Ana Sayfa Blog Sayfa 2510

ABD siyasetinin umut veren genç yüzü: Alexandria Ocasio-Cortez – Gülce Demirer

ABD siyasetinin şu an en çok konuşulan isimlerinden olan 29 yaşındaki kongre üyesi Alexandria Ocasio-Cortez, toplumsal adaleti iklim ve doğanın sürdürülebilirliği temelinde ele alarak, meslektaşlarının büyük fosil yakıt şirketlerindeki ekonomik çıkarlarına tehdit oluştururken Amerikan siyasetinde yeni bir umudun kıvılcımını da ateşledi.

ABD’de Demokrat Parti’den Ale­xandria Ocasio-Cortez, 10 dönemdir görevde olan Joe Crowley’yi yenilgiye uğratarak Haziran 2018’de gerçek­leşen ara seçimlerde New York 14. Bölge’den kongre üyesi seçilmeyi ba­şardı. Porto Rikolu bir ailenin çocuğu olan Ocasio-Cortez, 29 yaşında ABD kongresine seçilen en genç kadın ola­rak bir ilke imza atıyor. Medicare ola­rak bilinen devlet sağlık sigortasını ve ücretsiz devlet üniversitelerini herkese erişilebilir kılmayı; ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Bürosu’nu (ICE) kaldırmayı amaçlayarak mevcut siya­si ve ekonomik düzene meydan oku­masıyla şu anda ABD’de Trump’tan sonra en çok konuşulan ikinci isim.

Özellikle yıllardır kongrede bulunan diğer temsilcilere kıyasla sosyal medya hesaplarındaki takipçi sayısıyla dikkat çeken Ocasio-Cortez, “İnsanların ih­tiyaçları adına konuştuğunu” söylüyor ve kendini “gerçek” ve “dürüst” bir siyasetçi olarak tanımlıyor. Herhangi bir şirketle finansal bir bağının olma­dığına ve olmayacağına dair taahhütte de bulunan Ocasio-Cortez’in yürüttü­ğü kampanyanın temelini de aslında ekonomik zorluklar, sağlık sigortasına erişim gibi hayatında karşılaştığı sorun­lar oluşturuyor. Bu zorlukları ortadan kaldırmayı hedeflerken de hem doğa­ya hem de insanlara daha yaşanabilir bir ülke vaat ediyor. “Doğru bulduğu değerleri” dile getirmekten hiç çekin­meyen Ocasio-Cortez, bu yönüyle ül­kenin bir kısmında çok kısa sürede ol­dukça sevilen bir isim haline gelirken, hem Cumhuriyetçi kanattan hem de Demokrat Parti içinden oldukça tepki çekiyor ve Trump hükümetine yakın olan yayın organları tarafından karala­ma kampanyalarına da maruz kalıyor.

Yeşil Yeni Düzen

Son zamanların en çok konuşulan me­selelerinden olan Yeşil Yeni Düzen, Ocasio-Cortez’in cesurca sunduğu en önemli yasa teklifi. Teklif, iklim de­ğişikliğinin mevcut ve -çok da uzak olmayan- 2050 yılında yaşanacağı ön­görülen etkilerini insan hakları ekse­ninde bütüncül bir mesele olarak ele alıyor. Demokrat Parti içinde dahi “gerçekdışı” ve “fazla sosyalist eğilimli” olmakla eleştiriliyor, hatta parti hedef­lerinin saptırıldığını düşünenler de var.

Yasa tasarısı, Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) Ekim 2018’de yayımladığı 1,5 Derece Özel Raporu kapsamında 2050 yılına kadar net sıfır seragazı salımı gibi hedefleri içeriyor. 2030 yılına kadar tamamen yenilenebilir enerjiye geçmeyi, hızlı tren hatlarını artırarak havayoluna du­yulan ihtiyacı azaltmayı savunan teklifi “imkansız” ve “gerçekdışı” olarak de­ğerlendirenlere karşı Ocasio-Cortez karbon vergisi ve 10 milyon dolar ve üzerinde geliri olanlar için %70 vergi zorunluluğu koyarak gelir eşitsizliği­ni azaltmayı ve yenilenebilir enerjiye geçişte gereken bütçeyi oluşturmayı amaçlıyor. Yardım kuruluşu Oxfam’ın araştırmasına göre, en zenginlerin %10’u dünyadaki karbon emisyonla­rının yarısını üretirken en fakir kesim ise bunun sadece %10’undan sorumlu. Bu noktada Ocasio-Cortez’in vergi tek­lifi, en zenginlerin zenginliğini azalt­mayı; dolayısıyla emisyon oranlarını da düşürmeyi hedefliyor. Yeşil Yeni Düzen’in ise yüksek gelirli birçok iş fır­satı yaratacağının ve ekonomik olarak daha sürdürülebilir bir kalkınma yara­tacağının altını çiziyor.

‘Hain siyasetçi’

Cortez ve İlhan Omar.

Mart ayında yayımlanan bir kamuo­yu anketine göre Ocasio-Cortez, %36 oranında olumsuz tepki çekerken %23 oranında olumlu karşılanıyor. Demok­rat Parti içinde %50’ye yakın olumlu oy alan Ocasio-Cortez, Cumhuriyetçiler arasında ise %74 oranında olumsuz karşılanıyor. Hükümete karşı cesur ve iğneleyici konuşmaları sebebiyle Cumhuriyetçiler tarafından daha çok tanınıyor. Olumsuz karşılanmasının en büyük sebebinin ise muhafazakar medya kuruluşları tarafından karalama kampanyalarıyla kötülenmesi olduğu düşünülüyor. Sadece üç aydır kongre­de olan bir siyasetçinin hem ABD’de hem de dünya çapında bu kadar ses getirmesi ve tanınması ise oldukça et­kileyici.

ABD’de statükoya tehdit oluşturduğu için “hain siyasetçi” olarak resmedil­mesi ve nefretleri üzerine çekmesi, Ocasio-Cortez’in çıktığı yolda başarılı olduğunu da gösteriyor. Bu kadar tepkiyi üzerine çekmesinin, özellikle genç bir Latin Amerikalı kadın olmasından ötürü, ABD halkının büyük bir kısmının ırkçı ve kadın düşmanı özelliklerinden kaynaklandığını düşü­nenler de var. Mevcut siyasi ve sosyal durumda ele alındığında, artan tepkiler Ocasio-Cortez’den çok Amerikan halkı hakkında bir şeyler söylüyor.

