Ana Sayfa Blog Sayfa 2747

[Yeşil İşler] Bilim Kahramanları Derneği’nden iş ilanı

“Her çocuk mucit doğar” söylemiyle yola çıkan, bilimi toplumun odak noktası haline getirmek amacıyla gönüllü bir ekip tarafından kurulan, kâr amacı gütmeyen ve kamu yararı gözeten Bilim Kahramanları Derneği Muhasebe ve İdari İşler Sorumlusu, Program Sorumlusu, Örgütlenme Koordinatörü ve 2 Program Koordinatörü arıyor.

Bilim Kahramanları Derneği hakkında daha detaylı bilgi ve gönüllülük başvurusu için derneğin web sitesindeki ilan sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

 

Yeşil iş ilanlarınız artık Yeşil Gazete’de

Yeşil İşler sayfamız için tklyn

 

(Yeşil Gazete)

 

Dersim dört dağ içinde, dört dağ ateş içinde – Pelin Cengiz

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

Neredeyse iki haftadır Dersim’de tek bir yerden de değil, aynı anda pek çok yerden orman yangınları yükseliyor, müdahalede geç kalındığı konusunda bir yandan endişeler dile getirilirken, tartışma aslında müdahalenin ‘kasıtlı’ olarak yapılmadığı yönünde ağır basıyor.

İşin ilginç tarafı, geçen iki hafta içinde Türkiye’nin farklı bölgelerinden 100’ün üzerinde yangın yaşandığı haberleri gelirken, Orman Genel Müdürlüğü’nün sitesinde Dersim’de devam eden yangınları Türkiye haritası üzerinde göstermemesiydi.

Munzur Koruma Kurulu’nun açıklamasına göre, Dersim’de Ovacık, Çemişgezek ve Hozat arasında farklı bölgelerde yapılan askeri operasyondan sonra başlayan orman yangınları, rüzgarın da etkisiyle binlerce hektarlık alana yayılarak devam etti.

Yıllardır HES’lere, barajlara, taş ocaklarına, topyekün yaşam alanlarına yönelik talana karşı mücadele eden Dersim, aynı zamanda her askeri operasyondan sonra ormanların yakılmaması ve yakılanların da kurtarılabilmesi için mücadele veriyor.

Yayılarak devam eden ve ‘kasıtlı olarak müdahale edilmediği’ iddialarıyla gündeme gelen orman yangınları konusunda Tunceli Barosu da bir açıklama yaparak, “Hozat ilçesinde devam eden yangına derhal müdahale edilmesi hukuksal zorunluluktur” ifadesine yer verdi. Ama dinleyen kim!

Anayasa’nın 169. maddesi aslında gayet açık:

“Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez. Ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasi propaganda yapılamaz; münhasıran orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz. Ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz.

Orman olarak muhafazasında bilim ve fen bakımından hiçbir yarar görülmeyen, aksine tarım alanlarına dönüştürülmesinde kesin yarar olduğu tespit edilen yerler ile 31/12/1981 tarihinden önce bilim ve fen bakımından orman niteliğini tam olarak kaybetmiş olan tarla, bağ, meyvelik, zeytinlik gibi çeşitli tarım alanlarında veya hayvancılıkta kullanılmasında yarar olduğu tespit edilen araziler, şehir, kasaba ve köy yapılarının toplu olarak bulunduğu yerler dışında, orman sınırlarında daraltma yapılamaz.”

Dersim’de mevcut orman örtüsünün yanı sıra Munzur Havzası’nın çok zengin bir flora ve faunası var. Türkiye’de kültürel ve doğal mirası en zengin alanlardan biri. Yaklaşık 1600 bitki türü içeriyor. Bu türlerin yüzde 18’i yani 293’ü endemik, yine yaban hayatı ekosistemi de çok güçlü bir saha.

Bölge, Avrupa Yaban Hayatı ve Yaşamlarını Koruma Sözleşmeleri’ne göre koruma altında olan pek çok türe ev sahipliği yapıyor. Dolayısıyla orman yangınları sadece ormanları, bitki örtülerini değil, bu flora ve faunayı da yok ediyor.

Yangınların gerekleştiği alanlar aynı zamanda inanç alanları, ibadet sahaları olarak da farklı bir anlama sahip.

Elbette, siyasetin, ‘devlet geleneklerinin’ güvenlik, operasyon gibi amaçlar adı altında orman yakmasına aşinayız.

Onlar göstermeyecek, gizlemeyi, yok saymayı, gözden kaçırmayı tercih edecek.

Ve elbette, böyle zamanlarda çevre ve yaşam savunucuları açısından ormanın, suyun, dağdaki kuşun, kurdun, her bir canlının yaşam hakkını savunmak, gösterilmeyeni göstermek, gizlenmek isteneni söylemek çok daha büyük önem kazanıyor.

Ancak, bölgedeki çevre örgütlerinden çıkan ve cılız kalan birkaç açıklama dışında çevreyle ilgili sivil toplum örgütlerinin bir kez daha sınıfta kaldığını üzülerek görüyoruz.

Maalesef, siyaseti teğet geçerek, siyasetin kırmızı çizgilerine değmeden Türkiye’de herhangi bir çevre mücadelesi yürütmek söz konusu değil…

Çevre ve yaşam alanları son derece politik bir mücadele alanıdır ve o alanda steril bir mücadele veriyor görüntüsüne bürünmek sizi çevreci yapmaz, en hafifinden sizi ülke gerçeklerinden epey bihaber bir şekilde gösterir.

Çevre örgütlerinin bu özeleştiriyi kendi içlerinde değerlendirmesi gerekir.

Şu kimilerinin sürekli elde vicdan terazisiyle dolaşıp, dilinden düşürmediği “X yerde X olurken neredeydiniz” sorusunu sormak belki bana düşmez.

Ancak, Türkiye’nin dört bir yanında ekoloji ve yaşam alanları mücadelesi giderek yükselen bir ivmeyle devam ederken, Batı illerinde, Karadeniz’de, Trakya’da, Marmara’da, Akdeniz’de doğa katliamlarına ses çıkarıp Kürt illerindeki ekoloji kıyımlara ses çıkarmamayı tarih affetmez…

Bu yazı artigercek.com/ dan alınmıştır

 

Pelin Cengiz

“Madene hayır” diyen Cerattepeliler Valilik yasağına rağmen Artvin’de buluştu

Artvinliler,  Artvin Çevre Platformu’nun düzenlediği ve Yeşil Artvin Derneği’nin ev sahipliği yaptığı ‘Cerattepe için Artvin Buluşması’nda bir araya geldi.

Artvin Valiliği’nin izin vermediği Cerattepe Buluşması diğer illerden gelen Artvinliler ile birlikte dün Artvin Kafkasör’de gerçekleştirildi.

Etkinlikte bir araya gelen çevreciler Artvin’in yaşam alanının maden projesi ile yok edilmemesi için mücadelenin devam edeceğini dile getirdiler.

Etkinliğe İstanbul Artvinliler Hizmet Vakfı, Ankara Artvin Kalkınma ve Eğitim Vakfı, Ankara Artvin Kültür ve Dayanışma Derneği ve çevre illerin Artvinli STK’lerin temsilcileri katıldı.

