Ana Sayfa Blog Sayfa 2727

İTÜ’lüler “Su Arıtımında/İyileştirilmesinde Kimya Mühendisliği” projesiyle AIChE’de yarışıyor

İTÜ Kimya Mühendisliği Kulübü bu yıl kendi kurdukları takımlarıyla AIChE Undergraduate Student Video Competition’a (Amerika Kimya Mühendisleri Enstitüsu Lisans Öğrencileri Video Yarışması) katıldı.

Yarışmaya “Su Arıtımında/İyileştirilmesinde Kimya Mühendisliği” konusuyla katılan ekip Türkiye’den katılan tek üniversite olarak yarışmada İTÜ’lü kimya mühendisleri Türkiye’yi uluslararası alanda temsil ediyor.

AIChE nedir?

Açılımı “American Institute of Chemical Engineering” olan kurum dünya çapında bir kimya mühendisliği topluluğu. Kimya mühendislerini, kimyagerlerden ve makine mühendislerinden bağımsız bir meslek olarak ayırt etmek için 1908 yılında kuruldu. Kimya mühendisleri ve kimya mühendisliği öğrencileri için sürekli seminerler ve yarışmalar düzenlemekte, ödüller ve burslar veriyor.

AIChE tarafından düzenlenen Undergraduate Video Competition’da iki farklı ödül veriliyor. İlk ödül Judges’ Choice adında jürilerin belirlediği 5 farklı takıma veriliyor. Bu jüri içerisinde akademisyenlerden, şirketlerden ve kimya mühendisliği camiasından birçok kişi bulunuyor.

İkinci ödül ise Public Choice adında AIChE’nin resmi YouTube sayfasındaki yarışan takımlara ait videoların beğeni sayısına göre 3 farklı takıma veriliyor. Videoların beğenilerle oylanması içinse son gün 30 Eylül.

İTÜ Kimya Mühendisliği Kulübü’nün videosunun ilk 3’e girebilmeleri için ekibin daha çok beğeniye ihtiyacı var.

30 Eylül’e kadar “beğeni” desteği bekliyorlar

İTÜ Kimya Mühendisliği Kulübü, Aralık 2017’de mesleği ile ilgili en büyük kuruluş olan AIChE tarafından bir Student Chapter (öğrenci birliği) olarak onaylandı. Ayrıca Ağustos ayında  Sister Chapter denilen kardeş okul projesinde Purdue Üniversitesi ile eşleşti. Bu yıl açıklanan URAP verilerine göre Kimya Mühendisliği eğitiminde İTÜ Türkiye’de 1. sıradayken dünyada 416. sırada. Kulübün hedefi ise okulu uluslararası alanda da üst sıralara taşımak. Bu amaçla çıktıkları yolda uluslararası yarışmalara daha planlı katılabilmek için kulüp içindeki gönüllü 13 kişiyle bir proje takımı oluşturuldu. Çalışmaları bölüm hocaları Prof. Dr. Birgül Tantekin Ersolmaz danışmanlığında ve Gamze Keser ile Mert Can İnce’nin koordinatörlüğünde ilerliyor.

İTÜ Kimya Mühendisliği Kulübü’nü, AIChE Undergraduate Student Video Competition’da ilk 3’e taşımak için 30 Eylül’e kadar videolarını beğenerek onlara destek verebilirsiniz.

 

(ari24)

bianet’in Gazeteciler İçin Haber Atölyesi’ne katılım için son başvuru tarihi 21 Eylül

PS İletişim Vakfı/bianet yaygın medyanın farklı birimlerinden gazetecileri, işsiz bırakılmış gazetecileri ve iletişim fakülteleri gazetecilik, radyo ve televizyon bölümlerinin öğrencilerini ve hak örgütlerini 1-8 Ekim günlerinde gerçekleşecek haber atölyesine başvurmaya çağırıyor.

Haber atölyesi yargı haberciliği ile ilgili konuları odağına alacak. Gazeteciliğe giriş, röportaj yapma teknikleri, terminoloji ve hukuki süreçler, haklar, hak ihlalleri, duruşma izleme, avukat görüşmesi, iddianame ve dava tutanakları üzerinden haber yazmak gibi konuları kapsayacak atölyenin son başvuru tarihi 21 Eylül 2018 Cuma.

bianet’in önceki atölye programlarında olduğu gibi atölye süresince katılımcılar kendi haberlerini de yazacaklar.

Atölye ücreti öğrenciler ve işsiz gazeteciler için 200TL, çalışanlar için 300 TL.

Başvuru için buraya tıklayabilirsiniz

 

(Bianet)

Genç Yönetici ve İş Adamları Derneği ismini cinsiyet eşitliği adına “İş İnsanları” olarak değiştirdi

1986’da kurularak genç yönetici ve iş insanlarının ihtiyaç ve sorunlarına çözüm üretmeyi amaçlayan Genç Yönetici ve İş Adamları Derneği (GYİAD) “Genç Yönetici ve İş İnsanları Derneği” olarak değiştirdi.

Genç Yönetici ve İş İnsanları Derneği Başkanı Yiğit Savcı, genel kurulda alınan isim değişikliği kararı ile ilgili yaptığı açıklamada şöyle konuştu:

“GYİAD, gerçekleştirdiği proje ve hayata geçirdiği değişimlerle cinsiyet eşitliğine her dönemde vurgu yapan, kamuoyuna örnek olan bir dernektir. Bu doğrultuda, 2006 yılında ilk kadın başkanımızı seçmiştik, bugün de yönetim listemizde kadın ve erkek üye sayımız eşit. Sonuç olarak 32 yıldır faaliyetlerine devam eden derneğimizin genel kurulunda tarihi bir gün yaşadık ve genç iş örgütleri arasında yine çok önemli bir ilke imza attık. Gerçekleştirdiğimiz isim değişikliği ışığında söyleyebilirim ki ülkemizde kadın istihdamının artması için çalışmalarımız devam edecek, hedefimiz 2028 yılına kadar iş dünyasında çalışan kadın ve erkeklerin oranının eşit olması.”

1971’de kurulan Türk Sanayici ve İşadamları Derneği,  Ocak 2018’de TÜSİAD markasını koruyarak, ismini “Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği” olarak değiştirmişti.

 

(Yeşil Gazete)

Yeşil Gazete’nin 10. yılı Çamtepe’de kutlandı

Yeşil Gazete gönüllüleri, 15-16 Eylül’de Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi’nde 5. kez bir araya geldiler. Bu yıl, geçen yıllardan farklı olarak gazetenin 10. Kuruluş yılı olması nedeniyle, gazetenin bazı yazarları ve konuk yazarları da Çamtepe’deydiler.

Yeşil Gazete gönüllüleri Çamtepe’de.

Gerçek ve doğru habere ulaşmanın her geçen gün daha da zorlaştığı günümüzde, ana akım gazetelerin dışında yer alıp, yayın hayatını sürdürmeye çalışan birçok bağımsız gazete var. Yeşil Gazete de bunlardan bir tanesi.

Yeşil Gazete 2008 yılında Türkiye Yeşilleri ’nin içerisinden çıktı. Kolektif karar alma mekanizmalarını ilk günden bugüne kadar koruyan; ekolojik vicdanı, sosyal adaleti, çevre adaletini, doğrudan demokrasiyi, katılımcılığı önceleyen; şiddeti, erkek egemen dili reddeden, doğayı merkeze alan, özgür yaşamı ve çeşitliliği savunan, kendisini yerel ve küresel vicdan ağının bir parçası olarak kabul eden yayın çizgisiyle Yeşil Gazete, bugün de yayın hayatına devam ediyor.

15 Eylül Cumartesi programı

Çamtepe buluşmasının ilk günü, Türkiye’nin farklı illerinden gelen gazete gönüllülerinin tanışmasıyla başladı.

Yeşil Gazete’nin yayın politikasında belirleyici olan Yeşil Düşünce’nin temel ilkelerine ise Ümit Şahin’in sunumunda yer verildi.

15 Eylül Cumartesi günü salonda ve arka bahçede gerçekleştirilen iki ayrı atölyede katılımcılar, Yeşil politika, doğa, ekoloji hareketleri ve Yeşil Gazete ilişkilerini tartıştılar.

Victor Ananias her zaman olduğu gibi bu buluşmada da aramızdaydı.

