Ana Sayfa Blog Sayfa 2683

Toshiba Birleşik Krallık’taki nükleer santral projesini terk ediyor!

Cumbria’daki nükleer enerji santrali programı için alıcı bulamayan Japon teknoloji devi Toshiba, Birleşik Krallık’ta nükleer santral için kurduğu şirketi kapatma kararı aldı.

Toshiba, Moorside’daki NuGeneration Nükleer Santral Projesine ait iştirakin kapanmasından 125 milyon sterlin alacağını açıkladı.

Toshiba yönetiminin bu kararı İngiliz hükümetinin nükleer enerji çabalarına büyük bir darbe indirerek enerji politikasında büyük bir boşluk bırakacak. Zira nükleer enerji santrali tamamlandığında İngiltere’nin elektrik ihtiyacının yaklaşık yüzde 7’sini karşılaması bekleniyordu.

Nükleer yanlısı lobi grubu New Nuclear Watch Institute Başkanı ve eski Tory milletvekili olan Tim Yeo, konuyla ilgili olarak “Büyük hayal kırıklığı ve İngiltere nükleer enerji endüstrisinin yeniden canlanması umuduna karşı ezici bir darbe” açıklamasında bulundu.

Greenpeace İngiltere’nin direktörü John Sauven ise Moorside planının sona ermesinin hükümetin oynadığı nükleer kumardaki başarısızlığının temsili olduğunu söyledi.

Toshiba Perşembe günü düzenlediği yönetim kurulu toplantısı sonrasında, alıcı bulmakta zorluk çektiğini ve devam eden masrafların NuGeneration projesini sarstığını söyledi. Firma bugüne kadar proje için 400 milyon sterlini aşkın para harcamıştı.

Nükleer santral projeleri dünya genelinde uzun inşaat süreleri, işletim, atık, söküm süreçleri ve hesaplanamayan maliyetleri ile ciddi ekonomik risk teşkil ediyor.

Türkiye’de de 3 ayrı nükleer santral projesi bulunuyor. Mersin Akkuyu’da, Sinop’ta ve İğneada’da kurulması planlanan nükleer santrale karşı çevre örgütleri ve yurttaşlar toplumsal ve hukuki mücadelelerini sürdürüyor.

2018 Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu önce “su”diyor!

Nükleer enerjiye karşı ‘temiz’ çözüm: Çatı paneli

Güney Afrika nükleer enerji yatırım planlarından vazgeçti!

Galler’de kurulması planlanan nükleer santral projesine karşı imza kampanyası

Türkiye elektrik ihtiyacının yüzde 20’sini yenilenebilir kaynaklardan karşılayabilir

 

(The Guardian, Yeşil Gazete)

Üniversitelerde toplumsal cinsiyet eşitliği mekanizmaları nasıl işliyor?

“Üniversitelerde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Mekanizmaları ve Kurumsallaşma Örnekleri” çalıştayı SU Gender ve Raoul Wallenberg Enstitüsü tarafından düzenleniyor.

Karaköy’deki Minerva Han’ın ev sahipliğinde düzenlenen çalıştay 9.00’da başlayıp 18.00’da sona erecek.

Açılış konuşmalarını Sabancı Üniversitesi’nden Şirin Tekinay ve Raoul Wallenberg Institute’den İlhami Alkan Olsson’ın yapacağı etkinliğin programı ise şöyle:

9:00-9:30 Karşılama ve ikram

9:30 – 10:00 Açılış konuşmaları

Şirin Tekinay, Sabanci Üniversitesi Rektör Yardımcısı

İlhami Alkan Olsson, Raoul Wallenberg Institute Türkiye Ofisi Direktörü

10:00 – 11:00 “Türkiye’de Yükseköğretim Kurumlarında Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Eylemleri: Bir Temel Değerlendirme Çalışması” sunumu ve tartışma

Zeynep Gülru Göker, Sabancı Üniversitesi

Aslı Polatdemir, Bremen Üniversitesi

11:00 – 11:15: Kahve arası

11:15 – 12:15 Yükseköğretimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği: Genel Politikalar

Yıldız Ecevit, Orta Doğu Teknik Üniversitesi

Olcay Karacan, Ankara Üniversitesi ve Çukurova Üniversitesi

12:15 – 13:30 Öğle Yemeği

13:30 – 15:00 Toplumsal Cinsiyet Eşitliğini Kurumsallaştırmak: AB Projeleri ve Eylem Planları

Şevkat Bahar Özvarış ve Türküler Erdost, Hacettepe Üniversitesi

Ayşe Ayata, Orta Doğu Teknik Üniversitesi

Mary Lou O’Neil ve Bahar Aldanmaz, Kadir Has Üniversitesi

Alper Açık ve Serhat Uyurkulak, Özyeğin Üniversitesi

15:00 – 15:15 Kahve arası

15:15 – 16:45 Üniversite’de Cinsiyetçilik ve Cinsel Tacizle Mücadele: Dayanışma Çeşitleri ve Örnekleri

Özlem Şahin Güngör ve Dilek Bulut, Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi

Leyla Kahraman, Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi

Selda Tuncer, Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi

Ayşe Gül Altınay, Sabancı Üniversitesi

17.00 – 18.00 Açık Oturum: Yükseköğretimde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği: İhtiyaç ve Öneriler

Ayrıntılı bilgi için buraya tıklayabilirsiniz. 

 

(Yeşil Gazete)

Dünya karbondioksit seviyeleri son 15 milyon yılın en yükseğine ulaşmış görünüyor

Mashable.com’da Mark Kaufman imzasıyla yayınlanan makaleyi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Onur Akdağ‘ın çevirisi ile paylaşıyoruz.

***

2013 – 2017 yılları yılları arasındaki sıcaklıkların 1951 – 1980 yılları arasındaki ortalama sıcaklık anahattıyla kıyaslanması

Son derece yabancı kimi dünyevi bölgelere girdik.

ABD’li politikacıların, iklim değişikliğinin insanların eseri olup olmadığını hala sorguladıkları bir zeminde (şayet öyle), aslında dünyanın karbondioksit -güçlü bir sera gazı- seviyelerinin son 15 milyon yılda görülmemiş seviyelere çıkmasını desteklemiş olmamız pek olası.

15 milyon rakamı, jeolojistlerin ve iklim bilimcilerin sıkça sundukları istatistiklerden, “bugünün karbon seviyelerinin 800,000 yıldır olduğundan daha yüksek olmasından”, gezenin yaşlı buzlarına sıkışıp kalmış o reddedilemez kanıttan, hatırı sayılır biçimde daha fazla.

Bilim insanları, buzul içinde korunmuş hava kabarcıklarının altın karbon standardı olduğunu vurguluyorlar, öyle ki Dünya’nın uzun zaman önceki karbondioksit seviyelerini ölçmede oldukça güvenilirdirler. Bu dolaylı ölçümler uzun zamandır ölü planktonlardaki kimyasal değişimi ve oldukça eski bitkilerin soluma hücreleri veya stomalarında saklanmış kanıtları içerir.