Ocasio-Cortez, sosyal medya hesapla­rındaki takipçi sayılarıyla dikkat çekiyor ve yaptığı paylaşımlarla çok başarılı bir sosyal medya kullanıcısı olarak yorum­lanıyor. Twitter üzerinden kendisini karalamaya çalışanlara verdiği yerinde, kimi zaman ise alaycı cevapları; bahçe ve bitkilerle ilgilendiği paylaşımları, instagram üzerinden yaptığı canlı ya­yınlar ile bir yandan dolap monte eder­ken bir yandan da Yeşil Yeni Düzen hakkında konuşmasıyla siyasette uzun zamandır aranan “içtenliği” yansıtıyor. “Ben neysem oyum” imajıyla kendi ha­yatında dert edindiği sorunları kongre­ye ve siyasete taşıdığı hissiyatını verme­si, kısa sürede insanların güvenlerini ve kalplerini kazanmasındaki en büyük et­kenlerden biri oldu. Aynı şekilde hem kendi partisi içinde hem de muhafazakar kesim tarafında dikkat çeken, aynı zamanda korkulan biri de.

Eşitlik ve adalet, iklim ve doğa

Kapitalizmin dünyanın kaynaklarını bitirdiği ve geri döndürülemez sonuç­larıyla karşılaştığımız bir dönemde, Ocasio-Cortez gibi gerçek sorunları masaya yatıran bir sosyal demokrat olması, özellikle iklim hareketindeki genç nesil için büyük bir umut kaynağı. 2018’de gerçekleşen bir Harvard an­ketine göre genç Amerikalıların %39’u demokratik sosyalizmi destekliyor; kendini sosyal demokrat olarak tanım­lamayan genç kesim dahi Yeşil Yeni Düzen, ücretsiz devlet üniversitesi gibi fikirlere destek veriyor.

Ocasio-Cortez Kongre ve Senato üye­lerine, Yeşil Yeni Düzen’deki teklifleri dikkatli ve sorumluca okuyarak insan kaynaklı küresel ısınmaya acilen çözüm üretmeleri gerektiğini ve çözümün de yasa teklifinde yer aldığını söylüyor. Teklifi “sosyalist” olarak değerlendir­melerine ise, “Birçok meslektaşımız fosil yakıt ve petrol endüstrilerindeki devlet sübvansiyonlarına milyarlarca dolar destek sağlamaktan mutluyken, hoşumuza gitmeyen bir teklifi ‘sosyalist’ olarak değerlendirmek oldukça sorum­suzca. Fosil yakıt şirketleri için sübvan­siyonlar ‘akıllıca’ ancak konu güneş pa­nellerinin geliştirilmesine gelindiğinde ‘sosyalist’ demek kötü niyet ve inançsız­lıktan başka bir şey değildir” diyor. Oca­sio-Cortez bu sözleriyle meslektaşları­nın kendi çıkarlarını Amerikan halkının çıkarlarından önce görmesini eleştirip yenilenebilir enerjiye geçiş gibi teklifle­rin kendilerini tatmin etmiyor oluşunu belirterek, mevcut Amerikan siyaseti­nin büyük şirketlerin ekonomik çıkar­ları etrafında döndüğü temeli derinden sarsıyor. Küresel emisyon oranlarının oldukça büyük bir kısmından sorumlu olan ABD için Ocasio-Cortez, hiç kim­senin şu ana kadar yapmadığı bir ilki başlattı; eşitliği ve adaleti iklim ve doğa temelli toplumsal haklar ekseninde değerlendirerek bu yoldaki birçok insan için umudun ateşleyicisi oldu.

(EKOIQ dergisinden alınmıştır.)

Tuz Gölü kuruyor

Göçmen kuşların uğrak yeri, flamingo cenneti ve Türkiye’nin tuz ihtiyacının önemli bölümünü karşılayan Tuz Gölü, insan faaliyetleri nedeniyle küçülüyor. Uzmanlar önlem alınmazsa gölün tamamen yok olabileceğini söylüyor.

Türkiye’nin ikinci büyük gölü ve flamingo cenneti olan Tuz Gölü, giderek küçülüyor. Uzmanlar önlem alınmazsa gölüm tamamen yok olabileceği konusunda uyarıyor. Konya, Ankara ve Aksaray sınırları içinde yer alan Tuz Gölü, Türkiye’nin tuz ihtiyacını büyük bir oranda karşılarken, kuşların göç yolu üzerinde olmasından dolayı da birçok kuş türü ilkbahar ve yaz aylarında burada konaklıyor. En fazla flamingoların bulunması nedeniyle göl adeta flamingo cennetine dönüşüyor.

Selçuk Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Hidrobiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cengiz Akköz, önlem alınmadığı takdirde gölün yok olabileceğini ifade etti. Tuz Gölü’ndeki suyun, kapalı göl yapısından dolayı buharlaşarak, kaybolduğuna dikkat çeken Akgöz şunları söyledi: ”Su buharlaşırken geriye tortular içindeki minareller kalıyor. Bu tip göllerin hepsi ya tuzlu ya da acı suludur. Geçmişte Türkiye’nin tuz ihtiyacının yüzde 70’ini karşılıyordu. Şimdi ise yüzde 40 ila 60 seviyelerinde seyrediyor. Tuz Gölü iki kaynaktan besleniyor. Ana kaynak yağışlar, bunun yanında Şereflikoçhisar’dan Peçenek Deresi ile Aksaray’dan Uluırmak’tan su geliyor. Peçenek Deresi’nden gelen suyun yıllık miktarı fazla değil. Uluırmak’tan gelen su miktarı da oraya yapılan baraj nedeniyle azaldı. Konya’daki tahliye kanallarından besleniyordu. Kirliliği önlemek için arıtma tesisi yapıldıktan sonra ise arıtılmış suyun bir kısmı ya ulaşıyor ya ulaşmıyor.”