Ümit Şahin’in gazetenin işleyişini anlattığı oturum, Rauf Kösemen ve Koray Doğan Urbarlı’nın “Sosyal medya düzeninde internet gazeteciliği” sunumu ile devam etti.

Atölyelerle devam eden birinci günün sonunda Muammer Ketencoğlu, Selim-Kerim Altınok ve Ruşen Can Acet şarkılarıyla, türküleriyle 10. Yıl kutlamasına katıldılar.

Ruşen Can Acet, Kerim Altınok, Muammer Ketencoğlu ve Selim Altınok
Muammer Ketencoğlu

Muammer Ketencoğlu, Selim-Kerim Altınok ve Ruşen Can Acet, iki saat süren dinletilerinde halk türkülerinden, Klasik Türk müziğine; Rebetiko şarkılarından, Çeçen ezgilerine kadar çok geniş bir repertuvarla 10. Yıl kutlamasını şenlendirdiler. Zaman zaman bizler de şarkılara, türkülere katıldık.

Ümit Şahin ve Ahmet Atıl Aşıcı, Muammer Ketencoğlu ile birlikte
Alper Tolga Akkuş ve Muammer Ketencoğlu
Ruşen Can Acet, Kerim Altınok, Muammer Ketencoğlu, Alper Tolga Akkuş ve Selim Altınok.

Konserin baştan sona video kaydını bu bağlantı üzerinden de izleyebilirsiniz.

Geç saatlere kadar süren konser her yıl mini amfi tiyatroda yapılan ateş başı muhabbetiyle devam etti.

    

Gazetenin yayına hazırlanmasında olduğu gibi Çamtepe buluşmasında da yemeklerin hazırlanmasından, temizliğe, geri dönüşüme kadar bütün işler el birliğiyle yapıldı.

                                                                                          

“Oğuz Gidiyor” köşesinde yayımlanan bisiklet yazılarıyla tanıdığımız Oğuz Tan hepimizden daha çok çalıştı!

Yemeklik malzemeler çevre köylerde üretim yapan çiftçilerden alındı. Paketlenmiş gıdalar ve hayvansal gıdalar kullanılmadı.

   

Yemek sofrası Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi’nin balkonuna kuruldu.

Konaklama için Çamtepe’deki Ekolojik Yaşam Merkezi’nin odaları ve çadırlar kullanıldı. Bazı katılımcılar sahildeki pansiyonlarda konakladılar.

Çamtepe buluşması 16 Eylül Pazar günü, daha iyi bir Yeşil Gazete için neler yapılabileceğinin konuşulduğu oturumla başladı. Öneriler sunuldu, tartışıldı ve yeni döneme dair kararlar alındı. Yeni dönem için yapılan iş bölümünün ardından Yeşil Gazete Çamtepe 10. Yıl buluşması sona erdi.

 

Fotoğraflar: Ercüment Gürçay

(Yeşil Gazete)

 

Los Angeles’ta kürk satışı yasağı resmen yürürlüğe girdi

Los Angeles’ta hayvan hakları savunucularının yıllardır verdiği mücadele sonuç verdi.

Kürk satışı yasağı resmi olarak yürürlüğe girdi.

Los Angeles, ABD’de kürk giyim ve aksesuarlarının satışını yasaklayan en büyük eyalet oldu.

Dün Los Angeles Kent Konseyi kararı oybirliği ile kabul ederek belediye avukatlarını eyaletteki kürt satışlarını yasadışı bir hale getirecek politika oluşturmaya davet etti.

Kent Konseyi üyesi Bob Blumenfield, alınan kararın AB’nin yıllardır devam eden insanlık dışı ve aşağılık kürk ticaretinde artık suç ortağı olmayacaklarına karşı sergiledikleri bir duruş olduğunu ifade etti.

 

(New York Times, Yeşil Gazete)

Dersim yangınları, 2018

Yanıyoruz. Ormanlarımız yanıyor. Hem de her geçen gün daha da şiddetlenerek, bir öncekinden daha fazla insan-hayvan canına, doğa tahribatına mal olarak.

Sivil Sayfalar ve Yeşil Gazete ortaklığında bu soruna el atalım, gündeme taşıyalım istedik.

Gezegen çapında sorunu kavramak, yerelde durum tespiti yapmak, kimlikler işin içine girdiğinde orman yangınlarına karşı tavırda değişim oluyor mu (bknz. Dersim Yangınları) araştırmak , uzmanlara danışmak ve en nihayetinde dosya konusunun bittiği an itibarı ile kapsamlı bir #OrmanDosyası içerik dizgesini önünüze sunmaktır ana gayemiz.

Yeşil Gazete gönüllü muhabir/yazarı Bahar Topçu‘nun Dersim Yangınlarının dünü ve bugününe dair hazırladığı kapsamlı makalesi ile başlıyoruz.

***

Ferhat Tunç, Dersim’deki yangınlara dair ilk dayanışma çağrısını 15 Ağustos’ta yapmıştı.

Bu aslında, hafifleterek söylersek Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşundan günümüze bölgeyle kurduğu sorunlu ilişkinin ülkenin farklı kesimlerinin de payına düşen tarihsel travmayı gösteren bir çağrı. Son yıllarda iklim değişikliği kaynaklı çıkan yangınların sayısında ciddi artış yaşandı. Yunanistan, Muğla, Kastamonu daha geçtiğimiz günlerde yangın felaketini yaşayan yerlerden bazıları. Dersim’deki yangınların farkıysa, büyük bir bölümünün terörle mücadele kapsamında gerçekleşen çatışma ve bombardımanlar sonucunda çıkması. Ferhat Tunç Eylül 2015’te Bianet’te yayınlanan yazısında Dersim’in 1 Eylül 2015’ten itibaren bir yıldan fazla sürecek “geçici askeri güvenlik bölgesi” kapsamına alındığını belirtiyor. Bu kapsam dahilinde çevre köylerine gönderilen tebligatlarla köylerinden çıkmayanların yaşayabileceği olumsuz gelişmelerden devletin sorumlu tutulmayacağı belirtilmiş.

Tunç yazısında Dersim Araştırmaları Merkezi, Munzur Doğal Yaşamı Koruma Derneği ve Dersim Ekoloji Meclisi’nden oluşan bir ekiple beraber konuştukları köylülerin 1994’teki gibi zorla alınmadıkça evlerini terk etmeye hiç niyetli olmadıklarına dair konuşmaları da aktarmış. 2016’nın başında Munzur Doğal Yaşamı Koruma Derneğinin mühürlenerek aktivitelerine son verilmesinin hemen ardından Orman Çalıştayı gerçekleştirilmiş. Dersim Ekoloji Meclisinin 16 Ocak 2016’da açıkladığı sonuç bildirgesine göre 1970’lerden beri resmi kurumlar ya da herhangi bir demokratik kitle örgütü bölgede herhangi bir orman envanter çalışması yapmamış. Yine bildirgeye göre köylüler arazilerini HES ve maden şirketlerine satmaya mecbur hale getirilmişler. (Bildirgenin tamamına bu bağlantı üzerinden erişim mümkün)

Son iki yıla geldiğimizde ise, aynı dönemde ve aynı bölgede çıkan yangınlar için Ovacık Belediye Başkanı Fatih Mehmet Maçoğlu kurumlara ve gönüllülere acil müdahale çağrısını yineledi.

Dersim Barosunun çağrısı ise devletin ormanlara dair yükümlülüklerini hatırlatması açısından önemliydi. Açıklamada ormanların tahrip edilmesine yol açan herhangi bir siyasi propaganda yapılamayacağı belirtilmiş, orman suçlarının genel ya da özel af kapsamına alınamayacağı hatırlatılmıştı. 16 Ağustos’da Açık Radyo’daki Ekonomi & Ekoloji programına konuşan Baro Başkanı Barış Yıldırım, tam olarak bu nedenlerle orman ve çevre kanunu hükümleri çerçevesinde gerekli iş ve işlemlerin gerçekleştirilmesinin hukuksal zorunluluk olduğunun altını çizdi. Valilikten yapılan eş zamanlı açıklamadaysa ilgili haber ve yorumlar yalanlanarak gerçekte olanlar iyice muğlaklaştırıldı.

