Ana Sayfa Blog Sayfa 2749

Almanya’da interseks bebeklerin cinsiyet opsiyonuna onay

Almanya’da hükümet interseks bebekler için doğum belgelerinde üçüncü bir cinsiyet opsiyonunu mümkün kılan yasa tasarısını onayladı.

Hükümet tarafından onaylanan yasayı Almanya Federal Aile, Yaşlılar, Kadınlar ve Gençlik Bakanlığı sosyal medyadan duyurdu.

Almanya’da koalisyon hükümetinin kabul ettiği yasa tasarısına göre hem erkek hem de kadın organlarıyla doğan interseks bebeklerin cinsiyeti artık “çeşitli” ibaresi altında kaydedilebilecek.

Gelişmeyi, Almanya Federal Aile, Yaşlılar, Kadınlar ve Gençlik Bakanlığı resmi Twitter hesabından duyurdu. Paylaşımda, kendini ‘kadın’ ya da ‘erkek’ olarak tanımlamak istemeyenlerin resmi kayıtlarda ‘çeşitli’ olarak kaydolabileceği ifade edildi.

Danimarka, İrlanda, Malta, Norveç ve İsveç’in ardından geçen ay Portekiz, transseksüel kimliğin kişilerin kendi inisiyatifinde bir hak olduğunu yasal güvence altına alan altıncı Avrupa ülkesi oldu.

Söz konusu düzenleme ile interseks bebeklerin hayatlarının ileri evrelerinde kendi cinsiyetlerini kendileri seçebilmeleri adına bebeklikte yapılan cerrahi müdahaleler de yasaklandı.

 

(Artı Gerçek)

17 Ağustos Marmara Depremi’nin üzerinden 19 yıl geçti, yeni afetler kapıda

Türkiye’de 17 Ağustos 1999 sabahında gerçekleşen Marmara depreminin üzerinden 19 yıl geçti.

Kocaeli/Gölcük merkezli deprem ağır kayıplara neden oldu. 17 Ağustos depremi tüm Marmara Bölgesi’nde, Ankara’dan İzmir’e kadar geniş bir alanda hissedildi.

Hazırlanan raporlara göre 17 bin 480 kişi öldü, 23 bin 781 kişi yaralandı, 505 kişi sakat kaldı ve 285 bin 211 konutun hasarlı olduğu tespit edildi. Bu olaydan sonra deprem toplanma alanları, binaların depreme dayanıklılığı konusu yıllarca tartışıldı.

“Her yer betonlaştığı için ısı adaları oluştu”

İstanbul’da depremden sonra insanların sığınabileceği 493 yer belirlenmişti. Ancak 493 yerin 4’te 3’ü yapılaşmaya açılmış durumda. Gazete Duvar’dan Hacı Bişkin‘e konuşan İnşaat Mühendisleri Odası Genel Başkanı Cemal Gökçe, İstanbul’un her yerinin betona dönüştürüldüğünü, artık İstanbul’un bir depreme hazırlanırken 5 afetle karşı karşıya kaldığını söylüyor:

1-) Yağmur yağdığında yağmuru alabilecek toprak olmadığı içi sular bir yerde toplanıyor ve sel baskınları meydanları geliyor. Su baskınları İstanbul için bir afete dönüştü. Her yıl İstanbul’da sel baskınları oluyor.

2-) Her yer betonlaştığı için ısı adaları oluştu. Isı adaları bir afet anlamına geliyor.

3-) Konut yapıldıkça İstanbul nüfusu arttı. Dolayısıyla hava kirlendi. 1999 yılına göre İstanbul’un havası çok daha kirli.

4-) Bilime uygun, insan yaşamına uygun kentsel dönüşüm yapılmadığı için insanlar bugün İstanbul’daki insanları sosyal ve toplumsal olaylarla karşı karşıya. Bu da bir afet.

5-) İstanbul bugün 1999 yılından daha iyi değil. Yaşayacağımız olası bir depremde İstanbul’daki yapı stokunun varlığı aynen devam ediyor. Bu yapı stoku 7 ve üzeri yaşadığımız bir depremde ciddi ölçüde can ve mal kayıpları yaşayacak. Ama bir şey daha yaşayacak. Kontrolsüz, plansız, yaşanılabilir kent anlayışına uygun olmayan bir yapılaşma söz konusu olduğu için yangınlar ortaya çıkacak. İtfaiye araçları çoğu mahalleye giremeyecek. Dolayısıyla İstanbul’daki yangınlar söndürülemeyecek.

Toplanma alanlarına rezidans ve AVM

İstanbul’da deprem sonrası toplanma alanlarında rezidanslar ve AVM’ler yükseldi. Acil Eylem Planı’nda boş tutulacağı söylenen; ancak yapılaşmaya açılan alanlardan bazıları şöyle sıralanıyor:

 

 

Bahçelievler, İstanbul

Beşiktaş, İstanbul

Bakırköy, İstanbul

Zeytinburnu, İstanbul

Kadıköy, İstanbul

Mecidiyeköy, İstanbul

Kandilli: “Gözümüz Batı, Doğu ve Kuzey Anadolu fayları üzerinde”

Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü, 17 Ağustos Depremi’nin 19. yıl dönümünde Türkiye’de deprem tehlikesi konusunda farkındalık yaratmak ve depreme karşı alınacak tedbirleri anlatmak amacıyla bir basın toplantısı düzenledi.

