The Guardian, başyazısında eylemi şöyle değerlendirdi: Eğer bu plan başarılı olursa maliyeti göstericilerin gözaltına alınması, yolcuların işe geç kalması ve araç sahiplerinin trafikte kalması olacak. Fakat eğer plan başarısız olursa iklim değişikliğinin bedeli dünyadaki herkes ve onların çocukları için çok ağır olacak.
İklim değişikliğine karşı hükümetlerin daha fazla adım atması gerektiğini savunan Extinction Rebellion (Yokoluş İsyanı) adlı hareketin destekçileri, konunun aciliyetine dikkat çekmek için kendilerini Londra’daki metro trenlerine yapıştırarak iki hafta boyunca ulaşım ağını durdurmayı planlıyor. The Times gazetesinin haberine göre, aktivistler ana caddelerde yol kesme eylemleri de yapacak. Hareket, Londra’daki eyleme en az 2 bin 500 gönüllünün katılacağını, 30 ülkede 80 kentte de benzer eylemlerin yapılacağını açıkladı.
bbc. türkçe’nin haberine göre, kolluk kuvvetleri ise bu nedenle Londra’da seyahat edecek kişilere ulaşımdaki olası aksamalar nedeniyle erkenden yola çıkmaları tavsiyesinde bulundu. Daha önce de Londra’daki Thames nehri üzerinden geçen köprülere barikat kuran Extinction Rebellion’ın onlarca destekçisi gözaltına alınmıştı.
‘Değişmeye
zorlanacağız’
The Guardian gazetesi ise konuyu “Kesilmiş sokaklar şimdi
değişebileceğimizi veya gelecekte değişmeye zorlanacağımızı gösteriyor”
başlığıyla başyazısında ele aldı. Gazeteye göre planlanan eylemler sokak
tiyatrosu ile doğrudan eylem arasında bir yerde bulunuyor.
Başyazıda şu ifadeler yer alıyor:
“Eğer bu plan başarılı olursa
maliyeti göstericilerin gözaltına alınması, yolcuların işe geç kalması ve araç
sahiplerinin trafikte kalması olacak. Fakat eğer plan başarısız olursa iklim
değişikliğinin bedeli dünyadaki herkes ve onların çocukları için çok ağır
olacak.
“Tüm gezegenin ekonomisini küresel
orta sınıfa acı ve rahatsızlık vermeden değiştirebileceğimiz fikri temelden
yanlış. Karbon salımı azaltılmış bir ekonomiye geçişin bedelinin adil bir
şekilde dağıtılması dev bir siyasi sorun. Şu anda bu bedel, buna en az
dayanabilecek kesimlerin omzunda.”
Dünyada yoksul ülkeler, Batı’da ise yoksulların iklim değişikliği yüzünden artan gıda fiyatlarından en çok etkilenenler arasında olacağını belirten Guardian, iklim aktivizminin amacının ekonomide yapılması gereken değişimlerin doğa bunu felaketlerle dayatmadan önce yapılmasını sağlamak olduğunu yazdı.
Devlet Başkanı El Beşir’e karşı yapılan darbenin ardından protestocuların bir isteği daha yerine getirilerek eski hükümet üyeleri tutuklandı.
Sudan’da göstericiler ülkeye sivil bir yönetim gelene kadar sokaklarda kalmaya devam edeceklerini söylüyor. Başkent Hartum’daki Savunma Bakanlığı binası önünde de oturma eylemi sürüyor.
Sudan’da yönetime el koyan geçici askeri konsey, eski hükümet üyelerini
tutukladı. Konsey sözcüsü Şemsettin Şanto, yeni başbakanın kim olacağına
muhalefetin karar vereceğini belirterek onların tercihinin uygulanacağına söz
verdi.
bbc.türkçe’nin haberine göre, pazar günü bir basın toplantısı düzenleyen geçici askeri konsey temsilcileri, muhalefet partilerinin üzerinde uzlaştığı bir sivil hükümet atayacaklarını söyledi. “Biz başbakan atamayacağız, onlar kendi başbakanlarını seçecek” diyen Şanto, sokaktaki protestoculara, eylemlerini sonlandırmaları için güç uygulamayacaklarını açıkladı.
Şanto öte yandan protestoculara kentlerdeki günlük hayatı engellememe, yol
kesme eylemleri yapmama çağrısında bulundu ve ekledi: “Eline silah
alanlara hoşgörü gösterilmeyecek.”
Askeri konsey toplantıda bir dizi karar daha açıkladı. Bunlardan bir kısmı
şöyle:
Medya üzerindeki bütün kısıtlamalar ve sansürlerin kaldırılması
Ordu ve poliste yeni yöneticiler atanması
Ulusal İstihbarat ve Güvenlik Servisi’ne yeni yönetici atanması
Yolsuzlukla mücadele ve eski iktidar partisini denetlemek için komiteler kurulması
Protestocuları destekledikleri gerekçesiyle tutuklanan kolluk kuvvetlerinin serbest bırakılması
Diplomatik misyonların gözden geçirilmesi.
Abdul Fattah Abdulrahman Burhan da cumartesi günkü konuşmasında siyasi tutukluların derhal serbest bırakılacağını ve protestocuları öldüren kolluk kuvvetlerinin yargılanacağını açıklamıştı. Askeri konsey tarafından tutuklandığı ve güvenli bir yere götürüldüğü açıklanan eski Devlet Başkanı Ömer el Beşir’in nerede olduğu ise halen bilinmiyor.
İktisatçı- yazar Mustafa Sönmez, tweet atarak Cumhurbaşkanı’na hakaret ettiği, halkı kin ve nefrete teşvik ettiği suçlamalarıyla önceki gece yarısı evinden gözaltına alındı. Adliyeden serbest bırakılan Sönmez, “Sabahın üçlerinde benim de kapım çalındı. Bu su hiç durmaz” dedi.
İktisatçı-yazar Mustafa Sönmez sosyal medya paylaşımları gerekçe
gösterilerek “Cumhurbaşkanına hakaret” ve “Halkı kin ve nefrete
teşvik” suçlamasıyla önceki gece gözaltına alındı. İfadesinin ardından Kartal
Adliyesi’ne getirilen Sönmez, serbest bırakıldı.
Sönmez, serbest bırakıldığını sosyal medya hesabından “Sabahın 3
lerinde benim de kapım çalındı, nezarette ağırlandım, ifade sonrası serbestim.
Arayan, ilgilenen herkese teşekkürler. Bu su hiç durmaz” ifadeleriyle
duyurdu.
Beşiktaş-Başakşehir maçı öncesi attığı “Çarşı başladı, devamı geliyor,
hele ki tribünler bugün çok şenlenecek” notuyla paylaştığı video nedeniyle
hakkında soruşturma açıldığını belirten Sönmez, “Cumhurbaşkanına hakaret
suçlamasını bu twite bina etmişler. Neresinde hakaret var benim yazdıklarımın?
Video zaten ortalıkta. CB’ye hakaret edeceğim de ne olacak? Bizim derdimiz
demokrasi katliyle. Hala gece 3’te evden yazar götürülüyor. Dünya bunu konuştu,
İyi mi oldu?” diyerek tepki gösterdi.
Sönmez, soruşturma dosyasında paylaştığı başka tweetlerin de hakaret suçuna
delil olarak gösterildiğini kaydetti.
Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı 2019 yılı ocak döneminde, geçen yılın aynı dönemine göre 1 milyon 259 bin kişi artarak 4 milyon 668 bin kişi oldu. İşsizlik oranı da geçen yıla göre 3,9 puanlık artışla yüzde 14,7’ye yükseldi. Tarım dışı işsizlik 4,1, genç işsizlik ise 6,8 puan arttı.
Ocak ayı rakamlarına göre genç işsizlik, geçen yılın aynı dönemine göre rekor kırarak 6.8 puan artış gösterdi.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) bugün açıkladığı Ocak 2019 iş verilerine göre, 2019 yılı ocak döneminde, Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz geçen yılın aynı dönemine göre 1 milyon 259 bin kişi artarak 4 milyon 668 bin kişi oldu. İşsizlik oranı da 3,9 puanlık artışla yüzde 14,7 seviyesinde gerçekleşti. Aynı dönemde tarım dışı işsizlik oranı 4,1 puanlık artışla yüzde 16,8 olarak belirlendi. Genç nüfusta (15-24 yaş) işsizlik oranı 6,8 puanlık artışla yüzde 26,7 olurken, 15-64 yaş grubunda bu oran 3,9 puanlık artışla yüzde 15,0 olarak gerçekleşti. İstihdam edilenler 872 bin azaldı
İstihdam edilenlerin sayısı 2019 yılı ocak döneminde, bir önceki yılın aynı
dönemine göre 872 bin kişi azalarak 27 milyon 157 bin kişi, istihdam oranı da 1,9
puanlık azalışla yüzde 44,5 oldu.
Tarım sektörünün payı da düştü
Bu dönemde, tarım sektöründe çalışan sayısı 345 bin, tarım dışı sektörlerde çalışan sayısı 526 bin kişi azaldı. İstihdam edilenlerin yüzde 17,0’si tarım, yüzde 19,9’u sanayi, yüzde 5,4’ü inşaat, yüzde 57,7’si ise hizmet sektöründe yer aldı. Önceki yılın aynı dönemi ile karşılaştırıldığında tarım sektörünün istihdam edilenler içindeki payı 0,7 puan, inşaat sektörünün payı 1,6 puan azalırken, hizmet sektörünün payı 2,3 puan arttı. Sanayi sektörünün payı ise değişmedi.
İşgücü 2019 yılı ocak döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre 387 bin
kişi artarak 31 milyon 825 bin kişi, işgücüne katılma oranı ise 0,1 puanlık
artışla yüzde 52,2 olarak gerçekleşti. Aynı dönemler için yapılan kıyaslamalara
göre erkeklerde işgücüne katılma oranı 0,2 puanlık azalışla yüzde 71,1,
kadınlarda ise 0,4 puanlık artışla yüzde 33,6 olarak gerçekleşti.
Kayıtdışı oranı yüzde 33
Ocak 2019 döneminde herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna bağlı olmadan
çalışanların oranı, bir önceki yılın aynı dönemine göre 0,6 puan artarak yüzde
33,1 olarak gerçekleşti. Tarım dışı sektörde kayıt dışı çalışanların oranı ise
bir önceki yılın aynı dönemine göre 0,7 puan artarak yüzde 22,5 oldu.
Mevsim etkisinden arındırılmış istihdam bir önceki döneme göre 223 bin kişi
azalarak 28 milyon 14 bin kişi olarak tahmin edildi. İstihdam oranı 0,4 puan
azalarak yüzde 45,9 oldu. Mevsim etkisinden arındırılmış işsiz sayısı da bir
önceki döneme göre 170 bin kişi artarak 4 milyon 295 bin kişi olarak
gerçekleşti. İşsizlik oranı 0,6 puan artarak yüzde 13,3 oldu.
Mevsim etkisinden arındırılmış işgücüne katılma oranı 0,2 puan azalarak
yüzde 52,9 olarak gerçekleşti. Ekonomik faaliyete göre istihdam edilenlerin
sayısı, tarım sektöründe 22 bin, sanayi sektöründe 82 bin, inşaat sektöründe 44
bin, hizmet sektöründe 76 bin kişi azaldı.
‘2009 krizine döndük’
Ekonomist
Ümit Akçay sosyal medya hesabından paylaştığı mesajında açıklanan rakamları,
“İşsizlikte Ocak 2019 rakamları, 2009 krizine dönmüş durumda” şeklinde
değerlendirdi.
AKP ve MHP’lilerin tutanakları imzalamayı reddetmesi üzerine, Maltepe’de yeniden sayılan oylar, silbaştan sayılacak. Sayım kurulu sayısı da 12’den 2’ye indirildi.
31 Mart yerel seçimlerinin ardından Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP)
talebi üzerine oyların yeniden sayılmasına karar verilen Maltepe’de AKP ve Milliyetçi
Hareket Partili (MHP) sandık görevlilerinin tutanakları imzalamayı reddetmesi
üzerine sayım durdu. Yüksek Seçim Kurulu (YSK), AKP’nin olağanüstü itirazı
üzerine Maltepe Seçim Kurulları’nın sandık kurullarının sayısının artırılması
dair kararını da kaldırdı. Böylece ilavelerle 12’ye çıkarılan sandık kurulu
sayısı yeniden 2’ye düşürüldü. YSK’nın kararıyla iptal edilen sandık
kurullarının saydığı oylar da yeniden sayılacak. CHP, Maltepe Seçim Kurulları’nın
aldığı bu kararlara karşı YSK’ya itiraz etti.
YSK’nın AKP’nin olağanüstü itirazı üzerine sandık kurullarının sayısının
artırılmasına dair kararı kaldırması, ilçede iki gün önce kurulan 10 yeni
sandık kurulunun yaptığı sayımları hükümsüz kıldı. YSK kararının gerekçesinde;
Maltepe 1. Ve 2. Seçim Kurullarının sandık kurulu sayısının artırılması
kararını müştereken (iki kurul birlikte toplanıp karar almıştı) almadığı belirtildi.
Toplam 1087 sandıktan sadece 175 dolayında yeniden sayılmayan sandık
kalmışken, işlem durduruldu. Maltepe 1. ve 2 Sandık Kurulları YSK kararı
uyarınca 10 yeni sandık kurulu tarafından yapılan sayımların geçersiz
sayılmasına karar verdi. Bu karar ile 400 dolayında sandığın sayımı iptal
edilmiş oldu. Sandık Kurulu sayısı da 12’den 2’ye düştü. Maltepe Seçim
Kurulları, oyların sayımının hızlandırılması için yeni sayım terminalleri
kurulmamasına da karar verdi.
Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP) Barış Yarkadaş, konuya ilişkin sosyal
medya hesabından şu paylaşımda bulundu:
‘Memurlar baskı altında’
“Maltepe’deki sayım durdu. Çünkü; YSK’nın yazılı talimatına rağmen; memurlar, AKP ve MHP’li temsilciler tutanaklara imza atmıyor diye imza atmayacaklarını söylüyor. Oysa ki; YSK’ya göre hâkimler ile CHP ve SP temsilcilerinin imzası yeterli. Maltepe Seçim Kurulu şu an toplantıda.
AKP-MHP, Maltepe’deki sandıkların tümünü saydırarak değişik bir sonuç
almayı planlıyordu. Sonuçlar istedikleri gibi çıkmayınca bu kez de sayım
bitmesin diye hakimlerin tutanaklarına imza atmıyorlar. Memurlar da kendilerini
baskı altında hissediyor. İktidar halka meydan okuyor.