Etkinliğe katılan çevreciler yapılan engellemelere karşı bir araya gelerek forum gerçekleştirdiler.

Forumda mücadeleye dair düşüncelerini anlatan, gözlemlerini paylaşan katılımcılar mücadeleye dair neler yapılabilineceğini dile getirerek önerilerini sundular.

“Beni öldürsünler, yeter ki Artvin kurtulsun”

Cerattepe mücadelesinin simgesi haline gelen 93 yaşındaki Erzade Yalçıntaş “Cerattepe’de madene kesinlikle hayır diyorum. Memleketimizi çöl etmesinler, yeşilimizi soldurmasınlar. Arılarımızı balıklarımızı öldürmesinler doğamızı kirletmesinler” diyerek mücadelenin sonuna kadar devam edeceğini vurguladı ve “Desinler ki seni burada öldüreceğiz madeni de durdurucağız hemen yatarım bıçak altına. Beni öldürsünler, yeter ki Artvin kurtulsun. Ben gitmişim gideceğim kadar ama torunlarım torunlarımızın çocukları için yoksa bu yaştan sonra biz ne yapacağız” dedi.

Artvin doğa mücadelesi açısından önemli

İstanbul’da bulunan Artvin STK ve Platformlar adına konuşan Mustafa Melek, OHAL koşullarında doğa yanlısı mücadelenin zor olduğu dönemlerde Cerattepe mücadelesini Artvin dışına taşıyabilmek için çaba gösterdiklerini belirterek, “Bu anlamda bir araya geldik ve Artvin’in dışında İstanbul, Bursa, Kocaeli, İzmir, Ankara, Sakarya gibi birçok ilde bu amaçla örgütlendik. Bu nedenle de böyle bir organizasyona katılmak için İstanbul’dan, Bursa’dan ve başka şehirlerden organizasyonlar yaptık” dedi. Organize edilen etkinliğe Artvin Valiliğince izin verilmediğine değinen Melek, “Benzer bir engellenmeyle İstanbul’da da karşılaşmıştık. Geçen kış İstanbul’da, Cerattepe Mücadelesine destek amacıyla 18 sanatçını katılacağı bir konser organize etmiştik, Bu konserimiz de yine benzer gerekçelerle engellenmişti” dedi ve bu sebeple yapılan etkinliğe katılmanın Artvin’deki doğa mücadelesi açısından önemli olduğunu vurguladı.

“Etkinliğe izin verilmemesinin anlaşılır bir tarafı yok”

Yeşil Artvin Derneği Başkanı Nur Neşe Karahan valiliğin izin vermemesinin etkinliği bir piknik ve sohbet etkinliğine dönüştürdüğünü söyleyerek, “Esasında bugün burada bir forum yapılacaktı Çoruh Park’ta da bir konser düzenlenecekti. 25 Temmuz’da Artvin Valiliğine başvurduk. Ne yazık ki son 2 gün kala mesai bitimine doğru sudan bahanelerle etkinliğimizi valilik iptal etti” diyerek yapılan etkinliğin tüm Artvinli STK’ler tarafından düzenlendiğini fakat etkinliğin istenildiği gibi olmadığını söyledi. Karahan, “Bu yasaklamanın anlaşılabilir bir tarafı yok. Biz insanların başına zehir dökmüyoruz onlara zarar vermiyoruz biz sadece pikniğimizi yapıyoruz şu anda” dedi.

Valiliğin izin vermemesini de eleştiren katılımcılar arasında YAR-SAV Kurucu Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, İstanbul Artvinliler Hizmet Vakfı Başkanı Esen Yağcı, CHP 22. Dönem MV. Yüksel Çorbacıoğlu, Ankara Artvin Kalkınma ve Eğitim Başkanı Demir Akın ve çevreciler katıldı.

 

(Birgün)

Güngör Uras hayatını kaybetti

Ekonomi yazarı Güngör Uras tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti.

Milliyet gazetesi ekonomi yazarı Güngör Uras tedavi gördüğü hastanede hayata gözlerini yumdu. 85 yaşındaki ünlü ekonomi yazarı bir süredir Şişli’de bir hastanede tedavi görüyordu. Uras, uygulanan tüm tedavilere rağmen dün akşam (19 Ağustos Pazar) saatlerinde hayatını kaybetti.

22 Temmuz 1933 doğumlu Prof. Dr. Tevfik Güngör Uras İlk ve orta öğrenimini Ankara’da TED Yenişehir Koleji’nde tamamladı. 1955 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi ‘Mali Şube’sinden mezun olan Uras, 1988’de Boğaziçi Üniversitesi’nde doçentliğe hak kazanmış, 1994’te Marmara Üniversitesi’nde ise ünvanını aldı.

Çalışma hayatına Halk Bankası Genel Müdürlüğü ile başlayan Uras, daha sonra Başbakanlık Devlet Planlama Teşkilatı, İktisadi Planlama Dairesi Uzmanı olarak görev yaptı. 1974 – 1980 yılları arasında TÜSİAD Genel Sekreterliği görevinde bulundu. Aksigorta İdare Meclisi Başkanlığı yapan Güngör Uras, 1993 yılına kadar İ.Ü. İktisat Fakültesi’nde Öğretim Görevlisi, 2001 yılına kadar da Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Öğretim Üyesi olarak çalıştı. 1968 yılında Türkiye İktisat Gazetesi`nde köşe yazarlığına başlayan Uras, sırasıyla Rapor, Tercüman, Güneş, Sabah, Yeni Yüzyıl, Dünya ve Milliyet gazetelerinde köşe yazarlığını sürdürdü. Evli ve bir çocuk babasıydı.

 

(Ajanslar)

İklim değişikliği hayvanları da bunaltıyor: İsveç’te inekler artık çıplaklar plajında serinleyebilecek

İklim değişikliği ve aşırı sıcaklar tüm canlıların yaşamını tehdit ediyor.

İsveç’in güneyindeki Smaland ili yönetimi, nüdistlerin itirazına rağmen bu yaz etkisini hissettiren sıcak hava dalgası nedeniyle ineklerin çıplaklar plajlarına girmesine izin verdi.

The Local internet sitesine göre Smaland’daki nüdistler, çıplak güneşlendikleri yerlerde ineklerin dolaşmasının “hijyen dışı olduğu ve sağlık riski taşıdığı” gerekçesiyle yerel yönetime başvuruda bulunmuştu.

Bu yıl Avrupa çapında etkisini gösteren sıcak hava dalgası İsveç’te de kuraklığa yol açtı. Bu nedenle çiftçiler hayvanlarını beslemekte zorlanmaya başladı.

İsveç’in kamu yayın kuruluşu SVT, bazı çiftçilerin buna karşılık ineklerini normalden daha erken kesmeye karar verdiğini, hayvanlarını kesmek istemeyen çiftçilerinse serinlemeleri için deniz kenarını getirdiğini anlatan bir haber yayınladı.

