Ana Sayfa Blog Sayfa 2536

İstanbul’da seçmen listesi değişmeyecek

YSK’nin iptal ve yeniden seçim kararının ardından seçmen listelerinde bir değişiklik olmayacağı, 31 Mart seçimlerinde oy kullananlardan sadece hayatını kaybedenlerin listelerden düşeceği bildirildi. 18 yaşına yeni girenler ve 31 Mart’ta asker olup yeni terhis olanlar 23 Haziran’da oy kullanamayacak

Yüksek Seçim Kurulu’nun İstanbul seçiminin iptali ve yenilenmesi kararının ardından seçmen listeleri, yenilenecek seçimde hangi işlemlerin tekrarlanacağı, seçime hangi partilerin katılacağı, askerden dönenlerin oy verip veremeyeceği konuları gündeme geldi.

YSK’nin ilgili kararına göre, 23 Haziran Pazar günü yenilenecek İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminde 10 milyon 560 bin 963 seçmen, 31 bin 124 sandıkta oyunu kullanacak.

Yeniden yapılacak seçim, öncekinin tekrarı ve seçimin devamı niteliğinde olduğu için sadece oy verme işlemleri tekrarlanacak. 31 Mart 2019’da yapılan seçime katılan siyasi partiler, bu seçime de katılabilecek. Siyasi partiler yeniden aday tespiti yapamayacak ancak ölüm, istifa gibi nedenlerle meydana gelecek boşalmalar, ilgili seçim kurullarının belirleyeceği tarihe kadar doldurulabilecek.

Seçim sandık kurullarının oluşumundaki usulsüzlükler nedeniyle iptal edildiği için sandık kurulları yeniden oluşturulacak. Sandık kurulu başkan ve üyeleri devlet memurları arasından seçilecek.

18 yaşına yeni girenler oy kullanamayacak

31 Mart 2019’da yapılan seçimler için güncelleştirilmiş ve kesinleşmiş sandık seçmen listeleri yeni bir güncelleştirme yapılmaksızın bu seçimlerde de kullanılacak. Listede, ancak bu listelerde hata nedeniyle kalan ölü ve kısıtlı seçmenlerin adının yanına oy kullanamayacağına dair şerh düşülecek.

Bu seçim yenileme seçimi niteliğinde olduğu için 23 Haziran’da 18 yaşını dolduranlar oy kullanamayacak, 31 Mart’ta askerde olup 23 Haziran’a kadar terhis olanlar da seçmen listesinde yer almadığı için oy veremeyecek.

CHP: Takipteyiz

Öte yandan, sosyal medyada seçmen listelerinde oynamalar yapıldığı, kimi seçmenlerin listelerden düşürülüp kimilerinin de başka illerde gösterildiği şeklindeki iddiaların yaygınlaşması üzerine CHP’den bir açıklama geldi.  Listelerin dijital hallerinin ellerinde olduğu belirtilen açıklamada, olağanüstü bir durum olması halinde CHP ekipleri tarafından müdahale edileceği belirtildi; sorun olması halinde [email protected] adresine başvuru yapılması istendi.

 

 

Öldürülen çevreci çift için adalet talebi

Finike’de mermer ocaklarına karşı verdikleri mücadeleyle tanınan Büyüknohutçu çifti, cinayete kurban gitmelerinin ikinci yılında anıldı. Kızları ölümle tehdit edildiklerini söyledi; çevre örgütleri adalet çabasından vazgeçmeyeceklerini bildirdi.

Antalya’nın Finike ilçesinde cinayete kurban giden, çevreci çift; Ali Ulvi ve Ayşın Büyüknohutçu, mezarları başında anıldı. Bölgedeki mermer ocaklarına karşı verdikleri mücadeleyle tanınan çiftin kızlarından Emine Büyüknohutçu kendisinin ve kardeşlerinin ölümle tehdit edildiğini söyledi.

Adala mevkiinde bir dağ evinde yaşayan Büyüknohutçu çifti, 9 Mayıs 2017’de evlerinde uğradığı silahlı saldırıda yaşamını yitirmişti. Çift, öldürülmelerinin ikinci yıl dönümünde kızları ve aile yakınları tarafından Andızlı Mezarlığı’ndaki mezarları başında anıldı. Çiftin kızlarından Emine Büyüknohutçu, tehdit aldıklarını belirterek, cinayetin aydınlatılması için bugünden itibaren yeni bir süreç başlattıklarını açıkladı.

Kandırıldık, korkutulduk

Twitter, Facebook ve Instagram’da ‘Aliaysin Buyuknohutcu’ ismiyle sosyal medya hesapları oluşturduklarını belirten Emine Büyüknohutçu, “İstediğimiz tek şey bu hesapların yayılması, takibi ve yeniden bir kamuoyu oluşturulması. Çünkü bu davanın üstü kapatılmak isteniyor, iki sene boyunca biz de kandırıldık ve birçok yalana inandırıldık, korkutulduk, tehditler aldık, dünya kadar şey yaşadık ve hiçbirini açıklayamadık. Çünkü her açıklamak istediğimizde yeni sıkıntılar yaşatıldı bize. Artık korkularımız yok ve sosyal medya hesaplarından yaşadığımız süreci, davanın gelişimini aktaracağız” diye konuştu.

Evin önünde plakasız araçlar

Tehditlerle ilgili suç duyurularını yapacaklarını da açıklayan Büyüknohutçu, şunları söyledi: “Dünya kadar tehdit alıyoruz. Hatta, ‘kardeşlerini paçavra gibi önüne sereriz’ diye tehdit telefonları geliyor. Dava her gündeme geldiğinde evimizin önüne plakasız araçlar yanaşıyor ve birtakım insanlar fotoğraflarımızı çekiyor. Tabi ki belgelediğimiz tehditleri savcılık aracılığıyla suç duyurusunda bulunacağız ve açıklayacağız. Artık zamanı geldi.”

Mahkeme süreçlerinin de çok sağlıklı geçmediğini belirten Büyüknohutçu, “Kamuoyuna mal olan birçok olay mahkeme süreçlerinde çok farklı aksettirildi. Çok farklı kayıtlara geçildi.11 avukatın itirazına rağmen farklı yargılar geliştirildi. Biz konuşturulmadık mahkemede, herhangi bir görüşümüze de başvurulmadı.İfadesi alınmasını istediğimiz insanların da ifadesinin alınmadığını biliyoruz. Bize susmamız söylendi, tehdit edildik, konuşturulmadık” dedi.

Ne olmuştu?

Ali Ulvi ve Aysın Büyüknohutçu çifti, Gökçeyaka Mahallesi, Kızılcık Yaylası, Adala mevkiindeki evlerinde, 9 Mayıs 2017’de uğradıkları silahlı saldırıda yaşamını yitirdi. Mermer ocaklarına karşı verdikleri mücadeleyle tanınan çiftin katil zanlısı Ali Yamuç, olaydan bir gün sonra tutuklanarak cezaevine gönderildi. Elmalı Cezaevi’nde bir süre yattıktan sonra Alanya L Tipi Kapalı Cezaevi’ne sevk edilen Ali Yamuç, 20 Eylül 2017’de intihar etti. Olaydan bir hafta sonra tutuklanan Ali Yamuç’un eşi Fatma Yamuç bir süre sonra tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Katil zanlısı Ali Yamuç, Elmalı Cezaevi’ndeyken ziyarete gelen eşine verdiği bir mektupta  savcılık ve mahkeme ifadelerinde, kapatılan mermer ocağında çalışan ‘Çirkin’ lakaplı kişinin cinayetler için 50 bin TL teklif ettiğini, 3 bin TL’sini ödediğini söylemişti.