Prof. Dr. Haluk Özener, Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’ndeki çalışmaları şöyle özetledi:

“Dünyada depremleri önceden tahmin eden kabul edilmiş bir bilimsel çalışma bulunmamaktadır. Marmara’da 7’nin üzerinde bir deprem olacağını biliyoruz. 7.2, 7.7 şiddetlerine varan senaryolar mevcut. Kandilli olarak 1033 ölçüm noktasında 30 farklı deprem senaryosu çalıştık. Marmara’da böylesi bir deprem sonrası olası bir tsunami deniz tabanı heyelanlarından kaynaklanacak. Senaryo sonuçları dalga yüksekliğinin yaklaşık 2- 2,5 metre boyunda oluşabileceğini ortaya koyuyor. Deprem güvenliğinde tam anlamıyla söz edebilmemiz için 15 yıla ihtiyacımız var. Umarım potansiyel depremler bizi bekler. Kandilli olarak en önemsediğimiz konu yapılar. Burada inşaat mühendislerinin deprem konusunda ayrı bir eğitim görmeleri zorunlu hale getirilmelidir.”

Depremde kayıpların yüzde 95’i depreme dayanıksız binalar ve yapısal tehlikelerden kaynaklanıyor

Toplantıda deprem risklerini ve hasarlarını minimize etmek yolunda alınması gereken tedbirlere değinilerek depremle mücadele en önemli iki temel olgunun deprem bilinci yüksek bir toplum olmak ve depreme dayanıklı binalarda yaşamanın önemi vurgulandı. Depremde can ve mal kayıplarının yüzde 95’inin depreme dayanıksız binalar ve yapısal tehlikelerden kaynaklandığının altı uzmanlarca bir kez daha çizildi.

Ne olmuştu?

17 Ağustos 1999 Depremi Richter ölçeğine göre 7,5 büyüklüğünde gerçekleşti. Resmi olmayan rakamlara göre, 50 bin insan öldü, 100 bin insan ise yaralandı. Çöken 133 bin 683 bina ile yaklaşık 600 bin kişi evsiz kaldı. 16 milyon insan depremden değişik düzeylerde etkilendi. Yapım hatalarından çöken binaların müteahhitlerine yaklaşık 2 bin 100 dava açıldı. Bu davalardan bin 800’ü kamuoyunda ‘Rahşan affı’ olarak da bilinen, Şartlı Salıverme Yasası’ndan dolayı kapandı. Geriye kalan 300 davanın 110 kadarında ceza kararları çıktı. Diğer davalar ise 17 Şubat 2007 Cuma günü 7.5 yıllık zaman aşımı sürelerini doldurarak zaman aşımına uğradı ve düştü.

 

(Duvar, Toplumcu Meclis, Yeşil Gazete)

İran 16 yaş altı evlilikleri yasaklamaya hazırlanıyor

İran Parlamentosu Kadın Grubu, çocuk evliliklerini sona erdirmek amacıyla “16 yaş altı kız çocuklarının evliliğini” yasaklayan bir yasa tasarısı hazırladı. İran Parlamentosu Kadın Grubu Üyesi Tayyibe Siyavuşi, yerel basına yaptığı açıklamada çocuk yaşta evlendirilen kız çocuklarının konusunu çözmek için hazırladıkları yasa tasarısının önümüzdeki hafta meclis genel kuruluna getirileceğini açıkladı.

İran’da yürürlükteki medeni kanuna göre evlilik yaşı kız çocuklarında 13, erkek çocuklarında ise 15. Parlamentodaki Kadın Grubu Üyesi Pervane Mafi de bu düzenlemeyle özellikle zorla evlendirilen kız çocuklarına yardım etmeyi hedeflediklerini, çocuk yaşta evliliğin ülkede ciddi toplumsal zararlara yol açtığını belirtti.

Türkiye’de 2017’de 23 bin 906 16-17 yaş grubu evlilik oldu

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerinden yaptığı derlemeye göre, ülkede 2017’de gerçekleşen 569 bin 459 resmi evlilikten 23 bin 906’sını 16-17 yaş grubunda dünya evine giren kız çocukları oluşturdu. Toplam evlenmeler içindeki kız çocuk oranının en yüksek olduğu il yüzde 16,6 ile Ağrı, en düşük olduğu il ise yüzde 0,4 ile Tunceli oldu. TÜİK’e göre Türkiye’de çocuk yaşta gelin olanların sayısı 10 yılda yüzde 52 azalarak, geçen yıl 23 bin 906’ya geriledi.

 

(Gazete Duvar)

Faroe Adaları’nda 300 yıldır süren gelenek: Bu yıl da “balina katliamı”

Danimarka’ya bağlı Faroe Adaları’nda deniz, avlanan onlarca balinanın kanıyla kırmızıya boyandı.

Sandavágu Körfezi’ndeki 300 yıllık geleneksel balina avını, Cambridge Üniversitesi öğrencisi Alastair Ward fotoğrafladı.

Faroe Adaları Atlas Okyanusu’nun kuzeyinde, Norveç ve İzlanda arasında bulunuyor. Ülke 18 küçük adadan oluşuyor.

Ülkede çetin geçen kış mevsiminde, pilot balina eti ve balık yağı, adanın 50 bin nüfusu için en önemli besin kaynakları arasında.

Ada yerlileri yüzyıllardır balina avlıyor ancak av sırasında ortaya yabancılar için ürkütücü olabilecek görüntüler çıkıyor.

Fotoğrafları çeken Ward, körfezde avlanan balina sayısının çokluğu karşısında afalladığını söylüyor.

“Balinaları kürekleriyle ittirerek körfeze doğru yönlendirdiler. Balinalar yeterince yaklaşınca bütün kasaba hızla okyanusa hücum etti ve balinalara bıçaklarla vurmaya başladılar. Çocuklar da ava katılıyor. Balinalara bağlanan iplerle oynuyor, ölü balinaların üstüne çıkıyorlardı.”

Her yıl ortalama 800 balina avlanıyor

Ada yerlileri toplumsal bir aktivite olarak gördükleri avın ulusal kanunlarla düzenlendiğini ve balinalara en az acı çektirecek şekilde yapıldığını söylüyor.

