasını, yeteneklerini ve güçlerini ortaya koyan bir direniş romanı.

Sermaye sınıfına hizmet eden kolluk kuvvetlerinin saldırısı, çıkarları tehlikeye giren egemen güçlerin emriyle gerçekleşmektedir. Çünkü onlar da bilir ki bütün güç ve enerji kitlelerden gelmektedir. Bu yüzden devrimci nitelikte olan bu direnişe karşı tüm imkânları çekinmeden kullanırlar.

Yazar Klaus Neukrantz bu romanında işçilerin gözünden yaşadıkları sosyal demokrat ihanetleri ve birlik olmanın harekete geçirdiği değişimi anlatıyor.

1 Mayıs sabahına uyanan işçi Kurt, tüm dünyada işçilerin bugünü kutlamak için birlik oluşturacaklarını düşünüyordu:

“Hepsi bir arada olsa, bugün kendilerini sömürenlere tek bir parmağını bile kımıldatmayan bütün emekçiler, ah Lustgarten parkı bile onlara yetmezdi. Ve hepsi birlikte bir üflese, Katedral binası cumburlop Spree nehrine düşerdi.” 

Uluslararası işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ın kanlı bir çatışmaya dönüşmesinin nedenlerine ve aşamalarına çok yakından bakan bir sınıf savaşı romanı Wedding Barikatları.

Kitabın ana karakterlerinden biri olan Anna:

“…Hakimin önünde daha fazlasını söyleyeceğim nasılsa. Ona diyeceğim ki, bugün ellerinde devlet otoritesini tutan kişiler, işçilerin can düşmanlarından başkası değiller. Ellerindeki iktidarı, kapitalistlerin çıkarlarını korumak ve işçilerin haklarını ‘devlet otoritesi’ ile bastırmaktan başka bir şey için kullanmıyorlar.”  diyerek 1 Mayıs’tan bunu anladığını belirtiyor.

Direniş edebiyatının en önemli örneklerinden biri olarak kabul edilen Wedding Barikatları’nı okurken mücadele eden işçilerin kulağındaki ezgiyi duyun.

Wedding barikatlarından evrensel bir ezgi yükseliyor, Enternasyonal marşı!

Uyan artık uykudan uyan

Uyan esirler dünyası

Zulme karşı hıncımız volkan

Kavgamız ölüm-dirim kavgası

Mazi ta kökünden silinsin

Biz başka alem isteriz

Bizi hiçe sayanlar bilsin

Bundan sonra her şey biziz.

Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık

Enternasyonal’le kurtulur insanlık

Tanrı, patron, bey, ağa, sultan

Nasıl bizleri kurtarır

Bizleri kurtaracak olan

Kendi kollarımızdır

Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık

Enternasyonal’le kurtulur insanlık

Hem fabrikalar, hem de toprak

Her şey emekçinin malı

Asalaklara tanımayız hak

Her şey emeğin olmalı

Cellatların döktüğü kan

Bir gün onları boğacak

Bu kan denizinin ufkundan

Kızıl bir güneş doğacak

Bu kavga en sonuncu kavgamızdır artık

Enternasyonal’le kurtulur insanlık.

Sevinç Altınçekiç tarafında çevrilen kitap, yazarı Klaus Neukrantz tarafından 1929 Mayıs günlerinde Berlin’de polisin vurduğu 33 işçinin belleklere yer etmiş devrimci mücadelesine ithaf edilmiştir.

Wedding Barikatları

Yazar: Klaus Neukrantz 

Çeviren: Sevinç Altınçekiç 

208 sayfa, Yordam Edebiyat,  Mayıs 2018

 

 

Gökçe Atik

Şehrin Kuşları Korosu – Aysel Karaca

Yazar, Onsun Meryem’in ikinci kitabı olan Şehrin Kuşları Korosu, kentli ve aydın bir kadının gözünden,  İnsanın/ kadının ve doğanın;  kentle, erkle, çağla yaşadığı travmatik mücadeleyi anlatan on beş kısa hikâyeden oluşuyor.

İçinde yaşadığımız dünyanın türlü coğrafyalarından yükselen çığlıklar günbegün artarak feryatlar korosuna dönüşmekteyken yazık ki feryatlar erk tarafından duymazdan, görmezden gelinmekte, bu durum, çağına tanıklık eden sanatçıya tanıklığını eserine yansıtmaktan başka olanak bırakmamaktadır.

