Ana Sayfa Blog Sayfa 2487

Yeşiller solun neresinde – 2

Yazının sonunda söyleyeceğimi en başta söyleyerek tüm heyecanı kaçırayım, Sonra rahat rahat kalanını tartışayım. Yeşiller sol bir hareket değildir. Aynı şekilde, sol da yeşil bir hareket değildir. Bu, Yeşillerin sol değerler taşıdığı ya da solun ekolojik dertleri olduğu gerçeğiyle ters düşmez. Bu benzetmeleri daha pek çok hareket için söylemenin mümkün olduğunu düşünüyorum. Baskıcı ve sol olmakla özgürlükçü ve sol olmanın farklı olması gibi, kapitalist ve özgürlükçü olmak da kapitalist ve faşist olmaktan farklıdır. Bazı bakış açıları aralardaki farkı görmek için doğru olmayabilir, hatta bazen i bu farkları tanımlamak gereksizleşebilir, fakat fark olduğu gerçeğini değişmez. Bir önceki metni aşağıdaki şekli çizerek tamamlamıştım. Kaldığım yerden devam ediyorum.

Şekil 1 Üretim araçları ve insan merkezlilik/doğa merkezlilik açısından politik spektrum ve Eylül 2017 yılındaki AB

Şekil 1’in bize anlatmaya çalıştığı şey, politik spektrumun artık Frankfurt Okulu‘nun tanımladığı gibi iki uçlu olmadığıdır. 1930’lu yılların sermaye ve işçi sınıfı arasındaki derin sınıf mücadelesi, Sovyetler Birliği’nin batı dünyasını düşman görmesi (Mihver Güçlerin Müttefiklerle paylaştıkları en ortak dünya görüşü sermayenin sahipliği ekseninden bu olabilir) politik sınıflandırmanın ister istemez böyle yapılmasına sebep olmuştur. Burada yapılmaya çalışılan, bu tanımlara sermaye ve üretim araçlarına sahiplikle birlikte yeni odaklar eklenmesidir. Şekil 1’deki her bir ucun şu an bir politik temsilcisinin olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bunlar, şeklin sağından başlayarak saat yönünde liberal hareketler, faşist hareketler, sosyalist hareketler ve yeşil hareketlerdir. Şekilde, bazı ülkelerin teokratik yapıları (İran gibi), teokratik eğilimleri ve değer yargılarıyla (İhvan ya da Hristiyan demokratlar gibi) beşinci bir uç tanımlamak mümkün olsa da bu yazı çerçevesinde, laik ülkelerde bu uçların bir önemi yoktur varsayımı üzerinde durmayı seçeceğim.

Ancak Şekil 1’in tamam olabilmesi için toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden bir başka düalizmin yerleştirilmesi şarttır. Şekil 2, Şekil 1’e üçüncü bir boyut ekleyerek bu düalizmi patriyarka ve feminizm olarak yerleştirir. Bu üçüncü boyut, politik spektrumun aslında her tarafının erkek egemen de olabileceğini göstermeye çalışmaktadır. Politik spektrumun bu üçüncü boyutuna daha sonra değineceğim.

Şekil 2 Politik spektrumda 3. boyut olarak patriyarka ve feminizm

Peki Yeşiller neden sol değil diyorum? Başlangıçta da ifade ettiğim gibi bu durum Yeşiller’in sol değerleri benimsemediği anlamına tabii ki gelmiyor. Burada, Yeşiller için iki ayrı okuma yapmanın mümkün olduğunu düşünüyorum. Bunlardan birisi emek merkezli bir perspektiften Yeşiller’i anlamaya çalışmak ki buna günümüzde ekososyalizm diyoruz. Diğeriyse doğa merkezli bir bakış açısından sol değerleri anlamaya çalışmak ki buna en sonda değineceğim. Öncelikli olarak ekosentrik uca neyi yerleştirmemiz gerektiğini tartışmakta belki fayda var. Bunu ortaya koymak için iki temel soruyu kendimize sormanın ve cevap aramanın önemli olduğunu düşünüyorum. Mevcut sistemi ne ölçüde değiştirmek istiyoruz ve bu değişimin ne kadar süre içinde gerçekleşmesini bekliyoruz?

Ekosentrik uçlar

Ekosentrik uçta yer alacak bir hareket her şeyden önce yeryüzü merkezli olmalıdır. Ekosentrik uç siyaseti, üretim tarzları ve ekonomik sınıflara dayalı bir bilinç üzerinden ele alan Marksist yaklaşım ya da cinsiyet ve iktidar ilişkilerinin bilincine sahip bir bakış açısıyla ele alan feminist yaklaşım gibi, insanın doğanın bir parçası olduğu kabulü ve bilincine dayanan bir yaklaşımla ele almalıdır. Bu bakış açısını, davranış bilimindeki kavramla karışmayacağını umarak Ekolojik Yaklaşım olarak isimlendireceğim. Bu noktada belirtmekte fayda olduğunu düşünüyorum. Bu kavramı ilk kez kullanan kişi değilim ancak çok kabul görmediğini söylemek doğru olacaktır.

Ekolojik Yaklaşım’a göre ,gezegendeki en büyük sorunun insan kaynaklı olduğunu ve üretim ilişkilerini değiştirmeden gezegenin sorunlarının çözümünün mümkün olmayacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Gezegenin çok umurunda olmayabiliriz, doğa bir şekilde yolunu bulur. Ancak insanın gezegende bir yere sahip olmaya devam edebilmesi için ona uyum göstermesi gerekmektedir.

Ekolojik Yaklaşım’ın uçlarını zorlamak için Yeni Materyalizm‘e [1] ya da post pozitivizme [2] bakabiliriz diye düşünüyorum. Yeni Materyalizm, adalet çerçevemizin farkındalık gibi insani özellikleri üzerinden inşa edilmiş olmasından ötürü insan adaletinin doğal çevreyle ilgilenen modern etik sorunlara karşı yetersiz olduğunu söylemektedir. Bu bakış açısı “eşitsizliği” insan üstü bir seviyeye çıkararak doğayı insanın tahakkümde bir nesne olmaktan çıkarıp insanın uyum göstermesi gereken bir özneye çevirir [3]. Timothy Morton’a göre tüm maddeler ölü ya da diri birbirleriyle bir ilişki içindedir ve insanlar maddi dünyanın tamamına karşı sorumludurlar. Bu aslında ölmüş, yaşayan ve henüz doğmamış olan her şeyin hakkıyla ilgili bir durumdur. Yeni Materyalizm’in siyasi söylem olarak kendine bulduğu alan Derin Ekoloji’dir.

Aslında Yeni Materyalizm’in bizi götürdüğü nokta doğanın (ve aslındaki evrendeki her şeyin) hakkı olduğudur. Doğanın hakkı derken neyi kastettiğimizi anlatmak için Toprak Ana Hakları Evrensel Beyannamesi‘ne bakabiliriz. Madde 2, Toprak Ana’nın doğal haklarından bahseder; onun ve onu meydana getiren tüm varlıkların (insan buna dâhil değildir) yaşama ve var olma hakkının olduğunu söyler. Ayrıca saygı duyulma, yaşam döngülerini ve süreçlerini insan tarafından bozulmadan devam ettirme, biyolojik kapasitelerini yeniden oluşturma, kendi kimliğini ve bütünlüğünü ayrı, özlük ve birbiriyle ilişkili varlıklar olarak sürme, yaşam kaynağı olarak, temiz hava, bütünsel sağlık ve kirlenmeden, zehirli ve radyoaktif atıklardan muaf olmaya hakkı vardır der. [4] Bazıları için doğa ana kavramının çok spiritüel kaldığının farkındayım. Bu yüzden daha az spiritüel bir kaynağa da danışalım.