Faroeliler yaptıkları avın “sürdürülebilir” olduğunu savunuyor. Ada çevresinde 100 bin pilot balina olduğu tahmin ediliyor. Her yıl ortalama 800 balina avlanıyor.

Ancak yabancılar için şok edici olan bu görüntüleri çeken Ward, adalıların balinaları öldürme yöntemlerinin endişe verici olduğunu söylüyor.

“Balinaların çıkardıkları sesler korkunçtu. Kanca bağlı ipleri balinaların nefes deliklerinden geçirip onları çekiyor, sonra bıçaklarla onlara vuruyorlardı.”

 

(BBC Türkçe)

“Ayrımcılık” temasıyla düzenlenen Sabancı Vakfı Üçüncü Kısa Film Yarışması‘na son başvuru 16 Kasım

Sabancı Vakfı Üçüncü Kısa Film Yarışması‘na başvurular sürüyor. Her yıl Türkiye’nin ve dünyanın en önemli sorunlarından birine odaklanan yarışmanın bu yılki teması “Ayrımcılık”. Yarışma için son başvuru tarihi ise 16 Kasım 2018.

Bu yıl üçüncüsü düzenlenen Kısa Film Yarışması’nın kanaat önderliğini dünyaca ünlü belgesel yönetmeni Joshua Oppenheimer üstlendi.

“Ayrımcılık yaptığımızda aynı zamanda kendi insanlığımızı da yok ederiz”

Dünyanın en önemli festivallerinde pek çok ödüle layık görülen ve kısa filmleriyle de dikkat çeken Oppenheimer, “Ayrımcılık her koşulda insanlık dışıdır. Ayrımcılık yaptığımızda aynı zamanda kendi insanlığımızı da yok ederiz. Daha kırılgan gruplara kalbimizi kapatırız. Öteki ile ilgili her şeyi bildiğimizi, üstün olduğumuzu sanıp böbürleniriz. Bu, gururumuzu besler; fakat bizi diğer insanlara karşı duyarsızlaştırır. Bizi insan yapan yegane özelliğimizi, empati kurma yetimizi yok eder. Ayrımcılık yaptığımızda, olduğumuzu sandığımız şeyin çirkin bir gölgesinden ibaret alaycı ve acımasız varlıklar oluruz. Kendi düşüncelerimiz dahil, ayrımcılığa ortaya çıktığı her yerde direnmeli ve karşı durmalıyız. Ayrımcılığın düşüncelerimizi ele geçirmesine izin vermemeli, sonsuz anlayışla hareket etmeliyiz” dedi.

Yarışmaya başvuracak eserlerin en fazla 5 dakika uzunluğunda olması ve ayrımcılık sorununu anlatmaları gerekiyor. Eserler, öncelikle ön jüri tarafından değerlendirilecek ve finale kalan en az 10 en fazla 15 eser arasından jüri son değerlendirmeyi yapacak.

Yarışmaya başvuran eserlerin yönetmen (eser sahibi) ve / veya yapımcısından en az birisinin T.C. veya K.K.T.C. vatandaşı olması gerekiyor. Bir kişinin birden fazla eser ile başvurabileceği yarışmaya daha önce herhangi bir yerde gösterilmemiş ve ödül almamış eserler kabul edilecek. Eser sahiplerinin bugüne kadar çekmiş olduğu herhangi bir uzun metraj filmi bulunmaması gerekiyor.

Ayrımcılık sorununu en iyi şekilde sunan, yönetmelik kriterlerine uyan, akılda kalıcı ve yaratıcı bulunan eserlerin birincisine 15 bin TL, ikincisine 10 bin TL, üçüncüsüne 5 bin TL verilecek.

 

(Yeşil Gazete)

Kapadokya’dan İklim için Ses Ver’meye davet var!

İklim değişikliğinin sebeplerinden fosil yakıtlara karşı dünyanın dört bir yanındaki yerel topluluklarla birlikte mücadele eden 350.org aktivistleri Kapadokya’da balondan açtıkları pankartta 8 Eylül’de herkesi iklim için ses vermeye davet ettiler.

Gün geçtikçe derinleşen iklim krizine karşı başta yerel yönetimler olmak üzere karar alıcıları somut taahhütler vermeye çağıracak Rise For Climate (İklim için Ses Ver) Küresel Etkinlik Günü 8 Eylül’de gerçekleşecek. 350.org Türkiye aktivistleri, Türkiye’den birçok sivil toplum kuruluşunun ve yerel grubun da katılacağı etkinlik gününe çağrı yapmak için, Nevşehir/Kapadokya’dan havalandırdıkları balondan “Geleceğimiz için, Gezegenimiz için, #İklimiçinSesVer” pankartı açtılar.

“İklim Hareketinin Sesi Yerelden Yükselir”

Balondan pankart açma eylemi hakkında konuşan 350.org Türkiye temsilcisi Efe Baysal, Kapadokya’yı hem Anadolu’nun kalbinde yer almasından hem de güneş enerjisi potansiyelinden dolayı seçtiklerini belirtti ve amaçlarının siyaset yapıcılara net bir mesaj göndermek olduğunu söyledi.

Türkiye’nin bir an önce fosil yakıtları terk etmesi gerektiğini söyleyen Baysal, adil geçiş yoluyla enerji dönüşümünün başlatılması gerektiğini vurguladı. Baysal sözlerini şöyle bitirdi:

“İklim krizi kendini sellerle, aşırı sıcaklarla, orman yangınlarıyla, ani hava değişimleriyle her geçen gün daha fazla hissettiriyor. Önümüzde iki yol var; ya umursamayacağız ve gelecek nesillere kabarık bir iklim faturası ve yaşamın gün geçtikçe zorlaştığı bir dünya bırakacağız ya da gökyüzüne yükselen pankartımızda yazdığı gibi geleceğimiz için, gezegenimiz için iklim için ses vereceğiz. Bu sebeple, 8 Eylül’de gerçekleşecek Küresel Etkinlik Günü’nü önemsiyor ve başta yerel yönetimler olmak üzere herkesi iklim hareketinin sesini yükseltmeye davet ediyoruz.”

