Ana Sayfa Blog Sayfa 2549

Küresel iklim hareketinde yeni dalga

İklim hareketi değişiyor. Dili ve aktörleri de değişiyor. Ve bu yeni dalga çok şeyi değiştirecek.

Küresel iklim hareketi Greta Thunberg’in başlattığı okul grevinin bütün dünyaya yayılması ve İngiltere’deki Yok Oluş İsyanı’nın etkisiyle yeni bir evreye girdi. Bugün yaşananları yeni kuşağın kaderine el koyması olarak tanımlıyoruz ama durum aslında biraz daha geniş kapsamlı bir değerlendirmeyi hak ediyor. Zira çoğul bir dönüşüm söz konusu. Bu nedenle ben bu yeni dönemi “küresel iklim hareketinde yeni dalga” olarak tanımlamak istiyorum.

Neden yeni dalga? Bu soruya cevap vermek için hareketi dönemlere ayırarak anlamaya çalışabiliriz:

İklim değişikliği sorununun popüler gündeme gelmesinde milat 1957-1958’e kadar geriye götürülebilir. Ancak konu bu etkisi kısa süren ilk kıvılcımın ardından bir 30 yıl kadar unutuldu. Bilim çevreleri tarafından tabii tamamen unutulmasa da konu genel kamuoyunun gündeminden düştü; zira soğuk savaşın hakim olduğu, ekonomik büyümenin ve teknolojik gelişmelerin hızlandığı bu yıllarda henüz küresel ısınma fark edilir düzeyde değildi, öngörüler de dağınık ve bugüne kıyasla oldukça güvensizdi.

Erken dalga

1988’de James Hansen’in Amerikan Kongresi’nde yaptığı konuşmanın ardından Amerikan basınında ve ağırlıklı olarak Batı ülkelerindeki politika çevrelerinde konunun yeniden gündeme gelmesi, IPCC’nin kurulması ve Birleşmiş Milletler zemininde sözleşme hazırlıklarının başlaması sosyal hareketler içindeki ilk kıpırdanmaları da ortaya çıkardı.

Ancak 1992’de Rio’da imzaya açılan Çerçeve Sözleşme’nin yürürlüğe girmesi ve 1995’te ilk Taraflar Konferansı’nın (COP) toplanması sırasında, hatta bunun ardından bile, yine sınırlı bir ilgi ve hareketlilik görüyoruz. Kyoto Protokolü’nün hazırlandığı bu yıllarda ağırlıklı olarak yeşil-çevreci siyasi grupların ve sivil toplumun başını çektiği, COP’lar çevresinde sürece katılan (örneğin İklim Eylem Ağı-CAN), Greenpeace gibi aktivist örgütlerin eylemleriyle gündeme getirilen iklim değişikliği sorunu, ilgili ve kaygılı azınlığın meselesi olarak kaldı. 2005’e kadar süren bu döneme “erken dalga” diyebiliriz.

Birinci dalga

Ancak 2003-2005 arasında önemli şeyler oldu. Büyük bir sıcak dalgası 2003’ün yaz aylarında Avrupa’yı kavurdu; 2004’te içeriği yalan yanlış da olsa konuyla ilgili büyük gişe başarısı yakalayan bir Hollywood felaket filmi yapıldı (Yarından Sonra); Pentagon işe el atıp meseleyi “karşı taraftan” medya gündemine taşıdı ve 2005’te ABD’yi vuran Katrina kasırgası New Orleans’ı silip süpürdü. Bütün bunların ardından Avrupa Birliği Rusya üzerindeki baskıyı artırıp Kyoto Protokolü’nün yürürlüğe girmesini sağladı.

Protokol’ün 7-8 yıl duraklamanın ardından yürürlüğe girmesi (ama bu arada en büyük kirletici ABD’nin Bush yönetimi tarafından Kyoto’dan çekilmiş olması) 2005’in aralık ayında Montreal’de yapılan COP 11’in önemini artırdı. Böylece zirve sırasında, 3 Aralık günü, dünyada yapılan ilk küresel, çok merkezli iklim eylemi organize edildi. Ana sloganı da ABD’nin Kyoto’ya taraf olması talebiydi.

Bu tarihten itibaren her yıl, COP’larla eş zamanlı mitingler yapılmaya başlandı. “Birinci dalga” adını verebileceğimiz bu dönemde hareketin ağırlık merkezi sosyal forumlardı. 1999’daki Seattle isyanının ardından başlayan küreselleşme karşıtı (ya da alternatif küreselleşmeci) sosyal forum hareketleri, küresel iklim hareketinin birinci dalgasını yaratan asıl güçtü. Konuya çok daha önceden beri hakim olan yeşil ve radikal çevreci hareketler de sosyal forumlarla birlikte bu dönemdeki hareketliliğin kurucuları arasında yer aldı. Bu dönem 2009’a kadar devam etti.

Kopenhag dalgası

Giderek ağırlaşan ve günlük yaşamda da görünür hale gelmeye başlayan iklim krizine artık Kopenhag’da kalıcı bir çözüm bulunacağı umutları, 2009’un başlarından itibaren iklim hareketini yeni bir büyüme dalgasının içine soktu. ABD’de Bill McKibben ve arkadaşlarının öncülüğünde 2007’de kurulan 350.org hareketi Kopenhag’a doğru eylemlerin bütün dünyaya, ama bu kez Asya ve Afrika ülkelerine de yayılması konusunda etkili oldu. Medyada kendine yer bulan başarılı küresel eylem günleri organize edildi.

Bu dönemde iklim adaleti talebi de ağırlık kazandı, hak temelli bir anlayış, toprak ananın hakları da dahil olmak üzere gündeme getirildi. 2009’da pek radikal ve aktivist olmayan büyük çevre örgütleri de konuya dahil olmaya başladı. Nihayet Kopenhag’da Klimaforum adı verilen çok büyük bir paralel sivil iklim zirvesi (benzerlerinin ilki) yapıldı. Ancak Kopenhag zirvesinin başarısız olması nedeniyle o güne dek görülen bu en güçlü iklim hareketi dalgası aniden sönümlendi. Kısa süren ve ardından uzunca bir bocalama evresi yaşanan bu dönemi “Kopenhag dalgası” olarak adlandırabiliriz.

İkinci dalga

2010’dan sonra hareket de iklim müzakereleri gibi toparlanmaya başladı. Ancak Kopenhag’a doğru bir hayli büyüyen harekette yer alan bazı önemli grupların dağılmasının ardından, kurumsal çevre örgütlerinin projelerle ilgilenmeye başladığı, küçük taban örgütlerinin küçük farklar yaratmaya odaklandığı, kömür karşıtı hareketin daha belirleyici olduğu bir “ikinci dalga” başladı ve bu dönem 2015’te Paris Anlaşması’nın hazırlanmasını da içine alacak şekilde oldukça uzun sürdü; geçen seneye kadar.