AKP ve MHP, İlçe Seçim Kurulu’nun oluşturduğu son 10 sayım istasyonunun
saydığı 300 sandığın yeniden sayılmasını istiyor. Bunun anlamı 800 sandığı
geçen sayım işleminin yeniden 500’lere dönmesi… Oysa ki; engelleme olmasa
sayım bu gece bitecek, yarın mazbata verilecekti.”
AKP ve MHP, İlçe Seçim Kurulu’nun yaptırdığı 400 sandığın sayımını iptal
ettirdi. Bunun anlamı şu; sayımlar, 500. sandıktan yeniden başlayacak.
Sayımları, ilk oluşturulan iki kurul yeniden sayacak. Bu yüzden, şu an toplan
576 sandık sayılmayı bekliyor. CHP karara itiraz etti.
913 sandık sayıldı
Saat 19:15’te’de Twitter hesabından yaptığı paylaşımla Maltepe’de 1089
sandığın 913’ünün sayıldığını belirten Yarkadaş’ın son güncellemesi şöyle:
“Maltepe’de an itibariyle 1089
sandığın 913’ü sayıldı. Geride sayılacak olan 176 sandık kaldı. Şu an son
sayımla birlikte Ekrem İmamoğlu, 13.907 oy ile bir kez daha İstanbul Büyükşehir
Belediye Başkanı seçildi. Biz de Maltepe’de sandık ve oy nöbetindeyiz.”
Kavga çıkmıştı
CHP tarafı hafta boyunca AKP ile MHP’nin sayımın yavaşlatılmasını
sağlayarak mazbata sürecinin uzatılmasını amaçladığını öne sürüyordu. İki gün
önce de AKP ile MHP’lilerin Maltepe’de topluca sayım yapılan alana girmesi
sonucu kavga çıkmış bu sebeple sayım durdurulmuştu.
Hayvan katilleri geçtiğimiz hafta sonunu boş geçirmedi. Ankara’nın Çubuk ilçesinde 30 köpek, 2 kedi yavrusunun çöp torbalarına konmuş cesetleri bulundu. Diyarbakır’da yol kenarında zehirlendiği öne sürülen 13 köpek köylülerce gömüldü. Izmir’de 5 günlük kedileri başlarını ve patilerini keserek öldürdüler. Istanbul’da papağanına kameralar önünde işkence ederek ölümüne neden olan kişiye ceza verilmedi: Gerekçe, sahipli papağan mal kapsamına giriyor.
Ankara’nın Batıkent ilçesindeki bir parkta 16 köpeğin zehirli
etlerle öldürülmesinin yaratttığı şok geçmeden, yine Başkent’te bu kez Çubuk
ilçesinde, boş bir arazida bir kısmı çöp torbalarına konulmuş 30 köpek, 2 kedi
ölüsü bulundu. Geçtiğimiz hafta sonu olaydan haberdar olan hayvanseverler, büyük
tepki gösterdi.
Çubuk’taki Yıldırım Beyazıt Üniversitesi yakınında yürüyüş yapan
bir grup genç, boş araziye atılan hayvan ölülerini görünce Çubuk Belediyesi ile
hayvan derneklerine haber verdi. Belediye görevlileri, bölgede bazıları çöp
torbalarına konulmuş 30 köpek ve 2 kedi ölüsü tespit etti. Hayvan cesetleri,
kamyonete konularak götürüldü. Gelen hayvanseverler ve polis ekipleri de
bölgede inceleme yaptı. Köpeklerin bulunduğu alanda bulunan kredi kartı slibi
ve kıyafet etiketi polislere teslim edildi.
‘Sahiplerine ulaşırsak katilleri buluruz’
Patili Canları Yaşatma Derneği Başkanı Alper Karmış, hayvanların
katledildiğini düşündüklerini söyledi. 2’si pitbull, 1’i rottweiler cinsi
toplamda 30 köpek ve 2 kedi ölüsünün bulunduğunu söyleyen Karmış, “Bu
manzarayı anlatmak mümkün değil. Arka tarafımızda hepsi komple bir arada yatıyordu.
10-15 günlük bir süre olduğunu tahmin ediyoruz, hayvanlar kurtlanmıştı..
Özellikle 2 pitbull ve 1 rottweilerdan yola çıkarak sosyal medyada sahiplerine
ulaşabilirsek bunu kimin yaptığına dair de bir fikrimiz olacaktır diye
düşünüyorum” diye konuştu.
‘Bu bir kurumun işi’
Hayvanların Yaşam Hakları Konfederasyonu Genel Başkan Yardımcısı
Haydar Özkan ise, “Şu ana kadar Türkiye tarihinde çıkıp da bir vatandaşın
30 tane hayvanı öldürdüğü görülmedi. Bu işin bir kurum tarafından yapıldığını
düşünüyorum. Hayvana tecavüz edenlere, katledenlere hapis cezası
verilmeli” dedi.
‘Yasa istiyoruz’
Hayvanları Koruma Kurtarma ve Yaşatma Derneği’nden yapılan
yazılı açıklamada ise, ” Türkiye’nin her yerinden her gün yeni katliam
haberleri alıyoruz. İnsanlık yavaş yavaş çürüyor. Yetkililer yasa çıkartmak
için hala daha ne bekliyor? Bu katliamlara ‘dur’ demenin tek yolu yasadır, yasa
istiyoruz” denildi.
Çubuk Belediye Başkanı Baki Demirbaş da güvenlik güçleriyle
belediyenin tüm birimlerinin bu vahşetin ortaya çıkarılması için seferber
edildiğini söyledi.
Hayvan hakları savunucularının ne protestoları ne de yasal yollara başvurmaları kar etmiyor. Savunucular, yasaların bir an önce değiştirilmesini istiyor.
Diyarbakır’da
da 13 ölü köpek
Diyarbakır’ın Çınar
ilçesinde ise yol kenarında bulunan cansız 13 köpek, köylüler tarafından topluca
gömüldü. Çınar ilçesine bağlı Altınakar
Mahallesi, Gelensu mezrasında, yayılan kokular üzerine hayvanları bulan yore halkı
köpeklerin zehirlenerek öldürüldüklerini iddia etti. Köpekler boş bir arazide topluca
gömüldü. Olayın jandarmaya bildirilmesi üzerine ekipler, katillerin yakalanması
için çalışma başlattı
5 günlük kedilerin başlarını ve patilerini
kestiler
İzmir’in Menemen
ilçesinde, 5 gün önce doğan 5 kedi, başları ve patileri kesilerek öldürüldü.
Kedi ölülerini görüp, büyük üzüntü yaşayan bölge halkı, savcılığa suç
duyurusunda bulundu. Bölgedeki vatandaşlar, kedileri öldüren kişi ya da
kişilerin yakalanıp cezalandırılmasını istedi.
Ulukent’te site
sakinlerinin besleyip, ‘Prenses’ adını verdiği kedi, 5 gün önce 5 yavru
doğurdu. Bazı site sakinlerinin, beslenmelerine karşı çıkması üzerine
hayvanseverler de yavru kedilere kapalı bisiklet garajında bakmaya başladı.
Yavruları beslemek için dün akşam bisiklet garajına giren site sakinleri,
başları ile patileri kesilmiş kedilerin ölüsüyle karşılaştı. Öldürülen
kedilerin garajın önündeki bahçeye atıldığı görüldü. Hayvanseverler, belediye
ve polise gidip şikayetçi oldu. Bazı site sakinleri de savcılığa suç
duyurusunda bulundu.