8 Eylül’de ne olacak?

Küresel ısınmayı 1,5 – 2 derece sınırında tutmayı hedefleyen Paris İklim Anlaşması’nın hedeflerine ulaşabilmek için yerel yönetimleri iklim taahhütlerinde bulunmaya davet edecek Küresel İklim Eylem Zirvesi 12 – 14 Eylül’de Kaliforniya’da gerçekleşecek.

Zirveden hemen önce, 8 Eylül’de ABD’den Fiji adalarına çeşitli STK’lar, demokratik kitle örgütleri ve yerel topluluklar yerel yönetimleri bir an önce iklim değişikliğine karşı somut politikalar geliştirmeye davet edecek.

Türkiye’de ise şu ana kadar kesinleşen yedi etkinlik noktası var. İstanbul’da boğazın iki yakası Kadıköy ve Sarıyer’de, Kırklareli’nde, Çanakkale Kazdağları ve Güzelyalı plajında, Antalya – Alakır Vadisi’nde ve Eskişehir – Odunpazarı’nda gün özelinde çeşitli etkinlikler gerçekleşecek.

Küresel Etkinlik Günü kapsamında kendi etkinliğinizi oluşturmak ve daha fazla bilgi almak için www.iklimicinsesver.org sitesini ziyaret edebilirsiniz.

 

(Yeşil Gazete)

“Korkmak için zamanımız yok” – Umut Kocagöz

Bu yazı karasaban.net/ den alınmıştır

Topraksızlar toprak işgal ederdi. Çünkü topraksızdılar.

Çiftçiydiler. Kır işçileriydiler. Toprakla yaşarlardı.

Topraklarından sürülmüşlerdi. Şirketler gelmişti, hükümet arka çıkmıştı.

Tarım para etmiyordu. Şirketler kazanıyordu.

Topraksızlar toprak işgal ederdi. Yüzlerce yıllık Latin Amerika işgalinde kazanmış olan bir avuç toprak ağası Latifundo’nun topraklarını. Latifundo’ların günümüz versiyonu milleti olmayan küresel şirketlerin topraklarını.

Topraksızlar toprak işgal ederdi ve burada hayat kurardı. Toprak evdi, tarlaydı, okuldu, hastaneydi.

Toprağı olanın onuru olur, onuru olanın ulusu olur, en iyi topraksızlar bilirdi.

Topraklar işgal edildi mi, büyüyen yaşamda, ekolojik tarım yapan topraksızlar kentleri beslerdi, kendilerini beslerdi, yaşamı onurlandırdı. Yeni topraksızlar katılırdı sonra aralarına, yeni topraksızlara yol gösterirlerdi, bir hayat nasıl kurulur, bir yaşam nasıl anlamlı kılınır, sonra yeni topraksızlar yeni topraksızlara karışırdı, daha çok hayat birleşir, daha çok kader onuru eline alırdı.

Ulisses de onlardan biriydi.

Ulisses, onlardan biriydi yalnızca, milyonlarca topraksız kır işçisinden, mevcut topraklarını savunan milyonlarca çiftçiden, onurunu savunan köylüden. Yoksul doğmuştu, yoksulluğun nedenlerini öğrenmişti, topraksızdı, topraksızlardandı. Bitmek bilmez bir inançla, topraksızların işgal ettiği topraklarda, yaşam alanlarında insanların içine karışmıştı, örgütlenmelerine vesile olmuştu, hayatını ortaya koymuştu.

Ulisses, kendisi için kimsenin rızkına göz dikmedi, kimsenin ekmeğine el sürmedi, hırsızlık yapmadı, onursuz olmadı. Her yoksulun paylaşabileceği kaderde, genç yaşta hastalanmayı, kendine çok da iyi bakamamayı, yaşamı her şeyden çok severken, böylesi bir ölümün bir kader olmadığını bilerek hayata gözlerini yumdu.

14 Ağustos 2018. Topraksızlar adalet için yürüyordu. Ulisses gözlerini yumduğunda topraksızların arasında geziniyordu. En önde yürüyordu, en arkada yürüyordu, hep yürüyordu. Brezilya’da bir topraksız, Türkiye’de bir tarım emekçisi, Güney Afrika’da bir göçer, hep beraber yürüyordu.

Yanında kanserden ölen Kazım yürüyordu. Çay emekçisi Halim, maden işçisi Ahmet, mühendis dilek, avukat Tahir. Topraksızlar ve mülksüzlerle hep beraber yürüyordu Ulisses. Kent çeperlerine, tarlalara, okullara, ezilenlerin olduğu her yerde, örgütlenmeye gidiyordu. Hep yaptığı gibi, daima.

*14 Ağustos 2018 tarihinde hayatını kaybeden Topraksız Kır İşçileri Hareketi- MST aktivisti Ulisses Manaças şahsında mücadele eden bütün ezilenlere. Başlık, Ulisses’in kendi ifadesidir.

 

Bu yazı karasaban.net/ den alınmıştır

 

 

Umut Kocagöz

Sıcaklık: Bir sonraki eşitsizlik konusu

The Guardian’da Amy Fleming, Ruth Michelson ve Adham Youssef ile Kahire’den, Oliver Holmes Kudüs’ten, Carmela Fonbuena Malila’dan ve Phnom Penh’ten Holly Roberyson imzasıyla yayınlanan haberi Yeşil Gazete yazarlarından çevirmenlerinden Ali Serdar Gültekin’in çevirisi ile paylaşıyoruz

***

Küresel ölümcül sıcak hava dalgası, bunu görmezden gelmeyi imkânsız kıldı: dünya çapında şehirlerde sıcağı olmayanlar ve serini olmayanlar olarak ayrılıyoruz.