‘Gölü besleyen su kaynakları azalıyor’

Prof. Dr. Akköz, gölü besleyen su kaynaklarında sıkıntı yaşandığını, bu nedenle gölün sürekli küçüldüğünü belirtti. Akköz, ‘‘Geçmiş kaynaklara baktığımızda 1915 yılında çizilen haritada ciddi bir yüzölçümü var. Yaklaşık 2600 kilometrekare olarak görülüyor. 1997 yılında 380 kilometrekareye kadar düşmüş. Yağışlar bol olduğu zaman göl şişiyor ve etrafı genişliyor. Biraz büyüyor ama gerçek olan göl sürekli kuruyor. Bunun sebebi besleyici kanalların kuruması, suyun gelmemesi, yer altı suyu tarımsal sulama ve kuraklık nedeniyle sürekli azalıyor olmasıdır. Göl kuruduğunda hiçbir kuş turu oraya gelmez”dedi.


Konya, Ankara ve Aksaray’da önemli tarımsal faaliyet olduğunu, tarımsal sulama nedeniyle yer altı suyunun da sürekli azaldığını vurgulayan Akköz, hem yağış miktarının az olması hem de yeraltı su seviyesinin azalması nedeniyle gölün yeterli beslenemediğini söyledi.

Meke’den sonra Tuz Gölü

Gölün A sınıfı sulak alan ve doğal SİT alanı olduğunu hatırlatan Akköz, Türkiye’nin Afrika’dan kuzeye ya da kuzeyden Afrika’ya gidecek kuşların göç yolu üzerinde olduğunu ve bu kuşların en önemli konaklama yerlerinden birinin Tuz Gölü olduğunu hatırlattı: ”Tuz Gölü, alanının daha büyük olması nedeniyle flamingoların kuluçkaladığı yerdir. Bu nedenle flamingolar Tuz Gölü’yle özdeşleşmiştir. Bunun dışında gölde suna kuşu, turna kuşları var. Flaminolara daha önce Meke Gölü’ne de gelirdi, ama göl kuruyunca artık gelmiyorlar.”

Gölün küçülmesiyle ilgili hiç bir şey yapılmadığını, habitatların bozulmasının türlerin bir kısmının göç etmesine, bir kısmının da yok olmasına neden olduğunu anlatan Akköz, “Küçülme devam ederse, göl yok olur” dedi. Akköz, gönümüzdeki göl kurumalarının ve küçülmelerinin insan kaynaklı olduğuna da dikkat çekti; “Tarımsal ve endüstriyel faaliyetlerin alanı tahrip etmesi bu evrimi hızlandırıyor. Tuz Gölü, beslemediğimiz zaman küçülmeye mahkumdur. Maalesef zaman içinde yok olur. Bunun içinde yer altı suyunu kontrol altına almak lazım. Tarımsal desen, devlet eliyle belirlensin. Herkes kafasına göre su kullanmasın. Havzanın her tarafından sulu tarım yapılıyor. Nisan ayında bile sulama yapılıyor” diye konuştu.

Hasankeyf Küresel Eylem Günü’ne çağrı

Ilısu Barajı’nın 10 Haziran’da su tutmaya başlamasıyla sular altında kalacak Hasankeyf için, bu yıl üçüncüsü yapılacak Küresel Eylem Günü’ne çağrı yapıldı.

Hasankeyf Yaşatma Girişimi ve Mezopotamya Ekoloji Hareketi, yapımı devam eden Ilısu Barajı nedeniyle, sular altında kalacak Hasankeyf ve Dicle Vadisi için Küresel Eylem Günü’ne çağrı yaptı. Yapılan resmi açıklamalara göre 10 Haziran’da Ilısu Barajı’nda su tutmaya başlanacak. Ekim ayında ise suni göllerin sularının Hasankeyf’e ulaşacağı tahmin ediliyor. Bölgede yaklaşık 200 yerleşim yeri de sular altında kalacak.

Hasankeyf Yaşatma Girişimi ve Mezopotamya Ekoloji Hareketi’nin bu yıl 3’üncüsü yapılacak olan ‘Hasankeyf Küresel Eylem Günü’ için yaptığı çağrıda şu ifadeler kullanıldı:  “Daha önce 1 ve 2’ncisi yapılan Hasankeyf Küresel Eylem Günü’nün 3’üncüsü, 7-8 Haziran’da dünyanın farklı yerlerinde eylem ve etkinlikler yapılacaktır. 10 Haziran’da suyun tutulmasına karşı, Hasankeyf’in yaşaması ve Dicle Nehri’nin özgür akması için bütün kurumları, STK’ları, örgütleri 7-8 Haziran’da sözünü söylemeye ve bu yıkıma karşı ses olmaya davet ediyoruz.”

 “Çok boyutlu yıkımlara neden olacak”

9 yıllık inşaatın  sonuna gelindiği belirtilen açıklamada, “Sınır aşan sulardan olan Dicle Nehri üzerinde yapılan Ilısu Barajı sadece bölge halkı ve Türkiye halklarına yıkım getirmeyecek, Irak ve Suriye haklarına da büyük bir yıkıma neden olacaktır” denildi.

Açıklamada, baraj ile birlikte binlerce yıllık ekosistemin bozulacağı; sosyal ekonomik ve kültürel yıkıma neden olacağı kaydedildi.

İlk yerleşimin M.Ö. 10.000’li yıllara uzandığı Hasankeyf, dünya üzerindeki en eski yerleşim alanlarından biri. 20’den fazla medeniyetin izlerini taşıyan Hasankeyf, Dicle Nehri’nin kıyısına kurulu. Bölge, kireç taşından kayalara oyulmuş evleri, Neolitik dönemden kalma mağaraları, Roma döneminden bir kaleyi, Artuklular ve Osmanlı zamanından yapıları barındırıyor.

 

İsveç’te Neo Naziler, Sol Parti etkinliğine saldırdı

İsveç’te NMR-nazister adlı ırkçı grup, Lund şehrinde aralarında Sol Parti Parlamento Üyesi Hanna Gunnarsson’un da olduğu bir gruba saldırdı.