Çevre örgütleri: Adalet istiyoruz

Çevre örgütleri, ölümlerinin ikinci yılında andıkları Büyüknohutçu çifti davasını takip ettiklerini, cinayetlerin arkasındaki güçlerin ortaya çıkarılması çabasından vazgeçmeyeceklerini bildirdi. Kuzey Ormanları Savunması’ndan yapılan açıklamada, özetle şu ifadeler kullanıldı:“Ali ve Aysin’in taş ve mermer ocaklarına karşı verdiği mücadeleyi, ardından meydana gelen şaibeli ölümlerinin ve sonrasında açığa çıkan kirli oyunların, iki sene boyunca baskı ve tehditlerle üstü kapatılmak istenen dava sürecinin takipçisi olduk ve olmaya devam ediyoruz. Henüz aydınlatılamamış bu cinayetin azmettiricilerini hepimiz tanıyoruz. Bu uğurda yaşanılanları ve onların bize yaşattırdığı güzellikleri her zaman hatırlıyor olacağız.”

Çiftin Finike’de mermer ocakları için katledilen ormanları kamuoyuna duyurduğu ve yöre halkıyla birlikte kıyıma karşı durduğu belirtilen açıklamada “Yıkımı gerçekleştiren Bartu Mermer’e ait bir mermer ocağı için verilen “ÇED Gerekli Değildir” kararına karşı dava açtılar, bölgedeki 50 köylü davaya müdahil oldu. Dava sonunda “ÇED Gerekli Değildir” raporu ve maden arama izin belgesi, mahkemece iptal edildi.  Ardından Danıştay tarafından davayla ilgili önemli bir karar açıklandı: “Bundan sonra taş ocakları artık ÇED raporu almak, halihazırda çalışan ocaklar ise bu karar doğrultusunda kapatılmak zorundaydı” ifadeleri kullanıldı.

Maden ocaklarının çifte çok sayıda dava açtığını hepsini de kaybettiği hatırlatılan Kuzey Ormanları açıklamasında, bu sürecin sonunda her ikisinin de korkunç bir cinayete kurban gittiğini belirtti: “Katil ifadelerinde kapatılan bir mermer ocağının sahibinin kendisini azmettirdiğini ve para teklif ettiklerini söyledi. Tutuklanmasından sonra kaldığı cezaevinde şüpheli bir şekilde intihar ettiği belirtildi. Tüm bu yaşananlar göstermiştir ki Ali ve Aysin’in mücadelesi ve hukuki kazanımları bu cinayetin azmettiricisi olan maden şirketlerinin çıkarlarını baltalamıştır. Eli kanlı şirketler Ali ve Aysin’in mücadelesi ile başa çıkamamış, ölümlerinden başka çıkar yol sağlayamamıştır.”

Açıklamada, “Alakır Vadisi’nde HES’lere karşı doğayı savunan yaşam savunucuları Birkan ve Tuğba’ya yönelik baskı ve tehditler hala sürüyor! Yaşam savunucularına dokunmayın, onlar sizin çocuklarınız da daha iyi bir dünyada yaşayabilsin diye çalışıyorlar” denildi.

Rant uğruna ölüm

Ekoloji Birliği’nin açıklamasında ise şunlar dile getirildi:

“Emekli olunca huzur bulmak için Finike Alacadağ yöresine doğa içinde yaşamaya giden çift aslında tam da sorunların ortasına gittiklerinin farkında değillerdi. Alacadağ’da taş ocakları ile tanıştılar. Taş ocaklarının doğaya, yaşama nasıl zararlar verdiğini gördüler. Kuru kesim sonucu oluşan kireç tozunun bitkiler üzerine yapışması ile yörede portakal üretiminde yarattığı verim düşüşünü, yöre halkının önemli geçim kaynaklarından olan küçükbaş hayvanların ölü doğmaya başlamasını, arıların ürettikleri bal içine karışan taş tozlarını, endemik bitkilerin ve karakurt, Finike engereği gibi nesli tükenmekte olan canlıların nasıl etkilendiğini gördüler.

Bu durum karşısında Büyüknohutçu çifti taşocaklarına karşı yasal süreçler başlattı. Taşocağı patronları ile karşı karşıya geldi. “Üretimi engellemek” suçlamasıyla haklarında davalar açıldı. Tehditler aldılar. Öldürülmelerinden birkaç gün önce evlerinin çok yakınında orman yakılmaya çalışıldı. Bütün bunlar Ali Ulvi ve Aysin Büyüknohutçu’yu durdurmadı. Bir yandan öğrenirken bir yandan da halkı bilgilendirerek farkındalık yaratmaya çalıştılar..”

Cinayetlerin arkasındaki güçlerin ortaya çıkarılması çabasından vaz geçmeyeceklerini belirtilen açıklamada, “ Bizim esas üzerinde durmamız gereken, doğayı ve yaşamı yağmalayanların egemen güçler tarafından nasıl kayırıldıkları, rant uğruna yaptıklarına nasıl yasal zeminler hazırlandığı, korundukları, kollandıkları ve kendilerine karşı mücadele edenlere karşı ne denli acımasız olabilecekleri ve gerekirse gözlerini kırpmadan öldürebilecekleri gerçeğidir. Tıpkı doğaya yaptıkları gibi” denildi.

 

Ayşe öğretmen tahliye edildi

AYM’nin 2,5 yıl sonra verdiği ‘hak ihlali’ kararının ardından Ayşe Çelik cezaevinden çıktı

Diyarbakır Sur’da operasyonların devam ettiği dönemde telefonla katıldığı televizyon programında, “Çocuklar ölmesin” dediği için mesleğinden olan ve  “terör örgütü propagandası” yaptığı gerekçesiyle 1 yıl 3 ay hapse mahkum edilen öğretmen Ayşe Çelik’, Anayasa Mahkemesi’nin (AYM)  ‘hak ihlali’ kararının ardından cezaevinden çıktı.Çelik’e ayrıca 5 bin 500 lira manevi tazminat ödenmesine de karar verildi.

2,5 yıl sonra, Ayşe Öğretmen’e verilen cezanın “düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin ihlali’ olorak değerlendiren AYM, gerekçesinde  şu ifadelere yer verdi: “Terör veya terör örgütü ile bağlantılı olsa bile içinde şiddete başvurmayı cesaretlendirici ifadeler yer almayan, terör suçlarının işlenmesi tehlikesine yol açmayan, terör örgütünün ideolojisi, toplumsal veya siyasal hedefleri, siyasi, ekonomik ve sosyal sorunlara ilişkin görüşleri ile paralellik taşıyan düşünce açıklamaları terörizmin propagandası olarak kabul edilemez”

Yüksek Mahkeme’nin bu kararı, propaganda suçundan yargılanan ‘Bu Suça Ortak Olmayacağız’ bildirisini imzalayan akademisyenler için de emsal oluşturabilecek.

Ayşe Çelik’in tahliye edildiğini duyuran avukatı Mahsuni Karaman “An itibariyle Ayşe öğretmen cezaevinden çıkmış ve Deran bebeği ile hasret gidermekte” mesajını paylaştı.

Ne olmuştu?

Ayşe Çelik, 8 Ocak 2016’da Diyarbakır’dan Beyazıt Öztürk’ün televizyon programına katılarak, “Çocuklar ölmesin, analar ağlamasın” demişti. Tv programı sırasında alkışlanan sözleri, daha sonrasında soruşturmalar ve davalara konu oldu. Ücretli öğretmenlik yapan Çelik, mesleğinden atıldı, hakkında soruşturma başlatıldı. Terör örgütü propagandası yaptığı gerekçesiyle yargılanan Çelik, 1 yıl 3 ay hapse mahkum edildi. Avukatı aracılığıyla Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapıldı, ancak AYM cezası kesinleşen Çelik’le ilgili “tedbir” kararı verilmesi istemini reddetti ve o günden bu güne dosyayı esastan görüşmedi.