2050 yılına vardığımızda Hindistan’da 24 şehrin yazın ortalama sıcaklıkların 35 C’e ulaşması bekleniyor. Yasmin Mund/Barcroft Media

Kanada’nın bir eyaleti olan Quebec’te Temmuz sıcakları kasıp kavururken, bir hafta içinde 90’dan fazla kişinin ölümüne sebep olurken, acımasız güneş ışınları zenginle fakir arasında derin bir uçurum oluşturuyordu.

Montreal’in varlıklı sakinleri iklim kontrollü ofis ve evlerinde keyifli bir biçimde yayılırken AVMler ve lokantalar gibi kamusal alanlarında genelde pekiyi karşılanmayan şehrin evsizleri sıcak örtüsünden kaçmak için çaba sarf ettiler.

Evsizler için gündüz bakım evi olan Benedict Labre Evi, sıcak dalgasının ilk beş gününde bir klima bağışlanmasını sağlayamadı. “Kapalı bir yerde 40 ya da 50 kişi olduğunu ve dayanılması çok güç bir halde sıcak olduğunu hayal edin,” diyor tesisteki klinik koordinatör Francine Nadler.

44 Montreal sakini bu yaz sıcaklarda yaşamını yitirdi. Yetkililer, evsizlerin bu kişilerin arasında olup olmadığını henüz netleştirmedi fakat kamu sağlığı bölgesel yönetimine göre çoğunluk 50 yaş üstü, tek başına yaşayan, fiziksel ya da zihinsel sağlık problemlerinden mustarip kişiler. Hiçbirinin iklimlendirme sistemi yoktu. Montreal sorgu hakimi Jean Brochu muhabirlere, çoğunluğu kendi ekibi tarafından incelenen bedenlerin “ileri derecede bozulma safhasında olduklarını, bulunmadan önce bazen iki günü sıcakta geçirdiklerini” belirtiyor.


Sıcak dalgasında ölçek yavaşça pişmeye benziyor. Bu saf işkence. Bu sıcak askerleri, atletleri, herkesi öldürebilir diyor Profesör Camilo Mora.

Sıcaktan en çok mağdur olanlar fakir ve tecrit edilmiş olanlar, dünya genelinde aşırı sıcak şehirlerde tekrarlanmakta olan bir durum. ABD’de göçmen işçilerin sıcaklığa maruz kalmaya bağlı ölüm ihtimali Amerika vatandaşlarına göre üç kat fazla. 2050 yılına vardığımızda Hindistan’da 24 şehrin yazın ortalama sıcaklıkların 35 C’ a ulaşması bekleniyor. Kenar mahallelerde yaşayanlar daha savunmasızlar. Öldürücü sıcaklara maruz kalmaya bağlı küresel riskler doğrusal şekilde artıkça, insan felaketlerine ilişkin riskler de artıyor.

Hawaiili araştırmacılar, sera gazı salımlarının artışına izin verildikçe dünya nüfusunun yılda en az ölümcül sıcaklara maruz kalma oranının 2100 yılında %30’dan %74’e yükseleceğine dair geçen yıl bir öngörü paylaştı. (“Kapsamlı azaltım” halinde %48’e yükselecek.) “Aşırı sıcaklardan kaynaklı insan hayati tehlikesinin neredeyse kaçınılmaz” olduğunu söyleyerek tamamlıyorlar.

“Sıcak dalgasında ölçek yavaşça pişmeye benziyor,” diyor Profesör Camilo Mora. “Bu saf işkence. Gençler ve yaşılar özellikle tehdit altında fakat keşfettiğimiz üzere bu sıcak askerleri, atletleri, herkesi öldürebilir.”

2018 yılı, eşi benzeri görüşmemiş rekor sıcaklıklarla, Bakü’de 43 C’den İskandinavya’da 30 C’ye kadar kayıtlar başladığından beri ölçülen en sıcak yıl oldu. Kyoto’da cıva 38 C’den aşağıya bir hafta boyunca inmedi. ABD’de alışılmadık derece erken ve nemli Temmuz sıcak dalgası, Los Angeles iç kesimlerinde Chiono’da 48,8 C’yi gördü. Bölge sakinleri klimalarını öylesine harladılar ki elektrik kesintilerine yol açtılar.

Kentsel alanlar bu ölümcül sıcaklara az yerleşimli alanlara göre daha hızlı ulaşıyor. Şehirler ısıyı soğuruyor, oluşturuyor ve radyasyonla yayıyor. Asfalt, tuğla, beton ve siyah çatılar ısı için gün boyu sünger görevi görüyorlar ve gece boyunca ısıyı yayıyorlar. Karşılayabilenler için klimalar hayat kurtarıcıdır fakat karşılayamayanlar için sokakları daha da sıcak yaparlar.

“Gelecekte, yaşlanan nüfus ve artan kentleşme ile birleştiğinde kentsel ısı adaları, kentsel nüfusun ısı kaynaklı sağlık sorunlarına karşı savunmasızlığının artması öngörülmektedir,” diye bir ABD değerlendirmesi uyarıyor.

Dünya Sağlık Örgütü, 2030 yılında dünya nüfusunun %60’ının şehirlerde yaşayacağını söylüyor ve kentler daha yüksek nüfuslu hale geldikçe daha çok ısınacaklar. Yakın zamandaki tahminler, Güney Asya’yı, yüzyıl sonunda insan yaşamı sınırlarını aşacağına dair uyarıyor. Sadece bu yıl, aşırı sıcaklara alışık bir şehir olan Karaçi’de 44 C’ye varan sıcaklardan 65 kişi hayatlarını kaybetti.
Bu sorunlar, kötü konutlarda, klima olmadan trafiğin yakınında yaşayan savunmasız ya da düşük gelirli olanlar için daha kötü. Tarik Benmarhnia, kamu sağlığı araştırmacısı.