“Hava sıcaklığı yüzünden ineklerinizi kesmek zorunda kalmak istemezsiniz”

Kanala konuşan Smaland yönetiminden Peter Bengtsson “Hava kurak olduğunda ineklerinizi kesmek zorunda kalmak istemezsiniz. Onların nefes almaya, yemeye ve içmeye ihtiyacı var” dedi.

Nüdistlerin şikayeti üzerine Växjö kentinin Kültür ve Dinlence Departmanı’nda ineklerin plajlara girişini yasaklama üzerine bir oylama düzenlendi.

İnsanlar kadar ineklerin de hakkı

Oylamadan inekleri yasaklamama sonucu çıkarken kararda “ineklerin orada olmaya insanlar kadar hakkı var” ifadeleri yer aldı.

Peter Bengtsson bölgede koli basili gibi bakterilere yönelik bir risk bulunmadığını, fakat çiftçilerin etrafta yüzmek isteyen insanlar varken ineklerini suya sokmaktan kaçınması gerektiğini söyledi.

Bengtsson, nüdistlerin ineklere yönelik alerji veya ineklerin zemine verdiği zarar nedeniyle güvenliklerinin tehlikeye girmesi gibi gerekçelerle başvuru yapması durumunda konunun o açılardan da değerlendirilebileceğini ve yetkililerin inek sahipleriyle konuşacağını açıkladı.

 

(BBC Türkçe)

İsrail, zehirli atıklarının yüzde 50’sinden fazlasını işgal ettiği Batı Şeria’ya döküyor

İsrail’in işgali altında Batı Şeria zehirli atık çöplerle mücadele ediyor.

İsrail, 1967’den bu yana yaklaşık 700 bin Yahudiyi yerleştirdiği Batı Şeria’yı zehirli ve tehlikeli atıkları bıraktığı büyük bir çöplüğe dönüştürüyor.

Uluslararası çevreyi koruma kanunlarına aykırı olarak atıkların yüzde 60’ını Filistin topraklarına atması konusunda bilgi veren Filistinli uzmanlar ve yetkililer, söz konusu atıkların, nüfus, su ve toprak açısından büyük tehlike arz ettiğini belirtti. Filistin Çevresel Kalite Kurumu Başkanı Adalet el-Atira, “İsrail, topraklarımızı tehlikeli atıkları atmak için kullanıyor.” dedi.

Atira, işgal altındaki Batı Şeria’da, İsrail’in atıkları için kullanılan 98 çöp toplama merkezinin bulunduğunu, ayrıca Yahudi yerleşim birimlerinden gelen atıklar için de çöp alanları olduğunu aktardı.

“Atıklar Filistin’de uzun vadede tehdit oluşturuyor”

İsrail’in, yanmış yağ, kimyasal ve elektronik kalıntılar gibi atıkları Filistin topraklarına atarak kurtulduğunu kaydeden Atira, bu atıkların Filistin’deki su, toprak, hava ve insan yaşamı için uzun vadede tehdit oluşturduğunu söyledi.

İsrail’deki tüm tehlikeli atıkların iyileştirilmesinde sıkı bir kontrol uygulandığını dile getiren Atira, bunun atıkların Batı Şeria’ya bırakılmasına yol açtığını aktardı.

Birçok İsrail fabrikasının atıklardan kurtulmak için Batı Şeria’daki Yahudi yerleşim birimlerinde tesis kurmak için bölgeye geldiğini ifade eden Atira, İsrail’in Nablus’un batısındaki bir bölgeyi çöplerin rastgele atıldığı çöplüğe dönüştürdüğünü söyledi.

Çevre ekiplerinin bu atıkları ve çöpleri incelediğini, yağ, jelatin ve tehlikeli kimyasallar içeren maddeler bulduklarını belirten Atira, “Bu çöp yığını, onlarca çöplükten sadece biri.” dedi.

İsrail’in işgali altındaki topraklara atıkları taşıyarak uluslararası kanunları ve çevre koruma kurallarını ihlal ettiğini kaydeden Atira, Tel Aviv yönetiminin, Doğu Kudüs’te geri dönüşüm tesisi kurarak yüzünü dünyaya güzel göstermeye çalıştığını dile getirdi.

Haaretz gazetesi, İsrail hükümetinin, geçen hafta Doğu Kudüs’te hayata geçirmeyi planladığı geri dönüşüm projesi için 377 milyon dolar bütçe ayırdığını duyurmuştu.

“İsrail, atıklarının yüzde 50’sinden fazlasını Batı Şeria’ya döküyor”

Filistin’de Ayrım Duvarı ve Yahudi Yerleşim Yerleriyle Mücadele Konseyi Başkanı Velid Assaf ise Batı Şeria’daki İsrail atıkları meselesinin, Uluslararası Ceza Mahkemesine (UCM) sunulan Yahudi yerleşim birimleri dosyasına eklendiğini ifade etti.

Assaf, “İsrail, işgal ve Yahudi yerleşim birimi inşa faaliyetleriyle tüm uluslararası yasaları ihlal ediyor. Bununla da yetinmiyor. Batı Şeria’yı aralarında tehlikeli atıkların da bulunduğu her çeşit çöpün döküldüğü bir yere çeviriyor.” ifadesini kullandı.

“MA’AN Geliştirme Merkezi” müdürü George Kurzom, İsrail’in atıklarının yarısından fazlasını Batı Şeria’ya attığını ifade ederek, “İsrail, atıklarının yüzde 50’sinden fazlasını Batı Şeria’ya dökerek bu yükten kurtuluyor. İsrail’den Batı Şeria’ya yıllık yaklaşık 200 bin ton atık bırakılıyor.” dedi.

Kurzom, söz konusu atıkların çoğunun, elektronik, atık suların arıtımından sonra kullanılmayan kısmını oluşturan zehirli çamur, tıbbi kalıntılar, kimyasal maddeler gibi zehirli ve tehlikeli olarak sınıflandırılan gruba girdiğini aktardı.

“İsrail, Batı Şeria’yı onlarca yıldır bir çöplük haline getirdi.” diyen Kurzom, “Filistinli vatandaşlar çevre, hava, su ve toprağın zehirli gazlarla kirlenmesi nedeniyle gerçek bir tehlikeyle karşı karşıya.” diye konuştu.

İsrailli insan hakları kuruluşu B’Tselem’in, 2017 sonunda yayımladığı raporda, “İsrail’deki atık su arıtma tesislerinden gelen zehirli çamurun yüzde 60’ının işgal altındaki Batı Şeria’nın doğusunda yer alan El-Avagir’e dökülüyor.” ifadesine yer verildi.

Raporda, atıkların çoğunun Filistin topraklarına gömüldüğü, bir kısmının ise gömülmeden rastgele çevreye bırakıldığına işaret edildi.

Filistin ile İsrail yönetimi arasında 1995’te imzalanan “İkinci Oslo Anlaşması” çerçevesinde Batı Şeria, “A”, “B” ve “C” bölgelerine ayrılmıştı. Yüzde 18’i kapsayan “A” bölgesinin yönetimi idari ve güvenlik olarak Filistin’e, yüzde 21’lik “B” bölgesinin idari yönetimi Filistin’e, güvenliği İsrail’e devredilirken, yüzde 61’ini kapsayan “C” bölgesinin idari ve güvenliği ise İsrail’e bırakılmıştı.