İsveç’te neonazi partisi Nordiska Motståndsrörelsen (NMR-Kuzey Ülkeleri Direniş Hareketi) üyeleri, geçtiğimiz hafta sonu, Lund şehrinde Vänsterpartiet (V-Sol Parti) üyelerine saldırdı. Ülkede son seçimlerde Sverige Sverigedemokraterna (SD-İsveç Demokratları) adlı aşırı sağcı partinin oylarını yükseltmesi ve parlamentoda kilit bir konuma gelmesiyle paralel bir şekilde, ırkçı örgütlerin etkinliğinde ve yaşanan saldırılarda da artış gözleniyor.

Solculara, göçmenlere, Yahudilere ve LGBTİ’lere…

Artı Gerçek’in haberine göre, düzenli olarak Lund merkezinde stant açan Sol Partililerin hafta sonu çalışma yapmak için geldiği alanda 10 kişilik NMR-nazister üyesi grup da propaganda eylemi gerçekleştiriyordu. Bir süre sonra ırkçı grup üyeleri Sol Partililere ve etraftakilere saldırdı. Gruba müdahale eden polis 6 kişiyi gözaltına aldı.

Sol Parti Meclis Üyesi Hanna Gunnarsson yaşananları Kvällsposten adlı gazeteye şu ifadelerle anlattı: “Biz standımızı açmıştık. 10-15 dakika sonra gruptan birisi yanımıza geldi ve masamızı tekmeledi. Daha sonra güç kullanarak bayrağımızı indirdi. Yakınlarda bulunan polis iki kişiyi gözaltına alırken diğer grup üyeleri yaklaşık bir saat bekledi.”

Daha sonra grubun saldırıya başladığını belirten Gunnarsson çevrede bulunan insanların yanlarına geldiğini ve Neo-Nazilerle tartışmaya başladığını söyledi. Gunnarsson saldırının kendilerine, göçmenlere, Yahudilere ve LGBTİ+’lara yönelik olduğunun altını çizdi.

Fotoğrafçıya da şiddet

Irkçı grup, yaşananları belgelemeye çalışan fotoğrafçı Victor Pressfeldt’a da şiddet uyguladı. Pressfeldt Twitter hesabından yaptığı paylaşımda yaşananlarla ilgili şunları ifade etti: Lund’daki NMR üyeleri bir meclis üyesine, polislere, gazetecilere ve antifaşistlere saldırdı. Ben de bir Nazi tarafından karnıma sert bir tekme yedim. Ama yine de çok sayıda insanın Nazileri durdurmak için toplanması güzeldi. Korkmuyoruz. Onlara karşı mücadele ediyoruz.”

1 Mayıs’a da saldırmak istemişlerdi

NMR üyeleri Göteborg kentinin Kungälv bölgesinde, 1 Mayıs kutlamalarına yönelik saldırı girişiminde bulunmuş ve polisle çatışmıştı. Kendi bayraklarıyla, kasklı ve kalkanlı olarak şehirde yürüyüş yapan Neo-Nazilere karşı antifaşist kesimler de toplanmış ve sokaklar çatışma alanına dönmüştü. Yaşanan olaylarda 61 kişi gözaltına alınmıştı.

 

AP seçim sonuçları Almanya siyasetini sarstı: Nahles’ten istifa kararı

Almanya’da hükümet ortağı Sosyal Demokrat Parti (SPD) Genel Başkanı Andrea Nahles, bu hafta içinde görevlerinden istifa edeceğini açıkladı. Ortağı CDU’da da tartışmalar sürüyor.

Almanya’da hükümet ortağı Sosyal Demokrat Parti’de (SPD) Avrupa Parlamentosu ve Bremen Eyalet Meclisi seçimlerinden alınan yenilginin ardından SPD’deki tartışmalar yeni bir boyut kazandı. SPD Genel Başkanı ve Parti Meclis Grup Başkanı Andrea Nahles her iki görevinden de ayrılma kararı aldı. Nahles yaptığı açıklamada, “Meclis grubu içindeki tartışmalar ve parti içinden gelen tepkiler bana bu görevleri yapmaya devam etmem için gerekli desteğin artık var olmadığını gösterdi” dedi. Nahles Pazartesi günü Parti yönetimine, Salı günü ise SPD Meclis Grubu’na istifasını açıklayacağını söyledi.

SPD Avrupa Parlamento seçimlerinde  Almanya’da yüzde 11,9 oranında oy kaybına uğrayarak yüzde 15,4 oy almıştı. CDU/CSU da yüzde 7,5 oy kaybıyla yüzde 27,9 oranında oy almıştı. Bremen Eyalet Meclisi’nde yapılan seçimlerde ise SPD 73 yıl sonra hezimete uğramış; 73 yıl sonra ilk kez sandıktan birinci parti olarak çıkamamıştı.

 Tepkiler…

Nisan 2018’de Almanya Sosyal Demokrat Parti (SPD) Genel Başkanlığı’na seçilen Andrea Nahles’in  görevini bırakacağını ve tüm siyasi faaliyetlerine son vereceğini açıklamasına ilk tepki, SPD Genel Başkan Yardımcısı Ralf Stegner’den geldi. Alman haber ajansına (dpa) konuşan SPD Genel Başkan Yardımcısı Stegner, kararı saygıyla karşıladığını belirterek, “Son günlerde ve haftalarda parti içindeki tavır, Sosyal Demokrat değer yargısının bir parçası olan dayanışma ruhuyla bağdaşmıyordu” dedi.

Roth: Bazıları utanmalı

Almanya’nın Avrupa İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı SPD’li Michael Roth, Twitter mesajında Nahles’e destek verirken, “Sana karşı takınılan tavır utanç vericiydi. SPD içinde bazıları utanmalılar. Sen, tüm gücünle geçmişin bazı yaralarını en nihayetinde iyileştermeye çalıştın. Katkıların için teşekkürler. Kararına saygı duyuyorum” sözlerine yer verdi. Hükümet ortağı CDU ise Nahles’in istifa kararının koalisyon hükümetine olumsuz yansımaması uyarısında bulundu.

Dietmar Bartsch.