Fakat etki eşit şekilde dağılmıyor. Örneğin, yeşil alanlar ve varlık arasında güçlü bir ilişki var. Ağaç gölgeleri en yüksek yüzey sıcaklığını 11 C ila 25 C arasında düşürebiliyor. “Arazi, sıcak dalgalarında hastalıklar konusunda belirleyici oluyor,” diyor San Diego Kaliforniya Üniversitesi kamu sağlığı araştırmacısı Tarık Benmarhnia. Yakın zamanda eş yazarlığını yaptığı bir makaleye göre, daha az bitki örtüsüyle kaplı alanlarda yaşayan insanların sıcak kaynaklı ölüm riski % 5 daha yüksek.

2017 yılında Berkeley Kaliforniya Üniversitesinden araştırmacılar ABD’de, etnik grupların ağaçlara yakınlıklarını haritalandırmayı başardı. Doğal olmayan “ısı riskiyle ilintili arazi örtüsü” alanlarda siyah insanlar beyaz insanlara göre % 52, Asyalılar % 32 ve Latinler % 21 daha fazla yaşıyorlar.

Bu alanlarda hava kirliliği de çok ölümcül. Azot oksitler güneş tarafından ısıtıldığı zaman nefes yolunu tutuşturur ve ölüm riskini arttırır. “Bu problemler kötü,” diyor Benmarhnia, “kötü konutlarda, klima olmadan trafiğin yakınında yaşayan savunmasız ya da düşük gelirli olanlar için.”

Fakat birçokları için, artarak bir ihtiyaç haline geldiği halde, klima erişilmez olaya devam edecek. 2014’te İngiltere Halk Sağlığı, “soğutma sistemlerinin dağılımı, eğer ciddi derecede mali destek verilmezse, sosyoekonomik eşitsizlikleri yansıtabilir,” şeklinde kaygılarını, yükselen yakıt masraflarının bunu daha da ağırlaştırabileceğini ekleyerek dile getirdi. Ve daha az enerjiye ve sadece evlerimizi ve ofislerimizi değil gezegeni soğutmaya ihtiyacımız olduğunda klimalara bel bağlamak uygulanabilir bir uzun vade planı değildir.


Sıcak dalgaları ve halk sağlığıyla ilgili araştırmaların çoğunluğu batı ülkelerine odaklanmaktalar. Benmarhnia’nın ifade ettiğine göre Arizona Phoenix üzerine yapılan çalışmalar tüm Afrika kıtası için yapılandan daha çoktur. Fakat sorun küresel ve 5 ay süren yazıyla sıcaklıkların 46 C’ye kadar çıktığı Kahire’nin kenar mahallesi Ashwiyyat gibi kentsel kenar mahallerde daha göze çarpar halde.

Geleneksel olarak Mısırlılar birbirlerine yakın alçak binalar inşa ederek insanların yazın serin kalmalarını sağlatan gölgeli, yoğun sokak ağları oluşturmuşlar. Fakat yüksek yapıların artan inşaatı ve yeşil alanları azalması, dünyada en hızlı büyüyen şehirlerden birinin boğuculuğunu daha da artırmakta. Teşviklerin azaltılması elektrik maliyetini % 18 ila % 42 arasında artırarak dar gelirli bölge sakinlerinin serinleme masraflarını etkilemekte.
41 yaşındaki Um Hamad temizlikçilik yapıyor ve ailesiyle birlikte şehrin kuzeyinde Musturad’da küçük bir dairede yaşıyor. Göreceli olarak serin bir giriş katında oturmasından ötürü kendisini şanslı hissetmesine rağmen “Kahire’de her şey boğuluyor,” diyor. Hamad pervaneler ve su kullanarak içeriyi serin tutuyor fakat su faturası pahalılaşmaya başlıyor. “Her zaman zeminde yatmak gibi bir hile vardı ve pamuklu kıyafetler giyiyoruz,” diyor. “Sıcaklar türban giyen kadınlar için baş etmesi daha zor bir şey bu sebeple kızlarıma her zaman sadece iki kat ve parlak renkler gitmelerini söylüyorum.”

Kahire’nin güneyi Giza’nın sıkı dokunmuş öbekler halinde kentsel konutlarında demiryolu bakım işçisi Yasin el-Ukbe tuğla ve kerpiç karışımı bir evde yaşıyor. Ağustosta bir fırın gibi olduğunu söylüyor. “Bir pervanem var ve onu bir levha buzun önüne koyuyorum ki soğuk hava odada dağılsın. Tüm çarşafların üzerine su yayıyorum.”


Yüksek sıcaklıkların 30 C’nin üzerinde ve nemden ötürü boğucu olan Filipinler’deki tropik Manila’da klimalar tıbbi bakım için bile lüks. Memorial Hastanesinden Doktor Jose Fabella ifadesine göre dünyanın en yoğun doğum birimlerinden birine sahipler ve çoğunlukla Katolik olan ülkede ücretsiz doğum kontrolü daha yeni mümkün hale geldi.

Klimalı özel bir oda gecesi için 650 Filipin Pesosu ediyor. Bu eder 11 € civarı ancak duvarlarına bağlı fanların cızırdadığı koğuşlarda kalan birçok annenin karşılayamayacağı bir miktar. “Bu fanlar günün 24 saati durmadan çalışıyorlar sonuçta bir yıl dayanmıyorlar,” diyor 28 yaşındaki hemşire Maribel Bote.

Sorun aşırı kalabalıktan ötürü daha da artıyor. Ülkedeki aşırı nüfus krizinin sıfır noktası kabul edilen doğum biriminde beş kadar anne aynı yatağı paylaşmak zorunda kalıyor. “Yazın daha mahşeri bir hal alıyor, pervaneler sıcak hava üflüyor,” diyor Bote. “Annelerin kendilerini serinletmek için yelpazeler kullandığını görebilirsiniz.”