Doğa Hakları için Küresel İttifak’a (Global Alliance for the Rights of the Nature) göre doğanın haklarının olması, insanlar tarafından onun tanınması ve haklarının teslim edilmesi anlamına gelir. Ekosistemlerimizin – ağaçlar, okyanuslar, hayvanlar, dağlar dahil olmak üzere – insanlar gibi haklara sahip olduğunun tanınmasıdır. Doğanın hakları, insanlar için iyi olanlarla diğer türler için, gezegen için iyi olanın dengelenmesidir. Tüm yaşamın, gezegenimizdeki tüm ekosistemlerin derinlemesine birbirleriyle ilişkili olduklarının bütünsel tanınmasıdır.

Peki, doğal yaşam alanı kalmamış, tamamıyla suni yaşam alanları inşa etmiş ve bunu da tamamıyla normalleştirmiş bir tür olan insana rağmen bu haklar nasıl tesis edilir? İnsana rağmen yaşam alanı nasıl savunulur? İnsanların hakları ne ifade eder? Mesela çölde yaşamak ve serinlemek için elektrik kullanmak doğanın hakları karşısında nasıl bir haktır?

Konu insan olunca uçları törpülemek ve siyaseti de insan hırsları ve zaaflarına göre yeniden tanımlamak gerekiyor. Sonuçta siyaset şu ya bu şekilde antroposentrik bir bakış açısına sahip olmak durumunda kalmaktadır. Derin ekoloji içerisinde tartışılagelmiş bir konu olan ekolojistlerin aslında ekoloji karşıtı olmaları ancak bunun, projelerinin kazara çevreye zarar verme ihtimalinden değil, projelerinin uygulanmasına ihtiyaç olan disiplinin ekosentrik bakış açısına ihanet eden antroposentrik yönetimsel bir yaklaşım olması, konu için iyi bir örnek olabilir [5]. Bunun için iyi bir analoji, komünizmin inşası için bir süre proletarya diktatörlüğünün kurulması olabilir.

Devam etmeden bir noktaya dikkat çekeyim. Antroposentrik ilişkiler kuramayan bir hareketin toplum nezdinde radikal olmaktan başka bir çözümünün kalmadığına, siyasal bir hareket olarak partileşmesinin mümkün olmadığına ve bildiğimiz anlamda yönetime aday olamayacağına inanıyorum.. Öte yandan siyasi bir hareketin yapabileceği tek şey de partileşmek olmadığı için derin ekolojik bir hareket de tüm siyaseti ekolojik bakış açısıyla tıkayarak Yeşiller’in tarihsel rolünü oynayabilir.

John Passmore meseleyi çözmemize yardımcı olabilecek bir ayrım önerir: Ekoloji problemlerinin, hipotezlerin çevre deneyleriyle formüle ve test edilebildiği ve tamamıyla bilime ait meseleler olduğunu ileri sürer; diğer yandan ekolojik problemler ise ‘kendimizi azade etmeyi arzuladığımız toplumumuzdaki doğru kavramının kaçınılmaz sonuçları olarak görmediğimiz doğayla münasebetlerimizden doğarlar ve esasen toplumumuzun ürünleridirler” [5].

Yeni Materyalizm’i yumuşattığımızda Politik Ekoloji kavramına varırız. Asıl soru, Şekil 1 üzerinde Yeni Materyalizm’i yumuşatırken politik spektrumun sağına mı yoksa soluna mı doğru ilerlediğimizdir. Bir taraf bizi ekososyalizme doğru taşırken diğer taraf yeşil kapitalizm safına götürecektir. Şekil 3 politik ekolojinin kendini konumlandırabileceği alanı ifade etmektedir. Şekil 3 dikey ekseninde politik ekolojinin sınırlarını pozitivizm ve post pozitivizm ya da Neo-Malthusçuluk oluşturmaktadır.

Şekil 3 Politik ekolojinin Şekil 1’deki politik spektrum üzerinde gösterimi

Diğer uçlar

Politik Ekoloji, siyasi, ekonomik ve sosyal faktörlerin çevresel meseleler ve değişimlerle birlikte çalışıldığı bir alandır. Bu alan sosyal ilişkilerle ilgilendiği için bir şekilde ekonomi odaklı da olmak zorundadır. Politik ekolojinin ekonomik ilişkilere bakışı için yine Ekolojik Yaklaşım üzerinden şekillenmiş, Raymond L. Bryant ve Sinéad Bailey’nin kurduğu üç temel varsayım üzerinden ilerleyebiliriz. Bunlar:

  • Çevresel değişiklikler toplumu homojen etkilemez. Siyasi, sosyal ve ekonomik farklılıklar maliyetlerin ve fırsatların eşitsiz dağılımına sebep olur.
  • Çevresel şartlardaki herhangi bir değişiklik siyasi ve ekonomik statükoyu etkilemek zorundadır.
  • Maliyetlerin ve faydanın eşitsiz dağılımı ve mevcut eşitsizliklerin artması ya da azalması sonuç değil, güç ilişkilerindeki bir değişiklikten ötürüdür. [6]

Paul Robbins’in de ifade ettiği üzere politik ekoloji “bir şeyleri yapmak için örnek oluşturacak daha iyi, daha az zorlayıcı, daha az sömürücü ve daha sürdürülebilir yöntemler mevcuttur.” [6]

Sürdürülebilirlik kavramının çoğunlukla içinin boşaltıldığına inansam da doğa ve insan ilişkileri açısından önem teşkil ettiği yadsınamaz. Ekonomi konuştuğumuz zaman kaynakları da konuşmamız gerekmektedir. Sürdürülebilirlik dediğimiz için burada Wilfred Beckerman’dan bir alıntı yapabiliriz diye düşünüyorum.

“Sürekli doğal kaynakların kıtlığı vurgulansa bile bu iddia uzun vadede gıda, mineral ve ürün fiyatlarının işçilerin ücretlerine göre düşüş göstermesiyle yalanlanmıştır. Çünkü belli bir kaynağı bulmak zorlaştıkça değeri artar ve bu da kapitalist girişimcileri alternatif oluşturabilecek kaynakları, süreçleri ya da maddeleri bulmaya yöneltir. Alternatiflerinin bulunması orijinal maddenin fiyatının düşmesine sebep olur. Örneğin bakır kablolar yerine yaygın olarak kullanılan fiber optik kablolar, gerçek bakırın fiyatını düşürmüştür. Bu yüzden kıtlık ekolojik değil, ekonomik bir olgudur. Ve çevrecilerin iddia ettiği tüketimi azaltarak değil ancak kapitalist girişimcilerin bulacakları çarelerle ortadan kaldırılabilir.” [7]

Ne, kapitalistlerin bulacakları çözümler mi? Gezegeni bu hale getirenler onlar değil miydi? Bir de çare olarak önümüze gelecek çözümler ne olacak acaba? Şimdiye kadar karşımıza çıkan çözümlerin; kıtlık için GDO, enerji için nükleer, savaşları bitirmek için savaş vb. ekseninde olduğunu söylemekte fayda var.