Elbette Paris öncesi yine büyük bir hareketlilik yaşandı, özellikle 2014 Eylül’ünde New York’ta yapılan 400 bin kişilik yürüyüşün ve bu eylemlerin hazırlık evresinin bugünkü “yeni dalganın” ortaya çıkışında kritik etkiye sahip olduğu söylenebilir. Ancak 2010-2018 arasındaki dönemi belirleyen asıl özellik protestodan ziyade çözüme odaklanmak idi. Daha iyi bir Paris Anlaşması talep etmek, ortaya çıkan anlaşma pek beğenilmese de desteklemek, “atıl varlıklar”, yenilenebilir enerjinin ucuzlaması, enerji dönüşümü, adil dönüşüm, elektrikli araçlar, yan faydalar (co-benefits) gibi kavram ve inovasyonlarla çözüme yön vermeye ve ekonomik-siyasi aktörleri ikna etmeye çalışmak bu dönemin belirleyici özelliğiydi. “Felaket tellallığı yapmayalım, bunun yerine pozitif olalım, umut aşılayalım, olumlu konuşalım”, “hepimiz aynı gemideyiz” gibi söylemler dönemi belirledi. Bu arada hem Obama’nın etkisi, hem en büyük kirletici Çin’in bile ciddi bir emisyon azaltımı hedefi belirlemesi, hem de küresel emisyonlardaki artışın 2014-2016 arasında durması, nihayet emisyonları düşürmeye başladığımız izlenimini vererek çözüme odaklı söylemi destekledi.

Ve “yeni dalga”

Ancak ne olduysa 2016’dan sonra oldu. Önce ABD’de iklim inkarcısı Donald Trump başkan seçildi ve Paris Anlaşması büyük yara aldı. Ardından 2017 ve 2018’de dünya dev kasırgalar, tayfunlar, sıcak dalgaları ve orman yangınlarıyla sarsıldı. Haritadan silinen ada ülkeleri, alevlerin yuttuğu kasabalar, İsveç gibi soğuk ülkelerde bile haftalar süren orman yangınları, şiddetli fırtına, dolu ve sel görüntüleri iklim değişikliğinin hızlandığını bilimin aracılığına gerek kalmadan görünür hale getirdi. En nihayet 2017 ve 2018’de Asya ülkelerindeki ekonomik büyümenin hızlanmasıyla ve ABD’de de artışın tekrar başlamasıyla birlikte küresel emisyonlar yeniden yükselişe geçti. Küresel sera gazı emisyonlarında bir yıl öncesine göre 2017’de yüzde 1,6, 2018’de yüzde 2,7 artış görüldü.

İşte iklim hareketinde “yeni dalga” geçen yıl, bu şartlar altında başladı. Greta’nın veciz ifadesiyle “kimse hiçbir şey yapmıyor, hiçbir şey olmuyor”du. Ve “tehlikede olan bizim geleceğimiz” diyen yeni bir kuşak harekete el koymaya karar vermişti. Yok Oluş İsyanı’nda da artık isyandan, sivil itaatsizlikten, “hiçbir şey yapmayan” sistemi kilitlemekten başka bir çare olmadığı ortaya kondu.

Bu yeni dalganın ayırt edici özelliği dilinin ve aktörlerinin eksisinden çok farklı olması. Yeni dalga çok daha net konuşuyor, pozitif dil dayatmalarına pabuç bırakmıyor, krizin ismini koyuyor, “yanmakta olan evimizden” bahsediyor, isyan ediyor. Yeni dalgayı yaratan da çevreciler, yeşiller, yüksek lisanlı-doktoralı uzmanlar, çok satan kitap yazarları veya proje uzmanı sivil toplum profesyonelleri değil. Daha ortaokulu veya liseyi bile bitirmemiş çocuklar, sivil toplum veya siyaset deneyimi olmayan gençler, öğrenciler ve hayatında ilk defa sokağa çıkan her yaştan isyankâr insanlar.

İklim hareketi değişiyor. Dili ve aktörleri de değişiyor.

Ve bu yeni dalga çok şeyi değiştirecek.

(Ümit Şahin / Yeşil Gazete)

İklim değişikliği beyni de etkiliyor

Londra Enstitüsü’nde görev yapan akademisyenlerin yaptığı bir araştırmaya göre, atmosferdeki yüksek sera gazı miktarı, bellek, konsantrasyon ve karar verme yeteneklerini etkiliyor

Atmosferdeki yükselen karbondioksit (CO2) emisyonlarının, dünya çapındaki çalışanların beyin gücünde düşüşe neden olabileceğini ortaya koyan yeni bir araştırma yayımlandı. Londra Üniversitesi, Enerji Enstitüsü’nde görev yapan akademisyenlerce yürütülen çalışma, atmosferdeki yüksek sera gazı miktarının bellek, konsantrasyon ve karar verme yeteneklerimizi etkileyebileceğini öne sürüyor.

The Independent’ın haberine göre, elde ettikleri bulguların, “insanlarda bilişsel performansın artan CO2 seviyeleriyle azaldığını” gösterdiğini söyleyen araştırmacılar şöyle konuştu: “21. yüzyılın sonuna kadar atmosferdeki CO2 yoğunluğunun artma olasılığı göz önüne alındığında, insan kaynaklı CO2 emisyonlarının bilişsel performans üzerindeki doğrudan etkileri kaçınılmaz olabilir.”

Etkinin en aza indirilmesi girişimlerinin, binalar ve ulaşım sistemlerindeki havalandırma sistemlerinin tasarlanma şeklini değiştirebileceğini söyleyen araştırma ekibi, havadaki artan CO2 oranı ve insan bilişsel performansı üzerine yapılan araştırmaların henüz başlangıç aşamasında olduğunu, potansiyel sorunun “küresel doğası” gereği daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulduğunu da kaydetti.

Etkiler küresel

2018 başlarında Yale Halk Sağlığı Fakültesi tarafından yapılan bir çalışma, hava kirliliğinin zeka seviyelerinde düşüşe neden olduğunu ileri sürmüştü. Sonuçların Çin’deki nitrojen dioksit ve kükürt dioksit testlerine dayanmasına rağmen, araştırmacılar hava kirliliği ile bilişsel yetenekler arasındaki bağlantının küresel etkilere sahip olduğunu ortaya koymuştu. Yale Halk Sağlığı Fakültesi’nden bilim insanı Xi Chen, “Kirli hava herkesin eğitim seviyelerini bir yıl kadar azaltmasına neden olabilir, bu çok büyük bir oran” dedi.

Mayıs 2018’de, atmosferdeki ortalama aylık CO2 seviyesi, kaydedilen tarihteki en yüksek seviyesine ulaşarak ilk kez milyonda 410 partikülü (ppm) aştı.