Bilim insanları bu 15 milyon rakamını dünyanın her yerinden dolaylı ölçümleri yeniden ve yeniden gerçekleştirerek buldular.

Kaliforniya Irvine Üniversitesi’nde dünya sistem bilimi profesörü olan Michale Prather, bir röportajında “İyi bir bilimsel belgeleme, ama dolaylı bir ölçüm” dedi.

BM iklim raporu baş yazarı Prather fosilize olmuş deniz yaşamındaki karbondioksit kanıtından bahsederken “Ve birkaç sıra kanıt var” diye konuştu. “Bu yalnızca bir kişinin çılgın rakamından ibaret değil.”

Havanın doğrudan ölçümleri karbondioksit seviyelerinin yakın zamanda 410 ppm’e (milyon başına parça), insanlık tarihinde kaydedilen en yüksek miktara vurduğuna işaret ediyor.

Nevada Üniversitesi Las Vegas’da paleoklimatolojist olan Matthew Lachniet, “Karbondioksit son 14 milyon yıl civarı kadar genellikle 400 ppm’in altındaydı.” dedi.

Denizlerin bugünkünden 5 ila 40 metre arası daha yüksek olduğu Pliyosen Çağ olarak adlandırılan kabaca 3 milyon yıl kadar önce aşırı sıcak dönemde karbon yoğunluğunun bugünkülere yakın olduğu bir zaman olabilir.

Austin Jackson Jeobilim Okulu Teksas Üniversitesi’nde paleoklimatolojist olan Daniel Breecker “Ancak CO2 yoğunluğu şu anda Dünya atmosferinde son 15 milyon yıldır her hangi bir dönemde olduğundan daha yüksek veya neredeyse en yüksek seviyesinde” diye e-posta ile bildirdi.

Öyle ki bugünkü kritik fark, karbon emisyonlarının artmaya devam edeceği beklentisi. Fosil yakıtların eşi görülmemiş şekilde yakılmasıyla karbon birikimi açıkça artmaya devam edecektir.

“Tabi ki CO2 yoğunluğu bugün durmuyor.” dedi Lanchiet. “Muhtemelen 550, 600 ppm miktarına dayanacağız.”

Bu kadar yüksek karbon yoğunluğunun 20 milyon yıl kadardır dünyada görülmediğini de ekledi Lanchiet.

“Bu tartışmayı daha da sadeleştiriyor.” dedi.

İklim çevrelerinde kimileri, bugünün ikliminde sera gazları toplamının – metan ve azot oksit gazlarının da karışıma eklenmesiyle – 20 milyon yıl içindeki en yüksek yoğunluğa ulaştığını dahi tartışıyorlar.

Karbondioksit eşleniği” denilen bu fikir, çeşitli iklim bilimciler bu “20 milyon yıl iddiasını” destekleyen araştırmaların farkında olmasalar da, iklim çevrelerinde destek bulabilmekte.

İşin sonunda, yalnızca fiili karbondioksit yoğunlaşması değildir önemli olan – gezegenin bu akıl almaz karbon birikimine ne kadar duyarlı olduğudur, dedi Breecker.

Dünya’nın epey duyarlı olduğu kanıtlandı bile

Sanayi devriminin başından beri, Dünya’nın ortalama sıcaklığı 1.8 derece Fahrenheit yada 1 derece Celsius yükseldi.

Dünya’nın su döngülerinde – sel ve kuraklıkların aşırı uç ihtimallerini artıran – büyük sonuçlar şimdiden düzenli olarak gözlemledi. En kolay tahmin edilen sonuçlar, rekor düzeydeki sıcak hava dalgaları ve tarihi boyuttaki yangınların, daha da karmaşık atmosferik değişimlerle tezahür etmesidir.

İklim Etki Araştırması Potsdam Enstitüsü’nde Dünya Sistem Analizi başkanı Stefan Rahmstorf Eylül ayında “Küresel ısınma deniz seviyelerini yükseltir ve fırtına dalgalarını daha da kötüleştirirse, bu, atmosferi daha da nemlendirerek aşırı yağmurlardan dolayı taşkınlara ve okyanus sularını ısıtarak tropik fırtınaların daha da güçlenmesine neden olur.” dedi.

“Kutup buzları eriyor, okyanustaki Gulf Körfez Akışı Sistemi zayıflıyor, atmosferdeki jet rüzgarı garip bir hal alıyor.” diye ekledi Rahmstorf.

Önceki jeolojik çağların aksine, bugünün belirleyici şartları yalnızca havada belirgin düzeydeki fazla karbon değildir – onun ne kadar da hızlı birikiyor olmasıdır.

Dünya doğal haliyle binlerce on binlerce yıllık süreçlerde atmosfere hem karbon yükler hem de karbon çeker.

Örneğin bundan yaklaşık 120,000 yıl önce sona eren, Eemiyan adı verilen sıcak bir dönemde Grönland buzullarının önemli bir kısmı yavaşça erimiştir – 280 ppm gibi epey düşük bir karbon yoğunluğuna rağmen.

Ama o günlerde iklim henüz batağa saplanmamıştı.

“Öyle hızlı ısınıyoruz ki Grönland’ın erimesine mahal vermeye başlayamadık bile.” diye kaydetti Irvine Prather (Kaliforniya Üniversitesi).

Uygarlığın kapısına dayandığı son nokta olan karbon-bilgeliği, küresel toplulukların temiz enerjiye ne kadar çabuk geçtiğine ve fosil yakıtlara derin bağlılık olmadan elektrik üretebilmeye şartlanmıştır.

“Konuya dair asıl önemli olan şeyi, nerede sabitleneceğimizi tartışırdım.” dedi Lachniet. “Gerçekten de gelecek 100 yıl içinde önümüzdeki 10,000 yılın iklim tarihini belirliyoruz.”

Makalenin İngilizce Orjinali

Yeşil Gazete için çeviren: Onur Akdağ

 

(Yeşil Gazete, Mashable.com)

Aile çiftliklerine karşı büyük sığır eti çiftlikleri: Brezilya’da bir fikirler savaşı

DeutcheWelle’de yayınlanan makaleyi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Cansu Yılmaz‘ın çevirisi ile paylaşıyoruz.

***

Bir grup Brezilyalı aile, terk edilmiş tarım arazilerini işgal ettiğinde, ellerinde yaşamdan yoksun toprak ve su vardı. Son on beş yıl içinde, onlar bu arazileri hayata geri döndürdü. Onların hikayesi, Brezilya’nın çiftçilik geleceği üzerine yürütülen daha büyük bir savaşın parçasıdır.