Doğu Kudüs ve Batı Şeria yarım asırdır işgal altında

Doğu Kudüs ve Batı Şeria 1967’den bu yana İsrail tarafından işgal altında tutuluyor. İnşa ettiği duvarla bu iki bölgeyi birbirinden ayıran İsrail, Batı Şeria’da yaşayan Filistinlilerin Doğu Kudüs’e geçişini engelliyor.

İsrail, 2 milyona yakın Filistinlinin yaşadığı Gazze Şeridi’ni de Hamas’ın 2006’daki seçimleri kazanmasından bu yana abluka altında tutuyor.

İsrail’in 1967’den bu yana işgal altında tuttuğu Batı Şeria’da 131, Doğu Kudüs’te 10, Batı Şeria’nın tepelerindeki bölgelerde ise 116 yerleşim birimi kurduğu ifade ediliyor.

Batı Şeria’daki yerleşim birimlerinde yaklaşık 500 bin, Doğu Kudüs’te 220 bin yerleşimcinin ikamet ettiği, İsrail’in Batı Şeria’daki yerleşimcilerin sayısını kısa sürede 1 milyona çıkarmayı hedeflediği belirtiliyor.

Uluslararası hukukta, işgal altındaki Filistin topraklarındaki tüm Yahudi yerleşim birimleri gayrimeşru kabul ediliyor.

 

(Milliyet)

Kırsal yaşam tecrübeleri için Kır-Ağı’nın dergisi ‘Kırağı’ ile tanışın!

Şehirden kırsala göçen, kırsalda/yabanda yaşayan, hayatını kırsalda/yabanda sürdürmeye niyetli bir grup insanın tecrübelerini paylaşabilmek amacı ile oluşturduğu Kır-Ağı grubu 3 ayda bir yayınlanmasını planladıkları Kırağı dergisi ile deneyimlerini çok daha geniş bir kesim ile de paylaşıyor.

Haziran ayı başında yayınlanan ve dağıtım kanallarını kullanmadan eş, dost, tanıdık sistemi ile Türkiye içinde pek çok yere ulaşan Kırağı dergisi ekibinden Hira Doğrul ile Yeşil Kamp’ta karşılaşınca fırsat bu fırsattır dedik ve kendisinden hem “Kır-Ağı” hem de “Kırağı” macerasını başından bugüne Yeşil Gazete okurları ile paylaşmasını rica ettik.

Kır-Ağı grubundan Hira Doğrul ile Kırağı dergisi macerasını Yeşil Kamp’ın son günü konuştuk

Alper Tolga Akkuş: Hira merhaba. Kır-ağı grubunu ve Kırağı dergisini konuşmadan önce seni tanıyalım mı biraz.

Hira Doğrul: 10 yıl kadar önce kırsala yerleştim. En son çok kısa bir İstanbul deneyimim oldu, öncesinde Ankara’da yaşadım. İstanbul’a da Açık Radyo’da çalışmak için gitmiştim. Önce Fethiye, sonra İzmir’in, şimdi de Bayramiç’in bir köyündeyim. Esas para kazandığım iş çeviri. 7 yıldır yoğun bir şekilde permakültür ile ilgileniyorum. Permakültür Platformu isminde bir bilgi paylaşım sitesi açtım.

Alper Tolga Akkuş: Kırağı dergisinden ve Kır-Ağı oluşumunda önce buluşmalar oluyor muydu?

Hira Doğrul: Yakın çevrelerde kırsalda yaşayanlar arasında oluyordu genellikle. Bayramiç geniş bir coğrafya. Ben 5 yıl önce ilk geldiğimde burada sadece 6 ya da 7 hane vardı bilfiil yaşayan. Bugün ise, özellikle Gezi’den sonraki dönemde yoğun olarak gelenleri de sayarsak, belki 80 hane vardır 12 ay kırsalda yaşayan. Çok geniş bir coğrafya sık sık bir araya gelemiyoruz ama arada piknikler yapıyoruz. Ama farklı coğrafyalarda yaşayanların bir araya geldiği buluşmalar olmuyor.

Alper Tolga Akkuş: Kırağı dergisi nasıl başladı?

Hira Doğrul: Şöyle başladı; 2017 Aralık ayında Dersim’de yaşayan Miraz Ruspi, kırsalda yaşayan, tanıdığı çeşitli kişilere Facebook’ta bir grup kurmak üzere davet gönderdi. Niyeti belli bir süredir kırsalda/yabanda yaşayan insanların birbirleri ile deneyimlerini paylaşmasıydı.

Grubun adı Kır-ağı olarak Miraz tarafından belirlenmişti ilk halinde. Facebook sayfası da bu isimle açıldı. Yavaş yavaş büyüdü ve gelişti o facebook grubu. Kır-ağı açıldıktan 1 ay kadar sonra da, İzmir’in kırsalında yaşayan Barış bir dergi önerisi getirdi. Daha önceden de kendisinin dergicilik deneyimi olmuş.

Alper Tolga Akkuş: Kır-ağı’nda an itibarı ile kimler var?

Hira Doğrul: Kır-ağı’nın üye sayısı otuzun üstünde, üyelik bekleyenler de var.

Barış’ın önerisine hemen 7-8 kişiden olumlu tepki geldi, “hadi yapalım” dedik. Ocak ayında fikir çıkmıştı, dergi de 8 Haziran’da çıktı.

İlk sayının kadrosundan Miraz Dersim’de, Esra Silifke’de, Barış ve Senem İzmir’e 40-50 km mesafede bir vadide, ben, Ada ve Emel Bayramiç’te, Mayıs biraz gezgindi o dönemde, Yosun Kaş’ta.

Çok ilginç bir deneyim idi gerçekten. Birbirini çoğunlukla yüz yüze tanımayan bir grup insan olarak başladık maceraya. Nasıl bir dergi olsun, içeriği nasıl olsun diye çeşitli yazışmalar döndü. Derken Esra ve Barış’ın yazıları geldi, bunlar bayağı bir fikir verdi bize.

O dönem yazışmalarla geçti, bazı arkadaşlarımız gruptan ayrılmayı seçti. Mesela vegan yaşam tarzını seçen bir arkadaşımız, bal üreten ve bu deneyimi üzerinden fikirlerini paylaşan başka bir arkadaşımızın ifadeleri üzerine ayrıldı. Ardından kalan çekirdek ekip olarak şunu farkettik ki biz tahakküm, hiyerarşi ve insanın insan dışı canlılara karşı uyguladığı zulüme karşı son derece hassasız, hayatlarımızı bu hassasiyete uygun şekilde yaşamaya çabalıyoruz ama kendimizi mesela vegan olarak tanımlamıyoruz. Bu hassas konuda daha net bir dil, tavır oturtana kadar bu meseleyi ele almamaya karar verdik.