Papağanı işkenceyle öldürene dava yok
Papağanına işkence yapan MasterChef yarışmacısı Murat Özdemir’e dava açılmadı. Özdemir, 17 Aralık 2018’de‘Bahtiyar’isimli papağanına işkence yaptığı sırada çektiği videoyu paylaşmış, ardından gözaltına alınmıştı. Ameliyata alınan papağan, operasyonun ardından hayatını kaybetti. TV8’deki MasterChef yarışmasıyla ünlü olan Özdemir’in ise bir süre akıl hastanesinde kalması kararlaştırıldı. Hayvanları Koruma Kurtarma ve Yaşatma Derneği (HAYKURDER) de Özdemir hakkında suç duyurusunda bulunmuştu. Ancak İstanbul başsavcılığı 88 müştekinin bulunduğu soruşturmayı tamamlayarak, Özdemir hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. Karara gerekçe olarak ‘mala zarar verme’ suçunun kendi hayvanına zarar verme kapsamında kalması gösterildi. Özdemir’e yalnızca para cezası verildiği kaydedildi.
HAYKURDER Başkanı Erman Paçalı, kararı “Hukuk bu kararı kabul ediyor olabilir ancak vicdanlar kabul etmiyor” sözleriyle değerlendirdi.
Yaşadığı süre boyunca 6 hamilelik
yaşadı ve bu hamilelikler sonucunda iki ölü bebek doğurdu. İki bebeği doğum
esnasında öldü ve iki bebeği de canlı doğdu.
2 sezaryen operasyonu geçirdi. Bir kez rahim biyopsisi ve kontrol amaçlı
laparotomi ( karın boşluğunun cerrahi yöntemlerle açılması) yapıldı. Hamileliği
esnasında, rahmindeki fetüslere emg elektrodları takıldı. Yaşamı boyunca, tam
11 ameliyat geçirdi. Ölümünden bir süre önce çekilen röntgende, batın
bölgesinde muhtemelen önceki ameliyatlarda unutulmuş bir metal tel tespit
edildi. Ayrıca skolyoz (omurganın eğriliği) teşhisi konmuştu ve vücudunda
çeşitli bakteri ve parazitler vardı. Sağ elindeki bir parmak ampute edildi (kesildi).
10 gün sonra, aynı eldeki diğer parmağı
da kesilmek zorunda kalındı. Ağzında dişeti iltihabı vardı. Karnında da
stafilokok enfeksiyonu tespit edildi.
Hayır,
Mabel’in parmakları sigara tiryakiliğinden oluşan kangrenden dolayı kesilmedi.
Hemen hemen tüm doğumlarının problemli olmasının sebebi hamilelik esnasında
yaptığı yanlışlar -yanlış beslenmesi-zararlı alışkanlıklarına devam etmesi- değildi. Geçirdiği ameliyatların sonrasında
neredeyse hiç ağrı kesici verilmemesinin sebebi, ilaç kullanmayı reddetmesi de değildi.
Ağzındaki iltihap, diş ve dişeti
sağlığına dikkat etmediği için oluşmadı. Kısacası Mabel; üzücü şekilde sürekli
bebeklerini kaybeden, çeşitli hastalıklara yakalanan, tüm bakteri ve virüslerin
sanki onu bulduğu talihsiz-şanssız bir kadın değildi.
Mabel’in en büyük talihsizliği, bir enstitü laboratuvarında doğmuş olmasıydı. Annesiyle neredeyse hiç vakit geçirmedi. 10 yıl 359 gün yaşadı ve bunun 1,613 gününü yalnız kendisinin sığabileceği büyüklükteki bir tel kafes içinde tek başına geçirdi. 11 ameliyattan sonra neredeyse hiç ağrı kesici desteği verilmedi, sadece bir sezaryenin ardından 1 gün süre ile ağrı kesici kullanabildi. Rahminde 5 Ekim’de ölen fetüs, gözlemlemek için bilerek içeride bırakıldı ve 9 Aralık’ta mumyalaşmış halde sezaryenle alındı. Bu süreçte de hiç ilaç desteği alamadı. Tam 388 kez (24 farklı tip) ilaç uygulandı. 4 farklı tip mikrop ve 3 farklı tip parazitle enfekte edildi. Mabel, öylesine büyük bir psikolojik ve fiziksel şiddete maruzdu ki kendine zarar vermeye başladı ve parmağını yedi. Ve 10 gün sonra diğer parmağını. “Depresyondan kaynaklı uzuvlarını yiyor” diye not düşüldü dosyasına. Mabel ölmek istiyordu ama öyle bir imkânı dahi yoktu. Aynı enstitüdeki, hayatının %93’ünü yalnız geçirmiş Bonnie ile birbirlerini hiç görmediler ancak durumları benzerdi: Bonnie de uzuvlarını yiyor, tüylerini yoluyordu. Ona da “depresyon-mental hastalık” notu düşüldü. Diğer bilim tutsakları Bangles, Cecelia, Lilly, Vera, Derek, Raj, Wafiya’ya da…
Mabel’in
hikayesi, hayvan refahı ve hayvan hakları arasındaki keskin ayrımın,
faydacılığın ve türcülüğün anlaşılmasına uygun örneklerden biridir.
Faydacı görüşe göre, Mabel’in yaşamı ve vücuduna yapılan
müdahaleler ile insan sağlığı için bilgi ve kazanımlar elde edileceğini varsayımında
-ki gerçekte öyle bir şey olmadı- bir yanlışlık yoktur. Çünkü ahlaken yanlış sayılabilecek bir
eylemin sonucunda sağlanacak olsa dahi, varılacak hedeften elde edilecek
çıkarlar birinci plandadır. Evet Mabel çok acı çekmiştir ama diğerlerinin
çekmemesi için önemli bir görevi de üstlenmiştir. Bu, faydacı yaklaşımdır.
Böyle bir durumda da ahlaki kaygıları mümkün olduğunca bertaraf etmek ve vicdani yükten kurtulmak için bir takım kısıtlamalar yapma yoluna gidilir. Hayvanların korunmasıyla ilgili oluşturulan yasal metinlerdeki “hayvan refahı” vurgusunun altında yatan sebep budur. Refahçı yaklaşım, Mabel’in geçirdiği operasyonlar, vücuduna enjekte edilen maddeler ya da rahminde bırakılan fetüsle ilgilenmez. Tek kaygısı, Mabel’in (eğer uygunsa) ağrı kesici alabilmesi, (mümkünse) yalnız olmaması ve kafesinin boyutudur. Eğer deney çalışmasına negatif bir etkisi olacaksa, ağrı kesici de önemli değildir. Sınırları insan tahakkümüyle çizilen hayvan refahının anlamı budur.
Türcülük
ise, 3. paragrafta Mabel’in bir insan olmadığının anlaşılmasıyla duyulan
rahatlığın adıdır; insanmerkezcidir. Türcülük; Mabel’in yalnızlığı, kafesinin
boyutu, gerçekleştirilen deneysel prosedürler, çektiği acı-stres ve hatta
çalışmadan bir fayda sağlanıp sağlanmadığıyla ilgilenmez. Mabel bir insan olmadığı müddetçe
tüm bu ayrıntılar önemsizdir. İnsandışı hayvanlar arası türcülükte ise fare
Mabel ile kedi Mabel ya da inek Mabel ile köpek Mabel için verilecek tepkiler
farklı olabilir. Mabel bir fare ise faydacı, tavşan ise refahçı, köpek ise
deney karşıtı yaklaşım gözlenebilir.