Jonas de Souza, Brezilya’nın doğu kıyısındaki küçük tarım bölgesine vardığında, çaresizdi. Cansız bitki örtüsü yakındaki nehir kıyısını kaplamıştı, böcek ilacı şişeleri zemine saçılmış ve toprak berbat bir haldeydi.

“Toprak pek çok canlıyı bünyesinde bulundurur” diyor Souza. “Ama bu toprakta kurt ya da kurtçukları bulmak bile zordu. Ve nehir de aynı durumdaydı – içinde hiç balık yoktu – çünkü hepsi pestisitten (böcek ilacından) zehirlenmişti.”

2003 yılıydı ve o, Atlantik yağmur ormanlarının bir kısmını barındıran araziyi işgal etmek için diğer 19 aileyle birlikte henüz gelmişti – burası aşırı derecede sömürülmüş ve biyoçeşitliliğini öyle hızlıca kaybeden bir orman ki, araştırmacılar kısa bir süre önce ona “yok olma girdabı” adını verdi.

Araziler, bufalo çiftliği olarak kullanıldığı yıllarda aşırı işlenmişti, ancak bir çiftçi olan Souza, toprağın kurtarılabilir olduğuna ve sürdürülebilir üretimin çevredeki orman ekosistemini yeniden canlandırabileceğine inanıyordu.

15 yıl sonra bugün, ünlü bir Brezilyalı çevrecinin adının verildiği Jose Lutzenberger Kampı, pestisitler olmaksızın kahveden lahanaya her şeyi yetiştiriyor. Her ay ürettikleri 20 tonluk yiyeceğin yaklaşık yüzde 90’ı ücretsiz bir öğle yemeği programı kapsamında devlet okullarına gönderiliyor; geri kalanı ise ya yerel pazarlarda satılıyor ya da kamptaki aileleri beslemek için kullanılıyor.

Hayat sadece toprağa değil ağaçlara da geri döndü. Topluluk jaguarları tespit etti.

Doğayı Çiftçilik Yoluyla Canlandırma

Toprağı ekilebilir koşullara döndürmek amacıyla kampın 20 ailesi, geleneksel topluluklar tarafından aktarılan bilginin yanı sıra yerel ekosistemleri destekleyici tarım teknikleri kullandı. Aileler, bölgede zaten yetiştiğini bildikleri inga ağaçları gibi türleri ekmeye başladı.

Bu ağaç, meyve dolu baklalar üretiyor ve ayrıca suya daha az ihtiyaç duyan kahve bitkileri için gölge sağlıyor. Daha önce arazide çalışan bufalo çiftçileri, ağaçların çoğunu, çiftlik hayvanlarının otlaması için yerli olmayan otsu bitkilere alan açacak şekilde kesmişti.

Hayvan yaşamı da yavaş yavaş bölgeye geri döndü ki bu Souza’nın ifadesine göre ormanın sağlıklı olduğunun bir işaretidir. “Burada küçük domuzlardan farklı çok sayıda kuş türüne kadar her şey var. Hatta jaguarlar gibi daha büyük hayvanlardan ziyaret almaya bile başladık” diyor Souza. Ve yerliler bir zamanlar kirli olan nehirden artık tekrar içebilir.

Kampın bulunduğu eyalette bulunan Parana Eyalet Üniversitesi’nde bir çevre ve tarım hukuku profesörü olarak çalışan Katya Isaguirre, “Bugün, eyaletteki en iyi korunmuş orman,” dedi.

2013 yılından beri kampı izleyen Isaguirre, sözlerine “Bu, hem insanlar hem de doğa yönünden boş olan, örneğin mekanize tarım manzaralarından çok farklı” diye ekledi.

Aile Çiftliklerine Karşı Çok Uluslu Şirketler

Lutzenburger kampı, tarımın nasıl uygulanması gerektiğine dair birbirine karşı iki fikrin rekabet halinde olduğu Brezilya’daki daha büyük bir mücadelenin parçasıdır.

Sektörün geleceği, bazıları tarafından latifundios’ta, yani ihracat için büyük ölçüde soya gibi monokültür (tek türlü tarım) bitkileri üreten ve çoğunlukla çok uluslu şirketlerin sahip olduğu büyük ölçekli çiftliklerde görülüyor. Öte yandan diğerleri, Brezilya’nın gıda güvenliği geleceğinin, Brezilya Coğrafya ve İstatistik Enstitüsü’ne (IBGE) göre, ülkedeki tüm çiftçilik işletmelerinin yüzde 84,4’ünü oluşturan aile işi çiftliklerde yattığına inanıyor.

Brezilyalı çevre örgütü ISA’da biyoçeşitlilik koordinatörü olan Nurit Rachel Bensusan, “Bu, üretim alternatiflerinin ama neredeyse daha da çok anlatılar arasındaki bir ihtilaftır” dedi.

Monokültürlerin yıkıcı etkileri bulunuyor. Yeryüzünü istikrarsızlaştırıyor ve dahası hayvan ve böcek habitatını yok ediyor.

“Tarım işletmesinin ülkenin geleceği olduğu bu anlatı var, ama Brezilya’nın tabağındaki besinin yaklaşık yüzde 70’i aile çiftçilerinden geliyor. Gelecek, verili değil, yaratılacak bir şeydir.”

ISA, arazi hakları aktivizminin yanı sıra, sürdürülebilir tarım ve koruma çalışmalarına yönelik 2017 yılında, Juliana Santilli’nin açılış konuşmasının ardından Lutzenberger kampına tarımsal biyoçeşitlilik ödülünü veren bir değerlendirme panelinin parçasıydı.

Bensusan, “Bu insanlar, kurumsal zorluklardan ve itirazlardan haklarına ve gerçek şiddete kadar her şeye karşı savaştı.” diye belirtiyor.

İncil, Sığır eti ve Mermiler

Souza, Lutzenberger kampında yaşamakla beraber aynı zamanda kendisini Brezilya’nın en büyük sosyal hareketlerinden biri olarak adlandıran ve 1980’lerin ortalarından beri küçük çiftçilerin ve geçim çiftçilerinin varlığı için latifundios çiftliklerinin işgal edilmesi gerektiğini savunan Topraksız İşçi Hareketinin (MST) bir üyesidir.

MST aktivistleri, latifundios çiftliklerinin toprağın “toplumsal işlevine” en iyi biçimde sahip olmadığını; çevresel koşullara ve çalışma haklarına saygılı olan daha etkili yollarla kullanılabileceğini iddia ediyor. Böyle bir iddianın, Brezilya yasalarının topraksız insanlara verimsiz toprakları ya da bahsedilen toplumsal işlevini yerine getirmeyen arazileri işgal etme hakkı vermesinden dolayı, potansiyel olarak derin yasal içerimleri mevcuttur.