Fakat yine de insanların en refah içinde oldukları yüzyılı yaşadığımızı da kabul etmek gerek.

Politik spektrumda sorunun dönüp dolaşıp takıldığı noktanın ekonomi ve ekonomik faaliyetler olduğunu kabul etmek gerekiyor sanırım. Sorun tüketim alışkanlıkları, bunların yarattığı refah toplumu ve bu toplumun bedeli olarak insanın ve doğanın tahribatıdır. Politik spektrumun ne tarafına doğru gittiğimizi anlamak için Yeşiller’in ilkelerine başvurmanın faydalı olacağını düşünüyorum.

Derek Wall‘a göre Yeşiller’in dört temel ilkesi mevcuttu. Bunlar ekolojik bilgelik, sosyal adalet, tabandan demokrasi ve şiddetsizlik. 1984’te Amerika Yeşilleri bu ilkelere altı ek yaparak toplam sayıyı 10’a çıkardılar. Bu yeni eklenen ilkeler ademi merkeziyetçilik, topluluk temelli ekonomi, feminizm, çeşitliliğe saygı, küresel sorumluluk ve gelecek odaklılıktır. 2001 yılında Küresel Yeşiller bu ilkeleri altı  olarak açıkladı. Bunlar, ekolojik bilgelik, sosyal adalet, katılımcı demokrasi, şiddetsizlik, sürdürülebilirlik ve çeşitliliğe saygıdır. Türkiye Yeşilleri de kendi politik görüşlerini on ilke üzerinden tanımlamaktadır. Bunlar sırasıyla doğaya uyum, sürdürülebilirlik, küresel mücadele, erkek egemenliğinin reddi, şiddetin reddi, doğrudan demokrasi, yerellik, adil paylaşım, özgür yaşam ve çeşitliliğin korunmasıdır.

Bu saydığım dört ayrı ilke setini okurken bir şey dikkatinizi çekmiş olabilir mi? Amerika Yeşilleri hariç hiçbiri ekonomiden bahsetmiyor. Bu eksikliğin iki temel sebebi olduğunu düşünüyorum. Bunlardan ilki, ekonomiden bahsetmeye başladığımız anda üretim araçlarının mülkiyetinden de bahsetme gerekliliğinin ortaya çıkması, ikincisiyse üretim araçlarına sahiplikten ötürü ortaya çıkan sınıf çatışması. Amerika Yeşillerinin buna, dürüstlükle ifade ettikleri bir çaresi var ve buna Yeşil Yeni Düzen ismini veriyorlar. Bu konuda diğer yeşil hareketlerden ayrıldıklarını kabul etmek lazım. Sosyal demokrasinin bile öcü olduğu bir toplumda daha azını konuşmak da pek mümkün olamazdı sanırım. Aşağıdaki görsel anlatmak istediğim şeyi yansıtmaktadır kanımca.

Küçük güzeldir ifadesinin ekonomik karşılığı kapitalizme hayırdır diye düşünüyorum. İnsan ölçeğini aşan şirketler olmasın. Fakat bu ölçeğin boyutları tam olarak nedir bilemiyoruz. Kaç kişinin patronu olursam sınırların dışına çıkmış olurum mesela ya da serbest piyasa var oldukça malların dünyanın uzak uçlarına gidip gitmemesini ne belirleyecek? Yerel üretimin piyasaya arzının fiyatları düşürmesinin ve ithal malların rekabet edememesini beklemenin çok iyimser olduğunu düşünüyorum. Bunu düzenlemek için öyle ya da böyle bir devlete ihtiyaç duyacaksak eğer, sanki şimdikinden çok parlak bir dünyadan konuşmuyoruz gibi. Ya da mesela sürdürülebilirlikten bahsediyoruz. Sürdürülebilir olan nedir? Sürdürülebilir üretim mi mesela, daha uzun yıllar gezegeni tüketmeye devam edebilelim diye, ya da sürdürülebilir kalkınma mı? Hem zaten artan nüfus ekonomik büyümeyi ve daha yeni işlerin oluşmasını gerektiriyor. Peki üretim araçları kimin olacak ve her zaman toplum ve gezegen yararına kullanılacağından nasıl emin olacağız? Reel sosyalizm içinde bu kolaydı. Üretim araçları devlete ait, nokta. Üretim araçlarına bir kısım varlıklı kişi sahip olunca mevcut toplumsal sınıflar ne olacak peki? Buna cevabımız sürdürülebilir büyüyen ekonomisiyle, doğayla uyum içinde yaşayan dünyanın, zenginleri ve sömürülen emekçileri mi olacak peki?

Son uç da pozitivizmin başladığı ya da bittiği yer olabilir. Ne taraftan baktığınıza göre değişecektir bu. Politik Ekoloji açısından bakıldığında öte yandan iklim değişikliği inkarcılığı yer almaktadır. Bunun daha uzak uçlarında milliyetçilik ve faşizm de bulunmaktadır. Muhafazakârlığı hariç tutuyorum çünkü her ucun kendi içinde bir muhafazakârlık barındırdığını düşünüyorum.

Sona gelince;

Bu noktada geri çekiliyorum. Yazının başında söylediğim Yeşiller sol değildir iddiasını biraz daha açayım. Yeşiller sol değildir çünkü sınıf siyaseti tartışmanın odağında yer almaz ancak Yeşiller pazar liberalizmine izin vermeyecek kadar da küçük ve yerel şeyler peşindedir. Peki, politik spektrumda iki yöne de gidemeyen bu hareket ortada bir yerlerde midir? Soruyu biraz değiştirerek tekrar sorarsam, Yeşiller’in sol bir hareket olma ihtimali var mıdır? Gezegen için adil olanın insanlar için de adil olması gerekmez mi? Ekososyalizm özgürlükçü değerler üzerinden inşa edilemez mi?

Bir sonraki yazıda buradan devam edeceğim.

[1] New Materialisms: Ontology, Agency and Politics, Coole and Frost, Duke University Press, 2010

[2] Political Ecology in Development Research, Jon Schubart, Swiss Peace Foundation, 2005

[3] Marxism and Ecocritism, Lance Newman, Oxford University Press, 2002

[4] https://dogahaklari.org/toprak-ana-haklari-evrensel-beyannamesi/

[5] Ekoeleştiri, Greg Garrard, Kolektif, 2012

[6] Third World Political Ecology, Raymond L. Bryant, Sinead Bailey, American Geographical Society, 1997

[7] Political Ecology, Paul Robbins, Blackwell, 2012

(Yeşil Gazete)

Ölü ispermeçet balinasının midesinde 100 plastik bardak, 25 plastik poşet, dört plastik şişe ,iki terlik ve daha fazlası çıktı

Sicilya’da en son ölü bulunan balina da dahil olmak üzere, bu deniz memelileri ölerek dünya genelinde kıyıya vuruyorlar.

Geçmiş 6 ayda en az 5 balinanın midelerinin plastik atıklarla dolu olarak ölü bulunduğu raporlandı.
İçi yaklaşık 6 kilogram plastik ile dolu olarak Endonezya’da ölü bulunan bir ispermeçet balinasının bir görüntüsü. Foto: WWF Endonezya

Muhtemelen düşünülebilecek en üzücü ve aşağılık şeylerden biri budur: Birinin sindirim yolunun dışarı atılamayan plastik atıklarla tamamen dolması sonucu açlıktan kaynaklanan ölüm. Dünya genelinde deniz memelilerinin genellikle başına gelen tam olarak budur.

