Ana Sayfa Blog Sayfa 274

Araştırma: Okyanus sirkülasyonu çökecek mi, nerede bekleniyor?

Yazan: Fred Pearce

Yeşil Gazete için çeviren: Pınar Güzel

*

Küresel okyanus sirkülasyon sistemi ve dünya ısındıkça buna nasıl tepki vereceği konusundaki bilimsel anlayışta büyük bir değişiklik olabilir. Daha önce hem hakemli araştırmalarda hem de iklim felaketi filmi Yarından Sonra‘da tasvir edilen dolaşımın çöküşünü içeren bir kıyamet senaryosuna geçtiğimiz ay çok yaklaşıldı. Ancak daha önce varsayıldığı gibi Kuzey Atlantik‘in uzak bölgelerinde gerçekleşmek yerine, şimdi gezegenin diğer ucunda gerçekleşmesi çok daha olası görünüyor.

Avustralyalı ve Amerikalı araştırmacılar, okyanusların yeni ve daha ayrıntılı modellemesini kullanarak yaptıkları yeni bir analiz sayesinde, Antarktika kara kütlesi üzerinde milyarlarca ton buz eridikçe, uzun süredir korkulan sirkülasyonun durması olayının Güney Okyanusu’nda gerçekleşmesinin muhtemel olacağını tahmin ediyor.. Ve modellerin Kuzey Atlantik için öngördüğü gibi bir asırdan daha uzakta olmak yerine, önümüzdeki otuz yıl içinde gerçekleşebilir.

Çalışmada yer almayan ve yorum için kendilerine ulaşılan önde gelen okyanus ve iklim araştırmacıları bulguları takdirle karşıladı. Almanya’daki Potsdam İklim Etkisi Araştırmaları Enstitüsü‘nde bir okyanus bilimci ve dünya sistem analizi başkanı olan Stefan Rahmstorf, “Bu gerçekten önemli bir makale” diyor: “Yöntem ve modelin ikna edici olduğunu düşünüyorum.”

İki çalışma, gezegensel ısınmanın okyanus sirkülasyonu üzerindeki muhtemel etkisine çarpıcı biçimde yeni bir bakış açısı getiriyor.

Newcastle’daki Northumbria Üniversitesi‘nden İngiliz kutup araştırmacısı Andrew Shepherd, ise şunları söylüyor: “Bu bir süredir gördüğüm en orijinal araştırma. Bu çalışma beni gerçekten şaşırtmıştı ama beni ikna ettiler. Gündem belirleyici bir çalışma. Tüm dikkatler Kuzey Atlantik üzerindeydi; ancak şimdi dikkatlerin Güney Okyanusu’na kayacağını umuyorum.”

Bu arada, Kuzey Atlantik’teki okyanus sirkülasyonunun 21. yüzyılda bir zamanda sona ermesiyle ilgili uzun süredir devam eden endişeler de yatışıyor gibi görünüyor. İsviçre‘de bu ay yayımlanan bir araştırma, geçmişteki inanışın aksine, sirkülasyonun son buzul çağının sonunda bozulmadığını ortaya çıkardı; bu da daha önce sanılandan daha istikrarlı olduğunu ve çökme ihtimalinin daha düşük olduğunu gösteriyor.

Birlikte ele alındığında, bu iki çalışma, gezegen ısınmasının gezegenin iklim sisteminin en büyük dengeleyici güçlerinden biri olan okyanus sirkülasyonu üzerindeki muhtemel etkisine çarpıcı biçimde yeni bir bakış açısı getiriyor.

Genellikle küresel konveyör olarak adlandırılan okyanus dolaşım sistemi, Dünya’nın okyanusları boyunca düzenli bir yol izler ve sularını yukarıdan aşağıya doğru karıştırır. Suyun yüzeyden dalıp derinlerde kaybolmasıyla başlar, buradan dünyayı dolaşır ve yüzyıllarca yüzeye çıkmaz. Atmosferdeki ısı ve karbondioksiti yakalayarak ve her ikisini de okyanusun derinliklerine gömerek küresel ısınmayı hafifletir.

Küresel okyanus sirkülasyon sistemi. MAPHOTO / RICCARDO PRAVETTONI VIA GRID-ARENDAL

Konveyör sadece iki yerde soğuk, tuzlu suyun okyanus tabanına inmesiyle hareket eder: Grönland yakınlarındaki uzak Kuzey Atlantik’te ve Antarktika çevresindeki Güney Okyanusu‘nda. Her iki bölgede de mekanizma aynıdır: Soğuk kutup koşullarında büyük hacimlerde su donar. Suyun içindeki tuz buzun içine karışmaz. Kalan sıvı suda kalır ve bu su giderek daha tuzlu hale gelir. Su ne kadar tuzlu olursa, o kadar yoğunlaşır. Böylece tortu, çevresindeki sudan daha ağır olur ve sonunda okyanus tabanına çöker.

Her yıl yaklaşık 250 trilyon ton tuzlu su Antarktika çevresinde bu şekilde çöker ve daha sonra okyanus tabanı boyunca kuzeye, Hint, Atlantik ve Pasifik okyanuslarına yayılır. Benzer hacimlerde tuzlu su Grönland’dan güneye yayılır. Süreç, derin su oluşumu veya okyanusun alt üst edilmesi olarak bilinir ve binlerce yıldır büyük ölçüde değişmeden devam eder.

Ama bu sirkülasyon daha ne kadar bu şekilde sürecek? Dünya ısındıkça, Dünya’nın uçlarındaki okyanuslarda her yıl daha az buz oluşuyor. Aynı zamanda, Antarktika ve Grönland’ın yakınlarındaki büyük buz tabakalarındaki daha fazla buz eriyor ve okyanusa tatlı su bırakıyor.

Sonuç olarak, Güney Okyanusu ve Grönland çevresindeki yüzey suları şimdiden daha az tuzlu, daha az yoğun ve dolayısıyla daha az batabilir hale geliyor. 1990’lardan bu yana, gemilerden alınan ölçümler, 13.000 fit derinliğin altındaki okyanus tabanındaki suyun ısındığını ve tazelendiğini, bu trendin en güçlü şekilde Güney Okyanusu’nda olduğunu gösterdi.

Bir iklim bilimci, Güney Okyanusu’ndaki derin su oluşumunun “bu yüzyıl içinde çökmeye doğru ilerlediğini” söylüyor.

Sonuç olarak, Güney Okyanusu ve Grönland çevresindeki yüzey suyu şimdiden daha az tuzlu, daha az yoğun ve dolayısıyla daha az batabilir hale geliyor.  1990’lardan bu yana gemilerden yapılan ölçümler, okyanus tabanında, 13.000 feet derinliğin altındaki suyun ısındığını ve tazelendiğini ve bu eğilimin en güçlü olduğu bölgenin Güney Okyanusu olduğunu gösterdi.

Bir iklim bilimci, Güney Okyanusu’ndaki derin su oluşumunun ‘bu yüzyılda çöküşe doğru gittiğini’ söylüyor.

İklim bilimciler yıllardır Kuzey Atlantik’in yenilenmesinin bir gün küresel sirkülasyon sistemini kapatabileceği konusunda uyarıda bulunuyor. Böyle bir kapanma, Avrupa’yı küresel dolaşımın bir parçası olan Atlantik’teki Gulf Stream‘in ısınma etkisinden mahrum bırakacak ve dünyanın geri kalanı ısınırken kıtanın batısını derin bir donmaya sürüklemek de dahil olmak üzere geniş kapsamlı sonuçlar doğuracaktır. Çoğu çalışma, bu uç senaryonun küresel ısınmanın devam etmesinin olası bir sonucu olduğu, ancak bu yüzyılda olası olmadığı sonucuna varıyor.

Bununla birlikte, Antarktika sularının durumu hakkında çok daha az araştırma yapıldı. İngiltere’deki Southampton Üniversitesi‘nden Alessandro Silvano gibi bazı okyanus bilimciler, buzun erimesinin ve okyanus sularının yenilenmesinin Antarktika dip suyu oluşumunu azaltacağını tahmin ediyorlar. BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli‘nin (IPCC) en son değerlendirmesi, bunun bu yüzyılın sonlarında gerçekleşeceğine dair “orta seviyede güvenilir” olduğunu bildirdi. Ancak değerlendirme, modellerin, eriyen buzul suyunun bu eğilimin ne kadar hızlı veya ne kadar ileri gidebileceği üzerindeki etkisini ölçemediğini söyledi. Rahmstorf, buz dinamiklerinin yeterince anlaşılmaması ve iklim değişikliği ve okyanus dolaşımı modellerine entegre edilmemesi nedeniyle ortaya çıkan bu başarısızlığın, büyük IPCC raporlarında sunulan modellerin “uzun süredir devam eden ve büyük bir eksikliği” olduğunu söylüyor.

Şimdiye kadar.

Avustralyalı ve Amerikalı araştırmacılar tarafından Mart ayı sonunda ilk kez yayınlanan çığır açan modelleme çalışması, eriyen buzun olası etkisinin ayrıntılı bir değerlendirmesini içeriyor ve geçmişteki bu başarısızlığın önemini gözler önüne seriyor. Çalışma, 2050 yılına kadar Güney Okyanusu’ndaki derin su oluşumunda yüzde 42’lik bir düşüş öngörüyor. Bu, Kuzey Atlantik’teki eşdeğer bir olay için tahmin ettikleri yüzde 19’un iki katından daha fazla.

Antarktika’nın McMurdo Buz Sahanlığı’nda eriyen su havuzları. Fotoğraf: Colin Harris/ Era-images .

Araştırmacıların modeli 2050’den sonra işlerin daha da kötüye gideceğini öngörüyor. Araştırmanın koordinatörü New South Wales Üniversitesi‘nden Matthew England, Yale Environment 360‘a yaptığı açıklamada, derin su oluşumunun “bu yüzyılda çökmeye doğru gittiğini” söyledi: “Ve bir kez çöktüğünde, büyük olasılıkla Antarktika’daki erime durana kadar çökmüş olarak kalacaktır. Mevcut tahminlere göre bu yüzyıllar sonra olabilir.”