Hayvan hakları ise daha büyük kafesleri değil, boş kafesleri hedefler. Mabel’in orada neden-nasıl-ne şartlarda bulunduğuyla, yaşadığı acının katlanabilir olup olmadığıyla ilgilenmez, Mabel’in orada oluşunu kayıtsız şartsız reddeder. Mabel’in hangi türe mensup olduğunun da hiçbir önemi yoktur çünkü hayvan hakları savunusunda türler arasındaki farklar ya da türlerin insanla benzerlikleri, onlara davranışlarımızı negatif ya da pozitif yönde şekillendirebilecek etkenler değildir. Her hayvan özgür doğmalı ve özgürce yaşamalıdır. İnsanla diğer türlerin çıkarlarının çatıştığı durumlarda ise “altın kural” geçerlidir: Başkalarına, kendine davranılmasını istediğin gibi davran. Kişisel menfaatlerimiz, karşı tarafın hakları ile teraziye konulduğunda daha ağır basmaz. Hayvan hakları yaklaşımındaki net ve keskin çizgiler, onu hayvan refahından ayırır:
Hayvan Refahı:
Hayvanları öldürmemiz gereken
durumlarda, onlara acı çektirmemeliyiz.
Hayvan Hakları:
Her ne sebeple olursa olsun, hayvanları
öldürmeye hakkımız yok.
Menfaatlerin
eşit olarak önemsenmesinden yola çıkarak ırkçılık ve cinsiyetçiliğe karşı
yapılan itirazı, çoğu zaman hayvanlar konusunda yapmaktan kaçınırız: Feministin, sütü için sömürülen ineğin yaşam
hakkını savunmaması türcülük ise (ki öyle), eşitlik ilkesinin savunucuları da
bunu sadece insanla sınırlandırmayı tercih etmektedir.
Irkçılık,
cinsiyetçilik ve türcülük arasındaki en temel benzerlik; üyesi olduğumuz
topluluğa atfettiğimiz bir takım üstün özelliklere, diğer topluluğun üyelerinin
sahip olmadığı inancıdır. Erich Fromm, Sevginin
ve Şiddetin Kaynağı kitabında şöyle der: “Bir bütün olarak topluluk,
varlığını sürdürebilmek için narsisizme gereksinim duyduğu sürece topluluk
narsisist tutumlarını arttıracak, bu tutumları özellikle gayet haklı ve erdemli
tutumlar olarak gösterecektir”. Hayvan hakları savunucusu Çetin Nerse ise bu “türcü
narsisizm”in altında yatan sebebi, kişinin yüce bir türün üyesi olması
dolayısıyla kendisinin de yüce bir kişi olacağını düşünmesi olarak açıklar ve
kendi türüne duyduğu hayranlığın altında yatanın aslında kendine duyduğu hayranlık
olduğunu savunur.
Kendimizi ve üyesi olduğumuz türün oluşturduğu
topluluğu sevmemiz, hayvanların haklarını savunmamıza bir engel değil. Ayrıca,
nasıl ki çocuk haklarını savunmak için çocuk sahibi olmak gerekmiyorsa,
hayvanların haklarını savunmak için de bir hayvanla birlikte yaşamak
gerekmiyor. Türcülükle beslenen insan şovenizminden sıyrılıp (tür ayrımı
yapmaksızın) tüm hayvanların gasp edilen hakları için sesimizi yükseltmek ve
kaçınılmaz olarak yaşamımızda da bu yönde bir takım değişiklikler yapmak
zorundayız…
Baharın yavaş yavaş kendisini hissettirmeye başladığı bu günlerde yürürken sık sık şahit olduğum ağaçları “budama” meselesi, yıllardır kafamı kurcalar. Budamanın anlamı nedir? Üstelik yapılan işlem çoğunlukla budama değil katliam haline dönüşmüşken. Ağaca vurduğunuz her darbenin aynı insanlar gibi, bir canlı olan ağaçta da travma yaratacağını hiç düşünmeden. Ağacın bedenine attığınız en ufak bir çizik, dal kırma da aynı travmayı yaratır.
“Yeşil Barış” belgeselimi yaparken birçok milli ve tabiat parkını, dağ, tepe arşınlamıştım. Sadece bir yerde, Manisa’da bir orman mühendisi beni şaşırtan ve o güne kadar farkında olmadığım bir gerçekliği, ormandaki uygulamasıyla bana anlatmıştı. Kırılan, devrilen ağaçların olduğu gibi orman içinde bırakıldığını görünce neden böyle yaptıklarını sormuştum. O da “Doğa kendini yeniler, insan müdahalesine gerek yoktur” demişti. Ağaçlar bir canlı organizmaydılar ve aynı insanlar gibi ölünce toprağa bırakılıyorlardı, başka organizmaların hayat bulması için, bir anlamda reenkarnasyondu. Ağaç seyreltmek ya da gençleştirmek de gereksizdi. Doğanın kendini onarabileceğini, insan müdahalesine gerek olmadığını bir kez daha anlamıştım.
Yine bir türlü anlam veremediğim ve sürekli mücadele edip, ilgililere ulaşıp, bu yapılanın gereksiz ve doğru olmadığını anlatmaya çalıştığım bir konu da sonbaharda düşen yaprakların çöp muamelesi görmesiydi. Çünkü doğa kışa hazırlık yapıyor, toprağı, bitkileri, ağaç köklerini koruyacak doğal bir yorgan yapıyordu. Bilirsiniz belki, kışın bitki ve ağaç köklerini soğuktan korumak ve kurak zamanlarda daha iyi su tutmasını sağlamak için talaş ya da ağaç kabuklarıyla örtülür çoğu Avrupa kentinde, hatta birçok yerden bu örtü malzemesini alabilirsiniz, oldukça da ucuzdur. Mantık, yaklaşım aynı. Sadece yaprak doğanın ürettiği doğal bir örtü ve çürüyünce toprağa besliyor.
Bir keresinde çalıştığım kurumun geniş bahçesindeki yaprakların süpürülüp çöpe atıldığını gördüğümde soluğu sosyal işler dairesi başkanın odasında almıştım. Yapılan işin gereksiz bir emek harcamanın yanısıra, doğaya da aykırı olduğunu söylediğimde, adamın yüzündeki şaşkın ifadeyi hala hatırlarım. Tabii bir de bana bakışındaki anlamı: “Bu kadın deli midir nedir?”
Yıllarca bu tarz
bakışlarla çok karşılaştım, çünkü çoğu yetkili “verili bilgi” yi uyguluyordu
sadece, kolay olan buydu. Ve nihayet çok uzak ülkelerden birinin benim
düşüncelerimi destekleyen bir uygulamasını ve felsefesini okuduğumda inanılmaz
mutlandım ve sizlerle de paylaşmak istiyorum.