Bu süreçte anne olan Çelik’in cezasının infazı iki kez ertelendi. Ertelemeden sonra cezaevine konulan Çelik, yeniden infaz erteleme istedi ve cezası bir kez daha 6 aylığına ertelendi. AYM tüm çağrılara rağmen bu süreçte dosyayı görüşmedi. Erteleme süresi bittikten sonra Çelik, 18 Nisan 2019 tarihinde tekrar tutuklanarak Diyarbakır E Tipi Kapalı Cezaevi’ne konuldu.

 

2018 Avrupa İklim Raporu: Kalıcı aşırılıklarla dolu bir yıl

2018 Copernicus Avrupa İklim Raporu alarm verdi: Uzun süren dengesiz aşırı hava döngüleri sürecek.  En yüksek yıllık anomaliler ise Orta Avrupa ve Türkiye’de.

Soğuk başlangıç, rekor kar yağışı, uzun sıcak hava dalgaları, kuraklık, orman yangınları, seller, fırtınalar, Kuzey Kutbu ve Alpler’deki buzulların kaygı verici derecede erimesi. Copernicus İklim Değişikliği Servisi’nin (C3S) yeni yayımladığı 2018 Copernicus Avrupa İklim Raporu, açık iklim değişikliği eğilimlerinin yanı sıra tüm kıta genelinde uzun süren dengesiz aşırı hava döngülerine işaret ediyor.

Rapor, Avrupa’da hava sıcaklıklarının son 40 yıldır artma eğiliminde olduğuna ve  geçen yıl kıtadaki  hava sıcaklığının şimdiye kadar kaydedilen en yüksek üç sıcaklık rekorundan birine ulaştığına dikkat çekiyor:

“Isınma şeritleri” Avrupa’da 1958’den 2018’e kadar yaşanan sıcaklık değişimini gösteriyor. Grafik: Copernicus İklim Değişikliği Servisi (C3S)/KNMI

“Yıl genelde sıcak geçti, sıcaklıklar normalden 1,2°C derece yüksek seyretti. Ama geçen bahar, kelimenin tam anlamıyla kavurucuydu: Orta Avrupa, olağan dışı bir şekilde sıcaktı ve birçok bölgede sıcaklıklar ortalamanın 3°C’ye kadar üstüne çıktı. Avrupa’daki sıcaklıklar, sanayi döneminin büyük bölümünde sanayi öncesi döneme kıyasla oldukça istikrarlı bir şekilde arttı, ancak 1980’lerden itibaren keskin bir artış görüldü. 2018’in ikinci yarısına kadar olan 60 aylık dönemde ortalama değerler, 9,9°C’ye ulaştı. Bu, 19. yüzyılın ikinci yarısındaki değerlerden neredeyse 2°C derece daha fazla.”

Farklı veri kümelerine göre, yerden 2 metre yükseklikteki ölçümlere dayanan 60’ar aylık Avrupa hava sıcaklığı ortalamaları. Grafik: C3S/ECMW

Bir yanda aşırı sıcak, diğer yanda dondurucu soğuk

Atmosferdeki artan sera gazları seviyesi gibi verilere de yer veren C3S 2018 Avrupa İklim Raporu,  Avrupalıların 2018’de dönemsel olarak dondurucu soğuklardan rekor seviyedeki sıcak hava dalgalarına, kuraklık ve ardından gelen kasırga veya sele kadar ne denli farklı ve aşırı hava döngüleri yaşadığını hatırlatıyor. Ayrıntılar, Avrupa’da nereye gittiğinize bağlı, ama bir şey her yerde aynı: Uzunca bir süre devam eden aşırı hava dönemleri insanların yaşam tarzını olumsuz etkiliyor.

Rapordan: “Uzun süren soğuk hava dalgası, bu yılın başlarına damgasını vurdu. Dondurucu soğuklar ve kar yağışının görüldüğü Şubat ve Mart ayları, geçen yıl Avrupa hava sıcaklığının mevsim normallerinin altında olduğu tek dönemdi. Yaz bunu fazlasıyla telafi etti ve Nisan’da başlayan normalin üzerindeki yüksek sıcaklıklar, yılın geri kalan tüm bölümünde devam etti. Burada ‘iki aşırılığın hikâyesi’ söz konusu: Güney Avrupa normalden daha yağışlıydı, ama kuzeyde 2018 genel olarak sıcak ve kurak geçti. Orta Avrupa, 1950’lerden beri görülmeyen sıcak bir hava yaşadı ve Orta ve Kuzey Avrupa ilkbahar, yaz ve sonbaharda mevsim normallerinden %80 daha az yağış aldı. Almanya özellikle görülmedik derecede güneş aldı, Orta ve Kuzey Avrupa’nın bazı bölgelerinde ortalamanın %40’ına kadar daha fazla güneş ışığı saati görüldü.”

İsveç’teki yangınlardan yükselen dumanlar. Uyarlanmış Copernicus Sentinel verileri içerir (2018)

Verileri doğru okumak

Raporda, iklim verilerinin nasıl okunduğunun önemine de vurgu yapılıyor: “Bir bütün olarak bakınca Avrupa için ortalama yağış normal görünebilir ama bölgelere ayırınca aşırılıklar ortaya çıkar. Bunu yerde de görmek mümkün: Örneğin İskandinavya, modern tarihinin en büyük orman yangınlarını yaşamıştır, Leslie Kasırgası da 1842’den bu yana hiçbir bir fırtınada görülmedik şiddette İber Yarımadası’nı vurmuştur.

Yağışsızlıkla birleşen alışılmadık yüksek sıcaklıklar su sıkıntısı yaşanmasına ve nehirlerin su seviyelerinin düşmesine neden olmuştur. Bu da taşımacılığı etkilemiştir. En kötü dönemde, Avrupa nehirlerinin %36’sında su seviyeleri en düşük düzeyine inmiştir; geçen yaz, on yıldan uzun bir aradan sonra insanlar ilk kez Tuna Nehri’nin ortasına kadar yürüyebilmişlerdir. Yağışsızlık, tarımda da kayıplara yol açmıştır. Bunda son 40 yılda sıcaklıkların yükselmesi nedeniyle topraktaki nemin kademeli bir şekilde buharlaşması da rol oynamıştır.”

Buzların erimesi: Alpler ve Kuzey Kutbu’ndaki büyük sorun

2018 Avrupa İklim Raporu’nda ölçülen önemli göstergelerden biri de Alpler ve Kuzey Kutbu’ndaki buzulların erime hızı ve miktarı:

“Güneşli bir bahar ve yaz, dağlardaki kar örtüsü için bir tehdittir ve 2018’de Alpler’de gösterge olarak kabul edilen buzullarda aşırı bir kütlesel azalma görülmüştür. 1997’den beri Avrupa’daki buzulların kütlesinde ton başına ortalama 16 ton temiz suya karşılık gelecek şekilde 8 ila 25 metre arasında bir kayıp yaşanmıştır. Yükselen sıcaklıklar nedeniyle Avrupa’nın Kuzey Kutup bölgesinde denizlerdeki buz tabakası da azalmıştır; bu bölgede yılın ilk iki ayı, uzun vadeli ortalamadan 4°C daha sıcak geçmiştir. Kuzey Buz Denizi buz tabakası 2000 yılından beri düzenli olarak azalmaktadır. 2018 yazında Kuzey Kutbu’nun Avrupa bölgesinde buz tabakası, kaygı verici şekilde uzun vadeli ortalamanın %30’u kadar azalmıştır. Uydulardan şaşırtıcı veriler ve görüntüler elde edilmiş; kışın, gözlemlerin başladığı dönemden beri, Grönland’ın kuzeyinde bulunan buz tabakası sıcak hava ve güçlü rüzgârların etkisiyle ilk kez açık sulara geçit vermiştir.