 

Kadınlar, bisikletleriyle Diyarbakır sokaklarına çıkıyor

Bisikletli Kadın İnisiyatifi, yarın Diyarbakır’da bisiklet sürecek. Saat 12.00’de Diyarbakır Orman Parkı’nda başlayacak etkinliğe bisiklet süren ve sürmek isteyen tüm kadınlar davetli.

Türkiye’de gündelik hayatlarında bisiklete binen kadın sayısını artırmayı ve bisiklet dünyasındaki kadınları görünür kılarak daha çok kadına ulaşmayı amaçlıyan Bisikletli Kadın İnisiyatifi yarın Diyarbakır’da. Diyarbakır Orman Parkı’ndan tarihi Mardin Kapı’ya kadar bisiklet sürecek kadınlar, daha sonra bir söyleşi düzenleyecek.

Diyarbakır’da sanılanın aksine bir çok kadının günlük işlerini ve ulaşımlarını bisikletle yaptığını anlatan etkinlik koordinatörlerinden Fatma Tekin şöyle konuştu:  “Diyarbakır son yıllarda birçok olumsuz haberlerle gündeme taşındı. Bunun yanında çok güzel gelişmeler yaşandığını da biliyoruz. Diyarbakır’da kadınlara karşı geleneksel bakış açısının, iş ve sivil hayatta ciddi ilerlemeler kaydettiğini gözlemliyorum. Birçok kadın günlük işlerini ve ulaşımlarını bisikletle yapıyorlar. Üstelik sayıları her geçen gün artıyor. Kadınlara biçilen toplumsal rollerin ve kadın dostu şehir planlamalarında bisiklet faktörünü çok önemli buluyorum. Diyarbakırlı kadınlarla buluşmak bizim için çok heyecan verici. 27 Nisan Cumartesi günü etkinliğe katılan kadınlarla birlikte kent içinde 14km’lik rotada bisiklet süreceğiz. Sürüş sonrasında Tigris Bisiklet ve Özel Sporcular Kulübü’nde hikayelerimizi birbirimizle paylaşarak, bisiklete yeni başlayanlara destek olacak ve başlamak isteyenlere aramıza katılmak için gereken cesareti vereceğiz.”

6000’in üzerinde üyesi var

Bisikletli Kadın İnisiyatifi (BKİ) 2015 yılında, gündelik hayatında bisiklet kullanan, bazen işe giderken, bazen çocuğunu okula bırakırken bisiklet süren 7 kadın tarafından kurulmuş. Bisikletli olan ve bisikletli olmak isteyen kadınlar arasında bir dayanışma ortamı yaratmayı, kadınlara cesaret vermeyi, Türkiye’de gündelik hayatlarında bisiklete binen kadın sayısını

arttırmayı ve bisiklet dünyasındaki kadınları görünür kılarak daha çok kadına ulaşmayı amaçlıyor. Topluluğun bu amaçla bir araya gelen 6.000’nin üzerinde üyesi bulunuyor.

Facebook ‘tan destek

BKİ, Şubat 2018’de, Avrupa’dan seçilen 150 topluluk ile birlikte Londra yapılan Facebook Toplulukları Zirvesi – Avrupa (Facebook Communities Summit Europe) katıldı ve burada Facebook Topluluk Liderleri Programına seçilerek destek almaya hak kazandı.

Grup, aldıkları destekle Türkiye’nin 7 bölgesinden seçilen şehirlerde düzenledikleri etkinliklerdeBenim Şehrim, Benim Bisikletim” diyen kadınlarla bir araya gelecek ve bisikletli kadınların hikayelerini dinleyerek, nasıl başardıklarını paylaşacak. Ayrıca günlük hayatta kadınların bisiklet kullanmalarının önündeki engelleri kaldırmanın çözüm yollarını aranacak, daha çok kadının bisikletli yaşamla tanışmasını sağlanacak.

Tüm kadınlara açık olan Diyarbakır’daki etkinliğin programı şöyle:

 Benim Bisikletim Benim Şehrim “Diyarbakır”

Sürüş: 27 Nisan Cumartesi / Saat: 12:00 /  Diyarbakır Orman Parkı

(Diyarbakır Orman Parkı’ndan başlayarak, Tarihi Mardin Kapı’ya kadar bisiklet sürülecek ve dönüşte Tigris Bisiklet ve Özel Sporcular Kulübü’ne varılacak. (Rota uzunluğu yaklaşık 14 km)

Söyleşi: 27 Nisan Cumartesi / Saat: 16:00 / Tigris Bisiklet ve Özel Sporcular Kulübü

 

Thunberg: Umutlarımızı ve hayallerimizi geri istiyoruz

İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg’in Birleşik Krallık Parlamentosu’nda bir konuşma yaptı. “Gelecek nesiller adına konuştuğunu” söyleyen Thunberg konuşmasında şu ifadelere yer verdi: “İklim krizi karşılaştığımız en kolay ve en zor problem. En kolay, çünkü ne yapmamız gerektiğini biliyoruz. Seragazı emisyonlarını durdurmalıyız. En zoru çünkü güncel ekonomimiz hâlâ fosil yakıt kullanımına bağlı ve dolayısıyla ekosistemler sonsuza dek süren bir ekonomik büyüme yaratabilmek için harap ediliyor.”

Thunberg’in konuşmasının tam metni şöyle:

Benim adım Greta Thunberg. 16 yaşındayım. İsveç’ten geliyorum. Ve burada gelecek nesiller adına konuşuyorum.

Biliyorum ki pek çoğunuz bizi dinlemek istemiyor, bizim sadece çocuk olduğumuzu söylüyorsunuz. Ama aslında yaptığımız tek şey uluslararası iklim bilimini tekrar etmek.

Pek çoğunuz değerli ders zamanını harcadığımız için kaygılı görünüyorsunuz, ama sizi temin ederim ki siz bilimi dinlemeye başladığınızda ve bize bir gelecek verdiğinizde okula geri döneceğiz. Bunu istemek için çok mu fazla?

2030 yılında 26 yaşında olacağım, küçük kız kardeşim Beata ise 23. Çocuklarınız ve torunlarınız gibi. Bize bunun harika bir yaş olacağı söylendi. Bütün hayatının karşında yaşamak için seni bekliyor olduğu bir yaş. Ama bunun o kadar da harika olacağından emin değilim.

Geleceğimiz ‘satıldı’

Herkesin büyük hayaller kurup, istediğim ne varsa olabileceğimi, nerede istersem yaşayabileceğimi söylediği bir zaman diliminde ve yerde doğmak gibi bir şansa sahip oldum. Benim gibi insanlar ihtiyacı olan her şeye ve hatta daha fazlasına sahipti, büyükannelerimizin bile sahip olmayı hayal edemeyeceği şeylere. Dileyebileceğimiz her şeye sahiptik ama buna rağmen şimdi hiçbir şeyimiz olmayabilir.