Sonra yazılar gelmeye başladı ve “yazıları değerlendirme” sorunu gündeme geldi. O noktada da ismine “derin demokrasi” de diyebiliriz, herkes ikna olana kadar ya da itirazı giderilene kadar yazışmayı ve tartışmayı seçtik. Şöyle bir esneklik yoluna gittik: İkna olman gerekmiyor ama içinde şiddetli bir itiraz yok ise, “Tamam, ben bu görüşte değilim, buna katılmıyorum ama yazının dergide yer almasına da itiraz etmem,” diyebiliyorsun. Bu şekilde yolumuzu bulmaya çalıştık.

Bir iki yazı için 100’e yakın mail döndüğü de oldu grupta. Özellikle de hayvanlarla ilgili konularda. Derken yavaş yavaş birbirimizle hemhal olduktan sonra daha rahatladık ve  birbirimizin yazılarına girmeye de başladık. Ve bir noktadan sonra iş şuna döndü: Biz aslında dergi ve yazılarla değil de birbirimiz ile ilgiliyiz, birbirimizi tanımaya, görmeye, arkadaki hikâyeleri öğrenmeye, kaynaşmaya çalışıyoruz. Bu olunca da ekip olarak çok rahatlamış hissettik. Zaten o aşamadan sonra da işler su gibi aktı diyebilirim.

Alper Tolga Akkuş: Nasıl gidiyor derginin şu ana kadar ki macerası?

Hira Doğrul: Dergi ekibi Kır-ağı Facebook grubundan gelen 10 kadar kişiden oluşuyor. Dergiyi basma aşamasına geldiğimizde matbaalardan 1.000 adet için bir fiyat aldık. Bu miktarın yarısını dergi ekibi olarak aramızda topladık, kalan kısım için Kır-ağı ekibinin diğer üyeleri ile tanıdıklarımız katkıda bulundu. Dergi o şekilde bir dayanışma ile çıktı.

Dağıtım firmalarına girmeme konusunda ise daha baştan anlaşmıştık. Her anlamda derginin bir alternatif duruşu olsun istiyorduk. O anlamda mekanlar üzerinden dağıtılsın Kırağı dedik. Bu aynı zamanda başka oluşumlara da belki bir örnek olur diye düşündük. Kırağı’nın bulunduğu yerler arasında pek çok kafe var, el emeği ürün satan yerler var, gıda toplulukları, sahaflar var.

KırAğı Dergi facebook sayfasından bir fotoğraf. Fotoğraf altında ise, “Kırağı dergi ODTÜ’de bostana doğru ilerlerken.” mesajı var

Ve farklı şehirlerde dergiyi dağıtmaya gönüllü insanlar bulur muyuz dedik, bulduk da. İşte İstanbul, İzmir, Ankara, Mersin, Adana, Çanakkale, Antalya, Diyarbakır şu an il olarak Kırağı’yı bulabileceğiniz yerler. İlçe olarak ise güneyin bayağı bir ilçesinde Kaş, Fethiye, Dalyan, Ayvalık gibi yerlerde varız. Yakınlarda Mardin’e ulaştı. Karadeniz’e de Hopa ile giriş yaptık.

Alper Tolga Akkuş: Şimdiye kadar kaç Kırağı dergisi okura ulaştı 8 Haziran’dan 5 Ağustos’a geçen süre zarfında?

Hira Doğrul: En son baktığımda 400 civarıydı.

Alper Tolga Akkuş: Dergi bizim yaşadığımız yere de gelsin diyenler ne yapabilirler?

Hira Doğrul: Facebook sayfamızda (Kırağı dergi) derginin hangi mekanlarda bulunduğunu açıklıyoruz. Oradan görebilirler. Aynı şekilde o sayfa üzerinden bizimle de iletişime geçebilirler.

Alper Tolga Akkuş: Bir de dergide fark ettiğim kadarı ile her sayıda “O sayının hayvanı” gibi bir seçim yapmışsınız. İlki de yaban domuzu olmuş.

Hira Doğrul: Yaban Domuzu oldu, evet. Yaban domuzu aslında özellikle kırsalda ve yabanda en çok karşımıza çıkan yaban hayvanlarından biri. Köylünün “belalısı” olarak nitelenen bir canlı. Sürekli öldürülen, sürekli ürünlere “zarar veren” bir hayvan. Lanetler savurulan, nefret edilen bu hayvanı biraz daha farklı tanıtabilmek üzere Esra (Güven) bu yönde bir öneride bulununca dergiye ekleyelim dedik.

Alper Tolga Akkuş: Kırağı çıktı, bu kadar zamandır da yayında. Şimdi ne hissediyorsun dergiye dair?

Hira Doğrul: İlk yazı Esra’dan gelmişti dergi için. “Açılan yaramı sara bir çiçek” başlıklı yazı. O yazıyı okuduğumda ben içimden “tamam” demiştim. Barış’ın akabinde gelen yazısı da bunu perçinlemişti.

Facebook sayfasından başka bir paylaşım. Bu sefer altına, “Menemen Taşhan’dan geçti ve Foça’ya uzandı kolları. Bir dalga şimdi… Menemen – Taşhan. Foça – Gramofon Kafe” ibaresi düşülmüş

Benim yaklaşımım şu aslında, “Bir şey diyor mu bu dergi?” Yaşanmışlıklar, deneyimler üzerinden çok samimi ve yoğun içeriklere sahip bence. Kişilerin kırsala dair dolanan kavramlardaki, yaklaşımlardaki kendi yansımaları bulunsun istemiştik. Sağlam bir kuramsal altyapı var ama yazılar kendine has evrenlerde dolaşabilmeyi başarıyor. Yeni anlatım tarzları ve görsel ifadeler çıkıyor gibi. Ada’nın suluboyaları tam bir nefaset zaten. Bu açılardan dergi benim içime sindi. Genel olarak dergiye geri dönüşler çok olumlu. Romantik bulanlar da var ama genel itibarı ile beğenildi, yeni bir ses getirdi diyenler var. Özellikle tasarım ve çizimler çok beğenildi anladığım kadarıyla.

Alper Tolga Akkuş: Kırağı’nın periyodu nasıl olacak?

Hira Doğrul: Mevsimlere uyalım dedik, 3 ayda bir olsun dedik ama asıl niyetimiz ne zaman hazır ise o zaman çıkması şeklinde.

2..sayı için yeni katılımlar bekliyoruz. Kırda yaşayanlardan yazı gelmesi tercih sebebi ama Kır – Şehir ayrımı biraz yapay ayrımlar belki de. Barış’ın vurguladığı gibi “yaban”ın tanımı da çok geniş aslında; uzayan saçlarımız, tırnaklarımız da, damarlarımızda dolaşan sıvı da “yaban” aslında. O anlamda söyleyecek yeni sözü olan ve bunu gerçekten içten, yargılamadan, dışlamadan söyleyen herkese açık olacak.

Henüz duyurusunu yapmadık ama yakın zamanda buna dair bir çağrımız da olacak.

Alper Tolga Akkuş: Bize zaman ayırdığın için teşekkür ederiz.

Hira Doğrul: Asıl bize mikrofon uzattığı için Yeşil Gazete’ye teşekkürler!