England, “Üzerinde durulması gereken fizik kuralları oldukça basit” diyor: “Adımların hiçbiri özellikle şaşırtıcı veya karmaşık değil. Ancak bizim çalışmamıza kadar, kendinden emin tahminler yapmak için … sirkülasyon modelimiz yoktu. Yavaşlamanın kendisi beni şaşırtmadı. Ancak değişimin hızı – otuz yıldan kısa bir sürede yüzde 40’lık bir yavaşlama görmek – kesinlikle bir sürprizdi.”

Shepherd ise Antarktika buzunun erimesinin Güney Okyanusu üzerindeki etkisine ilişkin bu kadar ikna edici bir argümanı ilk kez gördüğünü söylüyor: “Mevcut erime oranlarının okyanus sirkülasyonunu etkileyecek kadar büyük olduğuna beni ikna ettiler.”

Antarktika, açık ara dünyanın en büyük buz deposu. Shepherd, “bu erimenin etkilerinin geniş kapsamlı olmasını beklemeliyiz” diyor. Makalenin yazarları da aynı fikirde. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü‘nden bir okyanusbilimci olan baş yazar Qian Li, “Okyanus sirkülasyonunun yavaşlaması, okyanusun ısı, tatlı su, oksijen, karbon ve besin maddelerini alt üst etmesini derinden değiştirecek ve bunun etkileri küresel okyanusta gelecek yüzyıllar boyunca hissedilecek” sonucuna varıyor.

Derin su oluşumunun bozulması Güney Yarımküre’yi daha kurak, Kuzey Yarımküre’yi ise daha yağışlı hale getirebilir.

Deniz ekolojistleri, sirkülasyonun durmasının okyanustaki besin döngüsü üzerindeki etkisinden özellikle endişe duyuyor. Şu anda, ölü deniz canlıları okyanus tabanına batarken besinler de okyanusun derinliklerine gidiyor, ancak konveyör tarafından yüzeye geri getiriliyor.

Bununla birlikte, okyanusun derinliklerine dalan yeni derin sular olmasaydı, besinleri yüzeye geri getirecek hiçbir şey olmazdı. Bunun yerine, makalenin ortak yazarlarından biri olan Avustralya Ulusal Üniversitesi‘nden Adele Morrison, derin okyanusun sularının besinleri biriktirip durgunlaşacağını ve yüzeyde deniz yaşamını sürdürmek için besin arzının büyük ölçüde azalacağını söylüyor: Deniz ekosistemleri çökebilir. Bu bir anda olmayacaktır. Yüzyıllar alabilir, ancak bir kez başlayınca önlenemeyecektir.

Rahmstorf ise  sirkülasyonun durmasının küresel ısınmayı da hızlandıracağını söylüyor: “Derin su oluşum alanları, karbondioksitin okyanus dibine taşındığı kanallardır ve burada yüzyıllar boyunca güvenli bir şekilde atmosferden uzak tutulur [ve] şu anda küresel ısınmayı yavaşlatmaya yardımcı olur. Ancak bu mekanizma giderek zayıflamaktadır.” IPCC de  okyanusların CO2 emisyonlarımızın dörtte birini tamamen tuttuğunu ve bunun büyük bir kısmının derin su oluşumu yoluyla gerçekleştiğini tahmin ediyor.

Antarktika’daki Nansen Buz Sahanlığı’ndan eriyen su akıyor. Fotoğraf: C. Yakiwchuck / Avrupa Uzay Ajansı

Güney Okyanusu’ndaki derin su oluşumunu bozmak, küresel iklim modellerini şu anda tahmin edilmesi zor olan başka şekillerde değiştirecektir. England’a göre, bu durum tropik yağış sistemlerini değiştirebilir ve belki de Güney Yarımküre’yi bir bütün olarak daha kurak ve Kuzey Yarımküre’yi daha yağışlı hale getirebilir.

Antarktika araştırması, Güney Okyanusu’nun kendi Yarından Sonra anını yaşamak üzere olabileceğini öne sürüyor. Ancak bu arada, bazı bilim insanlarına göre, uzak Kuzey Atlantik’teki orijinal kıyamet günü senaryosunun risklerine ilişkin endişeler azalıyor. Nisan başında yayınlanan bir İsviçre çalışması, Kuzey Atlantik derin su oluşumunun bozulmaya karşı savunmasızlığını değerlendirmek için deniz çökeltilerinin iklim kaydını analiz etti. Bern Üniversitesi‘nden baş yazar Frerk Pöppelmeier, “sirkülasyonun tarihsel olarak iklim değişikliğine sanıldığından daha az duyarlı olduğunu” tespit etti: “Özellikle, sirkülasyon bir zamanlar inanıldığı gibi 15.000 yıl önce, son buzul çağının sonunda çökmedi. Varsayılandan çok daha az zayıfladı.”

Bulgularının Atlantik sirkülasyonunun çöküşü için bize her şeyi açıkladığını söylemeyen Pöppelmeimer’in araştırmasının bugünkü durumla ne kadar ilgili olduğu kesin değil. Ancak “Grönland’daki buzların yakın gelecekte erimesinin Atlantik sirkülasyonu üzerinde daha önce düşünülenden daha az olumsuz etkisi olacağı” sonucuna vardı.

Bir araştırmacı, emisyonlar tahmin edildiği kadar artmasa bile, bunun okyanus konveyörünün yakın vadeli kaderiyle ‘alakasız’ olduğunu söylüyor.”

O zaman okyanusbilimciler korku tellallığı mı yapıyorlar? Antarktika çalışmasına katılanlar, bulgularının sonuçlarını abartıyor olabilir mi?

Yale Environment 360 tarafından temasa geçilen araştırmacılardan hiç biri Güney Okyanusu’ndaki buz erimesinin etkisine ilişkin yeni modellemeyi eleştirmedi.  Ancak bazıları, gelecekteki karbondioksit emisyonları için gerçekçi olmayan bir senaryonun model projeksiyonlarında kullanılmasını sorguladı. Bu “olağan durum” projeksiyonu IPCC tarafından en kötü senaryo olarak kabul edildi ve araştırmacılar tarafından yaygın olarak kullanılıyor. . Ancak bu senaryo, küresel kömür yakımında büyük artışların devam edeceğini varsayıyor.

University College London‘da yerbilimci olan Mark Maslin, düşük karbonlu enerji kaynaklarının giderek daha ucuz hale gelmesi ve hükümetlerin ve şirketlerin yüzyılın ortasına kadar net sıfır emisyon sağlama baskısı altında kalması nedeniyle birçok araştırmacının artık bunun “pek olası olmadığına” inandığını söylüyor. Bu ay yayınlanan bir çalışma, elektrik üretmek için fosil yakıtların yakılmasından kaynaklanan karbondioksitin 2022’de zirveye ulaşmış olabileceğini ve yenilenebilir enerji kaynaklarının devreye girmesiyle uzun vadeli bir düşüşe geçeceğini öngörüyor.

Ancak Rahmstorf bu iyimserliğin temelsiz olduğunu söylüyor. Ona göre gelecekteki emisyonlar tahmin edildiği kadar artmasa bile, bu okyanus konveyörünün yakın vadeli kaderiyle “alakasız.”  Önümüzdeki birkaç on yıl içinde derin su oluşumunun kapsamının zaten büyük ölçüde geçmiş emisyonlar tarafından belirlenmiş durumda olduğunu ve herhangi bir yeni değişiklikten hızlı bir şekilde etkilenmeyeceğini düşünen Rahmstrof,  “Hangi senaryoyu izlediğimiz ancak 2040’lardan sonra büyük bir fark yaratmaya başlayacak.  O zamana kadar, dip suyu oluşumundaki yüzde 40’lık zayıflama tamamen gerçekleşmiş olabilir” diyor.

Makalenin İngilizce orijinali

 

[COP28] ‘Türkiye’nin kayıp zarar fonuna aday olması olacak iş değil’

Bu haber Aposto ve Yeşil Gazete’nin COP28 işbirliği kapsamında oluşturulmuştur.

*

İstanbul Politikalar Merkezi Kıdemli Uzmanı ve Yeşil Gazete yazarı Dr. Ümit Şahin, Birleşik Arap Emirlikleri’nin Dubai kentinde gerçekleştirilen COP28’in dokuzuncu gününde değerlendirmelerini paylaştı.

Şahin, İklim Zirvesi’nin BAE’de yapılmasına, Türkiye’nin Kayıp ve Zarar Fonu’ndan faydalanma çabasına, zirvedeki fosil lobisinin yoğunluğuna ve COP28’den öne çıkan diğer konu başlıklarına ilişkin Aposto İş Dünyası Editörü İdil Ertürk’ün sorularını yanıtladı.