Şu an, belki bir geleceğe bile sahip olamayabiliriz.

Çünkü bu gelecek az sayıda bir insan grubuna akıl almaz miktarlarda para kazanabilmeleri için satıldı. Siz “Sınır gökyüzü” ve “Sadece bir kez hayata gelirsin” dediğiniz her seferinde bu gelecek bizden çalındı.

Bize yalan söylediniz. Bize yalan umutlar verdiniz. Bize hep geleceğin dört gözle beklenecek bir şey olduğunu söyleyip durdunuz. Ve en üzücüsü ise pek çok çocuğun hâlâ bizi bekleyen bu kaderin bilincinde bile olmaması. Çok geç olana kadar durumu anlayamayacağız. Ama biz yine de şanslıyız, bu sorundan en ağır şekilde etkilenenler şimdiden sonuçlarını yaşıyorlar. Ama sesleri duyulmuyor.

Mikrofonum açık mı? Beni duyabiliyor musunuz?

Geri dönüşü olmayan yol

Yaklaşık 2030 yılında, şu andan 10 yıl 252 gün ve 10 saat ileride, insan kontrolünün üstünde, geri döndürülemeyen zincir tepkimeler yaratacak ve büyük ihtimalle medeniyetimizi bitirecek olan bir sonu ateşlemiş olacağız. Karbon emisyonlarının en az %50 oranında azaltılması da dahil olmak üzere, toplumun bütün kesimlerinde kalıcı ve eşi benzeri görülmemiş değişiklikler yapılmadığı takdirde yaşanacak bir durum.

Ve lütfen şunu bilin: Bu hesaplamalar maalesef ki henüz yapılmamış icatlara bağlı, atmosferdeki yüksek ölçüde birikmiş karbondioksit kirliliğini temizlemeye yarayacak olan icatlara.

Ayrıca bu hesaplamalar, beklenmedik noktalara erişen ve Kuzey Kutbu’ndaki donmuş toprakların erimesiyle ortaya çıkan son derece güçlü metan gazının geribildirim döngülerini içermiyorlar.

Ne küresel ısınmanın şimdiden bizi hapsettiği toksik hava kirliliğini, ne de eşitlik yönünü -ya da Paris Anlaşması’nda açıkça belirtildiği üzere küresel alanda uygulanması gereken iklim adaletini içermiyorlar.

Aklımızda bulundurmalıyız ki bunlar sadece hesaplamalar, tahminler. Bu da “geri dönüşü olmayan” noktanın 2030’dan biraz daha erken ya da geç meydana gelebileceği anlamına geliyor. Kimse kesin olarak bilemez. Ancak yaklaşık olarak bu zaman dilimi içerisinde meydana geleceğinden emin olabiliriz, çünkü bu hesaplamalar bir görüş ya da çılgın bir tahmin değil.

Bu öngörü bilimsel kanıtlarla destekleniyor, IPCC’deki (Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli) uluslar tarafından sonuca vardırıldı. Dünyadaki neredeyse her büyük ulusal bilim kurulu, koşulsuz bir şekilde IPCC’nin çalışmalarını ve bulgularını destekledi.

Dediğimi duydunuz mu? İngilizcem iyi mi? Mikrofon açık mı? Çünkü merak etmeye başlıyorum.

Güzel kelimeler ve vaatler yetmiyor

Son altı ay boyunca Avrupa’yı yüzlerce saat süren tren, elektrikli araba ve otobüs yolculukları yaptım, bu hayati kelimeleri baştan sona defalarca kez tekrar ettim. Ama kimse bunlarla ilgili konuşuyor görünmüyor, hiçbir şey değişmedi. Hatta emisyonlar yükselmeye devam ediyor.

Farklı ülkelerde konuşabilmek için seyahat ettiğim sıralarda, her zaman belirli ülkelerin belirli iklim yasalarını yazmam için yardım teklifleri alıyorum ama bu gerçekten önemli değil, çünkü problem her yerde aynı. Ve temel problem söylenen güzel kelimelerin ve vaatlerin yanında, iklim ve ekoloji yıkımının hiçbir şekilde durdurulmaması, hatta yavaşlatılmaması bile.

Ancak Birleşik Krallık ise bu yönden gerçekten çok özel. Akıllara durgunluk veren tarihi karbon borcu, ama aynı zamanda gün geçtikçe büyüyen oldukça yaratıcı karbon ticareti.

Küresel Karbon Projesi’ne (Global Carbon Project) göre Birleşik Krallık 1990’dan %37 oranında karbondioksit emisyonunu azaltmayı başardı. Ve bu gerçekten etkileyici görünüyor. Ama bu rakamlar ithalat ve ihracat ile ilgili havacılık, gemi taşımacılığı ve diğer ilişkili şeyleri içermiyor. Eğer bu rakamları eklerseniz 1990’dan beri olan azaltım %10’a düşüyor veya Tyndall Manchester’a göre yılda ortalama %0,4.

Ve bu düşüşün ana sebebi iklim politikaları da değil. 2001’de AB’nin hava kalitesi ile ilgili direktifi üzerine Birleşik Krallık’ı gerçekten çok eski ve kirli olan kömür santrallarını kapatmaya ve yerine daha az kirli olan doğalgaz santralları ile değiştirmeye zorlamasıyla bu düşüş gerçekleşebildi. Ve yıkıcı bir enerji kaynağından kısmen daha az yıkıcı olana geçmek tabii ki de emisyonların azalması ile sonlandı.

Ama belki de iklim krizi ile ilgili en tehlikeli yanlış anlaşılmalardan biri emisyonları “azaltmanın” yeterli olacağı kanısı. Çünkü bu yeterli olmaktan gerçekten çok uzak. Eğer ısınmanın 1,5-2 derece altında kalmasını istiyorsak emisyonları kesinlikle durdurmalıyız. “Emisyonları azaltmak” tabii ki bir gereklilik fakat bu sadece 10 sene ya da daha bile kısa zaman dilimi içinde sonlandırılması gereken hızlı bir sürecin başlangıcı olmalı. Ve sonlandırmak derken net sıfırdan bahsediyorum. Sonrasında ise negatif rakamlara geçilebilir. Bu da bugünün siyasetini büyük ölçüde kapının dışında bırakmak anlamına geliyor.

Her zamanki iş yapma biçimlerinin devam etmesinin arkasındaki belki en büyük kuvvet, bizim emisyonları durdurmayı değil de azaltmayı konuşuyor olmamızdır. Birleşik Krallık’ın aktif güncel fosil yakıt kullanımına verdiği destek -örneğin, Birleşik Krallık kayagazı hidrolik kırılma endüstrisi, bunun Kuzey Denizi’nde petrol ve gaz sahalarını artırması, havalimanlarının genişletilmesi ve yeni bir kömür madeni için izin planlaması- gülünç olmanın ötesinde.