Muhalefetten siyasi istikrar vurgusu

Sol Parti Meclis Grup Başkanı Dietmar Bartsch ise  istifa kararını saygıyla karşıladığını belirtti, ancak onu istifaya götüren süreci eleştirdi. Politikanın bu kadar “Gaddar” olmaması gerektiğini belirten Bartsch, “Belki hepimiz bu konuya biraz kafa yormalıyız” dedi.

Yeşiller Eşbaşkanları Annalena Baerbock ve Robert Habeck de yaptıkları ortak açıklamada, siyasi istikrar vurgusu yaparak, SPD’nin bir an önce yeni liderini belirlemesini istediler.

Nahles’in yerine Rheinland Pfalz Eyaleti Başbakanı Malu Dreyer’in geçici olarak atanması bekleniyor. Dreyer, Rheinland Pfalz’ın ilk kadın başbakanı unvanına sahip. Meclis grubu başkanlığı için adı geçen isim ise Martin Schulz. Genel başkanlığa ise Meclis Grubu Başkan Yardımcısı Achim Post’un getirileceği iddiası daha önce ortaya atılmıştı.

Malu Dreyer.

Nahles, Gerhand Schröder’in parti başkanlığı ve başbakanlık görevlerini bırakmasından sonra, partinin başına gelen sekizinci siyasetçi. Daha önce parti genel sekreterliği görevinde bulunan Nahles, 2017’de yapılan genel seçimlerde kısa bir süre önce genel başkanlık ve başbakan adaylığına getirilen Martin Schulz’un, seçimleri Başbakan Angela Merkel’e karşı açık bir arayla kaybetmesi üzerine, parti başkanlığını devralmıştı.

AP seçimlerinden oy kaybederek çıkan CDU’da da yeni genel başkan Annegret Kramp-Karrenbauer’in beklentilere yanıt vermediği tartışması devam ediyor. Hükümetin iki ortağındaki tartışmalar erken seçim ihtimalinin düşük olmadığını gösteriyor.

Yahudiler polis eşliğinde Mescit-i Aksa’ya girdi, arbede yaşandı

Aşırı milliyetçi Yahudilerin ‘Kudüs Günü’ gerekçesiyle Doğu Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya polis eşliğinde girmesi tansiyonu yükseltti. İsrail polisi ve Müslümanlar arasında çatışma yaşandı, çok sayıda yaralı var.

İşgal altındaki Doğu Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’ya aşırı milliyetçi Yahudilerin polis eşliğinde girmesi sonrasında İsrailli güvenlik güçleri ve Müslümanlar arasında arbede yaşandı. Olay sırasında bir Müslüman başından yaralanırken, çok sayıda kişiye biber gazı ve plastik mermiyle müdahale edildi.

‘Kudüs Günü’ olduğu gerekçesiyle pazar günü yüzlerce Yahudi, kutsal kabul ettikleri ve içerisinde Mescid-i Aksa’nın da bulunduğu külliyeye polis koruması altında girdi. Mescid-i Aksa Müdürü Şeyh Ömer El-Kisvani, ramazanın son 10 gününde ibadet etmek isteyen Müslümanların akın ettiği külliyeye bu tarz ziyaretlerin İsrailli yetkililer tarafından normalde izin verilmediğini açıkladı.

Yaklaşık 800 Yahudi’nin ziyareti için Müslüman yönetime önceden haber de verilmediğini belirten El-Kisvani, İsrail güvenlik güçlerini Müslümanlara saldırmakla suçladı. İsrail polisi ise, “Araplar tarafından çıkarılan kargaşaya müdahale ettikleri” açıklamasını yaptı.

İsrail polisi, geçtiğimiz cuma günü Mescid-i Aksa’da cuma namazı kılmak için ‘Ayrım Duvarı’nı aşmaya çalışan 16 yaşındaki bir Filistinliyi vurarak öldürmüştü.

Duterte: Eskiden eşcinseldim ama kendimi iyileştirdim

Filipinler Devlet Başkanı Rodrigo Duterte, Japonya’da yaptığı konuşmada bir zamanlar eşcinsel olduğunu ama “kendini iyileştirdiğini” söyledi. Tokyo’daki Filipinlilere konuşan Duterte, “Eski eşim Elizabeth Zimmerman’la tanıştığımda yeniden bir erkeğe dönüştüm” dedi.

The Independent’in haberine göre, konuşmasında Filipinli muhalif Senatör Antonio Trillanes IV’un eşcinsel olduğunu ima eden Duterte, bir kişinin kendisine senatörün hareketlerinden bunun anlaşıldığını söylediğini anlattı.

Filipinler merkezli haber sitesi Rappler’a göre Duterte şöyle devam etti: “Trillanes ve benim benzemem iyi bir şey. Ama ben kendimi iyileştirdim. (Eski eşim Elizabeth) Zimmerman’la ilişkim başladığında dedim ki, işte bu. Yeniden bir erkek oldum.”

Duterte konuşmasının sonunda sahneye kadınları davet ederek kendisini öpmelerini istedi. CNN Philippines’te yer alan habere göre Duterte, “Öncelikle evli olmamalısınız tamam mı? İkincisi de reşit olmalısınız” dedi.

‘Sabıkası’ çok…

Bu sözlerin ardından 71 yaşındaki devlet başkanı 4 kadını işaret ederek sahneye çağırdı. Duterte’nin konuşmasını dinleyenler arasında devlet başkanının daha önceki bir açıklamasında “gerçek aşkı” olarak tanımladığı şu anki sevgilisi Honeylet Avancena da bulunuyordu.

Geçmişte bir dönem LGBTİ eşitliğinin destekçiliğini yapmış olsa da, 2017’de evliliğin yalnızca bir kadın ve erkek arasında olması gerektiğini söyleyen  Duterte, siyasi rakiplerine hakaret etmek için homofobik sözler kullanmasıyla da biliniyor. Duterte’nin daha önce pek çok kez tepki çeken çıkışları olmuş; ülkesinin Katolik piskoposlarıyla yaşadığı bir gerginlikte piskoposların çoğunun eşcinsel olduğunu iddia etmiş, “tecavüzle” ilgili yaptığı bir açıklamadaysa, “Güzel kadınlar olduğu sürece daha fazla tecavüz vakaları olacak” ifadelerini kullanmıştı.