Avrupa Orta Vadeli Hava Tahminleri Merkezi’ndeki (ECMWF) Copernicus Hizmetleri Direktörü Juan Garces de Marcilla, raporda yer alan yeryüzü gözlem verilerinin gezegenimizin durumunu anlamada yaşamsal bir rol oynadığına dikkat çekti; verilere dayanarak yapılan iklim değerlendirmesinin politika oluşturucular, kurumlar ve işletmelere, geleceği Avrupa ve ötesindeki vatandaşların yararına planlamalarına yardımcı olmasını amaçladıklarını belirtti.

Coğrafyamızda da durum parlak değil

2018 Copernicus Avrupa İklim Raporu,  Orta Avrupa verilerine yer vermekle birlikte özel olarak Türkiye’ye odaklanmasa da, Türkiye ve içinde bulunduğu coğrafya iklim değişikliğini en sert yaşayan bölgelerden biri. Görüşlerine başvurduğumuz Işık Üniversitesi, Fizik Bölümü öğretim üyesi Dr. Tuğba Öztürk, raporun Türkiye’nin de büyük bölümünü içine alan Avrupa için 2018’in şimdiye dek kaydedilen en sıcak üç yıldan biri olduğuna dikkat çektiğini söyledi. Ortalamanın üzerinde seyreden sıcaklıklar tüm Avrupa’da hissedilse de, en yüksek yıllık anomalilerin özellikle Orta Avrupa ve Türkiye’de görüldüğünü kaydeden Öztürk, şunları söyledi:

“Hava sıcaklıklarında mevsimsel ortalamalara baktığımızda özellikle Balkanlar ve Türkiye için kış ve ilkbaharda fazla olmak üzere tüm mevsimlerde 1981-2010 yılları ortalamalarına göre daha yüksek sıcaklıkların görüldüğü, Avrupa’nın bir çok bölgesi için yaz sıcaklıklarının normalden 3℃ ‘ye kadar daha yüksek olduğu belirtilmiştir. 2018 Sonbaharı ise, 2006 ile birlikte şimdiye kadar kaydedilen en sıcak iki sonbahardan biri olmuştur.”

En düşük sıcaklık, normalden daha yüksek

Sadece ortalama sıcaklıkların değil, günlük en yüksek ve en düşük sıcaklıkların yıllık ortalamalarının da 2018 boyunca Avrupa genelinde normalden çok daha yüksek olduğunu anlatan Öztürk, “normalden daha yüksek seyreden günün en yüksek sıcaklıklarının” Orta ve Doğu Avrupa’da görülmesine karşın, en düşük sıcaklıkların normalden daha yüksek olduğu bölgelerin, Türkiye’nin de içinde yer aldığı Doğu Akdeniz ve Balkanlar olduğunu kaydetti. Dr. Öztürk, bunun da geçtiğimiz yıl etkisini daha fazla hissettiğimiz gece sıcaklıklarının normalin üzerinde seyrettiği anlamına geldiğini belirtti. Kıta genelinde yıllık yağış değerleri ve kuraklık görüntülerine bakıldığında da durumun parlak olmadığını söyleyen Öztürk şöyle konuştu:

Kuraklık Türkiye’ye doğru yayılıyor

“Yıllık yağış değerlerine bakıldığında Avrupa’nın kuzeyi çok kurak bir yıl geçirirken, güneyi tam tersine çok nemli bir yıl geçirdi. Uç yağışlarda özellikle Kuzey Akdeniz kıyılarında ortalamadan daha yüksek değerler kaydedildi. Avrupa’nın güneybatısında görülen ilkbahar yağışlarının çoğu kuvvetli ve kısa ömürlü oldu. Fakat buna karşılık sıcaklık artışlarının da etkisi ile toprak nemi seviyesinde azalma görüldü.”

Dr. Öztürk, Avrupa’daki ilkbaharda başlayan sıcak ve kurak koşulların giderek kuraklığa dönüştüğüne işaret etti: “Bu kuraklığın şiddetini görebilmek için raporda 2018 yılı yine benzer bir uzun süreli kuraklığın yaşandığı 1976 yılı ile karşılaştırılmıştır. Standartlaştırılmış Yağış İndisi (SPI) kullanılarak yapılan bu karşılaştırmada, haziran 2018 ve haziran 1976’daki kuraklık seviyelerinin aynı olduğu görülmüş hatta haziran 2018 de kuraklık, Türkiye’nin de içinde bulunduğu güney bölgelere doğru genişlemiştir.”

Raporun İngilizce özetini şurada bulabilirsiniz.

 

 

‘Sorumluluğum yalnızca İstanbul’a değil, demokrasiye de’

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı iptal edilen İmamoğlu, İstanbul seçiminin demokrasi adına bir simge haline geldiğini söyledi: Bir demokrasi devrimine önderlik edeceğim.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevi Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tarafından iptal edilen Ekrem İmamoğlu, İstanbul’daki seçimin demokrasi adına bir simge haline geldiğini vurgulayarak sadece İstanbul değil demokrasiye karşı sorumluluğu olduğunu söyledi.

Reuters’la yaptığı söyleşide, “Şu anda İstanbul bana bir vazife verdi, bunu bir de demokrasi mücadelesiyle taçlandırdı, tek odaklandığım bu” diyen İmamoğlu, 23 Haziran’da yapılacak seçimi kazanacağına inancını dile getirdi.

 Gönüllü sayısı 100 bini aştı

Uzun dönemde cumhurbaşkanı adayı olma hedefi olup olmadığı sorusunu İmamoğlu şöyle yanıtladı: “Tek düşündüğüm demokrasinin uğradığı gaspın ortadan kaldırılması ve İstanbul’un hak ettiği yönetimle buluşması. Onun ötesinde gerçekten bir kişi kendi siyasi kariyerini kendisi beliriliyor ise o olmaz, toplum sizin yol haritanızı belirler. Şu anda İstanbul bana bir vazife verdi, bunu bir de demokrasi mücadelesiyle taçlandırdı. Tek odaklandığım bu.

İmamoğlu, yeni seçim döneminde engeller bekleyip beklemediği sorusuna da “Elbette olacak, ama bize de engelleri aşmış için bir vazife tanımlanmış, onu yerine getireceğiz” yanıtı verdi. Adil bir seçim platformu oluşturulacağını, bunun içinde çok sayıda hukukçu olacağını vurgulayan İmamoğlu’nun verdii bilgiye göre, birkaç günde 20 bin civarında kayıtlı olan İstanbul gönüllüsü sayısı da 100 bini aştı.

CHP adayı, bir soru üzerine, kendine karşı açılacak bir soruşturma ya da seçim iptali gibi kararlardan korkmadığını açıkladı; hukukun üstünlüğü, demokrasi gibi konularda kaygıları bulunduğunu, ancak bir o kadar da bu süreci düzlüğe çıkaracak umutları olduğunu söyledi: “Türkiye’de demokrasi bitmez, kimse bitirmez, kimsenin gücü yetmez. Türkiye’nin demokrasi kanalları açık ve buna refleks gösteren milyonlarca insan var. Vicdanı yüksek bir toplumuz, adalet duygusunu elbette bir süzgeçten geçiririz.”