Çözümü en kolay ve en zor problem

Bu devam eden sorumsuz davranış kuşkusuz insanlık tarihinin en büyük başarısızlığı olarak hatırlanacak.

İnsanlar bana ve diğer okul grevi yapan milyonlarcasına başardığımız şeyle gurur duymamızı söylüyor. Ama burada bakmamız gereken tek şey emisyon eğrisi. Ve üzgünüm ama hâlâ yükselmeye devam ediyor. Bu eğri hepimizin bakması gereken tek şey.

Bir şeye karar vermeden önce kendimize şunu sormalıyız; bu karar eğriyi nasıl etkileyecek? Artık başarılarımızı grafikteki zenginlik ve ekonomik büyümeyle değil, seragazı emisyonlarını gösteren eğriyle ölçmeliyiz. Bundan böyle sadece “Bununla devam etmek için yeterince paramız var mı?” sorusunu değil “Bununla devam etmek için yeterli karbon bütçemiz var mı?” sorusunu sormalıyız. Bu bizim odaklandığımız para birimi olmalı.

Birçok insan iklim krizine karşı çözümümüz olmadığını söylüyor. Ve haklılar. Çünkü nasıl olabilir? İnsanlığın yüzleştiği en büyük krizi nasıl “çözebilirsin”? Bir savaşı nasıl “çözebilirsin”? Ay’a ilk kez gitmeyi nasıl “çözebilirsin”? Yeni buluşlar icat etmeyi nasıl “çözebilirsin”?

İklim krizi karşılaştığımız en kolay ve en zor problem. En kolay, çünkü ne yapmamız gerektiğini biliyoruz. Seragazı emisyonlarını durdurmalıyız. En zoru çünkü güncel ekonomimiz hâlâ fosil yakıt kullanımına bağlı ve dolayısıyla ekosistemler sonsuza dek süren bir ekonomik büyüme yaratabilmek için harap ediliyor.

“Peki, tam olarak bunu nasıl çözeriz?” diye bize soruyorsunuz, iklim için okul grevi yapan çocuklara.

Ve biz de diyoruz ki “Kimse nasıl olacağını bilmiyor. Ama fosil yakıt kullanmayı bırakmalı, doğayı onarmalı ve daha henüz çözümünü bulamadığımız birçok şey yapmalıyız.”

Sonra siz de diyorsunuz ki “Bu bir cevap değil!”

Biz de, “Krizin bir kriz olduğunun farkına varmalı ve ona göre davranmalıyız, henüz çözümlere sahip olmasak bile!” diyoruz.

“Bu hâlâ bir cevap değil” diyorsunuz.

O zaman biz de döngüsel ekonomiden, doğayı tekrar canlandırmaktan ve adil bir geçişin gerekli olduğundan bahsetmeye başlıyoruz. O zaman da neden bahsettiğimizi anlayamıyorsunuz.

İhtiyaç duyduğumuz tüm bu çözümleri kimsenin bilmediğini ama yine de bilimin arkasında birleşip bu süreçte hep birlikte bulmak gerektiğini söylüyoruz. Ama bunu dinlemiyorsunuz.

Çünkü bu cevaplar sizin hâlâ tamamıyla anlayamadığınız bir krizi çözmek için veriliyor. Ya da anlamak istemediğiniz.

Bilimi dinlemiyorsunuz çünkü sadece eski sistemi devam ettirebilmenize yarayan çözümlerle ilgileniyorsunuz. Şimdiki gibi. Ve bu cevaplar artık bulunmuyorlar bile. Çünkü zamanında eyleme geçmediniz.

İklim çöküşünden kaçmak için katedral düşünüşüne ihtiyacımız var. Temeli atarak başlamalıyız, kubbenin nasıl inşa edileceğini bilmesek bile.

Bazen sadece bir yol bulmamız gerekir. Bir şeyi uygulamaya karar verdiğimiz anda her şeyi yapabiliriz. Ve eminim ki acil bir durumun içinde olduğumuzun bilincinde davranmaya başlarsak iklimsel ve ekolojik yıkımdan kurtulabileceğiz. İnsan uyum sağlayan bir canlıdır: bunu hâlâ çözebiliriz. Ama bu şansa sahip olduğumuz zaman dilimi çok uzun değil. Bugün başlamalıyız. Artık bahanemiz yok.

Biz çocuklar, kendi eğitimimizi ve çocukluğumuzu, yarattığınız toplumda politik olarak neyin yapılmaya uygun olduğunu bize söylemeniz için feda etmiyoruz. Sokakları siz bizimle selfie çekin ve yaptığımız şeye hayran olduğumuzu söyleyin diye doldurmuyoruz.

Biz bunu büyükleri uyandırmak için yapıyoruz. Farklılıklarınızı kenara koyup bir krizin içinde olduğunuzu hatırlamanız için yapıyoruz. Biz çocuklar bunu yapıyoruz çünkü umutlarımızı ve hayallerimizi geri istiyoruz.

Umarım mikrofonum açıktı. Umarım hepiniz beni duymuşsunuzdur.

(Çev: Asya Sarı -İklim Haber)  

Eski Cumhuriyetçiler yeniden cezaevinde

Cumhuriyet gazetesi davasında 5 yılın altında hapis cezasına mahkûm edilen ve mahkûmiyet kararı onanan eski yazar ve yöneticiler yeniden cezaevine girdi.

Eski Cumhuriyet çalışanları Güray Öz, Önder Çelik, Musa Kart, Hakan Kara, Mustafa Kemal Güngör ve Emre İper, aldıkları hapis cezasının istinaf mahkemesince onaylanması üzerine dün akşam saatlerinde cezaevine teslim oldu. Cumhuriyet gazetesi yönetici ve yazarları “Gazetenin yayın çizgisini değiştirmek, üye olmamakla birlikte FETÖ, PKK, DHKP-C örgütllerine yardım etmek” suçlamalarıyla yargılanıyordu.

Grup, Kocaeli Adliyesi’nde dün akşam saatlerinde cezaevi girişi işlemlerini yaptırdı. Daha sonra muayene için polis eşliğinde doktora gidildi. İşlemlerin ardından eski Cumhuriyet çalışanları cezanın infazı için Kanlıca Cezaevi’ne götürüldü.

Eski Cumhuriyet çalışanlarına destek için CHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu ve TİP’li milletvekili Barış Atay Kocaeli Adliyesi’ne gitti.

CHP Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, Cumhuriyet davası için “Cumhurbaşkanı’nın talimatıyla açılmış bir davaydı. Şimdi de Yargıtay süreci beklenmeden infazlar gerçekleştiriliyor. AYM’den ve AİHM’den döneceğinden emin olabilirsiniz” dedi.