 

Röportaj: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

Balın sırrı arıda

Gıda Toplululukları sitesinde Mayıs ayında yayınlanmaya başlanan ve her hafta farklı bir yazarın konuya dair makalesinin yer aldığı [Gıda Güvenliği ve Bağımsızlığı] yazı dizisine Yeşil Gazete Haftasonu ve Kitap eki‘nde ilk yazıdan başlayarak yer veriyoruz.

Yazılara bugday.org/ adresi üzerinden de ulaşabilirsiniz.

***

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

9 – Balın sırrı arıda

İnsan doğada yaşayan diğer canlılar içinde kendini en akıllı gören canlı. Başka canlıların kendilerini nasıl gördüklerini mevcut yetenek ve imkânlarımızla göremediğimiz için böyle bir kanımız var. İnsanın madde dünyasını manipülasyon yeteneği de hayli gelişkin olduğundan doğaya olan müdahalelerimiz, tüm canlıların varlığını tehdit eder hale geldi.

Doğa, dolayısıyla da bizler açısından yaşamsal öneme sahip bir canlı türünden bahsetmeye çalışacağım bir nebze. Bir nebze diyorum, çünkü doğadaki her canlı incelenmeye, gözlenmeye değer ve bu dikkatle yapıldığında aklına pek güvenen insan oğlu veya kızını hayretlere düşürecek kadar karmaşık.

Konumuz bal arıları. Esasen bu canlılar için çoğul bir kelime kullanmak da yersiz. Zira bu canlı türü tek başına yaşabilen canlılardan oluşmamakta. Gruptan ayrıldığı zaman kaçınılmaz olarak ölen tek bir bal arısı, koloni içinde, aynı kovanı paylaştığı on binlerce arı ile bir bütün, belli bir düzen içinde yaşabiliyor ancak. Bu canlılar sadece bir arada olduklarında kendileri için temel yaşam şartlarını oluşturabiliyor. Belki de bu sebepten arıcılar arılarından bahsederken “arı” dediklerinde tüm kovanı kastederler.

Bal arısının insanla olan ilişkisi de binlerce yıl öncesine dayanıyor. Bu ilgi, büyük oranda bu canlıların mucizevi şekilde ürettiği baldan kaynaklanıyor. Balın da soframızdaki yeri tartışılmaz bir öneme sahip elbette ama arıların bal üretiminden daha önemli temel işlevi, ”çiçekli bitkilerin tozlaşmalarını sağlamak” desek yanlış olmaz. Arıların bütün canlılık tarihi boyunca bitkiler alemi ile kurduğu ilişki, sadece kendi soylarının devamı için değil, doğadaki besin piramidinin en temel tabakasını oluşturan çiçekli bitkilerin devamı için de kritik öneme sahip.

Peki bu bitkilere neden muhtacız?

Dünyamızdaki yaşam için zaruri olan saf enerji kaynağı güneş ışığı, yeryüzünde bazı bakteriler ve yeşil yapraklı bitkiler tarafından işlenerek besin maddelerine dönüştürülür. Yeşil yapraklı bitkiler, bu bitkileri yiyen canlılar için besin üretir. Otobur canlıları yiyen etoburların da bu gıda döngüsüne bağımlı olduklarını söylememiz sanırım yersiz. Özetle, yediğimiz bir lokma ekmek içinde bolca güneş ışığı var desek abartmış olmayız. Belki inanılması güç gelebilir ama bugün soframızı süsleyen ve bizleri besleyen gıdaların tamamını bu doğal döngüye borçluyuz.

Çiçekli bitkilerin (dolayısıyla koyun, keçi, inek gibi otoburların da) neslinin devamı, tohumdan tohuma döngünün tamamlanması ile olmaktadır. Bir bitki ömrü boyunca tohumundan çıkmakta, gelişmekte, çiçek açmakta –bu esnada bolca nektar üretmekte- , çiçek döllenerek meyve vermekte ve bu meyve de tekrar tohuma dönüşmektedir. Çiçeğin döllenmesi rüzgârla ya da tesadüfen olabildiği gibi büyük oranda yukarıda bahsettiğim, birlikte evrimsel dönüşüm mekanizması nedeniyle böcekler alemine bağımlıdır. Öyle bitki türleri vardır ki, belli bir böcek türü olmadığı durumda yaşamını sürdüremez.

Dünyada üretilen gıda maddelerinin yüzde 90 gibi yüksek bir oranı, yaklaşık 80 bitki türünden elde ediliyor. Bu bitki türlerinin yüzde 80’ine yakını ise arı tozlaşmasına ihtiyaç duyuyor. İnsan gıdasının üçte biri doğrudan veya dolaylı olarak arılara bağlı ve bal bunlardan sadece biri.

Tozlaşmaya gereken önem verildiğinde ayçiçeğinde yüzde 45-50, mera bitkilerinde, elma ve armutta yüzde 50-60, sebzelerde yüzde 75-90, kavun ve karpuzda yüzde 95-100’e varan ürün artışı sağlanabiliyor.

Peki bu kadar yaşamsal öneme sahip bir canlı türüne, biz akıllı canlılar olarak ne yapıyoruz?

Verdiğimiz zararın boyutlarını idrak edebilmek için arıların kovan içindeki sosyolojik yapılarına ve çiçeklerle ilişkilerindeki ekolojik çerçeveyi iyi bilmek gerekir, buralarda da henüz çözülmemiş pek çok gizem olduğunu söylemiş olalım. Bildiklerimizi bu yazıya sığdırmak çok zor. O nedenle 1927 basımlı Frisch’in Arıların Hayatı isimli kitabı okumanızı tavsiye ederim.

Kovanın bulunduğu nokta merkezde olmak üzere 6 km çaplık bir alanı tarayabilen bir bal arısının, kovanın konulduğu arazinin sınırlarıyla ilgilenmediğini anlamak zor değil. Dolayısıyla arıların sağlıklı bir şekilde yaşayabilmeleri için bulundukları coğrafyada çok çeşitli, bol nektarlı bitkiler, sağlıklı meralar, tarım kimyasalı kullanılmayan bir tarım biçimi, temiz su kaynakları gerekir.

Öte yandan, medeniyetimiz an itibariyle şu temeller üzerinde durmakta: Doğal bitki örtüsü ot ilaçlarıyla öldürülüyor, yanlış sulama, baraj yapımı gibi sebeplerle coğrafyaların su rejimleri bozuluyor, toprak sürme, gübreleme ve otlatmaya dayalı hayvancılığın bitmesi nedeniyle toprak tahrip oluyor, şehirleşme nedeniyle yaban alanları yok oluyor. Bunlara iklim değişikliğinin etkilerini de eklediğimizde gezegenimizin yaşam kaynaklarının hızla dara girdiğini anlamak zor değil.