Masanobu Fukuoka, İkinci
Dünya Savaşı’ndan sonra, Japonya’da Şikoku adasındaki 55 dönümlük çiftliğinde,
1950 yılından beri toprağı sürmeden, tarım makinaları, tarım ilaçları ve suni
gübre kullanmadan budama yapmadan, yabani otlarla mücadele etmeden doğal tarım
yapar. Üstelik aldığı mahsul-geleneksel veya endüstriyel –Japon çiftliklerinin
verimliliğiyle boy ölçüşecek düzeydedir. Üstelik hiç kirlenme yaratmayan bu
yöntem sayesinde toprak gün ve gün canlanıp zenginleşirken, geleneksel ya da
modern tarım yöntemlerinden daha az emek istiyor. Üretimde kullanılan girdi
masrafları düşerken, tarlanın verimi de nispi yüksekliğini koruyor.
Masanobu Fukuoka
Fukuoka, genç bir delikanlıyken,
taşradaki evini bırakıp Yokohama’ya gider ve mikrobiyolog olarak kariyer yapmak
üzere çalışmaya başlar. Bitki hastalıkları üzerine uzman olur ve birkaç yıl bir
laboratuvarda ziraat gümrük müfettişi olarak çalışır. Bu sırada 25 yaşındadır
ve bu kitabı yazmasına neden olan bir ‘farkına varma’ deneyimini yaşar: Bir gün
yıllardır kullanılmayan ve sürülmeyen tarlanın yanından geçerken, orada çimen
ve ot karmaşası içinde filizlenmiş sağlıklı pirinç fideleri görür. O günden
sonra da tarlasında pirinç yetiştirmek için su tutmayı bırakır. Yabani otlara
karşı toprağı sürmek yerine, onları denetim altına almak için tarlasını beyaz
yonca, pirinç ve arpa saplarından oluşan neredeyse sürekli bir yüzey örtüsüyle
örtmeyi öğrenir.
Yazar, kendi yönteminden
“hiçbir şey-yapma” diye söz eder ve sadece pazar günleri çalışan bir çiftçinin
bile tüm ailesine yetecek yiyeceği yetiştirmesinin mümkün olduğunu söyler.
Bahçesindeki meyve
ağaçlarını kolay ürün toplamaya elverişli budama yapmaz, kendi doğal
gelişimlerine bırakır, ağaçlar arasındaki boşlukları ise hiç boş bırakmayıp
mevsim ve iklime göre lahana, turp, soya fasulyesi, hardal, şalgam, havuç
tohumları atar.
Yabani otlar arasında bir tarım biçimi yaratır Fukuoka. “ Benimki gibi meyve bahçelerini göre göre, insanlar meyve ağaçlarının yabani otlar ve çimenle birlikte gayet güzel büyüyebileceğini anladılar” diyor.
Doğal tarımın dört ilkesi:
TOPRAĞI SÜRMEMEK, SUNİ GÜBRE VE HAZIRLANMIŞ KOMPOST KULLANMAMAK, YABANİ OTLARI
TOPRAĞI SÜREREK YA DA HERBİTİSLERLE YOK ETMEMEK VE KİMYASALLARA BAĞLI KALMAMAK…
Böceklerin kendi
aralarındaki ilişkiyi göz ardı eden böcek kontrolü yöntemleri bütünüyle
yararsızdır ona göre. “ Ve bu nedenle
kimyasalların kullanımı yalnızca entomologun (böcek bilimcinin) sorunu
değildir. Filozofların, din insanlarının, sanatçıların ve şairlerin, tarımda
kimyasalların kullanılmasına müsaade edilip edilmeyeceğine ve organik
gübrelerin bile sonuçlarının neler olabileceğine karar verilmesinde yardımcı
olmaları gerekiyor” diyen Fukuoka bilimin yalnızca insan bilgisinin ne
kadar sınırlı olduğunu göstermeye hizmet etmesinin ironik yönüne vurgu yapar.
Bu kitabı okumanız için tarımla uğraşıyor olmanız gerekmez. Çünkü Fukuoka hayata ve doğaya dair söyleyecekleri olan bir filozof aynı zamanda.
Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” HANNAH ARENDT
Yerel seçim henüz tamamlanmış, İstanbul için sayımın bitemediği günlerde “babaakım” medyada bir haber dikkatleri çekti : “Nükleere küresel sigorta!”
Seçim sürecindeki belirsizlik, siyasi iktidarın büyük ve güçlü ülke ambalajına sarmaladığı merkeziyetçi kalkınma idealinin hatırlatılması için uygun bir zamandı. Artık yurttaşın nükleer felaketin zararlarından korkmasına gerek yoktu… Nükleer zararı tazmin edebilecek bir hükümet vardı ve desteklenmeliyd(!) Nitekim nükleer sigorta işine soyunan şirketinin yetkilisi haberde şöyle diyordu: “Fransa’daki, Rusya’daki ve Türkiye’deki santraller birbirine bağlı. Birinde oluşacak zarar, havuzdan temin edilerek karşılanıyor. Devletin yükünü paylaşacak sistemler üzerinde çalışılıyor”…
Haberin mesnetsizliğini anlamak için uzak, fakat internet sayesinde yakınlaşan doğudaki canlı Fukuşima örneğine bakmak yeterli. Üstelik soğanın kilosu 10TL’yi bulurken muştulanan bu sigorta haberi aslında son günlerde dünya kamuoyunun fotoğrafını konuştuğu karadelikten bile derin, dipsiz bir kuyudan farksız… Adeta “ak bir kuyu”…
Bu yazıda nükleere küresel sigorta haberini iki açıdan ele alacağım. Bunlardan biri küresel sigorta kapsamında yüklenicinin sorumluluklarına, diğeri ise sigortanın bir nükleer felaket için ne kadar kapsayıcı olabileceğine bakmayı amaçlayacak.
Nükleer endüstriye dair genel fakat tarafsız olduğunu söyleyemeyeceğim Dünya Nükleer Birliği (World Nuclear Association) internet sitesinde dahi belirtildiği üzere nükleer santrallerin işletmecileri, nükleer santrallerin işletim süreçlerinde oluşan zarar kendi hatalarından kaynaklansın ya da kaynaklanmasın tazmin etmek zorundadır. Açıklama şöyle devam eder: “Eğer bir nükleer santralde kaza meydana geldiyse Ulusal hukuk uygulanırken uluslararası sözleşmeler de dikkate alınır ve yükümlülükler de Uluslararası düzeydedir. Ancak sorumluluklar uluslar arası sözleşmelere ve ulusal hukuka göre sınırlandırılabilir. İlaveten devlet sorumluluğu tüm diğer endüstriyel toplumlarda olduğu gibi kendisi üstlenebilir.”
Bu bağlamda yalnızca ikisi kağıt üzerinde üç nükleer santral projesi olan Türkiye, 2016 yılının Kasım ayından itibaren Türkçesi Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği örgütü olan The Organisation for Economic Co-operation and Development (OECD) küresel örgütünün bünyesindeki Nükleer Enerji Ajansı çatısı altında bir sigorta sistemine dahil bulunmaktadır. Nükleer santrali olan ya da uluslararası sözleşmelerden en az birinin meclis onayından geçtiği ülkelerin dahil olabileceği bu sistem, nükleer tehlikelerin tazminini sağlamak üzere işletmecinin yükümlülüğüne göre tazminat tutarlarını gösterir. 2019 yılının Şubat ayında güncellenen verilere göre Türkiye’de ilgili yüklenicinin nükleer operasyonlarla ilgili olarak 18, 5 Milyon Avro tutarındaki ihtiyacı karşılanabilecek. Bu miktar ne olursa olsun amaç, yüklenicinin zararını tazmin etmektir. Şüphesiz zararın tazminini mümkün kılacak sigorta primleri ki rakamsal olarak belirtilmemiştir, tazmin edilecek meblağ oranında artacaktır.