Musa Kart: Yumruk atan serbest, karikatürist ve gazeteciler cezaevinde

Musa Kart cezaevine girmeden önceki mesajında, “İnanıyorum ki bu dava halkın vicdanında görülmeye devam edecek. Birkaç gündür iyi kalpli ve duyarlı insanlar yaşadıklarımızı özetliyor: Yumruk atan serbest, karikatürist ve gazeteciler cezaevinde… Gazetecilerin cezaevi kapılarında açıklama yapmadığı günlerde buluşmak umuduyla hoşça kalın” dedi.

Emre İper: Kötüler dışarıda, kendinize dikkat edin

Emre İper sosyal medya hesabından yaptığı son paylaşımında, “Sağlıcakla kalın, sevgiyle kalın. Biz iyiyiz, kötüler dışarıda, kendinize dikkat edin” ifadelerini kullandı.

Cezaevine girenlerin aynı suçlamalarla yargılanan ve 5 yılın üzerinde ceza yatan eski Cumhuriyetçilerin temyiz davasında Yargıtay’dan olumlu bir karar gelmemesi halinde cezaevinde yatacakları süreler şöyle:

Bülent Utku: 1 yıl 7 ay 20 gün

Güray Öz, Önder Çelik, Musa Kart, Hakan Kara, Mustafa Kemal Güngör: 1 yıl 23 gün

Kadri Gürsel: 11 ay 27 gün (Tutuklu kaldığı süre göz önünde bulundurulduğunda cezaevinde kalmayacak)

Emre İper: 7 ay 14 gün

Davada beş yılın üzerinde hapis cezası alan, Akın Atalay, Orhan Erinç, Aydın Engin, Murat Sabuncu, Ahmet Şık ve Hikmet Çetinkaya’nın Yargıtay’daki incelemesi sürüyor. Turhan Günay, Bülent Yener ve Günseli Atalay ise beraat etmişti.

 

New York’ta cam gökdelene iklim değişikliği yasağı

İklim değişikliğiyle mücadele kapsamında cam gökdelenleri yasaklamayı tartışan New York’da belediye, uygulamanın şehrin sera gazı salımını yüzde 30 azaltacağını umuyor

ABD’nin New York şehri sera gazı salımını yüzde 30 oranında azaltmak için cam gökdelen inşa edilmesini yasaklayabilir. New York Belediye Başkanı Bill de Blasio, dış cephesi cam gökdelenlerin enerji kaybına yol açtığını ve bunları “son derece verimsiz” bulduğunu söyledi.

The Independent’ın haberine göre, cam gökdelenlerin şehirdeki sera gazı salımının başlıca nedeni olduğunu söyleyen De Blasio yenilerinin inşaatını yasaklayacak bir yasa tasarısı sunmayı planlıyor. Tasarı aynı zamanda, mevcut binaların iyileştirilerek yeni karbon salımı yönergesine uyumlu hale gelmesini de zorunlu kılacak.

De Blasio geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada,“Bir gökdelenin dış cephesinde cam kullanmak isteyen şirket, salımı azaltmak için gereken diğer şartların tamamını sağlarsa bunu yapabilecek. Bundan sonra dünyamıza zarar veren ve geleceğimizi tehdit eden binalara New York’ta müsaade edilmeyecek” dedi.

Belediyenin Yeşil Yeni Düzen (Green New Deal) adlı girişimi hidroelektrik gibi yenilenebilir kaynak kullanımı, organik geri dönüşümün zorunlu hale getirilmesi, trafik sıkışıklığına yönelik düzenlemeler ve tek kullanımlık plastik gıda ürünleriyle işlenmiş etin aşamalı şekilde durdurulması gibi planları da içeriyor.

Buz tabakası erken parçalandı, binlerce yavru penguen boğuldu

Küresel ısınmanın yıkıcı etkilerine her gün biraz daha fazla maruz kalan Antarktika’da, binlerce imparator penguen yavrusu, üzerinde yaşadıkları buz tabakasının parçalanması sonucu boğularak öldü.

Üzerinde yaşadıkları dev buz tabakasının kötü hava koşulları yüzünden parçalanması nedeniyle binlerce yavru imparator pengueninin boğularak öldüğü açıklandı. Bilim insanları, sürünün daha sonra nüfuslarını yeniden artırma çabasına girmediklerini söyledi.

Kötü hava koşullarının yol açtığı facianın 2016 yılında Weddell Denizi’ndeki Brunt Buz Sahanlığı’nda yaşandığını İngiliz Antarktika Araştırmaları (BAS) ekibi duyurdu.

Dr. Peter Fretwell ve Dr. Phil Trathan, uydu fotoğraflarını incelerken Halley Körfezi’ndeki penguen sürüsünün aniden ortadan kaybolduğunu fark etti.

Onlarca yıldır 14 bin ile 25 bin çift, yumurtadan çıkan yavrularını burada büyütüyordu. Bu rakam dünyadaki penguen nüfusunun yüzde 5 ila 9’una denk geliyor. Ancak bu alan bir gecede sulara gömüldü.

Yüzebilecek kadar büyüyemediler

İmparator penguenleri, bu türün en uzun ve en ağırı olarak biliniyor. Üzerinde yavrulayabilecekleri sağlam buz kütlelerine ihtiyaç duyan hayvanlar, buraya nisan aylarında geliyor ve yavrularının tüylerinin çıkacağı aralık ayına kadar kalıyor. Eğer buz kütlesi vaktinden önce parçalanırsa yavru kuşlar henüz yüzebilecek kadar büyümedikleri için boğulma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.

2016 yılında yaşanan bu olaya da bu durumun yol açtığı düşünülüyor.

Buz kütlesi eski haline dönemedi

Bilim insanları 800 kilometre yukarıdan bile penguen dışkılarıyla kaplı alanı görebiliyor, dolayısıyla sürünün yerini tespit edebiliyor.

Araştırmacılara göre, şiddetli rüzgârların birleşme noktasından aşındırdığı buz kütlesinin 2017 ve 2018’de de eski haline dönemediğini belirtiyor.

Dr. Peter Fretwell, “2016’dan itibaren oluşmaya başlayan buz tabakası yeterince güçlü değil. Ekim ve kasımda çıkan fırtınalar, buz kütlesini normalden daha erken parçalayacak. Bir tür hava rejimi değişikliği yaşanıyor. Daha önce sağlam ve güvenli olan buz tabakaları artık sağlam değil” diye konuştu. .