“Artık düşünmeyecektim; eski havaalanında, asılmış mülteci çamaşırlarını görmemek için yüzümü çevirmiştim.” dese de, bir kadın dua eden diğer kadını görmezden gelemezdi, “ Ama sonunda yaşı olmayan kadının ellerine takıldı takılmıştım… dikenli teller ve köpekler bekliyordu. Kuşların geçtiği sınırlardan onların geçmesi yasaktı.” derken  o da isyana katılır, “Basit hayat haramdı, umursamayan denizdi … Yıkılan şehirleri yeniden inşa etmek için şirketler kavga edecek, yeni yeni yöneticilere rüşvetler dağıtılacaktı. Birçok insan nedenini anlamadan silahlar kuşanacaktı … Şam gazını dünyaya salarken Ninova petrol kusacaktı. Dünyanın tozuyla pusula yönünü şaşıracaktı.” 

Hikâyelerdeki kahramanlar, hemen her gün yanı başından gelip geçtiğimiz;  şehrin kadınları,  çocukları, işçileri, hırsızları, ağaçları ve kuşları; şehrin kuşlarıdır… 

Meryem, hikâyelerinde erk tarafından ezilen, sürülen, zarar görenin sadece insanlık değil, doğanın da kentleşme, modernleşme safsatasıyla nasıl zarar gördüğünü açık bir şekilde ifade eder. Hikâyelerin içinden geçen kedileri, martıları, kargaları, ağaçları, balıkları, çiçekleri dillendirir. Bu yolla hepimizin aynı suyun, aynı ırmağın, aynı rüzgârın, aynı güneşin çocukları olduğumuzu yeniden yeniden hatırlatır.

Bu karga şakacı bir kuştu. Önüme attığı cevizi acilin önündeki ağaçtan almış. Acilde çalışanlar biraz nefes almak için ceviz ağacının altına masa koymuşlar… Koruyu açgözlü inşatçıların ele geçirmesinden korkuyordu, kuşlara yuva yapacak ağaç kalmamıştı, gidip balkonlara sığınıyorlardı…”

Kitaba adını veren hikâye Şehrin Kuşları ise, kentleşme hülyasının sadece bizi değil şehirde yaşayan diğer türleri de dönüştürdüğünü, onların da bizim gibi, kendinden olmayanı, gözünün yaşına bakmadan yok edebilecek kadar acımasız olmaya sürüklediğini gerçekçi bir üslupla anlatır.

Şehrin kuşları birlik olmuş gökyüzünde dalgalanarak bahçeye uçuyordu; bir yanda beyaz martılar bir yanda siyah kargalar saf tutmuşlardı… Her yeri kuş ötüşü gürültüsü almıştı… Kuş bulutunun önünde yalnız başına uçan büyük bir karaltı olduğunu fark ettiler. Bu dağlarda yaşayan yolunu şaşırmış bir kartaldı. şehrin kuşları ittifak halinde dağdan gelen yabancıya karşı yurtlarını koruyorlardı, o tanımadıkları bir düşmandı. “ 

Bunca acıya karşın hikâyeler okundukça gidecek yeri olmayan bir mektuba dönüşür ve yazar okurla beraber, olduğu yere umutla tutunan bir kurtçuğun hikâyesini keşfeder,

“ Yeşil tırtıla benzeyen kurtçuklara hayatlarını bağışlıyorum, sardunyaya ilaç yükleyip kimyasallarla yaşatmayacağım. Belki, sardunyadan yeşil tırtıllar kelebek olarak uçarlar…”

Şehrin Kuşları Korosu

Yazar:  Onsun Meryem

Kapak Resmi: Serpil Odabaşı

Pencere Yayınları 2018

124 sayfa

 

Aysel Karaca

[Yaşadım Diyebilmek] Alnıma Dayanan Namlu… – Şahin Tekgündüz

Muhabere Okul Komutanlığı’na bağlı Doğu Bölgesi İnzibat ve Trafik Komutanlığı, doğuda Kayaş’tan batıda Altındağ’a, kuzeyde Karapürçek köyünden güneyde Abidinpaşa’ya kadar uzanan geniş bir bölgeyi kapsıyordu. Komutanlığın karakolu ise Muhabere Okulu’nun Mamak girişinde idi. İki barakadan ve geniş bir alandan oluşan Karakol’da bir astsubay başçavuşla kırk kadar inzibat eri görev yapıyor, garnizonun güvenliğinin yanı sıra erlerin ve öğrencilerin garnizona giriş çıkışlarını, çevredeki davranışlarını denetliyordu. Karakolun bir görevi de özellikle sabah ve akşam saatlerinde bölgedeki yoğunlaşan trafiği kontrol etmekti.