Kayıp ve Zarar Fonu’na ilişkin konuşan Dr. Ümit Şahin, Türkiye’nin bu fon karşısındaki tutumunu şöyle değerlendirdi:

“Kayıp zarar fonu en az gelişmiş ve en kırılgan ülkelerin, bir anlamda iklim krizine sebep olmayan, tarihsel olarak hiçbir sorumluluğu olmayan ülkelerin en fazla bu felaketlerden zarar görmesinden yola çıkmış bir fondur. Çıkış yeri Bangladeş, Bu fikri ortaya atan kişi bu sene vefat etti; Bangladeşli bir önemli iklim müzakerecisiydi. Bangladeş’ten Afrika ülkelerinden, okyanusta birkaç sene sonra batacak olan ada ülkelerinden çıkan bir fikir bu. Dolayısıyla buradaki asıl olay zengin Batı ülkelerinin -ki Türkiye yok onun içerisinde- bu ülkelere kasırga, sel, orman yangını vb gibi felaketlere uğradıklarında ya da uğramadan önce ya da uğradıktan sonra vermelere gereken finansal desteğin toparlandığı bir fon, kayıp ve zarar fonu. Mesela Antigua Barbuda, Karayipler’deki bir adadır. Bundan birkaç sene öne Maria kasırgası oldu, adalardan bir tanesi yok oldu. Barbuda adası ortadan kalktı resmen tek bir yapı kalmadı adanın üstünde. Bunun onarılması için Antigua Barbuda, borç almak zorunda kaldı. Bütün bu olay buradan çıkıyor. Bu ülkelerin borç almamak ya da işte birilerinin yardımına muhtaç kalmamaları için bir kayıp ve zarar fonu oluşturması…

Şimdi Türkiye’nin burada yeri yok. Türkiye her şeyden önce büyük bir ülke. Üst orta bir ülke kalkınma sıralamasına baktığınız zaman. Gelişme sıralamasına baktığınız zaman tarihsel sorumluluğu en yüksek ülkelerden biri değil ama orta düzeyde tarihsel sorumluluğu var. Öyle hiç tarihsel sorumluluğu olmayan bir ülke falan değil. Bunu bizim yetkililer sık sık söylüyor ama kimse bunu ciddiye almıyor tabii. Doğru eğil çünkü. Bir az gelişmiş ülke değil, ada ülkesi ya da kırılgan ülke değil Bangladeş gibi. Türkiye’nin bu fondan para almak istediğini söylemesi bile ayıptır.

Tam tersine Türkiye’nin buraya fon aktarması gerekir. Bir gün bunu yapacak da. Çünkü bu bir ahlaki zorunluluk, etik bir şey. En ufak ülkeler bile küçük de olsa para verdi. Almanya gibi 100 milyon dolar versin demiyorum ama 1 milyon dolarlık bir katkıda bulunabilir Türkiye.

Türkiye oradan para istemesi olacak şey değil. Eğer bir gün bu fon gerçekten iklim felaketinden zarar gören bütün ülkelere destek verecek hale gelirse o zaman bakılır. Ama şu an toplanan para 700 milyon dolar, ihtiyaç yıllık 500 milyar dolar. Bunun daha binde biri toplanmış, Türkiye’nin buna aday olması olacak iş değil. “

[COP28] ‘Günün fosilleri’ listesinde kimler var?

 Uluslararası İklim Eylem Ağı’nın (CAN International) koordinasyonu ile sivil toplum örgütlerinin UNFCCC toplantılarında yayınladığı ECO haber bültenininden başlıkları, Avrupa İklim Eylem Ağı aracılığı ve Ayşe Bereket’in çevirisi ile paylaşıyoruz.

*

Yeni Zelanda COP28’e gelirken trafik işaretlerini görmedi mı yoksa? Oysa, yaşanabilir bir gezegen için çıkılan yolda U dönüşü yapmak yasak. Yeni Zelanda, bugüne kadar söylenmesi gereken ne varsa söylüyordu, yerli halkların sesini dinliyordu ve fosil yakıtlardan çıkışın öncülerindi. Ancak direksiyonun başına yeni bir hükümetin geçmesiyle birlikte ülke yoldan çıktı ve Aotearoa (Yeni Zelanda’nın Maorice adı) karasularını petrol ve gaz sondajına açma planlarını açıkladı. Bunun için de COP28’in ilk “Günün Fosili Ödülü”nün kazananı oldu.

İklim Değişikliği Bakanı Watts, iklim krizinin tehlike çanlarını duymuyor mu acaba? Bakan, aldıkları bu kararın yol açacağı iklim felaketlerini hafife alıyor olabilir ancak bu kararı “trajik” olarak tanımlayan komşu ada ülkesi Palau ve bizler vahametin farkındayız.

Watts, çiçeği burnunda bir bakan olabilir ama biz Yerli Maori Halkı’nın yıllarca mücadele verdikten sonra Yeni Zelanda karasularında petrol ve gaz sondajını yasaklatmayı başardığını hatırlıyoruz. Yeni Zelanda, aldığı kararların komşularının yararını gözettiğinden emin olmakla yükümlü ve fosil yakıt şirketlerinin ceplerini doldurmak yerine deniz seviyesinin yükselmesiyle birlikte ülkeleri tehlike altında olan komşularına kulak vermesi gerekiyor. Yerli halkların seslerini kısmanıza izin vermeyeceğiz.

İkincilik, yeşil boyama taktikleriyle Japonya’nın

Fosil yakıtlara sağlanan kamu finansmanı kategorisinde dünya şampiyonu olduğu için geçen sene Günün Fosil Ödülü’nü alan Japonya, anlaşılan ödüle doyamadı ve bugün ikincilik podyumunda boy gösterdi. Japonya, Başbakan Kishida’nın dediklerine bakılırsa, “küresel dekarbonizasyona” katkı sağlayacağını iddia ettikleri iki girişimle yemyeşil görünmek istiyor. Ancak biz bunun Japonya ve Asya’daki kömür ve gaz projelerinin ömrünü uzatmak için yapıldığını açıkça görüyoruz.

Bu söylenenlerin bir yeşil boyama taktiği olduğu, hidrojen-amonyağı fosil yakıtlarla birlikte yakmaktan (ve böylece termik santrallerin ömrünü uzatmaktan) başka bir şey olmadığı çok açık. Bu girişimler anlamlı bir emisyon azaltımı sağlayamıyor, Japonya enerjisinin karbonsuzlaştırılmasını tehlikeye sokuyor ve fosil yakıtlardan çıkış ihtimalini ortadan kalkıyor. Asya kıtasını fosil yakıt enerjisine kitleyecek bu hamleler, yenilenebilir enerji dönüşümünü geciktirerek, küresel düzeyde yenilenebilir enerjinin üçe katlama hedefinin önündeki engellerin sayısını da artırıyor.

Üçüncülük finansman konusunda aklı karışan ABD’nin

ABD ile görülecek bir hesabımız olmasına şaşıran yoktur herhalde. İklim finansmanı olarak Kayıp ve Hasar Fonu’na taahhüt ettikleri 17,5 milyon dolar ile bir fiyaskoya imza atan ABD, günün üçüncü Fosil Ödülü’ne layık görüldü. Herhalde milyonları ve milyarları birbirine karıştırdılar. Dünyanın en yüksek emisyonlu ülkesi olarak tarihsel bir sorumluluğu olan ABD için bu rakam üç beş kuruştan başka bir şey değil.

ABD’nin önceliği iklim etkilerinin giderilmesine para ayırmak değil, askeri harcamaları artırmak ve 2050 yılına kadar nükleer enerji kapasitesini üç katına çıkarmak. ABD bütçesinden Israil’e 38 milyar dolar, Ukrayna Savaşı için de 60 milyar dolardan fazla askeri yardım ayırırken, iklim krizinin yaralarını sarmak için bu cüzi miktarı öne sürmesi ikiyüzlülükten başka bir şey değil. ABD’ye bu ödülü, aynada bir kendisine iyice bakıp mali yardımları nerelere yapması gerektiğini düşünmesi için veriyoruz.

Dubai’de süren zirvenin başlangıcından bu yana Günün Fosili ödülünü alanlar ise şöyle:

 4 ARALIK

Günün Fosili Ödülü Brezilya’nın: Sevgili Brezilya, iklim liderliğine giden yol OPEC’ten geçmiyor. Brezilya Başkanı Lula geçen yıl Şarm El Şeyh’te düzenlenen COP27’ye yeni bir soluk getirmiş ve bir iklim lideri olarak hepimizi heyecanlandırmıştı. Ancak, Örümcek Adam’ın amcası Ben’in söylediği gibi “büyük güç sorumluluk getirir”. Petrol üretimi ve iklim liderliğini birbirine karıştırdığı için Brezilya bugün Günün Fosili Ödülü’nü hak etti.

Evet, arkadaşlar ister inanın ister inanmayın Brezilya OPEC’e katılmayı düşünüyor. Daha da fenası Lula’nın Enerji Bakanı Silveira, ne akla hizmetse, bu açıklamayı COP28’in ilk günü yapmayı uygun görmüş. (Petrol şirketi CEO’sundan COP Başkanı olunca böyle açıklamalar da teşvik edilmiş oluyor). 13 Aralık’ta, yani COP bittikten bir gün sonra, 603 yeni petrol sahasını ihaleye çıkaracak olmaları da tesadüf olmasa gerek, değil mi?

Ey Brezilya! 2025’te ev sahipliği yapacağınız COP30 için Belem’e geldiğimizde petrol sahalarınızda gezintiye çıkmak istemiyoruz. İlla bir kulübe üye olmak istiyorsanız, size OPEC+ yerine Fosil Yakıtların Yaygınlaştırılmasını Önleme Anlaşması’nı imzalayan komşunuz Kolombiya’nın izinden gitmenizi öneririz.

‘Şeref Ödülü’nün sahibi Güney Afrika

Güney Afrika, kömür madenciliği faaliyetlerini artırma kararıyla ve verdiği sera gazı emisyon azaltımı taahhütlerini ihlal ederek “Şeref Ödülü”ne layık görüldü. Uzun vadeli tercihlerinizi ekolojik denge yerine kısa vadeli ekonomik kazanımlardan yana yapmaya devam ederseniz bu kestirme yollarla ancak ölü bir gezegenin çıkmaz bir sokağında bulursunuz kendinizi. Geçmişte verdiğiniz taahhütlerinin tam tersini yaparak, hem iklim kriziyle mücadeleyi tehlikeye atıyorsunuz hem de arkadaşlarınıza kötü örnek oluyorsunuz. Bu yol, yol değil. Günün Fosili ödülüne layık görülmeden bir an önce eski rotanıza dönün.