Bu açıklamanın hemen akabinde HDP milletvekili Alican Önlü meclis başkanlığına konuyla ilgili bir soru önergesi iletti. Önlü, Cumhuriyet Gazetesi’ne yaptığı açıklamada, “Valiye ‘Bu yalanı neden söylüyorsunuz?’ diye sormak lazım. Orman İşletme Müdürlüğü’ne göre Dersim’de 40 yıldır yangın çıkmamış, bir kayıt yok. Mümkün mü?” diyerek gerçekliğin mücadelesini vermeye devam ediyordu. Bayram hazırlığı ile geçen sonraki günlerde Mecliste, basında ya da sivil toplumda, yangınları söndürmeye çalışan gönüllüler dışında herhangi bir hareketlilik bulmak zor. Bu durum üzerine Pelin Cengiz, ArtıGerçek sayfasında yazdığı yazıyla Doğu’daki Doğa Katliamlarına ilgi ve dayanışma göstermeyen, bölge halkı ve ekolojisini yalnız bırakan herkese ekolojik değerleri hatırlatarak hepimizi Bayram telaşına uğurladı, diyebiliriz sanırım.

Bayramın üçüncü gününde Türkiye’nin farklı bölgelerindeki ekoloji mücadelesi içerisindeki 56 örgütten oluşan ekoloji birliği bir açıklama yaptı. Devlet kurumlarının günlerdir yangınlara müdahale etmeyişinin anayasal suç olduğunu belirtildiği açıklamada, “Ülke yangın yeriyken bayram yapılmaz” denildi.

Dersim Barosu da yine 22 Ağustos’ta yangına havadan müdahale başvurusunda bulundu. Birler böyle bir başvurunun gerekliliğini sorgularken yangınların gönüllü vatandaşların çabalarıyla söndürüldüğü bilgisini aldık, kısa süreliğine de olsa yüreğimize su serpilmiş oldu. Ancak hafta sonunda Cumartesi Annelerine reva görülen zulmün başka bir yüzü yine Dersim’deydi. 27 Ağustos haftasına bombardımanlar sonucunda tekrar alevlenen yangınların haberiyle başladık. Bunun üzerine HDP, bölgeye 11 milletvekilinden oluşan bir heyet göndereceğini duyurdu. Ertesi gün heyetin bölgeye ulaşmasıyla beraber valilikten ikinci bir açıklama geldi.

Bu açıklamayla paralel olarak HDP heyetinin yangın bölgesine ulaşmasına izin verilmedi. Operasyon ve can güvenliği gerekçeleriyle yolları kesilen heyet bunun üzerine yol üzerinde kısa bir oturma eylemi yaptı.

28 ve 29 Ağustos itibariyle vatandaşın söndürdüğü yangınların ve çeşitli nedenlerle tekrar tekrar çıkan yangınların haberleri gelmeye devam ediyor…

***

Bütün bu gelişmeler sonrasında içinde yaşayan canlılarla beraber kül olan ormanlar, geride – insanla ilgili olduğu için bana kalırsa aslında aynı; içerik olarak farklı ele alınabilecek iki tartışma bıraktı. Öncelikle Pelin Cengiz’in de belirttiği gibi; Kuzey’de, Güney’de ve Batı’daki orman yangınlarına ya da doğa katliamlarına gösterilen sivil toplum dayanışmasının Doğa’da olduğu zaman yaşanmadığı, bölge halkının da yangınların ortasında yalnız bırakıldığı gerçeği. Gerçi, sözü edilen dayanışma da ayrıca sorgulanmaya açık… İkincisiyse, yine bu yalnızlık durumunun değiştirilebileceği yerlerin başında gelen mecliste de HDP’ye yönelik olarak yaşatıldığını söyleyebiliriz.  Geçen yılki yangına dair Hürriyet Gazetesi’nde çıkan habere göre CHP milletvekili Gürsel Erol twitter adresinden yaptığı açıklamayla yangınlara müdahale edilmesi için yetkililerle sıkı görüşmeler yaptığını belirtmiş. Bu yılki yangınlar sırasında ise yerel yetkililerle bölge ziyaretinde bulunmuş ve 18 Ağustos 2018 tarihinde yazdığı yangınlara müdahale edildiğini gözlemlediğini belirten açıklaması sonrasında herhangi bir açıklamada bulunmamış.

Günün sonunda terörle mücadele dâhilinde gerçekleştirilen bombardıman ve çatışmaların ülke çapında kazandığı politik meşruiyet neticesinde Türkiye’nin Doğusunda ormanlar yok edilmekte.

Ormanların yakılmasına karşı çıktığınızı, bu yüzden yapılan her türlü – ama her türlü – harekatın ve şiddet içerikli gelişmelerin bu yangınların sorumlusu olduğunu, çıkan yangınlara müdahale edilmemesinin de anayasal suç olduğunu söylemek Tunceli Valiliği tarafından terör eylemlerine dâhil ediliyor. Buna karşılık, aslında orman yangınlarına karşı inatla dağlarda olmaya devam eden doğa koruyucuları için manevi destek yaratmak bile çok görülebiliyor. Nitekim, sosyal medyada #DersimYanıyor dendiği sırada ana-akım medyaya yapılan çağrılar sırasında insanlar kentin adının Tunceli mi, Dersim mi olduğu üzerine gerilmişti.  Devleti koruyabilirsiniz, terörle suçlananları savunabilirsiniz; ama ormanları neden korumak istersiniz ki?

Kronolojik sırayla kaynaklar:

Bianet – Eylül 2015

Dersim Ekoloji Meclisi – Orman Çalıştayı Sonuç Bildirgesi

Gerçeküstü bir yangın hikayesi

15 Ağustos 2018 çağrıları

– Ovacık Belediye Başkanı’nın çağrısı

– Ferhat Tunç’un twitter’daki çağrısı

basında yayınlanan

Dersim Baro’sunun çağrısı 

16 Ağustos 

– 16 Ağustos EkonomiEkoloji programı Dersim Baro başkanı Barış Yıldırım

– Bakanlığın açıklamaları, 1,2,3

– hdp soru önergesi verdi. valinin açıklamasının gerçeği yansıtladığının altı çizildi, 1, 2, 3

— > bir yıl öncesi, 1, 2, 3

19 Ağustos 

-Dersim dört dağ ateş içinde

20 Ağustos – Bayram başladı.

– Tunceli Valisi bayram ziyaretlerinde

22 Ağustos 

– Günlerdir süren yangınlara sessiz kalan çevrecilere tepki 

– yangına havadan müdahale edilsin başvurusu 1, 2

– yangın söndürüldü

Araya giren bayram, tatil ve cumartesi anneleri olayları… haftasonu bombardımanlarının ardından,

27 Ağustos 

– hdp heyet gönderecek

röportaj

28 Ağustos 

gitti

– valilik açıklama yaptı

Ferhat Tunç Pulebargi köyündeki yangının kontrol altına alındığını yazdı.

 

Bu içerik Sivil Sayfalar ve Yeşil Gazete işbirliği ile yayınlanmıştır

 

 

Bahar Topçu

Vatandaşlık alma hakkı kolaylaştırıldı

Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında yayımlanan 106 sayılı kararla yabancıların Türkiye vatandaşlığına geçişiyle ilgili bazı düzenlemeler değiştirildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzasıyla yayımlanan kararla, 2010 yılında yürürlüğe giren Türk Vatandaşlığı Kanunu’nun Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik’in yabancıların ‘istisnai olarak Türk vatandaşlığını’ kazanmalarını düzenleyen 20’nci maddesinde değişikliğe gidildi.

Yeni düzenlemelere göre, Türkiye vatandaşlığına hak kazanmak için öngörülen sabit sermaye tutarı 2 milyon dolardan 500 bin dolara indirildi.

Ayrıca Türkiye’de gayrimenkul sahibi yabancıların vatandaşlığa geçişi için gereken asgari taşınmaz bedeli de 1 milyon dolardan 250 bin dolara çekildi.

Yine vatandaşlığa hak kazanma şartları arasında yer alan en az 100 kişiye istihdam sağlama ifadesi de 50 kişi olarak değiştirildi. Vatandaşlığa geçme hakkı kazanmak için Türkiye’deki bankalarda tutulması gereken mevduat miktarı da 3 milyon dolardan 500 bin dolara düşürüldü.