Bu işgaller, Brezilya Kongresinde –Evanjelik Hıristiyanları, çiftlik lobisini ve silah kontrolünü rahatlatmak isteyen yasa koyucuları bir araya getiren ve git gide büyüyen “İncil, sığır eti ve mermiler” grubunun yanı sıra– toprak sahipleri, tarım tüccarları ve politikacıların muhalefetiyle karşı karşıyadır. Bu gruptakiler, işgalleri ekonomik açıdan zarar verici bir problem olarak görüyor.

Muzlar, ailelerin sağlığına geri döndürdükleri topraklarda yetiştirdikleri düzinelerce üründen sadece bir tanesidir.

Geçen yıl yapılan bir konuşmasında, bu ay başkanlık seçimlerinin ilk turunu kazanan ve Brezilya’nın kendi Donald Trump’u olarak bilinen Jair Bolsonaro, MST “işgalcilerinin”, “tarım ticaretini kesintiye uğrattıkları” için “öldürülmesi” gerektiğini ileri sürdü.

Bu tür kamplar sık ​​sık yasal zorluklarla karşı karşıya geliyor ve arazi aktivistleri şiddet tehditleriyle karşılaşıyor. Ve varlığının ilk beş yılı boyunca, Lutzenberger kampı da bu kuralın bir istisnası değildi.

Daha önceden bu arazilere sahip olan bufalo çiftliği sahipleri, bu toprakların sosyal ve çevresel işlevlerini daha iyi yerine getirecek şekilde kullanılabileceği fikrine karşı çıktı. Çevreci STK’lar, onların işlerini daha da güçleştirmek amacıyla, insan sömürüsünden tamamen kurtarmak için arazinin parsellerini satın aldı.

Çevreyle ilgili yetkililer tekrar tekrar bölgeye çağrıldı ve onlar yolda yeni işgalcileri tutuklarken, bufalo çiftliği işçileri sığınaklarını yakmak için bu dikkat dağınıklığından yararlandılar. Bir avuç dolusu aile, yüzleştikleri sürekli tehditler ve olası düşük üretim nedeniyle sonunda pes etti.

Onlar korku içinde yaşarken, Souza saldırıların sadece tüm zorluklara rağmen fikirlerini savunmak için kalanların kararlılığını tetiklediğini söyledi. Souza; “Kalmak için savaşmamız gerektiğini biliyorduk, yapacak başka bir şey yoktu” dedi.

2008 yılı itibariyle, iyileştirme çabaları meyve ve ürünlerini vermeye başlamıştı. Balıkçı topluluklar ve yerli gruplar da dahil olmak üzere hayatını bu bölgede idame ettiren diğer halklar, değişimi fark ettiler ve kampı ve sakinlerini desteklemeye başladılar. Yerel görüş, kamplaşmanın lehine ilerledikçe, saldırılar sona erdi.

Şimdi diğerlerinin de kampa katılmak istediğini söylüyor Souza ve aktivistler 10 yeni aileyi daha kampa dahil etmeyi düşünüyor.

Souza, “İstediğim gelecek, karşılaştığımız tüm zorluklarla bile, çevreyi korurken aynı zamanda bu alanlardaki gelişimi görmenin mümkün olduğunu diğer kampların görebilmesidir” diye ekliyor.

Toplumumuzu değiştirebileceğimizi ve dünyayla, suyla ve ormanla farklı bir ilişki kurabilmemizin mümkün olduğunu görüyorum.”

Makalenin İngilizce Orjinali

Yeşil Gazete için çeviren: Cansu Yılmaz

 

(Yeşil Gazete, DeutcheWelle)

Yanımda mısın? – Damla Umut Uzun

Bu yazı kaosgl.org/ dan alınmıştır

Öyle bir yerdeyim ki lafa nereden başlanır bilemiyorum. Tatsız şeylerden bahsedeceğim biraz, baştan uyarayım.

Yazma sebebim Sıla, ana temamız da “kirpiğimiz yere düşmesin” olacak diye planladım ama kısmet bakalım.

Son bir haftadır her yerde yaldır yaldır bu “şok edici” haberleri okuyoruz. İlkin büyük bir kitle #SılaYalnızDeğildir heştegi altında birleşti, ahmetkuralın yüzüne tükürdü ve kadına şiddete lanetler yağdırıldı. Bu ilk dalganın ardından her toplumsal infialde olduğu gibi karşı tarafa cevap hakkı doğdu ve ahmetkural yaptıklarını meşrulaştıracak alt metinler içeren açıklamalar yaptı. Sonrasında “her daim erkeği haklı bulma timleri (EHBT)” de sosyal medyaya salınıp Sıla’nın ‘ne haltlar karıştırdığı’ ve ‘kendini nasıl bu duruma düşürdüğü’ne dair kamuoyuna şüphe rüzgarları salmaya başladı. Hatta bugün adını bu tarz ‘sansasyonlarla’ duyurma çabasında olan bir gazetemside ahmetin sinirinin Sıla’nın Ziynet Sali ile olan “yasak” ilişkisinden kaynaklandığını okudum. İşte ben de tam burada iki tarafa da birkaç şey hatırlatmak istedim.

Ben kim miyim? 2 sene önce ünsüz-bir-ahmet-kural tarafından Sıla ile çok benzer şeyler yaşatılmış biri. EHBT’cilerin şüpheci meraklarını gidermek için biraz olaydan bahsedeyim, çünkü her ne kadar ‘yanlı’ anlatacak olsam da duymadan inanmayanlar ya da abarttığımı düşünenler olacaktır. Git gide aklımda silikleşmeye başlayan olay temelde şöyle gelişti * (buralar tetikleyici olabilir):

Alkolden gözünün önünü göremeyen bir-başka-ahmetkural kişisi özgüvensizlikleri ile tetiklenen bir kıskançlık buhranına kapılıyor. İki saati geçkin bir süre boyunca size sözlü psikolojik şiddet uyguluyor. Karşısında susmasını ve evinizden defolup evinizden gitmesini istediğinizde ise sizi yere atıyor, kafanıza vuruyor, yüzünüze vuruyor, sizi yerlerde sürüklüyor ve polisi aramaya çalıştığınızda boğazınızı sıkıp telefonunuzu fırlatıyor boğazınızı sıkmaya devam ediyor. Tüm bunları yaparken sizi ne kadar sevdiğini ve bunları hak edecek ne yaptığını soruyor; evden gitmeyip sizi birlikte uyumaya zorluyor ve uyuyor. Tüm bunlar yaklaşık 5 saatte yaşanıyor, sonra siz de sabaha kadar tavana bakıp sadece “ne yaşadım lan ben?” diyebiliyorsunuz.