Sorular da tam burada başlıyor. Zira iki araştırma reaktörü olan, ilaveten Mersin, Sinop ve İğneada’da nükleer santral kurmayı planlayan Türkiye için yükleniciler açısından bazı özel durumlar bulunuyor.Her şeyden önce, Türkiye’ye ait araştırma reaktörleri haricinde yabancı devletlerle anlaşma yapılmak suretiyle kurulmak istenen nükleer santrallerin yüklenicileri de bu yabancı ülkelerdendir. Türkiye dünya genelinde “yap-sahip ol- işlet” tipindeki bir anlaşmayı ilk kez yapan bir ülke olarak bu sigorta sistemine katılmakla aslında yabancı bir şirketin yükümlülüklerini üstlenen pozisyonda değil midir?
Değerlendirmeye kurulum süreci en fazla ilerlemiş olan Akkuyu Nükleer Güç santrali (NGS) üzerinden devam edersek; onaylanan ve mahkeme süreçlerinde iptali reddedilen Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) belgesindeki ibareden projenin yatırım ve işletim dönemlerini kapsayan risklerin sigortalanmasının sorumluluğunun Proje Şirketi’ne ait olduğu anlaşılıyor. Alıntıyalım şöyle deniyor: “İşleten, sorumluluğu teminat altına almak için, Nükleer Sözleşmenin yedinci maddesinde gösterilen miktarda ve yetkili resmi makamın belirleyeceği şekil ve hükümler çerçevesinde sigorta veya diğer mail garantiler bulundurmak zorundadır”ibaresinden anlaşılmaktadır. Bu durumda Türkiye Hükümeti Akkuyu NGS üzerinde %51 den az hissesi olmayacak Rus devletine ait Rosatom şirketinin sigorta yükümlülüğünü üstlenmiyor mudur? Bu konuda Akkuyu NGS ile Rosatom arasında özel bir kontratın yapılması gerekmez mi? Aksi halde Neoliberal dönemde hükümetlerin ulusal şirketlerin çıkarlarını koruduğu fikrine tam alışmışken bir de Türkiye Hükümeti’nin açıkça yabancı bir şirketin sorumluluklarını üstlenmesine alışmak zorunda bırakılacağız!
Küresel sigortanın, nükleer zararlarının ne kadarını karşılayabileceği kısmına gelirsek… Öncelikle meseleye nükleer santrallerde meydana gelen kazaların etkisinin uzun, tahripkar ve hesaplanmasının zor olduğu önkabulüyle yaklaşmak gerekmiyor. Zira yine Dünya Nükleer Birliği tarafından dahi ifade edildiği üzere nükleer santralin operasyon süreçleriyle bağlantısı olan zarar, yıllar sonra ortaya çıkabiliyor ve sorunun kaynağı ile bağlantının kurulmasının güç. Kaldı ki zararın kaynağıyla bağlantısının ispatlanması da zaman alabilir. Örneğin Birleşik Krallık yasalarına göre nükleer santral zararının tazmin edilmesi için tazminata konu olan vakanın zarara neden olmuş olabilecek olaydan 10 yıl sonra ortaya çıkabileceği ve 30 yıl içinde yapılacak şikayetlerin kabulü öngörülüyor.
Diğer taraftan nükleer santrallerin işletim süreçlerinde meydana gelecek zararın tazminine sigortanın gücünün ne kadar yeteceği de çokça tartışmalıdır. Bu konuda Fukuşima’da sekiz yıldır devam eden daha da devam edecek olan nükleer felaket kapsamındaki zararlarının nasıl tazmin edildiğine bakmak yeterlidir. Zira kazanın meydana gelmesinden bir yıl sonra Japonya’da nükleer santralin operasyonundan sorumlu olan yüklenici Tokyo Elektrik Şirketi’nin (TEPCO) tazmin etmesi gereken miktar 100 milyar ABD Dolarıyken; TEPCO’nun zararının tazminatına yönelik olarak kontratın yenilenmeyeceği bildirildi. Bugün 700 milyar ABD Dolarına ulaştığı değerlendirilen Fukuşima nükleer felaketine ait çevresel maliyetlerin sigorta kapsamına sıkıştırılamayacak kadar yüksek olduğu ve esas yükün nükleer santralin işletmecisi olan şirketlerde değil hükümetlerin dolayısıyla yurttaşın vergi verebilme gücünde olduğu aşikardır.
Sonuç olarak denebilir ki Nükleere küresel sigorta ambalajıyla ortaya çıkanlar, nükleer enerjiyi temiz, güvenli ve ucuz olarak tanıtanlardan başkası değildir!
“Önce hayaller ölür, sonra insanlar.” W.Shakespeare
“Geçmiş iki ya da üç yüzyıla hakim olan kapitalizmin
kaydettiği gelişmenin devasa ekonomik ve teknik sürecinin ele geçirdiği,
kökünden söktüğü ve dönüştürdüğü bir dünyada yaşıyoruz. Bunun “ad infinitum”
(sonsuza kadar) süremeyeceğini biliyoruz ya da en azından böyle bir tahminde
bulunmak akla uygundur. Gelecek, geçmişin bir devamı olamaz ve gerek dışsal, gerekse içsel
olarak tarihsel bir kriz noktasına ulaştığımızı gösteren belirtiler var. Tekno
– bilimsel ekonominin oluşturduğu güçler artık çevreyi, yani insan hayatının
maddi temellerini tahrip edecek kadar büyük. Bizzat insan toplumlarının,
kapitalist ekonominin bazı toplumsal temellerini de kapsayan yapıları,
insanlığın geçmişinden devraldığımız şeyin aşınmasıyla tahrip olma
noktasındadır.” Kısa 20 ci yüzyıl kitabında böyle belirler günümüz
gerçekliğini Hobsbawm, sonra;
“Dünyamız hem
dışa hem de içe doğru infilak etme tehlikesiyle karşı karşıyadır…” diyerek, şöyle tamamlar:
“Nereye doğru
gittiğimizi bilmiyoruz. Bildiğimiz tek şey, tarihin bizi bu noktaya …. neden
getirdiğidir. Gene de açıkça görülen bir şey var. İnsanlığın anlaşılabilir bir
geleceği olacaksa, bu gelecek geçmişin ya da şimdiki zamanın sürdürülmesiyle
olamaz. Üçüncü bin yılı bu temelde kurmaya çalışırsak, başarısızlığa uğrarız.
Ve başarısızlığın bedeli, yani değişmiş bir toplumun alternatifi, karanlıktır.”
Bu kesinlikle doğru. Ama bugün, gelecek geçmişin ya da
şimdiki zamanın aynen sürdürülmesi ile mümkün olmayacaksa nasıl olacak, onu
nerede arayacağız? Dün bunu sormaya bile gerek yoktu, ne yapacağımızı
biliyorduk, çünkü büyük hayallerimiz vardı. Bugün de hayallerimizin peşinden
gitmeye devam etmeliyiz. Fakat işte tam burada bir sorun var. Farkındaysanız artık büyük hayallerimiz yok, uzun süredir
sadece şimdiyi yaşıyoruz.