RESMİ GAZETE’DE YAYINLANAN YÖNETMELİK

Cumhurbaşkanı kararıyla yapılan değişikliklerin ardından ilgili yönetmeliği 20’nci maddesinin ikinci fıkrasının yeni hali şöyle oldu:

“(2) Aşağıdaki şartlardan herhangi birini sağlayan yabancı, Kanunun 12’nci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi kapsamında Cumhurbaşkanı kararı ile Türk vatandaşlığını kazanabilir:

a) En az 500.000 Amerikan Doları veya karşılığı döviz ya da karşılığı Türk Lirası tutarında sabit sermaye yatırımı gerçekleştirdiği Sanayi ve Teknoloji Bakanlığınca tespit edilen,

b) En az 250.000 Amerikan Doları veya karşılığı döviz ya da karşılığı Türk Lirası tutarında taşınmazı tapu kayıtlarına üç yıl satılmaması şerhi koyulmak şartıyla satın aldığı Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca tespit edilen,

c) En az 50 kişilik istihdam oluşturduğu Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığınca tespit edilen,

ç) En az 500.000 Amerikan Doları veya karşılığı döviz ya da karşılığı Türk Lirası tutarında mevduatı üç yıl tutma şartıyla Türkiye’de faaliyet gösteren bankalara yatırdığı Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumunca tespit edilen,

d) En az 500.000 Amerikan Doları veya karşılığı döviz ya da karşılığı Türk Lirası tutarında Devlet borçlanma araçlarını üç yıl tutmak şartıyla satın aldığı Hazine ve Maliye Bakanlığınca tespit edilen.

e) En az 500.000 Amerikan Doları veya karşılığı döviz ya da karşılığı Türk Lirası tutarında gayrimenkul yatırım fonu katılma payı veya girişim sermayesi yatırım fonu katılma payını en az üç yıl elinde tutma şartıyla satın aldığı Sermaye Piyasası Kurulunca tespit edilen.”

TGC’den kağıt krizine 18 maddelik çözüm önerisi

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu ( TGC) 11 Eylül 2018 Salı günü İstanbul’da Basın Müzesi’nde yaygın ve yerel medyanın temsilcilerini toplayarak Gazetecilikte ve Yayıncılıkta Kağıt Sorunu Zirvesi düzenledi. TGC Başkanı Turgay Olcayto’nun başkanlık yaptığı ve Türk basının temsilcilerinin katıldığı zirvede kağıt krizinin çözülmesi için gündeme gelen öneriler rapora dönüştürülerek Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’a sunuldu.

Hazırlanan raporu, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’a İstanbul’da Dolmabahçe’deki Çalışma Ofisi’nde TGC Başkan Vekili Vahap Munyar, teslim etti. TGC Başkanı Turgay Olcayto ve TGC Başkan Vekili Vahap Munyar imzasıyla hazırlanan raporun giriş bölümünde şu bilgiler yer aldı:

“Türkiye’de gazetecilik ve yayıncılık sektörü zor günlerden geçmektedir. Basın sektöründe kapatılan ve kapanan yayın organları nedeniyle işsizlik yüzde 30’a ulaşmış, son 10 yılda işsiz kalan gazeteci sayısı 10 bini aşmıştır. Bu sorun güncelliğini korurken dövizdeki yükselme nedeniyle ithal edilen kağıt fiyatlarında da önemli bir artış yaşanmıştır. Yaşanan maliyet artışları gazetelerin ve kitapların basılamaması gibi bir krize gidişi başlatmıştır. Bu nedenle yeni eğitim ve öğretim yılı sancılı başlayacaktır.

Kâğıt krizine çözüm arayan bazı yaygın gazeteler fiyat artışına giderken, İzmir’de de yedi yerel gazete pazar günleri çıkmama kararı almıştır. Yerel gazeteler tüm bölgelerde ciddi sıkıntılar yaşarken kapanma, baskı günü düşürme ve işten çıkarmalar gündeme gelmiştir. Türkiye’de sadece birinci hamur kâğıt üretilmekte, bu üretim de pazarın yüzde 3’üne denk gelmektedir. Gazete ile kitap kağıdının neredeyse tamamı ithal edilmektedir. Resmi ilan yayınlama hakkı bulunan bin 150, bulunmayanlarla birlikte 3 bine yaklaşan sayıda gazete vardır. Eğer acil önlem alınamaz ise birçok yaygın ve yerel gazete kapanacak, işsiz gazeteci sayısı hızla artacaktır. Yayınevlerinde yaşanan kriz de büyüyecek ve kitap basılamaz hale gelecektir. Katılımcıların önerileriyle hazırladığımız raporu bilginize sunar, çözüm önerilerimizin acil olarak yaşama geçirilmesi için desteğinizi rica ederiz.”

RAPORDA 18 ÇÖZÜM ÖNERİSİ

Hazırlanan raporda, çözüm önerileri de 18 maddede sıralandı. Oktay’a teslim edilen rapordaki çözüm önerileri şöyle:

1) Resmi ilan yayınlama hakkı bulunan 1.150, bulunmayanlarla birlikte 3000’e yaklaşan gazetenin yayın hayatlarını kesintiye uğratmadan sürdürebilmesi için yerli kağıt üretimi için seferberlik başlatılmalı.

>> Gazetecilik ve yayıncılık bir kamu hizmeti olarak görülmeli, kültür yaşamının zenginleştirilmesi amacıyla desteklenmelidir. Gazete kâğıdında yerli üretim için seferberlik yapılmalı, yerli üreticiler desteklenmeli ve gazete işletmeleri, ithalata bağımlı olmaktan kurtarılmalıdır. SEKA gibi devletin kendi kurumu yeniden devreye sokulmalı ya da gazete ve kitap için kâğıt üretimi öncelikli stratejik sektörler arasına alınarak bu yönde üretim yapan firmalar teşvik edilmeli ve bu firmaların üretimleri için yatırım ve hammadde kolaylıkları, süper teşvikler sağlanmalıdır.

2) Gazete kağıdında Katma Değer Vergisi (KDV) kaldırılmalı.

>> Gazete kâğıdının ithalinde KDV oranı yüzde 8’dir. Gazete kağıdındaki yüzde 8 KDV oranı kaldırılmalıdır.

3) Döviz Denkleştirme Fonu kurularak doğan kur zararları sübvanse edilmeli.

>> Gazete kâğıdının döviz kurlarının yükselmesi nedeniyle, esas alınacak bir tarihten itibaren örneğin 1 Ocak 2018’den başlayan dönemde doğan kur zararlarının sübvanse edilmesi sağlanmalıdır. Bu da ancak Döviz Denkleştirme Fonu kurularak sağlanabilir.

4) Piyasa denetlenmeli fırsatçılığın önüne geçilmeli.

>> Gazete kâğıdını iç piyasaya veren mümessiller ve tüccarların sıkı denetlenerek fırsatçılık yapmalarının önüne geçilmelidir.

5) Basın ilan Kurumu, ilan tarifelerine zam yapmalı.

>>Döviz kurlarından ve üretim kısıtlanmasından kaynaklanan fiyat artışlarının yarattığı zararı telafi etmek üzere Basın ilan Kurumu, ilan tarifelerine zam yapmalıdır. Resmi İlân Fiyat Tarifesi’ne 2017 yılında zam yapılmamıştır. 2016 fiyatlarına göre %15’lik zam, 1 Haziran 2018’de yürürlüğe girebilmiştir. Yürürlük tarihi itibariyle 1 doların 4,60 TL olduğu ancak Dolar ve Euro’nun an itibariyle TL paritelerinden hareketle anılan tarife yeniden düzenlenmelidir.

6) Basın İlan Kurumu gazetelere faizsiz kredi vermeli.

>>Gazete çalışanlarına faizsiz kredi veren Basın İlan Kurumu, gazetelere de faizsiz kredi uygulamasını başlatmalıdır.

7) Gazete baskı sayısı, sayfa sayısı ve asgari kadro sayısı azaltılmalı.

>>Basın İlan Kurumu bir karar alarak şu anda zorunlu 12 sayfa olan asgari sayfa sayısını yeniden 8’e indirmeli, asgari kadro sayısında da azaltmaya gitmelidir. İstanbul için 5000 adet, Ankara ve İzmir için 3000 adet ve diğer iller için belirlenen 300 adet zorunlu satış miktarı düşürülerek, gazetelerin basım yükünün hafifletilmesi gibi hayati tedbirler devreye sokulmalıdır.

8) Kamu bankaları gazetelere kredi vermeli.

>>Kamu bankalarının gazete işletmelerine çok düşük faizle kredi vermesi kolaylaştırılmalıdır. Patronsuz gazeteler, kredi almada zorluk yaşamaktadır. Bu zorlukların yaşanmaması için kredi verilmesi teşvik edilmelidir.