Karakolun komutanı benim ilkokuldan sınıf arkadaşım Üsteğmen İrfan Bayyurt’tu. Tipinden beklenmeyecek kadar sert bir askerdi. Askerler ve öğrenciler daha adını duyunca selama dururlardı. O günlerde karakola yeni bir subayın daha atanacağı haberleri dolaşmaya başlamış, muhabere temel kursuna katılan Harp Okulu mezunu teğmenler İrfan Bayyurt’un etrafında pervane dönmeye başlamışlardı. Bunlardan en şanslı görülenler Harp Okulu Komutanı Tümgeneral Sıtkı Ulay’ın yeğeni Teğmen Önder Ulay’la grubun en parlak teğmenlerinden Halil Hatiboğlu idi. Benim ve benim gibi yedek subayların ise böyle bir göreve getirilmesi, hayal bile edilemezdi.

Karakol komutanı oluyorum

Sanırım Nisan başlarıydı. Astsubay Muhabere Okulu’nda takım subayı olarak görev yapmakta, ele avuca sığmaz astsubay öğrencileriyle boğuşmaktaydım. İrfan Bayyurt’un benden telefon beklediğini söylediler. Aradım, kısa bir hal hatır sormadan sonra beni karakola davet etti. Aklıma ilk gelen, Kızılay’da katıldığım eylemler nedeniyle bir ihbar ihtimali idi. Çaylarımızı yudumlarken, “Bak Şahin, seni ne kadar sevdiğimi bilirsin, benim için kardeşimden ilerisin. Bu günlerde ortalık çok karışık, paşam karakolu takviye etmemi emretti. Şartları biliyorsun, buranın ehemmiyeti gittikçe artıyor, bir teğmen daha alacağız benim yardımcım olarak… Ben seni düşünüyorum, ama tahmin edersin buranın işi ağırdır ve zordur. Yüksek disiplin ve yüksek mesuliyet gerektirir. Ne dersin, altından kalkabilir misin?..” dedi. Donup kalmıştım. Pek tarzı değildi ama acaba şaka mı yapıyor diye bir an durakladım. Bu, garnizondaki muvazzaf subayları ayağa kaldıracak bir durumdu ama İrfan da böyle bir kararı yukardakilere danışmadan almayacak kadar profesyonel bir subaydı.

İrfan’la çalışmak öyle her babayiğidin kârı değildi ama, üstleneceğim görev ve edineceğim statü paha biçilmez değerde idi. Özellikle, önünde kırmızı zemin üzerine kocaman beyaz harflerle AS-İZ, arkasında ise açık açık ASKERİ İNZİBAT VE TRAFİK yazısı bulunan Willys jiple dolaşmak, yüzbaşıya kadar bütün subayların rüyasıydı. İrfan’a teşekkür ettim ve teklifin üzerine atlamış görünmemek için “İrfancığım bu benim için büyük bir sorumluluk demektir, izin ver yarın sabaha kadar bi’ düşüneyim” dedim ve ayrıldım.  Ertesi gün de sol koluma “AS-İZ” yazan kırmızı kumaş bandı takarak göreve başladım. Astsubay okulu komutanına ve oradaki arkadaşlarıma veda etmek için garnizona çıktığımda bütün gözler üzerimdeydi ya da bana öyle geliyordu. Mamak’ta yıl sonuna kadar sürecek krallığımı ilan etmiştim. Etmiştim de beni oraya getirten çocukluk arkadaşımın bir gün alnıma tabanca dayayacağını aklımın köşesinden geçirmemiştim.

Ünüm 28. Tümen’e kadar ulaşmıştı. İnzibat erlerinden birinin Tümen’deki hemşerisi beni görmek için karakola gelmiş ve “Tümen teğmeni merak ediyor, belalı biri olmasa yedeksubaydan seçilmezdi” demiş. Duyunca için için güldüm. Garnizonda da başta erler olmak üzere herkesin bana karşı tavrı değişmişti. Özellikle sonradan sıkı dost olduğum Halil Hatiboğlu’nun beni tebrik ederkenki yüz ifadesini hiç unutamam.

Teğmen âşıksın galiba?..