5 ARALIK

Günün fosili ABD: Günün Fosili Ödülü’nü dünyanın en büyük petrol ve gaz üretici, aynı zamanda dünyanın en büyük petrol ve gaz ihracatçısı ve dünyada planlama aşamasındaki tüm petrol ve gaz projelerinin üçte birine sahip olan ABD’den daha fazla hak eden yok şüphesiz! Bununla birlikte ABD, COP28’de fosil yakıtlardan hızlı, adil ve tam ve finanse edilen bir çıkış kararı alınması ihtimalini de zayıflatıyor. ABD, nihai karar metnine “karbonu azaltılmış” (abated) fosil yakıtların girmesine destek vererek, hem bilimi hem de karbon yakalama (CCS) ve “karbon azaltma” teknolojilerinin yol açacağı önemli sağlık ve ilkim adaletsizliklerini görmezden geliyor. Son 50 yılda, iklimle bağlantılı iklim felaketleri iki milyondan fazla can aldı, ve bu buzdağının sadece görünen kısmı.

İkincilik Rusya’ya

İkincilik ödülüne layık gördüğümüz Rusya, hem Paris Anlaşması’nı hem de kolektif iklim eylemini baltalamak için elinden her şeyi yapıyor. Ey Rusya! Son bir defa daha söyleyelim, gaz ne yeşil ne de temiz bir yakıt, ne de bir geçiş yakıtı. Siz ne kadar Küresel Stok Sayımı toplantılarında fosil yakıtlardan çıkılmasına direnseniz de, yenilenebilir enerji devrimi şu anda yaşanıyor ve ülkeler hem temiz enerji üretimini hem de enerji verimliliği önlemlerini artırıyor.

Yeri gelmişken karbon nötr hedefinizden de bahsedelim. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin dediği gibi 2060 hedefi hem 20 yıl geç kalmış bir hedef hem de çoğu gelişmiş ülke hedefinden 10 yıl sonra. Geç kalmak demişken, artık Kayıp ve Hasar Fonu’na taahhüdünüzü sunmanız gerekiyor. Aksi takdirde, dünyanın üçüncü en yüksek emisyonuna sahip ülkesi olduğunuz için tarihsel payınızı baz alarak taahhüdünüzü biz belirleyeceğiz. Askeri harcamalarınızı ikiye katlayabildiğinizi görüyoruz. Ne dersiniz, değişiklik olsun diye biraz da insan hayatına ve gezegenimize değer vermeye başlasanız? Odadaki fili unuttuğumuzu da sanmayın. Ukrayna’ya açtığınız savaş 150 milyon CO2e sera gazı emisyonunu açığa çıkardı. Bu rakam, bazı çok gelişmiş ülkelerin yıllık emisyonlarından fazla. İnsan hakları olmadan iklim adaleti olmaz.

Üçüncülük ödülü Japonya’nın

Anlaşılan o ki Japonya 3 Aralık’ta verdiğimiz ödüle o kadar sevindi ki, bir ödül daha kazanmak için elinden geleni yaptı. Japonya, kırık notlarla dolu karnesine bakıp, durumu nasıl düzelteceğini düşünmek yerine dekarbonizasyon stratejisini yarı yarıya azalttı. Dekarbonizasyon çabalarının odağında yeni kömürlü termik santral inşa etmemek olduğunu belirtti ancak bunu zaten 6 ay önce düzenlenen G7 Liderler Zirvesi’nde de açıklamıştı.

Ama işe bakın ki, bu politikanın şu anda planlama aşamasında olan yeni kömürlü termik santraller ile ömrünü uzatmak için yenileyecekleri en eski santralleri kapsamadığını belirtmeyi unuttular. Unuttukları bir diğer konu ise, 170’ten fazla kömürlü termik santrali kapatmaya dair hiçbir planları olmadığı. Japonya, gelişmiş bir ülke olarak Paris Anlaşması’nın 1,5C derece hedefini tutturmak için 2030 yılına kadar kömürden çıkması gerekiyor olsa da, 2030 yılında yüzde 19 gibi yüksek bir oranda kömüre dayalı enerji kullanmayı düşünüyor ve bugüne kadar hiçbir kömürden çıkış tarihi veya haritası belirlemedi.

7 ARALIK

Şampiyon Alberta, Kanada: Bugünün ödül sahibi, tüm ülkelerin önüne geçerek Günün Fosili Ödülü’ne layık görülen bir altulusal yönetim olan Kanada’nın Alberta Eyaleti. Alberta COP’a tek bir hedefle gelmiş, o da müzakereleri sabote etmek.

Alberta Eyaleti Başbakanı Smith, adının kara listeye eklenmesini hak ediyor. Smith, fosil yakıt lobicisi olduğu yıllarda edindiği deneyimlerini Kanada’nın fosil yakıtlardan çıkış müzakerelerindeki pozisyonunu etkilemek için kullandı. Ama pek tek başına da sayılmazdı, petrol ve gaz şirketi temsilcilerinden oluşan büyük bir heyet de elinden geleni ardına koymadı.

Geçtiğimiz yaz kontrol edilemeyen orman yangınları Alberta’nın her yerini kül etti. Alberta’nın petrol ve gaz sektörüne verdiği desteği kesmesinin ve nihayet Kanada’nın iklim hedeflerini tutturmasını sağlayacak federal düzenlemeleri engellemekten vaz geçmesinin zamanı geldi. Eyaletinizde yaşayanların sesine kulak verin ve çalışanları koruyan bir temiz enerjiye geçiş planı hazırlayın.

İkincilik ödülünün sahibi Norveç

Norveç’i mızıkçılık yapmaya karar verdiği için ikincilik ödülüne layık gördük. Derin deniz madenciliği yaparak gezegenimiz için hayati önem taşıyan ekosistemleri yok etmek, madenleri ne amaçla kullanacak olursanız olsun, yeşil bir çözüm değildir. Dünyanın önde gelen bilim insanları bunu defalarca ifade etti. Norveç’teki derin deniz madenciliğinin fosil yakıt sektörü ile işbirliği içinde olması ve her ikisinin de Norveç hükümetine baskı uygulaması hiç şaşırtıcı değil.

Üçüncülük Güney Kore’ye

Güney Kore, Kuzey Avustralya açıklarında birkaç milyar dolarlık bir gaz projesi başlatmak istiyor. Tiwi Adaları yakınlarında ve Kore ve Japonya tarafından finanse edilen Barossa gaz projesi, hem denizleri kirletiyor hem de bu bölgelerin Yerli halklarının haklarını ihlal ediyor.

Kore, aynı zamanda gemi sahipleri ve gemi inşaatı sektörüne 44 milyar dolarlık destek sağlayarak küresel LPG taşımacılığı kapasitesinin üç katına çıkarılmasında kilit bir rol oynuyor. Günün Fosili Ödülü gediklilerinden Japonya’nın da bu projede parmak izi olması elbette şaşırtıcı değil. COP28’de Güney Kore pavilyonu mavi hidrojen konusunda uzlaşı belgelerinin imzalanmasını kolaylaştıran bir korunaklı fosil yakıt sektörü alanı olarak da kullanılıyor.

Kuzey Kore, Günün Fosili Ödülleri podyumlarında görmeye alışık olduğumuz bir ülke değil ancak fosil yakıt finansmanına ayırdığı milyarlarca doları ve yol açtıkları kayıp ve hasarların telafi edilmesine katkıda bulunmamasını düşünürsek, kendisini özlemeye pek fırsatımız olmayacak gibi görünüyor.

 

[COP28] Sultan Al Jaber: Zirve, şimdiden tarih yazdı

Birleşik Arap Emirlikleri‘nin Dubai kentinde devam eden Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, 28. Taraflar Konferansı‘nın (COP28) sekizinci gününde, Başkan Sultan Al Jaber, zirvenin ikinci haftasını başlatmak üzere bir basın toplantısı düzenledi.

Jaber, konuşmasına dünkü “dinlenme” gününün ardından “Umarım dün biraz dinlenmeyi başarmışsınızdır ve umarım önümüzdeki birkaç gün içinde yaşanacak çok önemli olaylara hazırsınızdır” diye başladı. 

[COP28] Zirve başkanından iklim inkarına varan açıklama: Fosil yakıtları durdurmak bilimsel değil

Liderliğindeki zirvenin öncekilerden daha iyi ve başarılı olduğunu iddia eden Al Jaber, şunları söyledi: “Hepimiz Cop28’in farklı olduğu ve çoktan tarih yazdığı konusunda hemfikiriz. Benzersiz bir ivme, kapsayıcılık, isteklilik ve esneklik duygusu var. Aynı zamanda burada, Cop28’de benzeri görülmemiş bir şeyin gerçekleşmesinin mümkün olduğunu hissediyorum.  İlk gün kayıp ve zararla ilgili fikir birliğine vardık ve sahip olduğumuz ivmeyle, geri kalan konularda fikir birliğine varabileceğimize inanıyorum.

[COP28] Gelişmekte olan ülkeler için kayıp-hasar fonunda uzlaşma sağlandı

Zirve görüşmeleri de dünkü dinlenme arasının ardından yeniden  hızlandı ve dikkatler fosil yakıtlara ne zaman ve nasıl son verileceği ya da bunun aşamaları üzerine tartışmalara odaklandı. 

800’den fazla liderden Al Jaber’e mektup

Öte yandan Avrupa şehirlerinin belediye başkanları, bilim insanları, STK’lar, inanç liderleri ve CEO’lar da dahil olmak üzere 800’den fazla lider, 1,5°C’lik ısınmayı ulaşılabilir düzeyde tutan nihai bir anlaşmayı desteklemek için bugün COP28 Başkanına bir mektup yazdı. “COP28’in son günlerine girerken, bir dönüm noktasındayız” diye yazan liderler, Küresel Durum Değerlendirmesi için “hızlı bir yanıt planı” talep etti.

İmzacılar, bu “olumlu dönüm noktasına” ulaşmak için gereken üç şeyin ana hatlarını çizdi:

  • Tüm fosil yakıtların, 1,5C gidişatı doğrultusunda, adil ve hakkaniyetli bir şekilde düzenli bir şekilde aşamalı olarak durdurulması; aynı zamanda küresel yenilenebilir enerji kapasitesinin 2022 seviyelerine göre 2030 yılına kadar üç katına çıkarılması ve enerji verimliliğinin iki katına çıkarılması
  • Gelişmiş ülkelerin eylem ve destek konusunda öncülük etmesiyle, kamu ve özel finansmanın ölçeğini büyütmek ve değiştirmek için olanak sağlayan ortam; karbona fiyat koymak ve yenilenebilir enerji yatırımlarını üç katına çıkarmak
  • Ormansızlaşma ve arazi bozulmasının yanı sıra biyolojik çeşitlilik ve diğer ekosistem kayıplarının 2030 yılına kadar durdurulması ve tersine çevrilmesi; Dayanıklı gıda sistemleri sağlayın ve uyum konusunda güçlü bir küresel hedef sunmak. 