9) Kamu reklamları gazetelere adil dağıtılmalı.

>> Kamu reklam ve ilanlarında tüm medyayı ayırmadan eşit ve adil dağıtım uygulanmalıdır

10) Vergi ve sigorta borçları ertelenmeli.

>> Gazete işletmelerinin vergi ve sigorta primleriyle, yapılandırma taksitleri ile cari dönem ödemeleri belli bir tarihe kadar ertelenmelidir.

11) Kağıt ithalatındaki zarar kamu tarafından karşılanmalı.

>> Görevlendirilecek bir kamu kuruluşu (BİK olabilir) gazete kâğıdı ithalatını yaparak zararına gazete işletmelerine kâğıt satmalı ve doğan kamu zararı bütçeden karşılanmalıdır.

12) AA aboneliklerinde fiyat indirimi yapılmalı.

>> Kamu kuruluşu olan Anadolu Ajansı aboneliklerinde fiyat indirimi yapılmalıdır. Bu indirim özellikle yerel basının desteklenmesi açısından çok önemlidir.

13) Yayıncılıkta üretimde yüzde 8 ila 18 arasında olan KDV ile satıştaki yüzde 8’lik KDV yüzde 1’e indirmeli.

>>KDV indirimi ile kültür endüstrisi ve yayıncılar desteklenmelidir.

14) Yayıncıların KDV alacağı ödenmeli.

>> Yayıncıların 250 milyon TL’yi bulan KDV alacaklarının ödenmesi sağlanmalıdır.

15) Yazarlar ve çevirmenlerden kesilen yüzde 17 gelir vergisi ve yüzde 18 KDV kaldırılmalı.

16) Kültür Bakanlığı, Mili Eğitim Bakanlığı, Yerel Yönetimler ve Üniversitelerin kitap alım bütçeleri arttırılarak kitap alınmalı.

17) Okullardaki kütüphane sayısı artırılmalı.

>>Okullardaki kütüphane sayısının artırılmasına ve öğrencilerin daha fazla kitap okunmasının desteklenmesine ihtiyaç vardır.

18) Yerel yönetimler gazete ve kitap satışına destek olmalı.

>>Yerel yönetimlerin kitap bütçeleri artırılmalı, gazete ve kitap satışlarına destek olunmalıdır.

KAĞIT ZİRVESİNE KİMLER KATILMIŞTI?

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 11 Eylül 2018 Salı günü saat 11.00’de Çemberlitaş’taki Basın Müzesi’nde Gazete ve Yayıncılıkta Kağıt Sorunu Toplantısı düzenledi. Tüm yaygın gazetelerle yerel gazetelerin, dergilerin ve meslek örgütü temsilcilerinin davet edildiği toplantıda gazetelerin dövize bağlı olarak ağırlaşan kağıt sorunu ele alındı. Toplantıyı Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ( TGC) adına Başkan Turgay Olcayto yönetti. TGC adına toplantıda Genel Sekreter Sibel Güneş ve Yönetim Kurul Üyesi Gülseren Ergezer Güver de bulundu.

Toplantıya BirGün Gazetesi’nden İbrahim Aydın, Hürriyet Gazetesi’nden Vahap Munyar, Sefer Levent, Milliyet Gazetesi’nden Mete Belovacıklı, Serkan Arman, Cumhuriyet Gazetesi’nden Olcay Büyüktaş, Yeni Şafak Gazetesi’nden İdris Saruhan, Aydınlık Gazetesi’nden İlker Yücel, Şule Perinçek, Dünya Gazetesi’nden Talip Aktaş, Evrensel Gazetesi’nden Fatih Polat, Karar Gazetesi’nden Erhan Zorba, Yenigün Gazetesi’nden Engin Köklüçınar, Leman Dergisi’nden Zafer Aknar, Ali Yavuz, Yeni Çağ ve Günboyu Gazetesi’nden Zeki Efe,Yeni İstanbul Gazetesi’nden Arif Gündoğdu, Gölcük Haber Gazetesi’nden Nurettin Şenemre katıldı. Toplantıda meslek örgütlerinden Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Sekreteri İlkay Kaya, Türkiye Yayıncılar Birliği Başkanı Kenan Kocatürk ve Başkan Vekili Fahri Aral yer aldı.

Toplantıda gazetelerin ve yayıncıların kağıt sorunu için çözüm önerileri paylaşıldı.

(Birgün)

24 havalimanı işçisi tutuklandı

Çalışma ve yaşam koşullarının düzeltilmesi talebiyle iş bırakma eylem yapan işçilere savcılık tarafından “2911’e muhalefet”, “Çalışma hürriyetinin ihlali”, “Kamu malına zarar vermek”, “Halkı kin, nefret ve düşmanlığa tahrik etmek”, “Genel güvenliğin kasten tehlikeye sokulması”, “Görevi yaptırmamak için direnme” suçlamaları yöneltildi. Sabaha karşı kararını açıklayan mahkeme gözaltındaki 43 işçiden 24’ünün tutuklanmasına hükmetti.

İstanbul’da yeni havalimanı inşaatındaki çalışma koşullarını protesto ettikleri için yaklaşık 550 işçi gözaltına alınmıştı. İşçilerden bir bölümü jandarma ifadelerinin ardından serbest bırakılmıştı. Evrensel’de yer alan habere göre işçiler dün ikişerli gruplar halinde Gaziosmanpaşa (GOP) Adliyesi’ne getirildi. İşçilerin ifadesini almayan savcı, 43 işçiden 15’inin adli kontrol uygulamasıyla serbest bırakılması istedi, 28 işçiyi ise tutuklama talebiyle Sulh Ceza Hakimliği’ne sevk etti. Sabah 7.15’ye ilk kararını açıklayan mahkeme, savcının adli kontrol şartıyla tahliyesini talep ettiği 15 işçi için aynı yönde karar verdi. Tutuklanmaları talebiyle mahkemeye sevk edilen 28 işçiden ise 24’ü tutuklandı, 4’ü adli kontrol uygulamasıyla serbest bırakıldı.

YATAKHANELERDE ARAMA

İşçilerin aileleri ile HDP milletvekilleri Ali Kenanoğlu, Zeynel Özen, Dilşad Canbaz Kaya ve Erkan Baş işçilere destek için adliye önüne geldi. Jandarma eşliğinde ikişerli gruplar halinde getirilen işçiler, “Direne direne kazanacağız”, “İnşaat işçisi köle değildir”, “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek” sloganlarıyla adliyeye girdiler. Jandarmalar ise işçileri engellemek için ağızlarını kapatmaya çalıştı. Jandarmanın sorgular sırasında işçilerin 3. havalimanı şantiye alanındaki yatakhanelerine girdiği ve arama yaptığı bilgisi geldi. Gözaltı sayısının fazla olması gerekçesiyle işlemlerin birden çok savcı tarafından yapıldığı öğrenildi.

TUTUKLAMA GEREKÇELERİ

İşçilerin, “Kamu malına zarar verme”, “Polise mukavemet”, “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet”, “İş ve çalışma hürriyetinin ihlali” iddialarıyla tutuklanmaları istendi. Savcı Ali Özgilik, tutuklama talebine gerekçe olarak “işçilerin jandarma baskını sırasında slogan atarak kolluk kuvvetinin müdahalesine engel olmaya çalıştıklarını” ve “Grup Direniş” isimli WhatsApp grubu oluşturmalarını gösterdi.

Savcı, adli kontrol talebine ise “kuvvetli suç şüphesi”, “kaçma şüphesi”, “delilleri yok etme şüphesi”, “tanık, mağdur veya başkaları üzerinde baskı girişiminde bulunma şüphesi” iddialarını dayanak yaptı.

GÖZALTINDA KÖTÜ MUAMELE İDDİASI

Mezopotamya Haber Ajansının (MA) haberine göre İSE avukatlarla görüşmelerinde işçiler, askerler tarafından gözaltına alındıktan sonra İstanbul Grand Eirport (İGA) güvenlik biriminde askerler tarafından kaba dayağa maruz kaldıklarını anlattı. Bazı arkadaşlarının 3 ayrı kelepçe ile kelepçelendiğini aktaran işçiler, İGA’da bazı işçilerin çok işkenceye uğradığını, “Vatan haini misiniz?” şeklinde hakaretlere maruz kaldıklarını aktardı.