Artık eve seyrek gidiyor, barakadaki yatakta uyuyor, geç saatlere kadar bahçedeki kameriyede küçük transistörlü radyodan cızırtılar içinde caz dinliyordum. Subay Gazinosu’ndaki akşam yemeklerim birer şölene dönüşmüştü. Garson erler etrafımda pervane dönüyor, tabldot dışında bir emrim olup olmadığını soruyor, masamı itibarlı subaylar için ayrılmış bonfileler ve özel mezelerle donatıyorlar, pikapta (O dönemde müzik pikap denilen elektrikli gramofonlarla dinlenirdi) öncelikle benim istediğim şarkıları çalıyorlardı. Zira hepsinin saçları uzundu ve garnizondaki erlerin saçlarını üç numaradan fazla uzatmaları yasaktı. O günlerde ilk karıma âşıktım ve favori şarkılarım ‘Yoksun bu gece yine zehroldu şarâbım’ ve ‘Yalnız bırakıp gitme bu akşam yine erken’di. Bir gece bu şarkıları dinleyerek şarabımı yudumlarken Nöbetçi Âmiri Binbaşı Mustafa Karagözoğlu masama gelip çakırkeyf bir ifadeyle “Âfiyet olsun teğmen, âşıksın galiba?” demiş sonra da garsona “Oğlum bana teğmenden bir kadeh şarap!..” diye seslenmişti. Bir binbaşıya üstelik de nöbetçi âmirine subay gazinosunda şarap ısmarlamak hangi yedeksubayın harcı olabilirdi ki?..

Komutanlığımı doludizgin yaşıyordum ve çok mutluydum. İrfan’ın sert kişiliğinden sonra benim yumuşak ve anlayışlı tavrım inzibat erlerini de çok mutlu etmişti. Bana yaranmak için giyim kuşamlarına özen gösteriyor, karakolu pırıl pırıl temiz ve düzenli tutuyor, görevlerini dakika sektirmeden yerine getiriyorlardı. İrfan’ın yüzbaşılığa terfi ederek İstanbul’daki 55 Tümen’e tayin edileceği söyleniyordu; karakola da uğramaz olmuştu.

Komutanlık bir genelge yayımlamış ve garnizonda esrar kullanımının artmasına dikkat çekerek gerekli önlemlerin alınmasını istemişti. Bu önlemlerin başında da esrarın garnizona girmesini önlemek geliyordu. Gerçekten gün geçmiyordu ki esrar çekmiş bir ya da birkaç er yakalanıp karşıma çıkarılmasın. Onlara önce esrar içip içmediklerini soruyor, doğru söylerlerse hiçbir şey yapmayacağımı, durumu birliğine bildirmeyeceğimi, sadece sohbet edeceğimi söylüyordum. Tabii bu vaadime inanan da pek çıkmıyordu. Sadece İstanbul’da kaportacılık yapan Ali adında bir erle bir saate yakın konuştuk. Esrar çekmesinin nedeni olarak ailevi sorunlarını anlattı. Sudan şeylerdi, ama hiç öyle imiş gibi davranmadım. Terhisine bir buçuk ay kalmıştı. Dostça öğüt verdikten sonra serbest bıraktım. Terhisine kadar sık sık karakola uğrayıp elimi öpmek istemiş, İstanbul’a döneceği gün de sivilleriyle ve bir kutu lokumla gelip veda etmişti. Sanıyorum esrarı da bırakmıştı.

Esrar çekmediğini iddia edenler çoğunluktaydı. Onlardan, önce doğru söylemelerini istiyor, direnirlerse yalan makinesine(!) başvuruyordum. Erin barakanın önünde yere tükürmesini istiyordum. “Estağfurullah komutanım!” oluyor, sonra da gözlerimin içine melul melul bakıyor, ısrarım karşısında zorlana zorlana tükürmeye çalışıyor, ancak ağzından bir damla bile çıkmıyordu. “Komutanım heyecandan dilim damağım kurudu, nasıl tüküreyim!” sözü, sık duyduğum mazeretlerdendi. Esrarın tükrük bezlerini kuruttuğunu öğrenmiştim. İkinci test ise önlerine döktürdüğüm bir bardak suyun üzerinden atlamalarını istemekti. Yeterince esrar çekmişlerse o el kadar suyu göl gibi algılayıp, üzerinden atlamaktan korkuyor ve tirtir titremeye başlıyorlardı. Esrar çekenlerin cezası ağır değildi, sadece garnizon hapishanesinde birkaç gün yatıp çıkıyorlar ama kazara esrarla yakalanırlarsa askerlikleri yanıyor ya da askerî mahkemede yargılanıp ciddî cezalara çarptırılıyorlardı.