Şimdi ne kadar anlatsam da insan yaşamadan bilemiyor. Sadece siz değil, etrafınızdakiler de… Olaydan sonra en yakınlarım beni sorgusuz sualsiz dinleyip sonrasındaki süreçte de bana olabildiğince destek oldular. Öte yandan, her türlü ayrımcılık ve şiddetle mücadele ettiğim, etrafı avukatlar, sosyal hizmetçiler, psikolog, psikiyatr vb ile çevrili olan sevgili örgütümde halet-i ruhiyemi toparlayıp durumu paylaşabildiğim arkadaşlarımsa Sıla’nın birinci dalgası gibi sadece #yanımda’ydı. Olayı adli kurumlara intikal ettirmeye çalıştığım bir o kadar travmatik olan süreci bireysel bağlantılarım aracılığıyla yürüttüm. Örgütsel bağlantıyla elime numarası tutuşturuverilen iki psikolog da o an benimle ilgilenemediği için bireysel bağlantılarımla başka bir psikolog buldum. Uzun süre görüştüm.

Olay sonrası kendinizin bile tahmin edemeyeceği kadar kırılgan ve mankafa olabiliyorsunuz. Başınıza bunların neden ve nasıl geldiğini sorgulamak için ettiğiniz telefon sonrası kendinizi yine aynı ilişkinin içinde bile bulabiliyorsunuz. Maalesef, olabiliyor bunlar.

Aklınız başınıza geliyor bir yerde. Yani benim geldi. Başından sonuna keşke hiç yaşanmasaydı dediğim bu şeyin içinden çıktım, bir şekilde güçlendim. Her ne kadar kadına şiddet vakası gördüğüm birçok vakitte dizilerdeki sepya rengi flashbackler gibi o çirkin geceye gidip gelsem de, çevremde bu süreçte beni yalnız bıraktığını, bana hatalı davrandığını düşündüğüm kişilere içten içe halen sitem etsem de ben artık kendimi suçlamayı bıraktım. Çünkü burada suçlanacak en son kişi benim.

Şimdi sözüm mutlak EHBT’ciler ve en yakınınızda bile bulabileceğiniz “ee o da hak etmiş yani”ci potansiyel şüphecilere;

Duymak zor gelecek belki ama erkek şiddeti erkeklerden kaynaklanır! Bunun ne ‘ama’sı, ne ‘keşke’si ne de ‘yani’si var. Her durumda inciniveren gururlar, ottan çöpten kaynaklı ‘haksız tahrik’ler, “ama beni aldattı”lar, darp raporu aldırasıya uygulanan şiddetin karşılıklı bir “itiş kakış” oluvermesi, iyi haller ve her daim altında aranan başka sebepler… Maalesef tatlışlar, başka sebep falan yok. Bu hal, ataerkil toplumumuzun ve her-daim-erkeği-haklı-bulan hukuk sistemimizin etrafımızdaki ahmetkurallarda vücut bulması; bir nevi kendilerine biçtikleri “erkeklik hakkı”. ayşe düzkan’ın dediği gibi “İnsanın başına bir şey gelmeyeceğini, en fazla şefkatle cezalandırılacağını bildiği zaman kullandığı bir hak. Kadınların haklarını gasp etme hakkı”. Etrafımız bunu meşrulaştıran birçok politik söylem, toplumsal davranış ve adli kararla çevrilmiş olsa da son kez hatırlatmak isterim: böyle bir hakkınız yok!

(Neyse, bunca yıllık feminist mücadele bile size derdini anlatamamış; beni mi dinleyeceksiniz..?)

Ama burada Sıla’nın, benim ve diğer hayatta kalan kadınların #yanında olanlara söyleyecek birkaç şeyim daha var. İnsan başına gelmeden bilmiyormuş demiştim. Bu bilme halinden kastım yalnızca farkında olma, yanında yer alma, o tarafta durma ya da destekleme değil. Kol kola girme.

İnsan yere düşmeden, düşürülmeden bilemiyor ve bazen yanındakinin düştüğünü bile fark etmiyor; sendeledi kalktı sanıyor. Ama kalkmak her zaman o kadar kolay değil.

Siz, bu taraftakiler;

Eğer sendeleyen veya düşen birini gördüyseniz, başına dikilip kalkmasını beklemeyin. Ya da nasıl kalkması gerektiğini söylemeyin, çünkü bazen insan duymuyor, dinleyemiyor.

Benim düşüşüm pek fark edilmedi; fark edenler de kalkmam için acele ettirdi. Aceleden biraz daha sendeledim ama zar zor da olsa biraz destekle biraz kendi çabamla biraz da hiç tanımadığım kız kardeşlerimin koluna girip ayağa kalktım. Kol kolayız hâlâ.

Siz de birilerinin düşmesini beklemeyin, uzaktan bakmayın, sadece #yanında olmayın, koluna girin.

Kol kola girdikçe güçleneceğiz, böyle değiştireceğiz dünyayı.

Kirpiğimiz yere düşmesin…

Bu yazı kaosgl.org/ dan alınmıştır

 

Damla Umut Uzun

IPCC özel raporuna göre #bibuçuktakalsın – Birim Mor

İnsan faaliyetleri sonucunda ortaya çıkan sera gazları nedeniyle, sanayi devrimi öncesi döneme göre dünyamızın yüzeyinde neredeyse 1°C sıcaklık artışı meydana geldi.

Sadece 1°C sıcaklık artışı nedeniyle ortaya çıkan aşırı hava olayları, kuraklık, değişen yağış rejimleri, seller, eriyen buzullar, artan deniz seviyesi, orman yangınları, gıda güvenliği tehditleri dünyanın pek çok ülkesini olumsuz etkiliyor. Sera gazı emisyonlarını günümüzdeki miktarda atmosfere salmaya devam ettiğimiz takdirde ise 2030 yılına kadar sıcaklık artışının 1,5°C olacağı hesaplanıyor.

Bu nedenle, 2015 yılında pek çok ülke tarafından imzalanan Paris Anlaşması ile sanayi devrimi öncesine kıyasla küresel sıcaklık artışının 2°C’nin olabildiğince altında tutulması hatta 1,5 °C’nin altında tutulmasını hedefleniyor. Yani günümüz sera gazı emisyon salım miktarının azaltılması amaçlanıyor.

İklim krizi açısından 1,5 °C sıcaklık artışı kritik bir eşik olarak tanımlanıyor. Önlemler alınmadığı takdirde ise bu eşiğin altında küresel sıcaklık artışı sadece iddialı bir hedef olarak kalacak gibi duruyor.

IPCC özel raporu

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (“IPCC”) (*) geçtiğimiz günlerde 6000’in üzerinde bilimsel çalışmayı inceleyerek hazırladığı 1,5°C Küresel Isınma Özel Raporu’nu yayınladı. Raporun en önemli mesajı, en kısa sürede en fazla miktarda karbon salımının engellenmesinin hayati önem taşıdığı oldu!