Karaağız köylüleri kazandı, biyokütle santrali iptal edildi

Mahkemenin iptal kararında, santral faaliyete geçtiğinde çevre ve insan sağlığını etkileyecek kanserojen ve toksik oluşumların söz konusu olabileceğine dikkat çekilerek salınacak gazların çocuklarda lösemiye neden olabileceğine vurgu yapıldı.

Bursa’nın Karaağız köyüne biyokütle enerji santralı kurulmasının önünü açan imar planı iptal edildi. Mahkemenin iptal kararında, santral faaliyete geçtiğinde çevre ve insan sağlığını etkileyecek kanserojen ve toksik oluşumların söz konusu olabileceğine dikkat çekilerek salınacak gazların çocuklarda lösemiye neden olabileceğine vurgu yapıldı.

Cumhuriyet’ten Hazal Ocak’ın haberine göre, Karaağız sakinleri biyokütle enerji santralının hem insan sağlığına hem de tarım ve hayvancılığa büyük zarar vereceğine dikkati çekerek 342 gündür nöbet tutuyordu. Köy halkının, santral projesinin kurulmasına imkân tanıyan imar planlarının iptaline ilişkin açtığı dava karara bağlandı. Bursa 2. İdare Mahkemesi kararında bilirkişi raporuna da yer verdi. Raporda özetle santral projesinden hammadde temini açısından sıkıntı yaşanmayacak olmasının ifadelerinin verilere dayandırılmadığı söylenerek yapılan inceleme sonucunda Büyükorhan, Orhaneli ve Dursunbey ilçelerinde orman atığına neden olacak bir tesis bulunmadığına dikkat çekildi. Raporda, aynı zamanda biyokütle olarak kullanılacağı taahhüt edilen ve tarım atığı olarak belirtilen zeytin ve şeftali üretiminin söz konusu bölgede yetişmediğine de dikkat çekildi.

Raporda santral faaliyeti sırasında oluşması muhtemel bazı gazların “zehirli olmakla birlikte lösemi hastalığına da neden olduğunun belirlendiği ve bu gazların düşük seviyelerde de olsa vücutta tahrişe neden olduğunun görüldüğü” belirtildi.

(Babil’den Sonra) Bağlamanın Tanpınar’ı Talip Özkan

İzmirli müzisyen Salih Nazım Peker, Talip Özkan’ın hayata veda edişinin ardından kaleme aldığı “Bağlamanın Ölümsüz Tezenesini Yitirdik. Nerelere gidigodun goc’efemmm?” yazısında onu bağlamanın Tanpınar’ı olarak niteliyordu.

Salih Nazım Peker yazısında “…Talip Özkan, Ahmed Hamdi Tanpınar’ı ne kadar tanır ve severdi bilmiyorum. Ama ben Talip Özkan’ı, bağlamanın Tanpınar’ı olarak görüyorum. Tanpınar, “aruzla hece veznini Dicle ve Fırat kadar kardeş” gören ustası Yahya Kemal’i izleyerek, Klasik Türk Musıkisi ve Türk Halk Müziğini karşıt uçlara yerleştirmekten kaçınmış ve bu iki musıki arasında mütemadiyen bir kardeşlik aramıştı ya? Talip Özkan da bağlamayla tanbur arasında bu kardeşliği hep gördü ve yaşattı. Bağlamacılığının yanında tanburiliği epey amatör sayılabilir, ancak bakış açısındaki bütünsellik çok önemlidir. Entelektüel birikimden süzülen bu bütünsellik, üstadın bağlama icrasındaki klasik etkilerde ve “L’art du Tanbur” albümünde açıkça görülür. Tanpınar’ın Huzur adlı romanındaki Tevfik Bey, 1918 İstanbul’undaki işgalci istimbotlarının arasından sırasıyla bir gazel, Şakir Ağa’dan beste, Hacı Arif Bey’den iki şarkı söyleyip, hüzünlü bir maya tahtında Boğaziçi ile Bingöl dağlarını öpüştürür, sonra da “eğer bu gece bir zeybek oynayamadan yatarsam hasta olurum” der. Kayıkçı Yani ve İstratos dâhil, kayıktaki herkes buna ağlar. Talip Özkan benin Tevfik Bey’im işte…” diyordu.

Ben de tıpkı Peker gibi Talip Özkan’ın müziğini çağdaşlarından farklı kılan en önemli unsurun, entelektüel birikimi sayesinden Klasik Türk Müziği ile Türk Halk Müziğini aynı potada eritebilmesi olduğunu düşünüyorum.

Talip Özkan’ı bu bütünselliğe ulaştıran entelektüel birikim nasıl oluştu?   

Yazılı edebiyatın fazla yer tutmadığı Anadolu tarihinde, halk edebiyatı genellikle sözlü olarak kuşaktan kuşağa aktarıldı. Anadolu halk türküleri de uzun yıllar bu biçimde varlığını sürdürdü.

1939 yılında Denizli’de doğan Talip Özkan ozanlığın, sanatçılığın kuşaktan kuşağa aktarıldığı Anadolu’da, ailesinden hiç kimsenin sanatla uğraşmamış olmasına rağmen küçük yaşlarda Türk Halk Müziği’ne yöneldi. Lise yıllarında Muzaffer Sarısözen ile tanıştı.

1957 yılında Ankara Radyosu’nda kadrolu olarak çalışmaya başladı. İlk önce koroya girdi, sonra sırasıyla enstrümantalist, solist, koro şefi ve pedagogluk yaptı. 1960 yılında İstanbul Radyosu’na geçti.

Özkan müzik hayatı boyunca, Türk halk müziğinin kökenlerini araştırdı, büyük bir merak ve çabayla bütün ulusal türkülerimizi inceledi. Hiçbir kayıt aracı kullanmadan Osmanlı müziğinin temellerini araştırdı ve 7000 parçalık bir katalog hazırladı.

Kendisi de Yörük ve Avşar olan Talip Özkan özellikle Yörük ve Avşar türkülerini inceledi ve derledi. Türk halk müziğini daha iyi analiz edebilmek için diğer halk müziklerinin ilk dönemlerini araştırdı.