 Yetişkinler üremekten vaz geçti

Bölgede araştırma yapan bilim insanları facianın ardından bölgede yaşayan yetişkin penguenlerin nüfuslarını artırmaya çalışmak için bir şey yapmadığını açıkladı. Dev bir buzdağının koloninin bulunduğu bölgeyi tehdit etmesi nedeniyle bu çabanın da zaten anlamsız olacağı belirtiliyor. Ancak uzmanlar penguenlerin Weddell Denizi’ndeki başka üreme alanlarına yönelmiş olabileceği ihtimaline de dikkat çekiyor. Parçalanan buzuldan 50 kilometre uzaklıktaki Dawson-Lambton Buzulu yakınlarında yaşayan başka bir penguen sürüsünün nüfusunun artması buna işaret olarak yorumlanıyor.

Yine de yapılan araştırmalar buz tabakalarının, bilgisayar modellemelerindeki seviyeye kadar küçülmesi halinde bu yüzyılın sonuna kadar penguen nüfusunun yüzde 50-70 oranında azalabileceğini gösteriyor.

Uydu görüntüleri, oluşan dev bir çatlak nedeniyle Brunt Buz Sahanlığı’ndan New York’un iki katı büyüklüğünde bir kütlenin kopacağına da işaret ediyor. Bunun sonucu olarak yeni buz dağına bitişik buz kütlelerinin de parçalanacağı ve penguenlerin yaşam alanlarının iyice tehlike altına gireceği ifade ediliyor

 

 

Taksim’de 1 Mayıs’a yine ret

İstanbul Valiliği DİSK ve KESK’in 1 Mayıs’ı Taksim Meydanı’nda kutlamak için yaptığı başvuruyu reddetti.

İşçi sendikalarının 1 Mayıs İşçi Bayramı’na yönelik kutlama hazırlıkları devam ederken, Taksim Meydanı’na yine resmi izin çıkmadı. İstanbul Valiliği, Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) Taksim’de 1 Mayıs kutlaması başvurularını reddetti.

DİSK Genel Merkezi’nden yapılan açıklamada, başvurunun reddedildiğinin sözlü olarak ifade edildiği kaydedildi.

2010 yılında 1 Mayıs kutlamalarına açılan Taksim Meydanı, 2013 yılında yeniden yasaklanmıştı.

Kim, nerede?

Türk-İş, bu yıl işçilerin yoğun yaşadığı Kocaeli’de bir program yapacak. Geçen yıl 1 Mayıs’ta Adana’da olan Hak-İş ve Kocaeli’de bulunan Memur-Sen bu yıl ortak kutlama yapacak. İki konfederasyon, bu yıl Şanlıurfa’da.

1 Mayıs’ı çeşitli sivil toplum kuruluşu ve meslek örgütleriyle kutlama geleneğini sürdüren DİSK ve KESK, bu yıl da programını yine İstanbul’da yapmayı planlıyor. Geçen yıl Maltepe miting alanında 1 Mayıs’ı kutlayan konfederasyonlar, bu yıl Taksim Meydanı’nda olmak için talepte bulunmuştu.

Geçen yıl 1 Mayıs’ta Anıtkabir’de olan Türkiye Kamu-Sen’de bu yıl Samsun’da olacağını açıkladı.

 

Greenpeace uyardı: Plastik atıkların yeni adresi Türkiye

Çin yasaklayınca plastik atık ihracatının Türkiye’ye yöneldiğini belirten Greenpeace Akdeniz Sorumlusu: Türkiye başka ülkelerin çöplüğünde boğulabilir

Çevre Örgütü Greenpeace’in yayımladığı yeni rapora göre, Çin’in yurt dışından plastik atık alımına 2018’de yasak koymasının ardından, bu atıkların yeni adresi Endonezya ve Türkiye oldu. Çin’deki yasak henüz uygulamaya girmeden plastik atık akışı Malezya, Vietnam ve Tayland’a yönelmişti. Ancak bu ülkelerin de hızlı bir şekilde plastik ithalatına kısıtlamalar getirmesiyle plastik atık akışı Endonezya, Hindistan ve Türkiye’ye kaydı.

Plastik atıklarını ihraç eden ülkelerin başında ise ABD, Almanya, İngiltere ve Japonya geliyor.

Atık ihracatı azaldı ama…

Greenpeace Doğu Asya, ‘2016-2018 dünya plastik atık ticareti verileri ve Çin’in yurtdışından atık ithalini yasaklamasının etkileri’ başlıklı raporunu bugün yayımladı. Rapor, 2016-2018 yıllarında en fazla plastik atık ithal ve ihraç eden 21 ülkenin ithalat ve ihracat verilerini içeriyor.

Rapora göre plastik atık ihracatı, 2016 yılında 12,5 milyon tondan 2018’de 5,8 milyon tona düşerek yaklaşık yüzde 50 oranında azaldı. Ancak plastik üretiminin artacağı tahmin edildiğinden, plastik atık ihracatındaki bu düşüş, atıkların ülkelerde stoklanmaya ya da yanlış yöntemlerle bertaraf edilmeye başlanacağı anlamına geliyor.

Türkiye’de kısıtlama yok

Raporun Türkiye bölümünde şu noktalara dikkat çekiliyor:

-Türkiye’nin ithalatı 2016 yılının başında aylık 4.000 tondan, 2018’in başında aylık 33.000 tona yükseldi. İthalat, 2018 yılının ortalarında aylık 20.000 tona geriledi ve sabit kaldı.

-Türkiye’nin İngiltere’den ithalatı Ekim 2018’den itibaren 10.000 tona ulaşarak hızlı bir artış gösterdi.

-Hükümet, plastik atık ithalatı konusunda herhangi bir kısıtlama getirmedi.

Türkiye’ye en fazla plastik atık ihraç eden 10 ülke İngiltere, Belçika, Almanya, ABD, Hollanda, İspanya, İtalya, Slovenya, Fransa, Japonya.

‘Denetim var mı bilmiyoruz’

Greenpeace Akdeniz Projeler Sorumlusu Deniz Bayram, Türkiye’nin plastik atık ithalatı ile ilgili kaygılarını ifade etti: “Atık yönetimi ciddi bir konudur, kapsamlı altyapı ve denetim mekanizmaları gerektirir. Çin’in plastik atık ithalatı yasağının ardından Türkiye birdenbire gelişmiş ülkelerin çöplerinin yeni adresi oldu. Peki bu çöplerin geri dönüşümünde %100 hedefe ulaşılıyor mu? Atık ithalatının çevresel etkileri değerlendiriliyor mu? Çevre ve Şehircilik Bakanlığı bir denetim uyguluyor mu? Bu soruların cevabı şimdilik yok.

“Türkiye henüz kendi çöpüyle baş edemeyen bir ülke. Bu yüzden kontrolsüz çöp ithalatı Türkiye’nin kendi geri dönüşüm sisteminde var olan sorunların daha da artmasına neden olabilir. Türkiye başka ülkelerin çöpünde boğulmadan Gümrük ve Ticaret Bakanlığı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın, plastik atık ithalatıyla ilgili politikalarını gözden geçirmesini talep ediyoruz.”