Son yedi ayda en az beş vakada, okyanuslarda yutulan plastik atıklarla içleri dolu olarak kıyıya vurmuş balinalar rapor edildi. Kasımda bir ispermeçet balinası yaklaşık altı kilogram plastik ile bulundu. WWF Endonezya, Facebook paylaşımında, atığın 100’den fazla plastik bardak, dört plastik şişe, 25 plastik poşet, iki terlik ve sayısız başka plastik parçalar içerdiğini belirtti. 27 Şubat’ta, genç erkek ispermeçet balinası İspanya kıyılarında bağırsaklarını içerden, ölümüne sebebiyet veren 30 kilogram plastik atık tarafından parçalanmış şekilde bulundu. Mart ayında Filipinler’de bir balina “bazı bölgelerindeki plastiğin neredeyse sağlam bir tuğla gibi kireçleşecek kadar yoğunlaşmış halde” ölü olarak bulundu. Bu balina bedeninde ürkütücü şekilde 40 kilogram plastik bulunmaktaydı. 1 Nisan’da gebe bir ispermeçet balinası 22 kilogram plastik atıkla İtalya’nın Sardunya kıyılarına ölü halde vurdu. Sicilya’da Mayıs’ta en son bulunan; dişleri bile oluşmamış kadar genç ispermeçet balinası midesi plastik ile dolu olarak ölü bulundu.

Bunlar kıyıya vuran vakalardan sadece bazıları.

Tüm deniz yaşamı plastik yutmadan etkileniyor. Foto:Sparkle Motion/ Flickr

İnsan faaliyetleri sebebiyle ölümle yüzleşen deniz canlıları sadece balinalar değil. 2014 yılında, Al Lethbridge, Midway Adası‘ndaki albatrosların ölümleri üzerine bir video yaptı. Midway Adası en yakın ana karaya 3000 kilometre uzaklıkta ve yine de kuşlar yedikleri plastik atıklar ile dolu durumda. OceanCrusaders.org bazı korkunç istatistikler paylaşıyor. “Her yıl 100.000 deniz hayvanının plastik yüzünden öldüğü tahmin ediliyor. Her yıl bir milyon deniz kuşu plastik yüzünden ölüyor. 5,25 trilyon plastik parça okyanusa dökülüyor. Bu kütlenin 269.000 tonu yüzeyde yüzerken kilometre kare başına dört milyon plastik mikro fiber derin deniz çöpü oluyor. Bunun okyanusun her kilometrekare başına yaklaşık 18.000 parça olduğu düşünülüyor. Her yıl, 6.4 milyon ton plastik okyanusa dökülüyor. Her biri çöp ile yüklü 3.200 kilometre kamyon uzunluğuna eşdeğer.” Bu üzücü gerçeklerin daha fazlası için websitelerini ziyaret edebilirsiniz.

80.000 tonluk atık girdap olarak bilinen alanlarda birikiyor. Harita: National Geographic

Dünya okyanuslarında bilinen en az beş5 çöp yığını mevcut. En büyüğü olan Büyük Kuzey Pasifik girdabı Birleşik Devletler yüz ölçümünün iki katından büyük. Atıklar, sadece balinalar ve kuşlar gibi deniz canlıların midelerinde son bulmuyor, mikroskobik parçalara bölünmeye devam ederek insanların tükettiği balıklara da geçiyor. Plastik, küçük deniz canlılarınca da tüketilip gıda zincirine katılarak endokrin bozucu kimyasallar haline dönüşüyor ve nihayetinde insanlar tarafından tüketiliyor.

Şu bir gerçek ki bazı şeyler değişmeli. Dünya okyanusu bu tür istismara maruz kalmaya ne kadar dayanabilir? Balinalar bu pisliğe ışık tutarak, kapsamının ne kadar geniş ve net olduğunun kanıtlarını gösteriyor. En küçük deniz canlıları dahi mikro plastikleri tüketiyor. Mikro plastiklerin insan dışkılarında görülmesi bir sürpriz değil. Belki de bu uyanma alarmı olacak. Belki de insanların plastik sindiriminden ölmeye başlaması, erteleme düğmesine basmayı bırakıp uyanmalarını sağlayacak.

Belki.

Umutla.

Makalenin İngilizce Orijinali 

Yazar: Annie Kin

Yeşil Gazete için çeviren: Nilüfer Ağaç

 

Sahiller tarla değildir

Sahiller neden tarla gibi sürülür? Dümdüz olan bir sahilin görsel olarak nasıl bir estetiği olabilir? Bir sahilde kaplumbağa üremiyorsa, o sahili traktörle sürmek kabul edilebilir bir şey mi? Traktörle yapılan temizlik, gerçek bir temizlik mi?

Sahiller, özellikle de kumul ya da küçük çakıl içeren sahiller, sadece birer tatil öznesi değil aynı zamanda ciddi miktarda yaşamsal faaliyeti içerisinde barındırır. Bir sahil, eğer çok fazla müdahale edilmemişse, binlerce farklı mikro ve makro boyuttaki canlıya birçok anlamda (üreme, beslenme, yuvalama vb.) ev sahipliği yapabilir. Bunun yanında, filtrasyon özelliği sayesinde, deniz suyunu, başka hiçbir sistemle yapılamayacak önemde ve düzeyde filtre edebilmektedir. Yine, besin döngüsü için elzem olan bazı besin elementlerinin de çevriminde önemli görevler üstlenir. Kısacası sahilleri yaşayan birer habitat olarak isimlendirirsek hata yapmış olmayız.

Peki, sahiller, parçası olduğumuz doğaya bu derece önemli katkılar sağlarken biz ne yapıyoruz? Cevabını hepimiz biliyoruz aslında ancak yine de değinmekte fayda var. Türkiye’de sahil bölgeleri için en önemli insan kaynaklı tehdit; asfalt ve beton! Asfalt ve beton aracılığıyla sahillerin büyük kısmı talan edilmiş vaziyette. Bu durum gözümüzün önünde gerçekleştiği ve çoğumuz bu asfalt ve betonu mecburen kullanmak zorunda olduğumuz için bir nevi kanıksamış ve normalleştirmiş durumdayız. O yüzden bir sahile asfalt ya da beton ile müdahale edildiğinde ortaya çıkan tepki cılız kalabiliyor. Zira kanıksadığımız ve normalleştirdiğimiz şeyler, tepki düzeyimizi de önemli ölçüde düşürür. Ancak bunun yanında bazı müdahalelere de şaşırtıcı düzeyde yoğun tepki gösterebiliyoruz. Örneğin geçtiğimiz ay Mersin’de planlanan bir müzik festivali, konser alanı kaplumbağa yuvalama alanı olduğu için, kamuoyu baskısı nedeniyle iptal edildi.

Bu türden gelişmeler, çevre adına var olan karamsarlığı bir anda dağıtabiliyor. Ancak hemen ardından ortaya çıkan başka bir insan müdahalesi, bu kısa süreli olumlu havayı tersine çevirebiliyor. Bu  sefer ki olay da Antalya’nın Serik ilçesinde gerçekleşti. Hemen herkesin bildiği bu olay medyada o kadar geniş çapta yer aldı ki bir anda çevre duyarlılığımızın boyutu konusunda yanıldığımız izlenimi yarattı. Bu olayda “kimliği belirsiz” bir traktör güya belediyenin “bilgisi dışında” sahile girmiş ve sahili dümdüz etmişti. Bölge, Caretta caretta türü kaplumbağaların yuvalama alanı olduğu için ve bu kaplumbağaların da yuvalama dönemi tam da bu işle aynı dönem olduğu için 100’den fazla yuva tahrip edildi.