Bir ara masamın kilitli çekmecelerinden birinin yakalanan esrar plakaları ile dolu olduğunu ve onlara korku ile karışık bir merakla baktığımı anımsıyorum. Garnizondaki erler ve astsubay öğrencileri arasında adım, iyi yürekli teğmene çıkmış, esrarla yakalananları ise hiç bağışlamadığım tevatürü yayılmıştı. Bu durum galiba beni iyice şımartmıştı. Taner adında Eskişehirli bir erin de önüme düşmesiyle uyuşturucu kaçakçılığını temel sorun haline getirmiştim. Taner, garnizona uyuşturucuyu ulaştırma bölüğündeki Diyarbakırlı Recep Toptaş’ın soktuğunu anlatmıştı. İlk iş olarak Taner’in karakola alınmasını sağlamış ama hemen göreve başlatmamıştım. O, ajan olarak Recep Toptaş’la iyice yakınlaşacak, müşterilerinden biri olacak, sonra da onunla oturup birlikte bir plan yapacaktık.

Recep uyuşturucuyu Ulus’ta ara sokaklardaki bir nalburdan sağlıyordu. Bunu öğrenince biz işin çapını biraz daha genişlettik ve polisle işbirliği yapmaya karar verdik. Bu işlerle ilgili birim 2. Şubeydi. Yetkilileriyle bizzat ben görüştüm. Şubenin başında, daha sonraları Cumhurbaşkanlığı Özel Koruma Amirliği’ne kadar yükselen Başkomiser Ahmet Kabadayı ve yardımcısı Komiser Şeref Ayparlar vardı. Daha sonraki yıllarda Küçükesat’ta komşum olan bu Şeref Ayparlar’ın yetmişli yıllarda özellikle Deniz Gezmiş’in koluna yapışmış polis şefi olarak boy boy fotoğrafları yayımlandı gazetelerde.

Muhtarın gecekondusunda baskın

 

Polisle yaptığımız plan çerçevesinde cumartesi günü Taner Recep’le birlikte Ulus’taki satıcıdan uyuşturucuyu alacak, Mamak Bahçelerüstü muhtarının gecekondusunda bir esrar partisi düzenlenecek, biz de polisle birlikte bu partiyi basacak ve elebaşlarını yakalayacaktık. Bahçelerüstü muhtarını bu işe ikna etmek pek kolay olmamıştı. Senaryoya göre muhtarın evi Taner’in yakın bir akrabasına aitti ve bir hastalık nedeniyle Anahtarı Taner’e bırakarak Eskişehir’e gitmişlerdi. Taner de bu fırsattan yararlanarak, gözden ırak bu evde Recep’le birlikte esrar partisi düzenlemişti.

Her şey plana göre saat gibi işliyordu. Recep Toptaş’ı suçüstü yakalayabilmemiz için, üzerlerinde esrar Bulunması gerekiyordu. Akşam kararlaştırılan saatte Ahmet Kabadayı, Eşref Ayparlar, iki sivil polis, ben ve İnzibat karakolun gözbebeği Karslı Orhan Çavuş gecekondunun etrafını sararak ağaçların ve çalıların arkasına saklandık. Kendimi, Amerikan filmlerindeki gangsterlere savaş açmış federal polis gibi hissediyordum ve heyecandan yüreğim çılgınlar gibi atıyordu. Oyunun aktörleri önce gecekondunun bahçesinde topladıkları çalı çırpı ile bir güzel ateş yaktılar. Sonra bir yerlerden buldukları bir teneke parçasının üzerine, toz esrarı döküp ateşte erittiler. Öyle neşeliydiler ki, biraz sonra başlarına geleceği düşündüğüm için yüreğim burkuluyor, bu duygu heyecanımı daha da artırıyordu. Uzaktan loş ışıkta tam görülmüyordu ama, tenekedeki esrar ateşte erimişti. Onu büyük bir dikkatle jelatin kâğıda dökmüşler, üzerine de bir kat jelatin kapattıktan sonra yerdeki yassı bir taşın üzerine koymuşlardı. Recep Toptaş postallarını çıkarıp taşın üzerine çıkmış, kolları havada esrarın üzerinde dans ediyor, ötekiler de ona garip bir biçimde eşlik ediyorlardı. Gecekondunun duvarındaki ampulden ve yerdeki ateşten yansımalarıyla seyrettiğim manzara tam Afrika yerlilerinin tamtam danslarına benziyordu.