‘Tek çözüm daha az plastik üretmek’

Greenpeace Doğu Asya Kampanya Sorumlusu Kate Lin ise plastik kirliliğine tek çözümün plastik üretimini sınırlamak olduğunu söyledi: “Bir ülke plastik atık ithalatına düzenleme getirdiği zaman, ithalat akışı bir sonraki ülkeye geçer. O da düzenleyince, bir sonrakine geçer. Ancak giderek daha yetersiz hale gelen bu sistemin yıkıcı bir etkisi var. Çünkü bu plastiklerin akıbetini göremiyoruz. Bunu kabul etmek mümkün değil. Geri dönüşüm sistemleri plastik üretimine hiçbir zaman çözüm olamaz. Bugüne kadar üretilen plastiğin sadece yüzde 9’u geri dönüştürüldü. Plastik kirliliğinin tek bir çözümü var, o da daha az plastik üretmek.”

AKP’nin Kanal İstanbul inadı bitmiyor

Yerel seçimlerin ardından Kanal İstanbul projesini ‘kaos ve israf’ olarak değerlendiren ve öncelikleri olmayacağını belirten İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na hükümet kanadından ‘geri adım yok’ yanıtı geldi. Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum, projede hiçbir aksama olmayacağını söyledi. Bakan Yardımcısı Mehmet Emin Birpınar da, “Kanal İstanbul gibi projelere karşı gelmememiz gerekiyor” dedi.

TBMM’deki 23 Nisan resepsiyonunda İmamoğlu ve Kaftancıoğlu’nun açıklamaları sorulan Bakan Kurum “Hiçbir geri adım yok. Cumhurbaşkanının açıkladığı manifesto çerçevesinde yapacağız” dedi. Manifestodaki 11 maddenin yedisinin bakanlığıyla alakalı olduğunu söyleyen Kurum, şöyle konuştu: “Bakanlığımızı ilgilendiren bütün işleri kararlı şekilde yürüteceğiz. Büyükşehir Belediyesinin olmadığı yerde de ilgili bakanlıklarımız ilçe belediyeleri ile gerekli bütün desteği sağlayacaktır. Bu manifestodaki projeleri kentsel dönüşüm, ulaşım, çevre, millet bahçesi, atık su tesisi gibi şehri 50-100 yıl planlayacak bütün projeleri hazırlayacağız. Bu çerçevede hızlı şekilde beş yıllık planlar hazırlayacağız” şeklinde konuştu.

 

Bakan Yardımcısı: Karşı gelmemeliyiz

Çevre ve Şehircilik Bakan Yardımcısı Mehmet Emin Birpınar da, Okan Üniversitesi Çevre ve İklim Zirvesi’nde dün yaptığı konuşmada, “Çevresel tehlikeleri göz önünde bulundurarak Kanal İstanbul gibi projelere karşı gelmememiz gerekiyor” dedi. Montrö Boğazlar Sözleşmesi imzalandığı dönem Boğaz’dan geçen gemilerin boyunun maksimum 50 metre olduğunu şimdi ise 350 metrelere çıktığını belirten Birpınar, “Burada deniz kazaları meydana geliyor. UNESCO’nun koruması altında olan Boğaz’ı korumak için buna alternatif üretmemiz gerekiyor. Çevresel tehlikeleri göz önünde bulundurarak Kanal İstanbul gibi projelere karşı gelmememiz gerekiyor” şeklinde konuştu.

Maliyeti belli değil

AKP’nin 2011 seçim kampanyasından bu yana yapılacağını açıkladığı ancak henüz ihalesine bile çıkılmayan Kanal İstanbul projesinin maliyetiyle ilgili bugüne kadar 65 milyar, 35 milyar ve 10 milyar lira gibi üç rakam telaffuz edildi.

 

Küçükçekmece Gölü ve Sazlıdere barajı yok olacak

Marmara Denizi ve Karadeniz’i birleştiren yapay su yolu projesi Kanal İstanbul, tanker ve yük gemilerinin yarattığı deniz trafiği yükünü İstanbul Boğazı’ndan alternatif bir güzergaha kaydırmayı amaçlıyor.

Ancak yapılacak inşaat çalışması yüzünden Marmara Denizi’ne 1 kilometre uzaklıktaki Küçükçekmece Gölü denizle birleşerek yok olacak. Sazlıdere Barajı da artık içini doldurduğu vadi, gemi güzergahı olduğu için ortadan kalkacak.

Kanal’ın Marmara Denizi’ne Küçükçekmece Gölü’nden açılması, Sazlıdere baraj havzası boyunca devam ederek Terkos Gölü’nün doğusunda Karadeniz’e kavuşması planlanıyor.

‘Su sorunu çıkacak’

Kanala sayıda meslek ve çevre örgütü, çevreci ve uzman karşı çıkıyor. Türkiye Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) Çevre Mühendisleri Odası (ÇMO) projenin su kaynaklarının yok olmasına, tüm canlılarda sağlıksız su kullanımının yaygınlaşmasına yol açacağını öne sürerken, Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) kanal içerisinde iki yönlü bir akıntı sistemi geliştirilemeyeceğini ve Karadeniz’in kirli sularının Marmara’ya dolacağını, Marmara Denizi’ndeki oksijenin hızla azalacağını belirtiyor.

TMMOB: Canlı varlıklara zarar verecek

TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası Kanal İstanbul ile ilgili daha önce yaptığı açıklamada, projenin İstanbul’u ve Trakya bölgesini büyük sorunlarla karşı karşıya bırakacağını belirtmişti:

  • Proje İstanbul’a göçü artıracak. Nüfus 25 milyona, Trakya bölgesinin nüfusu (istanbul’la birlikte) 40-45 milyona ulaşacak. Bölge bu kadar nüfusu kaldırmaz.
  • Su ihtiyacının karşılanması mümkün olmaz.
  • Çok büyük ölçekte kazı, dolgu, dinamit patlatılması ve iş makinalarının kullanımı, ciddi gürültü ve egzoz gazı yayılmasına yol açar; toprak kaymaları ve yeraltı drenaj sistemi bozulur.
  • Önemli bir tarım ve mera alanı yok olacaktır.
  • Bölgenin doğal hayatı ve sularda yaşayan canlı varlıkların etkilenmesi, eko-sisteme büyük zarar verir.
  • Bölgedeki köyler ve yerleşik düzenin yapısı bozulur, ortaya çıkacak iki yaka arasında en az 10 yeni köprü yapılmasına yol açar.
  • 1992’de imzalanan Bükreş Sözleşmesi ve 2011’de yürürlüğe giren ‘Karadeniz Biyolojik Çeşitlilik ve Peyzajın Korunmasına İlişkin Protokol’ uyarınca, proje sadece İstanbul ve Trakya’yı değil, Karadeniz’e kıyısı olan birçok ülkeyi ilgilendiriyor.