Bütün gün uçarak nektar toplamaya çalışan bir bal arısının kilometrelerce mesafede bir damla nektar ya da polen bulamadığını ve kovana eli boş döndüğünü düşünelim. Koloninin açlıktan ölmesi çok uzun zaman almayacaktır. Zira bir bal arısının ömrü zaten günlerle sınırlıdır. Açlıktan ölümleri önlemek için arıcılar büyük oranda şekerli su ile arıları besler. Şekerli su, arıların karnını doyurmasını sağlar ve evet ondan da bal yaparlar ancak bin bir çeşitlilikte mineral, vitamin ve kim bilir daha ne gibi özel maddeler taşıyan nektardan mahrum kalırlar. Bu durum, başka birçok durumla (susuzluk, iklim değişikliği nedeniyle hava durumunun eski düzenini kaybetmesi gibi) birleşerek koloninin zayıflamasına neden olur. Parazitlere, hastalıklara karşı daha dirençsiz hale gelirler.

Arıların beslenmesi için gezici arıcılık yapanlar kovanlarını daha yoğun tarım yapılan bölgelere götürür, bu nedenle kovanları oradan oraya taşırlar. Ömrü kısacık olan bir koloni bireyi için ne kadar stresli bir değişiklik olduğunu siz düşünün… Ve ne yazık ki bu stresin üstesinden gelmek için daha çok şekerli su, gıda katkı maddeleri, ilaçlar kullanılır.

Elbette konu bu kadar basit ve yüzeysel değil. Ama genel çerçevede insanlığın bal, polen, balmumu, ilaç hammaddesi ihtiyacını karşılamak için yönetmeye cesaret ettiği bu canlı grubunun fıtratına uygun davranmadığı ortada.

Hayret etmek istersek, şu bilgiler yardımcı olabilir: Bir kiloluk bir balın yapılabilmesi için, arıların dört milyondan fazla çiçekten nektar toplamaları gerekir. Bir işçi arı ömrü boyunca bir çay kaşığının 12 de biri kadar bal yapabilir. Bir kraliçe arı günde ortalama 1500 yumurta bırakır. Bal arıları saatte yaklaşık 24 km hızla uçabilir. Arılar saniyede 250 kez kanat çırpabilir. Bunu genellikle kovanı soğutmak ve balın suyunu buharlaştırmak için “yelpazeleme” amaçlı yaparlar…

Arılardan bahsetmek için saatler, sayfalar yetmez. Benim gibi çiçeği burnunda bir arı gözlemcisi için arıların en çok gözlenmesi ve ders çıkarılması gereken özelliği, kovan içindeki yaşamlarını nasıl idare ettikleri sanırım. Gezegenin yaşıyla karşılaştırdığımızda oldukça toy bir canlı olan insanın yoldan çıkmış bu halinde belki de en çok ihtiyaç duyduğu konuya, birlikte üretken yaşam konusuna pek çok cevaplar içerdiğini düşünüyorum.

Kaynaklar ve ilham verici okuma listesi:

Arıların Hayatı, Dr. Prof. K. V. Frisch
Bal Ormanı Eylem Planı, Orman ve Su İşleri Bakanlığı
Arıcılık, Franz Lampeitl
Arı Kovanı Metaforu, Juan Antonio Ramirez

 

Bu yazı gidatopluluklari.org/ dan alınmıştır

 

Güneşin Aydemir

[Çocuklar için Yeşil Kitaplar] Benekli Kurbağa ve Şarkı İksiri – Güzin Öztürk

Amerikalı doğabilimci John Burroughs, “Sevgi olmadan bilgi kalıcı olmaz. Fakat sevgi önce gelirse bilgi kesinlikle arkasından gelecektir,” diyor. Çocuklarımızı üzerinde yaşadığımız gezegene saygı duyan bireyler olarak yetiştirebilmek için biz ebeveynlerin öncelikli görevi, erken dönemde doğa sevgisi verebilmek. Onların minik omuzlarına taşıyabileceklerinden fazla yük ve korku bindirmeden, doğayla oyun arkadaşı olmalarını sağlamak, bu yolda atacağımız ilk adım. İkinci adım ise doğayla ve yaşadığımız çevreyle uyumlu, sürdürülebilir yaşam tarzı benimsemeleri için doğru rol modelleri sunan çocuk kitapları seçmek.

Yeşil Gazete, “Çocuklar için Yeşil Kitaplar” yazı dizisi illüstrasyonu için Gonca Mine Çelik’e teşekkür ederiz

Bu amaçla biz [Çocuklar için Yeşil Kitaplar] adını verdiğimiz bir diziye başladık. Çocuklara çevre bilinci aşılayan, farklılıklarımızla bir arada yaşamanın mümkün olduğunu gösteren kitapları derlemeye karar verdik. Bildiğimiz kitapları anımsamaya, bilmediklerimizle tanışmaya, tanıtmaya niyet ettik.

***

Benekli Kurbağa ve Şarkı İksiri

Heracleitus, “Karşıtlar yararlıdır, en iyi uyum faklılıklardan çıkar,” demiş.

Uyum içinde yaşamak için, herkesin aynı görünmesi, aynı düşünmesi, aynı konuşması gerektiğini düşünenlerin fazla olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. İşte bu sevimli kitapta da göletin kıyısında yaşayan bütün kurbağalar, sadece vırrak vırrak diye bağırarak şarkılar söylerken, Benekli Kurbağa’nın sesi ve şarkıları her zaman diğerlerininkinden farklıdır. Göletin farklılığa tahammülü olmayan sakinleri, Benekli Kurbağa’nın her seferinde başka başka şarkılar söylemesinden ve sadece vıraklamamasından rahatsız olurlar. Öyle ki, ona bir oyun oynayarak kandırıp sihirli  olduğunu söyledikleri bir şarkı iksiri içirirler. Sonra… Sonra, farklılığı ve söylediği şarkılarla göletteki yaşamı daha da güzelleştirdiğinin farkında olmayan Benekli, susar…

Öykünün bu kısmı, gerçek yaşamın bir yansıması. Benekli’nin, sustuğu o anda yanında olup onu teselli edesim geldi. Neyse ki, öyküde benim yerime onu teselli edip cesaretlendirecek birileri çıktı. Küçük kırmızı bir balık. Ve ona şöyle dedi:

“Hey sevgili kurbağacık neden ağlıyorsun?”

Küçük kırmızı balık, Benekli’nin yaşadıklarını dinler, duygularını paylaşır. Aslında burada yaptığı sadece üzüntüsünü paylaşmak değildir. Küçük balık, farklılıkların varlığını kabul ettiğini, saygı duyduğunu gösterir ve Benekli’ye tıpkı onun hikâyesine benzeyen bir masal anlatır. Masalın sonunda, her gece belki bir kurbağa gelir de çalar diye umduğu ve güzelce temizlediği flütü hediye eder.

Benekli Kurbağa, flütünü çalarken gökyüzü daha mavi, göletin suyu daha berrak, yapraklar daha yeşil olur. Kuşlar daha neşeli öter.

Resimleyen Ali Reza Goldouzian’ın, Benekli sustuktan sonra, fermuarla onun dudaklarını kapatması öykünün bende bıraktığı duygusal etkiyi arttırdı. Çocuk kitapları resimlenirken zaman zaman kolaj kullanılmasını da sevdiğimi belirtmeden geçemem.

Benekli Kurbağa ve Şarkı İksiri evine, 2004 yılında Bologna Çocuk Kitapları Fuarı’ndan ödülle dönmüş.