Tatarlardaki söyleyiş biçiminin Kırım’da ve bazı Bulgar topluluklarında hala izlerinin sürdüğünü buldu. Öz Türkçe‘de “Kendisi için şarkı söylemek” anlamına gelen “ırlamak”ın, şimdiki Türkçe ile “Türkü söylemek” eyleminin kökenlerinin Asya’ya dayandığını, Osmanlı saraylarında söylenen klasik türde söyleyiş biçiminin de Asya kökenli olduğunu belirledi.

Talip Özkan, 1977 yılında Fransa’ya yerleşmeye karar verdi. Paris Konservatuvarı’nda eğitmenlik yaparken Paris 8. Üniversitesi’nde önce müzikoloji ve sonra da etnomüzikoloji doktorası yaptı. Rotterdam Üniversitesi’nde Türk Halk Müziği dersleri verdi. Aynı okuldan emekli oldu.

Dünyanın birçok yerinde çok sayıda konserler yaptı. Çok sayıda öğrenci yetiştirdi. Avrupa sanat çevrelerini derinlikli müzik bilgisi ve doğaçlama yeteneğiyle etkiledi.

Birçok değişik telli çalgı ile yaptığı ilk albümünü 1986’da Mysteries Of Turkey (Türkiye Anıları) Radyo France- Occora’dan çıkardı. Bu albümde dut ağacından gövdesi ve köknar ağacından sapı olan 6 telli bir saz kullandı.

Talip Özkan adını ilk kez bu albümü dinlediğimde duymuştum. 1993 senesiydi. Sivas’ta öldürülen aydınlardan müzisyen Hasret Gültekin için eşi Yeter Gültekin, Hasret’in kardeşleri, ailesi ve arkadaşları İstanbul’da bir vakıf kurmaya çalışıyorlardı.

O yıllarda Ruhi Su Dostlar Korosu’na devam ediyordum ve vakfa da katıldım. Beyoğlu- İstiklal Caddesi üzerindeki vakıf binasında uzun yıllar hep beraber çalıştık. Sivas’a, Hasret’in köyü olan Hanköy’e gittik. İstanbul ve Almanya’da vakıfla dayanışma konserleri düzenledik; resim sergileri açtık; Hasret’in sağlığında kaydedilen türkülerini toparladık, yayımladık; bir kültür-sanat dergisi için çalıştık. Talip Özkan da vakfın destekçilerindendi ve öğrencisi olan Hasret için Avrupa’da yapılan dayanışma konserlerinde yer aldı.

Daha sonra The Dark Fire (Kara Yangın) albümü Axıon etiketiyle yayımlandı. 1993’de Turquie, L’art vivant de Talip Özkan ve 1994’de L’art du tanbur albümleri Radyo France- Occora tarafından yayınlanan Özkan’ın Yağar Yağmur albümü de 1997’de Kalan Müzik etiketiyle Türkiye’ de yayınlandı. Talip Özkan çok sayıda albüme de bağlamasıyla katkıda bulundu.

Talip Özkan bağlamada “taramalı tezene” ve seri parmak hareketleriyle bilinen “Şelpe” tekniklerini geliştirdi. Bu teknik bugün birçok bağlama sanatçısı tarafından kullanılıyor.

Talip Özkan’ın bu yeni geleneksel halk müziği tarzının önemini özellikle belirtmek istiyorum. Eğer kendinden önceki müzisyenleri taklit etseydi, bu kadar geniş bir bakış açısı, değişik teknikleri birleştirme yeteneği ve derinlikli bir müzik kültürü olamayacaktı belki de. Talip Özkan müziğe karşı şüpheyle bakarak her şeyi irdeledi ve halk müziğini kendi içinde çok iyi harmanlamasını bildi.

1977 yılında yurt dışına çıkan sanatçı 23 yıl sonra 2000 yılında ilk kez ülkesine geldi. Dostlarıyla hasret giderdi. Konserler yaptı. CRR’de yapılan bir dinleti sonrasında ilk kez Talip Özkan’la tanışma şansım oldu. Artık parmaklarını eskiden olduğu gibi hızlı kullanamamaktan şikâyet ediyordu.  Ama yine de de ülkesinde, dostlarının arasında olmaktan duyduğu mutluluk yüzünden okunuyordu.

Bu tarihten sonra Paris-İstanbul arasında mekik dokudu. Bu arada hastalığı iyice ilerledi.

Halk müziğimizin usta sanatçısı Talip Özkan 27 Mayıs 2010 günü hayata veda etti. 29 Mayıs 2010’da İzmir’den son yolculuğuna uğurlandı. Bugün Urla’daki gömütlüğünde yatıyor.

Talip Özkan’ın yaklaşık 60 yıla yayılan sanat hayatını bir gazete yazısına veya bir radyo programına sığdırmama imkân yok elbette. Her yıl bugünlerde Açık Radyo’da ona yer vermeye çalışıyorum. Benim çağlar içerisinde çok çeşitli kültürlerden etkilenip- gelişip, bugünlere gelen Türk Halk Müziğine bakışımı Ruhi Su’dan sonra en çok etkileyen ikinci insan olan Talip Özkan’a bu hafta da Açık Radyo’da Babil’den Sonra programımda yer verdim. Programı buradan dinleyebilirsiniz.

Değeri yeteri kadar bilinmeyenlerdendi

Talip Özkan’ın birçok sanatçı gibi yaşarken de hayata veda ettikten sonra da ülkemizde yeterince değerinin bilinmediğini düşünüyorum. Yakın dostları, öğrencileri onu gerçekten sevdiler ama gönül isterdi ki ülkesinde kalabilseydi ve çalışmalarını bu topraklarda sürdürebilseydi. Olmadı. Uzun yıllarını gurbette, Paris’te yaşamak zorunda kaldı… Ölümünden sonra bugün konservatuvarlarımızda onun adına kürsüler açılmış olsaydı; gençler onun çalışmalarından da yararlanıp halk müziğimizi evrensel bir çizgiye taşıyabilseydi. Her yıl bir dizi etkinlikle çalışmaları gündeme yeniden taşınabilseydi. O da yapılamadı. Sadece İzmir’de kızı Aybala ve oğlu Tarkan’ın çabasıyla anma konserleri yapılabildi. Bu yıl Mayıs ayında ona dair bir anma yapılamadı ne yazık ki.