Son yıllarda ölümcül sıcak dalgaları ve kuraklıklar yaşayan Kamboçya’da sıcaklarda hayatta kalmak sivillerin olduğu kadar mahkumlarında sorunu. 2000’li yılların başında 30 yaşındaki Chao Sophea kendisinin reddettiği uyuşturucu suçlamaları nedeniyle Phnom Penh’teki Prey Sar hapishanesinde 2 yılını geçirmiş. Hapse girdiğinde 3 aylık halime olan Sophea’nın çocuğu ömrünün ilk yılını hamile ve çocuklu kadınlar için ayrılmış aşırı kalabalık bir hücrede geçirmiş.

Şişe takılmış tütsülenmiş balıklar gibi uyurduk. Klima yoktu, pervane bile yoktu. Prey Sar eski mahkumu “Orası aslında bir buhar odasıydı,” diyor Sophea bugün. “Bir palmiye yaprağından yapılma yelpaze kullanarak bebeği serinletmeye çalışıyordum. Bu alım gücümün yettiğiydi. Duvarda küçük bir delik vardı fakat o kadar kalabalık bir yerde bu delikten ne kadar hava gelebileceğini hayal edin. Elektrikli bir pervane istemiştik ama asla gelmedi.”

İsmini vermek istemeyen bir çevre aktivisti, bu senin başında Prey Sar’da erkek kanadında kaldığında 25 başka erkekle 4 metrekarelik hücreyi paylaştıklarını söylüyor. “Şişe takılmış tütsülenmiş balıklar gibi uyurduk. Klima yoktu, pervane bile yoktu.”

Diğerleri daha iyi şartlara kavuşabilirler. Kamboçya İnsan Haklarını Geliştirme ve Yaşatma Birliği’nin 2015’teki bir raporuna göre ”iyi bağlantılara ya da ödeyebilme gücüne sahip mahkumların ‘VIP hücrelerde’ kaldıklarını bazı mahkumlar bildirmiş” ve bunlar inanıldığı üzere klimalılar.


İklim değişikliğinin zorladığı bir başka tehdit ise göçmen krizi. Bu ikili, toplum, siyaset ve ekonomi üzerinde bir etken olan aşır iklim olaylarıyla birbirleriyle yakından ilişkili. Aralık ayında Science dergisinde yayınlanan bir makaleye göre eğer sera gazı salımları anlamlı bir şekilde düşürülmezse küresel sığınma başvuruları yüzyılın sonunda % 200 artmış olacak.

Amman’ın kuzeyindeki düzlükte Za’atari mülteci kampında 80,000 Suriyeli mülteci yaşıyor. Bu kamp, 6 yıl önce kurulmuş yarı kalıcı bir kamp ve şimdilerde Ürdün’ün en büyük 4. Şehri sayılıyor. Şam’daki mahallelerine yapılan hava saldırısından kaçan 27 yaşındaki Hamda El Marzuk 3 yıl önce gelmiş.

Kocası savaş sırasında kaybolmuş ve oğlu ve geniş ailesini kurtarmak konusunda umutsuz. Sekizi prefabrik, çoğunlukla büyük metal bir kutu olan bir barınakta yaşıyorlar. Al Marzuk’un söylediğine göre yazın bir fırına dönüşüyor.

Boğucu. Havluları ıslatıyoruz ve onlarla nefes almaya çalışıyoruz. Hamda Al-Marzuk, Za’atari kampı sakini

“Burası çöl ve bizler acı çekiyoruz,” diyor telefon aracılığıyla kamptan. “Uyum sağlamanın farklı yollarına sahibiz. Erken kalkıyoruz ve zemini su ile ıslatıyoruz. Sonra kendi üzerimize su püskürtüyoruz.” Gündüz vakti elektrik olmadığı için pervaneler kullanılamıyor. Gece elektrik verildiğinde çöl zaten soğumuş oluyor.

Ailesi birçok gün dışarı çıkabilmek için akşam olmasını bekliyor. Başlarının etrafına ıslak havlular sarıyorlar. Fakat en kötü sorun yaz aylarında şiddetle gelen ve günlerce kampı çevreleyen kum fırtınaları. “Karavanın pencerelerini kapatmak zorunda kalıyoruz,” diyor odanın daha da ısındığını ekleyerek. “Boğucu. Havluları ıslatıyoruz ve onlarla nefes almaya çalışıyoruz.”

Al Marzuk’un beş yaşındaki oğlu solum yolu sorunları yaşıyor ve hastalanmaya devam ediyor. Astım kampta çok yaygın.

Yeni mültecilerin gelmesiyle dünyanın en su kıtlığı çeken bölgelerinden birisi olan Kuzey Ürdün’de dalgalanan talebiyle su da aynı zamanda bir mesele. UNICEF her bir barınağa Ekim ayında su bağlanmış. Al Marzuk’un söylediğine göre bunun çok yardımı olmuş.
“Suyu konserve kutularını dolduruyor ve uzun mesafelere taşıyorduk. Şimdi su tesisatı çalışır hale geldiğinden işler çok daha kolay. Uzun kuyruklarda kendi payımız olan suyu almak için kavga etmemiz gerekmiyor. Artık eşitlik var.”


Gelecek için bir plan?

Hepimizi ilgilendiren, eşitsizlik kentsel fırını besliyor. 2013’te kentsel savunmasızlıkta etnik dağılımı ortaya çıkaran ABD’li araştırmacıların keşfettiklerine göre bir şehir gettolaştıkça herkes için daha sıcak oluyor. Yazarlardan biri olan Rachel Morello Frosch’un LA Times’a aktardığı üzere “bu etnik ayrışmanın bu modeli görünüşe göre herkesin daha sıcak bir çevrede yaşama eğilimini artırıyor.”