 ‘İstanbul’un imkanları çarçur ediliyor’

İstanbul büyükşehir belediyesini yönetmenin bir kişiye hizmet etmek ya da bir partiye hizmet etmek olmadığının altını çizen İmamoğlu, İstanbul’un imkanlarının çarçur edilmekte olduğunu ve büyük bir israf olduğunu gözlemlediğini, bunu da seçim kampanyasında anlatacağını belirtti.

‘Hakkımız aramasaydık sonucu açıklarlardı’

Yenilenecek seçim sonucunda haksızlık olduğunu düşünmeleri durumunda nasıl davranacakları konusunda ise CHP adayı hak arama konusunda kendilerini ispatladıklarını belirtti: “İlk gece hakkımızı aramasaydık zaten bir gün sonra sonucu açıklarlardı. Biz hem hakkımızı aradık hem de çok hatasız bir süreç yönettik. Bunun için köşeye sıkıştılar ve gerekçe üretemediler. En son ürettikleri gerekçeyi tanımlayamadılar bile. ‘Bir şeyler oldu ama biz de bilmiyoruz…’ bu kadar komik, trajikomik. Bu kararı veren üyeler demokrasi adına ülkenin tarihine kara leke olarak geçti.”

Demokrasi devrimi

AFP’ye de konuşan Ekrem İmamoğlu, burada da ‘Demokrasi için bir devrime önderlik edeceğini’ söyledi. İmamoğlu şöyle konuştu: “Bizim şu anda yaptığımız şey bir demokrasi kavgası ve demokrasi seferberliğidir. Sonuca ulaştırdığımızda ise bu tabii ki bir devrim olacak. YSK’nın söz konusu 7 üyesi tarihte birer kara leke olarak yerlerini aldılar, ancak bunu düzeltmek de bizim görevimiz, mücadeleyi sürdüreceğiz

CHP, kampanya başlattı

CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Kuşoğlu, 23 Haziran’da tekrarlanacak İstanbul belediye başkanlığı seçimlerinde adayları Ekrem İmamoğlu’nun kampanya masraflarının finanse edilmesi için bağış kampanyası başlatacaklarını açıkladı. Kuşoğlu açıklamasında ‘tekrar seçimler’de partilere Hazine yardımı yapılmadığını hatırlattı.

CHP’den yapılan duyuruda ise kampanya kararının bağış yapmak isteyen kişilerin talebi doğrultusunda alındığı belirtilen açıklamada, kişi başı 20 TL’lik bağış için döviz ve TL hesapları paylaşıldı.

#HerŞeyÇokGüzelOlacak etiketiyle yapılan duyuruda bir de not düşüldü: Siyasi Partiler Kanunu’na göre gerçek veya tüzel kişilerin bir siyasi partiye aynı yıl içerisinde yapabileceği bağışın üst sınırı 54 bin 566 TL’dir.

İlk anket geldi: İmamoğlu 2 puan önde

Bu arada İstanbul seçimlerin iptalinin ardından ilk anket de açıklandı. Konsensus Araştırma Başkanı Murat Sarı, CHP’nin adayı Ekrem İmamoğlu’nun yüzde 2 farkla önde AKP adayı Binali Yılıdrım’ın önünde olduğunu söyledi. Buna göre, 21-22 Nisan tarihlerinde 40 bin kişiyle yapılan ankette 18-29 yaş grubunun yüzde 54.6’sı Ekrem İmamoğlu’na oy vereceğini kaydetti. Sarı’nın ‘belirleyici kitle’ dediği grubun yüzde 42.2’si ise Yıldırım’a oy vereceğini belirtti.

30-39 yaş grubunun yüzde 49’u İmamoğlu derken, 40-49 yaş grubunda bu oran yüzde 44.9’a düşüyor. 60 yaş üstünün ise yüzde 47.2’si İmamoğlu’na oy vereceğini belirtiyor.

Sarı, toplam oy oranını ise yüzde 50,2 Ekrem İmamoğlu, yüzde 48,1 Yıldırım olarak açıkladı; ayrıcı ankete katılanların yüzde 57,8’inin İmamoğlu’na mazbatanın geç verilmesini yanlış bulduğunu aktardı.

Küresel tehdite yerel çözümler: Kadıköy için iklim eylemleri

“Yerel Yönetimlerde İklim Değişikliği Eylem ve Uyum Planları Paneli”nde, gezegenin girmekte olduğu 6. Yokoluş sürecine karşı kentlerde yapılması gerekenler tartışıldı.

Yereliz Derneği ve 350 Türkiye’nin ev sahipliğindeki “Yerel Yönetimlerde İklim Değişikliği Eylem ve Uyum Planları Paneli” Salt Galata’da yapıldı. Dr. Baran Alp Uncu, Dr. Barış Gencer Baykan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Geliştirme Şefi Seda Özdemir ve Kadıköy Belediyesi Çevre Koruma ve Kontrol Müdürü Aynur Şule Sümer’in konuşmacı olarak katıldığı panelde “İklim için Kentler” el kitabı da tanıtıldı.

“Gezegen giderek ısınıyor”

bianet.org’dan Pınar Tarcan’ın haberine göre, “İklim için Kentler: Yerel Yönetimlerde İklim Eylem Planı” kitabını hazırlayan araştırmacı yazar Dr. Baran Alp Uncu, gezegenin şu anda karşı karşıya olduğu en büyük tehlikenin iklim değişikliği olduğunu vurgulayarak şunları söyledi:

“İklim değişikliğiyle mücadele için kentlerdeki eylem planları çok önemli. İklim değişikliği dediğimiz zaman 19. Yüzyılın sonundan itibaren başlayan 21. Yüzyılın başına kadar geçen bir süre içinde yeryüzü sıcaklığında 1 derecelik bir artış oldu ve bu artan bir hızla yükseliyor. Böyle gitmesi halinde iklim değişikliğine bağlı olarak yaşadığımız aşırı hava olaylarının, dengesiz yağışların, su varlıklarının azalması ve buna benzer pek çok felaketi bundan çok daha katlanarak yaşayacağız. Bu iklim değişikliği aslında insan kaynaklı, başta fosil yakıtların kullanımı olmak üzere insanların tüm üretim ve tüketim faaliyetleri sonucu salınan sera gazı, gezegenin sıcaklığının artmasına neden oluyor.”

Uncu, bunun sadece ekolojik bir mesele olmadığını, sosyolojik, ekonomik özetle hayatı ilgilendiren her alanda derin etkileri olacağını söyledi; “Kentsel enerji sistemleri ve kullanımı”, “Binalar”, “Ulaşım”, “Kentsel planlama”, “Yeşil alanlar”, “Atık yönetimi”, “Davranış biçimleri” gibi başlıklarda harekete geçilmesi gerektiğini vurguladı.

1,5 derece eşiği

Önümüzdeki kısa zaman içerisinde sıcaklık artışlarının 1,5 derece civarında tutulamaması halinde, ekolojik dengenin giderek bozulacağına, iklim değişikliğine bağlı felaketlerin katlanarak artarak tüm canlıların yaşamının olumsuz etkileneceğine işaret eden kitapta, yeryüzü sıcaklık artışının 1,5 derecede tutabilme hedefine ulaşmak için 2050 yılına kadar kentler adına yapılması gerekenler şöyle sıralanıyor:
-Binalardan kaynaklanan sera gazı salımlarının bugünkü toplam seviyenin %89-90 altına çekilmesi,
-Ulaşımda enerji kullanımının en az %30 azaltılması,
-Toplam elektrik üretiminin en az %75-80’inin yenilenebilir kaynaklardan elde edilmesi gerekiyor.