İmzacılar arasında Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo, Londra Belediye Başkanı Sadiq Khan, Paris Anlaşması mimarı Christiana Figueres ve Sir Richard Branson yer alıyor. 

Zirvenin sekizinci günündeki diğer gelişmeler de şöyle:

  • 22015 Paris Anlaşması yapıldığında BM‘nin iklim şefi olan Christiana Figueres, fosil yakıtların kademeli olarak ortadan kaldırılmasının arkasında açıkça durdu: “Eğer bu zirvede bir adım ileri gitmek istiyorsak, o zaman aşamalı olarak sonlandırma konusunda taviz veremeyiz.”
  • Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) hayvancılık emisyonlarının iklim üzerindeki büyük etkisini ortaya koyan araştırması yayımlandı. Buna göre, sığır, manda, koyun, keçi, domuz ve tavukları içeren hayvansal tarım-gıda sistemleri, 2015 yılındaki tüm emisyonların yaklaşık %12’sine denk gelen 6,2 gigaton karbondioksit eşdeğeri emisyondan sorumlu.
  • Yüz küresel yerli grup ve müttefik, COP28 müzakerecilerini temiz enerjiye geçiş sırasında Yerlilerin haklarını korumaya çağıran açık bir mektup yayımladı. 
  • Dünyanın dört bir yanından 250’den fazla kuruluş, ABD’yi önümüzdeki birkaç yıl içinde büyük oranda artması beklenen sıvılaştırılmış doğal gaza verdiği destekten vazgeçmeye çağıran bir mektup yayınladı.
  • Azerbaycan gelecek yıl yapılacak COP29’un favorisi olarak ortaya çıkıyor gibi görünüyor.
  • 60’ı aşkın ülkeden 750.000 gencin kolektif iklim politikası taleplerini temsil eden, COP28’in temel gençlik savunuculuğu belgesi olan Gençlik Durum Değerlendirmesi‘nin sonuçları bugün Gençlik Günü‘nde açıklandı.

Sivil toplum: Gördüğümüz en kısıtlayıcı zirve

Dubai’de Filistin‘le dayanışma içinde olduklarını ifade eden sivil toplum delegeleri ise, daha önce görülmemiş derecede polise maruz kaldıklarını iddia etti. 

Uluslararası İklim Eylem Ağı‘nın (CAN) genel müdürü Tasneem Essop,  bazı üyelerin başlarındaki kefiyelere ve Filistin sembollerine BM güvenliği tarafından el konulduğunu söyledi. 

BM yönetimindeki mavi bölge içindeki protestolara katı sınırlar dahilinde izin veriliyor ve önceden onay alınması gerekiyor. Ancak kampanyacılar, İsrail-Hamas savaşı devam ederken Gazze‘de yaşanan yıkıma  yönelik protestolara ilişkinözel bir kısıtlama getirildiğini söylüyor. 

Gösterilerin, büyük Expo City mekanının içindeki “görünmez” alanlara taşındıklarını iddia eden eylemciler, zaman dilimi kurallarının da protestocuları sıcaktan korumak bahanesiyle kısıtlandığını ve “hemen ateşkes” çağrılarındaki “şimdi”nin bu hafta başında sansürlendiğini iddia ediyor. 

[COP28] Zirveye en az 475 ‘karbon yakalama lobicisi’ katılıyor

0

COP28 organizatörlerinin, iklim bilimcilerin  küresel ısınmayı azaltmayağını söyledikleri, kanıtlanmamış teknolojiler olan karbon yakalama ve depolama (CCS) üzerine çalışan en az 475 lobicinin katılımını sağladıkları ortaya çıktı.

Çevre Hukuku Merkezi (Ciel) tarafından hesaplanan ve Guardian‘la paylaşılan rakamlar, BM iklim müzakereleri kapsamında lobicilerin artan etkisini izlemeye yönelik ilk girişim.

CCS veya CCUS (“kullanımı” da içerir), Dubai’deki zirvede fosil yakıt ve diğer yüksek kirlilik endüstrilerinin yanı sıra en fazla sera gazı yayan ülkeler tarafından güçlü bir şekilde savunuluyor. CCS destekçileri, geliştirdikleri teknolojilerin  karbon dioksit emisyonlarını yakalayıp yerin veya deniz tabanının altına gömmelerine veya CO2’yi yakıt veya gübre üretiminde kullanmalarına olanak sağlayacağını söylüyor .

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli ve diğer iklim bilimcileri ise, küresel ısınmayı sanayi öncesi seviyelerin 1,5 derece üstüne kadar azaltmanın tek yolunun petrol, gaz ve kömürden vazgeçmek olduğu ve CCUS ve diğer kanıtlanmamış niş teknolojilerin geciktirme taktiği olduğu konusunda hemfikir. Bu tür teknolojiler uzmanlar tarafından en iyi ihtimalle çok sınırlı ölçüde katkıda bulunabilecek bir dikkat dağıtıcı olarak değerlendiriliyor.

‘Fosil yakıt endüstrisinin cankurtaran halatı’

Ciel’in fosil ekonomisi programı direktörü Lili Fuhr, Guardian’dan Nina  Lakhani’ye şunları söyledi: “Fosil yakıt endüstrisi ve müttefiklerinin, karbon kirliliğini ‘yakalayabileceğimiz’ veya ‘yönetebileceğimiz’ fikrini satmak için Dubai’ye gelmeleri, onların çaresizliği. CCS, fosil yakıt endüstrisinin cankurtaran halatıdır ve aynı zamanda onların en son bahane ve geciktirme taktiğidir. Karbon yakalama lobicilerinden oluşan bir ordunun, burada, COP28’de enerji paketinde devasa bir boşluk açmasına izin vermemeliyiz .”

Birleşik Arap Emirlikleri‘nin ulusal petrol şirketinin başkanı tarafından yönetilen ve sektöre bağlı 2.456 lobiciyle birlikte yönetilen Cop28’de petrol ve gaz etkisi, şimdiye dek eşi benzeri görülmemiş boyutta: Geçen yıl Şarm El Şeyh‘de düzenlenen COP27’ye kayıtlı olanların neredeyse dört katı kişi ve kurum fosil yakıt teknolojisi lobisi yapıyor.

Fosil yakıtın aşamalı olarak ortadan kaldırılması, COP28’de küresel stok sayımına (şu ana kadar kaydedilen ilerlemenin hesaplanması) ilişkin müzakerelerde temel konu olarak tartışılıyor. ABD, Kanada, Norveç, AB ve Suudi Arabistan gibi büyük fosil yakıt üreticileri, stok sayımının “azaltılmış” fosil yakıtlara atıfta bulunmasını zorlayarak, aşamalı olarak sonlandırma konusunda net bir anlaşma yapılmasını engellemeye çalışmakla suçlanıyor.

Hükümet destekleri açıklandı

“Azaltmanın” ne anlama geldiğine dair bir anlaşma henüz yok ancak genel olarak fosil yakıtların yakılmasıyla birlikte yayılan sera gazlarının tanımlanmamış bir kısmının yakalanması ve kalıcı olarak depolanması anlamına geliyor.

CCUS, COP28’de üst düzey toplantılarda ve düzinelerce yan etkinlikte tanıtıldı. Geçen salı günü, BAE, Avustralya, Kanada, Mısır, AB, ABD, Japonya ve Danimarka‘nın da aralarında bulunduğu birçok ülke tarafından “karbon yönetimi mücadelesi” başlatılarak CCUS ve karbondioksit giderme (CDR) teknolojilerine hükümet desteğinin duyurulduğu açıklandı.

2030 yılına kadar 1,2 gigaton CO2 depolamaya yönelik yeni bir hedef belirlense de bu iddia edilen mevcut 45 megatonluk CCS kapasitesine göre 26 kat artış ve 2030 yılına kadar kapasite tahmininde neredeyse 10 kat artış anlamına geliyor.

Ayrıca teknolojiler, çimento ve çelik gibi karbondan arındırılması zor sektörlerdeki emisyonların azaltılmasına yardımcı olabilirken, 1,2 Gt hedefi 2022 küresel emisyonlarının yalnızca %3’ünü temsil ediyor .

Eleştirmenler, CCUS ve diğer azaltma teknolojilerinin, fosil yakıtların çıkarılması ve yakılmasından kaynaklanan hava kirliliğine bağlı yıllık 5 milyon ölümle mücadelede başarısız olacağını söylüyor .

Bu yılın başlarında, ABD petrol şirketi Occidental‘in COP28 delegesi olarak kayıtlı genel müdürü Vicki Hollub, bir sektör konferansında , havadan karbon yakalamanın sektörüe 60 ila 80 yıl boyunca çalışmaya devam etme lisansı verdiğini söylemişti: “Yıllar boyunca buna çok ihtiyaç duyulacağını düşünüyorum”. Occidental da Teksas‘ta yakalanan CO2’nin yeraltında depolanacağını ve diğer şirketlerin satın alması için bir tür karbon kredi sistemi olarak kullanılacağını açıklamıştı. Şirket, kendini “net sıfır petrol”ün bir örneği olarak tanıtıyor ; bu sayede çıkarılan CO2, daha fazla ekstraksiyon için gazı ve petrolü yerinden çıkarmak üzere kaya oluşumlarına enjekte ediliyor.