Benekli Kurbağa göleti güzelleştiren farklı sesiyle şarkı söylediğinde olduğu gibi, birbirimizin farklılıklarına ve düşüncelerine saygı duyduğumuz gün, güneş daha parlak, gökyüzü daha mavi, kuşlar daha neşeli, ağaçlar daha yeşil olacak…

Benekli Kurbağa ve Şarkı İksiri

Yazan Kambiz Kakavand

Resimleyen Ali Reza Goldouzian

Odtü Yayıncılık

Yaş Grubu 6+

33 sayfa karton kapak

 

Güzin Öztürk

Son dönemin Yeşil Kitapları

Son dönemin Yeşil Kitapları’nda bu hafta sizinle paylaştığımız kitaplar:

Bülent Şık‘ın Doğan Kitap’tan yayımlanan “Mutfaktaki Kimyacı“sı, Ilgın Özkaya Özlüer‘in Ekoloji Kolektifi Yayınları’ndan çıkan “Çevresel Konularda Bilgiye Erişim Rehberi ve Aarhus Sözleşmesi” ve Selim İnançlı‘nın Seçkin Yayıncılık’tan çıkan “Çevre Ekonomisi” kitapları.

İyi okumalar ve İyi haftalar

***

Mutfaktaki Kimyacı

Onu yeme bunu yeme; peki ne yiyeceğiz? Çocuk gelişimini bozan kimyasal maddeler gıdalara nasıl bulaşıyor? Çocuklar neden bu kadar hızlı kilo alıyor? Çocukluk çağında görülen obezitenin gerçek nedenleri neler ve çözüm için ne yapılmalı? Toksik kimyasalların gıdalara ve sulara bulaşması neden önlenemiyor? İklim krizi mutfak alışkanlıklarımızı etkileyecek mi? Patlıcan kebabı ya da patates kızartması yaptığımızda başka neleri de birlikte yeriz? Küresel ısınma sorunu gıda üretim ve tüketim süreçlerinde ne gibi değişimlere yol açacak? İyi pirinç GDO’lu olmaz; peki neden çizgili pijama gibi olur? Ekmek yemekten vazgeçtiğimizde neleri yitiririz? Zeytin ağaçlarının yokluğu neden hikâyelerimizin de yokluğudur? Temel Reis ıspanaktaki nitratları bilse ne yapardı? Medyanın fast food hali ile kötü beslenme arasında bir ilişki var mı? Evde yoğurt yaparak kapitalizmi yıkabilir miyiz? Gıda güvenliğini sağlamaktan sorumlu kamu kurumları ne yapıyor? Gıda ve beslenme sorunlarını çözecek politikaları nasıl oluşturabiliriz?

Bülent Şık’ın Mutfaktaki Kimyacı’sı bu sorulara yanıtlar arayan bir kitap. Çocuk sağlığı ve beslenmesini gıda güvenliği konusunun odak noktasına yerleştiren; gıda güvencesi ve gıda güvenliğiyle ilgili meselelerin ekoloji ve mutfak kültürlerimizle olan ilişkilerini kurmaya çalışan bir kitap.

Mutfaktaki Kimyacı

Bülent Şık

Doğan Kitap

2018

*** 

Çevresel Konularda Bilgiye Erişim Rehberi ve Aarhus Sözleşmesi

 

1998 tarihli Aarhus Sözleşmesi, nesiller arası adalet ilkesi doğrultusunda adaletin sağlanması için sürdü­rülebilir kalkınma ilkesini benimsemiştir ve bugünün insanları kadar gelecek kuşaklara karşı da çevrenin korunması ve geliştirilmesinin devletler için bir sorum­luluk olduğunu vurgulamaktadır. Sözleşme Türkiye’de de pek çok çevresel sorunun kökeninde yatan çevresel bilgiye erişim ve karar alma süreçlerine katılımı, bu ilkeler çerçevesinde ele alarak devletlere sorumluluk yükler.

Ilgın Özkaya Özlüer tarafından hazırlanan Çevresel Konularda Bilgiye Erişim Rehberi ve Aarhus Sözleşmesi kitabı, Türkiye’nin taraf olmadığı Aarhus Sözleşmesi ile Türkiye’nin çevre mevzuatı arasındaki ilişkiyi ortaya koyarken, çevresel bilgiye erişim ve karar alma süreçlerine katılımda nesiller arası adalet ilkesini benimseyen Aarhus Sözleşmesinin Türkiye mevzuatında gidereceği noksanlıkları işaret ediyor.

Kitabın Çevresel Konularda Bilgiye Erişim, Karar Vermede Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru Sözleşmesinin (Aarhus Sözleşmesi) Türkiye’ye Entegrasyonu başlıklı ilk bölümünde, Sözleşmenin Türkiye bağlamındaki yurttaşa ve devlete getirdiği hak ve sorumluluklar soru-cevap yöntemiyle anlatıldı. Bu bölümde,

  • Sözleşme kapsamına giren kamu kurumları hangileridir?
  • Sözleşme taraf devletlere hangi yükümlülükleri getirmektedir?
  • Sözleşme kapsamındaki çevresel bilgi nedir? Dernekler ve yurttaşlar çevresel bilgiye nasıl erişebilir?
  • Çevresel bilginin kamu otoritesi tarafından sağlanmasındaki esaslar nelerdir? Kamu otoriteleri hangi bilgileri sağlamayı reddedebilir?
  • Sözleşme, çevreyle ilgili plan ve programların hazırlanması aşamasında halkın katılımını güvenceye alacak hangi hususları içerir?
  • Sözleşme yargısal yollara başvuru konusunda hangi hususları içermektedir?

 Çevresel Konularda Bilgiye Erişim Rehberi ve Aarhus Sözleşmesi

Yazar: Ilgın Özkaya Özlüer

Çevirmenler: Elif Bozkurt & Gamze Ovacık

Ekoloji Kolektifi Yayını

2018

***

Çevre Ekonomisi

 

Eser, uluslararası ekonomi, makro ekonomi, çevre ekonomisi konusunda uzun yıllardır İİBF ve SBF’lerde ders veren yazarın doktora ve doktora sonrası çevre ile ilgili ulusal ve uluslararası boyutta yapmış olduğu araştırmalar ve yayınlar ve mesleki deneyimlerinden sağladığı birikimlerle yazılmıştır. Bu çalışmada çevre, çevre sorunları ve politikaları ulusal ve uluslararası boyutta ele alınarak incelenmiştir.

Bu eser İİBF ve SBF’lerin İktisat, Maliye, Kamu Yönetimi, Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri ve İşletme bölümü başta olmak üzere, diğer bölümlerde okutulan çevre ekonomisi dersinde ana kaynak olarak kullanılabilir. Ayrıca eser, özgün nitelikte olduğundan bu alanla ilgili olan ve çalışan, bu konuda araştırma yapan araştırmacılara ve öğrencilere hitap etmektedir.

 Çevre Ekonomisi

Selim İnançlı

Seçkin Yayıncılık

2018

 

Derleyen: Barış Gençer Baykan