Kadıköy örneği: İklim eylemleri

Kitapçıkta Kadıköy Belediyesi eliyle ilçede planlanan iklim eylem ve hedefleri şu biçimde belirlenmiş:

Azaltım

Salım azaltımına yönelik olarak planlanan amaç, hedef ve eylemlerin özeti şöyle:

  • Mevcut konutlarda enerji etkin yenilenme
  • Ada ölçeğinde enerji sistemlerinin oluşturulması
  • Yenilenen alanların enerji etkin planlanması
  • Kamu binaları, okul, hastane, AVM ve diğer ticari binalar gibi mevcut üçüncül binalarda enerji etkin yenilemeler
  • Belediye binalarında enerji etkin uygulamaların yerine getirilmesi

Eylemler

  • Isı yalıtımının iyileştirilmesiyle binaların %70’inde enerji tasarrufu
  • Konutlarda tasarruflu-LED aydınlatma gibi enerji etkin aydınlatma sistemlerinin kullanılmasıyla elektrik tüketiminde %15 tasarruf
  • Mevcut üçüncül binaların en az %70’inde enerji etkin yenilemeler yapılmasıyla bu binaların enerji tüketiminde %40 tasarruf
  • Belediye binalarının %50’sinde enerji etkinliği uygulamaları ile %40 enerji tasarrufu
  • Bölgesel ısıtmayla konutların %25’ini alternatif yakıtlarla ısıtmak
  • Enerji etkin sokak aydınlatma sistemlerini yerleştirmek
  • Enerji tasarrufuna yönelik çeşitli bilinçlendirme çalışmaları gerçekleştirmek

Sürdürülebilir kentsel hareketlilik ağının geliştirilmesi

Hedefler

  • Düşük karbon emisyonlu ulaşım ağının geliştirilmesi ve toplu taşımanın yaygınlaşması yoluyla;
  1. a) trafikte kullanılan motorlu taşıt ulaşımının azaltılması
    b) ulaşım salımlarında % 7.5 azaltım sağlanması;
  • Bisiklet gibi yeşil ulaşım altyapısının oluşturulması
  • İleri ve ekolojik sürüş/ulaşım teknikleri eğitimlerinin gerçekleştirilmesi ile yakıt tüketiminin azaltılması

Eylemler

  • Belediye araç filosunun %50’sini elektrikli araçlarla değiştirmek
  • Şarj istasyonları gibi gerekli altyapı yatırımlarının teşviki yoluyla elektrikli araç kullanımını özendirmek
  • 18 bin aracı elektrikli/hibrid araçlarla değiştirmek
  • “Park et- bin” gibi uygulamaların tüm toplu taşıma modlarına entegrasyonuyla toplu taşıma kullanım oranını artırmak
  • İBB ile koordineli çalışarak;
  1. a) bisiklet kullanımının kent içi ulaşımındaki payını %2 artırmak için ödünç verme sistemini uygulamaya sokmak
    b) yol işaretleri ve levhaları tamamlamak;
  • Yayaların ulaşımdaki payının %5 artışını sağlamak. 96 Enerji üretiminde yerele özel yenilikçi çözümlerin geliştirilmesi:

Hedefler

  • Yenilenebilir eneji uygulamalarını yaygınlaştırmak
  • Fosil yakıtlardan sağlanan enerji ihtiyacını düşürmek

Eylemler

  • Çatı sistemleri ve uygun arazi uygulamaları ile toplamda 1 MW FV sistemi kurmak
  • 2021-2030 arasında binaların elektrik tüketiminin %15’ini yenilenebilir enerjiden karşılanmasını sağlayacak 105 MW kapasitelik çatı FV uygulamalarını kurmak Katılımcı, toplumsal farkındalık süreçleri ve davranış değişikliği çalışmaları:
  • Hedef Enerji verimliliği kampanyaları düzenlemek Eylem Konutlar ve ticari kurumlarda enerji tasarrufuna yönelik bilinçlendirme kampanyaları düzenlemek

Diğer azaltım çalışmaları

Hedefler

  • Sanayide enerji verimliliği uygulamaları
  • Atık su arıtma tesislerinde işletme koşullarının iyileştirilmesi
  • Atık çamurundan biyogaz ve enerji elde edilmesine yönelik çalışmalar
  • Sanayide %25 enerji verimliliği
  • (İBB ile koordineli olarak) atık su arıtma tesislerinde işletme koşullarının iyileştirilmesi.

*”İklim için Kentler: Yerel Yönetimlerde İklim Eylem Planı” kitabının PDF versiyonu için tıklayın.

Tatil planlarının yüzde 90’ı değişti

İstanbul seçiminin yenilenmesi tatil planlarını etkiledi. 23 Haziran’da İstanbul’da oy kullanacak seçmenlerin yaptığı rezervasyonların yüzde 90’ına yakını iptal edildi veya ertelendi.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin yenileneceği 23 Haziran’a denk gelen tatil planlarının yüzde 90’ında değişikliğe gidildi. Erken rezervasyon yapan tatilciler, bu tarihe denk gelen tur sözleşmeleri için seyahat acentelerine başvurdu.

Türkiye Seyahat Acentaları Birliği (TÜRSAB) Başkanı Firuz Bağlıkaya, seyahatlerini tamamen iptal edenlerin sayısının düşük olduğunu ifade ederek, “Genelde 23 Haziran’a denk gelen tarihlerde tatil alanlardan tarih değişikliği talebi alıyoruz. Şu ana kadar bize ulaşmış bir şikayet söz konusu değil. Paket tur alıp ve sorun yaşayanların Türkiye Seyahat Acentaları Birliğine başvurmaları yeterlidir” dedi.

Tüketicilere seyahat iptal sigortası yaptırmalarını önerdiklerini anımsatan Bağlıkaya, bu sigorta yapıldığı durumda tatilin başlamasından 3 gün öncesinde müşterilerin seyahati iptal edip paralarını tamamen iade alabildiğini ifade etti.

Anlaşmazlıkta ne yapılmalı?

Yönetmelik gereği paket tur sözleşmesine imza atan tüketiciler, turun başlamasından en az 30 gün önce yapılan fesih bildirimlerinde, ödenmesi zorunlu vergi, harç ve benzeri yasal yükümlülüklerden doğan masraflar hariç; herhangi bir kesinti yapılmaksızın ödediği bedeli aynen geri alabiliyor. 30 günden daha az bir süre kala yapılan fesih bildirimlerinde, paket tur sözleşmesinde belirtilmek şartıyla belirli bir tutar veya oranda kesinti yapılabiliyor. Bu durumlarda da sözleşme şartları geçerli oluyor.

Sözleşme fesihlerinde bireysel tüketici uyuşmazlıklarının çözümünde iki kurum yetkili kılınmış. İllerde ticaret il müdürlüğü, ilçelerde kaymakamlık” bünyesinde oluşturulan tüketici hakem heyetleri.  Tüketiciler, firmaların uygulamaları nedeniyle mağdur olmaları durumunda, kayıplarının tazmin edilmesi amacıyla değeri 8 bin 480 liranın (2019 yılı için) altında bulunan uyuşmazlıklarda tüketici hakem heyetine, değeri 8 bin 480 lira ve üzeri olan uyuşmazlıklarda ise tüketici mahkemesine başvurabiliyor.

Annelere gözaltı, vekiller eylemde

Bakırköy’de açlık grevindeki çocukları için eylem yapan anneler gözaltına alındı. HDP’li vekiller Hüda Kaya ve Gülistan Kılıç Koçyiğit protesto için oturma eylemi başlattı. Açlık grevleri, Birleşik Krallık Parlamentosu’nun da gündeminde.