Recep’in işaretiyle hep birlikte içeri girdiler. Plana göre Taner bir yolunu bulup pencereden ya da kapıdan dışarıya çaktırmadan bir şey atacak, bunun üzerine biz de içeriye dalıp herkesi suçüstü yakalayacaktık. Gerçekten on beş-yirmi dakika sonra kapı aralandı ve bir el dışarıya buruşturulmuş bir kâğıt attı. Zaten tetikte beklediğimiz için, Ahmet Kabadayı, Şeref Ayparlar ve ben içeri dalıp “kıpırdamayın!” ihtarıyla tabancaları doğrultmuştuk. İçerdeki manzara ilginçti. Mavi bir dumanın kapladığı odanın ortasında bir sini, onun da ortasında kocaman iki tabakta tepeleme üzüm ve helva vardı. Bizim içeri dalmamızla birlikte Recep Toptaş, seri bir hareketle elini oturduğu minderin altına atmış, ancak bu konunun kurdu olan Kabadayı diziyle bastırarak, elindeki esrar plakasını minderin altına saklamasını engellemişti. Polisler deneyimli ve soğukkanlıydı. Bense heyecandan elimdeki tabancanın titrediğini belli etmemeye çalışıyordum. Küfürler, bağırıp çağırmalar ve yalvarıp yakarmalar arasında Taner de dahil olmak üzere altı askeri kelepçeleyip polis arabasıyla ikinci şubeye gönderdikten sonra karakola geçip ortak tutanak düzenledik.

 

Hapisten çıktığım ilk gün teğmeni şişleyeceğim

Olay garnizonda bomba gibi patlamıştı. Daha ben makama çıkıp tekmil veremeye vakit bulamadan Tuğgeneral Cihat Türkeli beni karşısına dikip, açtı ağzını yumdu gözünü. Tehdidin bini bir paraydı. Kendisinden habersiz böyle bir operasyon düzenlediğim ve izin almaksızın polisle işbirliği yaptığım için suçum çok büyüktü ve askerliğim yanacaktı. Ancak herhangi bir olumsuzluğa meydan vermediğim için olayı büyütmeyeceğini, bir daha kesinlikle böyle şeyler yapmamam gerektiğini söyledi. Olay fazla kurcalanmadan kapatıldı. Çünkü Cihat Paşa da olayın büyümesi halinde sorumlu duruma düşeceğinden endişe etmiş, hattâ beni haşlarken bunu da ağzından kaçırmış, “Şimdi ben bu olayı Celâdet Paşa’ya nasıl izah edebilirim teğmen?” demişti.

Olay yargıya yansımış, yakalanan askerler uyuşturucu kullanmak ve bulundurmaktan yargılanmıştı. Hapisteki Recep Toptaş ziyaretine giden arkadaşlarıyla bana “Hapisten çıktığım ilk gün teğmeni şişleyeceğim” şeklinde tehdit mesajları yolluyordu. İlk duruşmaya tanık olarak çağrılmıştım. Anafartalar Caddesi’ndeki tarihî adliye binasının koridordaki kanepelerden birinde Ahmet Kabadayı ve Komiser Şeref’le mahkeme salonuna alınmamızı beklerken sohbet ediyorduk. Recep Toptaş, elleri kelepçeli olarak koridorda önümüzden geçerken beni görmüş ve suratıma kin dolu gözlerle bakarak önüme okkalı bir şekilde tükürmüştü. Sonra Recep Toptaş’a ne oldu bilmiyorum ama, bu baskına Taner’in arkadaşı olduğu için katılan Eskişehir’li Sertaç adındaki bir eri, olayı öğrenip Ankara’ya kadar gelen ailesini de tanıdıktan sonra, kurtarabilmek için elimden geleni yapmıştım. Ne hazindir ki, kaş yapayım derken göz çıkarmış, terhis olduktan sonra, bu tertipte bana yardımcı olan Taner’in esrarkeş olduğunu öğrenmiş, kahrolmuştum.

Subay gazinosu, yokuşta olduğu için öğle yemeklerine bazen  jiple çıkıyordum. O gün da şoförüm Menmet Pehlivan’a, çabuk döneceğimi, beni beklemesini söyledim. Yemeğimi henüz bitirmiştim ki garson er telefondan arandığımı söyledi. Telefondaki İrfan’dı ve öfkeden sesi titriyordu. Çevremdekilerin bile duyacağı bir sesle, “Teğmen, emrediyorum derhal karakola dön!..” diye bağırıyordu. Buz gibi olmuştum. Telefonu kapatıp dışarı çıktım. Jip yoktu. İrfan Üsteğmen emrettiği için karakola döndüğünü söylediler. Acaba önemli bir sorun yaşandı da ben görev başında olmadığım için mi bu kadar sinirlenmişti İrfan diye düşünüyordum. Karakola kadar hızla yürüdüm. İrfan’la paylaştığımız odaya girdiğimde onu, elleri arkasında barut gibi volta atarken buldum. Ben içeri girince durdu, gözlerine bana dikti ve sert bir şekilde,