Konunun hiçbir muhatabı doğal olarak konu hakkında sorumluluk üstlenmiyor. Çünkü bu derece yoğun kamuoyu baskısına göğüs germek zor iş. Ancak kimsenin doğaya karşı işlediği suçtan ötürü caydırıcı şekilde cezalandırılmadığı bir atmosferde bu sorumluluk üstlenmeme durumu da garip. Neticede bir avuç çevrecinin yaygarası denilerek geçiştirilmesi ve ortaya atılan iddialar ve bulguların reddedilmesiyle işin üstesinden gelinebilirdi. Konumuz bu olmadığı için ve çevreye dair suçlar konusunda sanki güzel işleyen bir ülkede yaşıyormuşuz varsayımıyla bu kısmı burada bırakalım ve asıl meseleye gelelim.

  • Sahiller neden tarla gibi sürülür?
  • Dümdüz olan bir sahilin, görsel olarak nasıl bir estetiği olabilir?
  • Bir sahilde kaplumbağa üremiyorsa o sahili traktörle sürmek kabul edilebilir bir şey mi?
  • Antalya Serik’te gerçekleşen bu vaka ilk mi?
  • Sahillerde traktörle yapılan temizlik gerçekten temizlik mi?
  • Sahilleri traktör ile sürmeden de temizlemek mümkün müdür?

Öncelikle sahillerin traktörle sürülmesinin ana gerekçesi sahillerdeki kirliliğin temizlenmesi. Bu işlemi sınırlarında kumsal olan tüm belediyeler gerçekleştirir. Bazı belediyeler, eğer sahilde kaplumbağalar ürüyorsa üreme dönemi dışında yaparlar bu işi. Bazıları ise Antalya/Serik’te olduğu gibi herhangi bir kritere uymadan herhangi bir zamanda yapabilirler. Bazı yerlerde ise ilgili yöneticinin estetik algısına paralel olarak herhangi bir zamanda sahilleri düzleştirmek için traktör kullanılabilir.

Tüm bu işlemlerin iki ana sonucu vardır. İlki; sahillere vuran küçük boyutlu plastikler ve traktörün sürme işlemi esnasında büyük plastiklerin parçalanması sonucu oluşan küçük boyutlu plastikler, sahil kumunun daha derin tabakalarına hapsedilerek sonsuza kadar oraya gömülür. İkincisi ise görüntü olarak temiz olan sahillerin artık yaşanabilir bir sahil olmaktan uzaklaşmasıdır. Yani orayı habitat olarak kullanan irili ufaklı canlılar, zamanla bu “çok temiz” sahilleri terk edebilirler. Aslında bir nevi hem canlılardan hem de gözle görülür büyük çöplerden temizlenen sahiller, gözle görünmeyen daha küçük plastiklerin gömü alanı haline gelir.

Peki, bunca çöp nasıl temizlenecek? İnsan eliyle yapmak ciddi bir iş gücü ve zaman/çaba gerektirdiği için sorunun kesin bir cevabı yok.

Ancak kesin olmasa da bir cevap var! Kirletmemek. WWF’in geçtiğimiz yıl yayınlanan bir raporunda, sadece turizm faaliyetleri, sahillerdeki çöp miktarını %40 arttırdığı belirtiliyordu. Sadece temiz bir tatil ile çöpü %40 azaltabiliyoruz. Ayrıca sahillerdeki çöplerin büyük çoğunluğu karasal kaynaklı. Yani karayı temiz tutunca sahil de zaman içinde daha az kirlenecek. O zaman da traktöre gerek kalmayacak. Yine düzenli temizlik kampanyaları ile vatandaşı olayın bir öznesi haline getirmek de çözümün bir parçası olabilir. Böylelikle farkındalık da artacaktır. Aksi durumda göstermelik bir iki etkinlikle komşulara ancak pazarda görünmüş oluruz. Bir diğer ve asıl çözüm ise plastik üretiminin (özellikle tek kullanımlık olanların) azaltılmasını talep etmek. Çünkü bu konuda oluşacak bir kamuoyu baskısı önemli sonuçlar doğuracaktır. Bu konuda İngiltere, Kanada ve birçok Avrupa ülkesi önemli adımlar attı. En önemli etki de kamuoyu baskısı idi.

Çöp alt yapısını düzgün kurmayan, bertaraf konusunda yatırım yapmak yerine sürekli beton ve asfalt yapan, vatandaşın bilinçlendirilmesine yatırım yapmayan, doğa dostu olmak gibi bir kaygısı olmayan ve kirliliğe neden olan etmenleri ortadan kaldırmayan yerel yönetimlerin, traktör ile tarla sürer gibi sahilleri talan etmesi daha çok gündeme gelecektir. Bugün Antalya’da gündeme gelen mesele, sorunları kaynağında çözmek yerine sonuçlarla boğuşan yerel yönetim anlayışının bir sonucudur.

(Yeşil Gazete)

Değişim tabaktan başlar – Fezel Nizam

Eriyen buzullar, yok olan türler, azalan biyoçeşitlilik, insan merkezli gelişen ekolojik tahribat, su kaynaklarının azalması, çölleşmeye doğru değişen iklim kuşakları ve daha neler neler..

“İklim değişikliği” veya “küresel ısınma” kelimeleri içinde bulunduğumuz dönemi anlatmak için yetersiz kalırken, bu kelimeler yerine “küresel iklim KRİZİ” kullanılmaya başlanıyor.  Kriz o kadar büyük ki; geri dönüşüme destek vermek, naylon poşetler yerine kumaş alışveriş çantaları ve yeniden kullanılabilir su şişeleri kullanmak gibi girişimler önemli olmasına rağmen yetersiz kalıyor. İklim krizi yaşamsal bir tehdit halini almışken, çevre dostu önlemlerin yanı sıra küresel ölçekte etki edecek mücadele yöntemleri benimsemek ana çıkış noktası olmalı. Küresel iklim krizi ile mücadele için atılacak en önemli adımların başında, yerelden başlayarak beslenme alışkanlıklarının değiştirilmesi tavsiye ediliyor. Konfor alanlarımızdan çıkıp, değişimin bir parçası olmalı; bunu ise beslenme alışkanlıklarımızı gözden geçirerek değişimi tabaklarımızdan başlayarak hayata geçirmeliyiz.

Hayvansal gıdalar ve küresel iklim krizi

1960’lardan bu yana dünya nüfusu iki katı artmış olmasına rağmen, büyük baş hayvan üretimi dört kat, tavuk üretimi ise 13 kat artmıştır. Bu akım küresel ısınma, çevre kirliliği, su kaynaklarının kirlenmesi ve azalması, ormansızlaştırmayı, toprak yapısının bozulmasını, doğal kaynakların tükenmesini ve bazı türlerin yok olmasını, deniz suyu seviyelerinin yükselmesini beraberinde getiriyor.