Kapitalist hegemonya zihinleri öyle bir çerçeveye hapsediyor
ki; halen yaşadığımız sistemden başka bir sistemin, sosyo ekonomik yapının
yerini alacak başka bir düzenin, ille de mülkiyet hırsının olmadığı, doğa ve
hayata saygılı başka bir dünyanın mümkün olmadığı, hatta hayal bile edilmesinin
imkansızlığına dair yerleştirdiği bir inancın kilidini açıp özgürce
düşünemiyoruz. Ütopyalar, içi boş ve imkansızla aynı anlam içeriğine hapsediliyor.
Oysa gelecek, henüz yaşanmamış olan, bilinmeyendir.
O yüzden istediğimizi hayal ediyoruz zaten. İstediğimizi gerçekleştirme çabası eylemimize
bir anlam kazandırıyor, yön veriyor.
Sistem daha önce toplum üzerinde hiç bu kadar baskın
olamamıştı ama ne yazık ki şimdi koşullar buna çok elverişli. Çünkü kapitalist
sistemi de temelden sarsan çok hızlı bir değişim var. Bu, yarattığı
belirsizlikler ile yeterince korkutucu ve umutsuzluk yayıyor. Bir de hükümetlerin
durdurma konusunda hala çok fazla umut vermediği gittikçe hızlanan iklim
değişikliğinin korkusu bunun üstüne binince zihinlerdeki korku çemberi daha da
büyüyor.
Ama bu çember kırılabilir. Böylece kapitalist hegemonyanın
baskısı aşılarak hayal gücümüz, hayallerimiz özgür kalabilir.
Hayal gücü insana özgü. Hayaller
olmadan bir yaşamdan bahsetmek bile mümkün değil. İnsan onunla var oldu. Hayallerimiz
için çabalamaktır hayat, Aragon’nun mısralarındaki gibi;
hayalle gerçekliğin birleştiği yer. “ (Hayaller ve Gerçekler)
Hayaller sınırlanamaz,
herhangi bir müdahale ile şekillendirilemez, o bir özgürlük duygusudur, var
olmanın tarifidir. Bu nedenle en çok şairlerin dilindedir. Hayali olmadan
özgürlük olmaz. Özgürlük için önce onu hayal etmek gerek. Umut için de. Binyıllardır
umut insanlığı ayakta tutmuş bu sayede. Özgürlük şairi Eluard, Guernica
katliamının ardından;
“Bir adam türkü söylüyor, bir adam hep umutlu.
Ve acılarının eşekarıları uzaklaşıyor sertleşmiş gökyüzünde. Ve türkülerinin
arıları yine de ballarını yapıyor insanların yüreğinde.
Guernica; suçsuzlar hakkından gelecek
canilerin, eninde sonunda.
Guernica!...”
diyordu. (Red türküleri)
Hayal ettiği geleceğe ulaşacağına olan
inancı olmasa nasıl dururdu insanlar bu katliamlara rağmen Guernica’da ve daha
yüzlercesinde.
Hayaller umutları besler, umut ise
hayalleri. Birinin var oluşu diğerinin de var oluşudur. Hayat bu şekilde
ilerler. Geçen yüzyılın dehşet veren bütün olaylarına rağmen yarının daha güzel
olacağı umudu, hiç eksilmemişti. 20 ci yüzyıla damgasını vuran şeylerden biri
de büyük hayalleriydi.
Hayal gücünü kaybeden bir toplumun geleceği
olmaz. Yaşadığımız pratik kadar arzularımız, hayallerimiz ve umutlarımız ile
bir gelecek öngörürüz. Somut gerçekliğin içinde mayalanan bu hayaller değişim
arzusu doğurur, büyütür. E. Bloch’un gündüz düşleri dediği hayaller ve gelecek
arzusu insanların gündelik hayatlarında, rüyalarında, kültürel anlatılarında,
popüler kültür ürünlerinde, felsefi düşüncelerinde vd. daima vardır; daha güzel
bir hayatın vazgeçilmez bir arzusu ve umudunu yükseltir, harekete dönüşür
böylece. Şimdi de ihtiyacımız bu.
Bugün ise iklim değişikliği, neo
liberal talan, birlikte geleceğin hayallerinin etrafına korkulardan bir duvar çekti. Dünyamızın daha
ne kadar üzerindeki hayatın eskisi gibi sürmesine izin vereceğini, yakında
tarihi bir gelişme olmazsa bilmiyoruz. İklim değişikliğinin ne denli ölümcül ve
korkutucu sonuçlar doğurabileceği her gün daha çok hissediliyor. Büyük bir
krizin içinde olduğumuz ortada. Öngörülebilir bir gelecek projeksiyonuna izin
veren koşulların olmayışı yeni hayallerin mayalanmasına izin vermiyor. Şimdiye
kadar özlenen bir geleceğin hayali can simidimizdi. Hayallerimize yeniden
kavuşmaya ihtiyacımız var. Aksi halde kollektif bir gelecek hayalinin
yokluğundan doğacak boşluk, herkesin sığınacak yer aradığı parçalanmış
yapıların var olma mücadelesi ile dolacak. Hayal gücümüz özgür olmalı.
Çünkü ancak hayal gücü ile şimdinin
sınırlarını aşabiliriz. Çünkü hayal gücü radikaldir, var olanın köklü değişimini,
yeni ve değişik olanı tasavvur etmektir. Bu nedenle fanteziden farklıdır. Artık
gelecek için acilen radikal düşüncelere ve eyleme ihtiyaç var ve ancak hayal
gücümüz sayesinde böyle adımlar atabiliriz.
İşte, son dönemde meydana gelen iki
olay bunun için bir işaret. İngiltere’de başlayan “yok oluş isyanı” ve
Greta’nın öfkesi, umutsuz ve karamsar, ne yapılacağını düşünürken, üstümüzdeki
kara bulutları dağıtacak güçlü bir rüzgarın ilk esintileri oldu adeta. Onlar
bize verili sınırları hem zihnimizde hem eylemimizde aşabileceğimizi gösteriyorlar.
İngiltere’de başlayan isyan
hareketinin manifestosunun başlığı “
Umut ölür, eylem başlar.” Elbette ölen, hükümetlerin bir şey yapacaklarına olan
umut. Bu dikkat onların isyana götüren gelecek arzusunu büyüttü. E.Bloch, “En
başta devrimci ilgi dünyanın ne kötü olduğunun idrakiyle, başka bir dünya
olarak ne kadar iyi olabileceğinin idrakiyle uyanıkken görülen düşe ihtiyaç
duyar; kaşifçe yöntemlerden tamamen uzak, tamamen nesnelliğe uygun biçimde,
teorisinde ve pratiğinde tutar onu.” der. (Umut İlkesi) İsyan hareketi ve
manifestosu ile Greta’nın çıkışı da böyle bir ilginin somut teori ve pratiğini
gösteriyor.
Bu esintiye Y.Kemal’in meşhur
dizelerini mırıldanarak katılalım biz de:
“Çıktığın yolda, bugün, yelken açık,
yapyalnız,
Gözlerin arkaya çevrilmeyerek, pervâsız,
Yürü! Hür mâviliğin bittiği son hadde
kadar!…
İnsan, âlemde
hayâl ettiği müddetçe yaşar.”
Yeni bin yılda, daha büyük hayaller kuracağız. Çünkü korkunun bezirganları ne derlerse desinler, çocuklar bile anladı artık; Evet, başka bir dünya mümkün; ama bunun için bir şey yapmak şartıyla…