Türkiye toplumunun Usta’ya gecikmiş bir borcu var. Umarım bu yıl Ağustos ayında, doğum gününde kamuya açık konserler, söyleşiler yapılabilir. İzmir Belediyesi’ne bu yıl ustanın 80. doğum günü olan 2 Ağustos’ta İzmir veya Urla’da bir konser yapılmasını teklif etmeyi düşünüyorum. İstanbul’dan Çetin Akdeniz ve Mavi Nota Halk Türküleri Topluluğu davet edilmeleri halinde konsere katılabileceklerini ifade ettiler. Kim bilir, belki de her yıl yapılacak bir dizi etkinliğe de vesile olur bu konser. Umarım İzmir konserini, sonraki yıllarda Denizli ve İstanbul’da yapılacak konserler- anma etkinlikleri takip eder.

Ercüment Gürçay

Karbon tarımı CO2 emisyonlarını azaltabilir

Turunçgiller deneyinde, bilim insanları bir dönümlük araziyi bir yıl boyunca üç ila dört kez işlemden geçirdikten sonra, toprak karbonu %32 oranında artarak 4.3 tona yükseldi

Florida’nın turunçgil bitkileri yeni toprak katkı maddesine olumlu yanıt veriyor. Fotoğraf: Mmacbeth, Wikimedia Commons

ABD’li girişimciler, yeni bir tekniğin –karbon tarımı, toprağın sağlığını iyileştirme– atmosferdeki karbonda büyük düşüşler sağlayabileceğini söylüyor. Buna göre, karbon tarımı olarak bilinen bir teknik olan toprak sağlığını iyileştirme çalışmaları, dünya atmosferindeki karbondioksitin altıda birini azaltabilir.

Grup, dünyadaki çiftçilerin toprak sağlığını iyileştirme ve korumaya yönelik toplu çabasının, atmosferik karbondioksidi 415 ppm’den daha yüksek olan mevcut seviyesinden milyonda 65 parça (ppm) kadar azaltabileceğini belirtiyor.

Duyuru, grubun Nisan ayında Washington DC’de ev sahipliği yaptığı karbon tarımı üzerine bir web seminerinde yapıldı. The Energy Mix’in İnternet sitesinde bu web seminerinin tam bir raporuna ulaşılabilir.

ABD merkezli Çevre Girişimcileri (E2) grubu, kendisini “hem ekonomi hem de çevre için ‘akıllıca’ politikaları savunan, ekonominin her sektöründen, ulusal ve partizan olmayan bir iş liderleri, yatırımcılar ve profesyoneller grubu” olarak nitelendiriyor.

65 ppm’lik toplam tasarruf, endüstriyel tarımın başlangıcından beri insan faaliyetinin topraktan çıkardığı tahmini karbon miktarını temsil eder. Ancak E2, iklim stabilizasyonuna nihai katkısı bu rakamın epey altına düşse bile, toprak karbon birikimine dikkat çekmenin, yine de zihinleri emisyon kesintileri için daha karmaşık ve çoğu zaman daha riskli seçenekleriyle karşılaştırıldığında çoğunlukla ihmal edilen bir iklim çözümüne yönlendirebileceğini ifade ediyor.

E2, ABD’de iklim dostu toprak sağlığını geliştirmede kritik önemdeki bir adımın da, çiftçilerden, tarımsal teknoloji girişimcilerinden ve çevrecilerden oluşan bir koalisyonun son derece bölünmüş haldeki ABD Kongresini Aralık 2018’deki tarım tasarısında 2018 yılı Tarımsal İyileştirme Yasası’nı kabule ikna etmeyi başardığı bir karbon tarımı pilot projesi olan, çığır açıcı Toprak Sağlığını İyileştirme Davası olduğunu belirtiyor.

Karbon tarımı pilot projesi fikri, BM’nin 2016’da Almanya’nın Bonn kentinde düzenlenen ve COP23 olarak bilinen yıllık iklim konferansının ardından ortaya çıktı. Oradaki dünya liderleri, toprağın üst tabakasını doğal yollardan korumak ve gözetmek, onun verimliliğini ve dayanıklılığını desteklemek için gerçekleştirilecek iyileştirici çiftçiliğin “büyük bir karbon yakalama fırsatı” olduğunu söyledi.

Mikrobik çözüm

E2, karbon tarımının topraktaki mikropların aktivitesine bağlı olduğunu söylüyor. Fotosentez yoluyla, bitkiler atmosferden çok miktarda CO2’u uzaklaştırır ve onu şekere dönüştürür. Bu şekerlerin %30’unu, kök sistemleri etrafındaki büyük, çeşitli mikrop popülasyonlarını “toplamak ve beslemek” için kullanırlar. Mikroplar, toprağa karbon gömmekle sonuçlanan kökleri ve yaprakları üretme sürecinin önemli bir parçası olarak işlev görerek bitkilerin besin almasına, suyu tutmasına ve stresi dayanmasına yardımcı olur. Öldüklerinde ise toprakta çok miktarda karbon biriktirirler.

Bilim insanları, Florida’da, Kaliforniya üzüm ve turunçgillere yapılan denemelerde toprak karbon birikimini önemli ölçüde artıran yeni bir mikrobik toprak katkı maddesi geliştirdi. Turunçgiller deneyinde, bilim insanları bir dönümlük araziyi bir yıl boyunca üç ila dört kez işlemden geçirdikten sonra, toprak karbonu %32 oranında artarak 4.3 tona yükseldi. Toprak sera gazı emisyonları ise, tüm bir yılda içten yanmalı motorlu bir otomobil sürülerek üretilen CO2’nin kaba eşdeğeri olarak kabul edilebilecek bir oranda, yani 2,33 ton düştü.

Kaliforniya’nın tarım arazisinin sadece %10’unda dönüm başına dört ton karbon biriktirmenin, 4,3 milyon otomobili trafikten çekmekle eşdeğer olacağı tahmin ediliyor.

Makalenin İngilizce Orijinali

Yazar: Gaye Taylor

Yeşil Gazete için çeviren: Cansu Yılmaz

.(Yeşil Gazete/ Climate News Network)