Keşfettiklerine göre şehirleri bir bütün olarak, gettoları ve her şeyiyle ele almak kentsel aşırı sıcaklarla mücadele etmek için daha iyi bir yöntem. Araştırmacılar daha çok ağaç dikmeyi ve ısı adası etkisini azaltması için açık renkli yüzeylerin artırılmasını, kentsel planlara gelecekteki aşırı sıcakların hafifletilmesinin eklenmesini tavsiye ediyor. “İklim adaleti bakış açısının ve etnik farklılıkların tarif edilmesi ileriye etkin şekilde planlara dahil edilmeli.”

Şehirler bu acil durumlara nasıl hazırlanacağımızı ve şehir sakinlerimize ne sunabileceğimizi yeniden düşünmeli. Francine Nadler, Benedict Labre Evi.

Sosyal izolasyonunu kırmak için çalışmak, risk altındaki “görünmez” insanları yani evsizleri, yasadışı göçmenleri tekrardan toplum içine almak, bakımlarını yapacak yerlere onları yerleştirmek gibi ek faydalarla bir “kazan kazan durumu” diyor Benmarhnia.

Dünyanın en sıcak ülkelerinden birinde en azından adımlar atılmaya başlandı. Yakın zamanda Hindistan’da bir dizi aklıselim halk sağlığı girişimi sıcaklık kaynaklı ölümlerin büyük çaplı azaltılmasına öncülük etti. 2015’teki 2040 olan ölüm sayısını 2017’de 200’ün biraz üzerine indirdi. Başarılı olan önlemler kamusal parkların kapılarını gündüz saatlerinde açmak, bedava su dağıtmak, kenar mahallerdeki binaların çatılarını boyamak ve iç sıcaklıkları 5 C azaltmak.

Montreal benzer bir sıcaklıkla mücadele planını 2004’te yayınlayarak sıcak günlerdeki ölüm oranını günde 2,52 ölüme indirmişti fakat sıcak dalgalarının yoğunluğu bu planın yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılmakta. Nadler’in söylediğine göre küresel ısınmanın yıkıcı etkileri herkes için yeni yeni belirmeye başladı. “Şehirler bu acil durumlara nasıl hazırlanacağımızı ve şehir sakinlerimize ne sunabileceğimizi yeniden düşünmeli – çok varlıklı olandan en savunmasız olana kadar.”

 

Makalenin İngilizce orijinali

Haber: Amy Fleming, Ruth Michelson, Adham Youssef, Oliver Holmes, Carmela Fonbuena ve Holly Roberyson

Yeşil Gazete için çeviren:Ali Serdar Gültekin

 

(Yeşil Gazete, The Guardian)

Şiddetli yağışlar Nil Nehri’ni taşırdı: Tekneyle okula giden 24 çocuk boğuldu

İklim değişikliğinin yıkıcı etkisi bu kez Sudan’da etkisini gösterdi.

Sudan’ın kuzeyindeki Abu Hamad kenti yakınlarında, en az 24 çocuk, okula giderken teknelerinin batması sonucu öldü. Kazada bir sağlık görevlisi de hayatını kaybetti.

Kenba Lisesi Müdürü Ab el-Khayr Adam Yunis’in verdiği bilgiye göre, yaşları 7 ila 16 arasında değişen 40’tan fazla çocuk, normalde yürüyerek gittikleri 2,5 kilometrelik yolun, aşırı yağışlar sonucu Nil Nehri’nden taşan suların altında kalması sonucu tekneye bindirildi.

Ancak yolda motorun arızalanması üzerine paniğe kapılan çocuklar teknenin bir tarafına toplandı. Patates ve buğday çuvalları yüklü tekne alabora oldu. Çocuklardan bazıları kurtulurken, ölenlerden sadece ikisinin cesedine ulaşılabildi.

Şiddetli yağışlar yüzünden telefonların çalışmaması nedeniyle okul müdürü kazayı sivil savunma ekiplerine haber veremedi. Telefonlar çalışmaya başlayınca çevre kasabalara ulaşıldı, ancak beş saat sonra yardım geldi. Bölgede yaşayanların çoğunun aynı aşirete mensup oldukları belirtiliyor.

Yaşlılar, topraklarının yakınlarda inşa edilen bir baraj nedeniyle sular altında kaldığını söylüyor. Sudan’da yağış mevsimi Haziran’da başlıyor ve Ekim sonuna kadar devam ediyor.

Fosil yakıtların kullanımı, arazi kullanımı değişiklikleri, ormansızlaştırma ve sanayi süreçleri gibi insan etkileriyle atmosfere salınan sera gazı birikimlerindeki hızlı artışın sera etkisini kuvvetlendirmesi sonucunda yerkürenin ortalama yüzey sıcaklıklarındaki artışı iklim değişikliğine yol açıyor.

 

(Duvar)

Başak Demirtaş, yaklaşık 2 yıldır tutuklu bulunan eşiyle görüştü: Gayet iyi ve moralli

Başak Demirtaş, Edirne Cezaevi’nde ziyaret ettiği eşi Selahattin Demirtaş’ın yeni bir fotoğrafını paylaştı.

Yaklaşık iki yıldır Edirne Cezaevi’nde bulunan eşini ziyaret eden Başak Demirtaş, sosyal medya hesabı Twitter’da görüşme sırasında çekilen bir fotoğrafla “Merhabalar. Selahattin ile görüş günümüzdü bugün. Gayet iyi ve moralli. Herkese selamı var” mesajını paylaştı.

Eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Kasım 2016’da tutuklanmıştı. HDP’li siyasetçi, 24 Haziran’daki cumhurbaşkanı seçimi çalışmalarını da Edirne Cezaevi’nde idare etmek zorunda kalmıştı.

 

(T24)