Bilim insanları: Temel görev fosil yakıtta derin kesinti

Endişeli Bilim İnsanları Birliği’nin iklim ve enerji politikası direktörü Rachel Cleetus şunları söyledi: “Dar siyasi çıkarlar, bilimin gerekliliği ortaya çıkardığı açıklığa rağmen, nihai COP28 anlaşması için müzakere edilen metni karartmayı ve sulandırmayı, fosil yakıtın aşamalı olarak devre dışı bırakılmasını seçiyor. Gerçek şu ki, CCS/CCUS bu kritik on yılda emisyon azaltımlarına anlamlı bir katkıda bulunamıyor… Temel, kaçınılmaz görev, fosil yakıt kullanımında derin ve doğrudan kesintiler yapmak. Kaçış kapıları yok.”

475 CCS lobicisi, BM’nin COP28’deki yaklaşık 84.000 katılımcıdan oluşan geçici listesinden belirlenmişti ve Uluslararası Enerji Ajansı veritabanına göre karbon yakalama ve kullanma veya depolama projelerinde ortaklık kuran şirketlerin yanı sıra bu teknolojilerin kamuya açık savunuculuğunu yapan diğer şirket ve kuruluşların temsilcilerini içeriyor.

İklim Adaleti Talep Etmek İçin Küresel Kampanya’dan ve Zimbabve’deki sel sırasında bir aile üyesini kaybeden Blessed Chidhoni lobicilerle ilgili şu yorumu yaptı: “Binlerce fosil yakıt lobicisi, akranlarıyla birlikte bu salonlarda dolaşıyor, karbon yakalama ve depolama gibi tehlikeli dikkat dağıtıcı şeyleri öne çıkarıyor, Fosil yakıtın hızlı, adil ve sonsuza kadar aşamalı olarak durdurulmasını engellerken, iklim krizinin en büyük etkilerine maruz kalan toplulukların sesimiz susturuluyor ve hayatlarımız kâr uğruna değerli bir fedakarlık olarak görülüyor.”

AB, 2040’a kadar ısınmada fosil yakıtları kaldıracak

Aylar süren müzakerelerin ardından Avrupa Parlamentosu üyeleri, ulusal hükümetler ve Avrupa Komisyonu, birliğin Yeni Binalarda Enerji Performansı Direktifi (EPBD) için bir anlaşma imzaladı.

Buna göre AB ülkeleri 2040 yılına kadar fosil yakıtla ısınmayı aşamalı olarak durdurmayı kabul etti. 2025’ten itibaren ise kombiler için finansal destek verilmeyecek.

2050’ye kadar tüm binalar ‘sıfır emisyonlu’ olacak

Üzerinde anlaşmaya varılan metin, ev ısıtmasında fosil yakıtların kademeli olarak kullanımdan kaldırılmasına ilişkin geniş kapsamlı hükümler içeriyor:

  • AB kurumları, ‘2040 yılına kadar doğalgaz kombilerinin kullanımdan kaldırılması amacıyla’ Ulusal Bina Yenileme Planlarına bir yol haritası eklenmesi konusunda anlaştı.
  • 1 Ocak 2025 itibariyle AB ülkeleri, fosil yakıtlarla çalışan kombilerin kurulumu için herhangi bir mali teşvik sağlamayacak.
  • 2030 itibariyle, yeni inşa edilen evler de dahil olmak üzere tüm yeni binalar, fosil yakıtlardan kaynaklanan sıfır yerinde karbon emisyonu ile ‘Sıfır Emisyon Binaları’ olmak zorunda. 2050 yılına kadar AB’deki tüm binalar sıfır emisyonlu binalara dönüştürülecek.

Yeni Direktif, yeni inşa edilen evler de dahil olmak üzere AB’deki tüm yeni binaların 2030 yılından itibaren ‘Sıfır Emisyonlu Binalar’ olmasını zorunlu kılacak. Yeni binaların fosil yakıt kaynaklı sıfır karbon emisyonuna sahip olması gerekiyor. Bu, 1 Ocak 2028 itibariyle kamuya ait binalar için geçerli olacak.

Tasarı ayrıca ulusal hükümetlerin kombileri aşamalı olarak kaldırmaları için 2040 yılını hedef tarih olarak belirliyor.

İspanya’nın ekolojik dönüşümden sorumlu bakanı Teresa Ribera anlaşmayla ilgili şunları söyledi:

“‘Bu anlaşma sayesinde binaların enerji performansını arttırabilecek, emisyonları azaltabilecek ve enerji yoksulluğuyla mücadele edebileceğiz. Bu, AB’nin 2050 yılına kadar iklim nötrlüğüne ulaşma hedefine bir adım daha yaklaşmak demektir. Bugün vatandaşlarımız, ekonomimiz ve gezegenimiz için güzel bir gün.”

‘Kombiler için sübvansiyonlar 2025 itibariyle sona erecek’

Metin ayrıca üye devletlerin 2025 yılından itibaren kombiler gibi ‘bağımsız’ fosil yakıt cihazlarını sübvanse etmesini yasaklayacak.

Coolproducts tarafından yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre, AB ülkeleri fosil ısıtma cihazlarına 3.2 milyar Euro sübvansiyon veriyor. Bu paranın yarısının ısı pompası sübvansiyonlarına kaydırılması, Avrupa’nın 2040 yılına kadar %100 yenilenebilir ısıya sahip olmasını sağlayacak.

EEB‘den Davide Sabbadin “Gazın evlerimizde bir geleceği yok” dedi:

“AB’nin bugünkü kararı hükümetlere, modası geçmiş ve çevreyi kirleten bir sektör için milyarları çarçur etmeyi bırakma sinyali veriyor. Ülkelerin 2040’tan önce ulusal bir aşamalı durdurma tarihi belirlemeleri için artık acil ve daha iddialı adımlar atmaları gerekiyor’”.

Düzenleyici Yardım Projesi (RAP) uzmanı Jan Rosenow da üye devletlerin onlarca yıldır fosil yakıtlı kombileri sübvanse ettiğine dikkat çekerek, “Bu dönüm noktası niteliğindeki politika değişikliği ile bu durum artık sona eriyor ve bunun yerine temiz ısıtmaya geçişin başlangıcına işaret ediyor” diye konuştu.

Rosenow, artık her ülkenin elinde “hidrojene hazır kazanlar gibi fosil yakıtla ısınmayı kilitleyen yanlış çözümlere yönelik sübvansiyonların devam etmesini sağlayan” yasalardan kaçınmak zorunda kalacağını vurguladı.

ECOS‘tan Marco Grippa ise bugünkü EPBD anlaşmasının ‘gevşek uçlu yavaş bir başlangıç’ olduğu için ulusal uygulamanın kilit önemde olacağını söyledi: ‘Kombilerin aşamalı olarak kullanımdan kaldırılması için acilen bir hedefe ve net bir yola ihtiyaç vardı, ancak AB’nin çıtayı daha yükseğe koymamış olması talihsizlik’.

Isı pompalarına yönelik artan talep

Temiz ısıtma alternatifleri kıta genelinde popülerlik kazanıyor.  Avrupa ısı pompası pazarı 2022 yılında yaklaşık 3 milyon ünite satarak yeni bir rekor kırdı ve %39’luk bir büyüme gösterdi.

Isı pompaları kombiye göre 3 ila 5 kat daha verimli. EHPA Genel Sekreteri Tomas Nowak, yaygın bir kullanımın ‘herkesi daha iyi duruma getireceğini belirterek, “Şimdi kamu harcamaları fosil kombilerden uzaklaştırılmalı ve daha kötü durumdaki ailelerin verimli ısıtma çözümleri almalarına yardımcı olunmalıdır” ifadelerini kullandı.

Fiyatlandırma konusunda ise ısı pompası üreticileri, fosil yakıtlara uygulanan avantajlı vergilendirmenin bazı kullanıcıların ekstra verimliliğin daha düşük faturalara yansıdığını henüz göremediği anlamına geldiğini belirtiyor. Bu nedenle üreticiler ‘elektrik ve fosil enerjinin vergilendirme seviyelerinin yeniden dengelenmesini’ talep ediyor. Nowak, “son kullanıcıların en verimli ürüne karar verip yine de daha yüksek ısıtma maliyetleriyle cezalandırılmalarının ironik olduğunu” söyledi.

Ev ısıtması, tüm AB’nin CO2 emisyonlarının %12’sini oluşturuyor.

Binaların yenilenmesi

Konut dışı binalar için asgari enerji performans standartları (MEPS) üzerinde de anlaşmaya varıldı. Belirlenen çerçeveye göre, tüm konut dışı yapıların 2030 yılına kadar bugünün en düşük %16’lık performansını aşması ve 2033 yılına kadar %26’lık eşiği aşacak şekilde daha da artması gerekiyor.

Konut binalarıyla ilgili olarak, 2030 yılına kadar konut bina stokunun ortalama enerji tüketiminde yüzde 16’lık bir azalma olması ve bunu 2035 yılına kadar yüzde 20-22 aralığının izlemesi gerekiyor. Bu enerji azaltma hedefinin %55’inin ise  günümüzün en az verimli binalarının stratejik olarak yenilenmesi yoluyla gerçekleştirilmesi bekleniyor.

Sonraki adımlar

Nihai hale gelmeden önce, Avrupa Parlamentosu ve AB Konseyi’ndeki ulusal hükümetlerin her birinin müzakerecileri tarafından varılan anlaşmayı onaylaması gerekiyor, ancak bu genellikle sadece bir formalite olarak görülen bir adım niteliğinde.

AB Konseyi tarafından yapılan resmi duyuruya buradan ulaşabilirsiniz.
AB Komisyonu basın açıklamasına buradan ulaşabilirsiniz.

[COP28] Türkiye iklim değişikliği performansında dokuz sıra geriye düştü

Germanwatch‘un hazırladığı  İklim Değişikliği Performans Endeksi, (Climate Change Performance Index, CCPI) ulusal ve uluslararası iklim politikalarında şeffaflığı sağlamaya yönelik güncellemesini bugün yayımlandı.

Endeks, küresel sera gazı emisyonlarının yüzde 90’ından fazlasını oluşturan 63 ülke ve AB‘nin iklim performansını; sera gazı emisyonları, yenilenebilir enerji, enerji kullanımı ve iklim politikası kategorilerinde değerlendiriyor.