(Duvar)

Kılıçdaroğlu: 24 Haziran gecesi iyi bir sınav vermedik

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu , 24 Haziran gecesine dair ilk kez bu açıklıkta bir özeleştiri yaptı ve “Biz 24 Haziran gecesinde iyi bir sınav vermedik, bunu açıklıkla kabul etmek lazım. Keşke 24 Haziran akşamı iyi bir sınav verebilseydik bu küskünlük de olmasaydı. Eğer bir kusur ve kabahat varsa o kusur ve kabahat bizim” dedi. Küskün seçmenlerle ilgili, “Seçmen kırgınsa mutlaka haklı tarafı vardır” yorumunu yapan Kılıçdaroğlu, “Kızgınlıkta haklılar ama sandığa gitmemek AKP’ye oy vermek anlamına gelir” açıklamasını yaptı. CHP Genel Başkanı, üçüncü havalimanı inşaatındaki işçi ölümlerini ve kötü çalışma koşullarını protesto eden işçilerin gözaltına alınmasını da eleştirerek “İşçi kardeşlerimiz haklılar” dedi ve işçilerin çalışma koşullarıyla ilgili açıklamaları üzerine Maliye Bakanlığı’nın, Çalışma müfettişlerinin neden harekete geçmediğini sordu.

Kılıçdaroğlu’nun Gazete Duvar’dan Özlem Akarsu Çelik’e yaptığı açıklamalardan önemli başlıklar şöyle:

‘İŞÇİ KARDEŞLERİMİZ HAKLILAR’

İşçi kardeşlerimiz haklılar. İşçilerin eylemlerinin başladığı saatte milletvekili arkadaşlarımız sorunu öğrenmek için oradaydı. İstanbul İl Örgütümüz oradaydı. Milletvekili arkadaşlarımız, il örgütümüz işçi arkadaşlarımızın sorunlarıyla yakından ilgileniyor. Bu noktada işçi arkadaşlarımızın taleplerinden birine dikkat çekmek istiyorum. “Maaşlar elden ödenmesin, bankaya yatırılsın” diyor. Yani “Aylardır bize açıktan ödeme yapılıyor, firmalar vergi kaçırıyor” diyor. Ne diyor damat bu konuda? Maliye Bakanlığı harekete geçti mi bu ihbarla ilgili olarak? Öte yandan iş sağlığı koşullarının iyileştirilmesini talep ediyorlar. Çalışma Bakanlığı müfettişleri harekete geçti mi? “Siz o şantiyede kölelik düzeniyle mi işçi çalıştırıyorsunuz, nedir bu şikâyetler, talepler” dedi mi?

KÜSKÜN SEÇMENLER

Küskün seçmene şunu söylerim, seçmeni suçlamak gibi bir lüksümüz yoktur. Küskün demeyelim de kırgın, diyelim. Seçmen kırgınsa mutlaka haklı tarafı vardır. Dönüp kendimizi buradan sorgulamamız gerekiyor. Biz 24 Haziran gecesinde iyi bir sınav vermedik, bunu açıklıkla kabul etmek lazım. Keşke 24 Haziran akşamı iyi bir sınav verebilseydik bu küskünlük de olmasaydı. Eğer bir kusur ve kabahat varsa o kusur ve kabahat bizim…

‘SANDIĞA GİTMEMEK AKP’YE OY VERMEK ANLAMINA GELİR’

Bir kızgınlık var, doğru. Kızgınlıkta haklılar ama sandığa gitmemek AKP’ye oy vermek anlamına gelir. Bu gerçeğin de unutulmaması lazım. Ben bunu Parti Meclisi’nde söyledim ama çarpıtılarak yansıtıldı medyaya. (Kılıçdaroğlu, ağustos sonunda yapılan PM’de, küskün CHP seçmeninin yerel seçimi boykot edeceği konusu açıldığında “Neymiş, küskünler seçimi boykot edecekmiş. Böyle düşünenler boykot edeceğine gitsin doğrudan AKP’ye oy versin” dediği yönündeki haberleri kastediyor. ÖAÇ) Sandığa herkesin gitmesi lazım. Adaylar belirlenmeden bu kızgınlıklar tam anlamıyla giderilebilir mi? Hayır. Adaylar ortaya çıkacak, seçmen ister kırgın olsun ister olmasın adayı görecek. Adayın niteliklerine bakacak; kente nasıl bakıyor, kentin geleceğine yönelik yaklaşımı nasıl, görecek. Kentin geleceğini nasıl planlıyor vb. vaatlerine bakacak, ona göre karar verecek ve sandığa gidip oy kullanacaktır, buna inanıyorum. Bu ülkenin vatanseverlerinin, demokrasiden yana olanlarının sandığa gitmemek gibi bir lüksleri olacağını sanmıyorum.

‘YEREL SEÇİMDE DİĞER PARTİLERLE DİRSEK TEMASI KURABİLİRSİNİZ’

Yerel seçimlerde parti kimliklerinden çok aday kimliği öne çıkar. Kente en iyi hizmeti kim sunar? Dolayısıyla halk buradan yola çıkarak birleşir. Yani bir parti, örneğin biz çok iyi bir aday çıkarırsak genel seçimlerde diğer partilere oy veren seçmen de kenti yönetmek üzere ona oy verebilir. Yerel seçimlerde genel seçimlerde olduğu gibi katı, keskin bir ittifak doğası gereği söz konusu olmaz. Biz, tüm siyasi partilerin seçmenlerinden oy alabilecek özelliklere sahip adaylarla seçimlere gireceğiz. AK Parti, MHP, İYİ Parti, Saadet, HDP seçmeni de bizim adaylarımıza baktığında siyasi tercihini bir kenara bırakacak ve “ CHP’nin adayı seçildiği an itibariyle tüm beldenin, ilçenin, ilin belediye başkanı olacak nitelikte bir isimdir. Partizanlık yapmayacak, kenti rantçı anlayışa teslim etmeyecek, kadınları, gençleri ve çocukları önceleyen bir hizmet anlayışında olacak, yandaşlık yapmayacak, kendisine oy versin/vermesin kentin tüm sakinlerine eşit olarak hizmet götürecek” diyecek ve gönül rahatlığıyla CHP’nin adayına oy verecek, göreceksiniz bunu. Özetle biz özellikle yerel seçimler konusunda tüm siyasi partilerin seçmenlerinden oy alan bir aday konusunda hassasiyet göstereceğiz.

‘YEREL SEÇİMDE PARTİLERİN İTTİFAKI YOK, SEÇMENLERİN İTTİFAKI VAR’

O süreç büyük ölçüde kendiliğinden olacaktır ya da büyükşehir, il, ilçe belediye başkan adayının tutumuna bağlı olacaktır. Aday, doğal olarak herkese gidecek, herkesten oy talep edecektir. Partilere değil seçmen kitlesine gidecek, “Ben bu kenti alacağım, şu yatırımları yapacağım ve kenti şu noktaya getireceğim” diyecektir. Partilerin ittifakı yok, burada seçmenlerin ittifakı var. Bu ne dersek diyelim, siyasetin bir gerçeği.

‘NİTELİKLİ ADAY GÖSTERECEĞİZ VE OYU ALACAĞIZ’

İktidar muhalefetteymişçesine şimdiden yerel seçime hazırlanıyor. Peki ana muhalefet partisi neler yapıyor?

Biz de çalışıyoruz. Özellikle Sayın Bahçeli ittifak konusunu dile getiriyor. Niye sürekli dile getiriyor anlamış, değilim. İttifak olur veya olmaz. Tabii AK Parti’yle aralarında nasıl bir ittifak yapacaklarını, AK Parti ‘Ben falan yerde aday göstereceğim, siz göstermeyin’ gibi özel bir anlaşmaya girip girmeyeceklerini bilmiyorum ama onlar gözlerini CHP’ye dikmişler, “ CHP ne yapacak” diye. CHP’nin ne yapacağı açık ve net ortada: Nitelikli, sevilen, saygı duyulan adaylar göstereceğiz, kent kültürü olan adaylar göstereceğiz; kente hizmet edecek, tüm seçmeni kucaklayacak adaylar göstereceğiz ve oyu alacağız, kazanacağız.