Kriz geçiren komutan

“Bu ne laubali duruş teğmen, esas duruşa geç!..” diye bağırdı. Gözleri çakmak çakmaktı. Neye uğradığımı şaşırmıştım, gülsem mi, ağlasam mı bilemiyordum. Bir tiyatro oyuncusu gibi, çaresiz esas duruşa geçtim ve selam verdim. O çocukluk arkadaşım İrfan gitmiş, yerine hiç tanımadığım bir gestapo subayı gelmişti. Öfkeden topuklarını barakanın tahta zeminine vurarak, tirtir titreyen sesiyle,

“Neden emrettiğim anda karşımda olmuyorsun da beni bekletiyorsun!..” diye bağırıyordu. Şaşkınlıktan titreyen bir sesle,

“İrfancığım, yürüyerek geldim, araç yoktu…” dememe kalmadı, elini arkasına atıp tabancasını çekti ve alnıma dayadı. Bir yandan da bağırıyordu.

“Ne demek İrfancığım, sen ne biçim askersin, ben senin komutanınım, emret komutanım, diyeceksin!..” Kriz geçiriyordu. Bir an, nedenini anlayamadığım ve kontrol edemediği o öfkeyle tetiğe dokunması işten bile değildi. Bu arada dışardaki seslerden erlerin barakanın önünde toplanıp içerde olanları dinlediğini hissediyordum. Bütün karizmam yerle bir olmuştu. Bir süre birbirimizin gözüne bakarak öyle durduk. Derin derin soluyor, ama kriz hali yavaş yavaş geçiyordu. Önce tabancanın namlusunu aşağı çevirdi, sonra yavaş yavaş gidip sandalyesine oturdu. Donup kalmıştım ve ne yapmam gerektiğini kestiremiyordum. Tabancayı masanın üzerine bırakıp, oturmamı işaret etti. Ben de kendi yerime geçip oturdum. Ortalık biraz yatışmıştı ve belli ki benim bir şeyler söylememi bekliyordu.

“Hayrola, sorun nedir?” diye sordum. Dudakları titriyor, yanıt vermek istiyor ama kelimeler ağzından çıkmıyordu. Derin bir iç geçirdikten sonra konuşmaya başladı.

“Bak Şahinciğim, benim için önemli değil ama, askerlikte ast üst münasebetlerine çok dikkat etmen lazım. Buranın komutanı hâlâ benim, ben gelmeden burayı terk edip yemeğe gitmen doğru değil. Üstelik jipi de almışsın ve orada alıkoymuşsun. Hiçbir üst bunu affetmez. Sen benim en yakın arkadaşımsın… Biraz sert davrandım, kusura bakma. Ama bundan sonra daha dikkatli ol…” dedi.

Şaşkınlık içindeydim ve gülmemek için kendimi zor tutuyordum. O da anlamış olmalı ki, yerinden kalkıp yanıma geldi,

“Siktiret, benim delinin biri olduğumu bilmez misin? Gene sudan yere delilerim tuttu, kusura bakma” dedi ve boynuma sarılıp yanaklarımdan öptü. O olaydan sonra İrfan’la dostluğumuz öylesine pekişti ki, askerliğimin yanmasına neden olacak bir olayda beni büyük bir manevrayla nasıl kurtardığını, (Merak eden dostlar çıkarsa bunu da yazabilirim) Harp Okulu’nda görevli Fuat Bey’den onun için kızını istememi nasıl unutabilirim? Bu konuda öylesine başarılı olmuştum ki, İrfan kısa bir süre sonra Ankara Orduevi’nde yapılan görkemli bir düğünle evlendi. Yıllar sonra Kalender Orduevi’ndeki yemekte, sayemde mutlu bir yuva kurduğunu, çocuklarının ikisinin de akademisyen olduğunu anlattı uzun uzun. Halen Kadıköy’de emlâk danışmanlığı yapmakta.