Paris Anlaşması’nın temeli ise bu iddialı hedefleri tutturabilmek için hükümetlerin kendi ulusal hedeflerini oluşturmalarına ve kendi yol haritalarını belirlemelerine dayanıyor. IPCC’nin yeni özel raporu, Aralık ayında ulusal hedeflerin tartışmaya açılacağı Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı öncesi hükümetler ve kamuoyu için çok ciddi bir uyarı niteliği taşıyor.

Rapora göre 1,5°C eşiği için hâlâ geç kalmadığımız anlatılmış olmakla beraber hızlı, benzeri görülmemiş ve tüm sektörleri kapsayacak şekilde acil önlemlerin alınması gerektiği vurgulanıyor. II. Dünya Savaşı’nın ardından dünyayı yeniden yaşanabilir kılmak için topyekün sarf edilen çabaya benzer adımlar gerektiğinden bahsediliyor. 

Küresel ısınma nasıl 1,5°C’nin altında kalabilir?

IPCC’nin özel raporunda, sera gazı emisyonlarına ilişkin dünyada bu kaygısız tutumun devam etmesi yani fosil yakıtların (petrol, kömür, doğal gaz) kullanımı konusunda hiç bir önlem alınmadığı takdirde, 1,5°C sıcaklık artışı eşiğinin 2030 ile 2052 yılları arasında aşılacağı belirtiliyor.

Bu sınırı geçmemek için küresel emisyonları 2030 yılında 2010 yılı seviyesine göre yüzde 45 azaltmamız gerektiği ve 2050 yılına kadar da 2010 yılı seviyesinde kalmak zorunda olduğumuz vurgulanıyor. Bu demek oluyor ki; somut ve etkili önlemleri almak için yani neredeyse 10 yılımız kalmış!

Diğer bir ifade ile tarımda, enerjide, sanayide, konutlarda, ulaşımda ve kentlerde somut dönüşümler gerekiyor. Bu alanlarda dolaylı veya doğrudan neden olunan özellikle fosil yakıt kullanımının azaltılması ve yenilenebilir enerjiye geçiş şart. Bu ifade aslında bütün enerji ihtiyacımızı Güneş’ten veya rüzgârdan elde etsek bile yaşamlarımıza aynen devam edebiliriz anlamına gelmiyor.

Çünkü, yenilenebilir enerji de maalesef sürdürülebilir değil! Güneş ve rüzgârdan elde edilecek enerjinin altyapısının yine çevresel maliyeti ve iklim krizine olumsuz etkisi var. Esasen ihtiyacımız olan anahtar dünya ekonomisinin kökten değişimi: Döngüsel ekonomiye geçiş!

Çılgın ve duyarsız tüketim alışkanlıklarının geride bırakıldığı dünyaya daha saygılı yaşam biçimleri ve maddeden çok anlam arayışının yaygınlaştığı bir zihniyet devrimi gerekli bize!

Hiç bir şey değişmediği takdirde ve özellikle ABD ve Brezilya gibi ülkelerde iklim krizini reddeden hükümetlerin görevde olması halinde, 2100 yılına kadar 3°C’nin üzerinde sıcaklık artışı olacağı tahmin ediliyor.

Artış küçük etkisi BÜYÜK

Yerküre sıcaklığının 1°C’lik artışının pek çok olumsuz etkisini dünya özellikle son yıllarda deneyimlemekteyken, yarım derecelik ihmal edilebilecek gibi görünen bu fark aslında çok önemli. Bu artışın meydana gelmesiyle beraber, sağlık, güvenlik, geçim kaynakları, ekonomik büyüme, temiz su kaynaklarına erişim, gıda güvenliği üzerindeki risklerin çoğalacağı öngörülüyor.

Artışın 1,5°C yerine 2°C olması durumunda yapılan tahminlere örnek olarak;

  • Okyanuslarda asitliğin artması ve buna bağlı olarak okyanusların karbon tutup oksijen üretme kapasitesinde düşüş,
  • Arktik Okyanusu’nda (Kuzey Kutbu) yaz döneminde deniz buzlarının tamamen erimesi ve buna bağlı aşırı hava olaylarında artış,
  • Sel riskinin yüzde 170 oranında artması,
  • Bir yılda ortalama iki ay kuraklık yerine dört ay kuraklık yaşanması,
  • İklim krizi nedeniyle tehdit altında olan bitkilerin ve hayvanların sayısının iki katına çıkması,
  • Akdeniz’de çıkan orman yangınlarının iki katı alanı etkilemesi.

Üst perdeden yapılması gerekenler var gibi görünse de, unutmayın ki bireylerin değişmesi ile toplumlar değişir. Dolayısıyla bireysel olarak küresel ısınmaya ve iklim değişikliğine neden olan alışkanlıklarımızı değiştirmemizin anlamı büyük. Hepimizin ve gelecek nesillerin mutluluk içinde yaşaması için şimdi değişim zamanı…

(*) Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (“IPCC”) uzun yıllardır dünyada yaşanan küresel ısınmayı     ve küresel ısınmanın iklim krizi üzerine etkilerini inceleyen pek çok ülkeden bilim insanının çalışmalarına katıldığı bağımsız bir uzman topluluğu

 

Bu yazı livetobloom.com/ dan alınmıştır

 

 

Birim Mor

Avrupa’da saç teli örneklerinin yüzde 60’ında pestisit tespit edildi

Avrupa Parlamentosu’ndaki Avrupa Yeşilleri ve Avrupa Özgür İttifakı grubu dün (7 Kasım 2018) uzun dönemli pestisit maruziyeti araştırma projesinin sonuçlarını sundu. Detox Project ve Kudzu Science tarafından desteklenen projenin raporu önümüzdeki günlerde yayımlayacak.

Temmuz ve Ekim 2018 arasında 6 Avrupa Birliği ülkesinden (Almanya, Danimarka, Birleşik Krallık’tan Galler, İtalya, Fransa ve Belçika) alınan 148 saç örneğinde insektisit (böcek öldürücü kimyasal), fungusit (mantar öldürücü kimyasal), ve herbisitten (ot öldürücü kimyasal) oluşan toplam 30 pestisitin kalıntılarına bakıldı. Araştırmada bu 30 pestisitten 15’ine en az bir örnekte rastlanırken, örneklerin %60’da da en az bir pestisite, örneklerin %23’de ise en az iki pestisite rastlandı. Örneklerde en sık rastlanan pestisitler %29,7 ile Fipronil (insektisit), %18,9 ile Propikonazol (fungusit), %18,9 ile Permetrin (insekstisit) ve %10,1 Klorpirifos-etil (insektisit) oldu. Bu pestisitlerin hormon bozucu etkilerini, üreme bozukluğuna ve çocuklarda nörolojik gelişim bozukluklarına yol açtığını ve “muhtemel kanserojen” olduğunu gösteren çok sayıda bilimsel çalışma mevcut.