Hayvansal gıdaların tüketiminin ağırlıklı olduğu beslenme biçimleri, gıda kaynaklı sera gazı emisyonlarının ilk nedeni olarak gösteriliyor. Hayvancılık sektörü ise olumsuz ekolojik etkilerinden dolayı son zamanlarda dikkatleri üzerine çekiyor. Yapılan çalışmalar, hayvansal gıda ağırlıklı beslenmeden bitkisel temelli yani vegan beslenmeye geçiş ile sera gazı emisyonlarının ortalama üç katı düşüşe neden olacağına vurgu yapıyor.

Temel olarak veganlık, diğer tüm hayvanlara karşı her türlü istismar, zulüm ve sömürüyü reddeden bir ideoloji ve yaşam biçimidir. Bunun yanında insanlar, diğer hayvanlar ve çevre için hayvan kullanımından uzak her türlü alternatifin geliştirilmesini ve kullanılmasını yaygınlaştırmayı amaçlar. Kişilerin, önceliği farklı olsa da genel olarak hayvan özgürlüğü, sağlık ve ekolojik nedenlerle vegan yaşamı benimsiyorlar.

İnsanlık, hissedebilen bir canlıyı, kişisel zevkler uğruna sömürüp öldürebiliyor, bunu yaparken de gezegene geri dönüşü olmayan tahribat veriyor.

  Sera Gazı Emisyonu (gCO2eq.) Tarım Alanı Kullanımı  (m2) Tatlı Su Kullanımı  (m3) Nitrojen Kullanımı (gN) Fosfor Kullanımı

 (gP)

Meyveler 23.33 0.27 0.08 2.86 0.44
Sebzeler 15.13 0.13 0.02 2.32 0.41
Baklagiller 1.10 0.05 0.00 0.00 0.00
Fıstık-Fındık 16.94 0.15 0.01 0.34 0.05
Gevrekler 55.43 0.68 0.10 5.43 0.83
Kırmızı et 1538.98 0.72 0.04 5.53 0.99
Balık 1.94 0.01 0.00 0.11 0.02
Yumurta 40.21 0.17 0.01 1.30 0.22
Süt ve süt ürünleri 374.34 0.41 0.02 1.94 0.48
Yağ 101.94 0.50 0.02 2.19 0.56
Köklü Bitkiler 31.91 0.29 0.16 3.30 0.58
Diğerleri 65.53 1.00 0.11 3.71 0.65
Toplam 2266.78 4.38 0.59 29.03 5.23

Besi hayvancılığı sektörü su kaynaklarını antibiyotikler, hormonlar ve diğer kimyasallar ile kirletirken, temiz suya erişimi zorlaştırıyor, biyoçeşitliliğin azalmasına ve deniz suyu seviyelerinde artışa neden oluyor, en önemlisi de sera gazı emisyonunun en temel kaynaklarından biri olarak anılıyor. Dünya genelinde hayvansal gıdalara olan talep artışı ve et tüketiminin gezegene verdiği ciddi hasar göz önünde bulundurulduğunda, hayvansal gıdaların yerine bitkisel temelli yani vegan beslenmeye geçiş; gıda güvenliği, sürdürülebilir çevresel etki ve toplum sağlığı açısından oldukça önemlidir.

Son zamanlarda yapılan bazı çalışmalar da hayvansal gıda tüketiminin, gezegeni mahveden bir tercih olduğunu gözler önüne seriyor;

  • Corrado ve arkadaşları (2018) tarafından yürütülen araştırmada sonuçlarına göre dengeli hepçil bir beslenme modelinin vegan ve vejetaryen benlenme modellerine göre anlamlı derecede daha yüksek sera gazı emisyonu ürettiğini göstermektedir. Hayvansal gıda odaklı beslenme modeli üretim öncesi, pişirme aşaması ve gıda artığı aşamaları ortalaması sera gazı emisyonu değeri 3,36 kgCO2eq/kişi/gün olarak analiz edilmiştir. Bunun yanında vejetaryen beslenme modelinde ortalama 0.89 kgCO2eq/kişi/gün ve vegan beslenme modelinde ise 0.97 kgCO2eq/kişi/gün olarak gösterilmektedir.
  • Chen ve arkadaşları (2019) tarafından yürütülen bir diğer çalışmada her bir besin grubu sera gazı emisyonu, tarım alanı kullanımı, tatlı su kullanımı nitrojen ve fosfor kullanımına göre ölçülmüştür (Tablo 1). Sonuçlar, hayvansal gıda tüketiminin gıda kaynaklı sera gazı emisyonundan sorumlu en önemli faktör olduğunu doğrulamaktadır.

Tablo 1:Besin gruplarına göre çevresel etki araştırma sonuçları (Chen ve d., 2019).

  • Yine aynı çalışmanın verilerine göre vejetaryen ve vegan beslenme ile gıda kaynaklı sera gazı emisyonunu sırasıyla %32 ve %67 oranında azaltmakta, su kullanımını sırası ile %70 ve %75 azaltmakta, tarım arazisi işgalini ise sırası ile %70 ve %79 oranında azaltmaktadır.
  • Hayvancılık ve yan ürünlerinden kaynaklanan karbondioksit (CO2) yıllık 32.000 milyon ton ve bu miktar dünya çağındaki sera gazı emisyonunun %51’ini oluşturuyor. 2050’de olması öngörülen emisyon artış oranı %80. 2040’ta beklenen enerjiye bağlı emisyon oranı artışı ise %20. Vegan beslenmeyi benimseyen bir kişi, hayvansal ürünlerle beslenen bir kişiden %50 daha az karbondioksit üretiyor, 11’de 1’i kadar fosil yakıtı tüketiyor, 13’te 1’i kadar su tüketiyor ve 18’de 1’i kadar toprak kullanıyor.

Yukarıdaki veriler ışığında, hayvan temelli beslenme düzeninden bitkisel temelli bir beslenme şekline geçmenin, küresel iklim krizi ile mücadele açısından önemli bir adım olduğu anlaşılıyor. Bitkisel kaynaklı protein üretimi, hayvansal protein üretimine göre daha az tarım arazisi kullanımı, daha az su ve enerji tüketilmesini sağlamakta, dolayısı ile daha az sera gazı salınımı ve birikimine neden oluyor.

Küresel iklim krizi tüm dünyada gittikçe en önemsenen konular arasında ikinci sırada olmasına rağmen, Kıbrıs’ın kuzeyinde sürekli değişen gündemde bir türlü yerini alamıyor. Bu konunun toplumsal olarak yankı uyandırdığı tek zaman dilimi, ekstrem hava koşullarını yaşadığımız anlara denk geliyor. Bu durum ise ne yazık ki, sadece söylemde kalıyor. İş kendi konfor alanlarımızı aşıp, önlemler almaya geldiğinde ise sınıfta kalıyoruz. Bu durum en önemli nedenlerinden biri küresel iklim krizine dair farkındalığın yok denecek kadar az olması ve/ya alışkanlıklarımızın global ölçekte doğuracağı sonuçları görmezden gelmemizden kaynaklanıyor.

Küresel iklim krizi her canlının hayatını tehdit eder bir hal almışken, insanlığın konforu ve lüksü düşünecek şansı yoktur, bu kritik eşikte benmerkezciliğe yer yoktur. Bireylerin hayat tarzlarında ve beslenme alışkanlıklarındaki en küçük değişim bile, küresel ölçekte önemli rol oynadığını unutmadan, etik ve çevresel açıdan atılacak en önemli adım veganlığı bensimsemek olacaktır.