‘KİMSENİN KORKMASINA GEREK YOK, HALK TERCİHİNİ YAPACAKTIR’

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli son olarak “Zillet ittifakı hazırsa Cumhur İttifakı dünden hazır ve kararlıdır. CHP , PKK ile ittifak hedefinin bedelini elbette pahalıya ödeyecektir” dedi. Yerel seçime altı aydan fazla bir zaman varken Bahçeli’nin CHP ’yi kriminalize eden bu açıklamaları yerel seçim yaklaşınca nasıl bir boyuta taşınacak diye seçmen endişeleniyor.

Bizi terör örgütleriyle yan yana gösterme çabası siyasi bir ayıptır. Şimdi “Acaba halk CHP’yi destekler, biz de CHP’yi PKK’ya destek veriyor, diye bir özel suçlama alanı içine sokarsak bundan fayda sağlarız” düşüncesindeyse Sayın Bahçeli, bu yaptığı doğru değildir. Sayın Bahçeli, PKK ile iş birliği yapan AK Parti ile şu an işbirliği yapıyor. Habur’da çadır mahkemelerini CHP mi kurdu? Kim kurdu, belli. Gidip desteği veren kim? Terör örgütüyle aynı masaya kim oturdu? Bütün bunlara baktığınızda sadece ve sadece yerel seçimlerde kaybetme korkusuyla “Acaba CHP’ye çatarsak buradan bir şeyler alabilir miyiz?” diye bir arayış, bir strateji var. Yerelde bizim ne olduğumuz, nasıl çalıştığımız herkes tarafından bilinir. Bakınız bizim belediyeler, ayırımsız tüm belde halkına hizmet ederler.

İNCE İBB’DEN ADAY GÖSTERİLECEK Mİ: KİMİN KAZANMA İHTİMALİ VARSA ONU ADAY GÖSTERECEĞİZ

Muharrem İnce’nin CHP tarafından İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına adayı gösterilme ihtimali var mı?

Kimin kazanma ihtimali varsa onu aday göstereceğiz doğal olarak. Olması gereken de budur. Adaylar üzerinde durulacak, araştırılacak, kamuoyu yoklamaları yapılacak ve doğal olarak örgütlerin görüşü alınacak. Bütün bunların hepsini bir araya getirerek bir aday belirleyeceğiz.

‘İSTANBUL’DA DEVASA BİR ÖRGÜTÜMÜZ VAR. ANKARA’DAN OTURUP ADAY BELİRLEMEYECEĞİZ’

“Ankara için sağdan da oy alabilecek bir aday, İstanbul için ise soldan da oy alabilecek bir aday gösterilecek” yorumu yapılıyor. Partinin içinden aday adaylığını şimdiden açıklayanlar da var. Aday belirlenirken nasıl bir süreç işleyecek? Örneğin İstanbul’da nasıl karar verilecek kimin aday gösterileceğine?

Az önce de ifade ettiğim gibi anketler de olacak, örgütün eğilimi de alınacak. İstanbul’da devasa bir örgütümüz var. Biz Ankara’da oturup diğer illerdeki adayları belirlemeyeceğiz. Örgüt ile bir araya geleceğiz, il ve ilçe başkanlarıyla… Büyükşehiri almak için ilçe belediyelerinin de büyük bir kısmını almamız lazım. Eyüp’ü, Kâğıthane’yi, Beykoz’u, Üsküdar’ı, Küçükçekmece’yi… Yeni ilçelerin de alınması gerekiyor. Bir bütün olarak düşünmek ve ona göre hareket etmek gerekiyor. Büyükşehir belediye başkan adayı ile ilçe belediye başkan adayları arasında sağlıklı ve tutarlı bir iş bölümünün olması lazım.

‘BİR HANEDANLIK VAR’

Devlet aslında görkemli bir kuruluştur ama devletin devlet olarak halka hizmet sunabilmesi için de liyakat denilen bir kuralın olması gerekiyor. Yani işin ehline verilmesi lazım. Ben tıp fakültesini bitirmeden ameliyathaneye girip bir ameliyat yapamam. 21’inci yüzyılda gelişmenin, uygar devlet olmanın klasik bir tanımı vardır: Küçük ayrıntılarda iş bölümüne giden devlet gelişmiş devlettir. Bir kişi her şeyi ben bilirim, ben yaparım iddiasında olamaz. Eğer her şeyi ben bilirim, ben karar veririm derseniz devleti devlet olmaktan çıkarırsınız, toplumu da bir felakete sürüklersiniz. Bugün geldiğimiz nokta budur.

Bugün, yani 20 Temmuz sivil darbesinden sonra Türkiye’de bir hanedanlık kuruldu. O kadar ileri gittiler ki, hanedan, Türkiye Varlık Fonu A.Ş. Başkanlığı’na kendisini atıyor. Düşünün, Türkiye’nin bütün büyük kuruluşlarını yönetecek, onlarla ilgili karar alacak pozisyona gelmiş oluyor. Ne Sayıştay denetimi var ne de TBMM denetimi… Bütçesi de parlamentonun dışında bir bütçe. Orada bir yolsuzluk olduğunda kimse bilmeyecek, kimse denetlemeyecek. Bir şirket kurulduğunda bunu Maliye Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı, Sermaye Piyasası Kurulu denetler; yeri gelir Adalet Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı denetler. Ancak Varlık Fonu A.Ş.’yi hiçbir kuruluş denetleyemeyecek.

Devlette liyakat olmazsa devlette çürüme başlar çünkü devlette ehliyet değil sadakat öne çıkmış olur. ‘Bu bizim adamımız, bizim memleketten, amcamın oğlu’ anlayışıyla siz bunları devletin belli postlarına yerleştirirseniz o devlette çürüme başlar. Siyaset dediğiniz kurumun kendi içinde etik kurallarının olması, hesap vermesi lazım. Üç kural çok önemli. Birincisi, yöneten pozisyonunda olanların eleştiriye açık olması lazım. Medya, sivil toplum örgütü, meslek kuruluşu veya herhangi birisi eleştirdiğinde yöneten, bu eleştiriye tahammül edecek. İkincisi, bu kişinin hesap vermesi lazım.Yöneten pozisyonunda olan, devletin bir kaynağını kullanıyor. Bunu doğru yere harcıyor mu, harcamıyor mu? Yöneten her kişi, halkın kendisine emanet ettiği her kuruşun hesabını halka vermek zorundadır. Eğer vermiyorsa orada israf ve yolsuzluk vardır. Üçüncüsü de yetkilendirilenin yani sorumlunun denetlenebilir olması lazım. Bugün gazeteler, televizyonlar, TBMM, yargı, sivil toplum kuruluşları, sendikalar denetleniyor. Denetimsiz bir alan çıkarır ve bu alanı, hukuken de hiçbir sorumluluğu olmayan bir kişiye verirseniz orada israfın ve yolsuzluğun üstünü kapatmış olursunuz.

‘O UÇAĞI İADE ET RECEP BEY!’

Türkiye bir ekonomik krizin içindeyken ve bu krize kaynaklık eden ana unsur siyaset unsuru iken ve ülkede herkes bir gelecek endişesi taşırken ülkenin cumhurbaşkanının böylesine lüks bir uçağı kendisi için satın almak istemesi başlı başına bir felakettir. Bu bir anlamda Türk halkıyla alay etmek demektir ki “Satın alacakken Katar Şeyhi hibe etti” diyor. Bu da çok acı bir itiraf. Bir ülkenin cumhurbaşkanı bir başka ülkenin bağışladığı bir uçağa, otomobile binemez! Türkiye Cumhuriyeti’nin onuruyla oynamaktır bu. “Hibe” diyor, sonra “Hediye” diyor. “Hibe” demek “Bağış” demek. Türkiye Cumhuriyeti neden bağış kabul eder? O uçağı bağış olarak kabul etmesini gerektiren tablo nedir? Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin diğer ülkelerle karşılıklı “hibe” anlaşmaları olmuştur ancak bunların tümü bir ihtiyaca istinaden gerçekleştirmiştir. O uçak hibeyse hangi ihtiyaca istinaden kabul edildi bu hibe? Sonra da “Hediye” diyor. Bu çok daha ayıp! Ülkeler arasında hediye alış verişi de olur. Ancak bu hediyeleşmenin de ahlaki, vicdani bir sınırı vardır. Toplam maliyeti bir milyar dolara yakın bir uçak neden hediye olarak kabul edilir?