Endekse göre, Türkiye bu yıl 56’ıncı sırada yer alarak çok düşük performans gösteren ülkeler arasında yer aldı. 2022 yılında 47’inci sırada yer alan Türkiye, Yenilenebilir Enerji kategorisinde orta, Sera Gazı Emisyonları ve Enerji Kullanımı kategorilerinde düşük ve İklim Politikası kategorisinde ise çok düşük derece aldı.

‘Fosil yakıtı terk etme planı yok, emisyonları artırmayı planlıyor’

Türkiye, 2038 yılına kadar sera gazı emisyonlarını artırmayı planlıyor. CCPI, Türkiye’nin sera gazı emisyonlarını azaltma politikasının, mevcut durum çerçevesinde hesaplanması ve net sera gazı emisyon miktarını azaltmayı hedeflememesinin, performans değerlendirmesinde etkili olduğunu belirtiyor.

Enerji konusunda ise büyük ölçüde fosil yakıtlara bağımlıyız. Fosil yakıtları aşamalı olarak terk etme politikası yok ve hala farklı bölgelerde gaz ve petrol aramaları devam ediyor.

Fosil yakıtların sübvanse edilmesi de Türkiye’nin değerlendirmesinde ön plana çıkan politikalardan biri.  CCPI uzmanları, fosil yakıt arama ve çıkarma faaliyetlerine son verilmesi ve eski kömürlü termik santrallerin kapatılması çağrısında bulunuyor. Bunun için de kömür bölgeleri için geçiş planlarının adil bir perspektifle geliştirilmesi çağrısında bulunuyorlar.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın Ocak 2023’te yayınladığı Ulusal Enerji Planı, başta güneş enerjisi olmak üzere yüksek düzeyde yenilenebilir kapasite öngörüyor. Plan, kömürün aşamalı olarak kullanımdan kaldırılmasını içermiyor. Fosil yakıtların elektrik üretimindeki payının kademeli olarak azaltılmasını ön görürken, merkezi olmayan yenilenebilir enerji üretimini destekleyen mevzuatın kaldırılması, çoğu projenin merkezi ve büyük ölçekli hale getirilmesi bir eleştiri konusu olarak öne çıkıyor. Rüzgar enerjisi için ise hedefler yeterince iddialı değil.

Politika önerileri

CCPI uzmanları kamu binaları, otoparklar ve açık pazar yerlerinin çatılarına güneş panelleri kurulmasının zorunlu hale getirilmesini öneriyor. Buna ek olarak, daha az yasal yük ve engelle, enerji kooperatiflerinin kurulması ve sürdürülmesini kolaylaştırmak için düzenlemeler yapılması gerektiğini vurguluyor.

Kurumun Türkiye’ye önerdiği iklim politikası değişiklikleri şöyle:

  • İddialı bir mutlak azaltım hedefi ile Türkiye’nin Ulusal Katkı Beyanı güncellenmeli
  • Kömürden adil bir çıkış politikası benimsenmeli ve kömür sübvansiyonları yenilenebilir enerji destek programına aktarılmalı.
  • Tüm sektörlerin karbonsuzlaştırılması için politika araçları uygulamaya konmalı
  • Halihazırda hazırlanmakta olan iklim değişikliği yasa tasarısında daha şeffaf ve katılımcı bir yaklaşım benimsenmeli.

‘Türkiye fosil yakıttan çıkışa da azaltıma da karşı çıkan dört ülkeden biri’

Avrupa İklim Eylem Ağı (CAN Europe) Türkiye İklim ve Enerji Politikaları sorumlusu Elif Cansu İlhan, Türkiye’nin iklim performansını şöyle değerlendiriyor:

“Türkiye’nin geçen yıl vermiş olduğu Ulusal Katkı Beyanı (UKB) bir emisyon azaltımı planı değil. Türkiye 2030 yılına kadar 2020 yılına oranla %30 üzerinde emisyon artışı planladığını açıkladı. Sivil toplumunun talebi ve beklentisi Türkiye’nin COP28’de UKB’sini güncellemesi ve emisyon azaltımına başlamasaydı. Ancak Ocak 2023’te yayınlanan Ulusal Enerji Planı ve ardından Türkiye’nin COP28 performansı Türkiye’nin iklim eyleminde geride kalma konusunda ısrarcı olduğunu gösterdi. Türkiye Ulusal Enerji Planı’nda yeni kömürlü termik santralle yer verirken kömürden çıkış planı yapmıyor. COP28’de ise kömür bağımlılığı Türkiye’den çok daha yüksek ülkeler kömürden çıkış için ve yeni kömüre karşı adımlar atarken Türkiye müzakerelerde fosil yakıtlardan hem çıkışa hem de fosil yakıtların azaltımına karşı çıkan dört ülkeden biri oldu. Bunun yanında COP’un olumlu çıktıları arasında olan yenilenebilir enerji, enerji verimliliği, sağlık gibi alanlardaki taahhütlerin henüz hiç birine katılmadı. Türkiye’nin geçtiğimiz yıllarda Paris Anlaşması’nı onaylayarak yükseldiği sıralamada, bu sene geriye düşmesi normal görünüyor.”

[COP28] Kanada ‘azaltım için ortak dil’ arıyor, Avustralya’dan Pasifik ülkelerine yardım sözü

Dubai’de süren COP28 görüşmeleri sırasında ülkeler bundan sonraki süreç için taahhütler duyurmaya devam ediyor.

Avustralya‘nın iklim değişikliği bakanı Chris Bowen, iklim finansmanı için 150 milyon Avustralya Doları (100 milyon ABD Doları) tutarında bir taahhüt verdi. Esas olarak Pasifik ülkelerini hedef alan taahhüt, kayıp ve zarar fonu kapsamında değil.

Bunun yerine, küçük ölçekli iklim ve afetlere dayanıklılık projelerine yatırım yapmak üzere Pasifik Adaları Forumu aracılığıyla kurulan yeni bir dayanıklılık fonu için 100 milyon Avustralya Doları (67 milyon ABD Doları) ve Yeşil İklim Fonu için de 50 milyon Avustralya Doları (33 milyon ABD Doları) ödeyecek.

2022’de iktidarı kaybeden sağcı başbakan Scott Morrison, ülkeyi 2018’de Yeşil İklim Fonu’nda çıkarmıştı. Bu, ülkenin fona bu yıl tekrar katıldığından beri verdiği ilk taahhüt.

Bowen, Avustralya’nın Pasifik’in ihtiyaçlarını ve önceliklerini doğrudan karşılamaya odaklandığını söyledi. Kayıp ve zarar taahhüdü için ise “Asgari bir tahsisat olacağı konusunda anlaşmaya varıldı. Bu oranın ne olduğu henüz belirlenmedi” dedi. 

Yeşil İklim Fonu’na yapılacak katkının “mütevazı” olduğunu kabul eden Bakan,  “Tüm kamuya açık ve özel açıklamalarımda Yeşil İklim Fonu’nun Pasifik’te daha fazla ve daha iyi performans gösterdiğini görmek istediğimizi çok açık bir şekilde ifade ettim ve bu nedenle yeniden masaya oturmak için mütevazı bir katkıda bulunduk” diye konuştu.

Kanada ortak dil arıyor

Kanada Çevre bakanı ve eski aktivist Steven Guilbeault, dün Kanada’nın fosil yakıt endüstrisinin emisyonlarını 2030’dan itibaren 2019 seviyelerinin yüzde 35 ila yüzde 38 altına indirmesini talep edeceğini duyurdu.

Bu sabah da gazetecilere konuşan Guilbeault, ülkesinin COP28 Başkanı Sultan Al Jaber’den fosil yakıtların potansiyel olarak aşamalı olarak azaltılması veya aşamalı olarak sonlandırılmasına ilişkin dilin geliştirilmesine yardımcı olmasını istediğini söyledi.

Kanada dünyanın dördüncü büyük petrol ve gaz üreticisi.

Guilbeault, şunları söyledi: “BAE başkanlığı bizden tüm taraflar için kabul edilebilir ortak bir dil bulmamıza yardımcı olmamızı istedi. Önümüzdeki günlerde kuzey ve güneydeki birçok müttefikimizle birlikte bunu yapacağız. Olmasını istediğimiz her şey olacak mı? Görmemiz gerekecek. Bazılarının istediği kadar iddialı olmasa da yine de tarihi bir an olacaktır. 1995’te Berlin‘deki COP1’den beri zirveye geliyorum. Neredeyse 30 yıldır süren uluslararası müzakerelerde ilk kez fosil yakıtlara ilişkin dil üzerinde anlaşabiliriz.”

[COP28] İklim fonları yerli halklara ulaşmadan ‘buharlaşıyor’

Dubai‘de sekizinci gününe giren Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi 28. Taraflar Konferansı’nda (COP28) verilen büyük vaatlerin ortasında, yerli halklar ve yerel topluluklar kendi bölgeleriyle ilgili kararlara dahil olmak için mücadele ediyor.

COP28 delegeleri iklim finansmanına trilyonlarca dolarlık yatırımın nasıl yapılacağını tartışırken, yeni kanıtlar fonların onlara en çok ihtiyaç duyan topluluklara ulaşmadan “buharlaştığını” gösteriyor.

Euronews‘in aktardığına göre, yerli halklar ve yerel topluluklardan oluşan küresel bir ittifak, COP28’de yeni bir rapor yayımladı. Rapor, Afrika, Asya ve Latin Amerika‘da dünyanın en büyük biyolojik çeşitliliğe sahip ve zengin tropik ormanlarından bazılarını koruyan topluluklara fon sağlamaya yönelik küresel çabalardaki önemli kusurları tespit ediyor.

Küresel Bölgesel Topluluklar İttifakı‘nın (GATC) araştırması, finansman sağlama konusunda yetersiz ve eski sistemlerin (çoğunlukla üçüncü taraflar aracılığıyla) bu paranın yalnızca küçük bir kısmının Yerli Halklara ve yerel topluluklara ulaştığı anlamına geldiğini ortaya koyuyor.