Ülke bazında bakıldığında Galler’den alınan örneklerin %84’ünde en az bir pestisite rastlandı ve Galler en yüksek pestisit seviyesine sahip ülke olarak listenin başında yer aldı. Örneklerin %44’ünde en az bir pestisit kalıntısıyla  Almanya liste sonunda yer aldı. Belçika’da ise bazı örneklerde 4 pestisite birden rastlandı.

Saç örneklerinde en yüksek pestisit sayısına 0-10 yaş grubunda, konsantrasyon seviyesine ise 40-60 yaş grubunda rastlandı

Yaş gruplarına bakıldığında ise 0-10 yaş grubundan alınan saç örneklerinin %28,6’da mantar öldürücü Propinakonazol, %25’inde böcek öldürücü Permetrin kalıntılarına rastlandı. 10-20 yaş grubunda ise örneklerin %42,1’nde böcek öldürücü Fipronil ve %15,8’de böcek öldürücü Klorpirifos bulundu. Yaş gruplarına göre ortalama pestisit sayısına bakıldığında ilk sırada 1,21 ile 0-10 yaş grubu, ardından da 1,12 ile 40-60 yaş grubu yer alıyor. Ortalama konsantrasyon seviyelerinde ise 40-60 yaş grubu 143 pg/mg ile ilk sırada, 10-20 yaş grubu 108 pg/mg ile ikinci sırada ve 0-10 yaş grubu 69 pg/mg ile üçüncü sırada yer alıyor.

The Detox Project

Dünyanın en çok kullanılan pestisiti, ot öldürücü glifosat ise saç telinde tespit metodu araştırmanın başlama tarihinden sonra onay aldığı için bu araştırma kapsamına alınamamıştı. Ancak, geçtiğimiz haftalarda The Detox Project, onaylı testlerle yapılan saç teli örneklerinde glifosat, AMPA (glifosatın birincil metaboliti) ve glüfosinat kalıntısı araştırma sonuçlarını açıklamıştı. Temmuz 2018’de başlayan araştırma kapsamında ABD, Avrupa ve Avustralya’dan alınan kısıtlı sayıda saç örneğinin bazılarında 66 milyar parçanın (ppb) üzerinde glifosat tespit edildi. Bu seviye, University of California San Francisco’nun 2016’da yayımladığı ve test edilen idrar örneklerinin %93’ünde glifosata rastlanılan çalışmada belirtilen 3 ppb seviyesinin çok üzerinde.

Saç örneğinde pestisit araştırmaları henüz yeni sayılsa da, idrar ve kan testlerini geride bırakacağı düşünülüyor. Örneklerin kolay toplanması, nakli ve muhafaza edilmesi açısından da avantajlı olan saç teli testi 90-120 günlük bir süreyi kapsarken, idrar yaklaşık 14-21 gün ve kan testi 2-3 günlük dönemleri kapsıyor.

Kaynaklar:

https://sustainablepulse.com/wp-content/uploads/2018/11/201811_CP_Green-Party_Pesticides-in-Hair_Final_HR.pptx

https://sustainablepulse.com/2018/11/08/european-parliament-group-finds-pesticides-in-hair-samples-across-europe/#.W-PsVidoSu4

https://sustainablepulse.com/2018/10/17/glyphosate-found-in-human-hair-as-unique-testing-project-releases-first-results/#.W-Nud9UzbIU

 

Haber: Ayşe Bereket

(aysebereket.wordpress.com/, Yeşil Gazete)

 

 

İklim değişikliği ve üretim maliyetleri Antalya’da 5 bin çiftçiyi tarımsal üretimden kopardı

Çiftçiler toprağı terk ediyor.

Bir yanda iklim değişikliğinin yıkıcı etkileri diğer yanda üretim maliyetlerinin artması çiftçileri üretimden koparıyor.

Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nın (TEPAV) İstihdam İzleme Bülteni tarım sektöründen turizm ve kamuya doğru yaşanan büyük göçü ortaya serdi.

Tarımın başkenti Antalya’da bu yıl (2018) yaklaşık 5 bin çiftçi ve yetiştirici üretimi bıraktı.

Üretici tarımdan neden el çekiyor?

Peki üretici tarımdan neden el çekiyor? Antalya Ticaret Borsası Başkanı Ali Çandır‘a göre, başta üretim maliyetlerinin artması olmak üzere değişik sebeplerden dolayı çiftçi tarımsal üretimden kopuyor.

Türkiye’de 5’te 1 olan tarımsal istihdam payının Antalya’da 3’te 1 olduğunu belirten Çandır, “Türkiye’nin turfanda ihtiyacının yüzde 60’ından fazlasını karşılayan, ekonomisi tarımla canlanan Antalya’da 5 bin çiftçinin tarımı terk etmesi bizlere şapkayı önümüze koyup bir kere düşünmemiz gerektiğini gösteriyor” diyor. Çandır, yaklaşık 25 milyar dolarlık milli gelir üreten Antalya’nın bunun yüzde 10’unu tarımsal üretim, yüzde 20’sini de tarımsal ticaretle başardığını da sözlerine ekliyor.

Çiftçi tarıma nasıl geri döndürülebilir?

Tarımsal üretimden çekilenler hizmet sektörü ya da kamu gibi alanlara kayıyor. Tarımdan kopan çiftçilerin yeniden tarım sektörüne dönmek istememeleri dikkat çekiyor.

Türkiye genelinde işsizlik oranını en az yüzde 2 oranında aşağı çeken tarım sektörünün itibarına tekrar kavuşturulması gerektiğini vurgulayan Çandır, bu durumu tersine çevirmek için şu çözüm önerilerini paylaşıyor:

1-) Başta girdi maliyetleri olmak üzere tarımsal politikaların tekrar gözden geçirilmesi

2-) Üreticiyi üretimde tutacak politikaların bir an önce hayata geçirilmesi

Çiftçilerin finansman ve mera desteğine ihtiyacı var

Antalya Damızlık Koyun Keçi Yetiştiricileri Birliği Başkanı Zeliha Öztürk ise çiftçinin tarıma bırakmasının sebepleri arasında yem ve diğer maliyetlerle başa çıkamaması, özellikle küçükbaş yetiştiricilerinin tarımsal kredileri kullanmada dezavantaj yaşamalarını sayıyor ve yetiştiricilerin finansman desteğine ihtiyacı olduğunu sözlerine ekliyor. Öztürk, “Eskiden ithalatla çözülebilen kırmızı et krizi dövizdeki kur artışlarıyla artık çözüm olmamaya başladı. Üretimden başka çıkış yolumuzun olmadığını görerek sektörün finansman ihtiyacının çözülmesi gerekiyor. Tarım il müdürlüklerine, mera komisyonlarına ve devlet bankalarına büyük iş düşüyor. ‘Ben hayvan yetiştirmek istiyorum’ diyen her üreticiye finansman sağlanarak mera tahsis edilmeli” çağrısı yaptı.