Cezaevinde açlık grevinde olan çocukları için günlerdir İstanbul Bakırköy Cezaevi önünde oturma eylemi yapan anneler bugün yine gözaltına alındı. Duruma tepki olarak HDP İstanbul Milletvekili Hüda Kaya ve HDP Muş Milletvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit oturma eylemi başlattı.

‘Barış Anneleri’, geçtiğimiz günlerde de darp edilerek gözaltına alınmıştı.

Açlık grevinde olan tutukluların ailelerinin yanlarına gelen polisler, cezaevi önünde eylem yapmanın yasak olduğunu söyledi. Bunun üzerine aileler, “Biz buraya pikniğe gelmedik. Çocuklarımız ölüyor. Cezaevi duvarına bakmak bile bize nefes veriyor” dedi.

Birleşik Krallık Parlamentosu’nda da konuşuldu

Birleşik Krallık Parlamentosu’nun dünkü oturumunun gündemlerinden biri Türkiye cezaevlerinde ve dünyanın çeşitli ülkelerinde PKK lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması talebiyle devam eden açlık grevi ve ölüm orucu eylemleri oldu.
Oturumda söz alan Gallerli Milletvekili Liz Saville Roberts, Theresa May’e yönelttiği soruda şu ifadeleri kullandı: “32 yaşındaki İmam Şiş süresiz ve dönüşümsüz açlık grevinin 143’üncü gününde. Sağlık durumu çok ciddi riskli bir aşamada. Kürt lider Abdullah Öcalan’ın cezaevi koşullarını protesto amacıyla, İmam Şiş ile dünyanın birçok yerinde yüzlerce kişi şu an açlık grevinde. Kürt halkına yönelik insan hakları ile ilgili Türkiye hükümetine baskı yapılması için biz 48 milletvekili olarak Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı’na yazı yazıp talepte bulunduk.  Sayın Başbakan bu konuya müdahil olacağını dile getirebilir mi?’’

May: Dışişleri Bakanı’ndan ilgilenmesini isteyeceğim

Theresa May, Gallerli milletvekiline hitaben şunları söyledi: “Bizler Türkiye’nin cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerle ilgili herhangi bir süreci adil, şeffaf ve hukukun üstünlüğüne tamamen saygılı olarak ele almasını kesinlikle bekliyoruz. Gerekli sağlık hizmetlerine erişimlerinin sağlanması da dahil. Ankara’daki büyükelçimiz bu büyük açlık grevi meselesini Türkiye yetkilileriyle görüştü. Ancak bizler açlık grevcilerinin durumunu takip etmeye ve Türkiye’yi, sağlık hizmetlerine erişim de dahil açlık grevcilerinin haklarını savunmaya teşvik etmeye devam edeceğiz. Dışişleri Bakanı’nın konuyla ilgilenmesini talep edeceğim.”

 

‘Overtourism’ ya da bildiğimiz turizmin sonu – Aslıhan Aykaç Yanardağ

Turizm sezonu başlarken tatili eziyete çevirmemek, gittiğimiz yerlerde daha küçük bir karbon ayak izi bırakmak ve gerçek bir kültür deneyimi yaşamak için ezber bozmakta, sorumlu davranmakta ve piyasanın dayattığı ‘tatil’, ‘tur’, ‘turizm’ anlayışını sorgulamakta fayda var.

Yirminci yüzyılın son çeyreğinde iletişim ve ulaşım teknolojilerinin yaygınlaşması ve ucuzlamasıyla birlikte insan hareketliliğinde azımsanamayacak bir artış ve hızlanma yaşandı. Bu durum yapısal olarak tüm göç süreçlerini etkilerken, belli sosyal ve kültürel motivasyonlara dayalı olarak ortaya çıkan turizm faaliyetlerinin de çeşitlenmesine, bu tür faaliyetlerin coğrafi kapsamının genişlemesine, alışıldık kitle turizmi etkinliklerinin yanı sıra dijital göçebelerin, küresel gezginlerin ve turizmi yaşam biçimi edinen farklı turist kimliklerinin de ortaya çıkmasına yol açtı. Küresel düzeydeki toplumsal etkileşimlerin kültürel çeşitlilik, hoşgörü ve çokkültürlülüğe dayanan bir dünya görüşünün gelişmesine katkısı olduğu söylenebilir, ancak diğer taraftan herkesin her zaman her yere ulaşabilir olmasının mekânsal sabitler olarak değerlendireceğimiz yerel kültürler, yerli halklar, yerli küçük üreticiler açısından belli maliyetler doğurduğunu da göz ardı etmemek gerek. Bu noktada “overtourism” ya da aşırı turizm, turizm fazlası kavramı herhangi bir turizm beldesinin sosyal ve ekonomik anlamda taşıma kapasitesinin üstünde ilgiye maruz kalması sonucu ortaya çıkan bir turizm sorununu ifade etmektedir.

Ot festivali yüzünden ot kalmıyor

Bu aşırı turizm hali yerli ve yabancı, kır kent ayrımı yapmaksızın dünyada ve Türkiye’de çeşitli bölgeleri etkisi altına almakta. Örneğin yılda yaklaşık 30 milyon ziyaretçi ağırlayan Venedik turist akınını kontrol etmek için günübirlik ziyaretçilerden bir giriş vergisi almayı planlıyor. Bazı günler turist sayısı şehirde ikamet edenlerin sayısını aşıyor. Benzer bir durum hali hazırda yoğun bir nüfusu olan Barcelona’da da gözlemleniyor. Şehrin yerli nüfusu turist akınından dolayı belli bölgelerden dışlanıyor, gelen turist akını hem doğayı hem de şehrin kültürel özgünlüğünü tehdit edecek düzeye ulaşıyor.

Yerli turizmde de durum farklı değil. Alaçatı Ot Festivali, Urla Enginar Festivali, Bozcaada Bağbozumu Festivali ya da Seferihisar Mandalina Festivali iç turizmi hedefleyen yerel etkinliklerden bazıları. Ancak bu etkinliklerde her sene ziyaretçi rekoru kırılıyor, o kadar ki Alaçatı Ot Festivali nedeniyle ot kalmıyor, Urla Enginar Festivali’nde adım atmak mümkün olmuyor. Kısa dönemlik turist akınları buralarda yaşayan halk için yaşamı zorlaştırıyor, kalabalıklar uzun konvoylar halinde uzaklaşırken geriye çöp yığınları kalıyor. Buradaki en büyük sorunlardan biri de festivallere ya da yerel pazarlara katılan üreticilerin yerli olmaması ya da festival temasıyla bağı olmayan ürünleri pazarlamaları. Dolayısıyla bir yerden sonra hangi beldeyi ziyaret ettiğiniz, hangi festivale gittiğiniz fark etmiyor, her yerde aynı standart hizmete ya da aynı ürüne ulaşabiliyorsunuz. Böyle olunca turizmin en temel kaynağı olan doğal ürünler, el sanatları ya da kültürel ürünler özgün değerini kaybetmiş oluyor. Bugün hangi turistik köye gitseniz aynı örgü oyuncaklar, aynı renkli sabunlar, aynı Çin malı hediyelik eşyalarla karşılaşıyor; aynı gözleme-sarma-baklava döngüsüne maruz kalıyorsunuz.