Not: Bu yazı küresel iklim krizini temel almış olduğundan; veganlık sadece beslenme yönü ile değerlendirilmiştir. Fakat veganlığın yalnızca bir beslenme biçimi olmadığı,  hayvan özgürleşmesi noktasında etik düzen arayışı ve ideoloji olduğunu hatırlatmakta fayda görüyorum.

Kaynaklar

Chen, C.; Chaudhary, A.; Mathys, A. Dietary Change Scenarios and Implications for Environmental, Nutrition, Human Health and Economic Dimensions of Food Sustainability. Nutrients 2019, 11, 856.

Corrado, S.; Luzzani, G.; Trevisan, M.; Lamastra, L. Contribution of different life cycle stages to the greenhouse gas emissions associated with three balanced dietary patterns. Science of the Total Environment 660 (2019) 622–630.

(Gazettakibris.com’dan alınmıştır.)

İstanbul için ‘kentsizleştirme’ zamanı

Tasarım Atölyesi-Kadıköy, 24 Haziran – 26 Temmuz tarihlerinde alışılmışın dışında bir yaz okulunu hayata geçirmeye hazırlanıyor. Yaz okulunun teması yeni bir bilim alanı olarak “Kentsizleştirme Tasarımı.”

Hossein Sadri ve Senem Zeybekoğlu öncülüğünde geliştirilmekte olan bu alan, dünyada giderek artan sosyal adaletsizlik ve çevre sorunlarının temel sebebi olarak kentleşmeyi ve onun yan ürünleri olarak endüstriyel tarım, petrol bağımlılığı, kirlilik, iklim değişikliği, yoksulluk, soysuzlaştırma ve sosyal çatışmalar gibi konuları ele alıyor.

Kentleşme sonucu bozulmuş olan ekolojik ve toplumsal yapının restorasyon stratejilerini oluşturma ve uzun vadeli geçiş projesinin  tasarımını yapan “kentsizleştirme”, kentsel tasarım, permakültür tasarımı ve geçiş tasarımı gibi tasarım bilimlerinin oluşturduğu transdisipliner bir alan.  Doğayla iç içe, petrolden bağımsız olan, kendi kendine yetebilen, dayanıklı insan yerleşimlerini hedefleyen bu alan mimar ve aynı zamanda permakültür tasarımcısı olan Sadri ve Zeybekoğlu’nun Girne Amerikan Üniversitesi Mimarlık bölümünde yürüttükleri tasarım stüdyosu ve New York Kent Üniversitesi’nde yaptıkları araştırmalar sürecinde ortaya konuldu ve dünyanın birçok kenti için farklı iklimlerde ve çeşitli ölçeklerde geliştirilmiş olan tasarım çalışmalarıyla tasarlayarak araştırma ve deneme sürecini  sürdürüyor.

İstanbul’u Kentsizleştirme yaz okulu Tasarım Atölyesi, Kadıköy’de ve Kadıköy Belediyesi işbirliğiyle Kadıköy Hasanpaşa bölgesinde Kurbağalıdere ve çevresi için geniş kapsamlı ve 30 yıllık bir geçiş projesi çalışmasını hedefliyor. Bu yaz okulu süresince çok sayıda halka açık etkinlik gerçekleşecek ve bu etkinlikler çerçevesinde Girne Amerikan Üniversitesi ve Kadıköy Belediyesi’ne ek olarak, Birleşmiş Milletler Gelişme Programı, İstanbul Teknik Üniversitesi, Mimar Sinan Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi, Kadir Has Üniversitesi, İstanbul Bilgi Üniverstesi, Özyeğin Üniversitesi, Mimarlar Odası, Çevre Mühendisleri Odası, İnsan Yerleşimleri Derneği ve Ekoharita’dan konuşmacılar katkı sunacak. Yaz okulu boyunca saat 14:00’de Tasarım Atölyesi Kadıköy’de gerçekleşecek olan çeşitli seminer ve panellerin programları şöyle:

24 Haziran Pazartesi, Batur Seçilmiş, Nazım Akkoyunlu
25 haziran Salı, Senem Zeybekoğlu
26 Haziran Carşamba, Semra Aydınlı
27 Haziran Perşembe, Derviş Zaim
1 Temmuz Pazartesi, Hulya Turgut
2 temmuz Salı, Hossein Sadri
3 temmuz Carşamba, Sinan Omacan, İpek Akpınar
4 Temmuz Perşembe, Meryem Kayan
8 Temmuz Pazartesi, Murat Cemal Yalçıntan, Korhan Gümüş
11 Temmuz Perşembe, Murat Çetin
15 Temmuz Pazartesi, Alper Can Kılıç, Aslıhan Demirtaş

18 Temmuz Perşembe, Mike Paleah

 

İstanbul Onur Yürüyüşü’ne Bakırköy için de izin çıkmadı

Gerekçe bildik: Genel sağlık ve ahlağın, başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması, olası şiddet ve terör olaylarının önlenmesi…

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası Komitesi‘nin Taksim’de düzenlemek istediği Onur Yürüyüşü’ne izin verilmemesi üzerine Bakırköy için yapılan başvuru da rededildi. Komitenin Taksim başvurusuna Taksim’in “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü düzenlenecek alan” olarak belirlenmemiş olması gösterilmişti

Bunun üzerine İstanbul Valiliği’ne “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü düzenlenecek alanlar” listesinde yer alan Bakıköy Salı Pazarı alanı için başvuru yapıldı ancak bu başvuruya da olumlu yanıt verilmedi. Vali Yardımcısı Mehmet Ali Özyiğit imzasıyla başvuruculara verilen cevapta, “..Emniyetin, genel sağlığın ve ahlakın başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması, odası şiddet ve terör olaylarının önlenmesi, provokatif eylem ve olayların yaşanmaması için söz konusu açık yer toplantısının düzenlenmesi Valiliğimizce uygun görülmemiştir” denildi.

Açıklama şöyle:

“Beren Azizi başkanlığında oluşturulan 7 kişilik Düzenleme Kurulu tarafından 30 Haziran Pazar günü 15.19 saatleri arasında ilimiz Bakırköy ilçesi Bakırköy Cumhuriyet pazar alanında 27 İstanbul lgbt Onur haftası Konulu açık yer toplantısı düzenlenmek istenildiği valiliğimize sunulan dilekçe ve eklerinde anlaşılmıştır. Konu ile ilgili 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu ve aynı kanunun uygulanmasına dair yönetmeliğin ilgili hükümleri ile 5442 sayılı İl İdaresi Kanununun 11. maddesi gereğince il sınırları içerisinde provokatif eylem ve olayların meydana gelebileceği açık yer toplantısına katılacaklar da dahil olmak üzere halkın huzur ve güvenliğinin kişi dokunulmazlığının, tasarrufa müteallik emniyetin, genel sağlığın ve ahlakın başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması, odası şiddet ve terör olaylarının önlenmesi, provokatif eylem ve olayların yaşanmaması için söz konusu açık yer toplantısının düzenlenmesi Valiliğimizce uygun görülmemiştir”.

Küresel ısınma ve iklim değişikliği ‘keseye’ de zarar!

CDP, dünyada büyük müşteri kitlelerine sahip farklı sektörlerden önde gelen şirketlerin iklim değişikliği ve küresel ısınma sonucu önümüzdeki beş sene içerisinde ticaret hacimlerinde toplamda bir trilyon dolar zarara uğrayacağını bildirdi.