GATC Konseyi’nde görev yapan, Haklar ve Ormanlar İttifakı (AMPB)  Orta Amerika Koordinatörü ve yerli Bribri halkının lideri Levi Sucre Romero, “Son araştırmalara göre, tüm iklim finansmanının yüzde 1’den azı topluluklarımıza aktarılıyor. Bu aracılara bu kadar paranın nereye gittiğini, neye yatırım yapıldığını sormanız gerekir. Bunu da bilmek isteriz” diyor.

‘Doğrudan finansman esas olmalı’

Levi Sucre Romero
Levi Sucre Romero Orta Amerika Halklar ve Ormanlar İttifakı
Orman Kullanım Hakkı Fon Sağlayıcıları Grubu (FTFG) tarafından zirve sırasında yayımlanan bir raporda, Glasgow’da düzenlenen COP26‘da beş yıl içinde doğrudan yerli Halklara ve yerel topluluklara 1,7 milyar dolar (1,6 milyar Euro) sağlama taahhüdü incelendi.Buna göre, topluluklar ilk yıl bu paranın yüzde 2,9’unu aldı. İkinci yılda ise aldıkları pay yüzde 2,1’e düştü.Endonezya’nın Batı Kalimantan bölgesinde yerli bir lider olan Mina Susana Setra, “Deneyimlerimize göre, IP (Yerli Halklar) kuruluşlarının fonları yönetme kapasitesine sahip olmadığı ve programı yürütemeyeceğine dair varsayımlar var, dolayısıyla bu konunun başkaları tarafından ele alınması gerekiyor” diyor.Dünyanın en büyük yerli örgütü olan Takımadalar Yerli Halk İttifakı’nın (AMAN) Sosyal Kültür İşleri Genel Sekreter Yardımcısı olarak görev yapan Setra şunları söylüyor:

“Bu yıllardır oluyor ve bizim için iyi olmayan bir bağımlılık yarattı. Fırsat verildiğinde Yerli Halklar ve yerel topluluklar fonları düzgün bir şekilde yönetebilir,  ancak bunu kanıtlama şansına nadiren sahip oluyoruz. Yerel topluluklarda halihazırda pek çok girişim var ve ‘doğrudan finansmanla’ çalışmalarımızın ölçeğini yükselterek çok daha büyük etki yaratabiliriz.”

Yerli halklar ve yerel topluluklar dünyada kalan son tropik ormanların büyük kısmını gayriresmi olarak yönetiyor, bu da gezegen ve insan hayatı için büyük önem taşıyor. Bu nedenle finansmana doğrudan erişim sadece onlar için değil dünya için de hayati önem taşıyor.

GATC’nin bu rapor için veri toplama çabaları sırasında, yerel toplulukların genellikle kendi bölgeleri ve kuruluşları için finansman konusundaki tartışmaların dışında tutulduğu da ortaya konuyor.

Birleşik Krallık Hükümeti Dışişleri, Milletler Topluluğu ve Kalkınma Ofisi Bakanı olan Lord Goldsmith, Glasgow’da diğer yüksek profilli bağışçılarla birlikte söz verdiğinde, “Durumları acilen tersine çevirmemiz gerekiyor, ancak ilerleme acı verici derecede yavaş” demişti: “Para çoğu zaman çok taraflı kurumların çok sayıda katmanı aracılığıyla karmaşık işlemlerde buharlaşıyor gibi görünüyor ve bu da Yerli Halkların ve yerel toplulukların iklim çözümü olarak toprak haklarına yönelik arayışlarını desteklemek için çok az şey yapıldığına dair endişeleri artırıyor.”

Kendi mekanizmalarını başlatıyorlar

Konuyla ilgili çalışmaların yavaş ilerlemesinden hayal kırıklığına uğramış birçok yerli kuruluş ve yerel topluluk ise kendi finansman mekanizmalarını başlatıyor.

Mina Susana Setra, Endonezya'nın Batı Kalimantan kentinden yerli bir kadın liderdir (Dayak Pompakng).
Endonezya’nın Batı Kalimantan kentinden yerli bir kadın lideri olan Mina Susana Setra.
Setra, Endonezya’da Nusantara Fonu, Orta Amerika’da FTM, Brezilya’da Poodali fonu ve küresel düzeyde tüm bu farklı mekanizmaları birbirine bağlayacak bir platform olan Shandia’yı kurduklarını belirtiyor. Romero ise bu topluluklar finansman mekanizmalarının geliştirilmesine dahil edilmediği veya tropik ormanların korunmasında oynadıkları rolün farkına varılmadığı takdirde, uluslararası yardımın ulaştırılma şeklinin asla değişmeyeceğini ekliyor:”Bizimle hiçbir ilgisi olmayan veya kültürlerimizi veya topluluklarımız hakkında herhangi bir şey anlamayan kişi veya kuruluşların bizim adımıza bir şeyler tasarladığı aynı hataları yapmaya devam etmemeliyiz.”

100 küresel gruptan ortak mektup

Öte yandan 100 küresel yerli grup ve müttefiki dün COP28 müzakerecilerini temiz enerjiye geçiş sırasında yerlilerin haklarını korumaya çağıran açık bir mektup yayınladı.

Earthjustice gibi çevre savunucusu gruplar ve Oxfam gibi yoksulluk karşıtı gruplar tarafından da imzalanan mektup, delegeleri, atalarının topraklarının mayınlı hale getirilmesinden önce Yerli toplulukların rızasını gerektirecek politikalar için mücadele etmeye çağırdı:

“Topraklarımızla atalarımızdan kalma, kültürel ve manevi bağlarımız var; bu bağlarımız yalnızca iklim savunuculuğuna katılımımızı gerektirmiyor, aynı zamanda bizi yaşam tarzlarımızda derinlere kök salmış olan doğanın uygun yönetim uygulamalarına bağlı kalmaya çağırıyor.”

Mektupta, yerli halkların fosil yakıtların aşamalı olarak durdurulmasını talep eden küresel liderler arasında yer aldığı, ancak uygun önlemler olmadığında bu geçişin bu toplulukları riske atabileceği belirtiliyor.

Güneş panelleri, rüzgar türbinleri, enerji depolama ve elektrikli araçlara yönelik piller gibi temiz enerji ürünlerinin üretimi, fosil yakıtla çalışan muadillerine göre çok daha fazla mineral gerektiriyor. 2022’de yapılan bir araştırma, küresel enerji geçişinde ihtiyaç duyulan mineral yataklarının (lityum, bakır, nikel ve diğerleri dahil) yüzde 54’ünün yerli halkların topraklarında veya yakınında bulunduğunu ortaya çıkarmış durumda. 

Mektupta,yetkililerin önceki Birleşmiş Milletler anlaşmalarında belirtildiği gibi ücretsiz, önceden ve bilgilendirilmiş onay hakkını korumak da dahil olmak üzere, bu topraklardaki madencilik projeleri hakkındaki kararlarda yerli toplulukların söz sahibi olma haklarını tanıması talep ediliyor.

Petrol, gaz ve madencilik şirketlerinin yerli halkları ve toprakları uzun süredir sömürdüğü kaydedilen mektupta COP28’in, katılan liderlerine “tüm topluluklara ve tüm halklara hizmet eden daha iyi ve daha kapsayıcı bir dünyayı tanımlama” fırsatı verdiği belirtiliyor.

Japonya’da on binlerce balık kıyıya vurdu

Japonya’da dün (7 Aralık sabahı) Hokkaido’nun üçüncü büyük kenti Hakodate’de çok sayıda sardalya ve farklı türden balığın kıyıya vurduğu görüldü. Balıkların neden öldüğü ve karaya vurduğu ise henüz bilinmiyor. Yerel yönetimler bu kadar çok sayıda ölü balıkla ne yapılacağını tartışıyor.

7 Aralık günü sabah saat 8.00 sularında bir vatandaş polise Hakodate, Hama-machi‘de kıyıya çok sayıda balığın vurduğunu bildirdi.

İhbarın ardından olay yerine giden yetkililer, 7 Aralık günü öğleden hemen önce yaklaşık 1 km’lik bir alanda kıyıya vurmuş aralarında sardalyaların da bulunduğu çok sayıda balıkla karşılaştı.

Yerel Toi Balıkçılık Kooperatifi’ne göre, geçmişte de karaya çok sayıda balık vurduğu görülmüştü, ancak bu kadar büyük bir miktarda balığın ölmesinin alışılmadık bir durum olduğu belirtildi.

Japonya Devlet Televizyonu NHK’nin aktardığına göre; bölgeyi ziyaret eden 80 yaşlarında bir vatandaş bu kadar çok sayıda balığın ölümüne ilişkin şaşkınlığını dile getirdi.

Hokkaido’lu yetkililere göre; çok sayıda ölü balığın ayrışma süreci denizdeki oksijen konsantrasyonunu azaltabilir ve muhtemelen deniz yaşamını etkileyebilir.

Öte yandan yerel yönetimlerin bu kadar çok sayıda hayatını kaybetmiş balıkla ne yapılacağını tartıştığı ve çözüm üretmeye çalıştığı belirtiliyor.

Uzman: Ekosistem üzerinde önemli bir etkisi yok

Deniz canlılarının davranışları konusunda uzman olan Hokkaido Üniversitesi’nden Doçent Mitsuhiro Nakaya, sahile vuran çok sayıda balıkla ilgili olarak şunları söyledi:

“Doğu Hokkaido’da deniz suyu sıcaklığının düşmesiyle birlikte, balık sürüleri doğudan güney Hokkaido’ya indi. Bu balıklar, yunuslar ve orkinoslar gibi yırtıcı hayvanlar tarafından kovalanmış ve bu hayvanlar da kaçarak sahile vurmuştur. Çok sayıda balık sahile vurmuş olsa da, muhtemelen ekosistem üzerinde bir bütün olarak önemli bir etkisi yoktur.”