Aşırı turizm faaliyetleri bir taraftan yarattıkları sosyal ve kültürel risklerle mekânsal bir tehdit oluştururken, diğer taraftan yerli halk için çok önemli bir gelir kapısı yaratıyor. Örneğin iç turizmde dikkat çeken festivallerin gerçekleştiği birkaç gün içinde üreticiler önemli bir gelir elde edebiliyorlar. Bu ekonomik getiri mevcut ekonomik kriz ortamında sosyo-kültürel maliyetlere karşı önceliğini koruyor. Özellikle yerli festivallere katılan üreticiler her zaman yerli halktan olmuyor, ya da yöresel ürünler satmıyor. Böyle olunca turizm merkezleri piyasa ilişkilerinin nüfuz ettiği herhangi bir mekânsal odak haline dönüşmüş oluyor. Buradaki temel çelişki yerli halkın kısa vadeli ekonomik getirilerini uzun vadeli ekonomik ve toplumsal sürdürülebilirliğe tercih etmesi. Bu tercih yalnızca toplumsal düzenin bozulmasına değil, aynı zamanda turizm ekonomisinin beslendiği doğal, kültürel kaynakların da tüketilmesine yol açıyor.

‘Sorumlu turizm’

Bütün dünyada farklı yerellerde yoğunlaşan bu turizm patlamasının olumsuz etkilerine kontrol etmeye yönelik çabalar mevcut. Bir taraftan yerel yönetimler, turistlerden giriş vergisi alınması, araçların turizm beldelerine alınmaması, büyük seyahat gemilerinin rotalarının ya da hareket zamanlarının değiştirilmesi gibi çeşitli önlemler alarak turist akınını ve turizm patlamasını kontrol etmeye çalışıyor.

Diğer taraftan Dünya Turizm Örgütü ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı gibi uluslararası örgütler çeşitli kurallar ve iyi örnekleri görünür kılarak yerel yönetimlerin ve yerel halkların sürdürülebilirlik prensiplerine bağlı kalması için çaba harcıyor. 1999 yılında İtalya’da ortaya çıkan ve zamanla 28 ülkeye yayılan Sakin Şehir (Citta Slow) hareketi doğrudan turizm etkinliklerini hedef almasa da turizmi de kapsayan bir yaşanabilir kent anlayışını savunmaktadır. 2002 yılında, ‘Destinasyonlarda Sorumlu Turizm’ temalı uluslararası konferans “sorumlu turizm” prensiplerini somutlaştırmıştır. Buradan çıkan Cape Town Deklarasyonu’na göre sorumlu turizm, ekonomik, sosyal ve çevresel etkileri en aza indirmeyi, yerel halkın turizme katılımında çalışma koşullarını ve ekonomik kazançlarını korumayı, karar alma süreçlerine yerel halkın dahil edilmesini, doğal ve kültürel mirasın korunmasına katkı sağlamayı, dünyadaki çeşitliliği korumayı, turistlerin yerel halkla anlamlı ilişkiler kurmasını ve kültürel, sosyal ve çevresel farkındalıklarını, fiziksel zorluğu olanların ulaşımını, ve turist ve yerli halk arasındaki etkileşimde saygıyı kapsar.

Piyasanın dayattığı tatil anlayışına itiraz

Bütün bunlar elbette değerli prensipler ve söylemlerdir. Ancak bütün bu prensipleri temenni olmaktan çıkarıp hayata geçirilen değerler ve pratikler haline getirmek daha fazla çabayı gerektiriyor. Bu durumu hukuki veya siyasi mekanizmaları işleterek, yani yetki sahibi kişi ve kurumların tepeden inme uygulamalarıyla, ya da yasal yaptırımla çözmek mümkün değil. Bu gibi durumlarda artan vergiler ya da cezai yaptırımların dahi caydırıcılığı belli bir ölçüde geçerli olabilir. Burada turizm sürecinde etkileşimin her iki yanında yer alan kesimlerin de ekonomik, sosyo-kültürel ama en önemlisi çevresel unsurları dikkate alması, kalıcı bir farkındalığı hayata geçirmeleri gerek. Bunun için çok katmanlı, en küçük toplumsal birimden kente ve hatta ulusal düzeye kadar yayılan, çok aktörlü, yani merkezi yönetimden belediyelere, yerel halktan turistlere, sivil toplumdan kamu kurumlarına kadar herkesin söz sahibi olduğu katılımcı bir müzakere sürecini başlatmak lazım. Bu süreçte söylenenler, iyi örneklerle birleştirilerek pilot bölgelerde uygulamalar yapılabilir. Örneğin turizm sezonunun yaz aylarının ötesinde uzatılması, tur operatörlerinin mevsimsel yığılmalara karşı uyarılması değerlendirilebilir. Yerel düzeyde en basitinden, bir trafik düzenlemesi ile araçların turistik alanların dışında bırakılması, atıkların toplanması ya da ayrıştırılması gibi somut ve pratik hedefler belirlenebilir. Ancak bu tek taraflı, tek boyutlu ya da tek bir aktörün sorumluluğuna terk edildiği sürece bir zihniyet dönüşümünden söz etmek zorlaşır. Katılımcılık bu noktada belki de en anahtar belirleyici olacaktır.

Sorumlu turizm anlayışındaki dönüşüm arz yönlü olduğu kadar talep yönlü de bir dönüşümü gerektiriyor. Turistlerin de gittiği yerlerde kitlesel bir trafik, kirlilik, kalabalık eziyetine maruz kalmaması için doğru seçimler yapması gerekiyor. Turizm sezonu başlarken tatili eziyete çevirmemek, gittiğimiz yerlerde daha küçük bir karbon ayak izi bırakmak ve gerçek bir kültür deneyimi yaşamak için ezber bozmakta, sorumlu davranmakta ve piyasanın dayattığı “tatil”, “tur”, “turizm” anlayışını sorgulamakta fayda var.

(Prof. Aslıhan Aykaç Yanardağ – Yeşil Gazete)

Avusturya meclisi, ilkokullarda başörtü yasağını kabul etti

Yasa metninde, İslam ve Sih inancına mensup çocukların diğer dini gruplardan ayrıştırılması tepkilere neden oldu

Avusturya’da aşırı sağcı hükümetin, ilkokullarda başörtüsünü yasaklayan yasa tasarısı, salt çoğunlukla basit yasa olarak meclisten geçti. Yasa tasarısını, Anayasa hükmünde kanun olarak meclisten geçirmeyi hedefleyen Sebastion Kurz liderliğindeki aşırı sağcı hükümet, özellikle muhalefette yer alan Sosyal Demokrat Parti (SPÖ) ve Yeni Avusturya Partisi’nin (NEOS) yasağa karşı oy kullanması nedeniyle, basit kanun olarak geçmesini sağlayabildi. Basit yasa olarak mecliste kabul edilen başörtüsü yasağı için Anayasa Mahkemesinde iptal başvurusu yapılabiliyor. Tasarı üçüncü kez meclise taşınmıştı.

Haç ve kipa yasak kapsamı dışında

“İlkokul öğrencilerinin 10 yaşına kadar, başlarını örtecek şekilde dini inançları temsil eden kıyafetleri giymesi yasaklanmıştır” ifadesine yer verilen yasa metninde, İslam ve Sih inancına mensup çocukların diğer dini gruplardan ayrıştırılması tepkilere neden oldu.

Aşırı sağcı hükümet, başörtüsü yasağının çocukların uyum sürecine hizmet etmesi amacıyla hayata geçirilmek istendiğini savunurken, halihazırda neredeyse bütün okullarda bulunan Hristiyanlara ait haç sembolünün yasaklanmaması ve Yahudilerin kullandığı Kipa’nın yasağın dışında tutulması, Müslümanlara yönelik uygulanan ayrımcılığın en önemli göstergesi olarak yorumlandı.

Yasağın yürürlüğe girmesinin ardından yasaya uymayan aileler, 440 euroya kadar para cezasına çarptırılabilecek.