Sürdürülebilir ekonomi ve çevresel faktörlerin etkisini büyük şirketler, iş insanları ve sektörler için analiz eden, dünyanın en kapsamlı kurumsal çevre verisini elinde bulunduran CDP (Carbon Disclosure Project) 2019 yılı araştırma sonuçlarını yayımladı.

Euronews’ten Kerem Congar’ın haberine göre rapor, toplamda 17 trilyon dolar katma değer yaratan dünyanın en büyük şirketleri iklim değişikliği riski sebebiyle 1 trilyon dolar maddi kayıp yaşayacağını ortaya koyuyor. Bu şirketlerin %80’i tayfun, sel ve kuraklık gibi tahribat gücü yüksek hava şartları, küresel ısınma ve seragazı etkisinden olumsuz yönde etkilenecek. Söz konusu şirketler arasında BMW, Total, Bank of America, Nestle ve Canon gibi farklı sektörlerden 215 dünya markası yer alıyor.

Düşük emisyon üreten ürünlere talep artacak

CDP verilerine göre şu andaki üretim sisteminin devamı halinde yaklaşık 500 milyar dolarlık bir zarar ortaya çıkacağı, ileride yapılacak yasal düzenleme sonrasında çok daha fazla üretim maliyeti açığı oluşacağı belirtildi. Buna göre şirketler ekonomiye kazandırılamayacak fosil yakıtla çalışan makineler dahil sadece üretimde artık kullanılmayacak taşınamaz malları için 250 milyar dolar kaybedecek. Bu eski makinelerin yerini düşük karbon açığa çıkaran teknolojiler alacak.

Ancak bu dev şirketler iklim değişikline karşı ortaya çıkacak iş fırsatlarından 2.1 trilyon dolar kazanma potansiyeline de sahip olacak. Bu dönemde düşük emisyon üreten ürünlere müşterilerden oldukça büyük talep gelecek. Şirketler bu dönemde ar-ge için yaklaşık 311 milyar dolar harcamak durumunda kalacak. Bu da, şirketlerin düşük karbon salımlı yeni ürünler için harcayacağı paranın yedi katını kazanabileceği anlamına geliyor.

CDP’nin 2018’de başladığı dev araştırmasına toplamda 6.937 şirket katıldı. Bunlar arasında dünyanın en büyük 500 şirketi de bulunuyor.

Hormonlu Domates oylaması başladı

Bu seneki tema, ‘tanzim’. Ödül töreni 25 Haziran’da yapılacak

İstanbul LGBTİ+ Onur Haftası kapsamında her yıl LGBTİ+fobiklere verilen Hormonlu Domates oylaması başladı. Bu sene “tanzim” temasıyla gerçekleşecek 15. Hormonlu Domates LGBTİ+fobi ödülleri, İstanbul Onur Haftası’nın web sitesinden oylamaya sunuldu.

Hormonlu Domates’ler bu sene “kurum”, “sivil toplum”, “televizyon”, “siyaset”, “valilik”, “medya”, “eğitim”, “eğlence”, “mekan”, “beynelmilel” ve “özel bi+fobi” kategorilerinde sahiplerini bulacak.

Hormonlu Domates Ödül Töreni ise 25 Haziran Salı günü saat 20.00’de Cemil Candaş Kent Kültür Merkezi’nde yapılacak.

Oy vermek için tıklayın.

 

 

YSK: 23 Haziran’da 68 bin seçmen oy kullanamayacak

Bu pazar yenilenecek İstanbul seçimleri için kısıtlı olan ve hayatını kaybedenlerin sayısı belirlendi. 68 bin 17 kişi oy kullanmayacak.

Yüksek Seçim Kurulu (YSK) 23 Haziran’da yenilenecek İstanbul seçiminde silah altında bulunan, hükümlü, kısıtlı, vatandaşlıktan çıkarılan ve hayatını kaybeden toplam 68 bin 17 seçmenin oy kullanamayacağını açıkladı.

Kurul’dan yapılan yazılı açıklamada, YSK’ya bağlı Seçmen Kütüğü Genel Müdürlüğü’nün, 18 Haziran’da İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’nden alınan verilerle ‘oy kullanamaz’ şerhi düşülecek seçmenlerin belirlendiği ifade edildi. Seçmen Kütüğü Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre ölmüş olanlar, vatandaşlıktan çıkarılanlar, kısıtlılar ve hükümlüler ile silah altında bulunan toplam 68 bin 17 kişiye seçmen listelerinde ‘şerh’ düşüldü.

YSK’nın açıklamasına göre oy kullanamayacak kişilerin dağılımı şöyle: “Silah altında bulunan 33 bin 775, hükümlü 8 bin 93, kısıtlı 4 bin 633, ölen 21 bin 157, vatandaşlıktan çıkarılan 359 seçmen.”

 

Sondaj krizinde AB tavrını sertleştiriyor

Türkiye’nin Kıbrıs açıklarına ikinci sondaj gemisi göndermesi üzerine, AB devlet başkanları’ndan uyarı geldi: Faaliyet hukuk dışı, uygun karşılık vermeye hazırız.

Avrupa Birliği (AB) devlet başkanları, Kıbrıs açıklarına hidrokarbon aramak için ikinci sondaj gemisini gönderen Türkiye’ye sondaj faaliyetlerinin ‘hukuk dışı’ olduğunu belirterek, AB’nin ‘uygun karşılık vermeye hazır’ olduğu uyarısında bulundu.

Türkiye, dün ikinci sondaj gemisi Yavuz‘u doğalgaz ve petrol aramak üzere üç ay süreyle Kıbrıs’ın doğu açıklarına gönderirken, kendi kıta sahanlığı ve KKTC’nin ruhsat alanlarında arama çalışmalarını kesintisiz sürdüreceğini açıklamıştı. Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenlik alanları birbiriyle çelişiyor.

Brüksel’de zirve için dün toplanan AB liderlerinin nihai açıklamasında, “Avrupa Konseyi bu tür hukuk dışı eylemlerin AB-Türkiye ilişkileri genelinde ciddi olumsuz etkilerinin altını çizmektedir. Avrupa Konseyi Türkiye’den itidal göstermesini istemektedir”dendi. Açıklamada ‘hedefi belirlenmiş önlemler’den de bahsedildi. Birliğin bu tür önlemleri arasında seyahat yasakları veya ilgili ülkeler uyruklu kişi ve şirketlerin mal varlıklarının dondurulması yer alabiliyor.

Veto kartı çıkarıldı

Avrupa Birliği 22 Mart 2018 tarihinde petrol arama çalışmaları konusunda Türkiye’yi sert bir dille kınayarak uluslararası yasalara uymasını talep etmişti. Avrupalı liderler Türkiye’nin bütün AB ülkeleri ile ilişkilerini normalleştirmesi gerektiğini belirtmişti.

Geçtiğimiz günlerde Kıbrıs Rum yönetimi AB’nin Türkiye’ye yönelik daha sert bir tutum içinde olmaması halinde Arnavutluk, Kuzey Makedonya, Kosova, Sırbistan, Karadağ ve Bosna Hersek‘i de yakından ilgilendiren genişleme konusunda her tür anlaşmayı veto edeceğini duyurmuştu.

Ankara, Kıbrıs sorununun çözüme kavuşturulmadan yer altı kaynaklarına tek taraflı olarak müdahale edilmesine karşı çıkıyor ve ada etrafındaki söz konusu kaynakların eşit şekilde paylaştırılması gerektiğini savunuyor.