Yeniden soruyorum, ülkemiz ağır bir ekonomik tabloyla karşı karşıyayken neden Katar Şeyhi’nin satılığa çıkardığı bir uçağa talip olunur? İkinci soru, neden hibe ya da hediye bu uçak kabul edilir? Bu lüks, şatafat ve gösteriş düşkünlüğünden başka bir şey değildir. İşsizlik oranları artıyor, ardı ardına işletmeler kapanıyor, iğneden ipliğe her şeye zam geliyor. Kendisi bile çıkıp “İsraf ekonomisinden üretim ekonomisine geçiyoruz” diyerek israf ekonomisi nedeniyle ülkenin içinde bulunduğu tabloyu itiraf ediyor sonra da çıkıp milyar dolarlık uçağa talip oluyor. O uçağı iade et Recep Bey. Onurun varsa o uçağa binme ve iade et.

‘İYİ POLİS-KÖTÜ POLİS ROLÜNÜ ÜSTLENDİLER AMA HERKES O KADAR SAF DEĞİL’

Türkiye ekonomisinin bu noktaya gelmesinin sebebi anlattığınız gibi liyakatten yoksun yöneticiler, israf ve yolsuzluklar mı yoksa dış güçler mi?

Bunların dış güçlerin oyunuyla ne ilgisi var. Türkiye Varlık Fonu Anonim Şirketi’nin başında Cumhurbaşkanı’nın ne işi var? Bunun dünyada örneği yok ama 2015’ten beri hayali bu. “Ben memleketi bir şirket gibi yöneteceğim” diyordu. O nedenle ‘Merkez Bankası’ndan (MB) şikâyet ediyorsan onu da kendine bağla, MB Başkanı ol, ister faizi arttırırsın, ister sıfıra indirirsin’ dedim.

Perşembe günü Para Politikası Kurulu’nun faiz açıklamasının hemen öncesinde Cumhurbaşkanı Merkez Bankası’nı hedef alan sert bir açıklama yaptı ve ardından faiz oranı yüzde 6.25 oranında arttı. Sizce bu danışıklı dövüş müydü?

Öyle. İyi polis, kötü polis rolünü üstlendiler. Ardından Berat (Albayrak) Bey de onun tercümesini yaptı, “Bakın, siz MB bağımsız değildir diyordunuz, işte bağımsız!” Dünyaya bu mesaj verilmek isteniyor ama herkes o kadar saf değil. Bakın, Erdoğan’ın konuştuğu ve yaklaşık iki saat sonra Merkez Bankası faiz arttırdığı günün sabahında, saat 09.00 itibariyle bir spekülatörün 1 milyon dolar aldığını düşünün. Erdoğan’ın, TESK’te yaptığı konuşma bittiğinde dolar 6.54’ü gördü. Aynı kişi sabah aldığı bir milyon doları satsa karşılığında 6 Milyon 540 bin TL alacak. Merkez Bankası kararı sonrası dolar 6,03 TL’ye kadar geriledi. Bu kez aynı kişi elindeki 6 Milyon 540 bin TL karşılığında 1 Milyon 84 bin 577 dolar alabiliyor. Böylece bir kişi beş saat içinde 84 bin 577 dolar kazanmış oluyor. Dolar baronlarına hizmet etmektir bu. “İyi polis- kötü polis” numarasıyla dolar baronlarına sadece bir milyon dolar karşılığında beş saat içinde kazandırdıkları para 84 bin 577 dolar.

‘EN BÜYÜK ENDİŞEM TÜRKİYE’NİN 2019’DA AÇLIK SORUNUYLA KARŞI KARŞIYA KALMASIDIR’

En büyük endişem 2019’da Türkiye’nin açlık sorunuyla karşı karşıya kalmasıdır. Eğer gübre, ilaç, elektrik fiyatları bu şekliyle gider ve çiftçi, finansman açısından yeteri kadar desteklenmezse ekemez zaten. Nasıl ekecek? Zaten çiftçiyi ekemez noktaya getirdiler. 16 yılda iki Trakya büyüklüğündeki alanı çiftçi artık ekmiyor çünkü geçinemiyor. Tarımda çok kötü durumdayız. Bütün bu açmazların bilinmesine karşın gidip Sudan’da binlerce dönüm arazi kiraladılar. Bir devlet düşünün kendi çiftçisiyle rekabet ediyor.

‘KRİZ EN SONUNDA DEMOKRASİYİ GETİRİR AMA BEDELİNİ BÜYÜK ÖLÇÜDE VATANDAŞ ÖDER’

Kriz sonunda, en sonunda demokrasiyi getirir ama demokrasiye geçinceye kadar bedeli büyük ölçüde vatandaş öder. Sanayici kendisine göre önlem alır, diğer birimler de kendilerince şöyle ya da böyle önlem alırlar. Maddi olarak en büyük zararı üreten kesimler öder. Bir de başka tür bedel ödeyenler var, işine son verilenler. Bugün Türkiye’nin pek çok ilinde, pek çok fabrikasında işçilerin işine son veriliyor. İşveren kendisini kurtarmak istiyor, para ödeyemiyor işçileri ya ücretsiz izine ayırıyor ya da işlerine son veriyor. Bu durum, toplumda birinci aşamada yoksulluğa; ikinci aşamada da büyük bir ahlaki deformasyona yol açar; üçüncü aşamada ise Türkiye’de ciddi toplumsal patlamalara yol açabilir. Erdoğan bütün bunların ne kadar farkında bilmiyorum. Farkında olması lazım.

‘ERDOĞAN’I EJDER SUYUYLA, MİLYAR DOLARLIK UÇAKLARLA OYALIYORLAR’

Yakın çevresinin Erdoğan’a Türkiye’de insanların yaşadığı sorunları yetkinlikle, bütün çıplaklığıyla anlattıklarını düşünmüyorum. Erdoğan’ı kızdırmaktan çekiniyorlar. Böyle bir tablo var maalesef. Gerçi Erdoğan’ın vatandaşlarımızın yaşadığı sorunlarla yüzleşecek cesareti de yok. Onu badem sütüyle, unuyla, ejder suyu, efuli, aloevera gibi içeceklerle, milyar dolarlık uçaklarla oyalıyorlar.

‘ERDOĞAN’IN SON UNVANI, VARLIK FONU A.Ş.’NİN YÖNETİM KURULU BAŞKANIDIR’

Yakın çevresi Erdoğan’a “Reis” ya da “Başkan” diye hitap ediyor. Sizce Recep Tayyip Erdoğan’ın sıfatı nedir, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı mı, Başkanı mı?

Türkiye Varlık Fonu A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı. Son unvanı bu bana göre.

‘ MHP , ÇORLU KAZASININ ARAŞTIRILMASI TALEBİMİZDE AKP İLE BİRLİKTE OY KULLANARAK İKİLİ OYNADI’

Özelleştirmeler de yerli ve milli söylemiyle çelişiyor. Son olarak Almanya basını, Türkiye ile Almanya’nın TCDD’nin modernizasyonu için 35 milyar Euro’luk bir anlaşma yaptığını yazdı. Bu yeni bir özelleştirme anlamına mı geliyor? Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası (BTS) demiryollarındaki özelleştirmelerin, taşeronlaştırmaların çok ölümlü kazalara neden olacağını söylemişti defalarca ve Çorlu’da 25 yolcunun öldüğü, onlarca kişinin yaralandığı acı kaza meydana geldi.

İnsana değer veren saygın bir devlet yönetiminde, önce risklerin tümü gözden geçirilir, onlar üzerinde çalışmalar yapılır. Dolayısıyla orada iş kazaları çok azdır, ölümlü vakalara pek rastlanmaz. Bizim gibi insana değer vermeyen ülkelerdeki yöneticiler ise kervan yolda düzülür mantığıyla hareket eder, risk olursa düzeltiriz derler. İnsanlar öldükten sonra önlem alırlar. Türkiye’de yöneticilerin yaptığı maalesef bu. Biz o belgeyi açıkladık. Çorlu’da nelerin olabileceği önceden söyleniyor, şu olacak deniyor, bu yazı ilgili birimlere gönderiliyor. Ancak ona rağmen önlem alınmıyor. Bu olayın Parlamentoda araştırılmasını istedik. MHP Milletvekili kürsüye çıktı araştırılması gerekir dedi, oylamaya gelince MHP milletvekilleri AKP ile birlikte oy kullandılar ve araştırma önergesi reddedildi. MHP destek verseydi bütün muhalefet bu olayın araştırılmasını sağlayacaktı. MHP maalesef ikili oynadı orada.