 

 

Şahin Tekgündüz

[email protected]

“Cumartesi Anneleri” 700. haftada Galatasaray Meydanı’na çağırıyor

1995 yılından bu yana İstanbul Taksim’deki Galatasaray Meydanı’nda toplanarak, gözaltında kaybedilen çocuklarının, eşlerinin, kardeşlerinin akıbetini soran Cumartesi Anneleri 25 Ağustos’ta 700. kez bir araya gelecek.

Ceylan Ertem Cumartesi Anneleri için “’Beni bul anne” şarkısını seslendirdi

Ahmet Kaya’nın 23 yıl önce Cumartesi Anneleri için yaptığı “Beni Bul Anne” şarkısını Ceylan Ertem ve kayıp yakınları Cumartesi Anneleri’nin 700. haftası için birlikte söyledi.

Türkiye’nin en uzun eylemi

27 Mayıs 1995 Cumartesi günü saat 12.00’de kayıp yakınları ve insan hakları savunucuları “Gözaltındaki kayıplar son bulsun, kayıpların akıbeti açıklansın, sorumlular bulunsun ve yargılansın” talebiyle Galatasaray’da ilk kez oturma eylemi yaptı.

21. yılına giren Cumartesi oturmaları, Emine Ocak’ın oğlu Hasan Ocak’ın 21 Mart 1995’te gözaltına alınması ve 58 gün sonra işkenceyle öldürülmüş bedeninin Kimsesizler Mezarlığı’nda bulunmasıyla başlamıştı.

1995-1999 yıllarında her Cumartesi saat 12:00’de “Kayıplar son bulsun, kayıpların akıbeti açıklansın, kaybedenler bulunsun ve yargılansın” talebiyle Galatasaray lisesi önünde oturdular.

Galatasaray oturmalarının 170. haftasında, 15 Ağustos 1998’de başlayan güvenlik güçlerinin saldırısı, yedi ay sürdü . Her Cumartesi, yani tam 31 kez, gözaltı oldu.

Cumartesi Anneleri/İnsanları 13 Mart 1999’da güvenlik güçlerinin saldırıları nedeniyle belirsiz bir süre Galatasaray oturmalarına ara verdiklerini açıkladılar.

10 yıllık aradan sonra 31 Ocak 2009’da Cumartesi oturmaları yeniden başladı. Ve kesintisiz olarak devam ediyor.

 

(Artı Gerçek, Bianet)

İklim değişikliği Hindistan’da etkili oldu: Aşırı yağışların yol açtığı selde ölü sayısı 164

İklim değişikliğinin yıkıcı etkisi Hindistan’da bir kez daha yüzünü gösterdi.

Hindistan’ın Kerala eyaletinde 8 Ağustos’tan bu yana şiddetli yağışların yol açtığı sel ve heyelanlarda can kayıpları artıyor.

Eyalet hükümeti başkanı Pinarayi Vijayan tarafından yapılan açıklamaya göre sel felaketinde yaşamını yitirenlerin sayısı 164’e yükseldi. Vijayan, 100 dolayında kişinin de kayıp olduğunu belirtti.

Doğal Felaketler Yönetim Merkezi’nin yerel sorumlusu ise AFP’ye yaptığı açıklamada, eyalette bin 331 kampın kurulduğunu ve 147 bin kişinin bu kamplara yerleştirildiğini aktardı.

Aşırı yağışlar nedeniyle nehirlerin taştığı, ana yollar ve köprülerin çöktüğü eyalette onlarca köy ve binlerce ev sular altında kalırken, demir ve havayolları ulaşımı da askıya alındı.

Eyaletteki 14 bölgeden 12’sinde ise ‘kırmızı alarm’ durumuna geçilirken, bazı bölgelere elektrik ve su verilemedi.

Muson yağmuru her yıl Hindistan’ın Kerala eyaletine yoğun yağış getiriyor. Ancak bu yılki aşırı yağışlar eyalette tarihe geçti.

Eyalette benzer bir yağışın en son 1924 yılında yaşandığı, 3 hafta sürdüğü ve birçok kentte büyük zarar yol açtığı belirtildi.

Bilim insanlarının bulgularına göre, iklim değişikliği  sıcak hava dalgasının oluşma ihtimalini iki katına çıkarıyor.

Fosil yakıtların kullanımı, arazi kullanımı değişiklikleri, ormansızlaştırma ve sanayi süreçleri gibi insan etkileriyle atmosfere salınan sera gazı birikimlerindeki hızlı artışın sera etkisini kuvvetlendirmesi sonucunda yerkürenin ortalama yüzey sıcaklıklarındaki artışı iklim değişikliğine yol açıyor.

 

(The Time, Karınca, Yeşil Gazete)