Yılın 9 ayı göçebe hayatı yaşayan tarım işçilerinin yaşam şartları korunmalı

Kent genelinde tarım üretimine dahil olan 170 bin çiftçinin bulunduğunu belirten Antalya Ziraat Odası Başkanı Nazif Alp, bölgede ekonomiyi ayakta tutan temel sektörlerden biri olan tarımın büyümesi için çiftçiyi yaşatmanın şart olduğunu söyledi.

Çiftçilerin ve yılın 9 ayı göçebe hayatı yaşayan tarım işçilerinin yaşam şartların korunmasının üretimin sürmesi için büyük önem taşıdığını belirten Alp, “Girdi fiyatlarının çok yükseldiği bu dönemde tarımda üreticiden tüketiciye doğrudan bağ kuracak sistemler oluşturulmalı. Yaylalarda domatesten marula, salatalıktan bibere çok geniş yelpazede üretim yapılıyor. Çiftçiler, yevmiyeli işçiler ve aileleri buradan ekmek yiyor. Diğer sektörlere kayma olmaması için bunun sürmesini sağlamalıyız” açıklamasında bulundu.

Bu yıl Antalya, 48 bin işçiyle sigortalı ücretli çalışan sayısının en çok arttığı il oldu

Çiftçi sayısının 61 ilde azaldığını saptayan Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV), tarımdan en büyük kaçışın Antalya’da yaşandığını belirledi. Tarımı terk edenlerin sayısının 5 bine ulaştığı Antalya, yüzde 11,6 ile çiftçi sayısı en hızlı azalan şehirler arasında sekizinci sıraya yerleşti. Tarım sektöründe yaşanan bu büyük kaçışa rağmen Antalya, sigortalı ücretli çalışan sayısının en çok arttığı il oldu.

Küresel iklim değişikliği tarımda en önemli sorunlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Gıda Tarım Hayvancılık Platformu “Tarım Dünyası” yazarlarından Ali Ekber Yıldırım, tarım alanında tartışacağımız konu başlıklarını şu şekilde sıralamıştı: Gıda fiyatları ve enflasyon, ana gündem maddesi olarak ithalat, tarım destekleri, buzağı yılı ve hayvancılık, gübrenin maliyeti ve fiyatı ve teknoloji kullanımı.

Türkiye konumu dolayısı ile iklim değişikliğine karşı en hassas ve riskli bölgeler arasında bulunuyor. Bilimsel raporlar, küresel ısınma yüzünden Türkiye’de sıcaklık artışının 5°C’ye varabileceğini ifade ediyor.

Fosil yakıt kullanımı, tarım ve hayvancılık, arazi kullanımı ve ormansızlaştırmaya bağlı olarak artan sera gazı emisyonları küresel ısınmaya ve iklim değişikliğine yol açıyor.

Tarımda 2018’in en önemli sorunlarından biri: Küresel iklim değişikliği

İklim değişikliği tarımı vuruyor

 

(DHA, Tarım Dünyası, Yeşil Gazete)

Eski İstanbul Valisi Mutlu cezaevine konuldu

Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) mülkiye yapılanması davasında yerel mahkemece “örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme” suçundan verilen 3 yıl 1 ay 15 günlük hapis cezası onanan eski İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, Edirne’de cezaevine konuldu.

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi, Fetullahçı Terör Örgütü’nün (FETÖ) “mülkiye” yapılanmasına yönelik davada yerel mahkemece “örgüt içindeki hiyerarşik yapıya dahil olmamakla birlikte örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme” suçundan verilen 3 yıl 1 ay 15 gün cezası onanan Mutlu avukatlarıyla birlikte Edirne Adliyesine gelerek teslim oldu.

İnfaz savcılığındaki işlemlerinin ardından Mutlu, Edirne Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Müdürlüğü ekipleri nezaretinde Edirne F Tipi Cezaevine götürüldü.

İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 3. Ceza Dairesi, İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi’nce 9 Şubat’ta karara bağlanan FETÖ’nün “mülkiye” yapılanması davasına ilişkin istinaf başvurularını karara bağlanmıştı.

 

(Hürriyet)

Reuters Gazetecilik Enstitüsü Raporu’na göre ‘uydurma haber” kategorisinde lider: Türkiye medyası!

Oxford Üniversitesi Reuters Gazetecilik Çalışmaları Enstitüsü tarafından yayınlanan Dijital Haber Raporu’nun Türkiye Ek Raporu, Türkiye’de basının durumuna ayna tuttu. Rapora göre Türkiye “uydurma” haberlerde 37 ülke arasında başı çekiyor.

2018 Ocak-Şubat döneminde 37 ülkeden 74 binin üzerinde katılımcıyla internet aracılığıyla yapılan araştırmaya Türkiye’den yaklaşık 2 bin kişi katıldı.

Türkiye’deki katılımcıların yüzde 49’u basında siyasi veya reklam amaçlı uydurma haberle karşılaştıklarını belirtirken bu oran diğer ülkelerde ortalama yüzde 26’da kaldı. Ayrıca Türkiye, araştırmaya katılan diğer 36 ülkeye oranla katılımcılarının siyasi görüşlerini açıklamaktan en çok çekindiği ülke sıralamasında yüzde 65 ile birinci oldu. Bu durumun sebebi ise yetkililerle sorun yaşama ihtimali olarak belirlendi.

Rapora göre siyasi görüş Türkiye’de basına güveni en fazla belirleyen faktör oldu. Medyaya güven duyduğunu belirtenlerin oranı yüzde 38 olarak kaydedilirken yüzde 40’lık kesim güven duymadığını ifade etti. Araştırmanın başında yer alan Dr. Servet Yanatma’ya göre oldukça yakın olan bu iki oran, kutuplaşmış toplum ve medya yapısınının bir göstergesi. Buna bağlı olarak, raporda kendini sağ siyasete yakın görenlerin medyaya güveni yüzde 51 olarak belirlenirken, sola yakın görenlerde bu oran yüzde 29’da kaldı.

Araştırmaya göre Türkiye genelinde en fazla güven duyulan haber kaynakları arasında FOX TV, Cumhuriyet ve Sözcü gazeteleri yer alırken en az güven duyulan kaynaklar sırasıyla hükümet yanlısı olarak sınıflandırılan Ahaber, Sabah ve TRT Haber oldu. Siyasi görüşün haber kaynağı tercihini etkilediği belirtilen raporda katılımcıların kendi kullandıkları kaynaklara daha fazla güven duyduğu vurgulandı.

Bunun yanında raporda ortaya çıkan sonuçlara göre cep telefonunu haber alma aracı olarak kullananların oranı son üç yılda büyük artış göstererek yüzde 28’den yüzde 43’e çıktı. Facebook’u haber takip etme aracı olarak kullananların oranı ise yüzde 18’le son üç yıla göre en düşük noktaya geriledi.

 

(Artı Gerçek)